<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 Sep 2026 13:21:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İran’ın Vekil Güçler Stratejisi ve Türkiye Sorusu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2026 13:21:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20261</guid>

					<description><![CDATA[Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım. 1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi. Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır. Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi. Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur: “Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?” Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım.</p>
<p>1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi.</p>
<p>Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır.</p>
<p>Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.</p>
<p>İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi.</p>
<p>Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur:</p>
<p>“Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?”</p>
<p>Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel bir güç merkezi oluşturması, yalnızca o ülkenin iç siyaseti açısından değil, bölgesel güvenlik açısından da önemli sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>Suriye’de ise İran’ın rolü daha farklı bir boyut kazandı.</p>
<p>İran, Beşşar Esad yönetiminin ayakta kalmasına yönelik askeri ve siyasi desteğini artırdı. Kasım Süleymani’nin sahadaki rolü, İran’ın Suriye politikasının en önemli unsurlarından biri oldu. İran destekli milis gruplar Suriye’de farklı cephelerde faaliyet gösterdi. Afganistan’dan Fatimiyyun, Pakistan’dan Zeynebiyyun gibi Şii milis yapılanmalarının Suriye savaşında kullanılması, İran’ın bölge dışından insan gücü mobilize edebilen bir güvenlik mimarisi kurduğunu gösteren örnekler arasında değerlendirildi.</p>
<p>Yemen’de Husilerle kurulan ilişki de İran’ın bölgesel nüfuz politikasının önemli başlıklarından biri olarak ele alınıyor.</p>
<p>Pakistan’da ise İran’ın Şii topluluklar ve bazı siyasi-askeri yapılanmalarla uzun yıllara dayanan ilişkileri bulunuyor. Afrika’da, özellikle Nijerya başta olmak üzere bazı ülkelerde İran’ın dini, siyasi ve toplumsal ağlar kurmaya yönelik faaliyetleri de uzun süredir tartışılıyor.</p>
<p>Bütün bu örnekler bizi asıl soruya getiriyor:</p>
<p>Peki Türkiye?</p>
<p>İran; Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Afganistan’da, Pakistan’da ve Afrika’nın bazı bölgelerinde kendisine yakın siyasi, dini veya askeri ağlar oluştururken Türkiye konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyiz?</p>
<p>“İran Türkiye’de hiçbir siyasi, dini veya toplumsal yapılanmayla ilişki kurmadı; hiçbir nüfuz ağı oluşturmadı” demek ne kadar gerçekçidir?</p>
<p>Türkiye’de sağcı, solcu, milliyetçi, İslamcı veya farklı ideolojik çizgilerdeki örgütlenmeler içerisinde İran’ın doğrudan veya dolaylı etkisinin bulunup bulunmadığı ciddi biçimde araştırılması gereken bir konudur.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:</p>
<p>Bir ülkede İran’la siyasi, ticari, dini veya kültürel ilişki içerisinde olmak, o yapının otomatik olarak “İran’ın vekili” olduğu anlamına gelmez.</p>
<p>Ancak İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi dikkate alındığında, Türkiye’de İran’ın herhangi bir nüfuz ağı bulunmadığını peşinen kabul etmek de araştırılması gereken bir varsayım olur.</p>
<p>Türkiye, İran’ın en önemli komşularından biridir.</p>
<p>İran açısından Türkiye; jeopolitik konumu, NATO üyeliği, Türk dünyasıyla ilişkileri, Suriye ve Irak’taki etkisi, enerji güzergâhları ve bölgesel siyasi ağırlığı nedeniyle sıradan bir ülke değildir.</p>
<p>Dolayısıyla mesele yalnızca “Türkiye’de İran yanlısı bir örgüt var mı?” sorusundan ibaret değildir.</p>
<p>Asıl sorulması gereken daha geniş sorular vardır:</p>
<p>İran’ın Türkiye’deki dini, siyasi, ekonomik ve toplumsal etkisinin boyutu nedir?</p>
<p>İran hangi çevrelerle ilişki kurmaktadır?</p>
<p>Bu ilişkiler yalnızca kültürel ve dini faaliyetlerden mi ibarettir, yoksa siyasi nüfuz boyutu da var mıdır?</p>
<p>Türkiye’de İran adına hareket eden veya İran’ın bölgesel çıkarlarıyla örtüşen bir siyasi ya da silahlı yapılanma mevcut mudur?</p>
<p>Ve en önemlisi:</p>
<p>İran’ın Ortadoğu’daki vekil güçler modelinin Türkiye ayağı var mıdır?</p>
<p>Bu sorulara verilecek cevaplar sloganlarla değil; istihbarat raporları, mahkeme dosyaları, mali ilişkiler, örgütsel bağlantılar, açık kaynaklı belgeler ve doğrulanabilir somut veriler üzerinden ortaya konulmalıdır.</p>
<p>Çünkü İran’ın bölgesel nüfuz kapasitesini küçümsemek de, Türkiye’deki her İran bağlantısını “vekillik” olarak nitelendirmek de aynı ölçüde sağlıklı değildir.</p>
<p>Türkiye açısından yapılması gereken, İran’ın bölgesel vekil güçler stratejisini bütün boyutlarıyla anlamak ve Türkiye’deki olası nüfuz kanallarını somut veriler üzerinden araştırmaktır.</p>
<p>Zira mesele İran karşıtlığı veya İran taraftarlığı değildir.</p>
<p>Mesele, Türkiye’nin kendi egemenliği ve ulusal güvenliği açısından başka devletlerin siyasi, dini veya askeri nüfuz ağlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektir.</p>
<p>Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:</p>
<p>“İran’ın çevre ülkelerde kurduğu nüfuz ağlarını yıllardır konuşuyoruz. Peki Türkiye’deki nüfuz alanlarını gerçekten yeterince araştırıyor muyuz?”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Şeyden Biraz, Hiçbir Şeyden Yeterince</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/her-seyden-biraz-hicbir-seyden-yeterince/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/her-seyden-biraz-hicbir-seyden-yeterince/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Aug 2026 12:40:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20257</guid>

					<description><![CDATA[Eğitim, Bir Milletin En Öncelikli Meselesidir Ayakta kalabilmek, rahat ve huzurlu bir hayatı yakalayabilmek, uluslararası yarıştan kopmamak, üstelik ön plana çıkabilmek ve geleceğe uzanabilmek için bir milletin en öncelikli meselesi eğitim olmalıdır. Günümüzde her yönüyle öne çıkan ülkelerin, geldikleri bu seviyeleri iyi bir eğitimle yakaladıkları tartışma götürmez bir gerçektir. Bir başka ifadeyle milletler, değişik zaman dilimlerinde bireylerini çağın gerekleri olan bilgilerle ne ölçüde donatmışlarsa o ölçüde başarılı olmuşlar ve bilgi çağının içinde yer alabilme şansını yakalayabilmişlerdir. Buna karşılık vatandaşını çağın gerektirdiği bilgiler yerine belli bir ideolojinin dar kalıpları içindeki bilgilerle oyalayan ülkeler, onayladıkları bilgiler ve amaçladıkları hedefler yönünden kendilerine göre oldukça iyi bir eğitim vermelerine rağmen hem bilgi çağının dışında kalmış hem de özledikleri ve önemsedikleri ideolojilerinin yıkılmasına engel olamamışlardır. Sovyetler Birliği bunun en son, en açık ve en çarpıcı örneğidir. Çağın Gerektirdiği Bilgiyi Belirlemek Dünya sahnesinden silinip yıkılmamak için öncelikle çağın gerektirdiği bilgilerin tarafsız bir gözle ve doğru bir şekilde belirlenmesi gerekir. Böyle bir tespitin dayatmacı bir zihniyetle, ideolojinin daracık kalıplarına sıkıştırılmış bir kafa yapısıyla, “Ben yaparsam olur” ya da “Ben yaptım oldu” vurdumduymazlığıyla, “Ben her şeyi bilirim” veya “Her şeyi sadece ben bilirim” ahmaklığıyla, “Devlet olarak ben ne dersem olur” anlayışıyla sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi mümkün değildir. O &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Eğitim, Bir Milletin En Öncelikli Meselesidir</strong></p>
<p>Ayakta kalabilmek, rahat ve huzurlu bir hayatı yakalayabilmek, uluslararası yarıştan kopmamak, üstelik ön plana çıkabilmek ve geleceğe uzanabilmek için bir milletin en öncelikli meselesi eğitim olmalıdır.</p>
<p>Günümüzde her yönüyle öne çıkan ülkelerin, geldikleri bu seviyeleri iyi bir eğitimle yakaladıkları tartışma götürmez bir gerçektir.</p>
<p>Bir başka ifadeyle milletler, değişik zaman dilimlerinde bireylerini çağın gerekleri olan bilgilerle ne ölçüde donatmışlarsa o ölçüde başarılı olmuşlar ve bilgi çağının içinde yer alabilme şansını yakalayabilmişlerdir.</p>
<p>Buna karşılık vatandaşını çağın gerektirdiği bilgiler yerine belli bir ideolojinin dar kalıpları içindeki bilgilerle oyalayan ülkeler, onayladıkları bilgiler ve amaçladıkları hedefler yönünden kendilerine göre oldukça iyi bir eğitim vermelerine rağmen hem bilgi çağının dışında kalmış hem de özledikleri ve önemsedikleri ideolojilerinin yıkılmasına engel olamamışlardır. Sovyetler Birliği bunun en son, en açık ve en çarpıcı örneğidir.</p>
<p><strong>Çağın Gerektirdiği Bilgiyi Belirlemek</strong></p>
<p>Dünya sahnesinden silinip yıkılmamak için öncelikle çağın gerektirdiği bilgilerin tarafsız bir gözle ve doğru bir şekilde belirlenmesi gerekir.</p>
<p>Böyle bir tespitin dayatmacı bir zihniyetle, ideolojinin daracık kalıplarına sıkıştırılmış bir kafa yapısıyla, “Ben yaparsam olur” ya da “Ben yaptım oldu” vurdumduymazlığıyla, “Ben her şeyi bilirim” veya “Her şeyi sadece ben bilirim” ahmaklığıyla, “Devlet olarak ben ne dersem olur” anlayışıyla sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi mümkün değildir.</p>
<p>O hâlde, çağın gerektirdiği bilgileri kim veya kimler, nasıl ve hangi ölçülere dayanarak tespit edeceklerdir?</p>
<p>İlk bakışta cevaplandırması zor bir soru gibi gözükmesine rağmen bu, hiç de zor bir soru değildir.</p>
<p><strong>Belirleyici Güç: Hayatın Kendisi</strong></p>
<p>Dikkatli bir gözle bakıldığında, bu tespitte hak ve yetki sahibi olan iki ana faktörün, belirleyici gücün varlığı derhâl görülecektir.</p>
<p>Birinci faktör, hayatın bizzat kendisidir ve asıl belirleyici güç odur. Gerçekten de hayat neyi gerektiriyorsa, zaman neyi gerektiriyorsa, gün neyi gerektiriyorsa çocuğa bilgi olarak o verilecektir.</p>
<p>Hayatın, zamanın, günün ne gerektirdiğini ya da gerektireceğini bilmek ise hiç de zor değildir.</p>
<p>Çevreye şöyle bir bakmamız ve çağın nereye doğru gittiğini görmemiz, bu sorunun cevabını bulmamız için yetecektir.</p>
<p>Fakat çağa gözlerimizi kapar ya da görmek amacıyla bakmazsak; üstelik kimi ön kabuller doğrultusunda çocuğun beynini yıkayıp onu ideolojimizin bekçisi yapmak amacıyla ne işe yaradığını kimselerin bilmediği arkaik bilgileri çocuğa enjekte etmeye kalkışacak olursak hayatın, zamanın, günün, kısacası çağın gerektirdiği bilgilerin ne olduğunu bulmamız ve bilmemiz hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.</p>
<p><strong>Üretim Alanları Çağın Aynasıdır</strong></p>
<p>Çağın neler gerektirdiğinin en çarpıcı ve en açık örneklerini üretim alanlarında görüyoruz.</p>
<p>Dün gündemimizde olmayan, üstelik hayalini bile edemeyeceğimiz yüzlerce ve hatta binlerce ürün bugün üretiliyor; bu ürünleri daha da geliştirmenin, daha kaliteli hâle getirmenin ve ucuza mal etmenin yolları aranıyorsa bütün bu arayışların nedeni bugünün, yani çağın gerektirdikleridir.</p>
<p>Günümüz dünyasında ayakta kalmak isteyen her millet, günün ve çağın gerektirdiği bu ürünleri üretebilmek için gerekli teknolojik bilgileri edinmek, bu bilgileri sürekli geliştirmek ve yenileştirmek zorundadır.</p>
<p>Aksi hâlde kılık kıyafetiyle, oturup kalkmasıyla, yiyip içmesiyle, afra tafrasıyla, kısacası her çeşit monşer davranışlarıyla kendisini çağdaş sansa bile çağın tamamen dışında kalmıştır da haberi bile olmamıştır.</p>
<p><strong>Hayat Durağanlığı Kabul Etmez</strong></p>
<p>Hayat gerçekten son derece dinamiktir; yeter ki bizler hayatın bu dinamizminin önünü kesmek için çaba göstermeyelim.</p>
<p>Hayat durağanlığı sevmediği gibi boşluk da kabul etmez.</p>
<p>Eğer insanlar hayatın dinamizmine ayak uyduramaz ve onun boşluklarını iyi, güzel ve kendileri için yararlı şeylerle dolduramazlarsa o boşluklar başkaları tarafından kötü, çirkin ve zararlı şeylerle doldurulacaktır.</p>
<p>Bu nedenle insan, zamanla yarışmak ve hayatın boşluklarını zamanında ve istediği biçimde iyi, güzel ve yararlı şeylerle doldurmak zorundadır.</p>
<p>İşte bu noktada insana bir gözleyici, bir yol ve yön gösterici, bir elinden tutucu ve yardımcı gerekir.</p>
<p><strong>Ailenin Eğitimdeki Rolü</strong></p>
<p>Bir başka ifadeyle, insanı birinci derecede yönlendiren ve herhangi bir konuda motive eden ilk faktör günün ve çağın gerektirdikleriyse ikinci faktör, insanın en yakınları olan anne babası, yakın akrabaları ve aile çevresidir. Bunlar çocuğun hangi bilgilerle donanması ve bezenmesi gerektiğine karar verecek olanlardır.</p>
<p>Aslında demokrasinin ve insan haklarına saygının gereği budur. Çünkü demokrasilerde çocuğun sahibi, yani velisi, anne babasıdır. Hiçbir şekilde devlet değildir. Devletin velayeti komünist ülkelerde söz konusu olabilir.</p>
<p>Bir başka ifadeyle, komünist ülkeler dışında millet adına devlet yönetimini ellerinde tutanların milletin iradesine ve doğal haklarına ipotek koyma hakları yoktur.</p>
<p>Üstelik eğitim hiçbir şekilde devletin görevi değildir.</p>
<p>Eğer bir ülkede herkes kendi üzerine düşen görevi yaparsa o ülkede hem gelişme hem de kalkınma olur. Bunun doğal sonucu olarak o ülke güçlenir ve diğer ülkeler arasında saygın bir yere sahip olur.</p>
<p><strong>Eğitim Sistemine İki Farklı Açıdan Bakmak</strong></p>
<p>Eğitim sistemi üzerinde söz ederken konuya iki ayrı açıdan bakmak gerekmektedir:</p>
<p><strong>İlki sistem açısından…</strong></p>
<p><strong>İkincisi uygulama açısından…</strong></p>
<p>Gerçekten de mevcut eğitim sistemimizle insanımızı yetiştirmemiz, bilgi çağını yakalamamız, uluslararası yarıştan kopmamamız ve büyük başarılara imza atmamız zor görünmektedir.</p>
<p><strong>Mevcut Eğitim Sisteminin Temel Sorunları</strong></p>
<p>İlkokuldan başlayarak lise sona kadar devam eden on iki yıllık mecburi eğitim süreci, çocuğun kafasını karıştırmaya, zihnini tahrip etmeye ve gönlünü incitmeye yönelik öyle bir eğitim sürecidir ki çocuk, akla gelebilen her konuda ders almak ve aldığı bu derslerden başarılı olmak zorundadır.</p>
<p>Yakından bakınca daha kolay görülebileceği gibi bu eğitim sürecinde, tıpkı aşure çorbasına benzer şekilde, her şeyden biraz bir şeyler vardır.</p>
<p>Her şeyden biraz bir şeylerin öğretildiği fakat herhangi bir şeyin çok iyi öğretilmediği bu eğitim süreci, ülkemiz ortalamasına göre insan ömrünün yaklaşık yüzde 16-17&#8217;lik bir kısmına karşı gelmektedir.</p>
<p>Bir eğitim sürecinde bu kadar farklı ders okutulmasının anlamı, çocuğun nereye gideceğinin ve ne olacağının belli olmaması olarak özetlenebilir. Gerçekten de on iki yıllık bu eğitim döneminin yolu ve yönü belli olmayan, tamamen genel kültüre dayalı bir eğitim süreci olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Üstelik genel kültür adı altında verilen bu bilgilerin büyük çoğunluğunun güncellikten uzak, eski ve dolayısıyla yanlış olduğunu söylemek pek de abartılı bir değerlendirme olmayacaktır.</p>
<p><strong>Bilgi Çağında Eski Eğitim Anlayışı</strong></p>
<p>İletişim teknolojisinin çok geliştiği ve her türlü sınırı kaldırdığı günümüz dünyasında genel kültür edinmek isteyen bir genç, bu bilgilerin çok daha fazlasını ve doğrusunu çok daha kısa sürede, daha kolay ve daha masrafsız öğrenme imkânına sahiptir.</p>
<p>Çocuğun ilgi alanını hiç dikkate almadan, “Her şeyden biraz bilsin, belki ileride lazım olur.” mantığıyla kimi bilgilerin, temcit pilavı gibi ısıtılıp tekrar çocuğun önüne konmasını, bilginin şimşek hızıyla değiştiği bu çağda bilimsellikle bağdaştırmak mümkün değildir.</p>
<p>Ülkemiz eğitim sistemi bu açmazdan kurtarılamayacak olursa eğitim seviyesinin bir yerlere gelmesi, bu eğitim sistemimizde yetişen insanlarla bilgi çağında kendimize yer bulmamız imkânsızdır.</p>
<p><strong>Eğitim Sisteminin Altı Temel Açmazı</strong></p>
<p>İlkokuldan başlayarak üniversite sona kadar eğitim sistemimiz açmazlarla doludur.</p>
<p>Bu açmazları şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li><strong> Eğitim sürecinin yön ve hedef eksikliği</strong></li>
</ol>
<p>Eğitim sürecinin tamamı gerek ders çeşidi gerekse derslerin içeriği bakımından özden ve esastan uzak olup eğitimin belli bir yönü ve hedefi yoktur.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Korku ve dayatma</strong></li>
</ol>
<p>Sistem, bir bütün olarak daimî bir korku içindedir ve bu korku aynıyla eğitime de yansımaktadır.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Diploma merkezli eğitim</strong></li>
</ol>
<p>Ülkemiz eğitim sisteminin esası, diplomalara ve bu diplomaları kazanmak için harcanması gereken sürelere endekslidir. Yani eğitim tamamen şeklidir; muhteva hiçbir şekilde önde değildir.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Öğrenmeyi sürekli ertelemek</strong></li>
</ol>
<p>Sistemin belki de en büyük çelişkisi, iyi olsun kötü olsun, yararlı olsun zararlı olsun hiçbir şeyi tam olarak öğretmemesidir. Öğrenmeyi sürekli olarak bir sonraki eğitim dönemine bırakması sistemin en önemli çıkmazıdır.</p>
<ol start="5">
<li><strong> Yarım insan yetiştirme sorunu</strong></li>
</ol>
<p>Sistemi ellerinde tutanlar, iyi yetişmiş, yani bilen insandan hoşlanmamaktadır. Bu bakımdan yarım adam yetiştiren sistem, sistemin ağalarının işine gelmektedir.</p>
<ol start="6">
<li><strong> Yenilik yapamama</strong></li>
</ol>
<p>Sistemin bir başka açmazı ise sistemin bütününde olduğu gibi eğitim sisteminde de sistemin ağalarının, yanlış da olsa kendilerine ait orijinal hiçbir fikirlerinin ve görüşlerinin olmayışıdır.</p>
<p><strong>Sadece Küçük Düzenlemeler Yetmez</strong></p>
<p>Bu sistem içinde yapılacak kimi düzenlemelerle gençlerimizi biraz daha bilgili hâle getirmek mümkünse de evrensel yarıştaki kayıplarımızın telafisi için <strong>“Biraz daha bilgili olmak yeterli olmaz.”</strong></p>
<p>Yeni bilgiler ve yeni teknolojiler üreterek bilgi çağının içinde yer alabilecek yepyeni bir gençlik yetiştirebilmek için yeni bir eğitim sistemini aramak ve bulmak zorundayız.</p>
<p><strong>Yeni Eğitim Sisteminin Temel Unsurları</strong></p>
<p>Bu yeni eğitim sisteminin ana unsurları şunlar olabilir:</p>
<ol>
<li>Sistem, bilgi çağının gereklerine uygun bilgileri içermeli; eğitim, hayatın ihtiyaçları göz önüne alınarak düzenlenmelidir.</li>
<li>Sistem, anne babanın ve çocuğun tercihlerine cevap verecek biçimde olmalıdır. Çocuk geleceğin büyüğüdür, hür olarak yaratılmıştır, hür olarak yaşama hakkına sahiptir.</li>
<li>Sistem, “Ağacı yaşken eğecek”, “Demiri tavında dövecek”, “Su akarken testiyi dolduracak” biçimde sürekli ve yoğun olmalıdır.</li>
<li>Sistem, malumat sahibi olanı değil, eğitim sürecinde öğrenen ve bilen insanlar yetiştirmelidir.</li>
<li>Sistem, mevcut kaynakları ve her türde atıl kapasiteyi en iyi şekilde değerlendirecek biçimde olmalıdır.</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Bilgi çağında ayakta kalabilen, yeni bilgiler ve teknolojiler üretebilen bir toplum oluşturmak istiyorsak eğitim sistemimizi çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düşünmek ve şekillendirmek zorundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/her-seyden-biraz-hicbir-seyden-yeterince/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdare Etmek Yönetmek Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20253</guid>

					<description><![CDATA[Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz. Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır. Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar! Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur. Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir! Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar! Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır. İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir. Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur. Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır. Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz.</p>
<p>Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar!</strong></p>
<p>Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur.</p>
<p><strong>Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir!</strong></p>
<p>Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar!</p>
<p><strong>Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır.</strong></p>
<p>İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur.</strong></p>
<p>Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır.</p>
<p><strong>Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir şekilde personel yetiştirme ihtiyacı doğmamaktadır!</strong></p>
<p>Bu yüzdendir ki başta Siyasi Partiler ve Bürokrasi olmak üzere Yönetim Süreçlerinde başarılı figürlerin çoğunun kendi hür ve özgür iradesi ile kararlar aldığını gözlemleriz.</p>
<p>Buradan hareket ile deyim yerindeyse, her Yöneticinin kendi karakteristik yapısına mahsus bir “Yoğurt Yeme Tarzına” sahiptirler.</p>
<p>Özellikle resmi ve kamu kurumlarında çoğu zaman İdareci Profilinde insanlar Yönetim Makamlarına tercih edilmek suretiyle Atanmış olurlar!</p>
<p>Buna mukabil sorumluluk gerektiren Siyasi Parti Teşkilatları ve benzeri kurumsal yapılarda Motivasyon sağlayacak ve çalışacağı takımı oluşturma yetkisine sahip figürlerin Yönetici Özelliğine sahip olmaları gereklidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki herhangi bir Kurumda görev alan Yönetim Kadrosu hakkında konuşurken “Bu Adam Sadece İşi İdare ediyor” derler!</strong></p>
<p>O nedenledir ki Kurumlarda, işleri idare edecek değil Kurumları Koordine edecek ve yönetecek yetkinliklere sahip Yöneticiler tercih edilmektedir.</p>
<p>Bugün Türkiye’de başarılı olmuş Kamu ve Özel Kurum İşletmelerinin Yönetici kadrosuna baktığınızda, Yönetim ve Koordinasyon becerisi yüksek Yönetici Profilleri ile karşılaşırsınız!</p>
<p>Bu yüzdendir ki tek hedefi koltuğa oturup “Durumu İdare Etmeyi” vazife edinen Yöneticilerin yer aldığı Kurum ve Müesseselerin her geçen gün kan kaybettiğine tanık olmaktayız.</p>
<p><strong>Kimse üzerine alınmasın alınmak isteyene de herhangi bir sözümüz olmayacaktır!</strong></p>
<p>Bugün Türkiye’de gerek Siyasette gerekse Bürokraside Makam sahiplerinin ciddi anlamda başarısızlıklar yaşamasının en canlı örnekleridir diyebiliriz!</p>
<p>Bir Siyasi Partinin Şehir bazında bir tane dahi Belediye Kazanamamış olması bunu ispatlar!</p>
<p><strong>Bir Sendika Başkanının sadece mevcut pozisyonunu koruması ve aktif üyelerinin haklarını gereğince savunamaması yine net bilgi olarak karşımıza çıkar!</strong></p>
<p>Günümüzde bu hususta asıl tartışılması gereken verimlilik ve performans iken, aksine, salt Üye Sayıları ve İstatistiksel bir takım istatsstistiki veriler üzerinden yapılan analizler müesseselerin başarısızlıklarını sadece “Halının Altına Süpürmelerine” neden olmaktadır.</p>
<p>Ez cümle yanlış tercih edilmiş Yöneticilerden kaynaklı başarısızlık hikayeleri yine onlara referans olan kişiler tarafından kapatılmaya çalışılmaktadır!</p>
<p><strong>Günün sonunda kaybeden ise bu kamuya mal olmuş müesseselere gönül veren Samimi Dava Neferleri olmaktadır.</strong></p>
<p>Kendisini temsil etmekte yetersiz bu insanları çoğu zaman savunmak zorunda kalmak gibi zorlu sınavlarla karşı karşıya kalmaktadırlar!</p>
<p><strong>Bu durum, Yağmur ve Tarla Sahibi İlişkisi misali vicdanlara ciddi zarar vermekte çoğu zaman ise açılan yaralar dikiş tutmaz bir hale gelmektedir.</strong></p>
<p>Bu nedenle diyoruz ki her İdareci Yönetici olamayacağı gibi, İdare edenlerin gölgesinde kalanların gelişimi de mümkün olmamaktadır! Kötü Yönetici sadece kendine değil aynı zamanda yanında çalışanlar için de zararlı olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu noktada, Yazımızın başlığı zihinlerde muhakkak anlam ve karşılık bulacaktır!</strong></p>
<p>O yüzden diyoruz ki, “İdare etmek Yönetmek değildir!”</p>
<p><strong>Selam Ve Dua İle…  </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil, Dinden Mühimdir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20249</guid>

					<description><![CDATA[Bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri dildir. Hatta dil birliği, bir ülke için din birliğinden daha önemli bir mesele olarak değerlendirilebilir. Bu söz o kadar mühimdir ki serlevha yapılıp cümle âlemin görebileceği yerlere asılsa yeridir. Konunun ciddiyetini daha iyi anlatabilmek için güzel bir misal verelim. Konfüçyüs’ün Dikkat Çekici Cevabı “Bir ülkeyi idare etmeye çağırılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız?” diye sorulduğunda, Çinli ünlü düşünür Konfüçyüs şöyle cevap vermiş: “İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi düzgün anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeli ve doğru anlamalıdır.” Bu sözler, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; düşüncenin, kültürün, ahlâkın ve adalet anlayışının da taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor. Dilimiz Büyük Bir Tehdit Altında Dilimiz, dün olduğu gibi bugün de hayatını devam ettiriyor. Ancak gereken özeni göstermediğimiz için büyük bir tehdit altında. Özellikle okul çağındaki öğrencilerimizin kullandıkları dil o kadar bozulmuş durumda ki bazen onları öz anne babaları dahi anlamakta güçlük çekiyor. Bu durum yalnızca gençlerimizin problemi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri dildir. Hatta <strong>dil birliği, bir ülke için din birliğinden daha önemli</strong> bir mesele olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Bu söz o kadar mühimdir ki serlevha yapılıp cümle âlemin görebileceği yerlere asılsa yeridir.</p>
<p>Konunun ciddiyetini daha iyi anlatabilmek için güzel bir misal verelim.</p>
<p><strong>Konfüçyüs’ün Dikkat Çekici Cevabı</strong></p>
<p>“Bir ülkeyi idare etmeye çağırılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız?” diye sorulduğunda, Çinli ünlü düşünür Konfüçyüs şöyle cevap vermiş:</p>
<p>“İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi düzgün anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeli ve doğru anlamalıdır.”</p>
<p>Bu sözler, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; düşüncenin, kültürün, ahlâkın ve adalet anlayışının da taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Dilimiz Büyük Bir Tehdit Altında</strong></p>
<p>Dilimiz, dün olduğu gibi bugün de hayatını devam ettiriyor. Ancak gereken özeni göstermediğimiz için büyük bir tehdit altında.</p>
<p>Özellikle okul çağındaki öğrencilerimizin kullandıkları dil o kadar bozulmuş durumda ki bazen onları öz anne babaları dahi anlamakta güçlük çekiyor.</p>
<p>Bu durum yalnızca gençlerimizin problemi olarak görülmemeli. Çünkü çocukların ve gençlerin kullandığı dil, toplumun genel dilinden bağımsız değildir.</p>
<p><strong>Dijital Dil: Yeni Bir Dil Çöplüğü</strong></p>
<p>Dilimizi bozan etmenlerin belki de en başında, kendiliğinden oluşan <strong>“dijital dil”</strong> gelmektedir.</p>
<p>Dijital dilin hâkim olduğu sosyal medya, bugün adeta bir <strong>dil çöplüğüne</strong> dönüşmüş durumda. Her türlü suni, kısaltılmış ve bozuk dil kullanımı, özellikle gençler arasında hızla yayılıyor.</p>
<p>Kelimelerin bilinçli olarak eksiltilmesi, harflerin rastgele kullanılması, noktalama işaretlerinin tamamen terk edilmesi, yabancı kelimelerin gelişigüzel Türkçenin içine yerleştirilmesi ve yeni bir iletişim biçimi oluşturma adına dilin kurallarının yok sayılması, zamanla anlaşılmayı neredeyse imkânsız hâle getiriyor.</p>
<p>Sosyal medyada birkaç saniyede yazılıp gönderilen mesajlar, çoğu zaman düşünülmeden ve düzeltilmeden dolaşıma giriyor. Bir kişinin yaptığı dil hatası, kısa süre içerisinde binlerce kişi tarafından tekrar edilerek adeta yeni bir doğruymuş gibi kabul ediliyor.</p>
<p>Üstelik mesele yalnızca yazım hatalarından ibaret değil. Dijital ortamda oluşan bu yapay dil, zamanla günlük konuşma diline de sirayet ediyor.</p>
<p>Bugün gençlerimizin bir kısmı sosyal medyada kullandığı ifadelerle konuşuyor, düşünüyor ve kendisini ifade etmeye çalışıyor. Sonuçta ortaya, ne tam anlamıyla Türkçe olan ne de başka bir dile benzeyen, kendine özgü ve giderek anlaşılması güçleşen bir iletişim biçimi çıkıyor.</p>
<p>Teknolojiye veya sosyal medyaya karşı çıkmak elbette çözüm değildir. Ancak teknolojiyi kullanırken <strong>dilimizi teknolojiye teslim etmemek</strong> zorundayız.</p>
<p><strong>Sokakta da Durum Farklı Değil</strong></p>
<p>Diğer taraftan dil meselesi söz konusu olduğunda sokağın da okuldan pek farklı olmadığını gözlemliyoruz.</p>
<p>Kaldırımlarda yürürken, bir alışveriş merkezinde veya toplu ulaşım aracında işittiğimiz kelimelerin bizim güzel Türkçemiz olup olmadığı konusunda ciddi tereddütler yaşayabiliyoruz.</p>
<p>Dejenere olmuş, kısırlaşmış ve giderek yabancılaşan bir dil her tarafı kaplamış durumda.</p>
<p>Dilin bozulması yalnızca birkaç kelimenin yanlış kullanılması meselesi değildir. Dil bozulduğunda düşünme biçimimiz, ifade kabiliyetimiz ve nihayetinde kültürel hafızamız da bundan etkilenir.</p>
<p><strong>Dilimizi Bozan Unsurlar</strong></p>
<p>Günlük hayatta kullandığımız dilimizi bozan nedenleri şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>İş yerleri ve ürün adlarında yabancı kelimelerin tercih edilmesi,</li>
<li>Kitle iletişim araçlarının bozuk dil kullanımını özendirmesi,</li>
<li>Türk alfabesinde bulunmayan harflerin Türkçe kelimelerde kullanılmaya başlanması,</li>
<li>Söz varlığımızın giderek kısırlaşması,</li>
<li>Kaba dil kullanımının yaygınlaşması,</li>
<li>Söyleyiş bozuklukları,</li>
<li>Kelimelerin yanlış anlamda ve yanlış biçimde kullanılması,</li>
<li>İlim ve teknolojideki hızlı gelişmeler,</li>
<li>Basın ve yayın kuruluşlarının doğru olmayan dil kullanımı,</li>
<li>Ticari hayatın getirdiği yabancılaşma,</li>
<li>Bilişim dilindeki yabancılaşma,</li>
<li>Bilgisayar ve internet kullanımının dili dönüştürmesi,</li>
<li>Q klavyenin yaygınlaştırılması,</li>
<li>Yabancı dille eğitim,</li>
<li><strong>Sosyal medyada giderek yaygınlaşan yapay ve kuralsız dijital dil.</strong></li>
</ul>
<p>Elbette teknolojiye, bilime veya yabancı dillere karşı çıkmak mesele değildir. Mesele, bütün bunlardan faydalanırken kendi dilimizi ihmal etmemektir.</p>
<p><strong>Dil Sadece Kelimelerden İbaret Değildir</strong></p>
<p>Bir milletin dili, o milletin hafızasıdır.</p>
<p>Atalarımızın tecrübeleri, düşünceleri, inançları, sevinçleri, acıları ve dünyaya bakışları dil aracılığıyla nesilden nesile aktarılır.</p>
<p>Söz varlığımızın daralması, aslında düşünce dünyamızın da daralması anlamına gelir.</p>
<p>Kelime hazinesi zayıflayan bir toplum, zamanla kendisini ifade etmekte de zorlanır. Kendi kavramlarını üretemeyen veya mevcut kavramlarının anlamını kaybeden bir toplumun düşünce dünyası da başkalarının kavramlarına bağımlı hâle gelir.</p>
<p><strong>Dil ve Millî Şuur</strong></p>
<p>Yukarıda saydığımız unsurlar, dilimizdeki bozulmalara yol açan başlıca sebepler olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Bu kötüye gidişin temelinde, dilimizin gücünü yeterince bilmememiz ve millî bilincimizin dil ile olan bağının giderek zayıflaması yatıyor.</p>
<p>Oysa bir milletin millî şuuru ile dili arasında doğrudan bir bağ vardır.</p>
<p>Dilimize sahip çıkmak, yalnızca doğru yazmak ve doğru konuşmak değildir. Aynı zamanda kendi tarihimize, kültürümüze ve medeniyet birikimimize sahip çıkmaktır.</p>
<p><strong>Okullarda Türkçeye Daha Fazla Önem Verilmeli</strong></p>
<p>Bu noktada en büyük sorumluluklardan biri eğitim sistemine düşüyor.</p>
<p>Çocuklarımızın yalnızca yabancı dil öğrenmesini değil, <strong>kendi dilini doğru, güzel ve etkili kullanmasını</strong> da önemsemeliyiz.</p>
<p>Bir öğrencinin çok sayıda yabancı kelime bilmesi elbette bir zenginliktir. Ancak kendi dilindeki kelimeleri bilmemesi, kendisini ifade etmekte zorlanması ve Türkçenin inceliklerinden habersiz yetişmesi ciddi bir kayıptır.</p>
<p>Öğretmenlerimiz, ailelerimiz, basın-yayın kuruluşlarımız ve özellikle sosyal medya kullanıcıları bu konuda sorumluluk taşıyor.</p>
<p>Çünkü çocuklar yalnızca ders kitaplarından değil, çevrelerinde duydukları ve gördükleri her şeyden dil öğreniyor.</p>
<p><strong>Dilimize Sahip Çıkmak Geleceğimize Sahip Çıkmaktır</strong></p>
<p>Bugün dilimizde meydana gelen bozulmaları önemsemezsek yarın çok daha büyük bir kültürel kopuşla karşı karşıya kalabiliriz.</p>
<p>Dil giderse kavramlar gider.</p>
<p>Kavramlar giderse düşünce zayıflar.</p>
<p>Düşünce zayıflarsa kültür zayıflar.</p>
<p>Kültür zayıflarsa millî hafıza yara alır.</p>
<p>Bu nedenle dil meselesini basit bir imla veya kelime meselesi olarak görmemek gerekir.</p>
<p><strong>Dil, bir milletin varlık alanıdır.</strong></p>
<p>Kendi dilini koruyamayan bir millet, zaman içerisinde kendi düşünce dünyasını da başkalarının kavramlarıyla kurmaya başlar.</p>
<p>İşte bu yüzden <strong>dil meselesi, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir millî meseledir.</strong></p>
<p>Ve kanaatimce:</p>
<p><strong>Dil, dinden mühimdir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sömürgeci İsrail’i Gazze’nin Gözüyle Mercek Altına Almak: Vicdanlı Yahudilerin Evlerinde Eğreti Duruş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2026 07:29:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20245</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır. Adam H. Johnson, How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em> (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları ima etmektedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em> (2026) (Seçici Empati: Batı’yı Gazze’nin Gözleri ile Görmek) kitabında, Batı’da “anaakım siyasetçiler ile kanaat önderlerinin” İsrail’in yaptığı soykırıma destek vermelerini eleştirmektedir. Gazze soykırımında öldürülen bazı Filistinlilerin son anlarında söylediklerine de yer veren De Vogli, 29 Ocak 2024’te amcaları ve kuzenleriyle bölgeden kaçarken Gazze’de bindikleri arabanın İsrail tankları tarafından vurulmasıyla hayatlarını kaybetmeleri olayından bahsetmektedir.Yaralı halde telefonla Filistin Kızılay’ını arayarak ambulans isteyen ve üç saat boyunca sağlık görevlileriyle yaptığı konuşması yayınlandığında, yola çıkan ambulansın da vurulması ile görevlilerin ölmesi sonucu yardımın gelmemesi sebebiyle hayatını kaybeden beş yaşındaki Hind Receb’in yürek burkan hikayesini aktarmaktadır. Bu olayın dünyaya duyurulmasına yol açan “Hind Receb’in Sesi” (2025) adı verilen filmin gösterimi, Venedik Film Festivali’nde yirmi üç dakika boyunca ayakta alkışlanan ilk film niteliğini taşımaktadır. De Vogli, buna benzer can yakıcı çok sayıda öldüren çocuklara ve yetişkinlere yapılan soykırım örnekleri karşısında, Batı devletlerinin Ukraynalıların öldürülmesine gösterdikleri empatiyi Filistinlilere göstermediklerinden yakınmaktadır. Bu “seçici empati” (selective empathy) diye nitelendirilen durum, İsrail ve Batı’nın açısından düşman algısına bağlı olarak merhamete layık olmadıkları düşüncesiyle insanlık-dışılaştırılan Filistinlilere yönelik şiddetin normalleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Gazze soykırımının, Batı’nın gizlemeye çalıştığı bazı hususlara bakıldığında görünen o ki, Filistin halkının “insanlık-dışılaştırılması, tarihten gelen kolonyalizm, ırkçılık, siyasi ideolojiler ve kültürel anlatılardan kaynaklanan çok yönlü bir süreci yansıtmaktadır.” Batılı liderlerin “insan haklarını dillendirirken, Filistin’de katledilen sivilleri görmezden gelmeleri” şeklindeki ikircikli söylem ve eylem ilişkisi ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Batı anaakım medya bu algının oluşmasında büyük bir rol oynamakta olup, İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı “fiziksel ve epistemik şiddet” biçimleri neticesinde kültürel kimlikleri de yok sayılmaktadır. Yerleşimci-sömürgeci İsrail rejiminin, “kolonyal şiddet vasıtasıyla topraklarını ve hayatlarını yok etmesi” ile birlikte tanıkların susturulması “sömürgeciliğin başlıbaşına epistemik bir proje” olduğunun somut göstergesidir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Gazze bir coğrafi bölgeden ziyade “liberal uluslararası düzenin kolonyal temellerini açığa vuran bir yer olma özelliği taşımaktadır.” Diğer bir deyişle, “kolonyal iktidarın devam ettiğini” göstermekte ve “Küresel Güney’den yükselen meydan okumalar, emperyal otoriteye başkaldırı” şeklinde ortaya konmaktadır. Bütün bunların işaret ettiği husus, İsrail’in işgalci-kolonyalizminin sadece bir tahakküm değil, bu toprakların sahibi olan yerli halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen “siyasi bir proje” olduğu gerçeğidir. Bu durum, Gazze soykırımının 7 Ekim 2023’te başlayan bir olay değil, İsrail Devleti’nin kuruluşu ile başlayan bir süreçte “Küresel Kuzey’in evrensel değerler, insan hakları ve kurallara dayalı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerini görünür kılan [hastalıklarına] dair teşhis koyma mekanizması olarak değerlendirilmelidir.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Tariq Dana ve Muhannad Ayyash’ın belirttiği gibi İsrail soykırımının yaşandığı Gazze, “günümüzde devam eden kolonyal şiddetin paradigması” olarak görülmelidir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bu anlamda, Ilan Pappé, Tariq Dana ve Nadia Naser–Najjab’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, tarih ve kültürü yok sayılan millete yönelik yapılan önyargılı Filistin odaklı analizlerde benimsenen Batı perspektifinin ürettiği “işgalci kolonyal paradigma”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> (settler colonial paradigm) kullanılmak yerine, soykırımı normalleştirmeyi reddeden Gazze-merkezli paradigma oluşturulmalıdır. Bu paradigma, Batı-merkezli soykırım kurbanlarını acınası bir tablo içine yerleştiren hiyerarşik sınıflandırmanın dayandığı insani değerler boşluğuna meydan okumanın yanı sıra, “dünya düzeninin dönüşmesi gerektiğinin sinyallerini Küresel Güney’den”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> veren bir anlam çerçevesi sunmaktadır.</p>
<p>Bu çerçeve iyi değerlendirilmek suretiyle, insanlık adına gereken dersler çıkarılmadığı ve stratejik körlük aparatı kullanılarak yok sayıldığı takdirde, dünyanın belirsiz ve istikrarsız bölgeleri katliam ve soykırımın çoğalma riskini barındıracaktır. Biden ve Trump başkanlık dönemlerinde soykırımı destekleyen dış politika ve silah yardımlarından bahseden Adam H. Johnson geleceğe yönelik şu tespitte bulunmaktadır: “Küresel eşitsizlik farklı bölgelere yayılmaya ve iklim değişikliği ABD ile Avrupa liderliğindeki dünya düzenini tehdit etmeye devam ederken ve dolayısıyla bu durum Küresel Güneyden kuzey bölgelerine mülteci akınına yol açarken,” Gazze’de yaşanan soykırımın farklı coğrafyalara sıçrayarak insan kıyımına dair aldırmazlığın ve duyarsızlığın yaşanacağı ihtimali, ciddiyetle ele alınmalıdır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Eleştirel Beyazlık Çalışmaları alanında faaliyet gösteren sosyal ve beşeri bilimler alanında çalışan akademisyenler, artık sömürülen kişi ve grupların maruz kaldıkları uygulamalar yerine, güç odaklarını elinde bulunduran yöneticilerin kolonyal beyazlık anlayışının temsilcisi durumunda bulunan beyaz kişilerin ve pratiklerinin merkeze alınmasına yönelik paradigma değişikliğinin gerektiğini savunmaktadırlar. Sömürgecilik döneminden itibaren esas mesele, siyah, Müslüman, göçmen sorunundan ziyade bu topluluklar ile hakimiyet mücadelesini kurgulayan ve şiddet kullanımını meşrulaştıran politikalar üreten <strong>Batılı/beyaz sorunu</strong> olagelmiştir. Bu bağlamda, İsrailli kadın siyasetbilimci Hagar Kotef, İsrail devletinin Filistin topraklarında uzun bir tarihsel dönem boyunca ve halen devam ettirdiği yerleşimci işgalci sömürgecilik politikaları ve pratikleri çerçevesinde, bir İsrail vatandaşı olarak kendi benlik tanımı üzerinden Filistin topraklarında bulunan evine dair duygularını analiz etmektedir. Kotef, Gazze soykırımından birkaç yıl önce yayınladığı <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em> (2020) (Sömürgeleştiren Benlik: Veya İsrail/Filistin’de Ev ve Evsizlik) kitabında, Filistinlilere karşı kendi devletinin reva gördüğü şiddet ve yıkım neticesinde yerleştiği evin, sömürgeciliği temsil eden bir İsrailli olarak kendisine ne anlam ifade ettiğine dair son derece kıymetli bir sorgulama ve tartışma zemini oluşturmaktadır. Ona göre, “bir İsrailli’nin gerçek bir evi [yuvası] yok, çünkü yaşadığı yer Filistin kıyımının ya geçmişinin ya da bugününün” izlerini taşımaktadır. Dolayısıyla, “İsrailli kimliği, [Filistinlilere geçmişten itibaren yapılan] şiddet ile bütünleşmiştir.” Kotef bu kitapta kendisine acı verse de, şu anlamlı sorunun cevabını bulmaya çalışmaktadır: “Bir İsrail Yahudisi için sadece ‘işgale’ karşı durduğunu yazmamak, ama kendi evinin tarihsel anlamda Filistinlilerin yıkılan evlerinin yaşadığı koşullara dayandığını anlamak ne demektir?” Daha doğrusu, bu soru yerleşimci işgalci sömürgeci İsrail devletinin vatandaşı olmak itibarıyla, eleştirdiği yaklaşımın neticesinden faydalanmak, kişinin kendi benlik tanımını nasıl etkilemektedir sorusunun da düşünülmesini gerektiren bir gerçekliğe işaret etmektedir. Filistinlileri “kolonize eden benliği dekolonize etme mekanizmalarını kavramak ve vahşete dayalı sömürgeleştirme tarihine rağmen bir yeri [evi] kolonyal olmayan biçimde sahiplenmenin” insani mücadelesine girişmek zorlu bir süreci yaşamaktır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Yerleşimci işgalci sömürgeci bir devlette, “[Yahudi vatandaşın] evi, nihayetinde kendisinin [ulusal] kimliği ile ancak başkasınınkinin yok edilmesi pahasına” örtüşmektedir. Burada ev kavramı, işgalci sömürgeciliği anlamanın anahtarıdır: Başkalarını etnik temizlik ve benzer pek çok şiddet biçimine maruz bırakan “mülksüzleştirmeye dayanan bir bölgeye bağlılık ile tanımlanan siyasi bir sistem” söz konusudur. Filistinlileri mülksüzleştiren sömürgeci bir devletin vatandaşı olan Yahudi’nin yaşadığı ev, her zaman Filistinlilere yönelik vahşeti hatırlatacaktır. Bu nedenle, Filistinlilerin yıkılan evlerinin enkazı üzerine inşa edilen ev, gerçek bir ev ya da yuva niteliği taşımamaktadır. Yerleşimci işgalci devlet sadece İsrail toplumunu değil, aynı zamanda şiddet ve kimlik arasında kurulan ilişki ekseninde “toprakların yerli nüfusunun yok edilmesine bağlı olarak Yahudi benlik tanımını da şekillendirmektedir.” Bu durumda, İsrailli Yahudi kimliği ve benliği de “şiddet vasıtasıyla inşa edilmektedir.” ABD tarihinde Güney’de köle efendilerinin kölelere uyguladıkları “şiddete bağlılık” oluşturmasına benzer şekilde, İsrail toplumu da Filistinlilere yönelik “şiddet ve vahşet etrafında örgütlenmektedir.” Bu bağlamda, kendisini sorgulayan Kotef de, işgalci bir devletle özdeşleşme riskinin giderek şu gerçeğe işaret ettiğini vurgulamaktadır: “İşgalci kimliği ile temsil edilmek, bir Yahudi olarak benim varoluş biçimimi, mevcudiyetimi, siyasi kimliğimi, bizatihi şiddet biçimi olarak kavramak demektir.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Diğer bir deyişle, kurumsal değişim ve dönüşüme kapı aralayan türden sivil toplum hareketlerine girişilmediği sürece, Yahudi kişiler için “bir vatanda kök salmanın şiddet, vahşet ve kıyım yoluyla gerçekleştirildiği işgalci sömürgeci” devlet anlayışı çerçevesinde, “şiddete dayanmayan bir aidiyet biçiminden bahsetmek imkansızdır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Kotef’in görüşlerinden hareketle, şöyle bir değerlendirmede bulunmak mümkündür: İsrailli Yahudi için artık başkalarının yara almasına sebep olan bir benlik tanımı ve kimlik ile yaşamayı göze almak, toplumsal zeminde geleceğin belirleyici unsuru olmaya devam edecektir.</p>
<p>Kısacası, Batı toplumlarının ırksal hiyerarşi içerisine yerleştirdikleri Batı-dışı dünyanın insanlarının çektikleri tarif edilmez ıstırapları ve kayıpları değerlendirirken, beyaz elitlerin “seçici empati” açısından yaklaşmalarının ahlaki olmadığının bilincine varmaları gerekiyor. Bu bilinç dönüşümünün gerçekleşmesi ise, tahakküm ve zulüm altında yaşamak zorunda bırakılan bir halk ile bağ kurmama tercihini gösteren Batı’nın, İsrail zulmünü destekleyerek tarihin yanlış tarafında yeralma suçunu işlememek adına, paradigma değişikliği yaparak soykırımı “Gazze’nin gözleri” ile görmeyi öğrenme sorumluluğunu üstlenme cesaretini ve insanlığını ortaya koymalıdırlar.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), 11, 24.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em>, (Leiden, The Netherlands: Brill, 2026), 7, 23, 94-95.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Ibrahim Fraihat and Reema Aburamadan, “Colonial Scripts: How Western Political Discourse Facilitates the Erasure of Palestinian Humanity”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1899, 1901. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026.  <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774">https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Dina Matar, “Habitual Media: Interrogating Western Legacy Media’s Complicity in the Epistemic ‘War’ Against Palestinians”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2000. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2462787.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ibrahim Fraihat and Abeer Al-Najjar, “Gaza as Diagnostic: Genocide, Power, and the Unraveling of the Global North”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1886, 1888, 1893. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512">https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Tariq Dana and Muhannad Ayyash, “Beyond Genocide: Colonial Modernity and the Destruction of the ‘Infrastructures of Existence’ in Gaza”, <em>Race &amp; Class, </em>published online first, May 22, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1177/03063968261425124">https://doi.org/10.1177/03063968261425124</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ilan Pappé, Tariq Dana, and Nadia Naser–Najjab, “Palestine Studies, Knowledge Production, and the Struggle for Decolonisation”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 2, (2024), 182. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Annamária Artner and Zhiguang Yin, “Towards a Non-hegemonic World Order – Emancipation and the Political Agency of the Global South in a Changing World Order”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2193. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422">https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, 203-204.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Hagar Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, (Durham: Duke University Press, 2020), ix, xi, xii.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 2, 7, 11, 36, 37, 49.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 261, 266.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Eğitimini Şahıslara Değil, Hakikate Bağlamalı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/din-egitimi-sahislara-degil-hakikate-baglamali/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/din-egitimi-sahislara-degil-hakikate-baglamali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Aug 2026 09:03:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20240</guid>

					<description><![CDATA[Malum olduğu üzere ülkemizde din öğretimi denilince öncelikle aklımıza imam hatip okulları ve Kur’an kursları, ardından da din dersinin zorunlu olması hasebiyle ortaokul ve liseler geliyor. Örgün eğitimin dışında cemaatlerin ve STK’lerin de din öğretimi ve eğitimi verdikleri bir Türkiye gerçeği var. Bu tespitleri yaptıktan sonra “Kimlerin din öğretimi ve eğitimi vermesi gerekir?” tartışmasına girmeden, din öğretimi yapan muallimlerin ve bu alanda faaliyet gösteren yapıların azami dikkat göstermesi gereken bazı hususlara değinmek istiyorum. Başındaki İnsana Kutsallık Atfetmemek Varlık âlemini yaratan Yüce Allah’tır. İnsan ise mahlûklardan bir mahlûktur. İnsan, insanlığının gereğini yerine getirdiğinde mükerrem ve muhterem olur. Ancak “esfel-i sâfilîn”e düştüğünde akıbetinin ne olacağı da bellidir. Dolayısıyla hiçbir insan; makamı, ilmi, şöhreti veya mensup olduğu yapı sebebiyle kutsallaştırılmamalıdır. Din adına konuşan kişi de nihayetinde bir insandır ve hata yapabilir. Dünyevileşmenin Önüne Geçmek Şu fani hayatta karşılaşacağımız en çetin imtihanlardan biri, insanoğlunun mayasında bulunan dünyaya ve dünya nimetlerine meyletmektir. Hâlbuki insanoğluna dünya ve onun bütün hazineleri verilse bile bunların tamamı gelip geçicidir. Bir nevi oyun ve eğlenceden ibarettir. Kimse bu dünyadan göçerken kefeninin cebinde bir şey götüremeyeceğine göre, din öğretiminin temel hedeflerinden biri de insanı dünyaya esir olmaktan kurtarmak olmalıdır. Şeffaflık Esas, Gizlilik İstisna Olmalı Gizlilik, kapalı kapılar ardında işler çevirmek, farklı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum olduğu üzere ülkemizde din öğretimi denilince öncelikle aklımıza imam hatip okulları ve Kur’an kursları, ardından da din dersinin zorunlu olması hasebiyle ortaokul ve liseler geliyor. Örgün eğitimin dışında cemaatlerin ve STK’lerin de din öğretimi ve eğitimi verdikleri bir Türkiye gerçeği var.</p>
<p>Bu tespitleri yaptıktan sonra “Kimlerin din öğretimi ve eğitimi vermesi gerekir?” tartışmasına girmeden, din öğretimi yapan muallimlerin ve bu alanda faaliyet gösteren yapıların azami dikkat göstermesi gereken bazı hususlara değinmek istiyorum.</p>
<p><strong>Başındaki İnsana Kutsallık Atfetmemek</strong></p>
<p>Varlık âlemini yaratan Yüce Allah’tır. İnsan ise mahlûklardan bir mahlûktur. İnsan, insanlığının gereğini yerine getirdiğinde mükerrem ve muhterem olur. Ancak “esfel-i sâfilîn”e düştüğünde akıbetinin ne olacağı da bellidir.</p>
<p>Dolayısıyla hiçbir insan; makamı, ilmi, şöhreti veya mensup olduğu yapı sebebiyle kutsallaştırılmamalıdır. Din adına konuşan kişi de nihayetinde bir insandır ve hata yapabilir.</p>
<p><strong>Dünyevileşmenin Önüne Geçmek</strong></p>
<p>Şu fani hayatta karşılaşacağımız en çetin imtihanlardan biri, insanoğlunun mayasında bulunan dünyaya ve dünya nimetlerine meyletmektir.</p>
<p>Hâlbuki insanoğluna dünya ve onun bütün hazineleri verilse bile bunların tamamı gelip geçicidir. Bir nevi oyun ve eğlenceden ibarettir.</p>
<p>Kimse bu dünyadan göçerken kefeninin cebinde bir şey götüremeyeceğine göre, din öğretiminin temel hedeflerinden biri de insanı dünyaya esir olmaktan kurtarmak olmalıdır.</p>
<p><strong>Şeffaflık Esas, Gizlilik İstisna Olmalı</strong></p>
<p>Gizlilik, kapalı kapılar ardında işler çevirmek, farklı kişilere ve gruplara kod adları vermek gibi yöntemler dinin doğasıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Türkiye’nin mevcut şartlarında din öğretiminin ve eğitiminin gizli yapılmasını gerektiren makul bir sebep bulunmamaktadır.</p>
<p>“İlle de gizli olsun.” anlayışı, ister istemez soru işaretlerine ve suiistimale açık bir alan oluşturur.</p>
<p>Din öğretiminde açıklık, hesap verebilirlik ve şeffaflık esas alınmalıdır.</p>
<p><strong>İzolasyon Değil, Hayatın İçinde Olmak</strong></p>
<p>İnziva, insanın olumsuz şartlardan uzaklaşması anlamında anlaşılabilir. Ancak dinî hayatı bütünüyle toplumdan kopuş ve izolasyon üzerine kurmak doğru değildir.</p>
<p>İslâm, insanı hayatın dışına değil, hayatın içine davet eder. Müslüman; ailesiyle, komşusuyla, toplumuyla ve çevresiyle ilişki içerisinde olmalı, iyiliği çoğaltmak ve kötülüğü azaltmak için sorumluluk üstlenmelidir.</p>
<p>İslâm’ın mescitlerde ve camilerde cemaat hâlinde ibadeti teşvik etmesi de bunun önemli göstergelerinden biridir.</p>
<p><strong>Tek Yönlü Eğitim ve Öğretimden Kaçınmak</strong></p>
<p>Sadece dinî ilimleri okutmak, yalnızca belirli dinî kitapları okumak veya farklı kaynaklara ulaşmayı engellemek, İslâm’ın ilim anlayışıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Kitap, televizyon kanalı veya farklı bilgi kaynaklarına kategorik yasaklar koymak yerine, doğru bilgiye ulaşma ve yanlış bilgiyi ayırt etme becerisi kazandırılmalıdır.</p>
<p>İslâm’da dünya ve ahiret arasında bir denge vardır. Yahudilikte olduğu gibi yalnızca dünyevileşme, Hristiyanlıkta olduğu gibi yalnızca uhrevileşme değil; dünya ile ahireti birlikte gözeten bir anlayış söz konusudur.</p>
<p><strong>Çocukları Ailelerinden ve Doğal Çevrelerinden Koparmamak</strong></p>
<p>Bir çocuğun şahsiyeti ve düşünce dünyası henüz tam olarak oluşmadan ailesinden ve doğal çevresinden koparılması, onun üzerinde ciddi bir etki alanı oluşturabilir.</p>
<p>Özellikle çocukların ailelerinden uzaklaştırılarak uzun süreli ve kapalı yapılarda yetiştirilmesi, pedagojik ve sosyal açıdan titizlikle ele alınması gereken bir konudur.</p>
<p>Din eğitimi, çocuğu ailesinden ve toplumdan koparan değil; ailesiyle, çevresiyle ve toplumuyla sağlıklı ilişkiler kurmasını sağlayan bir eğitim anlayışına dayanmalıdır.</p>
<p>Devlet de çocukların eğitim ve barınma süreçlerini, hangi yapı tarafından yürütülürse yürütülsün, çocukların üstün yararı ve güvenliği açısından denetlemelidir.</p>
<p><strong>Makul İtiraz ve Eleştiriye Açık Olmak</strong></p>
<p>İslâm’da ruhbanlık yoktur. Hiç kimse hatadan ve hesaptan münezzeh değildir.</p>
<p>Ümmetin en zayıf ferdi bile, en kudretli gördüğü kişiye dahi edep ve nezaket çerçevesinde soru sorabilmeli, itiraz edebilmeli ve eleştiri getirebilmelidir.</p>
<p>Soru sormanın, farklı düşünmenin ve makul eleştirinin yasaklandığı bir ortamda sağlıklı bir din eğitiminin gerçekleşmesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>“Biz Seçilmiş İnsanlarız” Anlayışından Uzak Durmak</strong></p>
<p>Bütün insanlar insanlık onuru bakımından eşit yaratılmıştır.</p>
<p>İslâm peygamberinin dahi kendi yakınlarına yönelik uyarıları dikkate alındığında, hiç kimsenin yalnızca mensubiyeti, soyu veya bağlı olduğu yapı sebebiyle Allah katında ayrıcalıklı olduğunu düşünmesi doğru değildir.</p>
<p>Bir gruba mensup olmak kişiyi otomatik olarak üstün veya seçilmiş hâle getirmez. Üstünlüğün ölçüsü, kişinin Allah’a karşı sorumluluğu ve takvasıdır.</p>
<p><strong>Ötekileştirmemek</strong></p>
<p>Müslümanlar kardeştir.</p>
<p>Din bağı, insanlar arasındaki en güçlü bağlardan biri olmakla birlikte, hiçbir Müslüman kendisinin kesin olarak kurtuluşa erdiğini, kendisi dışındaki insanların ise mutlaka helak olacağını iddia etmemelidir.</p>
<p>Din öğretimi insanları birbirinden nefret ettiren ve ötekileştiren bir anlayışa değil; kardeşlik, merhamet, adalet ve güzel ahlâka yöneltmelidir.</p>
<p><strong>Dinen Şüpheli Hususları Meşrulaştırmamak</strong></p>
<p>Din tamamlanmıştır. Helal bellidir, haram da bellidir.</p>
<p>Şâri, yani hüküm koyucu Yüce Mevlâ’dır. İslâm’da Papa’nın Hristiyanlıktaki konumuna benzer şekilde mutlak dinî otoriteye sahip bir makam bulunmamaktadır.</p>
<p>Hiçbir insan veya yapı, kendi çıkarları doğrultusunda dinin hükümlerini değiştiremez, sınırlarını genişletemez veya daraltamaz.</p>
<p>Özellikle itikadî konularda dinen şüpheli meselelerin zamanla normalleştirilmesi ve meşrulaştırılması, din öğretimi açısından son derece dikkat edilmesi gereken bir husustur.</p>
<p><strong>Sonuç: Din Eğitimi İnsanı Özgürleştirmeli</strong></p>
<p>Din öğretiminin temel amacı, insanı bir şahsa, gruba, cemaate veya yapıya bağımlı hâle getirmek değil; onu Allah’a kulluk bilinciyle özgürleştirmek olmalıdır.</p>
<p>Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken onlara sorgulamayı, düşünmeyi, okumayı, araştırmayı, farklı görüşleri değerlendirmeyi ve doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretmeliyiz.</p>
<p>Din adına oluşturulan hiçbir yapı, dinin kendisiyle özdeşleştirilmemelidir.</p>
<p>Çünkü <strong>İslâm şahısların veya yapıların değil, Allah’ın dinidir.</strong></p>
<p>Bu sebeple din öğretiminde ölçümüz; <strong>şeffaflık, liyakat, ilim, ahlâk, eleştiriye açıklık, aile bağlarının korunması ve dünya-ahiret dengesini gözetmek</strong> olmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/din-egitimi-sahislara-degil-hakikate-baglamali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEB&#8217;te En Muteber Personel Kim?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mebte-en-muteber-personel-kim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mebte-en-muteber-personel-kim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Aug 2026 13:26:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20231</guid>

					<description><![CDATA[9 Nisan 2014 Çarşamba 20.31 Sizde hâlâ hakkın hatırını âli tutma duygusu kaybolmamışsa, muhtemelen öğretmen olmaktan utanç duyma noktasına gelmiş olmalısınız. Özellikle ilk ve ortaokullarda (ve şimdi mecburi eğitim kapsamına alınarak ortaokula benzetilen liselerde) sınıfta ders yapmak, imkânsıza yakın bir güçlük ifade ediyor. Aşırı değer verilerek egosu şişirilmiş veliler, artık okulları da yönetmeyi gözlerine kestirdiler. Sınıfa müdahale edebilen velilerin bir sonraki adımının öğretmene ve hatta idareye karışma noktasına ulaşacağından şüphe yok. Bazı okullarda bu da iddia edilebilir. Ne yazık ki durum vahim. Artık zilin çalmasıyla sınıfa giren, yerine oturan, defter ve kitabını çıkarıp öğretmenin sınıfa girmesini bekleyen öğrencilerin olduğu sınıflar yok. Onun yerine, nöbetçi öğretmenin öğrencileri sınıfa katabilmek için saçını başını yolduğu okullar var. Zorla sınıfa giren öğrenci, kesinlikle gidip sırasına oturmuyor. Sınıf içindeki her türlü laubalilik işte bu vakitte yapılıyor. En sulu şakalar, küfürler ve kavgalar öğretmen gelinceye kadar devam ediyor. Öğretmen içeri girdikten sonra da disiplinsiz davranışların dozu kısmen düşüyor ama yine de devam ediyor. Hoca, bütün iyi niyetine rağmen derse başlayamıyor. Başlayabilen öğretmenlerin de iki cümle arasına sıkıştırdığı uyarı ve ikaz sözcükleri, dersi ders olmaktan çıkarıyor. Bazılarının iddia ettikleri gibi, “Öğrenci öğretmenine göre davranır.” lafının sanırım pek geçerliliği kalmadı. Öğrencilerimiz sınıf içinde, “Nasıl yaparız, ne ederiz de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>9 Nisan 2014 Çarşamba 20.31</p>
<p>Sizde hâlâ hakkın hatırını âli tutma duygusu kaybolmamışsa, muhtemelen öğretmen olmaktan utanç duyma noktasına gelmiş olmalısınız.</p>
<p>Özellikle ilk ve ortaokullarda (ve şimdi mecburi eğitim kapsamına alınarak ortaokula benzetilen liselerde) sınıfta ders yapmak, imkânsıza yakın bir güçlük ifade ediyor.</p>
<p>Aşırı değer verilerek egosu şişirilmiş veliler, artık okulları da yönetmeyi gözlerine kestirdiler.</p>
<p>Sınıfa müdahale edebilen velilerin bir sonraki adımının öğretmene ve hatta idareye karışma noktasına ulaşacağından şüphe yok.</p>
<p>Bazı okullarda bu da iddia edilebilir.</p>
<p>Ne yazık ki durum vahim.</p>
<p>Artık zilin çalmasıyla sınıfa giren, yerine oturan, defter ve kitabını çıkarıp öğretmenin sınıfa girmesini bekleyen öğrencilerin olduğu sınıflar yok.</p>
<p>Onun yerine, nöbetçi öğretmenin öğrencileri sınıfa katabilmek için saçını başını yolduğu okullar var.</p>
<p>Zorla sınıfa giren öğrenci, kesinlikle gidip sırasına oturmuyor.</p>
<p>Sınıf içindeki her türlü laubalilik işte bu vakitte yapılıyor.</p>
<p>En sulu şakalar, küfürler ve kavgalar öğretmen gelinceye kadar devam ediyor.</p>
<p>Öğretmen içeri girdikten sonra da disiplinsiz davranışların dozu kısmen düşüyor ama yine de devam ediyor.</p>
<p>Hoca, bütün iyi niyetine rağmen derse başlayamıyor. Başlayabilen öğretmenlerin de iki cümle arasına sıkıştırdığı uyarı ve ikaz sözcükleri, dersi ders olmaktan çıkarıyor.</p>
<p>Bazılarının iddia ettikleri gibi, “Öğrenci öğretmenine göre davranır.” lafının sanırım pek geçerliliği kalmadı.</p>
<p>Öğrencilerimiz sınıf içinde, “Nasıl yaparız, ne ederiz de dersi kaynatabiliriz?” arayışı içine giriyorlar.</p>
<p>Ne oldu da böyle oldu?</p>
<p>Nasıl yetiştirdi aileler ve öğretmenler bu çocukları?</p>
<p>Yönetici konumundakiler neden öğretmenin etkinliğini sıfırlayıp öğrenci ve veli karşısında çaresiz bırakacak düzenlemeler yaptılar?</p>
<p>Amaç ne idi?</p>
<p>Aklıma Yahudilerin Alman gençlerini nasıl yoldan çıkardıkları ve itaatsiz bir nesil hâline getirdikleri geliyor.</p>
<p>Acaba diyorum, birileri bu amaçla öğretmenleri özellikle itibarsızlaştırmış olabilirler mi?</p>
<p>Acaba?</p>
<p>Burada Sayın Bakanımız <strong>Yusuf Tekin&#8217;e</strong> bir çağrı yapmak istiyorum.</p>
<p><strong>Sevgili Hocam!</strong></p>
<p>Hâlimiz içler acısı. Sınıflarda ders ortamı kalmadı. Öğretmen, birikimini öğrencilere aktaramıyor.</p>
<p>Öğrencilerden olgun davranışlar beklememiz hakkımız ama çoğu, bunun değerini kavrama noktasından uzak.</p>
<p>Aileler, anlaşılmaz bir biçimde hemen her konuda öğretmenleri suçluyorlar.</p>
<p>“Benim çocuğum yapmaz.”, “Ben onu en güzel şekilde yetiştirdim.”, “Siz çocuğuma iftira atıyorsunuz.” diyen veliler var, muhterem hocam.</p>
<p>Sanırım öğretmenin itibarını artıracak tedbirler almanın zamanı geldi.</p>
<p>Affınıza sığınarak ve de size akıl vermemin haddim olmadığını bilerek bazı fikirler öne sürmek istiyorum:</p>
<ol>
<li><strong> Öğretmen özgürleştirilmeli.</strong> Kılık kıyafet ve fikrî anlamda her türlü vesayetten ve kısıtlamadan kurtulmalı.</li>
<li><strong> Tavassut anlayışı bitmeli.</strong> Hak ettiği en basit şeyi yaptırabilmek için öğretmen sendikadan, siyasi partilerden medet ummamalı. Kelimenin tam anlamıyla Millî Eğitim&#8217;de her şeye “sistem” hâkim olmalı.</li>
<li><strong> Liyakat bütün kriterlerden önce gelmeli.</strong></li>
<li><strong> Kıdem anlayışı kesinlikle kalkmalı.</strong> (Askerlik yapmıyoruz, değil mi?)</li>
<li><strong> Eğitim araçsallaştırılmamalı.</strong></li>
<li><strong> Millî Eğitim&#8217;de en itibarlı işin “sınıfa girmek” olduğu yerleşmeli.</strong> En muteber personel “öğretmen” olmalı.</li>
<li><strong> Sınıftan kaçışı önlemek için öğretmen maaşı, müdür ve müdür yardımcılarının maaşından yüksek olmalı.</strong></li>
</ol>
<p><strong>Sayın Bakanım!</strong></p>
<p>Şimdilik yazabildiklerim bunlar.</p>
<p>Elbette siz daha iyisini bilir ve takdir edersiniz…</p>
<p>Not: Bu yazıyı (9 Nisan 2014 Çarşamba)  dönemin Millî Eğitim Bakanı Sayın Prof. Dr. Nabi Avcı’ya hitaben kaleme almıştım. Aradan geçen yılların ardından, yazının güncelliğini koruyan tespit ve önerilerini muhafaza ederek Sayın Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin’e hitaben yeniden düzenledim.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mebte-en-muteber-personel-kim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılı/Beyaz Kolonyal Eksenin Kırılma Noktası: Gazze Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 06:41:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20227</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Batı ve özellikle ABD desteğinde Hamas saldırısını bahane ederek Gazze’de 7 Ekim 2023’te başlattığı ve halen devam ettirdiği Filistin halkına yönelik soykırım, sadece tek yönlü olarak insanlık-dışı vahşet çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle bir yaklaşım gerçeği ifade etse de, Filistin halkını kurbanlaştıran Batı-merkezli bir söylemi destekler mahiyettedir. Soykırım gerçeği meselesi, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğüne dayalı kolonyal anlayışını, daha doğrusu “sömürgecilik ruhuna geri dönüş”[1] hususunu sorgulama zeminine çeken bir paradigma içinden konuşularak eleştirilmelidir. Filistin asıllı İngiliz akademisyen Ashjan Ajour’un belirttiği gibi, İsrail’in kolonyal tahakküm ve baskı rejimi Filistinli direnişçileri hapse atmak suretiyle yürütülmektedir. İtalyan kültür eleştirmeni akademisyen Alberto Toscano’nun “faşizmin, İsrail’in Siyonist kolonyal projesine içkin” olduğunun altını çizdiğine dikkat çeken Ajour’a göre, “faşizmin kökleri kolonyalizme uzanmaktadır.”[2] Günümüzde Batı devletlerinin yeniden siyaset sahnesine koyduğu sömürgeci ruhun dirilişi, Filistin sorununun adeta 2023’te başlayan bir mesele olduğu izlenimini veren “uluslararası kolonyal liberal söylem” vasıtasıyla medyada ifadesini bulmakta ve 20. yüzyıldan itibaren Filistin halkına yapılan zulüm ve işkenceler sanki hiç yaşanmamış gibi hasıraltı edilmektedir.[3] Kanada’da çalışmalarını yürüten Filistinli sosyolog ve akademisyen Muhannad Ayyash’ın belirttiği üzere,günümüzde İsrail’e silah desteğinde bulunarak yapılan işkencelere dolaylı katkısı ustalıklı biçimde gizlenen ABD’nin, ancak “kolonyal ırksal kapitalizmin işleyişine tehdit oluştuğu zaman doğrudan şiddete başvurduğu hususu” asla göz ardı edilmemelidir.[4] Kolonyal ırksal kapitalizmin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Batı ve özellikle ABD desteğinde Hamas saldırısını bahane ederek Gazze’de 7 Ekim 2023’te başlattığı ve halen devam ettirdiği Filistin halkına yönelik soykırım, sadece tek yönlü olarak insanlık-dışı vahşet çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle bir yaklaşım gerçeği ifade etse de, Filistin halkını kurbanlaştıran Batı-merkezli bir söylemi destekler mahiyettedir. Soykırım gerçeği meselesi, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğüne dayalı kolonyal anlayışını, daha doğrusu “sömürgecilik ruhuna geri dönüş”<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> hususunu sorgulama zeminine çeken bir paradigma içinden konuşularak eleştirilmelidir. Filistin asıllı İngiliz akademisyen Ashjan Ajour’un belirttiği gibi, İsrail’in kolonyal tahakküm ve baskı rejimi Filistinli direnişçileri hapse atmak suretiyle yürütülmektedir. İtalyan kültür eleştirmeni akademisyen Alberto Toscano’nun “faşizmin, İsrail’in Siyonist kolonyal projesine içkin” olduğunun altını çizdiğine dikkat çeken Ajour’a göre, “faşizmin kökleri kolonyalizme uzanmaktadır.”<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Günümüzde Batı devletlerinin yeniden siyaset sahnesine koyduğu sömürgeci ruhun dirilişi, Filistin sorununun adeta 2023’te başlayan bir mesele olduğu izlenimini veren “uluslararası kolonyal liberal söylem” vasıtasıyla medyada ifadesini bulmakta ve 20. yüzyıldan itibaren Filistin halkına yapılan zulüm ve işkenceler sanki hiç yaşanmamış gibi hasıraltı edilmektedir.<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kanada’da çalışmalarını yürüten Filistinli sosyolog ve akademisyen Muhannad Ayyash’ın belirttiği üzere,günümüzde İsrail’e silah desteğinde bulunarak yapılan işkencelere dolaylı katkısı ustalıklı biçimde gizlenen ABD’nin, ancak “kolonyal ırksal kapitalizmin işleyişine tehdit oluştuğu zaman doğrudan şiddete başvurduğu hususu” asla göz ardı edilmemelidir.<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Kolonyal ırksal kapitalizmin Orta Doğu’da Batı’nın ve ABD’nin vekil gücü sıfatıyla hareket  eden İsrail’in, kendini savunma hakkı kisvesi altında Batı’nın/ABD’nin stratejik körlük ile stratejik cehalet aparatlarını kullanarak gizlenmeye çalışılan beyaz üstünlüğünün deşifre edilmesi, anti-kolonyal Aksa Tufanı direnişini olumlayan bir paradigmayla, diğer bir deyişle, bizzat Gazze-merkezli paradigma ile mümkündür.</p>
<p>Trump’ın Gazze şeridinde bütün Filistin halkının soykırıma uğratılarak yok edileceği “umuduyla” (!), Batı devletlerinin insan saymadıkları sözde “terörist” Filistinliler ve insansızlaştırılan Filistin toprakları algısı üreten gelecek planlarını açıkça ifade etmesi kolonyalizme dönüş arzusu ve hayallerini nihai hedef olarak açığa vurmaktadır. Gazze’de ABD kontrolünde “Orta Doğu’nun Rivierası”<a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> kuracağını beyan etmesi de, aslında beyaz üstünlüğünü savunan ve ırkçılığı normalleştiren bakış açısını ortaya koymaktadır. Ancak ABD’nin demokrasi anlayışı ile bağdaşmayan kolonyal tavrı, Avrupa’nın evrensel kabul edilen değerlerinden uzaklaştığını da hatırlatmaktadır. Bünyamin Bezci’nin belirttiği gibi, “Avrupa değerler sisteminin rönesans, reformasyon ve aydınlanmaya dayanan evrensellik iddiası, medeniyetler arasında bir hiyerarşi kurarken aynı zamanda bir dünya sistemi oluşturmuş” olsa da, giderek kendi “değerler sisteminin iddialarından vazgeç[miş]” durumdadır.<a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> 2. Dünya Savaşı sonrasında çok kültürlü toplum tasavvuru ön plana çıktığı halde, zaman içinde 2008 ekonomik krizi, 2015’te mülteci akını ve 2019 sonrasında pandemi neticesinde sıklıkla yaşayan krizler sürecinde, evrenselleşen Avrupa değerlerinin yerine homojen bir dünya tasavvuru önem kazanmaya başladı. Bu tarihsel süreç göz önüne alındığında, Gazze soykırımı “evrensel değerlerin tükendiği” ve “insan hakları ve demokratik değerler söyleminin sona” erdiği yer olarak değerlendirilmelidir.<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Filistin asıllı Amerikalı hukukçu ve akademisyen Noura Erakat’a göre, Filistin halkının direnişi Gazze soykırımı zemininde “[Batı’nın] evrenselci yaklaşımının sahteciliği, Küresel Kuzey ve Güney arasındaki mevcut uçurumu, hukuk ve güç arasındaki ilişkiyi, akademik özgürlüğün sınırlarını, sözde demokrasilerin otoriter tabiatının yanı sıra medya organlarının ırkçı ve kolonyal işbirlikçiliğini” ifşa etmiştir.<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Meseleye bu açıdan bakılınca Gazze, Batı’nın ve ABD’nin beyaz üstünlüğünü muhafaza etmeye yönelik kolonyal politikalarının da ifşa edildiği bir sorgulama ve tartışma zemini inşa etmektedir. Netenyahu ve Trump’ın yıkımdan sonra kendi devletlerine kâr sağlayacak yerleşim ve yatırım planları, Brenna Bhandar ve Alberto Toscano’nun ifadesiyle, “Gazze’nin ‘Dubaileştirilmesi’ ve üstünlükçü Yahudi ‘yeniden yerleşimi’ projesi” şeklinde ortaya konmaktadır. Kolonyal döneme özgü pratikleri yeniden hayata geçiren “soykırımın yıkımı üzerinden hesap yapan bir vurgunculuk mantığı” tam anlamıyla “sömürgeci ırksal mülkiyet rejimlerini yeniden üretir” mahiyette anlaşılmalıdır. Bu noktada, Gazze’nin insansızlaştırılan topraklarının kaynaklarının yağma edilmesi ve hayatta kalan az sayıda Filistinlinin mülksüzleştirilmesi planlarının “soykırımcı kolonyal mülkiyet rejiminin mantıksal temeli olduğu” açıkça görülmektedir.<a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>İbrahim Halil Üçer’in belirttiği gibi, Batı’nın siyasi kurumları her zaman üstü örtülü biçimde kullandıkları kolonyal stratejilerini, Gazze’de açıkça ortaya koymaya başlamışlardır. Medeniyet görünümünde barbarlık yapan Batı devletleri, “gizlendikleri konumu terk ederek, küstahça İsrail’in arkasında” durmaktadırlar. Gazze’de yaşanan soykırım “Batılı kurumların yüzündeki maskeyi kaldırmıştır.” Filistinlilerin her şeye rağmen sürdürdükleri direniş (Aksa Tufanı), meydan okudukları Batı hegemonyasında krize yol açarken, bir yandan da Müslümanların iradelerini ortaya koymaları sayesinde “gözlerimize çekilmiş büyülü perdenin kalkmasını temin etmiştir.” Aynı zamanda, “Aksa Tufanı, Batılı siyasî-iktisadî hegemonyanın kurbanları olan Batılı halkların gözünden de bu peçenin kalkmasına katkıda bulunmuştur.” Gazzeli Müslüman halkın direniş iradesi, “hep hakikati gösteren bir ayna gibi, insanlığın geleceğini tehdit altına sokan sahte hakikatin yüzündeki maskeyi indirdi ve bu maskenin ardındaki karanlığı ortaya çıkardı.”<a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Bu insan-merkezli yaklaşımlar, esas itibarıyla dünyada ve bölgemizde yer alan çatışmaların Filistinliler ya da genel anlamda Müslümanlardan kaynaklanmadığına dikkat çekmektedir. Modern dünyanın inşa sürecinden itibaren, “Batı sorunu” ve ona bağlı olarak da “İsrail sorunu” ile karşı karşıya kalındığını göstermekte olup, Ahmet Demirhan’ın ifadesiyle, dünyanın ve bölgemizin “Aryanlaştırılması” çabalarını ve gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır.<a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, benim “stratejik beyazlaştırma”<a href="#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> diye nitelendirdiğim siyasi bir projeyi Orta Doğu’da hayata geçirme amacı, tarihsel geçmişten itibaren Büyük Orta Doğu Projesi’nin bizzat kendisidir. ABD liderliğinde Batı devletlerinin Müslüman ve Filistin-karşıtı siyasi çıkarlarına hizmet eden İsrail, İsmail Yaylacı’nın belirttiği üzere, “Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın açtığı dava çerçevesinde” soykırım nedeniyle yargılanmaktadır. İsrail’in uzun yıllar boyunca Filistin halkına yönelik vahşeti, “kolonyal dönemin uygulamalarını yeni teknolojik araçlarla pekiştirerek devam ettiren, etnonasyonal temelli bir yerleşimci sömürgecilik projesi” olarak anlaşılmalıdır.<a href="#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Batı destekli İsrail tarafından Gazze’de gerçekleştirilen soykırımdan iki yıl sonra Mısır’da 8 Ekim 2025’te Trump planı çerçevesinde sağlanan Hamas-İsrail ateşkes antlaşmasının ardından, İsrail’in ateşkes ihlallerinin yaşandığı bölgede ve dünyada değişen güç ilişkileri, adeta sömürgecilik döneminde açıkça vahşet yaparak uygulanan beyaz üstünlükçü yönetim anlayışına geri dönüşü yansıtmaktadır. Bu durum karşısında, 2025 yılında Sumud hareketi mensuplarının ortaya koyduğu insanı önceleyen medeniyet tasavvurunun dünyada yaygın kabul görmesi sürecinde, kolonyal bakıştan epistemik bağımsızlık kazanılmasına yol açması beklenen anti-kolonyal bilinç dönüşümünün tam anlamıyla gerçekleşmesi küresel bir demokrasi ideali olarak canlı tutulmaktadır. İşte tam da bu noktada, bu idealin pratiğe dökülmesi için Batı’nın ırkçı tahakküm sisteminin temelinde bulunan tarihsel gerçeklerin şekillendirdiği sömürgeci yönetim ve zihin yapısının iyi anlaşılması gerekiyor.</p>
<p>Muhannad Ayyash, “The Western Imperial Order on Display in Gaza: Palestine as an Ideological Fault Line in the International Arena” (2026) (Gazze’de Sahneye Konan Batılı Emperyal Düzen: Uluslararası Alanda İdeolojik Fay Hattı Olarak Filistin) makalesinde, çarpıcı değerlendirmelerde bulunmaktadır. Ayyash’a göre, bugün Filistin meselesi “sadece Batılı emperyal çıkarların desteklenmesi için kurulan ulus-devlet temelli uluslararası düzenin güncel yapılandırılmasını açığa vurmakla sınırlı kalmamaktadır.” Daha da önemlisi, aynı zamanda “Batı devletlerinin [geçmişte kaldığı zannedilen—E. Lâle Demirtürk] kolonyal modernite projesine halen ne kadar adanmışlık içerisinde bulundukları” gerçeğini de ortaya koymaktadır. Batı’nın “küresel dekolonizasyon projesi” ironik biçimde Filistin’i, “Batı ile Küresel Güney arasındaki mücadelede kritik bir mesele kılmaktadır.”<a href="#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Hintli aydın Pankaj Mishra, <em>The World After Gaza</em> (2025) (Gazze’den Sonra Dünya) kitabında, Holokost’un 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı’nın siyasi ve ahlaki tasavvurunu ve politikalarını aktif biçimde şekillendirdiği görüşünü ileri sürmektedir. İsrail Devleti, 7 Ekim 2023’ten itibaren Filistinlilere yönelik soykırımını yaparken, Yahudilerin sözde Hamas tarafından kendilerine karşı yapılacak yeni bir Holokost’un tekrarlanma korkusunu kullanmak suretiyle, ülkesinde ve Batı’da geniş bir kamuoyu desteği oluşturmuştur. Ancak Mishra’nın vurguladığı gibi, dünya halklarının çoğunluğunun tarihsel belleği, Batı devletlerinin tarihte uzun dönemler boyunca sürdürdüğü kölelik ve kolonyalizmden kaynaklanan travmatik deneyimler ile şekillenmiş durumdadır. Batı-dışı dünya halklarının tarihsel belleğinde, kölelik ve kolonyalizmi sönümlendirmenin yanı sıra, beyazların egemenliğindeki dünya düzenine son verme anlamına gelen dekolonizasyon da büyük bir yer tutmaktadır. Bu görüş çerçevesinde, Batı’nın İsrail’in saldırgan politikalarını eleştirilerden uzak tutma çabasına bağlı olarak Filistin halkı ile dayanışma protestolarına katılanları işten çıkarma ve sınır dışı etme gibi çeşitli yöntemlerle cezalandırma usulleri devam etmektedir. Holokost’un tekrarlanmaması adına saldırılarda bulunan İsrail’ın yanında yer alan Batı, “entelektüel despotizm” içerisine hapsolduğunu açığa vururken, Filistin’i sömürgeleştirme projesinin temelde “bir ırk meselesi” olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin liderliğinde başlayan Terörle Savaş “ırksallaştırılan küresel bir savaşa dönüşmüştür. Orta Doğu, Asya, Afrika’ya olduğu kadar Batı devletlerine de yansıyan etkiler açıkça gözlemlenmektedir. Özellikle Trump’ın 1. Başkanlık döneminden itibaren ABD’nin, Çin’in yükselişi karşısında artan kaygılarının nedeni, Çin’in tarih boyunca ABD’nin sürdürdüğü “ırksal tahakküme” meydan okuma şeklinde görülmesinden kaynaklanmaktadır. Beyaz milliyetçiler, “Batı’nın sosyal liberalizmi şekillendiren normlarının baskısı altında ezilmekte” olup, “siyasi ve kültürel çoğulculuktan nefret eden” İsrail’in “uluslararası hukuki ve yasal kuralları çiğneme özgürlüğüne öykünmektedir.”<a href="#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Gazze soykırımı gösteriyor ki, İsrail ve onu destekleyen ülkeler ile güçler açısından Filistin’in dekolonizasyonu, dünyada Batı kolonyalizminin Orta Doğu’da bitmesine dair yükselen protesto sesleri karşısında [kendi siyasi iradelerini] kısıtlayıcı bir taleptir.” Çağımızda “sömürge” ile “imparatorluk” ifadeleri, tarihte meydana gelen sömürgecilik ile bugün görülen tahakküme dayalı toplumsal ilişkileri değerlendirmek için ipuçları vermekte olup, “Yahudi üstünlüğünü temel alan İsrail’in vahşete dayalı işgalci-sömürgeci rejiminin, Batı’da aşırı sağcı politikacılar ile onlarla işbirliği yapan liberaller tarafından açıkça desteklenmektedir.” Holokost’un şekillendirdiği Batı siyaset sahnesinde, unutulmaması gereken husus şudur: “Yahudi kimliği, kurbanlaştırılmayı çağrıştıran acı hatıralar ile kurbanların oluşturduğu topluluk aidiyetini esas alan bir temel üzerine inşa edilmiştir.”<a href="#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Gazze’de yaşanan vahşet, sosyal antropolog Arjun Appadurai’nin ifadesiyle, “kaybedenlerin seslerini kesmek suretiyle, dünyayı küreselleşmenin kazananlarına [yer açan] hazırlık evresidir.” Dünya barışını tesis etmek ancak entelektüel zeminde “birbiriyle çatışma halinde olan Holokost, kölelik ve sömürgecilik anlatılarını uyumlu hale getirmekle mümkündür.” 2. Dünya Savaşı sonrasında değişen küresel tabloda, “alışageldiğimiz dünyanın kölelik, kolonyalizm ve anti-kolonyal milliyetçilikten nemalananlar tarafından yeniden şekillendirilmesine” tanıklık edilmiştir. Batı’da, Doğu’da, Küresel Kuzey ve Küresel Güney’de “özgürlük, eşitlik ve haysiyet” mücadeleleri verilmiştir. Ancak “Gazze soykırımı, [Batı’yı demokrasi beşiği zanneden] çoğu insanı kendi toplumlarındaki hastalıklı tablo ile gerçek anlamda hesaplaşmaya zorlamıştır.”<a href="#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Filistin asıllı Amerikalı gazeteci ve tarihçi Ramzy Baroud’a göre, Batı’nın ikiyüzlülüğünü açığa vuran “Gazze soykırımı gelecekte Batı’nın ahlaki çöküşü olarak hatırlanacaktır.”<a href="#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bunun yanı sıra Jon Hoffman, Gazze soykırımının aslında ABD’nin dünyada itibar kaybına uğramasına yol açtığına ve çıkarlarına zarar verdiğine dikkat çekmektedir.<a href="#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em> (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Böylelikle, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te 12 İsraillinin ölümüne sebep olan saldırısının Batı medyasında “Filistinlilerin şiddete başvuran” bir halk olduğu yönünde temsil edilmesine dönüşerek İsrail’in yetmiş binden fazla Filistinli sivile yönelik soykırımının görmezden gelindiği bir süreci başlatmıştır. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları ima etmektedir. Batı-Doğu ya da medeni-barbar çerçevesine yerleştirilen Filistin halkının medyatik temsilleri, vahşice katledilen Filistinlilerin insanlık-dışılaştırılmasına ve önemsiz görülmesine yol açmaktadır. Bu yaklaşım, Ukrayna’lıların öldürülmesine sert tepki verildiği halde, Filistinlilerin katledilmesine sessiz kalındığı Roberto de Vogli’nin ifadesiyle, “seçici empati” (selective empathy) gösterilen durumların normalleştirilmesine yol açmaktadır.<a href="#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Ibrahim Fraihat ve Abeer Al-Najjar’a göre, Gazze bir coğrafi bölgeden ziyade “liberal uluslararası düzenin kolonyal temellerini açığa vuran bir yer olma özelliği taşımaktadır.” Diğer bir deyişle, “kolonyal iktidarın devam ettiğini” göstermekte ve “Küresel Güney’den yükselen meydan okumalar, emperyal otoriteye başkaldırı” şeklinde ortaya konmaktadır. Bütün bunların işaret ettiği husus, İsrail’in işgalci-kolonyalizminin sadece bir tahakküm değil, bu toprakların sahibi olan yerli halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen “siyasi bir proje” olduğu gerçeğidir. Bu durum, Gazze soykırımının 7 Ekim 2023’te başlayan bir olay değil, İsrail Devleti’nin kuruluşu ile başlayan bir süreçte “Küresel Kuzey’in evrensel değerler, insan hakları ve kurallara dayalı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerini görünür kılan [hastalıklarına] dair teşhis koyma (diagnostic) mekanizması olarak değerlendirilmelidir.”<a href="#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Tariq Dana ve Muhannad Ayyash’ın belirttiği gibi İsrail soykırımının yaşandığı Gazze, “günümüzde devam eden kolonyal şiddetin paradigması” olarak görülmelidir.<a href="#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bu anlamda, Ilan Pappé, Tariq Dana ve Nadia Naser–Najjab’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, tarih ve kültürü yok sayılan millete yönelik yapılan önyargılı Filistin Çalışmalarında (Palestine Studies) benimsenen Batı perspektifinin ürettiği “işgalci kolonyal paradigma”<a href="#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> (settler colonial paradigm) kullanılmak yerine, soykırımı normalleştirmeyen Gazze-merkezli paradigma oluşturulmalıdır. Bu paradigma, Batı-merkezli soykırım kurbanlarını acınası bir tablo içine yerleştiren hiyerarşik sınıflandırmanın dayandığı insani değerler boşluğuna meydan okumakla sınırlı kalmamakta, “dünya düzeninin dönüşmesi gerektiğinin sinyallerini Küresel Güney’den”<a href="#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> veren bir anlam çerçevesi sunmaktadır.</p>
<p>Bu çerçeve iyi değerlendirilmek suretiyle, insanlık adına gereken dersler çıkarılmadığı ve stratejik körlük aparatı kullanılarak yok sayıldığı takdirde, dünyanın belirsiz ve istikrarsız bölgeleri katliam ve soykırımın çoğalma riskini barındıracaktır. Biden ve Trump başkanlık dönemlerinde soykırımı destekleyen dış politika ve silah yardımlarından bahseden Adam H. Johnson geleceğe yönelik şu tespitte bulunmaktadır: “Küresel eşitsizlik farklı bölgelere yayılmaya ve iklim değişikliği ABD ile Avrupa liderliğindeki dünya düzenini tehdit etmeye devam ederken ve dolayısıyla bu durum Küresel Güneyden kuzey bölgelerine mülteci akınına yol açarken,” Gazze’de yaşanan soykırımın farklı coğrafyalara sıçrayarak insan kıyımına dair aldırmazlığın ve duyarsızlığın yaşanacağı ihtimali, ciddiyetle ele alınmalıdır.<a href="#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Batı-merkezli dünya halklarının bu duyarsızlığı aşmaları ve kendi tarihleri ile yüzleşme zorunluluğu, aynı zamanda bugün ile bütünlük arz eden kolonyal geçmiş ve onun ürettiği sömürgeci zihniyeti çözümlemek gerektiği anlamını taşımaktadır. NUN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Esra Albayrak, İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi&#8217;nde 11-12 Mayıs 2026’da düzenlenen Dünya Dekolonizasyon Forumu’nda yaptığı açılış konuşmasında “adil bir dünya mesajı” vermiştir.<a href="#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bu konuşma metnini yayınladığı “Dekolonizasyonu Aşmak: Bilgi, İktidar ve Ortak Sorumluluk” makalesinde, coğrafi keşiflerin başladığı ve fakat sömürgeci zulmü belirleyen Amerika kıtasının işgal edildiği 1492 yılının aslında “küresel bir iktidar matrisinin” başladığı tarih olarak nitelendirmektedir. “Bu matris, ekonomik sömürüyle başlayıp ırksal, dilsel, ruhsal ve epistemik hiyerarşilerin birbirine dolandığı geniş bir tahakküm düzenine dönüşmüştür.” Bu tahakküm sisteminin en acı ve çarpıcı örneği ise, 7 Ekim 2023’ten itibaren İsrail’in yaptığı soykırımın devam ettiği Gazze’de görünmektedir. Bu anlamda, Gazze bir paradigma olarak benimsendiğinde, Batı’nın sömürgeci mantığına dayalı “uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi meşruiyetine yönelik” çok yönlü bir hesaplaşmaya olanak sağlamaktadır. İşgal altında zulüm gören diğer coğrafyaların yanı sıra Gazze meselesi de, bu bölgelerde üretilen bilgi doğrultusunda Batı-merkezli olmayan bir bakış açısı ile ele alınmalıdır. Batı’nın sömürgeci iktidar biçimini normalleştiren düşünce biçimi ve yaklaşımlarının da dahil edildiği, “somut bir eylem ve sorumluluk alanı” şeklinde anlaşılması gereken dekolonizasyon sürecinin küresel anlamda yürütülmesi gerekmektedir. Bu görüş çerçevesini “İstanbul Perspektifi” olarak kavramsallaştıran Albayrak’a göre, “dekolonizasyonun amacı, tek merkezli hakim bilgi sisteminin karşısına başka bir tek merkez koymak yerine; çoğul merkezli bir açık toplum yaklaşımıyla birbirinin bilgeliğinden istifade eden, birbirinden güç alan kuşatıcı bir zemin tesis etmektir.” Batı-merkezli paradigma çerçevesinde tıkanmışlık yaşayan “uluslararası sistemin yeni merkezlere, yeni seslere ve çoğul tanıklıklara ihtiyacı olduğu açıktır. Hikâyelerin çeşitlenmesi, [Batı’nın beyaz üstünlüğüne dayalı oluşturduğu] tek anlatının aşılması için hem epistemik hem de etik bir zorunluluktur.”<a href="#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Bu görüş, 2026’ın ilk aylarında ABD-İsrail’in birlikte İran’a karşı başlattığı savaş göz önüne alındığında son derece yerinde bir tespit olmakla kalmamakta, aynı zamanda Filistin’i yok sayan Batı’nın Türk-İslam medeniyet anlayışı ve değerlerine saygı göstermesi halinde insani temelli çok kültürlü dünya inşasının mümkün olacağına da dikkat çekmektedir. Nitekim Küresel Sumud Filosu, soykırımcı İsrail’in “uluslararası hukuku çiğneme kapasitesini görünür kılmak ve meşruiyet krizini derinleştirmek” suretiyle, Batı’nın tek taraflı güce dayalı kolonyal dünya tasavvurunu tartışma zeminine taşımaktadır.<a href="#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Lübnan asıllı İngiliz akademisyen Gilbert Achcar’ın belirttiği gibi, Joe Biden’ın başkanlık döneminde Gazze konusunda aldığı pozisyon nedeniyle, liberal düzenin beyin ölümü gerçekleşmiştir. Ancak Trump’ın 2. başkanlık döneminin 20 Ocak 2025’te resmen başlaması ile birlikte, Batı’nın ve ABD’nin verdikleri destek neticesinde Gazze soykırımı “liberal Atlantik ittifakının tabutuna çakılan son çivi olmuştur.” Bu ölüm aslında “neofaşizm dönemine, aşırı sağcı güçlerin hızla artmasına ve yayılmasına kapı aralayan küresel bir dönüşümdür.”<a href="#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Achcar’a göre, Batı’nın desteklediği İsrail vahşetine sahne olan ve uluslararası ilişkilerin “barbarlığa dönüşü” olarak nitelendirilmesi gereken Gazze’de yaşanan soykırımın arka planında, esas itibarıyla Holokost’un araçsallaştırılarak Avrupa ve genel anlamda Batı’da yabancı öteki tanımından çıkarılan “Yahudilerin beyazlaşması” yer almaktadır. Aimé Cesaire’e göre, Batı’nın Hristiyan elitlerinin Hitler’i affetmemesinin esas sebebi “beyaz insana karşı işlediği suçtur, beyaz insanı aşağılamasıdır ve o güne dek sadece Cezayir’in Araplarına, Hindistan’ın ‘amelelerine’ ve Afrika’nın ‘zencilerine’ saklanmış sömürgeci prosedürleri Avrupa’ya uygulamasıdır.”<a href="#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bugün gelinen noktada, Batı ile aynileştirilen “Yahudilerin beyazlaştırılması, beyaz üstünlüğünü savunanların Ortadoğu’da yani Kuzey Yarıküre’deki gündelik ırkçılığın en önde gelen nefret nesnesi İslam’ın beşiğinde kurdukları ileri bir karakol ve süper beyaz bir yer olarak algılanan İsrail’e duyulan çok menfur bir hayranlığa dönüşmektedir.” Hamas’ın saldırıları “İsrail’in sömürgeci baskısına duyulan nefret” yerine, antisemitizm şeklinde çarpıtılmaktadır. Ancak üstü örtülen sömürgeci devlet ile mücadele gerçeği, “Filistin, Arap veya Müslüman karşıtı bir ırkçılıkla ve beyazlaştırılmış İsrailliler için beslenen ‘narsist şefkatle’ gözleri kör olmamış herkes için barizce görülüyor olmalı.” Bu karanlık tabloda iyimserliği ön planda tutarak insani mücadeleye devam etmek için tek çıkar yol, “Filistinliler, İsrailliler, Arap halkları ve tüm dünya halkları arasında, özellikle de gençler arasında görülen direncin, neticede yeni neofaşist enternasyonalin bölgesel ve küresel tasarılarına engel olmayı başarabileceği” umudunu taşımaktır.<a href="#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Sonuç itibarıyla, artık geri dönülemez bir eşikte duran Gazze meselesi, ABD liderliğinde Batı’nın kolonyalizmi yeniden diriltme politikalarını şekillendiren Batılı/beyaz ittifakı sarsmaya başlayan sorgulama zeminini oluşturmaktadır. İşgal tarihleri boyunca sömürgeciliğe karşı duran direnişçi kahraman Filistin halkına destek veren küresel protesto ve dayanışma hareketleri, “Gazze’den sonra dünya[yı]”<a href="#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> şekillendirmek için umut vaat etmektedir.</p>
<p>Benim de bu makalede Batılı/beyaz kolonyal eksenin kırılma noktası olarak nitelendirdiğim Gazze meselesi, sadece beyaz üstünlüğüne dayalı Batı tahakkümü karşısında meydan okuyan Filistin halkının direnişle özdeşleşmesiyle sınırlı değildir. Kırılma noktası, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğünü savunan yönetici elitlerinin sömürgeci tasavvurlarını canlandırmayı umdukları yeni kolonyal dünya düzenine yönelik olarak vaziyet alma konusunda, Türkiye ve İspanya gibi devletlerin liderliğinde vicdanı harekete geçirilen insanlığın büyük bir çoğunluğunun paradigma değişikliğine gitmesinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, Batılı/beyaz kolonyal eksenin kendi mülkiyetçi hırslarını tatmin etmek için “riviera” inşa etmeye dayalı Orta Doğu coğrafyasını soykırım sonrasında kâr getirecek aparat şeklinde gören stratejik körlük temelli politikalarına karşı çıkma cesaretine dayalı küresel dayanışma içerisinde bulunan merhamet ve vicdan sahibi dünya nüfusunun üzerinde durduğu ahlaki zemini savunmak büyük bir önem taşımaktadır. Filistin meselesini ortak değerler zemininde vicdani sorumluluk içinde mercek altına alan insanlık açısından bu soykırım, Batı devletlerinin benimsediği ve Joe R. Feagin’in 2010 yılında ortaya attığı ırkçı görme biçimi anlamına gelen “beyaz ırksal çerçeve”<a href="#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> (white racial frame) yerine, Gazze-merkezli paradigma inşasının önünü açan bir kırılma noktasıdır.</p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ayşe Böhürler, “Ölümleri Zihnî Meşrulaştırma Aracı: Neo-sömürgecilik”, <em>Yeni Şafak Gazetesi</em>, 6 Mart 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 19 Mart 2026. <a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/olumleri-zihni-mesrulastirma-araci-neo-somurgecilik-4803398">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/olumleri-zihni-mesrulastirma-araci-neo-somurgecilik-4803398</a>.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ashjan Ajour, “Unveiling the Colonial Violence of Space in the Gaza Genocide”, <em>European Journal of Cultural Studies</em>, Vol. 28, No. 5, (2025), 1252, 1258. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Haziran 2026. <a href="https://journals.sagepub.com/doi/pdf/10.1177/13675494241310778">Unveiling the colonial violence of space in the Gaza genocide</a>.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ajour, “Unveiling the Colonial Violence of Space in the Gaza Genocide”, 1259, 1260.</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Muhannad Ayyash, “Colonial Racial Capitalism and Violence: Theorising the Relationship between Empire and Israeli Settler Colonialism”, <em>Journal of Holy Land and Palestine Studies,</em> Vol. 23, No. 2, (2024), 206. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13Temmuz 2026.</p>
<p><a href="https://doi.org/10.3366/hlps.2024.0339">https://doi.org/10.3366/hlps.2024.0339</a>.</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ali Kırıktaş, “Trump’ın Gazze Planı: Strateji ve Tepkiler”, <em>akademiyet.com</em>, 11 Şubat 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Haziran 2026. <a href="https://akademiyet.com/trumpin-gazze-plani-strateji-ve-tepkiler/">https://akademiyet.com/trumpin-gazze-plani-strateji-ve-tepkiler/</a>.</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bünyamin Bezci, “Kendini Terk Eden Avrupa: Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya Destekleri”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 109, (Haziran 2026), 10, 11.</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bezci, “Kendini Terk Eden Avrupa: Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya Destekleri”, 11, 12.</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Noura Erakat, “Foreword”, içinde Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), xiii.</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Brenna Bhandar ve Alberto Toscano, “Mülkiyet Savaşı: Gazze’de Soykırımın İnşası”, Çev. İsmail Kaygısız, <em>Ayrıntı Dergisi</em>, Sayı 50, (Bahar 2026), 52, 53.</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İbrahim Halil Üçer, “Gazze Aynasında İnsanlığın Geleceği ve İslam Ümmetinin Mükellefiyeti”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 57, 63.</p>
<p><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ahmet Demirhan, “‘Yahudi-Hıristiyan’ Karşısında Gazze”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 150, 151.</p>
<p><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> E. Lâle Demirtürk, <em>ABD’nin Beyaz Egemen İktidar Projesi: Küresel Bir Güvenlik Sorunu</em>, (İstanbul: Kopernik Kitap, 2024), 423.</p>
<p><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İsmail Yaylacı, “Uluslararası Düzenin Siyasal Teolojisi”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 180, 181.</p>
<p><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Muhannad Ayyash, “The Western Imperial Order on Display in Gaza: Palestine as an Ideological Fault Line in the International Arena”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1919, 1931. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 29 Haziran 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2465522">https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2465522</a>.</p>
<p><a href="#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Pankaj Mishra, <em>The World After Gaza</em>, (London: Fern Press, 2025), 19, 10, 188, 189.</p>
<p><a href="#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 232, 233.</p>
<p><a href="#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 262, 272, 276.</p>
<p><a href="#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ramzy Baroud, “Hypocrisy and Genocide: How Gaza has Exposed the West Like Never Before”, <a href="http://www.middleeastmonitor.com">www.middleeastmonitor.com</a>, February 29, 2024. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2026. <a href="https://www.middleeastmonitor.com/20240229-hypocrisy-and-genocide-how-gaza-has-exposed-the-west-like-never-before/">Hypocrisy and genocide: how Gaza has exposed the West like never before – Middle East Monitor</a>.</p>
<p><a href="#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Jon Hoffman, “Israel Is a Strategic Liability for the United States”, ww.foreignpolicy.com, March 22, 2024. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2026. <a href="https://foreignpolicy.com/2024/03/22/israel-gaza-biden-netanyahu-security-united-states/">For America, Israel Is a Liability, Not an Asset</a>.</p>
<p><a href="#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), 8, 11, 24, 49.</p>
<p><a href="#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Ibrahim Fraihat and Abeer Al-Najjar, “Gaza as Diagnostic: Genocide, Power, and the Unraveling of the Global North”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1886, 1888, 1893. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512">https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512</a>.</p>
<p><a href="#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Tariq Dana and Muhannad Ayyash, “Beyond Genocide: Colonial Modernity and the Destruction of the ‘Infrastructures of Existence’ in Gaza”, <em>Race &amp; Class, </em>published online first, May 22, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1177/03063968261425124">https://doi.org/10.1177/03063968261425124</a>.</p>
<p><a href="#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ilan Pappé, Tariq Dana, and Nadia Naser–Najjab, “Palestine Studies, Knowledge Production, and the Struggle for Decolonisation”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 2, (2024), 182. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189</a>.</p>
<p><a href="#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Annamária Artner and Zhiguang Yin, “Towards a Non-hegemonic World Order – Emancipation and the Political Agency of the Global South in a Changing World Order”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2193. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422">https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422</a>.</p>
<p><a href="#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, 203-204.</p>
<p><a href="#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Anonim. “Esra Albayrak&#8217;tan Dünya Dekolonizasyon Forumu&#8217;nda Daha Adil bir Dünya Mesajı”, <em>Takvim Gazetesi</em>, 11 Mayıs 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 14 Mayıs 2026. <a href="https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/05/11/esra-albayraktan-dunya-dekolonizasyon-forumunda-daha-adil-bir-dunya-mesaji#5">https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/05/11/esra-albayraktan-dunya-dekolonizasyon-forumunda-daha-adil-bir-dunya-mesaji#5</a>.</p>
<p><a href="#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Esra Albayrak, “Dekolonizasyonu Aşmak: Bilgi, İktidar ve Ortak Sorumluluk”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 113, (Haziran 2026), 15-17.</p>
<p><a href="#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Mehmet Rakipoğlu, “Ablukayı Kırmak ve Teşhir Etmek: Küresel Sumud Filosu’nun Gazze Yolculuğu”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 113, (Haziran 2026), 48.</p>
<p><a href="#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Gilbert Achcar, “Gaza was the Last Nail in the Coffin of Liberal Atlanticism”, Interview with <em>Trümmer auf Trümmer.</em> <a href="http://www.anticapitalistresistance.org">www.anticapitalistresistance.org</a>, June 3, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 30 Temmuz 2026. <a href="https://anticapitalistresistance.org/gaza-was-the-last-nail-in-the-coffin-of-liberal-atlanticism/">Gaza Was the Last Nail in the Coffin of Liberal Atlanticism – Anticapitalist Resistance</a>.</p>
<p><a href="#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Gilbert Achcar, <em>Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak</em>, Çev. Akın Emre Pilgir, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2025), 68, 73, 83. (Orijinal Basım 2025)</p>
<p><a href="#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Achcar, <em>Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak</em>, 86, 177, 240.</p>
<p><a href="#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 280.</p>
<p><a href="#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Joe R. Feagin and Kimberley Ducey, <em>Racist America: Roots, Current Realities, and Future Reparations</em>, Fifth Edition, (New York: Routledge, 2026), 30, 31. (İlk Basım 2000)</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afganistan Yeniden Şiddet Sarmalına mı Sürükleniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Aug 2026 09:12:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20223</guid>

					<description><![CDATA[Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor. Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor. Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor. Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor. Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor. Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor. İntikam Döngüsü Memnuniyetsizlik Öfkeye, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor.</p>
<p>Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor.</p>
<p>Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor.</p>
<p><strong>Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi</strong></p>
<p>Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor.</p>
<p>Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor.</p>
<p>Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor.</p>
<p><strong>İntikam Döngüsü<br />
Memnuniyetsizlik Öfkeye, Öfke İntikama Dönüşüyor<br />
</strong></p>
<p>Afganistan’ın yakın tarihi, küçük görünen yerel çatışmaların zaman içerisinde nasıl büyük savaşlara dönüşebildiğinin örnekleriyle dolu.</p>
<p>Bir bölgede yaşanan adaletsizlik algısı, başka bir bölgede siyasi dışlanmışlıkla birleştiğinde toplumsal öfke büyüyebiliyor. Silahlı grupların devreye girmesiyle birlikte de mesele, ekonomik veya yerel bir anlaşmazlık olmaktan çıkıp siyasi bir çatışmaya dönüşebiliyor.</p>
<p>Badakhshan’da bugün ortaya çıkan en büyük tehlike de budur.</p>
<p>Eğer yaşanan ölümler ve yaralanmalar yeni intikam girişimlerine yol açarsa, taraflar arasındaki çatışmanın kontrol edilmesi giderek zorlaşabilir. Böyle bir süreç, yalnızca Badakhshan’ı değil, Afganistan’ın diğer bölgelerini de etkileyebilecek yeni bir istikrarsızlık dalgası oluşturabilir.</p>
<p><strong>Taliban İçin Kritik Bir Sınav</strong></p>
<p>Taliban yönetimi açısından bu gelişmeler aynı zamanda önemli bir yönetim sınavıdır.</p>
<p>Bir devletin gücü yalnızca güvenlik güçlerinin varlığıyla değil, adalet mekanizmasının tarafsızlığı, hukukun üstünlüğü, kamu kaynaklarının adil dağıtılması ve toplumun farklı kesimlerinin kendisini yönetimin parçası olarak görebilmesiyle ölçülür.</p>
<p>Taliban yönetiminin önündeki en önemli görevlerden biri, ekonomik kaynaklar üzerindeki mücadeleyi silahlı çatışmaya dönüşmeden çözmek ve taraflar arasında güven oluşturacak bir mekanizma kurmaktır.</p>
<p>Aksi takdirde yerel çatışmaların giderek siyasi bir karakter kazanması ihtimali göz ardı edilemez.</p>
<p><strong>Afganistan’ın Yeni Bir Savaşa İhtiyacı Yok</strong></p>
<p>Afgan halkı son kırk yılda savaşın, yoksulluğun ve istikrarsızlığın bedelini fazlasıyla ödedi.</p>
<p>Farklı dönemlerde yaşanan iç savaşlar, Sovyet işgali, Taliban ile diğer gruplar arasındaki çatışmalar, El Kaide ve DEAŞ tehdidi ve ardından gelen uluslararası müdahaleler milyonlarca Afganın hayatını doğrudan etkiledi.</p>
<p>Bugün Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, güvenlik, ekonomik kalkınma ve toplumsal uzlaşmadır.</p>
<p>Bu nedenle Badakhshan’da yaşanan gelişmeler yalnızca Afganistan’ın iç meselesi olarak görülmemelidir. Afganistan’ın yeniden bir şiddet sarmalına sürüklenmesi, bölgedeki ülkeler açısından da ciddi güvenlik ve insani sonuçlar doğurabilir.</p>
<p><strong>Ümmetin Akil İnsanlarına Sorumluluk Düşüyor</strong></p>
<p>Afganistan’ın yeniden çatışmaya sürüklenmemesi için öncelikle Afgan toplumunun kendi içindeki akil ve sorumlu insanların devreye girmesi gerekiyor.</p>
<p>Bunun yanında bölgedeki ülkeler, İslam dünyasının kanaat önderleri ve Afganistan üzerinde etkisi bulunan aktörler de yapıcı bir rol üstlenebilir.</p>
<p>Burada amaç herhangi bir tarafın yanında yer almak değil; kan dökülmesini önlemek, adaletin tesis edilmesine yardımcı olmak ve tarafları müzakere masasında buluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü Afganistan’ın yeni bir savaşın içine sürüklenmesi, kazananı olmayan bir mücadele anlamına gelecektir.</p>
<p><strong>Artık Aynı Tarih Tekrar Edilmemeli</strong></p>
<p>Ömrümüz Afganistan’ın iç ve dış savaşlarını izlemekle geçti. Her yeni çatışmada aynı acıların, aynı yoksulluğun ve aynı göçlerin yeniden yaşandığına şahit olduk.</p>
<p>Bugün Badakhshan’dan gelen haberler bu nedenle ciddiye alınmalıdır.</p>
<p>Henüz yaşananları yeni bir büyük savaşın başlangıcı olarak nitelendirmek için erken olabilir. Ancak memnuniyetsizlik, ekonomik çıkar çatışmaları, silahlı mücadele, kayıplar ve intikam duygusu aynı anda büyümeye devam ederse, küçük bir kıvılcımın daha büyük bir yangına dönüşmesi mümkündür.</p>
<p>Afganistan’ın buna tahammülü yoktur.</p>
<p>Akil, adil ve kapsayıcı bir müdahale mekanizması zamanında kurulamazsa, bu aziz ülkenin yeniden insan kaynağını tüketen, yoksulluğu derinleştiren ve geri kalmışlığı kalıcılaştıran bir şiddet sarmalına sürüklenmesi riski büyüyecektir.</p>
<p>Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, huzur ve geleceğe dair umuttur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kimlik Kavgasının Gölgesindeki Tarihimiz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2026 13:53:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20219</guid>

					<description><![CDATA[Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur. Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda. Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler. Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut. Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm. Ya medyadaki tartışma programlarına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur.</p>
<p>Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda.</p>
<p>Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler.</p>
<p>Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut.</p>
<p>Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm.</p>
<p>Ya medyadaki tartışma programlarına ne demeli? Sanki bir mahkeme celsesini temâşâ ediyorsunuz. Âdeta tarihin duruşması yaşanıyor orada. Sıfatları farklı da olsa konuşmacıların tamamı gönüllü birer avukat kesiliyor beyaz camın önünde. Her biri müdâfaasını üstlendiği tarihî şahsiyetin yılmaz bir müdâfi mevkiinde. Ve tarafgirlik de anlama arzusunun çok önünde. Çünkü gaye anlamak değil, kendi gerçeğini(!) her halükârda savunmak. Gerekirse anlamadan savunmak. İşin içine nefsânî duygular da girince sinirler geriliyor ve tartışma ateş alıp iş, şîrâzesinden çıkıyor.</p>
<p>Bu ülkede büyük çoğunluğun tarihe bakışı, bir sabînin anlama ve algılama kapasitesinin üzerine çıkamıyor ne yazık ki. İşin daha vahîm olan yanıysa, çoğu aydınımızın da bu selin önünde sürüklenmesi. Geçmişe daha yüksek bir irtifâdan bakamaması. Bu kanâatimizin delili ise ekranlardaki tartışma programları. Bunu görmek içinse o programlara birazcık olsun nazar edivermek kâfi.</p>
<p>O programların çoğunda anlama esâsına dayalı bir tefekkür iklimi yok. Orada herkes kendi paradigmasının kör müdâfi. İlim fikir adamı postuna bürünmüş şahıslarsa gerçekte gözü pek birer ideolog.</p>
<p>Taraflar sipere yatmış durumda. Pavlov’un köpeği misâli siyasî duruşlarının simgesi olarak gördükleri şahsı savunmaya hazır vaziyetteler. Yücelttikleri şahsiyete yönelik en ufak bir eleştiri, ilk etapta savunmaya ve hemen ardından da taarruza geçiriyor onları.</p>
<p>“Bak, sen Abdülhamid’i Meclisi kapatmakla ithâm ediyorsun ama Atatürk de zamanında Meclis’i fesh etmemiş miydi?” Keşke bu sözlerde mukayeseli bir analiz gayreti olsa, bir anlama cehdi bulunsa. Her iddiâ, nasıl ve neden sorularıyla taçlansa ve o minvâl üzere tartışma yürüse… Hâdiselerin yaşandığı devirlerin şartları da dikkate alınarak çok cepheli ve geniş görüşlü bir bakış açısıyla meselelere yaklaşılsa. Çapraz okumalar yoluyla karşıt görüş ve yaklaşımlar da dikkate alınsa. Tartışmacı ancak bütün bu şartları yerine getirdikten sonra bir fikir beyânında bulunsa…</p>
<p>Ne mümkün? Âdeta televizyon ekranından taşan bir horoz dövüşü yaşanıyor milletin gözleri önünde. Önemli olan; gerçeklerle yüzleşmek değil, sûrda bir gedik açmak. Zîrâ inandıkları değer, kırk tane mendilin içine dürülmüş sakal-ı şerîf kadar hürmete şâyân. Onu müdâfaa edebilmek adınaysa her türlü salvo serbest ve haklı haksız rakibin sinir uçlarına dokunmak mubah.</p>
<p>Taraflar nezdinde doğru olan daha baştan belli. Önemli olan o doğruyu tevsik etmek. Yani herkes kendi haklılığını ispatın peşinde. Belgelere dayanarak, hâdiselerin sebep ve sonuçlarından yola çıkarak meseleleri anlamaya dönük fikr-i takip merkezli bir yaklaşım söz konusu değil. Tarih, bir bilim olmaktan çıkıp inanca dönüşmeye başladığında, eklektik davranmak da normalleşiyor hâliyle.</p>
<p>Bazı istisnâlar dışında genelde hep böyle cereyan ediyor o programlar. Aktüel siyaset üzerine yapılan bir tartışmadan kayda değer bir farkı yok çoğunun. İkisinin de hedefi aynı: Haklı çıkıp mevzi kazanmak. Bu, bir politik tartışma için normal kabûl edilip mazûr görülebilir. Ama aynı şeyi bir tarih programı için söyleyebilmek mümkün mü?</p>
<p>Her ikisi de aynı mihrâkın yönlendirmesi altında. Bu garâbet, siyaset gibi tarihin de kimlik çatışmasının arka bahçesi hâline gelmesinden kaynaklanıyor. Tarih, özellikle de yakın tarihin bazı olay ve şahısları, cepheleşme siyasetinin atış alanı hâline gelmiş durumda.</p>
<p>Türklerin İslâmiyet’i kabûlünden bugüne kadarki tarihimiz, düşük yoğunluklu da olsa, bu mücâdelenin bir parçası durumunda. Kulvar değiştirerek planlı bir batılılaşma siyaseti gütmeye başladığımız, büyük kırılmanın yaşandığı son iki yüzyıllık devre ise, o çatışmanın en şedit biçimde yaşandığı dönem.</p>
<p>Gerçekte Türkiye’de siyasî mücâdele yok, kimlik çatışması var. Zîrâ siyasî mücâdele, hiçbir ülkede bu kadar büyük bir kutuplaşmaya ve derin bir sosyal çatlağa yol açmıyor. Çünkü hiçbirinin arka planında kimlik ayrışması yok ve o yüzden de toplum belli bir tarih fikrinde müttehit.</p>
<p>Bu ülkedeyse tarih, kimlik eksenli kutuplaşmanın toplumun bağrında açtığı bir alt parantez. Yani kaynağı farklı bir bölünme değil, aynı kaynaktan fışkıran farklı bir tezâhür.</p>
<p>Tarih üzerinden yürütülen mücâdele, bugün savunulan ilkelerin ve benimsenen hayat tarzının meşrûlaştırılması adına yapılıyor. Gerçekte kimse Abdülhamid’i savunmuyor, onun üzerinden kendi kimliğinin mücâdelesini veriyor. Sultan’ın şahsiyetinde anlam kazandığına inandığı kadîm değerlerin müdâfaasını yapıyor. Ve yine kimse gerçekte Atatürk’ü savunmuyor, onun şahsında en güzel biçimde temsil edildiğini düşündüğü kimliğine has ölçülerin ve hayat tarzının kavgasını veriyor. Vekâlet savaşları yaşanıyor yani. Geçmişe atıfta bulunularak bugünün ibrâ edilmesine çalışılıyor.</p>
<p>Tarih, toplumların geleceğine ışık tutmak için mürâcaat edilen bir ilim dalı. Varlığını ona medyun. Geleceklerini planlayan toplumların rotasını tayîn eden en keskin pusula. Devlet siyasetinin lojistiği. Böyle yaklaşıldığında toplumun menfaatine hizmet ediyor. Bizim gibi bölünmüş ve belli bir tarih fikrinde uzlaşamamış toplumlarda ise bir kesimin diğerine karşı zafer elde etmek adına kullandığı bir üstünlük taslama ve kimliği meşrûlaştırma aracı.</p>
<p>Yapılan en büyük hatâ ise tarihin siyasiler eliyle, politik taraftarlık üzerinden ele alınması. Tarih, muhâsebesi siyasilere bırakılamayacak kadar nâzik ve ehemmiyetli bir konu. O yüzden de tarihî bahisler, ehil tarihçiler eliyle tartışılıp vuzûha kavuşturulmak zorunda. Tabiî tarihçinin de tarafsız olmasa bile objektif olması şart. Bir siyasî misyonun mümessili hâline gelmiş ilim adamından(!) doğru ve isâbetli bir teşhîste bulunmasını beklemek abes. Siyasete angaje, onun ötesinde bir siyasî kulvara girmiş kişiden tarihçilik değil, ancak tetikçilik beklenir. Tarih, geleceğe ışık tutan bir projektör olmaktan çıkar, siyasî duruş ve politik pozisyonların referans merkezi hâline gelir.</p>
<p>Tanzimat alafrangalığını benimseyen kitlenin çocuklarıyla yaklaşık iki asırdan beri bu gidişe “Hayır!” diyen reaksiyoner Türk muhafazakârlığının çatıştığı alanlardan biri durumunda tarih. İçine girilen Batılılaşma sürecinde toplumda yaşam tarzları ve gelecek tasavvurları birbirinden hayli farklı iki insan tipi oluştu. Bu iki grup, kimlik vurgusuyla öne çıkıyor. Biri kendisini şarklı, diğeriyse garplı olarak görüyor.</p>
<p>Benimsenen kimlikler üzerinden geçmişin muhâsebesi yapılmaya kalkıldığında ise tarih algımız çarpıklaşıyor. Kimlik vurgusu bazı tarihî şahsiyetleri metafora dönüştürüp olduğundan daha yükseklere çıkarıyor. Simgeleşen bu insanlar, kimlikleriyle meşrûlaştıklarından eylem ve icrââtları sağlıklı bir değerlendirmeye tâbi tutulmuyor. Yaptıkları ya da yapamadıkları, başardıkları ya da başaramadıkları üzerinden anlam kazanmıyorlar. Aslolan, onların tarihten bugüne yansıyan duruşları. Yani kendilerine hayran kitleleri tarafından giydirilen kimlikler, izâfe edilen vasıflarla öne çıkıyorlar. Hakikatte bu kimlikler, onların gerçek kimlik ve şahsiyetleriyle de bire bir örtüşmüyor. Ama bu, çok da önemli değil. Zîrâ burada belirleyici olan, muhiplerinin sevgisi ve onlara yüklediği anlam. Kitle, gerçeklerle fazla temas etmeden, kendi hayat tarzının ve kimlik algısının izdüşümü mevkiinde gördüğü tarihî şahsiyeti yüceltmeye uğraşıyor. Hattâ zamanla tabu hâline dönüşüp dokunulmazlık bile kazanıyorlar. Hayranları onlarda hiçbir hatâ ve kusûr bulmazken muhâlifleri ise sürekli zemmediyor onları. Bu keskin savruluş her iki kesimde de var.</p>
<p>Lâikler olarak kendisini niteleyen kesim, Cumhuriyetten önceki altı buçuk asırlık tarihe buğzediyor. Hattâ kimisi bugünkü millî varlık sebebimiz olan o geçmişi yok sayıyor. “Benim tarihim, 1923’te başladı.” dahi diyebiliyor. Akla ziyân, eksantrik bir durum. Toplumun ana gövdesini oluşturan geleneğe bağlı kesimse Cumhuriyetin ilk yıllarını âdeta tarihî devamlılık fikrini görmezden gelircesine her şeyiyle kötülüyor. Devrin şartları îcâbı, Lozan’ın birtakım tavîzler verilerek kerhen kabûl edilmiş bir uzlaşma olduğunu anlamak istemiyor. Bazıları da antlaşmanın neden İzmir’de değil de Lozan’da imzalandığını düşünmeksizin zafer(!) ilân ediveriyor onu. Lozan’ın yığınla tavîz verilerek müstevlîden koparılmış bir varlığını muhafaza etme senedi olduğunu göremiyor. Bugün artık onun üzerinden bir gelecek tasarımında bulunmanın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu fark edemiyor.</p>
<p>Tarih üzerine yapılan tartışmaların bir kısmı da artık günümüzde hiç bir anlamı kalmamış meseleler üzerinde düğümleniyor. Siyaseten katl de onlardan biri. Asırlar öncesinde kalmış, tesir ve netîceleri bugüne ulaşmayan, on yedinci yüzyılda kapanmış bir yara o. Bu konuyu gündeme getirenlerin niyeti ise belli. Osmanlı’yı kötüleyerek Cumhuriyetin fazîletine gönderme yapmak. Tarihin bir kez daha kimlik eksenli siyasî kavgalara alet edilmesi.</p>
<p>Burada akla şöyle bir soru geliyor: Bu tartışmanın somut bir faydası var mı bugün bize? Hâl ve istikbâlimize ne katacak onu sürekli gündemde tutmak? Üç yüz elli yıl önce kapanmış bir yarayı durmadan kaşımak, sönmüş bir volkanın külünü boşluğa savurmaktan başka nedir?</p>
<p>Evet, tarihin kutsanması bu olsa gerek. Her iki taraf da bir asrısaadet telâkkisi içinde mâzînin kendisince önemli olan dönemini kutsuyor. Ve kimlik kavgası, kutsanan devrin mefhûm-u muhâlifi olarak görülen zaman diliminin kötülenerek ona reddiye yazılması sonucunu da doğuruyor beraberinde.</p>
<p>Kimlik merkezli bakış açısı, kutsama ve şabloncu yaklaşım, tefekkürümüzü dumûra uğratıyor. Öncelikli olarak kutsama esâsına dayanan bu tarih algısından kurtulmak zorundayız. Bunun için de yapılması gereken ilk iş, tarihin kimlik üzerinden sürdürülen kavganın enstrümanı olmaktan çıkarılmasıdır. Tefekkürümüz, ucuz siyasî polemiklerin ve kimlik çatışmalarının yörüngesinden çıkmadıkça bağımsızlaşamaz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
