<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>zarrab &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/zarrab/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 31 Dec 2017 11:40:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>zarrab &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Amerika&#8217;da, Türkiye&#8217;nin Egemenlik Hakkı Yargılanıyor!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikada-turkiyenin-egemenlik-hakki-yargilaniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:27:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[cüney toraman]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[zarrab]]></category>
		<category><![CDATA[zarrab davası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1475</guid>

					<description><![CDATA[Mülkilik ilkesine göre; kural olarak her devlet kendi ülkesinde (karada, denizde/kara sularında, hava sahasında) işlenen suçlarda yargılama yapabilir. Tabiiyet (uyrukluk/vatandaşlık) ilkesine göre, her devlet, vatandaşlık bağıyla kendisine bağlı olan kişileri yargılama yetkisine sahiptir. Bu iki temel kural, devletlerin egemenlik hakkının ve eşitlik ilkesinin gereği olarak kabul edilmiş ilkelerdir. Türkiye’deki 17/25 Aralık operasyonunun kilit isimlerinden Reza Zarrab, Miami’de tutuklandığında “Zarrab davası” olarak gündeme gelen, daha sonra Halkbank genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın tutuklanması üzerine ek iddianamelerle güncellenen “ABD Hakan Atilla’ya karşı” davası, 28 Kasım’da Amerika’da görülmeye başladı. Üç-dört hafta sürmesi beklenen duruşma süreci başladığında, bütün medya kuruluşları kameralarını bu davaya yöneltti ve en küçük ayrıntıları bile naklen yayınlamaya başladı. Dünya kamuoyu, iddianamede sanıkların ne ile suçlandıklarını, davanın delillerini, jüri seçimini, Zarrab’ın tanık olarak verdiği ifadeleri, yargılama sonunda mahkemenin verebileceği kararları tartışıyor. Bu davanın içeriği elbette önemli ama üzerinde durulması gereken, bu davanın kendisi, hukuki dayanağı ve hukuki meşruiyeti olmalıdır. Bu yazıda, bu davada gözden kaçan/kaçırılan milletlerarası hukuk boyutunu dile getirmeye çalışacağım. Bir davadan söz ettiğimize göre, üzerinde durulması gereken ilk husus, devletin “yargı yetkisi”dir. Yargı yetkisi, hukuk veya ceza bütün davaların ön koşuludur. Bir mahkemenin yargı yetkisi yoksa yargılama da yapamaz. Ceza hukuku devletlere iki konuda yargılama yetkisi vermektedir. Bunlardan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mülkilik ilkesine göre; kural olarak her devlet kendi ülkesinde (karada, denizde/kara sularında, hava sahasında) işlenen suçlarda yargılama yapabilir. Tabiiyet (uyrukluk/vatandaşlık) ilkesine göre, her devlet, vatandaşlık bağıyla kendisine bağlı olan kişileri yargılama yetkisine sahiptir. Bu iki temel kural, devletlerin egemenlik hakkının ve eşitlik ilkesinin gereği olarak kabul edilmiş ilkelerdir.</strong></p>
<p>Türkiye’deki 17/25 Aralık operasyonunun kilit isimlerinden Reza Zarrab, Miami’de tutuklandığında “Zarrab davası” olarak gündeme gelen, daha sonra Halkbank genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın tutuklanması üzerine ek iddianamelerle güncellenen “ABD Hakan Atilla’ya karşı” davası, 28 Kasım’da Amerika’da görülmeye başladı. Üç-dört hafta sürmesi beklenen duruşma süreci başladığında, bütün medya kuruluşları kameralarını bu davaya yöneltti ve en küçük ayrıntıları bile naklen yayınlamaya başladı. Dünya kamuoyu, iddianamede sanıkların ne ile suçlandıklarını, davanın delillerini, jüri seçimini, Zarrab’ın tanık olarak verdiği ifadeleri, yargılama sonunda mahkemenin verebileceği kararları tartışıyor. Bu davanın içeriği elbette önemli ama üzerinde durulması gereken, bu davanın kendisi, hukuki dayanağı ve hukuki meşruiyeti olmalıdır. Bu yazıda, bu davada gözden kaçan/kaçırılan milletlerarası hukuk boyutunu dile getirmeye çalışacağım.</p>
<p>Bir davadan söz ettiğimize göre, üzerinde durulması gereken ilk husus, devletin “yargı yetkisi”dir. Yargı yetkisi, hukuk veya ceza bütün davaların ön koşuludur. Bir mahkemenin yargı yetkisi yoksa yargılama da yapamaz. Ceza hukuku devletlere iki konuda yargılama yetkisi vermektedir. Bunlardan birincisi mülkilik diğeri tabiiyettir. Mülkilik ilkesine göre; kural olarak her devlet kendi ülkesinde (karada, denizde/kara sularında, hava sahasında) işlenen suçlarda yargılama yapabilir. Tabiiyet (uyrukluk/vatandaşlık) ilkesine göre, her devlet, vatandaşlık bağıyla kendisine bağlı olan kişileri yargılama yetkisine sahiptir. Bu iki temel kural, devletlerin egemenlik hakkının ve eşitlik ilkesinin gereği olarak kabul edilmiş ilkelerdir. Amerika’daki davanın iddianamesinde, Amerika topraklarında işlenen bir suç iddiası söz konusu değildir. Davaya konu fiillerin, Türkiye’de, İran’da, BAE, vs. işlendiği iddia edilmektedir. Aynı şekilde, yargılanan kişilerin, ABD vatandaşı olduğu iddiası da söz konusu değildir. Amerika ülke sınırları dışında ve Amerikan vatandaşı olmayan kişilerin yargılanması söz konusudur. Bu konu, milletlerarası hukukun alanına girdiğinden, bu kapsamda değerlendirmek gerekir.</p>
<p>Milletlerarası hukukun ana kaynağı, (egemen eşit) devletlerin kendi özgür iradeleriyle taraf oldukları ve imzaladıkları uluslararası sözleşmelerdir. Milletlerarası hukukun kuralları, esas itibariyle, devletlerin kendi özgür iradeleriyle imzaladıkları sözleşmelerden meydana gelmektedir. Sözleşmenin bulunmadığı alanlarda, teamül/örf ve adet, milletlerarası hukukun genel ilkeleri, uluslararası sözleşmelere istinaden kurulan kuruluşların kararları (BM Güvenlik Konseyi vs.), yargı ya da hakem kararları (BM Adalet Divanı vs.), bilimsel içtihatlar olarak kabul görmektedir. Milletlerarası hukukta, milletlerarası hukukun genel ilkeleri (bunların bir kısmı ius cogens –emredici- niteliktedir), devletlerin egemen eşitliği, tehdit veya güç kullanmama, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin toprak bütünlüğü (bağışıklık), uluslararası anlaşmazlıkların barışçıl çözümü, iç işlerine karışmama, insan haklarına saygı, halkların ve ulusların kendi kaderini tayin, uluslararası taahhütlerin iyi niyetle uygulanması temel ilkelerdendir. Milletlerarası hukuk, devletlerin egemen eşitliğinin güvencesidir. Yani milletlerarası hukuk, zorlamaya/baskıya değil, devletlerin özgür iradelerine dayanmaktadır. Devletlerin egemenlik yetkisi, bazı hallerde (insan hakları mahkemesi, uluslararası ceza mahkemesi, gibi) sınırlamaya maruz kalsa da, bu sınırlamalar, yine devletlerin kendi istek ve iradeleriyle gerçekleşmektedir. Davaya Türkiye açısından yaklaştığımızda, Türkiye ABD adli makamlarına Türk vatandaşlarını yargılama yetkisi vermemiştir. Devletin yetkili makamlarının davaya yönelik itirazları, böyle bir rızanın da olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Milletlerarası hukuktan örneklerle, konu daha net anlaşılacaktır. Türkiye’de, Lotus-Bozkurt davası bütün hukuk fakültelerinde öğretilmektedir. Fransa bandıralı Lotus isimli ticaret gemisi, Midilli açıklarında Bozkurt isimli Türk yolcu gemisine çarpar ve kazada Bozkurt gemisinden 8 yolcu ve mürettebat ölür. Türkiye, Lotus gemisi kaptanını tutuklar ve hakkında dava açar. Fransa Türk mahkemelerinin yargılamasına itiraz eder ve uyuşmazlık Uluslararası Daimi Adalet Divanı’na intikal eder. Divan, “açık denizde meydana gelen kaza nedeniyle yapılan yargılama Fransa’nın egemenlik hakkına müdahale niteliğinde olmadığından” Türk mahkemelerinin yetkili olduğuna karar verir. İran-Irak savaşı sırasında, İran’dan petrol yüklü tanker Basra Körfezine seyir halinde iken Irak’a ait savaş uçakları ateş açar, üç denizci ölür tanker zarar görür. Tanker sahibi, Türkiye’de Irak Arap Cumhuriyeti aleyhine tazminat davası açar. Yerel mahkeme, devlet aleyhine dava açılamayacağından davanın reddine karar verir, Yargıtay da onama kararı verir. (Yargıtay 4.HD 17.03.1986 tarih E:1985-9190 K:1986-2436). T.C. Milli Savunma Bakanlığı, SSCB’ye ait Xacah adlı savaş gemisinin bakanlığa ait Meltem adlı hücumbota çarpması nedeniyle, SSCB aleyhine (Türkiye’de) dava açar. Yerel mahkeme, yabancı devlet aleyhine dava açılamayacağına karar verir. Yargıtay bu kararı da onamıştır. (Yargıtay 4.HD 12.10.1987 tarih E:1987-7309 K:1987-7373). Birleşik Krallık, R. V. Horseferry Magistrates Court ex parte Bennet Davasında, Bennet, “1989 tarihli suçluların iadesi kanununa ve uluslararası hukuk düzenlemelerine aykırı bir şekilde Güney Afrika’dan İngiltere’ye getirildiğini” iddia eder.</p>
<p>Lordlar kamarası, yürütmenin, bir başka devlet nezdindeki hukuka aykırı ve uluslararası hukuk düzenlemelerini ihlal eder nitelikteki yetkilerini kötüye kullanma eylemi sebebiyle, mahkemenin de davaya bakmakta yetkisiz olduğuna karar verir. Bazı Yunanistan vatandaşları, ikinci dünya savaşı sırasında Alman devletinin işlediği insani hukuk ihlallerinden zarar görenlerin zararlarının karşılanması amacıyla İtalya yerel mahkemelerinde, Almanya aleyhine dava açar. Yunan mahkemelerinin Almanya aleyhine verdiği kararlarının İtalya’da tanınmasını ve tenfizini ister. İtalyan Mahkemeleri, taleplerin kabulüne karar vererek, İtalya’da Alman devletinin mülkü olan illa Vigoni’ye haciz işlemi uygular. Almanya, İtalya’yı, Adalet Divanı’na şikayet eder. Adalet Divanı, 3 Şubat 2012 tarihli devletin yargısal bağışıklıkları (muafiyetleri) davasında, devletin yargı bağışıklığının, BM sözleşmesinin 2 paragraf 1 düzenlemesine dayandığını belirterek, devletlerin egemen eşitliği prensibinin uluslararası hukuk düzeninin en temel ilkelerinden biri olduğunu ifade etmiştir.</p>
<p>Milletlerarası hukukun amacı, güçlünün haklı olduğu bir sistem yerine, haklının güçlü olduğu, devletlerin eşitliğine dayanan ve egemenlik haklarına saygı gösterilen bir hukuk düzeni inşa etmektir. Böyle bir düzen, bütün devletler bu ilkelere riayet ettiğinde gerçekleşebilir. Bazı devletler, özellikle ABD ve İsrail, çıkarları gerektirdiğinde, milletlerarası hukuku çiğnemekten kaçınmamaktadır. Birleşik Devletler Temyiz Mahkemesi, Alvarez-Machain davasında, Birleşik Devletler uyuşturucu ile mücadele biriminde görevli bir şahsın öldürülmesi sebebiyle yargılanan Meksika vatandaşı Machain’in, uluslararası hukuk kuralları ihlal edilerek Meksika’dan kaçırılmasını, mahkemenin yargı yetkisini etkileyen bir durum olarak görmemiştir. Eichmann davasında, İsrail’in, İsrail Özel Kuvvetleri’nin kaçırdığı Arjantin vatandaşı Adolph Eichmann’ı yargılaması üzerine, Arjantin, egemenlik hakkı ihlal edildiği gerekçesiyle İsrail’i kınamıştır. BM Güvenlik Konseyi’ne başvurarak, Eichmann’ın iadesini talep etmiştir. Arjantin başvurusunu geri çektiği için karar verilememiştir. Hava korsanları, Tel Aviv’den Paris’e hareket eden Fransız uçağını kaçırarak Uganda Entebbe havaalanına indirmiştir. İsrail, rehineleri kurtarmak için operasyon düzenlemiş, birçok kişi ölmüştür. Uganda, egemenlik hakkını ihlal ettiği, bazı vatandaşları öldüğü ve uçağı zarar gördüğü için İsrail’i BM Güvenlik Konseyi’ne şikayet etmiş, ancak hiçbir karar için çoğunluk sağlanamamıştır. Amerika, 2001 yılında 11 Eylül saldırısında zarar gören ABD vatandaşlarının teröre destek veren ülkeler aleyhine dava açmasına imkan veren, “Terörizmin Destekçilerine Karşı Adalet Yasası” (JASTA) ile bir kez daha, milletlerarası hukuku tanımadığını göstermiştir. Amerika, milletlerarası bir sözleşmeye ve yetkiye dayanmaksızın, 1977 tarihli Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’na (IEEPA) dayanarak, başka ülke vatandaşları (Türk vatandaşları) hakkında soruşturma başlatmış, dava açmıştır. Bu davada bazı kişilerin isimlerinin geçmesi, kişilerin yargılandığını göstermez.</p>
<p>Milletlerarası hukukun temel ilkeleri ve örnekler dikkate alındığında, bu dava, milletlerarası hukuka açıkça aykırıdır. Bu davanın, milletlerarası sözleşme ile kurulan (UCM başta olmak üzere) uluslararası mahkemelerin görev alanına girmediği de tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır. Bu davada yargılanan Türkiye’nin egemenlik hakkıdır.</p>
<p>Amerika’daki davanın hukuki bir temeli (meşruiyeti) olmamakla birlikte, kendi içerisinde de tutarsızdır. Savcı, davasını (iddianameyi), 1977 tarihli Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’na dayandırdığına göre, bu yasanın amacını ve uygulama sürecini dikkate almak gerekir. Bu yasa, 1977 yılında, Carter’ın başkanlığı sırasında patlak veren İran Rehine Krizi’ne cevap olarak çıkarılmıştır. Bu yasa, yabancı bir kaynaktan olağandışı ve alışılmadık bir tehdidi bertaraf etmek amacı ile ABD Başkanı’na ulusal acil durum ilanı yaptıktan sonra ticareti düzenleme, ABD vatandaşlarının ve ABD’de yerleşik yabancıların yurtdışındaki malvarlıklarını dondurma (bloka etme) yetkisi vermektedir. Bu yasa, Amerika’da faaliyet gösteren kuruluşlar (bankalar), Amerika’da ikamet eden yabancılar, ABD vatandaşları için çıkarılmıştır. Yasanın uygulama süreci de bunu doğrulamaktadır. Bu yasa kapsamında, ambargoyu deldikleri iddiasıyla, Lloyds, Barclays, HSBC, S.Chartered (İngiltere), Credit Suisse (İsviçre), Australia-NZ (Avustralya), ING Bank (Hollanda), Bank of Tokyo (Japonya), RBS (İskoçya), Intesa (İtalya), BNP Paribas (Fransa), Clearstream (Lüksemburg), Credit Agricole (Fransa), Commerzbank (Almanya) birçok bankaya para cezası kesilmiş, çoğu uzlaşmayla sonuçlanmıştır.</p>
<p>Uluslararası raporlar, Amerika’nın ambargosunun birçok ülke tarafından delindiğini göstermektedir. Amerika’nın tek taraflı bir ambargo kararının başka devletler için bağlayıcı bir yanı bulunmamakla birlikte, US Energy Information Administration isimli kuruluşun Şubat-Haziran 2011 dönemini kapsayan raporuna göre, İran’dan, Çin günde 543 bin varil, Avrupa Birliği (AB) 450 bin varil, Japonya 341 bin varil, Hindistan 328 bin, Güney Kore 244 bin, Türkiye 183 bin varil petrol ithalatı gerçekleştirmiştir. Türkiye’den kat kat fazla petrol ithal eden ülkeler hakkında soruşturma dahi söz konusu olmazken ABD savcılarının sadece Türkiye ve Türk vatandaşları hakkında soruşturma başlatması bu davanın en önemli tutarsızlıklarından biridir.</p>
<p>Bu davada, ambargo muafiyetine ilişkin anlaşmalar da dikkate alınmamıştır. 2013 yılı Haziran ayında, ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Çin ve Almanya’nın oluşturduğu altı ‘süper güç’ İran’la masada anlaşarak, nükleer programa başladığından bu yana ambargo altında ezilen İran’a sınırlamaları yumuşatacağını açıkladı. 2012 ve 2013 yılları için Türkiye’nin de dâhil olduğu dokuz ülkeye ambargolardan kısmi muafiyet kararı alınmıştı.</p>
<p>Yine Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ), “Panama Belgeleri” olarak adlandırılan gizli belgeleri dünya kamuoyu ile paylaştı. Bu kurum, Panama’da, uluslararası ölçekte faaliyet gösteren binlerce irili ufaklı “Off Shore” olarak da bilinen kıyı-ötesi şirketin/bankanın trilyonlarca doları akladığını, yaklaşık 21 ila 31 trilyon doların bu yöntemlerle temizlendiğini ve uluslararası finansal sisteme yeniden dahil edildiğini ortaya çıkarmıştı.</p>
<p>Bu belgelerin, büyük kısmı vergi kaçakçılığı, azımsanmayacak bir kısmı gayrimeşru işlerden elde edildiği, trilyonlarca dolar kara paranın aklama bilgilerini içerdiği, bu işleri yapanların neredeyse %70’ini Amerikalı şirketler/bankalar oluşturduğu halde, ABD yargısı, bununla ilgili soruşturma dahi başlatmamıştı.</p>
<p>Davanın konusu ne olursa olsun, bir davayı güvenilir kılan yegane unsur, yargılamanın “adil ve tarafsız” olmasıdır. Amerika’daki davanın soruşturmasını, (FETÖ’nün desteklediği senatör Schumer’in danışmanı) New York Güney Bölgesi Savcısı Preet Bharara yürütmüştür. Bharara’nın tweeter’da 7 bin olan takipçi sayısı, soruşturma başlattıktan sonra FETÖ desteğiyle 300 bine ulaşmıştır. Davanın hakimi Richard Berman,  2014 yılında FETÖ›nün İstanbul›da düzenlediği sempozyuma katılan ve 17-25 Aralık operasyonu nedeniyle FETÖ’cü hakim ve savcıların tutuklanmasını eleştiren ve destek veren biridir. Bu davanın bilirkişisi Osman Zeki Canıtez, Bylock kullanıcısı olduğu tespit edilen ve hakkında yakalama kararı bulunan 17/25 Aralık soruşturmasının da bilirkişisidir. Savcı, (21.03.2016 tarihli) ilk iddianamede sanık olarak gösterdiği Reza Zarrab’ı, EK iddianameyle tanık haline getirmiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü kapsamında tutuklanan Amerika konsolosluk çalışanı Metin Topuz’un cep telefonunda, Zarrab Amerika’ya gitmeden önce “Türkiye aleyhine konuşacağına” ilişkin whatsapp mesajları, Zarrab’ın Türkiye’de iken “ikna” edildiğini, savcının, bu işbirlikçiyi sanık gibi göstererek kamuoyunu aldattığını göstermektedir. Zarrab’ın, akrabasıyla yaptığı telefon görüşmesinde, “Amerika’da hapis yatmamak için yalan söylemek zorunda olduğuna” ilişkin beyanları, davayı güvensiz hale getirmektedir.</p>
<p>Amerika’daki savcılara pazarlık yetkisi verilmesi, yargının en önemli defolarından biridir. Ceza yargılaması, davanın taraflarının eşitliği (silahların eşitliği) ve hakimin tarafsızlığı üzerine inşa edilmiştir. Davanın taraflarından birinin ABD olduğu bir davada, silahların eşitliği ve hakimin tarafsızlığı söz konusu olamaz.</p>
<p>Ceza yargılamasının en önemli unsurlarından biri delillerdir. Hiçbir mahkeme, denetleme imkanına sahip olmadığı bilgi ve belgeleri delil olarak kullanmaz. Bu davanın delillerinin tamamına yakını, başka bir ülkede (Türkiye’de) yasa dışı yollarla elde edilmiş, üzerinde oynandığı için (soruşturmayı yapan kişilerin) dava konusu yapıldığı dinleme kayıtlarından oluşmaktadır. Ceza yargılamasında bu tür bilgi, belge ve kayıtların kanıt değeri bulunmamaktadır.</p>
<p>Amerika’daki dava, milletlerarası hukuka açıkça aykırı olduğu gibi, kendi içinde de tutarsızdır. Amerika’daki bu davanın açılma sebebi, Türkiye ile ABD ilişkilerinin bozulmasıdır. Amerika Türkiye’yi, önemli bir üs olarak görmekte, hükümetlerin sorgulamadan itaat etmesini beklemektedir. 17/25 Aralık operasyonu, (FETÖ/ABD işbirliğiyle) yargı eliyle hükümeti düşürme projesidir. Bu operasyon başarısız olunca, başbakanı uluslararası ceza mahkemesinde yargılatmaya yönelik MİT Tırları operasyonu uygulamaya konulmuştur. Bu da başarısız olunca, önce OHAL, peşinden sıkıyönetim ilan ettirilerek ordunun yönetime el koymasını sağlamak için, taşeron terör örgütlerine Türkiye’nin çeşitli şehirlerindeki bombalı terör eylemleri yaptırılmış, güneydoğuda hendek kazdırılmıştır. Bu plan da başarısız olunca, terör skalasının en tepesinde yer alan “darbe teşebbüsü” gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Amerika’daki davada, İran’a yönelik ambargonun 2011 ve 2012 yıllarında delindiği iddia edilmesine rağmen ABD’nin, 2012 yılından darbe teşebbüsünün başarısız olduğu tarihe kadar 5 yıl beklemesi, bu tarihten önceki operasyonların arkasında ABD’nin olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Amerika’nın İran ile anlaşıp 2016 yılının ocak ayında İran’a ambargoyu kaldırdıktan sonra böyle bir soruşturma yürütmesi kendi içerisindeki çelişkilerden biridir. İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç ay sonra Türkiye’deki 17/25 Aralık operasyonu, İran’ın eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın yolsuzlukla suçlanması, ambargo döneminde çeşitli ülkelere petrol satan işadamlarından (Zarrab ile birlikte çalışan) Zencani’yi tutuklaması, ABD-İran işbirliğinin çok önceye dayandığını göstermektedir. ABD bu davayı, ambargoyu delenleri cezalandırmak için değil, Türkiye’ye diz çöktürmek amacıyla kullanmaktadır. ABD’nin en büyük gelir kaynağı, silah ve petroldür. Türkiye’nin kendi silahını kendi üretmesi, Rusya ile S-400 füze savunma sistemi konusunda anlaşması, petrol ve doğalgaz boru hattı anlaşmaları, Rusya ve Müslüman ülkelerle yakınlaşması, Amerika’nın çıkarlarını tehdit etmektedir. 17/25 Aralık, (Ak Partiyi değil) “hükümeti düşürüp” başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı etkisiz hale getirme operasyonudur. Soruşturma dosyasındaki iddiaların hiç biri özel yetkili mahkemelerin görevine girmediği halde, ÖYM ve FETÖ tarafından yürütülmüştür. Kamuoyu, soruşturma dosyasındaki kimi kayıtların gerçek olduğuna inansa da, yetkisiz ÖYM ve FETÖ savcılarının yürüttüğü soruşturma yargılamaya esas alınamaz. Ergenekon, Balyoz, Şike, Tahşiye, Selam Tevhid vs. dosyalarını geçersiz hale getiren hususların tamamı, 17/25 Aralık dosyasında da vardır.</p>
<p>17/25 Aralık soruşturmasını yürütenlerin birinci hedefi, bu soruşturmayı iddianameye ve davaya dönüştürmekti. Eğer bunu gerçekleştirebilselerdi, bu davadaki bilgi ve belgeler, Amerika’daki davada da delil niteliğini haiz olacaktı. FETÖ’nün saldırısını bekleyen hükümetin anında karşılık vermesi, üretilen belgelerin davaya dönüşmesine fırsat vermemiştir. FETÖ soruşturmaları başladığında, bu örgütün hakim ve savcılarının yürüttüğü soruşturma ve davaların çoğunun kumpas olduğu ortaya çıkmıştır. Soruşturmayı terör örgütünün yürütmesi, deliller üzerinde tahrifat yapması, sahte delil üretmesi, soruşturmaları temelden hükümsüz hale getirmiştir. Bu sonuçtan, “suç işleyenlerin” de yararlanması kaçınılmazdır. Amerika’daki dava, 17/25 Aralık operasyonunun gerçek mimarının da ABD olduğunu tescillemiştir. FETÖ’ye yönelik soruşturmaların başlamasıyla seslerini kısanlar, Amerika’daki davayla birlikte seslerini tekrar yükseltmeye başlamışlardır. 17/25 Aralık soruşturmasının merkezinde, zannedildiği gibi bakanlar, bakan çocukları değil, Halkbank ve Başbakan vardır. Amerika’daki davanın hedefi de Halkbank ve Cumhurbaşkanıdır. Bu dava, 17/25 Aralık soruşturmasının devamıdır. Eğer bir yolsuzluk varsa, bunu araştırma ve soruşturma yetkisi sadece Türkiye’ye aittir. Yasal mevzuat çerçevesinde, dava zamanaşımı sona erinceye kadar her zaman araştırma ve soruşturma yapabilir. Amerika’da kişiler değil, Türkiye’nin egemenlik hakkı yargılanmaktadır. Türkiye’deki bütün siyasi partiler, STK’ların, meslek kuruluşları, üniversiteler, hukuk kurumları, barolar, Türkiye’nin egemenlik hakkına sahip çıkmalı, ABD’nin müdahalesine güçlü bir şekilde itiraz etmelidir. Bu davaya itiraz etmeyenler, bu tercihleriyle, Amerika’nın (bundan böyle) Türk vatandaşlarını yargılama yetkisini kabul etmiş sayılacaklarını unutmamalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP’nin Değişmeyen Muhalefet Anlayışı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/chpnin-degismeyen-muhalefet-anlayisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Fatih Ceyhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:20:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[iç politika]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Fatih Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[zarrab]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1465</guid>

					<description><![CDATA[17/25 Aralık hükümeti devirme operasyonlarındaki tapeleri okuyarak alenen suç işlemeyi bile göze aldılar. İster ordu, ister yargı, ister Fetö, Erdoğan’ı devirmek adına kimde bir kıpırtı görürlerse hemen yanlarına koşuyorlar. “ABD’deki Zarrab-Atilla davasından Türkiye aleyhinde bir şeyler çıksın, Erdoğan’ı tutuklayıp götürsünler.” diye konuşan, yazan CHP’liler var. Türkiye’de muhalefet denince akla gelen CHP, “ezeli muhalefet” olmasının, böyle giderse “ebedi muhalefet” olmanın ötesine geçemeyecek hale gelmesinin sebepleri üzerinde hiçbir zaman düşünmedi. Var olduğundan beri günü birlik popülist söylemlere yönelmesinin fayda etmediğini bildikleri halde, her dönem bu yanlışlığa düşmekten kendilerini alamadılar. Genel Başkanları İnönü, Ecevit, Baykal, Kılıçdaroğlu gibi isimlerin hiçbiri, halkın hissiyatını, beklentilerini okuyamadı. Her biri halktan kopuk anlayışın temsilcisiydi ve kendilerini halka anlatacak, onları rahatlatacak programları hiçbir zaman olmadı. Adı halk partisi olmakla beraber halkı pek önemsemediler. Şanslarına, karşılarına hep baş edilmesi zor sağ liderler çıktı. Menderes, Demirel, Özal, Erbakan, Erdoğan gibi liderler, CHP karşısında seçim kazanırlarken pek zorlanmadılar. Özellikle Erdoğan döneminde, her seçimde Erdoğan’ın başarılarını öfkeyle izlemek zorunda kaldılar. Aslında CHP’nin başarısızlığı, karşılarına çıkan sağ liderlerin karizmasından değil tek parti oldukları dönemde halkı hiçe sayan, sopa gösteren, kanun ve silahla bazı dayatmalarda bulunan icraatlarından kaynaklanıyor. Geçmişten gelen bir anlayışla mirasçısı oldukları İttihat ve Terakki’nin zorbalığı, Abdülhamit’i tahttan indirmeleri, Genelkurmay Başkanını silahlı Babıali &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>17/25 Aralık hükümeti devirme operasyonlarındaki tapeleri okuyarak alenen suç işlemeyi bile göze aldılar. İster ordu, ister yargı, ister Fetö, Erdoğan’ı devirmek adına kimde bir kıpırtı görürlerse hemen yanlarına koşuyorlar. “ABD’deki Zarrab-Atilla davasından Türkiye aleyhinde bir şeyler çıksın, Erdoğan’ı tutuklayıp götürsünler.” diye konuşan, yazan CHP’liler var.</strong></p>
<p>Türkiye’de muhalefet denince akla gelen CHP, “ezeli muhalefet” olmasının, böyle giderse “ebedi muhalefet” olmanın ötesine geçemeyecek hale gelmesinin sebepleri üzerinde hiçbir zaman düşünmedi. Var olduğundan beri günü birlik popülist söylemlere yönelmesinin fayda etmediğini bildikleri halde, her dönem bu yanlışlığa düşmekten kendilerini alamadılar. Genel Başkanları İnönü, Ecevit, Baykal, Kılıçdaroğlu gibi isimlerin hiçbiri, halkın hissiyatını, beklentilerini okuyamadı. Her biri halktan kopuk anlayışın temsilcisiydi ve kendilerini halka anlatacak, onları rahatlatacak programları hiçbir zaman olmadı. Adı halk partisi olmakla beraber halkı pek önemsemediler.</p>
<p>Şanslarına, karşılarına hep baş edilmesi zor sağ liderler çıktı. Menderes, Demirel, Özal, Erbakan, Erdoğan gibi liderler, CHP karşısında seçim kazanırlarken pek zorlanmadılar. Özellikle Erdoğan döneminde, her seçimde Erdoğan’ın başarılarını öfkeyle izlemek zorunda kaldılar.</p>
<p>Aslında CHP’nin başarısızlığı, karşılarına çıkan sağ liderlerin karizmasından değil tek parti oldukları dönemde halkı hiçe sayan, sopa gösteren, kanun ve silahla bazı dayatmalarda bulunan icraatlarından kaynaklanıyor. Geçmişten gelen bir anlayışla mirasçısı oldukları İttihat ve Terakki’nin zorbalığı, Abdülhamit’i tahttan indirmeleri, Genelkurmay Başkanını silahlı Babıali baskınıyla öldürmeleri gibi icraatlara dayanıyor. Bu sebeple hep mesafeli durdu Türk halkı bu zihniyete.</p>
<p>İttihat ve Terakki’nin terör estirmesi hala zihinlerden gitmiyor. Sadece zorbalıkları değil, yabancılarla işbirliği yapmaları, padişah düşürmek uğruna Balkanları kaybetmeleri de cabası.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen fakir, yorgun ve bitkin düşen halkın yapabileceği fazla bir şey yoktu ama bir şey yapabildiler: asla unutmadılar.<br />
İktidarı kaybederken de zorbalık yaptı İttihatçılar. Onların baskısından yılan kimi eski İttihatçılar, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı kurdular. Kısa sürede yetmiş mebusu saflarına alarak kuruluşundan yirmi gün sonra İstanbul’da yapılan ara seçimi kazandılar. Zihinsel olarak aslında aralarında belki çok fark da yoktu ama bir alternatif olduğu için halk Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na yönelmişti.</p>
<p><strong>İttihat ve Terakki, CHP ve Aynı Tarz Muhalefet</strong></p>
<p>İktidarda yer alan İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın ara seçimlerden bir yıl sonra yapılacak olan Meclis-i Mebusan seçimlerinde başarılı olma ihtimalini görünce birtakım tedbirler aldı. Halkı darbeyle, silahla korkuttuktan sonra yeni kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın yeterince örgütlenebilmesine fırsat vermeden bir erken seçime gitmek için hileli yollarla ve tehditlerle V. Mehmed’in Meclis-i Mebusan’ı feshetmesini sağladılar.</p>
<p>“Sopalı seçimler” adıyla anılan ve muhalif milletvekili adaylarının dövülmesi, sandıklardaki Hürriyet ve İtilaf oylarının sayılmaması, yakılması, atılması gibi olayların da yaşandığı 1912 seçimlerinde İttihat ve Terakki dışından yalnızca altı kişi meclise girebildi.</p>
<p>Osmanlı’yı savaşa sürükledikten, parçaladıktan ve batırdıktan sonra mütareke döneminde Alman zırhlısıyla Türkiye’den kaçtılar. Enkaza dönen Türkiye, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı verdikten sonra bağımsızlığını kazanabildi. O dönemde kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası 1950’ye kadar tek parti olarak ülkeyi yönetti.</p>
<p>Kılık kıyafet devrimi, hilafetin kaldırılması, Arapça ezanın yasaklanması gibi icraatlar halka sorulmadan kanun ve ceza yoluyla tepeden inme gerçekleştirildi. Halkın büyük bir kısmı Cumhuriyet Halk Fırkası’nı İttihat ve Terakki’nin devamı olarak gördü.</p>
<p>Atatürk halktaki hoşnutsuzluğun farkındaydı. Yakın arkadaşlarından Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kurdurdu. Halk öyle bir akın ettti ki Fethi Okyar bile şaşırmıştı. Alternatif olsun da kim olursa olsun diyen halk mahşer gibi kalabalıklarla karşılıyordu Fethi Okyar’ı.</p>
<p>Bu dönemi ünlü romancı Reşat Nuri Güntekin Kavak Yelleri romanında çok güzel anlatır. Halkın korkusunu öyle canlı yansıtır ki, acımadan edemezsiniz. Özellikle İzmir Mitingi’nde ucu bucağı görünmeyen mahşeri kalabalık “Bizi Kurtar!” diye bağırıyor, vatandaşın biri oğlunu kurban etmeye kalkıyordu. Fethi Okyar halkın bu olağan dışı ilgisinden korktu ve dönüşte istifasını verdi. Serbest Fırka kapandı. Atatürk vefat ettiği zaman İsmet İnönü Başbakan değildi. Üstelik Atatürk’le araları bozuktu ve Atatürk’ün kendisinden sonra Fevzi Çakmak’ı istediği biliniyordu.</p>
<p>Fevzi Çakmak Cumhurbaşkanlığına aday olacakken 1. Ordu Komutanı Fahrettin Altay, yanına gelip “Aday olma, biz ordu olarak arkanda durmayacağız. Biz İsmet İnönü’yü destekliyoruz.” deyince Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak adaylıktan vazgeçmek zorunda kaldı. Üstelik cumhurbaşkanlığı seçiminde, İnönü’yü istemeyen bir grup engel olmaya kalkmasın diye meclisin etrafını muhafazaya aldı. Bir bakıma İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesinin garantisi oldu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ise ilk icraat olarak Fevzi Çakmak’ı tasfiye etti.</p>
<p>Kurtuluş savaşını yapmış olan ordunun jandarmaları ve polisleri Arapça ezan ve Kur’an okumaya kalkan, camilerde çocuklara elifba öğreten hocaları, imamları tekmeleyerek dövmek, kimi yerlerde öldürmek gibi dehşet olaylarla nizam sağlamaya çalışıyordu İnönü döneminde. Din adına herhangi bir çalışmanın ortaya çıkmaması için jandarma ve polisler uzun yıllar iş başında bulundu.</p>
<p><strong>Halk Neden Serbest Fırka’ya, Demokrat Parti’ye Akın Etti</strong></p>
<p>Batı’nın NATO için şart koşmasıyla İnönü zamanında demokrasiye geçildi. Ne var ki Türkiye’ye demokrasi getiren İnönü, getirdiği demokrasiyi pek hazzedemedi. Celal Bayar, Adnan Menderes gibi isimlerin CHP’den ayrılıp DP’yi kurması halk tarafından ilgi görünce hoşlanmadı. Halk bir zamanlar Serbest Fırka’ya koştukları gibi CHP’den kopma DP’ye akın etti. İlk seçimde “açık oy gizli sayımla” DP kaybettirilse de, 1950 seçimlerinde tek başına iktidara geldi.</p>
<p>DP’ye CHP’nin tepkisi laikliğin elden gitmesi, irticanın hortlaması, devrimlerin yok edilmesi argümanlarıyla oldu. DP iktidardı ama “CHP-Ordu-Yargı ve Basın” el eleydi. Zaten çok fazla tahammül edemediler ve ihtilalle ezanı tekrar Arapça okutan Menderes’i devirdiler. CHP’yi milletin gözünden ve gönlünden iyice uzaklaştıran bu ihtilaldeki tutumlarıydı.</p>
<p>27 Mayıs ihtilaliyle devrilen DP’li milletvekilleri Yeşilköy havaalanından helikopterle alınmış, daha sonra ite-kaka ve hakaretlerle vapura bindirilmişti. Onların bu şekilde Yassıada’ya götürülmeleri gerçekten acıklıydı. Hava çok soğuktu o gün. Üşüyenler, titreyenler çoktu. Nereye gittiklerini bile bilmiyorlardı. Vapurda Samet Ağaoğlu, Fatin Rüştü Zorlu, Tevfik İleri, Refik Koraltan gibi tanınmış milletvekilleri vardı.</p>
<p>Tevfik İleri elinde tesbihle Allah’a dua ediyordu. Başlarında soğuk çehreli bir subay vardı. Uzun boylu, siyah saçlı ve parlak gözlüydü. Fatin Rüştü Zorlu’nun yanına geliyor ve yanağını okşayıp alay ediyordu.</p>
<p>“Ah Paris! Cici Paris ha?”</p>
<p>“Fransızlardan rüşvet yedi, Fransız sosyetelerinde kumar oynadı.” diye suçlanan Zorlu sesini çıkarmıyordu. Samet Ağaoğlu ile de dalga geçiyorlar, “Güya şairmiş!” diyorlardı. Tesbih çektiği için Tevfik İleri’ye küfrediyorlardı.</p>
<p>Yassıada’ya getirildiklerinde DP milletvekilleri iki-üç metrelik odalarda üst üste istif edildiler. Fatin Rüştü Zorlu tekme tokat dayak yiyordu. Menderes ve arkadaşlarının şiddetle darp edildikleri, her türlü tacize maruz kaldıkları kulaktan kulağa yayılıyordu.</p>
<p>İhtilali hazırlayan Cemal Gürsel ve takımıydı ama kamuoyu ihtilali yaptıranın gerçekte İsmet İnönü’nün olduğuna inanıyordu.</p>
<p>Adnan Menderes’in asılıp asılmayacağına ihtilali yapan Milli Birlik Komitesi karar verecekti. Milli Birlik Komitesi’ni İnönü etkiliyordu. Menderes’i asılmaktan ancak İnönü kurtarır deniliyordu. Ama İnönü, Gürsel’in yanına gitmiyordu.</p>
<p>Bunun üzerine Adnan Menderes’in hanımı Berrin Menderes İnönü’yü ziyaret etti, ağlayarak yalvardı.</p>
<p>“Siz araya girin, onları ancak siz kurtarabilirsiniz.”</p>
<p>İsmet İnönü, Berrin Hanımı nazik bir tavırla karşıladı ve ona Devlet Başkanı nezdinde teşebbüse geçip, idamların kaldırılması için gayret göstereceğini vaat etti.</p>
<p>Berrin Hanım bir an için ferahlık duyarak onun yanından ayrıldı.</p>
<p>İnönü idamların aleyhinde olduğunu bir mektup ile Cemal Gürsel’e bildireceğini söylemişti. Fakat Gürsel Paşa ondan önce davranarak İnönü’yü ziyaret etti. CHP liderinin bu konuda verdiği cevap şuydu:</p>
<p>“Benim bu hususta söyleyebileceğim bir şey yoktur. Her şeye kadir olan Milli Birlik Komitesi’dir.”</p>
<p>Berrin Hanım’ın ağlayarak yaptığı yalvarışlarını unutmuşa benziyordu.</p>
<p><strong>Halkın Unutamadığı Acılar</strong></p>
<p>Yassıada Mahkemeleri başlamıştı. Menderes kendini savunurken taraftarları üzgün gözlerle hakimlere yalvarırcasına bakıyorlardı.</p>
<p>“Ben hiçbir zaman ağır söz söylemedim,” diyordu Menderes. “Söyleyemem. Odacılara ve kapıcılara dahi Bey derim. Bunu hepsi bilirler.”<br />
Onları yargılayanlar, “Sizi buraya atan irade böyle istiyor.” diyordu. Ve öyle oldu. Menderes, Zorlu, Polatkan idam edildi. Türk halkı bu idamlarla büyük bir travma geçirmişti. CHP’ye, TSK’ya, yargıya ve basına mesafeleri o günden başladı ve bir daha CHP’yi iktidara getirecek oyu vermedi.</p>
<p>Menderes’ten sonra gelen Süleyman Demirel demagojileriyle, halk tipi konuşmasıyla ve idare-i maslahatçılığıyla tanındı ama CHP’ye karşı Menderes’i sevenler tarafından desteklendi. Ancak onun zamanında solcuların önemli makamlara getirilmesi, dindarların haklarının savunulur gibi yapılıp savunulmaması muhafazakâr kesimde kuşkulara yol açtı. Yine de “Aman CHP olmasın” anlayışıyla desteklendi. Ama bazı icraatları ve kanunları rahatsızlık veriyor, şikayetçi olan Konyalılara “Siz Konyalılar dindarsınız, bize oy vermeye mecbursunuz.” gibi sözler söylüyordu.</p>
<p>O dönemde Erbakan CHP ile AP’nin aslında birbirlerinden farklı olmadığını söyleyenlerin sesi olarak siyaset dünyasına girdi ve siyasette yeni bir yol açtı. CHP’de de yeni lider Ecevit olmuş, halkın umudu olarak sunulmuştu. Ecevit’in CHP’si ilk seçimde birinci parti olunca Erbakan’ın kurduğu ve ilk seçimde 48 milletvekili kazanan MSP ile koalisyon kurdu.</p>
<p>Çok geçmeden bu hükümet yıkılınca, CHP AP’den transfer ettiği 11 milletvekiliyle tek başına hükümet kurdu. Ancak anarşinin arttığı, yağ-şeker kuyruklarının yaşandığı kötü bir CHP iktidarı çok sürmedi. Daha sonra AP-MSP-MHP hükümeti kuruldu. Bu dönem 1980 ihtilaliyle son buldu.</p>
<p>1980’li yıllar yeni kurulan ANAP’lı ve Özal’lı yıllar oldu. CHP, Menderes’e ve Demirel’e yaptığı gibi, Özal’ı da laikliği ihlal etmekle, irticayı hortlatmakla suçlayan bir muhalefet sergiledi, sık sık Anayasa Mahkemesi’ne koştu.</p>
<p>Özal’ın ölümüyle eskisi kadar oy alamayan ve DYP-SHP (CHP) hükümeti kuran Demirel, Cumhurbaşkanı olunca, kısa süreli Mesut Yılmaz-Tansu Çiller hükümetleri yaşandı ve daha sonra o dönemde belediyeleri kazanan, seçimde birinci olan Erbakan Başbakan oldu. Ordu-Medya ile birlikte Demirel de Erbakan’ı hazmedemeyince 28 Şubat yaşandı. Sağcı lider Demirel’in o süreçteki tavırları çok acıklıdır. 28 Şubat’ın yanında yer alması, askerlerle birlikte hareket etmesi halkın gözündeki itibarını sıfırlamıştır.</p>
<p><strong>CHP Halk Tarafından Cezalı</strong></p>
<p>2000’li yılların başı: Halk askerlere, Demirel’e, Erbakan’ın partilerini kapatan yargıya, medyaya ve 28 Şubat’ın yanında yer alan CHP’ye, kendisini aldatan sağ partilere öfkelidir ve sessizce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni kuracağı partiyi beklemektedir. Nitekim Erdoğan’ın Ak Parti’si tek başına iktidara gelirken, sadece CHP güç bela barajı aşabilmiştir.</p>
<p>2002 yılından itibaren iktidarını sürdüren Erdoğan’a karşı CHP’nin muhalefeti gün geçtikçe etkisiz, ciddiye alınmaz, bazen de “Bir muhalefet lideri nasıl o sözleri söyleyebilir?” noktasına gelmiştir.</p>
<p>Çünkü CHP, Erdoğan’dan önce, “Ordu-Yargı ve Basın”la birlikte hareket eden bir güçtü. CHP’nin o gücü 2007 Cumhurbaşkanı seçiminden sonra hızla eridi.</p>
<p>CHP buna rağmen halkın artık iyice bıktığı “Ordu-Yargı-Medya” işbirliği dönemindeki gibi eskimiş muhalefet sergiliyor. Projesi olmayan ama “Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin” mantığıyla, bir zamanlar düşman gördüğü kesimlerle bile işbirliği yapmaya kadar vardırıyor işi.</p>
<p>Sürekli birilerinin ağzıyla hükümetin yolsuzluk yaptığını iddia ediyor ama her defasında iddiaları boş çıkıyor. Tazminat ödemekten bıkmadılar ama yalanlara dayalı muhalefetten de usanmadılar. 17/25 Aralık hükümeti devirme operasyonlarındaki tapeleri okuyarak alenen suç işlemeyi bile göze aldılar. İster ordu, ister yargı, ister Fetö, Erdoğan’ı devirmek adına kimde bir kıpırtı görürlerse hemen yanlarına koşuyorlar.</p>
<p>“ABD’deki Zarrab-Atilla davasından Türkiye aleyhinde bir şeyler çıksın, Erdoğan’ı tutuklayıp götürsünler.” diye konuşan, yazan CHP’liler var.</p>
<p>On beş yıldır iktidara yaklaşamayan, her seçimde çok iddialı olmalarına rağmen oy oranını artıramayan CHP, artık siyasi muhalefet gibi algılanmıyor. O yüzden de Türkiye seçmeni CHP’yi belli bir oranda özellikle sabit tutan bir tavır sergiliyor.</p>
<p>Seçmenin bu tavrı CHP’ye geçmişinden ve değişmeyen zihniyetinden dolayı verilen bir ceza. Ne yapacağına bir türlü karar veremeyen ve adeta müzmin muhalifler gibi muhalefet eden Kemal Kılıçdaroğlu ise sanki CHP’ye bir ceza!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
