<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zaman &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/zaman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Aug 2025 11:40:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Zaman &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Vaktin Kölesi Değil, Efendisi Olmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 11:39:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20084</guid>

					<description><![CDATA[“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.” ABRAHAM COWLEY Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale… Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak. Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>ABRAHAM COWLEY</p>
<p></em></p>
<p>Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale…</p>
<p>Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak.</p>
<p>Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha da hissettirir. Sık sık saate bakar, sabırsızlıkla üfleyip püfler. İpini koparacağı, okulu terk edeceği anın heyecanıyla yaşar. Okuldan kaçmak, eve gitmek yegâne hedefidir. Hâlbuki kendisine sorsanız, neden eve gitmek istediğini de bilmez. Ama nedense şuursuzca ister. Nitekim siz akıllı tahtayı açıp bir film koyduğunuzda hemen havası değişir. Kendisini sınırlayan kayıtlarla o bezgin ruh hâlinden sıyrılıp ana konsantre olur. Zamandan kopuk zihin birden içinde yaşadığı ana odaklanır. Bu da göstermektedir ki aslında o mekândan değil, zamandan kaçmanın peşindedir. Çünkü sevip benimseyemediği bir faaliyetle dolu zaman onun için kâbustur. Yaptığı işi sevmek yerine zamandan sürgün olmayı tercih eder.</p>
<p>Öğrenciyi teslim alan bu ruh hâli sadece yirmi dört saatlik bir zaman dilimine de has değildir.  Mayıs ayına girerken talebenin zihni çoktan haziran ortalarına uçmuştur. Tabiatıyla o tarihten sonra onunla ders işlemek de zorlaşır. Çünkü o zihninde okulu çoktan kapatmıştır. O tarihten sonra okula gidip gelmek gayeye dönük bir eylem olmaktan çıkıp rutine biner. Bu aylar öğrenci milleti için zamanın önemsizleştiği hattâ su gibi harcandığı zaman dilimleridir. Artık onunla anlamlı bir faaliyet icra edemezsiniz. Böylelikle okul kapanmadan önceki son bir ayı da zamandan kopuk bu ruh hâli içinde yaşar.</p>
<p>O tarihten sonra yalnız öğrenci değil, hoca da dâhil herkes zamanın bir an önce geçmesini bekler. Hâlbuki geçen ömür sermayesinden geçmektedir. Eğitim hayatı boyunca her yılın en az bir ayı gelmesi arzulanan bir zaman dilimine kavuşmak adına hoyratça harcanır. Zaman artık zembereğinden boşanmıştır. Herkes gidenin bir daha yerine konulamayacak bir hazine olduğunun farkındadır amma nedense insanoğlu bu konuda gaflete sığınmayı tercih eder.</p>
<p>Ne bir eğitimcinin ne de talebenin buna hakkı vardır. Hele daha hayata bile atılmamış bir delikanlının her yıl eğitim-öğretim döneminin son günlerini rind-meşrep şâirin ifadesiyle <em>“Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!”</em> mantığı içerisinde yaşaması ne kabul edilebilir bir durumdur ne de rasyoneldir.</p>
<p>Zaman zaman bir eğitimci olarak yaptığım bu tespiti öğrencilerimle paylaşır, hedefi on ikiden vurduğumu gösteren dönüşler alırım. Benim yaptığım farkındalık kazandırmaktır. Gaflet ve rehâvetle içine düştükleri fakat tam anlamıyla içyüzünü kavrayamadıkları bir durumla onları yüzleştirmektir.</p>
<p>“Evet, haklısınız hocam!” demeseler de tavır, jest ve mimikleriyle beni onaylarlar. Kaçamak bakışlarla birbirlerinin yüzüne bakıp bıyık altından mânidâr gülücükler fırlatırlar. Çehrelerde beliren tebessüm, zımnen de olsa haklılığımıza alkış tutar.</p>
<p>Ne yazık ki ibadet hayatımız da ana odaklanamayan sürekli olarak ileri ve geri vitese basan bu zihin ve gönül sefaletinin gölgesinde gidip gelir. Çoğu zaman kılınan namaz, edilen duadan geriye kalan vücut yorgunluğudur. Hâlbuki namaz bir ruhî meditasyondur. Yapılan ibadetten sonra yüreğe bir ferahlık hissi düşmüyor, huzûr ve itmînan hâli hâsıl olmuyorsa o namaz namaz olur mu hiç!</p>
<p>Namazın bizde bir hakkı varsa, bizim de onda bir hakkımız vardır. Eğer ondaki hakkımızı alamıyorsak ona hakkını vermediğimiz içindir. Zîrâ siz kendinizi bir şeye vermedikçe o da size kendisini vermez. Şüphesiz bedenen eksik ya da sakat olmak namaza mâni değildir. Çünkü namaz için gereken vücut tamlığı değil, gönül ve ruh disiplinidir.</p>
<p>Maalesef “Allahuekber” derken bile zihnimiz o disiplinden mahrumdur. Namaz kılmak için camiye giren adamın zihni ekseriyetle namazın biteceği vakte ayarlıdır. O yüzden de kendisini namaza akort edemez. Hâliyle namazın rükünleri de içine düştüğü o acele ve telâş deryasının girdabında kaybolur. Zihin anda olmadığından beden de ta’dîl-i erkândan uzaktır. Dil ile gönül arasında sağlam bir rabıta yoktur. Ancak dingin bir ruhla yapılan secde, dille gönül arasındaki râbıtayı tesis eder.</p>
<p>İşine olan muhabbeti ve eşine ender rastlanan çalışma temposuyla dünya çapında bir fenomen olan büyük dâhi Edison’a bir gün yakın dostlarından birisi sorar: “Bu sıra dışı çalışma temponu neye borçlusun, nasıl bu kadar çok çalışıyorsun?” Edison’un cevabı enteresandır: “Ben hayatım boyunca tek bir gün bile çalışmadım.” Şu hayatta Edison’un bakış açısıyla hayat disiplinine sahip insan sayısı ne yazık ki çok azdır. Ama vaktini kıymetlendirip hayatına anlam katanlar da ekseriya onlar içinden çıkar. Olağanüstü başarıların altında dâima onların imzası vardır.</p>
<p>Evet, Edison gibilerdir zamanı yaşayan. Ne gerisindedirler vaktin ne de ilerisinde… Zamana hükmedebilmenin sırrı da orada yatar zaten. Beden ile zihnin tam bir uyum içinde anda var olması. Bu hakikati kavrayamayansa vaktin bereketinden mahrum kalır.</p>
<p>İnsanoğlu vaktin hükmüne uymak, talebine râm olmak zorunda. On gün ya da on saat değil, on dakika sonrasında bile gezinen zihin, topallamaya mahkûmdur.</p>
<p>Bu konuda sufilerin ahlâk ve hayat disiplini bizim için her zaman yol gösterici olmuştur. Sufi, ibnü&#8217;l-vakt’tir. Yani vaktin çocuğudur. İbnü&#8217;l-vakt olan şahıs, geçmiş ve gelecek kaygısından kurtulmuş olup yalnızca anı değerlendirmekle meşguldür. Gücünün yettiği yalnızca o andır, o da onu kıymetlendirmenin peşindedir. O yüzden de hep anda yaşar, onun dışına çıkmaz; geçmişe dönük bir hayıflanmayla geleceğe dönük bir kaygının seline kapılmaz.</p>
<p>Zamanın keşkesi yok. Bizse vaktimizin çoğunu geçmişle gelecek arasında köşe kapmaca oynayarak geçiriyoruz. Geçmişle geleceğin olmadığını, sonsuz bir şimdinin içinde olduğumuzu bilelim. Evet, var olan yalnızca şimdidir. Daha doğrusu zamana ilişkin elle tutulur tek hakikat odur. Gayrısı müphemdir. Zamandan kopuk yaşayarak başardığımız tek şey, elden çıkmış ya da henüz ele geçmemiş zamanların vehim ve hayaliyle elimizin altındaki anı da buruşturup çöp sepetine atmaktır. Geçmiş-gelecek döngüsü içinde elimizdeki biricik imkânı da ıskalamaktır.</p>
<p>Zamanın kovalamadığı, onun baskısı altında yaşamayan insanlar. İşte onlar en mutlu olanlar. Huzûr duygusunu serâpâ yaşayanlar. Telâş ve acele hâli bütün işlerin önündeki engel. Kaygılar içinde hep bir yerlere yetişme modunda olan insan hiçbir yere yetişemez ve de hiçbir işin hakkını veremez.</p>
<p>İnsanoğlu zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşüyor. Zamana galebe çalmanın yoluysa ibnü&#8217;l-vakt olmaktan geçiyor. Ancak hayatın doğal ritmine uyarak bir şeyleri başarırsınız. Ve yaptığınız şey de ancak o zaman anlamlı ve kalıcı olur.</p>
<p>Yaşadığını zanneden birçok insan gerçekte yaşamıyor, sadece nefes alıp veriyor. Hakikî anlamda yaşamaksa vaktin efendisi olmakla mümkün. Hâlbuki günümüz insanı acele edip zamanın önüne geçmeye çalışırken akıntıya kapılmış yaprak misâli onun ardından sürükleniyor. Vaktin efendisi değil, kölesi oluyor.</p>
<p>İnsanoğlu îmarla mükellef. Ama yalnızca mekânı değil, zamanı da îmarla yükümlü o. Zamanın hakkını verelim. Vaktin kaybolmasını, elinin altından kayıp gitmesini istemeyen kişi, içinden geçtiği ana zihin ve gönül tellerini akort etmek zorunda. Ne yazık ki çoğu yürek bu hakikatten bîgâne olduğu için yaşamadığı bir hayatın sahibi olarak son nefesini veriyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Keşfedilmemiş Ganimet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kesfedilmemis-ganimet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kesfedilmemis-ganimet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Feb 2021 15:07:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[ömür]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16858</guid>

					<description><![CDATA[Hayat, ömür, zaman iç içe girmiş insanın varlığını devam ettiren ve ayrılmaz parçası olan üç unsurdur. Esasında üçü de birdir, fakat birbirine bağlı aynı zamanda ayrı ayrı kavramlardır. Önce, hayat var olmuştur. Hayata ömür düşer, ömür de zamanla birlikte devam ettirir hayatiyetini. Hayat, ömür ve zaman üç saç ayağı gibidir. Üçü de birbirine girmiş halde bir bütün olmuşlardır. Biri olmadı mı diğerlerinin de olması düşünülemez. Yalnız ömür, hayat ve zamandan farklılık arz edebilir. Farklı olabilir, çünkü; her varlığın kendine has bir ömrü vardır. Bir varlık dünyaya gelir hayat sahibi olur. Hayatını belirlenmiş zaman aralığında devam ettirir. Sonra belirlenmiş zamanı bitince hayata veda eder. Bir canlının dünyaya geliş ve gidiş arasındaki geçen süreye ömür deriz. Her bir canlının bir ömrü vardır. Gelir, ömrünü tamamlayınca gider. Hayat ve zaman devam ettikçe içlerinde nice ömürler sürüp gidecek ve bu hal kıyamete kadar hayat, zaman ve ömür bütünleşmiş olarak devam edecektir. Bu bütünleşmiş üçlünün başı hayattır. Hayat olmazsa ömür olmaz, zamanın da en önemli özelliği olan ölçülebilirliği bir anlam ifade etmez. Hayat, elle tutulur, gözle görülür bir nesne veya varlık değildir. O bizzat varlıkları içinde barındıran ve sürekliliği ile altıncı duyumuz olan his ile idrak edilebilen bir mefhumdur. Hayatı tarif etmeye çalışsak tam manası &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hayat, ömür, zaman iç içe girmiş insanın varlığını devam ettiren ve ayrılmaz parçası olan üç unsurdur. Esasında üçü de birdir, fakat birbirine bağlı aynı zamanda ayrı ayrı kavramlardır. Önce, hayat var olmuştur. Hayata ömür düşer, ömür de zamanla birlikte devam ettirir hayatiyetini. Hayat, ömür ve zaman üç saç ayağı gibidir. Üçü de birbirine girmiş halde bir bütün olmuşlardır. Biri olmadı mı diğerlerinin de olması düşünülemez. Yalnız ömür, hayat ve zamandan farklılık arz edebilir. Farklı olabilir, çünkü; her varlığın kendine has bir ömrü vardır. Bir varlık dünyaya gelir hayat sahibi olur. Hayatını belirlenmiş zaman aralığında devam ettirir. Sonra belirlenmiş zamanı bitince hayata veda eder. Bir canlının dünyaya geliş ve gidiş arasındaki geçen süreye ömür deriz. Her bir canlının bir ömrü vardır. Gelir, ömrünü tamamlayınca gider. Hayat ve zaman devam ettikçe içlerinde nice ömürler sürüp gidecek ve bu hal kıyamete kadar hayat, zaman ve ömür bütünleşmiş olarak devam edecektir.</p>



<p><br>Bu bütünleşmiş üçlünün başı hayattır. Hayat olmazsa ömür olmaz, zamanın da en önemli özelliği olan ölçülebilirliği bir anlam ifade etmez. Hayat, elle tutulur, gözle görülür bir nesne veya varlık değildir. O bizzat varlıkları içinde barındıran ve sürekliliği ile altıncı duyumuz olan his ile idrak edilebilen bir mefhumdur. Hayatı tarif etmeye çalışsak tam manası ile tarif edemeyiz. Hayat tüm alemlerin başlangıcı ve sonu, varlıklara can veren ve yaşamlarını idame ettiren en önemli hayatiyete sahip bir olgudur. Görüldüğü üzere hayatı yine hayat ile tarif ediyoruz. Fakat asıl hayat sahibi olan ve hayatı yaratan Cenab-ı Halık’a yöneldiğimizde ve sığındığımızda hayatı anlayabiliriz. Çünkü, gerçek hayat sahibi ve hayatı yaratan O’dur. O öyle bir hayat sahibidir ki var olmak ve can taşımak için hiçbir şeye muhtaç değildir. Bizim yaşantımızdaki muhtaç olduğumuz yeme-içme, giyinme gibi en küçüğünden en büyüğüne kadar ihtiyaç duyulan şeylere Allah muhtaç değildir. Bilakis biz tüm muhtaçlığımızla Allah’a muhtacız. Hayat Allah’tan sudur eder yani Allah, Hayat ismi ile hayatı yaratır. Böylece bizler can buluruz ve ömür denen hayat zamanımızı sürdürür gideriz vesselam.</p>



<p><br>Hayat Allah’ın bize lütfettiği en büyük nimetlerden birisidir (En büyük nimet imandır). Hayat, iki kısma ayrılır. Cenab-ı Erhamerrahimîn ilk yarattığı ve kıyamete kadar hatta ahirette ebedi olacak olan tüm canlı varlıkları kapsayan hayat. İkincisi ise, hayat içindeki varlıkların sürdürdükleri bireysel ömürleridir. Her bir canlının kendine ait bir hayatı ve hayatın bağlı olduğu bir zamanı vardır. Hayat ömürle biçimlenir, zamanla anlam kazanır.</p>



<p><br>Ömür ve zamana gelince bu ikisi, hayatın içinde birbirinden ayrılmaz iki parçanın bir bütün halidir. Her canlının bir ömrü vardır. Ömür ise zamana kayıtlanmıştır. Vakti geldiğinde can bulup bir bedene girerek hayata adım atmış olur. Ve böylece ömür başlar. Canlının hayatındaki zaman ilerledikçe ömür de geri sayarak tükenir dakika dakika, saniye saniye. Bir bakmışsın vakit gelmiş ömre biçilen zaman tükenmiş. Böylelikle canlının hayatı, zamanı ve ömrü sona ermiş.</p>



<p><br>Şimdi gelelim asıl meseleye, keşfedilmemiş ganimete. Esasında hepimiz biliyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz. Hayatımızın en büyük hazinesi diyoruz. Önemi hakkında ve bizim için ne kadar büyük bir değere haiz olduğu, hayatımızın telafisi olmayan nimeti olduğu hakkında, binlerce gerek hikayeler gerekse nasihatler yazmışız. Bu kadar bizim için öneme sahip olan ömürdür. Ömür ve ömrümüzün devam ettiği zamanın her bir dakikası ve saniyesi sahip olduğumuz en büyük hazinedir. Bunu çok iyi bildiğimiz halde ya farkına varamıyoruz ya da kıymetini tam olarak idrak edemiyoruz. Bu sebeple zamanımızı boş yere harcıyor ve ömrümüzü heba ediyoruz.</p>



<p><br>Ömür, hayata gizlenmiş, hayat da zamana bağlanmıştır. Zaman, telafisi olmayan bir hengamedir. Kur&#8217;an’da Allah birçok sureye Duha, Fecr, leyl, Asr ve Felak gibi zamana yemin ederek başlar. Hatta yemin ile başlayan bu zaman kavramları surelere isim olmuştur. Cenab-ı Mevla zamanın her konumuna sabah, gece, gündüz, güneşin doğuşu vb. atıflarda bulunmuş ve yemin etmiştir. Zamanın her durumunu Kur’an işliyor ve yemin ediyorsa zaman, bizim için hayatımızın en değerli hazinesidir. Her bir geçmiş zaman yitirilmiş bir hazinedir. Ömrümüzdeki gelecek zaman ise keşfedilmemiş ganimetlerdir. Zaman hiç durmadan ilerlerler. İlerledikçe hayat ve ömür için saatin yelkovan ve akrepleri geriye gider. Kar, damla damla eridiği gibi ömür ve hayat, saniye saniye zamanını tüketir.</p>



<p><br>Görüldüğü üzere yaşadığımız her bir an mücevherdir. Eğer bu geçen zaman zarfında geleceğimize yönelik yatırımlar yapmazsak yani bu mücevheri har vurup harman savurarak elimizden kaçırırsak, zamanın girdaplarında kaybedersek geleceğimiz olan ganimeti keşfedemeyiz. Maalesef ihtiyarlayınca ve bilhassa hesap gününde keşkeleri yaşarız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kesfedilmemis-ganimet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinler, Medeniyetler ve &#8220;Boş Zamanlar&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dinler-medeniyetler-ve-bos-zamanlar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dinler-medeniyetler-ve-bos-zamanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Feb 2020 07:12:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dinler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13597</guid>

					<description><![CDATA[1. Yahudi geleneği için &#8220;boş zaman&#8221; 6 gün yaratma işiyle uğraşıp dinlenen Tanrı Yahve&#8217;ye adanan milli, özerk bir alan olarak Kutsal Sebt/Cumartesi gününü ve dünyevi yasaklarını anlatır. &#8220;Dine bilhassa metafiziğe adanan asil zamanlara&#8221; işaret eder (6 gün tam daldığı dünyadan sıyrılıp sadece bir gün sadece kutsalı aşırı yüceltme) &#8230; aşırı uçlardaki Yahudi orta-yol ümmete muhtaç.. 2. Antik Yunan&#8217;da boş zaman Yahudiliğin tam tersine bir şey yapılmayan zaman olarak değil, &#8220;seçkinlik&#8221;, estetik, düşünme ve beğeni oluşturma zamanlarıdır (kutsaldan tamamen sıyrılıp dünyayı aşırı yüceltme) &#8230;. 3. Hint medeniyeti için negatif bir anlamda boş zamanlar, ruhsal alemden uzaklaşıp maddi dünyanın kısır döngüsel anlarıdır. (daima ruhsal aleme vurgu yapan medeniyetin aniden ve kısa süreliğine ruhani alemi terk edip gene kısa bir maddi dünya çemberine gark olma molası). 4. Roma Pagan Döneminde &#8220;boş zaman&#8221; sınıfsal ayrışmadan bağımsız iş ve güç dışındaki eğlence zamanını (gladyatör dövüşleri, spor, oyunlar vb.) tanımlar (modern eğlence ve sporun kökleri burası )&#8230; 5. Aydınlanma sonrasında Avrupa üst sosyal tabakaları için temsil alanı olan boş zaman, giderek &#8220;lüks, haz ve israfın alanı&#8221; olmuştur. (postmodern eğlence kavramının kökü burası)&#8230;. 6. İslam boş zamanları; a. Teolojik açıdan; Allah bir işi tamamlayıp boş kaldığında (ferağte) hemen diğer bir işe koyulmayı (fensab) ve bu esnada Rabbe &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1. Yahudi geleneği için &#8220;boş zaman&#8221; 6 gün yaratma işiyle uğraşıp dinlenen Tanrı Yahve&#8217;ye adanan milli, özerk bir alan olarak Kutsal Sebt/Cumartesi gününü ve dünyevi yasaklarını anlatır. &#8220;Dine bilhassa metafiziğe adanan asil zamanlara&#8221; işaret eder (6 gün tam daldığı dünyadan sıyrılıp sadece bir gün sadece kutsalı aşırı yüceltme) &#8230; aşırı uçlardaki Yahudi orta-yol ümmete muhtaç..<br />
2. Antik Yunan&#8217;da boş zaman Yahudiliğin tam tersine bir şey yapılmayan zaman olarak değil, &#8220;seçkinlik&#8221;, estetik, düşünme ve beğeni oluşturma zamanlarıdır (kutsaldan tamamen sıyrılıp dünyayı aşırı yüceltme) &#8230;.<br />
3. Hint medeniyeti için negatif bir anlamda boş zamanlar, ruhsal alemden uzaklaşıp maddi dünyanın kısır döngüsel anlarıdır. (daima ruhsal aleme vurgu yapan medeniyetin aniden ve kısa süreliğine ruhani alemi terk edip gene kısa bir maddi dünya çemberine gark olma molası).<br />
4. Roma Pagan Döneminde &#8220;boş zaman&#8221; sınıfsal ayrışmadan bağımsız iş ve güç dışındaki eğlence zamanını (gladyatör dövüşleri, spor, oyunlar vb.) tanımlar (modern eğlence ve sporun kökleri burası )&#8230;<br />
5. Aydınlanma sonrasında Avrupa üst sosyal tabakaları için temsil alanı olan boş zaman, giderek &#8220;lüks, haz ve israfın alanı&#8221; olmuştur. (postmodern eğlence kavramının kökü burası)&#8230;.<br />
6. İslam boş zamanları;<br />
a. Teolojik açıdan; Allah bir işi tamamlayıp boş kaldığında (ferağte) hemen diğer bir işe koyulmayı (fensab) ve bu esnada Rabbe rağbet etmeyi emreder. (ferğab) .<br />
b. Sosyolojik açıdan Müslüman düşüncesi, elin dünyaya çalışırken dilin Rabbi tesbih etmesini anlatır.<br />
c. Hikmet yani daha irfani temelde boş ve dolu tüm zamanlar ardışık silsileler olup fikri dünyanın kendisinin ne yaparsak yapalım dünyevi olanın insan için oyun ve eğlence Allah için böyle olmadığı anlaşılır.. Zaten boş&#8230;<br />
d. Metafizik, fizik diyalektiğinde zaman ahirete benzedikçe anlamlı ve dolu&#8230; Karşıtlık yaparak dünyaya benzedikçe anlamsız ve bomboş/beyhude olur..</p>
<p>Prof. Dr. Mustafa ALICI</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dinler-medeniyetler-ve-bos-zamanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
