<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yönetim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/yonetim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 27 Aug 2026 09:09:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Yönetim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İdare Etmek Yönetmek Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20253</guid>

					<description><![CDATA[Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz. Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır. Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar! Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur. Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir! Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar! Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır. İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir. Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur. Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır. Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz.</p>
<p>Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar!</strong></p>
<p>Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur.</p>
<p><strong>Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir!</strong></p>
<p>Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar!</p>
<p><strong>Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır.</strong></p>
<p>İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur.</strong></p>
<p>Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır.</p>
<p><strong>Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir şekilde personel yetiştirme ihtiyacı doğmamaktadır!</strong></p>
<p>Bu yüzdendir ki başta Siyasi Partiler ve Bürokrasi olmak üzere Yönetim Süreçlerinde başarılı figürlerin çoğunun kendi hür ve özgür iradesi ile kararlar aldığını gözlemleriz.</p>
<p>Buradan hareket ile deyim yerindeyse, her Yöneticinin kendi karakteristik yapısına mahsus bir “Yoğurt Yeme Tarzına” sahiptirler.</p>
<p>Özellikle resmi ve kamu kurumlarında çoğu zaman İdareci Profilinde insanlar Yönetim Makamlarına tercih edilmek suretiyle Atanmış olurlar!</p>
<p>Buna mukabil sorumluluk gerektiren Siyasi Parti Teşkilatları ve benzeri kurumsal yapılarda Motivasyon sağlayacak ve çalışacağı takımı oluşturma yetkisine sahip figürlerin Yönetici Özelliğine sahip olmaları gereklidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki herhangi bir Kurumda görev alan Yönetim Kadrosu hakkında konuşurken “Bu Adam Sadece İşi İdare ediyor” derler!</strong></p>
<p>O nedenledir ki Kurumlarda, işleri idare edecek değil Kurumları Koordine edecek ve yönetecek yetkinliklere sahip Yöneticiler tercih edilmektedir.</p>
<p>Bugün Türkiye’de başarılı olmuş Kamu ve Özel Kurum İşletmelerinin Yönetici kadrosuna baktığınızda, Yönetim ve Koordinasyon becerisi yüksek Yönetici Profilleri ile karşılaşırsınız!</p>
<p>Bu yüzdendir ki tek hedefi koltuğa oturup “Durumu İdare Etmeyi” vazife edinen Yöneticilerin yer aldığı Kurum ve Müesseselerin her geçen gün kan kaybettiğine tanık olmaktayız.</p>
<p><strong>Kimse üzerine alınmasın alınmak isteyene de herhangi bir sözümüz olmayacaktır!</strong></p>
<p>Bugün Türkiye’de gerek Siyasette gerekse Bürokraside Makam sahiplerinin ciddi anlamda başarısızlıklar yaşamasının en canlı örnekleridir diyebiliriz!</p>
<p>Bir Siyasi Partinin Şehir bazında bir tane dahi Belediye Kazanamamış olması bunu ispatlar!</p>
<p><strong>Bir Sendika Başkanının sadece mevcut pozisyonunu koruması ve aktif üyelerinin haklarını gereğince savunamaması yine net bilgi olarak karşımıza çıkar!</strong></p>
<p>Günümüzde bu hususta asıl tartışılması gereken verimlilik ve performans iken, aksine, salt Üye Sayıları ve İstatistiksel bir takım istatsstistiki veriler üzerinden yapılan analizler müesseselerin başarısızlıklarını sadece “Halının Altına Süpürmelerine” neden olmaktadır.</p>
<p>Ez cümle yanlış tercih edilmiş Yöneticilerden kaynaklı başarısızlık hikayeleri yine onlara referans olan kişiler tarafından kapatılmaya çalışılmaktadır!</p>
<p><strong>Günün sonunda kaybeden ise bu kamuya mal olmuş müesseselere gönül veren Samimi Dava Neferleri olmaktadır.</strong></p>
<p>Kendisini temsil etmekte yetersiz bu insanları çoğu zaman savunmak zorunda kalmak gibi zorlu sınavlarla karşı karşıya kalmaktadırlar!</p>
<p><strong>Bu durum, Yağmur ve Tarla Sahibi İlişkisi misali vicdanlara ciddi zarar vermekte çoğu zaman ise açılan yaralar dikiş tutmaz bir hale gelmektedir.</strong></p>
<p>Bu nedenle diyoruz ki her İdareci Yönetici olamayacağı gibi, İdare edenlerin gölgesinde kalanların gelişimi de mümkün olmamaktadır! Kötü Yönetici sadece kendine değil aynı zamanda yanında çalışanlar için de zararlı olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu noktada, Yazımızın başlığı zihinlerde muhakkak anlam ve karşılık bulacaktır!</strong></p>
<p>O yüzden diyoruz ki, “İdare etmek Yönetmek değildir!”</p>
<p><strong>Selam Ve Dua İle…  </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Halkı Müslüman Olan Ülkelerin Yönetimi Niçin İslamî Değildir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/halki-musluman-olan-ulkelerin-yonetimi-nicin-islami-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/halki-musluman-olan-ulkelerin-yonetimi-nicin-islami-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2020 06:25:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15625</guid>

					<description><![CDATA[Kur’an’da devlet yönetiminin şekli hakkında herhangi bir ayet yoktur. Yönetim şekli yerine Kur’an’da genel prensipler vardır. Adalet, istişare, işi ehline vermek, iyilikle muamele etmek gibi hukuki ve ahlaki ilkeler belirlenmiştir. Kur’an’da devlet yönetiminin şeklinin belirtilmemiş olması, İslamın evrensel, yani bütün insanlara ve bütün çağlara hitap etmesinden kaynaklanmaktadır. Onun içindir ki Allah, sadece ilke/prensip belirler, gerisini her çağdaki insanlara bırakır. Evet İslam, kimlerin işbaşına getirileceği ve ülkeyi yöneteceği ile ilgili isimler (Kureyş gibi) üzerinde durmaz; sadece kaide ve kural belirler. Yönetenlerin işinin ehli olmasını, istişareye önem vermesini, hak ve adaleti hakim kılmasını, ülkenin –maddi manevi- kalkınmasına önem vermesini, her türlü haksızlık ve zulmü önlemesini ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesini ister.Yaptığımız analizlere göre, vahye muhatap olan Nebi as, elçilik görevi yanında insanların siyasi, hukuki, sosyal ve ekonomik işlerini de üstlenerek bir anlamda “başkanlık” da yapmıştır. Mekke’de insanların basit denilebilecek bir takım işlerini çözüme kavuştururken, Medine’de cami ve eğitim-öğretim hizmetlerini yürütmek, diğer inanç sahipleriyle ortak yaşam için sözleşmeler yapmak, savaşları yönetmek, yargısal/hukuki işlemleri çözmek, vergiler/zekat toplamak, hac işlerini organize etmek, valiler atamak, şehir (belediye) hizmetlerini yaptırtmak gibi daha kapsamlı işler yürütmüştür. Kısaca, bir devlet başkanı gibi -küçük çaplı da olsa- İslam toplumunun yönetimini de üstlenerek –o tarih için- en mükemmel yönetim şeklini bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kur’an’da devlet yönetiminin şekli hakkında herhangi bir ayet yoktur. Yönetim şekli yerine Kur’an’da genel prensipler vardır. Adalet, istişare, işi ehline vermek, iyilikle muamele etmek gibi hukuki ve ahlaki ilkeler belirlenmiştir.</p>



<p>Kur’an’da devlet yönetiminin şeklinin belirtilmemiş olması, İslamın evrensel, yani bütün insanlara ve bütün çağlara hitap etmesinden kaynaklanmaktadır. Onun içindir ki Allah, sadece ilke/prensip belirler, gerisini her çağdaki insanlara bırakır.</p>



<p>Evet İslam, kimlerin işbaşına getirileceği ve ülkeyi yöneteceği ile ilgili isimler (Kureyş gibi) üzerinde durmaz; sadece kaide ve kural belirler. Yönetenlerin işinin ehli olmasını, istişareye önem vermesini, hak ve adaleti hakim kılmasını, ülkenin –maddi manevi- kalkınmasına önem vermesini, her türlü haksızlık ve zulmü önlemesini ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesini ister.<br>Yaptığımız analizlere göre, vahye muhatap olan Nebi as, elçilik görevi yanında insanların siyasi, hukuki, sosyal ve ekonomik işlerini de üstlenerek bir anlamda “başkanlık” da yapmıştır.</p>



<p>Mekke’de insanların basit denilebilecek bir takım işlerini çözüme kavuştururken, Medine’de cami ve eğitim-öğretim hizmetlerini yürütmek, diğer inanç sahipleriyle ortak yaşam için sözleşmeler yapmak, savaşları yönetmek, yargısal/hukuki işlemleri çözmek, vergiler/zekat toplamak, hac işlerini organize etmek, valiler atamak, şehir (belediye) hizmetlerini yaptırtmak gibi daha kapsamlı işler yürütmüştür. Kısaca, bir devlet başkanı gibi -küçük çaplı da olsa- İslam toplumunun yönetimini de üstlenerek –o tarih için- en mükemmel yönetim şeklini bir model olarak ortaya koymuştur.</p>



<p>Nebi as’dan sonra maalesef Kur’an’a ve Resul’ün yönetim sistemine uygun “kalıcı” bir yönetim şekli çıkarılıp sistemleştirilemedi. Nebi’nin vefatının hemen ardından –daha cenaze yerde iken- Ensar (Medineliler) ile Muhacir (Mekkeliler) başkan seçmek için Beni Sakife mahallesinde karşı karşıya geldiler. Nebi’nin ailesi (Haşimoğulları) vefatın getirdiği psikoloji ile yıkılırken ve ne yapılması gerektiğini düşünürken, diğerleri bir an önce bir emir/başkan seçmek için çoktan harekete geçmişlerdi.</p>



<p>Ensar Muhacir tartışmasında “kureyşlilik” kazandı. Maalesef öteden beri devam edip gelen “kabilecilik” ön plana çıkartıldı. Nebi’nin en yakın arkadaşlarından bazıları “Kureyş kabilesinin bütün kabilelerden üstün olduğunu” vurgulayarak başkanlığın öncelikle onların hakkı olduğunu dile getirdiler ve Kureyşten biri olan Ebu Bekir’i başkan seçtiler.</p>



<p>Halbuki Nebi as, kabilecilik, asebiyetçilik, Arapçılık, krallık, meliklik, milliyetçilik gibi “tarafgirlik” fikrini ortadan kaldırmıştı. O, bütün insanları “tarağın dişleri gibi eşit” görmüştü. Öyle ki azatlı kölenin oğlunu bir birliğin komutanı ve yine hür bir kadını azatlı köle ile evlendirmeyi sağlayabilmişti.</p>



<p>2020 yılının paradigmasıyla o tarihlere baktığımızda işin şeklinin (başkan/emir/halife seçmenin) yanlış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Halbuki Nebi as vefat eder etmez, ehl-i beyti (ailesini) dinlemeliydiler. İstişare ile Nebi’nin cenazesi kaldırılıp taziye bitikten sonra, kalıcı bir yasa hazırlamak için bir “bilim/hukuk şurası” seçmeliydiler. Bu şuradan biri onlara başkanlık etmeliydi. Yasa hazırlandıktan sonra seçime gidilecekti ve böylece hazırlanan yasaya göre Müslümanlar/ümmet adilce yönetilecekti.</p>



<p>Kim bilebilir; Nebi as hastalandığında, “Bana bir kağıt kalem getirin” isteği dikkate alınsaydı, belki de şunu yazdıracaktı: “Ben vefat edersem, hemen kendiniz ve dünyaya örnek olmanız için bir yasa (yönetim şekli) hazırlayın. Yasa hazırlanana kadar ……… (falan kişi) Müslümanlara başkanlık etsin. Sonra hazırlanan yasaya göre başkan ve yönetimini seçer ve benim yönettiğim gibi yöneterek hayatınıza devam edersiniz. Unutmayın! Bu yönetimin yapacağı ilk çalışma, Kur’an’ı musahaf haline getirmek olacaktır.”</p>



<p>Bütün bunları şunun için dile getiriyoruz: Eğer başta Kur’an ve Nebi’nin ilkeleri akl-ı selimle dikkate alınarak kalıcı bir yasa/yönetim şekli belirlenerek işletilseydi, bugün Müslümanlar dünyada birinci sınıf olurlardı ve bütün dünyaya adalet götürürlerdi; ama maalesef öyle olmadı.</p>



<p>Yasa/yönetmelikler hazırlanmadan Ebu Bekir aceleyle bir grup tarafından başkan seçildi. Sonra kendi yerine Hz. Ömer’i atadı. Ömer de altı kişilik bir kurulla Hz. Osman’ı seçtirdi. Sonra Hz. Ali daha geniş bir konsensüs ile başkan seçildi.</p>



<p>Hz. Ebu Bekir hariç diğer üç başkan/halife, kanunsuzluk ve kanunsuzluğun getirdiği tedbirsizlikten/emniyetsizlikten dolayı görevdeyken haince öldürüldüler. Koca İslam devletinin başkanları emniyetsiz/korumasız -tabir uygunsa- elini kolunu sallayarak dolaşabilirler mi? Halbuki yüz yıllardır kabileciliğin ve bedeviciliğin hüküm sürdüğü topraklarda böyle hareket edilmesi son derece sakıncalıydı.</p>



<p>Evet, Nebi’nin ashabı/arkadaşları başta yasa yapmamakla (yani ilk düğmeyi yanlış bağlamakla) hata işlediler. O hata sonucu, Hz. Ali’nin Hariciler tarafından ortadan kaldırılmasıyla maalesef Müslümanların yönetimi Şam valisi Muaviye’ye kaldı. O da daha sağlığında baskıyla oğlu Yezid’i başkan/kral seçtirerek tekrar krallığı (babadan oğula geçen), yönetim şeklini getirdi. O gün bugündür Müslümanlar bir çeşit krallıkla “ben” ile yönetilmeye devam etmektedirler.</p>



<p>On dört asırdır “ben yönetmeliyim” kavga ve savaşını sürdürmektedirler. Gücü bulan hemen diğerini devirmeye (ihtilal yapmaya) kalkışıyor. Bir türlü tam bir İslam adaletine (demokrasisine) geçemediler. Sözünü ettiğim demokrasi, bana göre Hakk’ın emrinde ve halkın hizmetinde olan sistemdir.</p>



<p>İnsanların kanunsuz/yasasız bir arada medenice/insanca yaşayamayacaklarını İngiltere 1215 yılında fark ederek MAGNA CARTA (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) adıyla bir yasa hazırlayarak sistemli bir yönetime geçmişti.<br>Ardından 1781 yılında ABD daha kapsamlı bir anayasa hazırlayarak dünyaya örnek olmuştur. 1786 da Osmanlı yönetimi de Kanun-i esasi adıyla bir çeşit yasa hazırlayarak kısmen de olsa bir düzene geçmişlerdi.</p>



<p>Bir ülkenin İslam adaletiyle yönetilmesi için yazılı yasa şarttır; ancak tek çözüm değildir. Yazılı yasayla birlikte demokrasisinin sağlıklı işletilmesi gerekir. Yönetenlerin halkın seçimiyle işbaşına getirilmesi gerekir. Bunların da ehliyetli, liyakatli, dürüst, adil, sorumluluk bilinciyle hareket edip etmediği bir “üst siyasi ahlak kurulu” tarafından mutlaka denetlenmelidir.</p>



<p>Maalesef 21. Asırda olmamıza rağmen halkı Müslüman olan ülkeler -İlahi Kur’an kitabına sahip olmalarına rağmen- dünyaya örnek olabilecek bir siyasi/idari bir sistem ortaya koyamadılar ve her yönüyle dünyanın gerisinde kaldılar. Zaten “İslamilik endeksi”ne göre ilk 40’ta hiçbir İslam ülkesi yer almamaktadır. İlk 50’de de sadece dört ülke vardır.</p>



<p>İslam ülkeleri -çağın diliyle söylersek- demokrasiden bir hayli uzaktadırlar. Kısmen de olsa bugün Tunus, Senegal, Arnavutluk, Endonezya, Malezya, Bangladeş, Bosna Hersek ve Türkiye’nin demokrasi ile yönetildiğini söyleyebiliriz.<br>(Kaldı ki Türkiye İslam Ülkeleri arasında 10. Sırada ve 1. Sınıf değil, ancak 4.5 sınıf bir demokrasiye sahiptir. Kaynak: Ülkelerin demokratik performanslarını ölçen FH)</p>



<p>Evet, bunları analiz edip dile getirmemizin nedeni, Müslümanların geçmişteki hatalardan ders almaları ve birinci sınıf adalete sahip olmak için çaba sarf etmeleridir. Dilerim Müslümanlar -ellerinde Kur’an kitabı olmasına rağmen- dünyaya neden ve niçin örnek olamadıklarını tez elden görüp harekete geçerler.</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/halki-musluman-olan-ulkelerin-yonetimi-nicin-islami-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamcıların ‘Devlet’le İmtihanı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islamcilarin-devletle-imtihani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islamcilarin-devletle-imtihani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2020 07:08:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14425</guid>

					<description><![CDATA[‘İslamcılar’ın muhalefette iken ‘devlet’e yükledikleri anlam ve misyon, iktidar olunca değişti mi? 1990’ların yayınları ile bugünkü yaklaşımlar karşılaştırıldığında sorunun cevabı ‘evet’ oluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değişimi, yenilikçiliği, güncellemeyi tavsiye ve telkin eden söylemine rağmen gereksiz/abartılı/yanlış bir korumacı tavır şimdinin ‘İslamcılar’ını tutarsızlığa sürüklüyor. Devlet nedir? Nasıl olmalıdır? Neyi yapmalıdır, neyden uzak durmalıdır? Bu sorular öteden beri tartışılmıştır. Bu alanda ilk ve en önemli eseri Platon yazmıştır: Devlet. Platon Devlet’inde yaşadığı devrin özelliklerinden de etkilenerek, adaletli bir devletin nasıl olması gerektiği üzerinde fikirler yürütmüştür. Bir devlette bilgelik, yiğitlik, ölçü ve adaletin bulunmasının şartı olduğunu yazan Platon, “Toplumda herkesin kendi işini yapmasıyla adalet sağlanacaktır. Adalet, insanın kendi malının sahibi olması ve kendi işini – tek bir konuda uzman olması &#8211; görebilmesidir.” demiştir. İdeal devletin özelliklerini ortaya koyan Devlet, İslam felsefesini derinden etkileyen bir eser olmuştur. İslam düşüncesinde, Aristotales&#8217;in Poetika&#8217;sının önüne geçmeyi başarmıştır. Farabi&#8217;nin anlayışında da Devlet&#8217;in etkileri açıkça görülmüştür. Buradan yüzyıllar sonrasına, 20. Yüzyılın Türkiye’sine uzanalım. Osmanlı’dan tevarüs eden devlet anlayışı Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün dönemlerinde kendini göstermiştir; devlet her şeyi bilen, milleti adına düşünen, kararlar veren, kararlarını –çoğu zaman zor kullanarak- uygulayan bir yapının adı olmuştur. Bu yönüyle de çokça sorular, endişeler, korkular oluşturmuştur insanların zihninde… Cumhuriyet’in ilanının ardından devletin tek sahibi olan ‘Tek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>‘İslamcılar’ın muhalefette iken ‘devlet’e yükledikleri anlam ve misyon, iktidar olunca değişti mi? 1990’ların yayınları ile bugünkü yaklaşımlar karşılaştırıldığında sorunun cevabı ‘evet’ oluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değişimi, yenilikçiliği, güncellemeyi tavsiye ve telkin eden söylemine rağmen gereksiz/abartılı/yanlış bir korumacı tavır şimdinin ‘İslamcılar’ını tutarsızlığa sürüklüyor.</em></p>



<p>Devlet nedir? Nasıl olmalıdır? Neyi yapmalıdır, neyden uzak durmalıdır?</p>



<p>Bu sorular öteden beri tartışılmıştır. Bu alanda ilk ve en önemli eseri Platon yazmıştır: Devlet. Platon Devlet’inde yaşadığı devrin özelliklerinden de etkilenerek, adaletli bir devletin nasıl olması gerektiği üzerinde fikirler yürütmüştür. Bir devlette bilgelik, yiğitlik, ölçü ve adaletin bulunmasının şartı olduğunu yazan Platon, “Toplumda herkesin kendi işini yapmasıyla adalet sağlanacaktır. Adalet, insanın kendi malının sahibi olması ve kendi işini – tek bir konuda uzman olması &#8211; görebilmesidir.” demiştir.</p>



<p>İdeal devletin özelliklerini ortaya koyan Devlet, İslam felsefesini derinden etkileyen bir eser olmuştur. İslam düşüncesinde, Aristotales&#8217;in Poetika&#8217;sının önüne geçmeyi başarmıştır. Farabi&#8217;nin anlayışında da Devlet&#8217;in etkileri açıkça görülmüştür.</p>



<p>Buradan yüzyıllar sonrasına, 20. Yüzyılın Türkiye’sine uzanalım.</p>



<p>Osmanlı’dan tevarüs eden devlet anlayışı Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün dönemlerinde kendini göstermiştir; devlet her şeyi bilen, milleti adına düşünen, kararlar veren, kararlarını –çoğu zaman zor kullanarak- uygulayan bir yapının adı olmuştur. Bu yönüyle de çokça sorular, endişeler, korkular oluşturmuştur insanların zihninde…</p>



<p>Cumhuriyet’in ilanının ardından devletin tek sahibi olan ‘Tek Parti’ yönetimi, hiç de iyi intiba ve miras bırakmadı kendinden sonra gelen kuşaklara ve yönetimlere… Aradan yaklaşık 40 yıl geçtikten sonra devletin dümenine geçen Turgut Özal o anlayışı yıkmaya, demokratik bir düzen oluşturmaya ve devleti milletin hizmetkârı yapaya uğraştı. Yeterince başarılı olamadı. Ama 2002’de iktidara gelen R. Tayyip Erdoğan ve Ak Parti kadroları bu dönüşümü büyük oranda başardılar; ta ki darbe girişimleri, terör saldırıları, ekonomik müdahale girişimleri ile devletin daha mütehakkim olması gerektiği düşüncesinin yeniden nüksettiği günlere kadar…</p>



<p><strong>1990’larda ne yazmışlardı?</strong></p>



<p>Sözleşme, ‘aylık düşünce ve siyaset dergisi’ olarak 1990’ların sonlarında çıkmıştı; 1990’ları başlarında çıkan İzlenim gibi oldukça nitelik bir dergi olarak… (Yeni Zemin, Bilgi ve Hikmet gibi dergileri de unutmamak lazım tabii…) Yörünge’nin ‘haftalık haber dergisi’ olarak yayımlandığı yıllarda yorum, analiz, düşünce dergisine olan ihtiyacı karşılayanlardan biriydi. Yayın yönetmeni Ali Bulaç, Yayın koordinatörü ve yazı işleri müdürü Mehmet Metiner’di. Aşağıdaki alıntıları yaptığım Mayıs 1998 tarihli 7’nci sayısında Mehmet Metiner, Ali Bulaç, Kadir Canatan, Abdullah Gül, Üzeyir İlbak, YasinDoğan, Altan Tan, Abbas Pirimoğlu, Ahmet Kekeç, Bahar Öcal Düzgören, Kenan Çamurcu, Koray Düzgören, Mustafa Tekin, Metin Karabaşoğlu, Ahmet Demirhan, Fadime Özkan ile diğer birkaç kişinin daha yazıları ve Abdurrahman Dilipak, Toktamış Ateş, Mehmet Metiner ve Yalçın Akdoğanın katılımıyla gerçekleşmiş bir ‘açık oturum’ vardı (‘Açık oturum’da irtica, ara rejim ve demokrasi kavramları tartışılıyor, o günkü siyasi iktidar ve icraatları ağır biçimde eleştiriliyor; bu arada eleştirilerden ‘devlet’ de fazlasıyla nasibini alıyordu.)</p>



<p>Gelelim söz konusu alıntılara…</p>



<p>Önce Ahmet Kekeç’ten: “Türkiye Cumhuriyeti muhaliflerinden kurtulmanın yolu olarak onları yok etmeyi seçen bir ‘total’ yapılanmadır ve bunun da ‘cumhuriyet’le uzak yakın bir ilişkisi bulunmamaktadır. Biraz daha deştiğinizde, altta, oligarşinin sırıtan dişlerine göreceksiniz. Cumhuriyet, çünkü, cumhuriyet elitlerinin zannettiği ve ileri sürdüğü gibi, yalnızca saltanatın zıddı bir rejim değildir; demokrasi için bir alt basamak, bir geçiş sürecidir.” (Sözleşme, Mayıs 1998, Sayı: 7, s. 43)</p>



<p>Daha ‘ağır’ ifadeler Metin Karabaşoğlu’nun yazısından:</p>



<p>“‘Türkiye’nin menfaati’ söz konusu oldu mu, akan sular durmaktadır. ‘Bir verip üç alma’ adına Iraklı masum çocukların ambargo ile aç ve biilaç kalıp ölmesinin ehl-i din içinde dahi seyircileri, hatta taraftarları vardır. Ne de olsa, ucunda ‘milli çıkarlar’ bulunmaktadır. Hem, ‘Vatan için can feda’ gibi yazılar dağa-taşa yazıldığı gibi, daha vahimi, küçük yaştan itibaren dimağlara da kazınmaktadır. Öyle ki, şu yazı misali, bunu sorgulama yönündeki çabalar, çoklarının gözünde ‘vatan hainliği’ne denk düşmektedir.” (Sözleşme, Mayıs 1998, Sayı: 7, s. 62)</p>



<p>Karabaşoğlu’nun yazısındaki ‘devlet eleştirileri’ bu kadar değil! Çok daha ağır ifadeler de yer alıyor yazıda; ancak maksadın hasıl olması bakımından bu kadarı yeterli…</p>



<p><strong>“Düşünceyi yasaklayan yasalar olmasın”</strong></p>



<p>Alıntıların son kısmı Mehmet Metiner’den. Metiner 1999 yılında Beyan yayınları arasında çıkan İdeolojik Devletten Demokratik Devlete adlı kitabında, baştan sona, ‘devlet’ eleştirileri, ‘rejim’, ‘demokrasi’, ‘cumhuriyet’, ‘sistem’ tartışmaları yapıyor. Birkaç pasaj da onun kitabından:</p>



<p>“Devletin içinde var olduğu artık herkesçe bilinen bir takım çeteleşmelere yurttaşların sadece dikkatini çeken ve bu bağlamda ‘devlet çeteleşmemeli’ türünden sadece temenni içeren bir düşünce açıklama fiili de bu türden bir suç kapsamına dahil edilirse, o zaman yurttaş bireyler neyi nasıl eleştiri konusu yapacaklarını şaşırır dururlar.”</p>



<p>“Demokratik devlet, eğitim üzerinde tekel kuran bir devlet değildir.”</p>



<p>Ülkemizde devlet her şeyin sahibi konumunda olduğu için, okullarda okuyan çocuklar üzerinde anne ve babaların talepleri hep göz ardı edilmiştir.”</p>



<p>“Türkiye özü itibariyle çok dinli, çok dilli, çok mezhepli ve çok kültürlü bir toplumdur. Bu çeşitlilik ve çoğulculuk, toplumsal biraradalığımıza gerçekten zara vermemektedir. Bu toplumsal birlikteliği sağlayan çoğulculuğun, resmi düzeyde de kabulü, sosyal barışı daha da pekiştirici bir davranış olur elbette.”</p>



<p>“İnternet var olduğuna göre, bir kısım düşünceleri yasaklayan yasalarımız değişmeli diyorum. Ya internet olmamalı ülkemizde ya da düşünceleri yasaklayan yasalarımız.”</p>



<p>Dönemin –ve daha öncesinin- diğer dergileri ve kitapları incelendiğinde bunlara benzer –hatta daha ağırı- eleştirilere, derin tartışmalara, ‘orijinal’ önerilere rastlamak zor olamayacaktır: Diyanet’in kaldırılmasından tutun YÖK’ün lağvedilmesine kadar… (Metiner adını andığım kitabında YÖK ile, DGM’ler ile, ‘devlet’ ile ilgili radikal eleştiriler/öneriler getirmektedir; şöyle mesela: “Türkiye’de politik toplum (devlet) ‘herşeyin sahibi’ ve ‘herkesin hükümdarı’ konumunda iken…”)</p>



<p><strong>‘Hakim’ devletten ‘hadim’ devlete</strong></p>



<p>Bütün bu hatırlatmalar, ‘ima’lar ne içindi?</p>



<p>‘İslamcılar’ın ‘devlet’i, ‘devlet’in YÖK gibi, Diyanet gibi, DGM’ler gibi toplumun (ve tabii İslamcıların da) hassasiyetlerine, önceliklerine, özgürlüklerine, haklarına müdahale eden, sınırlayan, yön veren kurumları ‘hedef’e koyup eleştirdiği yıllarda eleştiri oklarının hedefinde olanlar, zamanla, iktidarını kaybetti, ‘devlet’teki, ‘bürokratik oligarşi’deki o sarsılmaz gibi görünen otoritelerini terk ettiler. Yerlerine şimdiki sahipleri oturdular; eskinin muhalifleri, yeni dönemin muktedirleri oldular.</p>



<p>Peki, ne değişti?</p>



<p>Çok şey…</p>



<p>‘Devlet’ başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere yeni dönemin aktörlerinin bir çoğunun ifade ettiği gibi ‘hakim’ konumundan uzaklaştırıldı, vatandaşının/milletinin ‘hadim’i oldu: Özgürlüklerin temini ve yaygınlaşması, eğitim, sağlık, haberleşme, ulaşım, yargı gibi birçok alanda insanımız artık kendini daha iyi, daha özgüvenli, daha saygıdeğer olarak gördü/hissetti.</p>



<p>‘Bürokratik oligarşi’nin ‘hikmetinden sual olunmaz’ memurlarının yerini milletine hizmeti şiar edinmiş hizmetkârları aldı. Memura soru sormanın cesaret, soruya cevap almanın başarı sayıldığı dönemden çözüm odaklı çalışan, vatandaşını hastanede, adliyede, belediyede kapıda karşılayıp derdini dinleyen, çare arayan, çare bulan ve gerektiğinde hesap veren memurluk anlayışının hakim olduğu döneme geçildi.</p>



<p>(Erdoğan’ın sıklıkla kullandığı şu ifadeler yeni anlayışın kanıtı idi: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millete hâkim değil hadim olunur. Millete efendilik olmaz. Millete hizmetkârlık olur. Dikkat edin. Kim bu millete hizmet etmişse bu millet unutmaz.”)</p>



<p><strong>Yanlışları da savunmak!</strong></p>



<p>Dolayısıyla eskinin muhaliflerinin, ‘devlet’e, devlet kurumlarına, bürokrasiye sert eleştiriler yöneltenlerin hayalini kurduğu birçok şey gerçekleşmiş, önerdikleri düzen büyük oranda hayata geçirilmişti. Dolayısıyla eleştirmeye gerek kalmamıştı artık; ‘İslamcı’ gazeteci, yazar, düşünür ve kanaat önderlerinin epey bir kısmı bu defa eleştiren taraftan savunan tarafa geçmeyi uygun bulmuştu, dönemin ruhuna binaen… ‘Savunan’ tarafta olmak, en azından bazı ‘İslamcı’ları yeni dönemin iyiliklerinin yanında eksikliklerini de, aksaklıklarını da, hatta bazen yanlışlıklarını da savunmaya itti. ‘Devlet’ artık –bu zevata göre- kendilerinindi, olan biten her şey onlarındı, eksik, aksak, yanlış da olsa bazı şeyler görmezden gelinebilirdi! YÖK’ün, Diyanet’in, cemaatlerin, şu hocanın bu hocanın eylemleri, sözleri, açıklamaları ya da suskunlukları, ilgisizlikleri, boş vermişlikleri gündeme getirilmemeliydi; zira kastedilen kişi ve kurumların yanlışları ‘iktidarı zayıflatma amacına matuf’tu!</p>



<p>Hangi iktidarı?</p>



<p>Bürokraside, sivil toplumda, ‘devlet’te bir sürü reforma imza atmış ya da onları kendilerini yenilemeye, ‘güncelleme’ye yöneltmiş, teşvik etmiş, zorlamış bir iktidarı; Erdoğan yönetimindeki bir iktidarı…</p>



<p>Oysa bu korumacılıkla ulaşılan, ulaşılması planlanan hedef Erdoğan’ın hedefleriyle uyuşmuyordu; zira Erdoğan birçok konuşmasında işadamından kurum yöneticisine, gencinden öğrencisine toplumun bütün katmanlarına ve bütün kurumlarına şeffaf olmaları, öncü olmaları, yenilikçi olmaları, girişimci olmaları yönünde uyarılarda bulunuyordu.</p>



<p>Mesela şu sözleriyle:</p>



<p>“Bize sorgusuz sualsiz itaat eden bir gençlik değil, neyi niçin savunduğunu bilen bir gençlik lazım.”</p>



<p>Ve adeta herkesi güncellemeye davet eden şu cümleleriyle:</p>



<p>&#8220;Anlamak mümkün değil. Yani bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada, farklı bir asırda, zamanda yaşıyorlar. Çünkü İslam&#8217;ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam&#8217;ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam&#8217;ı, 14-15 asır hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız, böyle bir şey yok. Onun için de bugün İslam&#8217;ın uygulanması, yer, zaman, koşullar her şeyiyle, o da ne yapıyor, değişiyor. İslam&#8217;ın güzelliği de burada zaten, önemi burada. Şimdi birçok hoca efendi beni tefe koyup çalacak o ayrı mesele. Rabb&#8217;im bizi tefe koymasın, mesele orada.&#8221;</p>



<p>(Hatırlanacağı üzere Erdoğan bu sözlerinin farklı noktalara çekilme gayretleri üzerine konuya ilişkin ikinci bir açıklama da yapmış ve şunları ifade etmişti: &#8220;Dinimiz İslam ve kitabımız Kur&#8217;an-ı Kerim, Rabbimizin emri gereği kıyamete kadar caridir. Değişimi inkar etmek, kafasını kuma gömen deve kuşu misali kendi kendini kandırmak demektir. Elbette asla değişmeyen ve değişmeyecek olan kurallar da ilkeler de vardır. Mesela İslam&#8217;ın son din olduğu asla değişmeyecek bir hakikattir. Bununla kimse oynayamaz. Allah&#8217;ın, yüce kitabımız Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de bize açıkça ifade ettiği hükümler yani naslar asla değişmemiştir, değişmeyecek.&#8221;)</p>



<p><strong>‘Kartel medyası’ ne demişti?</strong></p>



<p>Şimdi gelelim sadede:</p>



<p>Geçmişte ‘Filanca komutanı eleştirenlerin amacı aslında TSK’yı itibarsızlaştırmaktır!” (Oramiral İlhami Erdil ile ilgili mahkeme süreci haberleştirilirken Cumhuriyet gazetesi çevresi bu sözleri kullandı) ya da “Yolsuzluğu gündeme getirenler aslında istikrarı hedef alıyorlar!” (Bu sözler de DSP-MHP-ANAP koalisyonu döneminde ANAP’lı bakanlar eleştirilirken ‘kartel medyası’ tarafından söylenirdi) klişeleri çok kullanıldı; ancak bu itirazların makul ve mantıklı olmadığı sonradan anlaşıldı.</p>



<p>Şimdilerde kurumları, yöneticilerini, hocaları, şeyhleri eleştirmenin yanlışlığını savunanlar, bu tavırların altında gizli hedefler arayanlar, böylece geçmişteki eleştirelliklerinin uzağına savrulanlar, Erdoğan’ın yukarıda alıntıladığım (daha fazlasını bolca bulabileceğimiz) sözleri, müdahaleleri, uyarıları ile ofsayta düşmüş olmuyorlar mı? Erdoğan işe el atmayınca niye kimse kendi üzerine düşeni yapmayı akletmiyor? Kişiler/kurumlar niye sorumluluklarının gereğini yapmıyor? Medyanın anlı şanlı isimleri geçmişteki sorgulayan, uyaran, yol gösteren tavırlarını niye takınmaktan kaçınıyorlar?</p>



<p>Üstelik birçok alanda Erdoğan yolu açmışken, yordamı göstermişken… Unutulmasın ki, kişiler, kurumlar ve ‘devlet’ eksikleri, hataları, yanlışları sebebiyle eleştirildiğinde değil, ayıpları örtüldüğünde yıpranır… Ve yine unutulmasın ki 2023 hedefine doğru emin adımlarla ilerleyen Türkiye’de, ‘devlet’, ‘hâkim’ değil ‘hadim’dir; milletinin hizmetkârı yani…</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><a href="https://www.eflatunkitap.com/amerikada-gazetecilik-280642"><img decoding="async" width="730" height="93" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/Yazarin_Kitaplarinijpg.jpg" alt="" class="wp-image-14416" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/Yazarin_Kitaplarinijpg.jpg 730w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/Yazarin_Kitaplarinijpg-300x38.jpg 300w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></a></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islamcilarin-devletle-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber’in Filizlendirdiği Yönetim Biçimi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/peygamberin-filizlendirdigi-yonetim-bicimi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/peygamberin-filizlendirdigi-yonetim-bicimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Turan Günaydın]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:15:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih Denemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Turan Günaydın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2275</guid>

					<description><![CDATA[Yarımada’nın kuzeyindeki Bizans ve -Hz. Ömer devrinde fethedilinceye değin- kuzeydoğusundaki İran saltanat sisteminin hâkim olduğu coğrafyalardı. Yani o dönemlerde yönetim -kabataslak- babadan oğula geçiyordu. Oysa Müslümanlar babadan oğula değil, İslam toplumunda adalet ve ehliyetiyle öne çıkmış şahsiyetlere yönetimi tevdi ediyorlar, şura sayesinde bu alandaki belirlemelerin ferdî olarak değil meşveretle halledilmesini sağlıyorlardı. Peygamberimizin vefatının (M. 632) hemen peşinden meydana gelen hadiseler değil konumuz. Fakat Hz. Peygamber’le birlikte ve ondan daha bir müddet sonraya kadar Arap Yarımadası’nda o devirde pek de örneği olmayan bir devlet yapısı kurulmuş olduğunu apaçık görüyoruz. Şurası açıktır ki İslâm tarihinin en erken devirlerinden itibaren yeni bir yönetim biçimi filizlenmeye başlamıştı. Hz. Peygamber, hastalığı esnasında da vefatı anında da Arap Yarımadası’nda kurulan yeni devletin başına kimin geçeceği konusunda veya nasıl bir yönetim biçimi kurulması gerektiği hususunda açık, etraflı ve başka hiçbir şeye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bir açıklamada bulunmadı. Buna gerek duymadığı da düşünülebilir. Çünkü vahiy yoluyla alarak insanlığa bildirdiği Kur’an-ı Kerim’de yönetim için iki ana esas belirlenmiş bulunuyordu: a) Adalet. b) Ehliyet. Bu iki hususa riayet edildiğinde su akar yolunu bulurdu elbette. Nitekim Hz. Ebubekir yönetici seçilince bu iki prensibe riayet etti. Zaten kendisinin bu işe ehliyetli olduğunda kimse şüphe etmemiş, yönetimin kendilerinde olmasını arzulayan ve bunun için &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yarımada’nın kuzeyindeki Bizans ve -Hz. Ömer devrinde fethedilinceye değin- kuzeydoğusundaki İran saltanat sisteminin hâkim olduğu coğrafyalardı. Yani o dönemlerde yönetim -kabataslak- babadan oğula geçiyordu. Oysa Müslümanlar babadan oğula değil, İslam toplumunda adalet ve ehliyetiyle öne çıkmış şahsiyetlere yönetimi tevdi ediyorlar, şura sayesinde bu alandaki belirlemelerin ferdî olarak değil meşveretle halledilmesini sağlıyorlardı.</strong></p>
<p>Peygamberimizin vefatının (M. 632) hemen peşinden meydana gelen hadiseler değil konumuz. Fakat Hz. Peygamber’le birlikte ve ondan daha bir müddet sonraya kadar Arap Yarımadası’nda o devirde pek de örneği olmayan bir devlet yapısı kurulmuş olduğunu apaçık görüyoruz. Şurası açıktır ki İslâm tarihinin en erken devirlerinden itibaren yeni bir yönetim biçimi filizlenmeye başlamıştı.</p>
<p>Hz. Peygamber, hastalığı esnasında da vefatı anında da Arap Yarımadası’nda kurulan yeni devletin başına kimin geçeceği konusunda veya nasıl bir yönetim biçimi kurulması gerektiği hususunda açık, etraflı ve başka hiçbir şeye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bir açıklamada bulunmadı. Buna gerek duymadığı da düşünülebilir. Çünkü vahiy yoluyla alarak insanlığa bildirdiği Kur’an-ı Kerim’de yönetim için iki ana esas belirlenmiş bulunuyordu: a) Adalet. b) Ehliyet.</p>
<p>Bu iki hususa riayet edildiğinde su akar yolunu bulurdu elbette. Nitekim Hz. Ebubekir yönetici seçilince bu iki prensibe riayet etti. Zaten kendisinin bu işe ehliyetli olduğunda kimse şüphe etmemiş, yönetimin kendilerinde olmasını arzulayan ve bunun için Benî Saide Yurdunda toplanarak bir girişimde bulunan Ensar (Medineliler) dahi bu girişimden vazgeçip Hz. Ebubekir’in etrafında toplanmıştı.</p>
<p>Seçilen yöneticiye “biat” usulü uygulandı. Bu usulle bugünkü oy kullanma sisteminden şekil olarak farklı ama mahiyet olarak aynı hükmü görecek bir biçimde Müslümanlar yöneticiye bizzat gelerek, gelemeyenler kendileri yerine adaylarını göndererek seçimi onayladıklarını bildiriyorlardı. Herkesin bu seçimi onaylaması gerekmediğini de Hz. Sa’d b. Ubâde ve Hz. Fâtıma’nın Hz. Ebubekir’e biat etmeyişinden anlıyoruz. Sonuç itibariyle Müslümanların çoğunluğu bir karara varmış oluyorlardı.</p>
<p>Hz. Ebubekir, Hz. Peygamber’in oğlu değildi, en yakın destekçisi ve dostuydu (sahabisi idi). Demek ki o devirde Müslümanların kafasında babadan oğula geçen bir yönetim biçimi şekillenmemişti. Adaletle hükmedeceğine ve yönetime ehliyetli olduğuna inandıkları bir kişiyi yönetici seçmişlerdi. Hz. Ebubekir’den sonra da oğlu iş başına geçmedi, Hz. Ömer seçildi. Hz. Ömer ölüm döşeğindeyken yerine oğlunu tayin etmesini isteyenlere karşı çıktı. Bu durumda onun da kafasında saltanat değil adalet ve ehliyete dayalı bir sistemin bulunduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Bu arada baştan beri seçildi diyoruz ya kimdi seçen/ler? Hz. Ebubekir’den itibaren bir altı kişilik “şura” oluşturulmuştu. Bu şura, Müslümanların içinde temayüz etmiş saygın kişiliklerden oluşuyor, her seçimde halkın nabzını da tutuyordu. İşte bu şuranın gerçekleştirdiği kamuoyu yoklaması sonucu yönetim için iki adayın eşit miktarda desteğe sahip olduğu anlaşıldı: Hz. Osman ve Hz. Ali.</p>
<p>Şura’nın aynı desteğe sahip bu iki adaya herkesin önünde yönelttiği sorular sonucunda Hz. Osman yönetici seçildi. Burada da yine adalet ve ehliyet konusunda kimsenin bir şüphesi olmadığı anlaşılıyor. Ne var ki bu seçimle birlikte İslam tarihinin erken bir devrinden itibaren bazı rahatsızlıklar da doğmaya başladı. Hz. Osman şefkat ve merhamet timsali bir şahsiyetti ve mensup olduğu Emevi kabilesi onun iyi niyetini, merhametini istismar etmekten çekinmiyordu. Sonuçta Mısır’a gönderdiği validen memnun olmayan bir grup Müslüman, Hz. Osman’ın aleyhinde çevrilen bazı dalavereler sonucu şehit edildi. Hz. Ali kaotik bir ortamda yine şuranın kararıyla yönetici seçilmişti. Emevilerin başını çeken Şam valisi Muaviye, kendi kabilesinden olan Hz. Osman’ın kanını talep ederek Hz. Ali’nin karşısına dikildi. Yaşanan hadiseler Hz. Ali’nin genç yaşta şehit edilmesiyle sonuçlandı. Onun, başkenti Kûfe’ye taşımakla, yeni devlet sisteminin Arap aristokrasisinin merkezi olan Hicaz’da değil, hem Arapların hem de “Mevâlî”den olan gayr-i Arap Müslümanların bir arada yaşadığı bir beldede şekillenmesini arzu ettiği anlaşılıyor. Bu girişim oldukça önemlidir ve üzerinde ayrıca düşünmeye ve durmaya değer.</p>
<p>Burada da dikkat çekici olan husus, şuranın Hz. Ali’yi yönetici olarak belirlerken onun Hz. Peygamber’in damadı ve torunlarının babası oluşunu değil, liyakatini esas almasıdır. Demek ki yine Kur’an’ın bir yönetim için öngördüğü iki prensip; adalet ve ehliyet konusunda herhangi bir şüphe yoktu.</p>
<p>Muaviye, Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Hz. Hasan’ın etrafında toplanan Müslümanları dağıttı ve bizzat Hz. Hasan’ın hilâfeti kendisine devretmesinden sonra yönetimi devraldı. Hz. Hasan, yönetimi Muaviye’ye devrederken “&#8230; Halifeliğin kendisinden sonra oğluna geçmeyeceği ve yeni halife seçiminin Müslümanlar arasında oluşturulacak şura tarafından yapılacağı” şartını koşmuştu.</p>
<p>Muaviye başkenti Şam’a taşıdı. O devirde sağ olan bazı büyük sahabilerden bir kısmı savaşlarda ölmüş, sahabi Zübeyr b. Avvâm’ın oğlu olan ve Yezid’in veliaht tayin edilmesine şiddetle karşı çıkıp ona biat etmeyen Abdullah b. Zübeyr Hicaz bölgesinde istiklâlini ilan etmiş (M. 683) ve İslâm toplumunda bir karmaşanın da önü açılmıştı. Fakat Muaviye’nin, biraz da uyguladığı sert tedbirler sonucu bu keşmekeş kısmen aşılmış oldu.</p>
<p>Buraya kadar da daha önce filizlenmeye başlayan sistem açısından fazla bir sorun gözükmüyor. Yani yine yönetim babadan oğula geçmemiş, İslâm toplumunda siyasî yarışı bir şekilde kazanan kişiler yönetici olmuştu. Peki bu yönetici değişikliğinde adalet ve ehliyet şartları gerçekleşmiş miydi? Şura faal bir rol oynamış mıydı? Olan bitene bakılırsa bu sorulara olumsuz cevap vermek gerekiyor. Bu noktalarda daha fazla ayrıntıya ihtiyacımız olduğu açıktır. Fakat en başta birçok sahabinin -kendisi hiç arzu etmese de- Hz. Hasan’a biat ettiği ve Muaviye’ye biat konusunda bir sıkıntı yaşadığı yönünde bazı ayrıntılar İslam tarihi kaynaklarına yansımıştır.</p>
<p>Ömer b. Abdülaziz tarafından kaldırılıncaya kadar Muaviye’nin hutbelerde Hz. Ali’nin ve ahfadının tel’in edilmesi âdetini getirmesi, biat konusunda çekimser kalanlara uyguladığı baskı ve yıldırma politikası, yönetimde adalet ve ehliyet konularında kamuoyu nezdinde cevaplanması imkânsız soru işaretleri oluşturuyordu.</p>
<p>Bu ve benzeri birçok ayrıntının en son aşaması ise Muaviye’nin kendisinden sonra oğlu Yezid’e biat edilmesinin altyapısını hazırlaması ve ölümünden sonra kurduğu sistem gereği Yezid’e biat edilmesidir. Bu durumda erken İslam toplumunda filizlenmeye başlayan adalet ve ehliyet prensiplerine dayalı ve bunları sağlamaya yönelik fonksiyonuyla şuranın bir anlamı kalmamış oluyordu.</p>
<p>Hz. Peygamber döneminde temelleri atılıp onun hemen vefatından sonra filizlenmeye başlayan sistem, o çağda Arap Yarımadası’na yakın coğrafyada pek de örneği olmayan bir sistemdir. Yarımada’nın kuzeyindeki Bizans ve -Hz. Ömer devrinde fethedilinceye değin- kuzeydoğusundaki İran saltanat sisteminin hâkim olduğu coğrafyalardı. Yani o dönemlerde yönetim -kabataslak- babadan oğula geçiyordu. Oysa Müslümanlar babadan oğula değil, İslam toplumunda adalet ve ehliyetiyle öne çıkmış şahsiyetlere yönetimi tevdi ediyorlar, şura sayesinde bu alandaki belirlemelerin ferdî olarak değil meşveretle halledilmesini sağlıyorlardı. Üstelik bu yönetim biçimi Hz. Ömer döneminde doğan ihtiyaç dolayısıyla oluşturulmuş Divan Teşkilatı gibi bazı birimlerle de gelişiyor ve daha da gelişmeye açık bir görünüm arz ediyordu.</p>
<p>Muaviye, Dört Halife döneminde filizlenen bu yeni sistemi, -daha öncekilerin yapmadığı şekilde- yerine oğlu Yezid’i veliaht ilan ederek kökünden biçmeseydi, Müslümanlar bütün dünyaya örnek bir yönetim sistemi geliştireceklerdi. Şüphesiz önce şura, Hz. Ömer döneminde ise Divan Teşkilatı gibi birimlerle o çağın dünyasında bir örneği daha olmayan yepyeni bir yönetim sistemi gelişmeye başlamıştı ve daha da gelişeceği aşikârdı.</p>
<p>Müslümanlar -etraflarında böyle bir sistem yoksa- yönetim konusundaki bu farklı gelişme için nereden ışık almışlardı peki? Şüphesiz Kur’an’dan. Daha önce belirtmiştik: Kur’an yönetim biçimleri için iki ana esas belirlemiştir: Adalet ve ehliyet. Ve bu iki prensip, Hz. Peygamber’in vefatının hemen ardından Müslümanlara ışık tutmuş, yol göstermiştir. Peygamberimizin vefatıyla vahiy kesilmiş olsa da ona inen vahiyler yol gösterici niteliklerini sürdürmekteydi.</p>
<p>Sonra ne oldu? Muaviye sonrası İslam dünyası da dünyanın diğer bölgelerindeki gibi saltanat sistemini esas alan yönetimlerce idare edildiler. Dünyaya yeni ve daha insani bir sistem sunamadılar. Bugün biz dünyaya örnek bir yönetim biçimi verebilecekken sistem aramak ve başkalarından sistem devşirmek zorunda kaldık.</p>
<p>Şüphesiz tarihe ibret almak için bakmak amacındayız. Zamanında yaptığımız hataları görmezden gelerek geleceğimize yön veremeyiz. Bizden öncekilerin yaptıkları hataları biz dile getirmezsek başkaları çok daha olumsuz bir üslupla dile getirirler ve İslam dünyasında çok daha fazla yıkıcı bir tesir oluşturabilirler. Nitekim oluşturuyorlar da.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/peygamberin-filizlendirdigi-yonetim-bicimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
