<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeni Türkiye &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/yeni-turkiye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Aug 2018 04:30:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Yeni Türkiye &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kutuplaşma Değil, İnşa İhtiyacı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kutuplasma-degil-insa-ihtiyaci/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kutuplasma-degil-insa-ihtiyaci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:39:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2487</guid>

					<description><![CDATA[Bugün her zamankinden daha fazla yüksek siyasete ihtiyaç var. Cumhurbaşkanlığı makamının devletle beraber siyasal erki temsil niteliği kazanması bu anlamda yüksek siyasetin önünü açmış olmalı. Bunun yolu hiç şüphesiz ki kutuplaştırıcı, popülist siyaset değil, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilen, toplumu gerçek bir tekâmül duygusuyla harekete geçirebilen, samimi, fedakâr ve akılcı siyaset olacaktır. Yapıp eylediklerimizle ideallerimiz arasındaki mesafenin açılmasını siyasetin gerçeklerine bağlamak, neredeyse kanıksadığımız bir alışkanlık haline geldi. Siyasal akıl, idealleri belki ötelemiyor ama ideallerin bağlayıcılığına karşılık iktidarın devamlılığını her şeyden daha önemli bir mesele haline getirmesiyle kendi içinde muhtemelen derin bir evrilme süreci yaşıyor. Aynı zamanda hepimiz açısından öğretici olabilecek bir tecrübeyi de beraberinde taşıyor. Ancak siyasal aklın gerek ferdi gerekse sosyal mahiyette ontolojik gerçeklik üzerinde hiçbir tesirinin olmadığını iddia etmek, hakikate mugayirdir. Farkında olsak da olmasak da siyasal akıl, ontolojik temayülleri yeniden biçimlendirici bir faktör olarak etkilerini gösteriyor. Bilhassa kitle dediğimiz varlığın etkiye son derece açık oluşu, ontolojik hassasiyetlerin siyasal isterler doğrultusunda kanalize edilmesini yeterince kolaylaştırıyor. Sadece kitle değil, politika yapıcılar ve kanaat önderleri de elbette siyasal aklın yaşadığı evrilmeden nasiplerini alacaktır. Almadığını söyleyebilmemiz için çok somut, çok net veriler gerekiyor, lakin bunlar retorik ve arızi şeyler olmamak zorunda. Belki de iktidar aklındaki değişmeden söz ederken yanılıyoruz, belki de İslami hassasiyetleri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bugün her zamankinden daha fazla yüksek siyasete ihtiyaç var. Cumhurbaşkanlığı makamının devletle beraber siyasal erki temsil niteliği kazanması bu anlamda yüksek siyasetin önünü açmış olmalı. Bunun yolu hiç şüphesiz ki kutuplaştırıcı, popülist siyaset değil, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilen, toplumu gerçek bir tekâmül duygusuyla harekete geçirebilen, samimi, fedakâr ve akılcı siyaset olacaktır.</strong></p>
<p>Yapıp eylediklerimizle ideallerimiz arasındaki mesafenin açılmasını siyasetin gerçeklerine bağlamak, neredeyse kanıksadığımız bir alışkanlık haline geldi. Siyasal akıl, idealleri belki ötelemiyor ama ideallerin bağlayıcılığına karşılık iktidarın devamlılığını her şeyden daha önemli bir mesele haline getirmesiyle kendi içinde muhtemelen derin bir evrilme süreci yaşıyor. Aynı zamanda hepimiz açısından öğretici olabilecek bir tecrübeyi de beraberinde taşıyor. Ancak siyasal aklın gerek ferdi gerekse sosyal mahiyette ontolojik gerçeklik üzerinde hiçbir tesirinin olmadığını iddia etmek, hakikate mugayirdir. Farkında olsak da olmasak da siyasal akıl, ontolojik temayülleri yeniden biçimlendirici bir faktör olarak etkilerini gösteriyor. Bilhassa kitle dediğimiz varlığın etkiye son derece açık oluşu, ontolojik hassasiyetlerin siyasal isterler doğrultusunda kanalize edilmesini yeterince kolaylaştırıyor. Sadece kitle değil, politika yapıcılar ve kanaat önderleri de elbette siyasal aklın yaşadığı evrilmeden nasiplerini alacaktır. Almadığını söyleyebilmemiz için çok somut, çok net veriler gerekiyor, lakin bunlar retorik ve arızi şeyler olmamak zorunda.</p>
<p>Belki de iktidar aklındaki değişmeden söz ederken yanılıyoruz, belki de İslami hassasiyetleri Türk sağından ayrıştırma temelli yaklaşımımızın, -iktidar partisi özelinde- nesnel bir karşılığı söz konusu değil. Siyasal aklın başından beri ideolojiyle demokratik kitle siyasetini birbirinden ayırarak nihayetinde sosyoloji odaklı, popülist bir tarz-ı siyasetten yana olduğu düşünülebilir. Bu çerçevede, vesayetçi yapının ortadan kaldırılması ne kadar popülist siyasetin bir gereğiyse, çoğunluğun kültürel ve siyasal hassasiyetleri doğrultusunda bir politikayı inşa etmek de o kadar popülist bir tutum olarak değerlendirilebilir. Sosyoloji, siyaseti önünde sonunda kendi tabii mecrasına sevk ediyor denebilir. Bu açıdan tarihin tekerrür ettiğini söylemek hiç yanlış olmaz. Demokrat Parti döneminde Vatan Cephesi adıyla oluşan muhafazakâr-milliyetçi blok, 1970’li yılların ikinci yarısında Milliyetçi Cephe hükümeti olarak tezahür ettiydi. 15 Temmuz sonrasında ise Yenikapı Ruhu olarak ortaya çıktı. Cumhur İttifakı da bunun mevcut konjonktürdeki bir devamından başka bir şey değil. Dolayısıyla siyaset, topluma zihinsel irtifa kazandıracak derin açılımlar yapmaktaki kararsızlığını sürdürüyor.</p>
<p>Popülizmi, sağ siyasetin ayırt edici özelliklerinden biri olarak tespit etmek mümkün. Sosyolojik realitenin halkçılık kisvesine büründürülmesi ise sağ siyaseti iyiden iyiye banallaştıran sebeplerden biri. Buradan bakıldığında sağ siyasetin, halkçı retoriği belli çıkar çevrelerinin inisiyatifi doğrultusunda kullandığı, dahası muhafazakârlığın cenderesinde bir kişiliksizleşmeye maruz kaldığı görülür. Sosyolojik realitenin dikte ettiği pragmatik refleksler, sağ siyaseti neredeyse bütünüyle karakterize eder. Diğer taraftan, sosyolojiye verilen bu değer, popülizmden kaynaklanmış olabileceği gibi, iktidar aklının bir sonucu da olabilir. Aradaki fark, popülizmin sağ siyasette belli bir kendiliği ve ideolojik müşterekliği içermesine karşılık, iktidar aklının tamamen çıkar odaklı hareket edişidir. Dahası iktidar aklı/arzusu, sağ siyaseti olduğu kadar sol siyaseti de manipüle etmekte fakat solda bu, kendisini bütün çıplaklığıyla popülizm şeklinde ortaya koymaktadır. Bu itibarla sağ siyasetteki iktidar aklının ifşası –popülist göstergeler üzerinden– görece daha zor hale gelmektedir.</p>
<p><strong>İktidar Aklıyla Değerler Siyaseti Arasında</strong></p>
<p>Popülizmin iktidar aklıyla perçinlendiği veya motive edildiği yerde siyasetin çok daha başka bir noktaya doğru evrildiğini öngörmek o kadar zor olmamalı. Başkanlık sisteminin, Türk siyasetini nasıl bir yola doğru sokacağı bu açıdan fazla bir muamma sayılmaz. Bunun emarelerini yavaş yavaş görüyoruz. Popülizm bundan böyle siyasetin üzerinde çok daha baskın bir unsur olacak; bu son derece aşikâr. İktidar aklının ise siyaseti giderek daha fazla manipüle etme gücüne sahip olacağı bellidir. Bu da diyalogdan ziyade ittifakların siyasete yön vermeye başladığı sistemsel bir dönüşümü beraberinde getiriyor. Sosyolojinin (toplumsalın) yükselişi böylece yeni bir ivme kazanacak, ideoloji, ahlak ve hakikat giderek daha marjinalize olacaktır. “İdeolojilerin sonu”ndan dem vuran tez, anlaşılan o ki hakikatini artık daha fazla hissettirmeye başlamıştır.</p>
<p>Popülizm olgusunu siyasi planda, toplumsalın yükselişiyle simetrik bir gelişme diye kabul etmek mümkün. Demokrasiler toplumsalın, dolayısıyla kitle ruhunun güç kazandığı rejimlerdir. Buna bağlı olarak popülizmi buyur edici bir siyasallaşmaya elverişli zemin hazırlarlar. Fakat yine de popülist dinamiklerin siyasallaşmasını temin edecek bir dile ve kimlik tanımlamasına ihtiyaç vardır. Bu yüzden medya gücünü arkasına almamış popülist bir siyasetin başarı şansı hemen hemen yoktur. Popülist siyaset, güçlü bir medya ağına muhtaçtır, zira toplumsalı kendi akışına bırakmamak zorundadır. İdeolojik hassasiyetten nispeten azade bir nitelik taşıyan toplumsal unsurlar (muhafazakâr, milliyetçi kitle), aynı zamanda medya etkisine ve manipülasyonlara en açık kitledir. Bilgi ve eleştirel düşünceden ziyade psikolojik saiklerle hareket etmeye eğilimlidir. Gerçi aynı eğilim ideolojik gruplar için de geçerlidir, “sürü psikolojisi” orada da etkili bir şekilde kullanılmakta, yer yer daha tahripkâr bile olabilmektedir. Faşizm Almanyası, ideolojik sürüleştirmenin en çarpıcı örneklerinden biridir. Dinin de aynı şekilde ideolojilerin yerine ikame edilebileceğini gayet iyi biliyoruz. Nitekim dini-ideolojik sürüleştirme olmasa FETÖ diye bir yapı olamazdı. Mankurtlaşma tam da öylesi sürü psikolojisinden kaynaklanan bir aptallaşma biçimidir. Sadece insanları, grupları, cemaatleri değil, bazı zaman bütün bir toplumu vakum gibi içine alabiliyor. George Orwell’ın Hayvanlar Çiftliği romanında bunun müthiş bir alegorisini görürüz.</p>
<p><strong>Ateşle Oynamak</strong></p>
<p>Popülist siyaset bilindiği gibi sıradanlıktan beslenir; avamın değerleri üzerinden bir iktidar gücü devşirmek ister. Daha hüsnü niyetle diyecek olursak, avamı iktidarın ruhu, sembolü ve teminatı olacak konuma getirir. Fakat ona aynı zamanda muteber bir dil ve kimlik kazandırma ihtiyacı duyar.</p>
<p>Millet kavramı, muhafazakâr içeriği sebebiyle popülist siyasetin belki de en kullanışlı enstrümanlarından biridir. Milli ruhu okşayarak toplumsalı siyasallaştırmak her zaman değilse bile, çoğu zaman işe yarar bir yöntemdir. Bunun üzerinden siyaseti dizayn etmenin nispeten daha kolay ve makbul olduğu görülür. Bilhassa muhafazakâr-sağ sosyolojinin hakim olduğu ortamlarda bu durum tartışmasız şekilde böyledir. Oysa burada büyük ihtimalle millet kavramının dejenerasyonu söz konusu olmaktadır. Zira popülist siyasetin en önemli handikaplarından ve marazlarından biri olan toplumu kutuplaştırma stratejisi, millet kavramının zıddına bir nitelik gösterir. Millet kavramını yerinden ederek manipülatif bir araca dönüştürür. Bu ise kavramı (milli ruhu ve dinamikleri) sulandırmakla kalmaz, aynı zamanda parçalayıcı, bölücü, çatışmacı bir eksene oturtur. Dolayısıyla popülist siyasetin millet kavramını, kutuplaştırıcı bir araç olarak kullanması ateşle oynamaktır.</p>
<p><strong>Göz Ardı Edilemeyecek Paradoks</strong></p>
<p>Milletin bütünlüğüne karşı bir saygısızlık ve sadakatsizliktir. Bugün muhalefet cephesinin kurmaya çalıştığı ittifakın “Millet İttifakı” olarak adlandırılması gerçekten de kabule şayan değildir. Milletin yaşayan, somut varlığının yerine daha görece ve kurmaca bir millet tasavvuru koyarak toplumu kucaklayıcı bir tarz-ı siyaset icra edilemez. Nihayetinde millet, yaşayan bir varlıktır ve popülist siyasetin isterlerine ram edilemeyecek kadar ontolojik bir realite, bir meseledir.</p>
<p>Burada hepsinden daha tuhaf olansa, millet kavramının yeri geldiğinde siyasi amaçlarla yeri geldiğinde ontolojik bir değer, bir realite olarak kullanılabilmesidir. İçeride popülist siyaset için pragmatik işlevler gören millet kavramı, dış politikada (düşmana karşı) birden ontolojik muhtevasıyla kullanıma sokulabiliyor. Bu paradoksu hiçbir şekilde göz ardı edemeyiz. Böyle bir paradoksla karşı karşıya gelmemek için en azından millet kavramı üzerinden izlenen kutuplaştırıcı siyasetten uzak durmak gerekir. Makyavelizm iktidar aklı için iyi bir şey olabilir ama milletin varlığı birliği üzerinde açacağı yaralar harap edici olabilecektir. Millet realitesi bir veya birkaç partinin ipoteğine alınamayacak kadar siyasetin üstünde bir yere sahiptir. Siyasete konu olacaksa da genele şamil bir değerler manzumesi ve mutabakatı üzerinden konuşmayı gerektirir. Ayrıştırıcı değerlerin yerine birleştirici, çerçeve değerlere atıf yapmak esastır.</p>
<p><strong>Siyasetin Anahtar Kavramı: Tekâmül</strong></p>
<p>Bununla millet olgusunun statik bir çerçevede kalması gerektiğini söylemiyoruz. Aksine, millet, kendisini inkişaf ettirmesi gereken bir güç, bir birliktelik tarzıdır. İnkişaf etme becerisini gösterdiği düzeyde ontolojik selametini de sağlayabilecektir. Lakin bu inkişaf, ne popülist siyasetin ne de iktidar aklının isterleriyle kabil olabilir. Gücünü siyasetin beklentilerinden değil, kolektif ruha ve değerlere kazandırılan dinamizmden alacaktır. Bunun için toplumsalı yani kolektif hayatı sahici bir bütünleşmeye doğru tekâmül ettirmek gerekir.</p>
<p>Tekâmül sözcüğü burada tam anlamıyla anahtar unsurdur; bireysel varoluşun olduğu kadar kolektif varoluşun da dinamizmini temin eden duygunun kaynağını teşkil eder. Bu itibarla siyasetin geleceği salt muhafazakâr sabiteler üzerinden temin edilemez, edilse dahi bunun siyaseti taşıma kapasitesi sınırlıdır. Toplumsal dinamizmi sağlayacak nihai güç, hem maddi hem de manevi planda realiteyi tekâmül ettirme yeteneğidir. Bu minval bir tekâmül umudunu topluma veremeyen siyaset yavaş yavaş tarihin dışına itilmekten kurtulamaz. Topluma, toplumsala ister istemez yabancılaşır. Siyasi partiler tarihimiz, bunun örneklerini bolca vermiştir. Bugüne doğru gelindiğinde Türkiye, eskileri tasfiye etme ve etkisizleştirme başarısını büyük ölçüde gösterdi ama Yeni Türkiye’nin ruhuna nüfuz etme kabiliyetini haiz yeni siyasal akıl inşa edilebildi mi, şüpheli. Sıkıntı esasen burada. Bunun için iktidara vaziyet eden siyasal aklın yaşadığı tedirginliği iyi anlamak lazım. Toplumsalın biriken enerjisini konjonktürel avantajlar çerçevesinde verimlilikle değerlendirme dirayetini gösterebilen siyasal akıl, bununla beraber söz konusu toplumsalı, üretmekten ziyade tüketme eğilimi içinde olduğunu göremedi, dolayısıyla popülist siyasetin sınırlarına gelip dayandı. Millilik-yerlilik retoriği ile popülist siyaset zirve yaptı, lakin bunun toplumsalı inşa edecek reel bir karşılığının veya rasyonalitesinin olmadığı anlaşılamadı: tabii ki beka meselesi hariç.</p>
<p>Fakat beka meselesinin bile toplumsalı motive etmede yeterli gelmemesi siyasal akıl açısından düşündürücü olmalı. İttifak siyaseti aynı zamanda bir çaresizliğin dışavurumu anlamına gelmektedir. Oysa ne ittifak ne de böl parçala siyaseti, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilir. Her ikisi de büyük ölçüde “iktidar aklı”yla malul bir pragmatizmin sonucudur. Bugünse her zamankinden daha fazla yüksek siyasete ihtiyaç var. Cumhurbaşkanlığı makamının devletle beraber siyasal erki temsil niteliği kazanması bu anlamda yüksek siyasetin önünü açmış olmalı. Bunun yolu hiç şüphesiz ki kutuplaştırıcı, popülist siyaset değil, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilen, toplumu gerçek bir tekâmül duygusuyla harekete geçirebilen, samimi, fedakâr ve akılcı siyaset olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kutuplasma-degil-insa-ihtiyaci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Yönetim ve Hayatın Gerçeği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-yonetim-ve-hayatin-gercegi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-yonetim-ve-hayatin-gercegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seyit Mehmet Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:36:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Hayatın Gerçeği]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2485</guid>

					<description><![CDATA[Ülkemiz, kendisine ve milletimize dar gelen bir ucube sistemden kurtulmuş ve yepyeni bir yönetim biçimine kavuşmuştur. Böyle ucube bir sistemle ülke hiçbir zaman istenildiği gibi idare edilemedi. Böyle bir yönetim biçiminden hoşnut olanlar öncelikle Haçlı Avrupası, Haçlı Avrupası’nın güdümündeki diğer Batılı güçler, bu güçlerle gönül birliği eden içimizdeki Truva Atı Ashabı, Boğaziçi Aşireti ve Mandacıların torunlarıydı. 1. Cumhuriyet’in kuruluşundan 1950 yılına kadar geçen 27 yıllık sürede adını ne koyarsak koyalım, bu ülke esas olarak gücün tek elde toplandığı bir yönetimle idare edildi. Bu yönetim biçimi, milletimizin hiç hoşuna gitmemiş olmalı ki… Kendisine istediğini seçme hakkı verildiği ilk seçimde gücü tek elde toplayanları iktidardan uzaklaştırdı ve darbelerle ülke yönetimlerine müdahale edildiği dönemler dışında hiçbir şekilde iktidarın bir kulpundan bile tutturmadı. 2. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerinden sonra ülkemiz, kendisine ve milletimize dar gelen bir ucube sistemden kurtulmuş ve yepyeni bir yönetim biçimine kavuşmuştur. Böyle ucube bir sistemle ülke hiçbir zaman istenildiği gibi idare edilemedi. Bu idare edilemeyişin en doğal sonucu olarak, bu aziz millet sahip olduğu potansiyelini hiçbir zaman enerjiye çevirip işe dönüştüremedi. Üretemedi… Zenginleşemedi… İstenilen seviyede güçlenemedi. Böyle bir yönetim biçiminden hoşnut olanlar öncelikle Haçlı Avrupası, Haçlı Avrupası’nın güdümündeki diğer Batılı güçler, bu güçlerle gönül &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ülkemiz, kendisine ve milletimize dar gelen bir ucube sistemden kurtulmuş ve yepyeni bir yönetim biçimine kavuşmuştur. Böyle ucube bir sistemle ülke hiçbir zaman istenildiği gibi idare edilemedi. Böyle bir yönetim biçiminden hoşnut olanlar öncelikle Haçlı Avrupası, Haçlı Avrupası’nın güdümündeki diğer Batılı güçler, bu güçlerle gönül birliği eden içimizdeki Truva Atı Ashabı, Boğaziçi Aşireti ve Mandacıların torunlarıydı.</strong></p>
<p><strong>1.</strong><br />
Cumhuriyet’in kuruluşundan 1950 yılına kadar geçen 27 yıllık sürede adını ne koyarsak koyalım, bu ülke esas olarak gücün tek elde toplandığı bir yönetimle idare edildi. Bu yönetim biçimi, milletimizin hiç hoşuna gitmemiş olmalı ki… Kendisine istediğini seçme hakkı verildiği ilk seçimde gücü tek elde toplayanları iktidardan uzaklaştırdı ve darbelerle ülke yönetimlerine müdahale edildiği dönemler dışında hiçbir şekilde iktidarın bir kulpundan bile tutturmadı.</p>
<p><strong>2.</strong><br />
24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerinden sonra ülkemiz, kendisine ve milletimize dar gelen bir ucube sistemden kurtulmuş ve yepyeni bir yönetim biçimine kavuşmuştur. Böyle ucube bir sistemle ülke hiçbir zaman istenildiği gibi idare edilemedi. Bu idare edilemeyişin en doğal sonucu olarak, bu aziz millet sahip olduğu potansiyelini hiçbir zaman enerjiye çevirip işe dönüştüremedi. Üretemedi… Zenginleşemedi… İstenilen seviyede güçlenemedi. Böyle bir yönetim biçiminden hoşnut olanlar öncelikle Haçlı Avrupası, Haçlı Avrupası’nın güdümündeki diğer Batılı güçler, bu güçlerle gönül birliği eden içimizdeki Truva Atı Ashabı, Boğaziçi Aşireti ve Mandacıların torunlarıydı.</p>
<p><strong>3.</strong><br />
Yeni Yönetim Sistemini, eski yönetim biçiminden ayıran en önemli ve ayrıcalıklı husus, yürütmenin yasamadan kesin hatlarıyla ayrılmış olmasıdır. Böylece Yasama Meclisi bütün gücünü, ülkemizin önünü açacak, insanımıza hayatı daha kolaylaştıracak, şer güçlere göz açtırmayacak, suçluları adil şekilde cezalandıracak yasaların çıkartılmasına harcayacaktır. Yasama Meclisi’nin icranın içinde olmayışının bir başka faydası ise yönetimin olası yanlışlarını daha tarafsız bir gözle görme imkânına kavuşacak olması ve gerektiğinde uyarı görevini yapacak olmasıdır. Yasama Meclisi, icranın içinde olmayacağı için vatandaşın iş takibiyle uğraşmayacak ve TBMM’nin ziyaretçi trafiği azalacaktır. Bu durumda kayırma kollama işleri en aza inecek, böylece yönetim daha rahat bir çalışma ortamına kavuşacak; yasama üyelerinin baskısından kurtulan yönetimin etkinliği olabildiğince artacaktır.</p>
<p><strong>4.</strong><br />
Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’nin en önemli özelliği ise hükumetleri Güven Oyu Alma zorunluluğundan, milletimizi ise kalkınmasını önleyen koalisyonlardan kurtarmış olmasıdır. Bilinen bir gerçektir ki bu ülke ve bu aziz millet, koalisyonlardan çok çekmiş ve kurulan koalisyonlar sebebiyle gücünü boşa harcamıştır. Öylesine boşa harcamıştır ki: Ülkemiz en ağır ekonomik krizlere koalisyonlar döneminde girmiş; iç barışımız en fazla koalisyonlar döneminde bozulmuştur. Ülkemizin ekonomik krizlere tutulmadığı, tutulsa bile daha kolay atlattığı, kalkınmasını daha iyi yaptığı dönemler ise tek partinin görev yaptığı iktidarlar dönemidir. Fakat dış güçlerin emrinde olan darbe çeteleri nedeniyle ülkemizin tek başına iktidarlar dönemi maalesef hep kesintiye uğratılmıştır. Nitekim 1950-2018 arasındaki 68 yıllık dönemin 28 yılı, darbecilerin ve koalisyon iktidarlarının yönetiminde geçmiştir.</p>
<p>Eğer kimilerinin hayranlıkla bahsettiği eskinin ucube yönetim modeli yürürlükte olsaydı, şimdi Cumhurbaşkanı, AK Parti Başkanı’na hükumeti kurma görevini verecek ve AK Parti Başkanı, hükumeti kurabilmek için ana muhalefet partisi CHP’den başlamak üzere bütün siyasi partileri sıra ile dolaşacaktı. Bu yoklama turları tamamlandıktan sonra hükumeti kurmakla görevli AK Parti Başkanı, koalisyon yapacağı parti başkanıyla bir araya gelecek ve koalisyonun çatısını kurmak için esasları belirleyeceklerdi. Ve koalisyonda yer alacak iki partinin heyetleri bir araya gelecekler ve sıkı bir bakanlık pazarlığına girişeceklerdi. Bunu bizim yaştakiler defalarca yaşadı. Hem de sayısını unutacak kadar. Hem de en rezil milletvekili transferlerine şahit olarak… Bu bakımdan, koalisyonların ve özellikle Bülent Ecevit hükumetlerinin ekonomik krizlerini yaşamamış olan yeni nesil ne düşünür ve nasıl düşünür bilemesem de…</p>
<p>Bizim neslin, bizde uygulanan şekliyle parlamenter sistemi istemesi mümkün değildir. Nitekim Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle “beş benzemezlerin” oluşturduğu “Millet İttifakı”nın parlamenter rejime dönüş çağrısı, seçmen nezdinde kabul görmemiş ve “Cumhur İttifakı” hem Cumhurbaşkanlığı hem de Milletvekili Seçimini rahatça kazanmıştır. Yeni yönetim modelinin gereğince hareket edilirse, bir dahaki seçimde Cumhur İttifakı arayı daha da fazla açacaktır.</p>
<p><strong>5.</strong><br />
Yeni yönetim modeline alışamayan bazı çevrelerin kafasını karıştıran en önemli husus, Cumhurbaşkanının, hükumet üyelerinin çoğunluğunu TBMM dışından seçmesi ve bu seçimi yaparken yine çoğunlukla bürokratları değil, özel sektör mensuplarını tercih etmesidir. Bu arada Cumhurbaşkanımız, çıkardığı kararnamelerle müesses nizamı belki de dokuz şiddetinde sarsmıştır. Sosyal medyada çıkan ve bu ortamda sorulan sorulardan anlaşıldığı kadarıyla, yeni yönetim biçimine alışamayanların en fazla kafalarına taktıkları husus diplomanın değil, ehliyetin ön plana çıkacak oluşudur. Aslında bu durum ülkemizin geleceği açısından son derece önemlidir. Her meslekte, hayatın her alanında halkımızın alaylı olarak ifade ettiği öylesine yetişmiş insanlar vardır ki anlı şanlı diploma sahiplerini cebinden çıkarır. Bu şekilde yetişmiş insanların yönetimin içinde aktif olarak katılacak olması, hiç şüphesiz ülkemizin yararına olacaktır.</p>
<p>Biz şimdiye kadar hayatın gerçeğini dışladık ve hayat da bizi dışladı… Şimdi hayatın gerçeğine döndük. Elbet işi, ehline vermek kaydıyla… Evet, bu sistemde akraba, eş, dost, yakın, tanıdık olup olmadığına bakmadan işler ehline verilirse, bu ülkeyi kimse tutamaz. Sayın Cumhurbaşkanımız isterse bütün görevleri en yakınlarına versin, yeter ki ehil olanları seçsin ve gözetsin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-yonetim-ve-hayatin-gercegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Yeni Türkiye”de Toplumun Siyasetten Beklentileri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-turkiyede-toplumun-siyasetten-beklentileri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-turkiyede-toplumun-siyasetten-beklentileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdullah İnce]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:21:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah İnce]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum ve Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2317</guid>

					<description><![CDATA[Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir. “Eski Türkiye” kavramı Ak Parti döneminde ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gelişmelere işaret etmek üzere, 2002 öncesi dönemi tanımlayan bir kavramdır. Bu kavramın karşıtı olarak “yeni Türkiye” ise 2002 sonrası dönemi resmetmektedir. Yeni Türkiye kavramsallaştırması bir taraftan geçmişin sınırlandırıcı özelliklerinden kurtulmaya işaret ederken bir taraftan da geleceğe dair umutlara ve umutların filizlendiği ortama gönderme yapmaktadır. Geniş anlamda düşünüldüğünde eski Türkiye kavramsallaştırması, öncelikle halkına yabancılaşmış yönetim anlayışlarının, modernliği tepeden inmeci bir şekilde dayatmasını ifade etmektedir. Eski Türkiye uygulamalarının uç noktası İslam’ın kamusal görünürlüğünü sınırlandıran düzenlemelere kadar uzanmıştır. Bu sebeple eski Türkiye, dini alan başta olmak üzere yasakları, baskıyı ve ötekileştirmeyi ifade eden bir kavram olarak kullanılmaktadır. Eskiden Yeniye Değişenler Eski Türkiye’de “köylü milletin efendisidir” söylemine rağmen, bilhassa Atatürk sonrası dönemde, halkına yabancılaşmış ve onun iradesine saygı duymaktan uzak bir anlayışın izlerini görmek mümkündür. Siyasi olarak eski Türkiye’yi daha çok başarısız ve toplum kesimlerine kulak vermeyen siyasetçilerin biçimlendirdiğini ifade etmek mümkündür. Bu bakış açısına göre &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. <em>Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir.</em></strong></p>
<p><em>“Eski Türkiye” kavramı Ak Parti döneminde ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gelişmelere işaret etmek üzere, 2002 öncesi dönemi tanımlayan bir kavramdır. Bu kavramın karşıtı olarak “yeni Türkiye” ise 2002 sonrası dönemi resmetmektedir.</em></p>
<p>Yeni Türkiye kavramsallaştırması bir taraftan geçmişin sınırlandırıcı özelliklerinden kurtulmaya işaret ederken bir taraftan da geleceğe dair umutlara ve umutların filizlendiği ortama gönderme yapmaktadır. Geniş anlamda düşünüldüğünde eski Türkiye kavramsallaştırması, öncelikle halkına yabancılaşmış yönetim anlayışlarının, modernliği tepeden inmeci bir şekilde dayatmasını ifade etmektedir. Eski Türkiye uygulamalarının uç noktası İslam’ın kamusal görünürlüğünü sınırlandıran düzenlemelere kadar uzanmıştır. Bu sebeple eski Türkiye, dini alan başta olmak üzere yasakları, baskıyı ve ötekileştirmeyi ifade eden bir kavram olarak kullanılmaktadır.</p>
<p><strong>Eskiden Yeniye Değişenler</strong></p>
<p>Eski Türkiye’de “köylü milletin efendisidir” söylemine rağmen, bilhassa Atatürk sonrası dönemde, halkına yabancılaşmış ve onun iradesine saygı duymaktan uzak bir anlayışın izlerini görmek mümkündür. Siyasi olarak eski Türkiye’yi daha çok başarısız ve toplum kesimlerine kulak vermeyen siyasetçilerin biçimlendirdiğini ifade etmek mümkündür. Bu bakış açısına göre halk ne kadar az şey bilirse o kadar kolay yönetilebilir. Daha somut alanlara bakıldığında eski Türkiye’de, siyasi istikrarsızlıklar toplumu canından bezdirmekte, yüksek faiz ve enflasyon oranları ekonomik hayatı felç etmekte, (1991 yılında Süleyman Demirel’in ifadesine göre) Türkiye senede ancak 30 km otoyol yapabilmekte, öğrenciler 60, 70 kişilik sınıflarda ders görmekteydi. Diğer taraftan eski Türkiye fotoğrafında başörtüsü problemi, katsayı sorunu başta olmak üzere özgürlük sorunları öne çıkan görüntülerdi.</p>
<p>Yeni Türkiye kavramsallaştırması şüphesiz her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir dönemi ve her yönden iyi olan toplumsal özellikleri ifade etmemektedir. Bu anlamda kavrama biraz da özlem yüklenmiştir. Ancak eski Türkiye’den farklı unsurlara işaret etmek üzere kullanılan bu kavramın içini dolduracak epeyce gelişmeden söz edilebilir. Özgürlükler noktasından bakıldığında yeni Türkiye’de başörtüsü problemi fiilen çözülmüş, katsayı problemi ortadan kalkmış, devlet yıllardır yüzleşmekten çekindiği “Kürt meselesi”, Alevi vatandaşların talepleri gibi konularla doğrudan yüzleşmeye karar vermiştir. Bu süreçte ülkenin Başbakanı vatandaşlarından dersim olayları sebebiyle özür dilemiştir. Eski Türkiye’nin yasakları bir dönem bireylerin İslami bir hayat yaşamak ve dini eğitim almak için ülke dışına çıkmasını gerektirmişken, (bkz. Kurucu, 2017.) yeni Türkiye’de bunun tam aksi gelişmeler yaşanmakta ve Türkiye mazlumların sığınağı olan güvenli bir liman olmaktadır.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin ekonomik ve teknolojik manzarasına bakıldığında; Türkiye uzun bir süreden sonra ilk defa IMF’ye olan borcunu sıfırlamış, TL’den 6 sıfır atmış, 11 yılda 17.000 km bölünmüş yol yapabilmiş, sağlık alanındaki yatırımları ile göz doldurmuş, yaşam kalitesini ve ortalama insan ömrünü uzatmış bir ülke olarak anılmaya başlanmıştır. İnternet kullanımının hızla yaygınlaştığı yeni Türkiye’de bilgisizliğin yerini haberdarlık almış, iletişim araçları ve ulaşım imkânları artmış, uçağa binmek orta ve alt sınıflar için bir özlem olmaktan çıkarak tercih konusu haline gelmiştir. Yeni Türkiye artık kendi tankını, savaş gemisini, helikopterini, insansız hava aracını ve eğitim uçağını yapabilmekte, daha ilerisine dair umutlarını canlı tutabilmektedir.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’nin Siyasi ve Toplumsal Çehresi</strong></p>
<p>Yeni Türkiye’nin siyasi özelliklerine bakıldığında ilk olarak halkın içinden ve halkın dilini konuşan bir siyasetin hâkim olmaya başladığını ifade etmek mümkündür. Bu çehrenin bütün siyasi partilere yansıyan bir durum olduğu ifade edilebilir. Şüphesiz bu süreçte bütün bu gelişmeleri sınırlı sayıda siyasi aktöre mal etmek yeni Türkiye’yi oluşturan unsurlara yapılmış bir haksızlıktır. Örneğin Türkiye’de farklı toplum kesimlerinin Avrupa Birliği standartlarını yakalama konusundaki arzu ve çalışmaları etkili bir unsurdur. Bütün bu çabaların sonucu olarak askeri vesayetin gerilemesi önemli bir kazanım olarak ortaya çıkmıştır. Böylesi bir gelişmenin ortaya çıkmasında siyasetin yakın döneme kadar “öteki” olarak görülen kesimlerle ittifak yapması ve çevreyi merkeze taşıması etkili bir unsur olmuştur. Bu süreç “öteki”nin devletle barışması hatta zamanla devleti sıkı bir şekilde sahiplenmesiyle sonuçlanmıştır.</p>
<p>Elbette yeni Türkiye kavramsallaştırması bir ölçüde küresel gelişmelerle de ilgilidir. Özal sonrası dönemde ekonomi başta olmak üzere birçok alanda dünya ile etkileşime girilmesi, yeni Türkiye’ye has bazı özelliklerin belirmeye başladığı yıllardır. Dünya ekonomileri ile bütünleşen ekonomik modelin toplumsal hayatta etkisini hissettirmesi, yeni Türkiye’nin kısmen tüketim kalıpları üzerinden biçimlen(diril)mesine de sahne olmuştur. Kapitalizmin ikinci aşaması sayılabilecek <em>“tüketim toplumunda”</em> artık modayı takip etmemekle gericiliği tescillenmek istenen sosyal kesimler kendi modasını üretmiş, <em>“tesettür defileleri”</em> düzenlemek sıradan bir eylem haline gelmiştir. Bu süreçte kimliğin tanımlayıcı unsuru olarak beliren <em>tüketim tercihleri ve tüketim merkezli yaşam tarzları</em> <em>farklı sosyal kesimleri aynı mekânlarda buluşturmuştur.</em> Kapitalist üretim modelinin kendini güncellemesiyle birlikte tüketim tercihleri, ideolojik farklılıkların önüne geçerek gündelik hayat pratikleri bağlamında Türkiye’de toplumun iki farklı kutbunu -dindarlar ve laikler- AVM’lerde bir araya getirmiştir.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin toplumsal çehresini oluşturan önemli unsurlardan biri de kır-kent dengesinin kent lehine ve dengesiz bir şekilde değişmesidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaklaşık %20’ye %80 olan kır-kent dengesi tersine bir hal almış hatta kır yaşamının özelliklerini taşıyan yerleşim birimleri neredeyse ortadan kalkmıştır. Kentleşme, yeni ilişki biçimlerini öne çıkarmaktadır. Geleneksel hayat biçiminde öne çıkan birincil ilişkiler yerini bireysel tercihlerin öne çıktığı bir ilişki biçimine bırakmış, bireycilik önemli bir olgu olarak belirmiş, bu süreçte din bile bireysel tercihin konusu olabilmiştir (bkz. Deizm tartışmaları).</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’de Seçkinlerin Değişimi</strong></p>
<p>Pareto’ya göre bütün seçkinler zamanla çöker, geriler ve yıpranırlar ancak onların yerlerini yenilerine bırakmaları her zaman sorunlu olur. Yeni Türkiye’nin seçkinleri, çevreden merkeze yürüyen kesimler olmuştur. Bu anlamda TÜSİAD’ın eski Türkiye’yi temsil eden bir kurum olarak nitelenmesi bir tesadüf değildir. Bu olgu Türkiye’de ortaya çıkmaya başlayan yeni elitlere de işaret etmektedir.</p>
<p>Çevrenin merkeze yürüyüşünün hikâyesi biraz uzundur. Çok partili hayata geçiş dönemine kadar götürülebilecek bu süreçte Süleyman Demirel her ne kadar bazı kesimlerce “köylülüğün” sembolü olarak tanımlansa da “köylü” yıllarca ülke siyasetinde etkin bir figür olarak yerini aldı. Özal, merkezin çevreye yürüyüşünde diğer önemli bir figür oldu. Türkiye’de öteki olarak tanımlanan ve merkezden uzak tutulan “Nakşi” bir aileden gelen Özal’ın, başta ekonomi politikaları olmak üzere, politik tercihleri merkezin çevreye yürüyüşünü kolaylaştırdı. Ak Parti ile ortaya çıkan yeni seçkinler bu sürecin tamamlayıcı halkası oldular. Ancak “seçkinlerin değişimi” sürecinde elitlerin yerinden edilmişlik hissi hep kendini hissettirdi. Yeni seçkinlerde ise dâhil oldukları yeni sınıfa uyum sorunları baş gösterdi. Şüphesiz yeni Türkiye’nin en belirgin özelliklerinden biri de halkın ilk defa bir inisiyatif alarak askeri darbeyi önlemesidir. Bu gelişme Türkiye tarihinde bir ilk olduğu gibi bundan sonrasına dair bir umut olarak da okunabilir. Yeni Türkiye’de halk artık kazanımlarına sahip çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye Eski Türkiye’ye Özlem Duyar mı?</strong></p>
<p><em>“Yeni Türkiye, ilkeler ve zihniyetler bakımından Eski Türkiye’nin rayından çıkmış bir taklidi. Eski Türkiye’yi özleyenler demokrasi elden gittiği için değil kendi iktidarları gerilediği için Yeni Türkiye’ye muhalifler. Bu yüzden henüz yaşam tarzı savunusundan öteye geçip yapıcı ve eşitlikçi bir demokratik ütopya ortaya koyamadılar”. (Özkul, www.birikimdergisi.com).</em></p>
<p>Bu soruya cevap verebilmek için eski Türkiye’de öne çıkan “irtica” kavramına müracaat edilebilir. İrtica kavram olarak geri dönüşü istemek anlamına gelmektedir. Ancak kavram çoğunlukla dinsel gericilik bağlamında bir etiketleme biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki geriye dönüşü istemek dinsel bir organizasyonun talebi olarak ortaya çıkabileceği gibi din ile ilişkisi olmayan ya da kendini bu çerçevede tanımlamayan sosyal yapıların özelliği olarak da ortaya çıkabilir.</p>
<p>Kavramın asli anlamına bağlı kalarak düşünüldüğünde “irtica” söylemine aşina olan Türkiye toplumunda geriye dönüşü istemek, artık toplum kesimlerinin arzu etmeyeceği bir taleptir. Diğer bir deyişle eski Türkiye’ye dönüşün imkânı kalmamıştır. <em>Hatta yeni Türkiye’nin tanımlayıcı özellikleri bile bilhassa genç nesil tarafından “eskimeye yüz tutmuş” olarak görülebilir.</em> Zira onlara göre eski Türkiye tecrübe edilmemiş, eski kuşakların serzenişlerinden ibaret bir manzaradır. Kaldı ki artık dünyanın küçük bir köy olarak tanımlandığı, iç siyasetin dış siyasetten bağımsız düşünülemeyeceği, bireylerin haberdarlık düzeyinin her geçen gün arttığı bir dünyada, toplumsal talepleri belirleyen unsurlar küresel gelişmelerden bağımsız düşünülemez. Türkiye’nin bu günlerde yaşadığı siyasi ve ekonomik gelişmeleri de böyle okumak mümkündür.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’de Toplumun Siyasetten Beklentileri</strong></p>
<p>Toplumun siyasetten beklentilerinin başında siyasetin parçalı yapısının ortadan kalkması gelmektedir. Şüphesiz bu konu toplumun önüne konacak siyasi alternatiflere bağlı olarak gelişecektir. Ancak Türkiye’nin yeni tecrübe ettiği “Başkanlık Sistemi” bu beklentiyi tetikleyen bir unsur olmaktadır. Tabii ki toplumun bu konudaki beklentisini belirleyen farklı unsurlar da söz konusudur. Bunların başında <em>toplumsal refah seviyesini kaybetmeme arzusu</em> gelmektedir. Türkiye’nin yakın tarihinde tecrübe ettiği koalisyonlar ve siyasi istikrarsızlık süreçlerinin sonucunda kaybeden hep toplum olmuştur. Türkiye sermayesinin küresel sermaye ile iç içe geçen yapısı toplumun ideolojik<br />
konuları es geçerek ekonomik gerekçelere bağlı tercih yapmasını beraberinde getirecektir. İdeoloji partilerini ve diğer ideolojik yapılanmaları zorlayacak olan bu toplumsal yönelim, toplumun siyasetten beklentilerini biçimlendiren önemli bir husus olarak belirecektir.</p>
<p>Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. <em>Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir.</em> Ancak sonuç olarak bu iki konu Türkiye’de toplumun gerilmesine önemli ölçüde etki etmiştir. Seçim sonrası kimin seçildiğinden daha ziyade toplumsal gerginliğin azaltılması yönünde atılacak adımlar gündelik hayatta belirleyici olacaktır. <em>Eğitim, Türkiye’de önemli bir “sorun” olarak varlığını sürdürmektedir.</em> Yeni üniversitelerin açılması, liseye geçiş sistemindeki değişiklikler, eğitimde kalite sorunu Türkiye’de siyasi karar mercilerinin önünde külli bir problem olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak seçim sürecine girilen bu günlerde başkan adaylarının ve siyasi partilerin bu konulara dair somut fikir ve önerilerinin olmaması ya da “cılız” bir şekilde dillendirilmesi, sorunun daha da problemli bir hal alacağının göstergesidir. <em>Hâlbuki toplum niceliksel artışa paralel olarak nitelik sorununun bir an önce çözülmesini beklemektedir.</em></p>
<p>Toplumun siyasetten beklentisinin yoğun olduğu alanlardan biri de şüphesiz uluslararası gelişmeler karşısında Türkiye’nin alacağı tavır ve süreci nasıl yöneteceğidir. Türkiye dışında ortaya çıkan ama etkileri toplum nezdinde derinden hissedilen uluslararası gelişmeler, Türkiye’nin beka sorununu da toplumun gündeminde tutacaktır.</p>
<p>Dolayısıyla siyasetten beklentilerin başında Türkiye’nin tercihini ne yönde yapacağı, ortaya çıkan gelişmelere nasıl tepki vereceği, oyun kurucu rolünün nerelere kadar uzanacağı konuları gelmektedir. Bu sürecin yönetilmesinde toplumla daimi bir şekilde iletişim kuran, nabzını tutabilen siyasi liderlik kadar uluslararası diploması konusunda tecrübeli bir kadro, yeri geldiğinde risk alabilen ama gerektiğinde geri çekilmeyi bilen bir yönetim anlayışı ön plana çıkacaktır.</p>
<p><em>“Yeni binyıla girdiğimiz bu dönemde dünyadaki siyasal ve sosyal değişimin baş döndürücü hızı ve önceden kestirilemeyen yönü “siyasetin yerleşik çerçevesini ve koşullarını” şiddetle aşındırmaktadır. Ulusal devlet, ulusal kimlik ve ulusal ekonomi gibi kavramlar toplumsal ve siyasal değişimi açıklamada yetersiz kalmaktadır” </em>(Özbudun ve Keyman, 2003: 303). Yeni Türkiye’de ortaya çıkan sosyal değişim toplumsal kimliğin tanımlayıcı unsurlarında farklılıklar ortaya çıkarmış, dini özgürlükler başta olmak üzere, özgürlükler yeni Türkiye’nin tanımlayıcı özellikleri olarak öne çıkmıştır. Böylesi bir toplumsal yapıda siyasetin başarısını belirleyen temel unsur değişimi iyi okuyabilmesidir. Dolayısıyla değişimi okuyamayan, özgürlüklerin kısıtlandığı eski Türkiye’ye ait paradigmaların toplumsal beklentiyi karşılama imkânı zayıf görünmektedir.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong><br />
<strong>Ali Ulvi Kurucu</strong>, Hatıralar I, II, III, IV, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, Med Yayınları, İstanbul, 2017.<br />
<strong>Barış Özkul</strong>, Eski Türkiye-Yeni Türkiye, Birikim Dergisi, 20 Ağustos 2017, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8474/eski-turkiye-yeni-turkiye#.WwSEakiFPIU (Erişim Tarihi: 21.05.2018.)<br />
<strong>Ergun Özbudun ve Fuat Keyman</strong>, “Türkiye’de Kültürel Küreselleşme Aktörler, Söylemler, Stratejiler” Bir Küre Binbir Küreselleşme, Çağdaş Dünyada Kültürel Çeşitlilik, Editörler: Peter L. Berger- Samuel Huntington, Çeviren: Ayla Ortaç, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2003.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-turkiyede-toplumun-siyasetten-beklentileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Devlet Yeni Mizaç</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-devlet-yeni-mizac/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-devlet-yeni-mizac/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özkan Öztürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1976</guid>

					<description><![CDATA[Bilgi ve iktidar karşılıklı olarak birbirini etkiler. Her iktidar bir bilgi düzenine referans yaptığı gibi, her bilgi rejiminin de varsaydığı bir iktidar sistematiği vardır. Belli türdeki bir bilgi, belirli bir iktidara ömür katar. Bu sebeple devletin mizacını sağlayacak olan itidalin, sadece siyasî-askerî galibiyetle gerçekleşmesi düşünülemez. Asıl galibiyet, hegemonya inşa eden bilgi rejimleri üretmekle ilişkilidir. Bundandır ki bir devletin mizacı, ancak etik ve kültürel galebeyi de gerçekleştirdiğinde tam anlamıyla sürekli olabilir. Ferdî Mizaçtan İçtimaî Mizaca İbn Haldûn’un düşüncesinde insan ve devlet arasındaki benzerlik öne çıkar. Her doğan varlık gibi devletler de devletleri kuran iradeler de yok olur giderler. el-Mukaddime’de sosyal canlılık, içtimaî solukluk veya ölümün toplumsal yorumu çok güzel izlenilebilir. İbn Haldun toplumsal varoluş meselesini, mizaç ve nefs teorisi üzerine inşa etmektedir. Bu anlamda en önemli vurgusu tekevvün/oluşma kavramınadır. Ona göre insanî ilişkilerin düzenlendiği bu âlem, kevn ve fesat yani oluş ve bozuluş âlemidir. İnsanda var olma, oluşma önce dört unsur üzerinde başlar. Dört unsur bir araya gelmeden, insan için var olma güzergâhı belirmez. Toprak, su, hava ve ateş unsurlarından birinin diğerlerine galip gelmesi ile mizaç oluşur. Mizaçla, insan, müstakil bir varlık olarak ortaya çıkar. Unsurlar arası çatışma varlığın doğasıdır. Oluşun zarurî güzergâhı hâkimiyet ve galibiyettir. Galibiyet ile çatışma biter ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bilgi ve iktidar karşılıklı olarak birbirini etkiler. Her iktidar bir bilgi düzenine referans yaptığı gibi, her bilgi rejiminin de varsaydığı bir iktidar sistematiği vardır. Belli türdeki bir bilgi, belirli bir iktidara ömür katar. Bu sebeple devletin mizacını sağlayacak olan itidalin, sadece siyasî-askerî galibiyetle gerçekleşmesi düşünülemez. Asıl galibiyet, hegemonya inşa eden bilgi rejimleri üretmekle ilişkilidir. Bundandır ki bir devletin mizacı, ancak etik ve kültürel galebeyi de gerçekleştirdiğinde tam anlamıyla sürekli olabilir.</strong></p>
<p><strong>Ferdî Mizaçtan İçtimaî Mizaca</strong></p>
<p>İbn Haldûn’un düşüncesinde insan ve devlet arasındaki benzerlik öne çıkar. Her doğan varlık gibi devletler de devletleri kuran iradeler de yok olur giderler. el-Mukaddime’de sosyal canlılık, içtimaî solukluk veya ölümün toplumsal yorumu çok güzel izlenilebilir. İbn Haldun toplumsal varoluş meselesini, mizaç ve nefs teorisi üzerine inşa etmektedir. Bu anlamda en önemli vurgusu tekevvün/oluşma kavramınadır. Ona göre insanî ilişkilerin düzenlendiği bu âlem, kevn ve fesat yani oluş ve bozuluş âlemidir. İnsanda var olma, oluşma önce dört unsur üzerinde başlar. Dört unsur bir araya gelmeden, insan için var olma güzergâhı belirmez. Toprak, su, hava ve ateş unsurlarından birinin diğerlerine galip gelmesi ile mizaç oluşur. Mizaçla, insan, müstakil bir varlık olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Unsurlar arası çatışma varlığın doğasıdır. Oluşun zarurî güzergâhı hâkimiyet ve galibiyettir. Galibiyet ile çatışma biter ve itidal hâkim olur. İtidal, bedenin sürekliliği için şarttır. Bu sürekliliğe oluşma (tekevvün) anlamında “varlık”, galibiyet sisteminin sonucu olan itidal durumuna da “sağlık” adı verilir. Bozulma (fesat) ise bedende unsurlar arasındaki itidal düzeninin sarsılması ile oluşan yeni durumdur. Bu durum, galip unsurun galebesine karşı diğer unsurların başkaldırması ve unsurlar arasında çatışmanın çıkması demektir. Bozulma, statüko haline gelmiş olan galibiyetin askıya alınması ile başlar ve her galibiyet eninde sonunda çözülecek, bozulacaktır. İbn Haldûn, insanın tabiatındaki oluş-bozuluş diyalektiği ve mizaç hakikatinin, insanın toplumsal ve siyasî varlığının da ana gravürü olduğuna işaret eder. İnsanî mizacın çokluk durumunu dört unsur üzerine oturturken, toplumsal mizacın çokluk durumunu sosyolojik öznelerle ilişkilendirir. Toplumsal alanda itidal, çokluk sebebiyle ortaya çıkan çatışmanın bitmesi ve sosyolojik bir öznenin galebesi ile mümkün olur. Neticede ferdî mizaç ile içtimaî mizaç arasında benzerlik vardır. Her iki alanda da çokluk, hem bir imkân hem de bir çatışma durumudur. Çokluk, sürecin başlangıcıdır. Her türlü ferdî ve toplumsal oluşumun gerçekleşmesi için asgarî ilke, çokluk kriteridir.</p>
<p><strong>Devletin Mizacı Galibiyettir</strong></p>
<p>İbn Haldûn’a göre, doğal durum çokluktaki çatışma halidir. Bu durum, sosyal varlık olan devletin meydana gelebilmesi için bir imkândır. Fakat toplumsal oluşumlar için yeterli şart, çokluk olamaz. Sosyal yapının, özellikle de üst yapı olarak devletin varlığı çokluğa bağlı olsa da devlet ancak çokluğun yok edilmesi ile mümkün olur. Devlet, siyasî öznelerden birinin galibiyeti ile kurulur. Galibiyet ve egemenlik ise içtimaî mizacı oluşturup, siyasî itidali sağlar. Böylece toplumsal öznelerin çokluğu, siyasî birlik şeklinde kendisini ifade eder ki buna devlet diyoruz. Siyasî varlık olarak devlet, oluşan (tekevvün eden) bir toplumsal mizaçtır. Galibiyet, kurucu siyasî özneye nasip olur. Fakat siyasî özneler arasında çatışma her zaman devam eder. Galibiyet, olduğu müddetçe itidale zarar gelmez. Ama galibiyet sönerse itidal de biter ve mizaç dağılır. Bu, siyasî ölüm demektir. Sosyolojik alanda canlılıkla ölüm, oluşla bozuluş, çatışma ve itidal kol kola gider.</p>
<p>Toplumsal çokluk cemiyeti, toplumsal birlik ise devleti var eder. Devlet çatısı altında birleşen cemiyete millet denilir. Millet yatay bütünlük, devlet hiyerarşik organizasyondur. Her ikisi de insan tarafından inşa edilmiş sosyolojik varlıklardır. Millet birliktelik, devlet ise birliktir. Birliktelik olmadan, birlik çatısı da olmaz. Sosyolojik yapı açısından milletin duvar, devletin ise çatı olduğunu söyleyebiliriz. Bu sebeple toplumsal bütünlük, sosyolojik bir çatının siyasî varlık alanında belirmesi ile mümkün olur. İnsanı diğer varlıklardan ayıran da çatı yapan, yapı kuran bir tabiata sahip olmasıdır. İnsanın doğasındaki egemen olmaya yönelik ontolojik motivasyon bu durumun kökenidir. İnsan, çokluktan kaynaklanan çatışmayı, birlik çatıları kurarak bitirir. Birlik ile niza gider yerine nizam gelir. Peki, insan çatıyı çatamaz ise ne olur? Cevabı basittir: Sosyolojik birlik sağlanamazsa, insanın tabiatında saklı olan yetkinlikler ortaya çıkmaz. Birlik olmadan devlet, devlet olmadan da medeniyet ufkuna doğru yol alınmaz. İbn Haldûn’un umrânında çatının olmadığı yerde, çatışma vardır. Çatışma, oluşma (tekevvün) ya da bozulma (tefessüd) durumuna işaret eder. Bu durum siyâsî bedenin hasta olması demektir. Hastada ise kemal olmaz.</p>
<p>Toplumsal itidal, sosyolojik ve siyasî bedenin sağlığı demektir. İtidal, galip olan unsurun sunduğu sosyolojik yapının sürekliliğini sağlayan statükoyu temsil eder. Batı dillerinde galibiyetle oluşan siyasî durum state, staat, état, stat, stato kelimeleri ile karşılanırken, bizde bu duruma devlet denilmiştir. “Status quo” ifadesinde de yerini bulduğu gibi state bir duruma, devlet kelimesi ise oluş ve bozuluşun sür-git devam ettiği bir sürece işaret eder. Arapça’da devlet kelimesi “değişmek, bir halden başka bir hale dönmek; birbiri ardınca nöbetleşe gelmek, elden ele dolaşmak” manalarına gelir. Demek ki devlet, zafer, güç veya hâkimiyetin dönüşümlü olarak el değiştirmesine işaret eder. Toplumsal itidal ancak çatışmayı neticelendiren bir birlik çatısı ile sürekli hale gelebilir. Bu ise devamlı yeniden oluşup bozulan bir süreç olarak devam eder. Kimin kimin çatısının altına gireceği, kimin çatısının yükseltileceği (ilâ’) meselesi bu açıdan İbn Haldûn’cu toplum nazariyesinin temel meselesidir. Bu nazariyede çokluk toplumsallığın hem zaafı hem de imkânı, birlik ise itidal ve sürekliliğinin garantisidir. Çokluk çatışma ve çatısızlıktır. Herkesin birbirine çattığı bir durumdur. Çatı ile karşıt unsurlar bir araya gelir ve böylece uzlaşmaz olanlardan en güzel uyumlar doğar. Çatısı olmayan çokluğun, çatışma ve adaletsizlik üretmesi kaçınılmazdır. O sebeple üzerinde çatı olmayan cemiyetlerde niza eksik olmayacaktır. Bu böyle devam eder gider. Çatılar zamanla çatırdamaya başlar. Çatırdayan yerler yeni bir nizamla yeniden onarılır. Tarih boyunca devletleşemeyen unsurlar, galip olamamış ve dolayısıyla da kendi mizacını oluşturamamış öznelerdir. Mizaç olmayınca da siyasî itidal sağlanamamıştır. Bu tür özneler, hep mahkûm unsurlar olarak kalmışlardır. Toplumsal alanın “olmak ya da olmamak” kavşağı tam da burasıdır.</p>
<p><strong>Birlik Çatısını Kurmak: Tahakküm ve Hegemonya</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti, galebesi asırlar boyu sürecek ve pax Ottomana olarak tanımlanan bir mizacı oluşturarak tarih sahnesinde bulunmuştur. Kâhir bir galebe inşa ederek, siyasî ve içtimaî bünyesinin sağlığını asırlar boyu korumuştur. İçtimaî unsurlar, bu galebenin inşa ettiği itidal ortamında aktif özneler olarak yer alsalar da devletin mizacı altı yüzyıl boyunca sağlıklı kalabilmiştir. Çatışmalar bu mizacın bozulmasını uzun süreler etkilememiş, kriz dönemleri bir şekilde atlatılmıştır. Her çatırdamada, devletin galebesi yeni bir aksiyon ile kendini tekrar tekrar üretebilmiştir. Devlet kendisini, “devlet-i ebed-müddet” şeklinde tanımlarken, Osmanlı’nın güç ve hegemonyasının sürekliliğine ve bunların oluşturduğu mizacın asla bozulmayacağına işaret etmiştir. Osmanlılar içtimaî varlık alanının bekasını sağlayan maddî malzemeyi mülk ve millet, manevî unsurları ise din ve devlet olarak tanımlamışlardır. Bu unsurlar, devlet çatısını ayakta tutan fil ayakları gibidir. İçtimaî varlık alanının en yetkin kıvamı bu dört prensip üzerinde inşa edilmiştir. Bu prensiplerin işlevi açısından, milletler sistemi içerisinde Türklüğün, dinler arasında da İslam’ın galebesinin hususî bir yeri olduğunun altını çizmek gerekir. Mülk ve devlet ise siyasî bedene ve o bedenin sağlığına tekabül etmektedir. Bu sağlığın itidali, bekâ fikri ile ilişkilendirilmiştir. Öte yandan Osmanlı’nın egemenliğini inşa eden iki temelden bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilki saltanat, diğeri hilafettir. Bunlardan saltanat maddî tahakkümü, hilafet ise manevî otoritenin inşa ettiği hegemonyayı sağlamakta idi. Tahakküm ve hegemonya farkını modern dönem sosyal teorinin öncülerinden olan Gramsci’nin kavramları ile ifade edersek, tahakküm maddî güce dayanan, tagallüp ile boyun eğdiren bir iktidar gövdesidir. Zor üretir. Hegemonya ise rıza üreten bir mekanizmadır ve hâkim unsura gönüllü olarak itaat etmeyi sağlayan bir sağduyu inşa eder. Gramsci tahakkümün bürokrasi ve ordu ile hegemonyanın ise bilgi ve kültür üreten mekanizmalarla inşa edildiğine işaret eder. Hegemonya maddî iktidarı sistemleştiren, meşrulaştıran, egemen görüş inşa ederek bunu geniş toplumsal sınıfların benimseyecekleri bir mutluluk fikri ve sağduyu olarak yaygınlaştıran en kullanışlı enstrümandır. Tahakküme boyun eğiş, itaati mümkün kılsa da yöneten ve yönetilen tarafları ayırır iken, hegemonyanın ürettiği itaat taraf mefhumunu ortadan kaldırır. Nitekim İbn Haldûn, adlarını bu şekilde ifade etmese de konuya Mukaddime’de değinmiş ve maddî tahakkümün ürettiği kanunların, insanın mukavemet ve metanetini azalttığına işaret ederken ahkâm-ı sultaniyye’nin zor ürettiğini, ahkâm-ı ilâhiyye’nin ise rıza ürettiğini ifade etmiştir. Ona göre saltanat hükümleri insanın mukavemetini felç eder. Çünkü bu hükümlerin varlık ciheti insana hariçten ve bir dayatma olarak gelir. İlâhî hükümlerin iktidarının tesir ciheti ise farklıdır. İnsan üzerindeki iktidarı hariçte değil dâhilde yani vicdanda inşa eder. Bu yönüyle din, hegemonya ve rıza üreten bir iktidar yapısı arz eder. Osmanlı, tahakkümünü, saltanatı ve askerî gücü ile inşa ederken, hegemonyasını ise hilafet fikri merkezli bir sağduyu üreten, ulema ve sûfî zümreler oluşturmakta idi. Yani maddî tahakküm devlet eliyle, manevî olan hegemonya ise dinin ürettiği sağduyu ile gerçekleşmekteydi. Hegemonya doğrudan güç uygulamaz, millet üzerinde sağduyu ve inanç motifleri üzerinden rıza oluşturur. Her devletin çatışma ve kriz anlarında en çok ihtiyacı olan şey hegemonyası kuvvetli olan bir referans çerçevesine sahip olmaktır. Bir millet üzerinde iktidar olabilmek sadece sulta ve ordu ile gerçekleşmez. Entelektüel ve etik temellerde üretilen hegemonya, iktidarların meşruiyetlerine de temel oluşturacak şekilde en geniş itidal bloğunu oluşturur. Devletin ömrünü belirleyen sadece tahakküm gücü değil, aynı zamanda hegemonyasının etkisidir. Maddî iktidarın tahakküm ağlarıyla manevî otoritenin inşa ettiği sağduyu alanının birbirine eklemlenmesi ile en kuvvetli ve yaygın galebe gerçekleşir. Bu birleşme, toplumsal organizasyon tarihinin görüp görebileceği en yetkin kıvamdaki hâkimiyeti oluşturur.</p>
<p>Bilgi ve iktidar karşılıklı olarak birbirini etkiler. Her iktidar bir bilgi düzenine referans yaptığı gibi, her bilgi rejiminin de varsaydığı bir iktidar sistematiği vardır. Belli türdeki bir bilgi, belirli bir iktidara ömür katar. Bu sebeple devletin mizacını sağlayacak olan itidalin, sadece siyasî-askerî galibiyetle gerçekleşmesi düşünülemez. Asıl galibiyet, hegemonya inşa eden bilgi rejimleri üretmekle ilişkilidir. Bundandır ki bir devletin mizacı, ancak etik ve kültürel galebeyi de gerçekleştirdiğinde tam anlamıyla sürekli olabilir. Çokluğu, içtimaî bir birlik formu altında toplamak için veya siyasî bir iktidara talip olmak için sadece nesep ve ırk temelli bir hâkimiyet yetmez. Moral güç, sağduyu ve rıza üreten enstrümanlara ihtiyaç vardır. Devletler tahakkümü, ordusu ile kurarken, ideolojik aygıtlar ile de hegemonya inşa ederler. Hegemonya sayesinde türlü nesepler ve unsurların bulunduğu sosyal bloklar birleştirilerek, devlet çatısı inşa edilebilir. Hegemonyanın ürettiği galebe, mecburî itaatten daha az maliyetli olan, gönüllü rızayı var kılar. Bu sebeple aklî siyaset yaklaşımlarında, tahakküm, rolünü çoğunlukla hegemonyaya devreder. Hegemonyayı da devlet yöneticileri veya askerler değil etik ve moral güçler, yani entelektüeller, bilgi rejimleri ve eğitim sistemleri inşa eder. Osmanlı toplumu için hegemonyayı üreten merkezler ulema zümresi ve medreseler olarak ifadesini bulur.</p>
<p><strong>Osmanlı Hegemonyasının Unsurları</strong></p>
<p>Her devlet, kendi tabiatına uygun bir tür hegemonya inşa eder. Asker ve hukuk sayesinde nasıl iktidar üretiyor ise, hegemonya ile de rıza ve sağduyu üretir. Türklerin tarihe siyasî bir özne olarak çıktıkları tarihten itibaren büyük bir aktöre dönüşmelerine varan sürecin anahtarı tahakküm ve hegemonya oluşturmaktaki başarılarında saklıdır. Selçuklular düzenli medrese sistemi ile bilginin sürekliliğini sağlamışlardı. Osmanlılar da maddî itaati askerî caydırıcılıkla inşa ederken, manevî gücü ulema ve medrese eliyle üretmişlerdir. Saltanatın maddî tahakküm gücüne ek olarak hilâfetin manevî otoritesi ile de alt edilmesi güç bir hegemonya inşa etmişlerdir. Bunlara ek olarak Osmanlı’nın milli ve dinî söyleminin krizlere karşı dirençli olmasının sebebi halk muhayyilesinde, maşerî vicdanda kuvvetli bir sağduyu olarak üretilmiş olan din yorumunda saklıdır. Kendi misyonlarını menkıbeler, şecereler, dinî misyonlarına dair şer’î vurgular ile teyit ettikleri gibi, dinî mezhepler konusundaki hoşgörülü tutum ve yaklaşımları ile de hegemonyalarını yaygınlaştırmışlardır.</p>
<p>Tahakküm/egemenlik saltanatta, hegemonya ise hilafette kendini gösterir. Saltanat, gücü ikame ederken, hilafet rıza üretimini gerçekleştirir. Tahakkümü sağlayan araçlar, bürokrasi (kalemiyye) ve asker (seyfiyye) iken, hegemonyayı yaygınlaştıran ulemâ (ilmiyye) sınıfıdır. Her iki galebe türü ile siyasî özne olarak sultanın egemenliği ve devletin bekâsı sağlanmıştır. Devletin mizacını kuvvetlendiren en önemli unsur da dinî söylem ve hegemonyası olmuştur.</p>
<p>Osmanlı hegemonyasını sağlayan paradigmanın kökenlerini 13. yüzyılda kıvamına ulaşmış fıkhî, kelamî, felsefî, tasavvufî bileşkede aramak gerekir. Nitekim Selçuklular devrinde hegemonya üreten paradigmanın temelleri aşağı yukarı atılmıştı. Medreselerle bu söylemin ürettiği bilgi rejimi süreklilik kazanmıştı. Bu paradigmanın bileşenleri, Hanefî-Mâturîdîlik merkezli pratik zihin, Râzî ile sistemleştirilmiş tahkik ekolünün inşa ettiği kelâm çizgisi, Gazzâlî süzgecinden geçirilmiş İbn Sînâ felsefesi ve metafizik referanslar sistemi, son olarak da İbnü’l-Arabî teo-sofisi veya vahdet-i vücûd merkezli varlık anlayışı idi. Osmanlı medresesinin ürettiği bilgi, genellikle bu dört meşrebe referans verir. Osmanlı’nın birinci sınıf âlimlerinde de bunların izleri takip edilebilir. Özellikle Dâvûd-ı Kayserî ve Molla Fenârî gibi Osmanlı medresesini ve dolayısıyla da Osmanlı hegemonyası üreten paradigmayı inşa eden kurucu öznelerde bu ekollerin vurguları çok net görülebilir.</p>
<p>Hanefî ve Mâturîdî çizgi fıkıh ekolü olarak tevilin olduğu yerde tekfirden uzak duran tavrı ile öne çıkmıştır. Hanefî ve Mâturîdî çizginin Osmanlı’ya has yorumu diğer ekollerin varlığını mümkün kılan ve paradigmaya destek olmalarını sağlayan bir temel oluşturmakta idi. Nitekim Osmanlı söylemi, tekfirin tekil yorum merkezli doğasından çok, katmanlı hakikat yorumlarına hayat sunan tevil perspektifini tercih etmiştir. Tevil pratik bir yaklaşım haline getirilerek özellikle öne çıkarılmış ve dinî yorumlar siyasî ve ayrıştırıcı bir argümana dönüşmesin diye titizlik gösterilmiştir. Kelam, felsefe ve tasavvuf hareketlerinin ortak bir paradigmaya hizmet etmesini sağlayan tutum tam olarak budur.</p>
<p>Osmanlı’nın tekfir aygıtını kullandığı yerler de vakidir. Özellikle, zındıklık suçlaması, hurûfî zümrelere karşı, vahdet-i vücuda kail bazı şeyhlerin ifadelerine, bazen de Molla Lütfi ve Molla Kabız olaylarında olduğu gibi kelamî meseleler gibi gözüken ama arkasında başka motivasyonların olduğu durumlarda kullanılmıştır. Fakat tekfirin ulemâ ve halk arasında yaygın bir dinî alışkanlık olmadığına da işaret etmek gerekir. Devlet de bu alışkanlıktan uzaktır. Devlet hukuken tekfire genellikle girmemiş, muhaliflikle ilişkilenen alanlarda hegemonyasının umumîliğini yaracak olan tekfiri değil, maddî gücü yani tahakkümü kullanmıştır. Hanefî-Matûrîdî yorumun tevil konusundaki refleksi ve tekfire yaklaşma konusundaki temkini hegemonyanın dağılmasını engelleyen bir tavır olarak da okunabilir.</p>
<p>Devletin dinî meşrep ve inançlar konusunda tekfirden uzak duran bir sağduyu söylemi üretmesi, kelam, felsefe ve tasavvuf ekollerinin varlığına da alan açarak, ürettikleri sinerjinin Osmanlı Devleti’nin gücüne güç katmasına neden olmuştur. İbnü’l-Arabî konusundaki Osmanlı devlet adamlarının ve ulemâsının tavrı buna örnek verilebilir. En çok tekfire maruz kalan ve fikirleri hakkında en çok reddiye kaleme alınan Şeyhü’l-Ekber’i müdafaayı ve göğüslemeyi Osmanlı uleması üzerine vazife bilmiştir. Hanefî-Mâturîdîlik içerisinden de bu konuda reddiye üretilmiş olsa da bu fıkıh geleneğinin Osmanlı yorumu bu durumun aksine meyletmiştir. İbnü’l-Arabî’ye yönelik itirazların büyük çoğunluğu Semerkant-Buhara ve Şam-Mısır bölgelerinden yükseltilmiş, bunlara karşı siyasî ve ilmî savunmalar ise Anadolu İslam yorumu tarafından üretilmiştir. Osmanlı şeyhülislamlarının büyük çoğunluğunun fakih olmalarının yanında özellikle kelam ve tasavvufla kuvvetli irtibatlarının bulunması da bu yoruma mensubiyetten kaynaklanır. Osmanlı’nın var ettiği itidal modeli, çoklu mezhep yorumlarının devletin bekâ fikrini zedelemeyecek şekilde birlikte var olmasını sağlayan, sağduyu merkezli bir hegemonyaya dayalı idi.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’ye Yeni Paradigma Gerek</strong></p>
<p>Cumhuriyete geldiğimizde ulemanın inşa ettiği kültürel, moral ve etik hegemonyanın yerini, dinî meşruiyeti sistemden çıkaran, aydınlanma merkezli seküler bir modernlik yorumu aldı. Osmanlı paradigması özellikle milliyetçi ve batıcı yorumların karşısında duramayarak dağıldı. Fiilen maddî güç sarsılınca, manevî güç konusunda da bir savrulma yaşandı.</p>
<p>İslamcı ve batıcı düşünürlerin bile parçalanan paradigma hakkındaki değerlendirmelerinde, saltanat ve hilafet yanında hegemonyayı altı yüzyıl yaygınlaştıran din yorumunun suçlandığına şahit olunur. Yüzlerce yıl siyasî itidali sağlayan ve devletin bünyesine canlılık katan mizacın, yeni galipler tarafından kötülük nesnesine dönüştürülmesi şaşırtıcı değildir.</p>
<p>Yeni paradigma, her ne kadar seküler bir vurgu ile “muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak” gâyesi ile Türk tipi bir aydınlanma hegemonyası üretti ise de dinî alanda sağduyuyu kontrol etmekten de vazgeçmek istemedi. Çünkü dinin itidali sağlama fonksiyonunu reddetmek kolay değildir. Cumhuriyet, İslamî referansları, devletten soyutlasa da kurumsal olarak Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden yeni bir rıza kültürü ve hegemonya üretmeye çalıştı. Neticede “on yılda on beş milyon genç” yetiştirirken (!) dinî alanda yeni bir sağduyu arayışından da kopamadı. Hatta Hanefî-Mâtûrîdîliğe cumhuriyet aydınları dahi yatırım yapmaktan vaz geçmemiştir. Bu çizginin akılcı ve reyci oluşu, aydınlanma güzergâhına hizmet edecek bir din yorumu üreteceği kanaati, ona yükledikleri hoşgörü fikri sebebiyledir.</p>
<p>Şimdi geldiğimiz süreçte kemalizmin inşa ettiği hegemonya söyleminin çöküşüne şahit oluyoruz. Devlet form olarak, eski çatı ve duvarlar üzerinde dursa da sosyal içerik formla farklılaşıyor. Yeni bir itidal fikrinin üretimine ihtiyaç duyuluyor. Devletin, tedavülde olan bir sosyal varlık olduğu düşünülürse, yeniden tekevvün eden bir mizaca ihtiyaç duyulduğu görülüyor. Yeni devlet kadroları kemalizmin inşa ettiği moral ve kültürel iskelete, her ne kadar yeni bir hilat biçseler de milleti birbirine bağlayacak ve devletin bekâsını sağlayacak itidal fikrinin millet bedenin üzerinde şık duracağı mümkün görülmüyor.</p>
<p>Şimdi devletin kıvamını sağlayacak yeni bir mizaç gerekiyor. Mizacın, yeni bir oluşum (tekevvün) aşamasına girdiğine dair işaretler beliriyor. 15 Temmuz, yeni bir unsurun galebesine işaret etti. Siyasî beden, yeni bir galebe ile kendine bir itidal iklimi oluşturmaya çalışıyor. Ama henüz mizacın mutlak zindelik ve diriliğini göreceğimiz günler için zaman var. Başkanlık sistemi tahakkümün gücüne vurgu yapmasına rağmen, galibiyet ve egemenliğin diğer ayağı olan hegemonya alanı bir boşluk olarak duruyor. Yeni bir hegemonya olmadan Türkiye’nin Müslüman devletler ve batının karşısına bağımsız ve diri bir özne olarak çıkabilmesi zor gözüküyor. Yeni Türkiye, yeni bir sağduyu arıyor. Devletin dinî alanda köklerinden dirilerek yeniden ürettiği paradigmanın Hânefî-Mâturîdî-Yesevî çizgiden mülhem olup olmayacağı tartışmaları bir tarafa, asıl mesele bu sağduyunun nerede üretilebileceği, yeni hegemonyanın ideolojik aygıtlarının neler olacağıdır.</p>
<p>İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet’in bu misyonu üstlenebileceği dillendirilse de yeni bir itidal iklimi oluşturma konusunda cumhuriyet kurumlarının yeterliliği hala bir tartışma konusu olarak ortada duruyor. Sonuç olarak denilebilir ki Yeni Türkiye’nin mizacının tekevvün etmeye başladığı gözüküyor. Ama bu oluşum süreci henüz tamamlanmış değil. Yeni galibiyetlere, özellikle de kültürel ve dinî hegemonya inşa edecek galebelere ihtiyaç var. Bu hegemonyanın İslam dünyasına nüfuzu ayrı bir meseledir. Ama içeride birlik çatısı oluşturmak gerekliliği acil bir mesele olarak önümüzde duruyor. En azından devleti idare eden kadroların, özgün sağduyularını inşa edecek alanı boş bırakmamaları gerekiyor. Diyanet, ilahiyatlar, cemaatler ve tarikatların, kurucu bir ruh etrafında birleşip sinerji üretecekleri bir hegemonya inşasının, devletin mizacına hizmet edeceği unutulmamalıdır. Yeni akıl ödevimiz, -Gazzâlî’nin vurguladığı şekliyle söylersek- din ve devletin tekrar ikiz kardeş olduklarını hatırlamaları ve aynı çatı altında buluşmalarıdır. Çünkü çatı var ise çatışma söner. Nizamla, niza biter.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-devlet-yeni-mizac/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
