<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Vatan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/vatan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 31 Oct 2018 12:30:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Vatan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir Gazete Daha Düştü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-gazete-daha-dustu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-gazete-daha-dustu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 12:30:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Vatan]]></category>
		<category><![CDATA[Vatan Gazetesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3668</guid>

					<description><![CDATA[Kâğıt sıkıntısı bir gazetenin daha matbuat âleminden çekilmesine neden oldu. Daha önce kâğıt sıkıntısı nedeniyle hafta sonu eklerini çıkarmama kararı alan Demirören Medya grubuna bağlı Vatan gazetesi basılı gazeteden sanal gazeteye geçen gazeteler kervanına katıldı. Son baskısı bugün çıkan gazeteye 1 Kasım itibariyle sadece internetten ulaşılabilecek. Geçtiğimiz Nisan ayında dev bir satın alma işlemine imza atarak, Doğan Medya Grubu’nu bünyesine katan Demirören Medya Grubu, Vatan Gazetesi’nin yayın hayatına son verdi. Vatan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Yuvacan çalışanlara “Bugün son baskıyı yapıyoruz” dedi. Demirören Medya Grubu’ndan yapılan açıklamada ise şöyle denildi: &#8220;Grubumuzun yeniden yapılandırma çalışmalarına istinaden 16 yıldır yayın hayatına devam eden Vatan Gazetesi 1 Kasım 2018 tarihi itibarıyla artık Milliyet Gazetesi’nin hafta sonu eki olarak okuyucusuyla buluşacaktır. Vatan’ın e–gazete uygulaması da devam edecek olup isteyen okuyucular bu mecradan da gazetelerine ulaşabileceklerdir.&#8221; Açıklamada gazetenin internet versiyonunun yayın hayatına devam edeceği belirtildi. Demirören Medya Grubu 2011 yılında Milliyet ile Vatan Gazetesi’ni Aydın Doğan’dan satın almıştı. Vatan Gazetesi 2002 yılında Doğan Grubu’nun çatısı altında yayın hayatına başlamıştı. &#8220;Vatansız kalıyoruz&#8221; Gazetenin yazarlarından Ercan İnan, dün paylaştığı tivitter mesajında ilginç ifadeler kullandı: &#8220;Bugün Vatan&#8217;ın son günü yarından sonra vatansız, dünya vatandaşıyız&#8221; &#8220;Hafta sonu ekine dönüştürülecek&#8221; &#8220;Demirören Medya Grubu İcra Kurulu Başkanlığı&#8221; imzasıyla çalışanlara gönderilen &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kâğıt sıkıntısı bir gazetenin daha matbuat âleminden çekilmesine neden oldu. Daha önce kâğıt sıkıntısı nedeniyle hafta sonu eklerini çıkarmama kararı alan Demirören Medya grubuna bağlı Vatan gazetesi basılı gazeteden sanal gazeteye geçen gazeteler kervanına katıldı. Son baskısı bugün çıkan gazeteye 1 Kasım itibariyle sadece internetten ulaşılabilecek.</p>
<p>Geçtiğimiz Nisan ayında dev bir satın alma işlemine imza atarak, Doğan Medya Grubu’nu bünyesine katan Demirören Medya Grubu, Vatan Gazetesi’nin yayın hayatına son verdi.</p>
<p>Vatan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Yuvacan çalışanlara “Bugün son baskıyı yapıyoruz” dedi.</p>
<p><strong>Demirören Medya Grubu’ndan yapılan açıklamada ise şöyle denildi:</strong></p>
<p>&#8220;Grubumuzun yeniden yapılandırma çalışmalarına istinaden 16 yıldır yayın hayatına devam eden Vatan Gazetesi 1 Kasım 2018 tarihi itibarıyla artık Milliyet Gazetesi’nin hafta sonu eki olarak okuyucusuyla buluşacaktır. Vatan’ın e–gazete uygulaması da devam edecek olup isteyen okuyucular bu mecradan da gazetelerine ulaşabileceklerdir.&#8221;</p>
<p>Açıklamada gazetenin internet versiyonunun yayın hayatına devam edeceği belirtildi.</p>
<p>Demirören Medya Grubu 2011 yılında Milliyet ile Vatan Gazetesi’ni Aydın Doğan’dan satın almıştı. Vatan Gazetesi 2002 yılında Doğan Grubu’nun çatısı altında yayın hayatına başlamıştı.</p>
<p><strong>&#8220;Vatansız kalıyoruz&#8221;</strong></p>
<p>Gazetenin yazarlarından Ercan İnan, dün paylaştığı tivitter mesajında ilginç ifadeler kullandı: &#8220;Bugün Vatan&#8217;ın son günü yarından sonra vatansız, dünya vatandaşıyız&#8221;</p>
<p><strong>&#8220;Hafta sonu ekine dönüştürülecek&#8221;</strong></p>
<p>&#8220;Demirören Medya Grubu İcra Kurulu Başkanlığı&#8221; imzasıyla çalışanlara gönderilen mesajda, gazetenin Milliyet&#8217;in hafta sonu ekine dönüştürüleceği bildirildi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-gazete-daha-dustu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vatansız İmanın Şahidi Şuursuz Tarih</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vatansiz-imanin-sahidi-suursuz-tarih/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vatansiz-imanin-sahidi-suursuz-tarih/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:18:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Vatan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1820</guid>

					<description><![CDATA[Çocuklara İslâm akaidine dair temel bilgiler öğretilirken evvelâ sorucevap şeklinde, “hangi dinden, hangi milletten ve hangi ümmetten olduğu” bilgisi verilirdi. Bu sorular sırasıyla; “İslâm dininden, İbrâhim milletinden ve Muhammed ümmetinden” diye cevaplandırılırdı. “Vatan sevgisi imandandır”, hadisi şerifi de aynı bağlamda mütalaa edilebilir. Modern dönemde Müslümanların, İslâm düşüncesinin en büyük meselesinin, hatta Türkiye ve Türk milletinin bekasını tehdit eden en mühim tehlikenin ne olduğu sorulsa kanaatimce “tarih şuuru konusundaki buhranımız” diye cevap vermek yanlış olmayacaktır. Tarih şuurundan kasıt iman ile vatan, din ile millet arasında kurulacak sıhhatli bağdır. Bin yıldır İslâm milletinin mümessili olarak tarihin mihverine oturan Selçuklu-Osmanlı çizgisinin son iki yüzyılda etkinliğini yitirip, dağılması ve Batı medeniyetinin etkin bir güç olarak tarihin merkezine yerleşmesi sürecinde sadece vatan toprakları parçalanmamış, milletimizin yüzyıllardır biriktirdiği tarihî hafızası ve şuuru da altüst olmuştur. Türkiye’de yaşayan bizlerin bu şuur kaybı sadece kendimizin değil, bütün Müslümanların, hatta insanlığın tarihsizliğine ve talihsizliğine vesile olma istidadı taşıyor. İnsanın nereden gelip nereye gitmekte olduğu, hâlihazırdaki yeri, diğer bir ifadeyle hayatının manasına dair kanaati onun dinini ve inancını ifade eder. Öte yandan onun benimsediği inancın bizzat yaşadığı, varoluşunu kazandığı tarihî vasatta da karşılık geldiği ve onun durması gerektiği yere düşen bir gölgesi vardır. İşte bu yer Müslümanın vatanını, bu vatan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çocuklara İslâm akaidine dair temel bilgiler öğretilirken evvelâ sorucevap şeklinde, “hangi dinden, hangi milletten ve hangi ümmetten olduğu” bilgisi verilirdi. Bu sorular sırasıyla; “İslâm dininden, İbrâhim milletinden ve Muhammed ümmetinden” diye cevaplandırılırdı. “Vatan sevgisi imandandır”, hadisi şerifi de aynı bağlamda mütalaa edilebilir.</strong></p>
<p>Modern dönemde Müslümanların, İslâm düşüncesinin en büyük meselesinin, hatta Türkiye ve Türk milletinin bekasını tehdit eden en mühim tehlikenin ne olduğu sorulsa kanaatimce “tarih şuuru konusundaki buhranımız” diye cevap vermek yanlış olmayacaktır. Tarih şuurundan kasıt iman ile vatan, din ile millet arasında kurulacak sıhhatli bağdır. Bin yıldır İslâm milletinin mümessili olarak tarihin mihverine oturan Selçuklu-Osmanlı çizgisinin son iki yüzyılda etkinliğini yitirip, dağılması ve Batı medeniyetinin etkin bir güç olarak tarihin merkezine yerleşmesi sürecinde sadece vatan toprakları parçalanmamış, milletimizin yüzyıllardır biriktirdiği tarihî hafızası ve şuuru da altüst olmuştur. Türkiye’de yaşayan bizlerin bu şuur kaybı sadece kendimizin değil, bütün Müslümanların, hatta insanlığın tarihsizliğine ve talihsizliğine vesile olma istidadı taşıyor.</p>
<p>İnsanın nereden gelip nereye gitmekte olduğu, hâlihazırdaki yeri, diğer bir ifadeyle hayatının manasına dair kanaati onun dinini ve inancını ifade eder. Öte yandan onun benimsediği inancın bizzat yaşadığı, varoluşunu kazandığı tarihî vasatta da karşılık geldiği ve onun durması gerektiği yere düşen bir gölgesi vardır. İşte bu yer Müslümanın vatanını, bu vatan üzerinde hâkim olan, kader ortaklığı yapan ve aynı istikamet üzere bir cemiyet teşkil eden topluluk ise milletini temsil eder. Kur’an-ı Kerim’de din Allah’a, millet ise peygambere ve ümmetlere izafe edilir. Bu sebeple İslâm ve imanın dinin hakikî, vatan ve milletin ise tarihî tarafına müteveccih olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre hakikat üzere olmak, insanın aşkın varoluşu/imanı ile yaşadığı asırda ve coğrafyada kendini konumlandırdığı tarihî yeri, başka bir ifadeyle iman ile vatan, din ile millet arasında “hikmet ve basiretle” kurulacak “tarih şuuru” dediğimiz sıhhatli irtibatla kaimdir. Bu şuurdan bağımsız bir Müslümanlık tasavvuru, meselâ Resûlullah döneminde yaşayan, hicrete gerek duymayan Bedir, Uhud ve Hendek’te Müslümanların safında bulunmayı zorunluluk addetmeyen, hatta dönemin müşrik ve diğer gayrimüslimleriyle hareket etmekte sakınca görmeyen birinin Müslümanlık iddiasına benzer. Bu mânada “Vatan, millet ve tarih şuuru, imanımızın gereğidir” denilebilir. Orta yaşlarda olanlar hatırlayacaktır; geleneğimizde çocuklara İslâm akaidine dair temel bilgiler öğretilirken evvelâ soru-cevap şeklinde, “hangi dinden, hangi milletten ve hangi ümmetten olduğu” bilgisi verilirdi. Bu sorular sırasıyla; “İslâm dininden, İbrâhim milletinden ve Muhammed ümmetinden” diye cevaplandırılırdı. “Vatan sevgisi imandandır”, hadisi şerifi de aynı bağlamda mütalaa edilebilir.</p>
<p><strong>İslam’dan Bağımsız Vatan Anlayışı</strong></p>
<p>Günümüzde birçok dindar insanın bile sahiplenmekte beis görmediği Tevfik Fikret’te ifadesini bulduğu şekilde, “Vatanım bütün yeryüzü, milletim insanlıktır” noktasına kadar varan İslâm’dan bağımsız, vatan ve millet mensubiyetinden mahrum evrensel bir “insanlık, ortak değerler ve medeniyet” söylemi kanaatimce hakikatte bir gerçekliği olmaması bakımından bir vehim, İslâm’ın klasik tarih görüşü ve Müslümanın iman şuuru açısından ise bir gaflet ve dalalet halidir. İtikadî açıdan meseleye bakıldığında, Müslümanın varolduğu tarihî vasatta, İbrâhim milletinin izini takip etme ve bu millete mensup olanların sözünün, hükmünün geçtiği “yer” mânasında bir vatan davasına sahip olmadan da iman sahibi olabileceği fikri, tarihsizleşmiş modern bireye özgü bir bid’at olarak değerlendirilebilir. Buna göre insan vatanını, milletini kaybedebilir, fakat vatan ve millet şuurunu, mensubiyetini, idealini ve davasını yitirdiği vakit aslında imanını da zaafa uğratmış olur. Bunun için milli şairimiz: “Cânı, canânı, bütün varımı alsın da Hüdâ/ Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ” diye seslenmiştir.</p>
<p>Eğer bu manada canlı bir tarih şuuruna sahip olsaydık, önceleri “cemaat” olarak isimlendirilen “vatan ve millet davasını ve mensubiyetini” yitirmiş bir organizasyonun “iman davası”na aldanmaz, onu teşhis etmekte zorlanmazdık. Fakat bu şuuru edinmedikçe her daim farklı kılıklarla karşımıza çıkmakta/çıkacak olan organizasyonları teşhis etmekte de başarılı olmamız imkânsız görünüyor.</p>
<p>Bahsi geçtiği manasıyla tarih şuurunu yitirmiş bir milleti teknolojik olarak en ileri ve en güçlü silahlar dahi ayakta tutamaz. Bunun en yakın misali 15 Temmuz vakasıdır. Zira sahip olduğumuz silahların bizzat milletimize çevrilmesini tecrübe ettik. 15 Temmuz’u silah gücümüzle değil, insiyaki olarak dahi olsa milletimizin tarihi genlerinde saklı olan tarih ve iman şuurunun şaha kalkmasıyla savabildik.</p>
<p><strong>“Türk Milleti” Kimdir?</strong></p>
<p>Bugün milletçe ele aldığımız meseleleri çoğu zaman kördüğüme dönüştürüyor, konuşabileceğimiz mutabakat zemininin her geçen gün biraz daha erozyona uğradığından şikâyet ediyorsak bunun bir sebebi de lisanımız, kavramlarımız, tarih şuurumuz hususunda yaşadığımız bunalım ve kargaşa olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Meselâ Bugün hâlâ cins/ırk, kavim, millet, ümmet gibi kavramlar ve bunların yaşadığımız tarihi vasatta bizde karşılık geldiği gerçeklik hususunda milletçe anlaşıp uzlaşabildiğimiz bir mefhum berraklığına sahip değiliz. Söylemlerimizde milletimizin ismi olan “Türk”ü bazen Kürt, Laz, Çerkez gibi diğer etnik unsurlarla aynı hizada bir etnik unsur, bazen de bütün bunların üzerinde bir üst milli kimlik olarak kullanıyoruz. Bu kavram kargaşası o dereceye varmıştır ki milletimizin adı olan, vatanımız ve dilimimizin isminde geçen “Türk” mefhumunun millete mi, kavime mi yoksa ırka mı tekabül ettiği hususunda dahi açık bir anlayışa sahip olmadığımızdan, milletimizin adını telaffuz etmekte bile tereddütler yaşıyoruz. Bilhassa dini, siyasi söylemlerde ziyadesiyle bunun misallerine tesadüf etmek mümkündür. Meselâ Diyanet teşkilatımızın son yıllardaki hutbelerine göz atıldığında, benzer sebep ve kaygılarla olsa gerek, milletimizin adının zikredilmediği, kendisine yalnız vasfıyla işaret edildiği görülecektir. Bu bağlamda yine anayasa meselelerinde “Türk milleti” mefhumuyla ilgili tartışmalar hatırlanabilir.</p>
<p>Bu hususta yapılması gereken öncelikle “Türk milleti” mefhumunun, Türkiye ve Türk milletinin en az bin yıllık yakın tarihiyle mutabık, sağlam, sahih ve herkesin anlayabileceği, tutarlı ve açık bir tanımının yapılmasıdır. Başta eğitim olmak üzere, akademi, siyaset ve ekonomi gibi hemen bütün alanların zeminine bu millet anlayışı ve şuurunun yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması hayati bir meseledir. Hali hazırda okullarımızdaki başta din ve tarih olmak üzere eğitimin temelindeki zihniyetin sıhhati ve yerliliği tartışmalıdır. Öyle ki kanaatimce bu husus aynı zamanda bir “milli güvenlik” meselesidir.</p>
<p>Kanaatimize göre “Türk milleti” ifadesi vatan topraklarımızdaki Müslümanlara karşılık gelir. Her ne kadar tarihimizde “Osmanlı’nın Müslüman tebaası”, yani “millet-i hâkime”, “Müslüman” ve “Türk” tanımları çoğu zaman birbiriyle aynı anlama gelse de, tarihi vakaya bakıldığı takdirde bahsi geçen Müslüman milletin kendine mahsus tavır ve tarzını ne “Osmanlı” ne “Müslüman” terimi tam manasıyla tarif eder. Bu vaka bütün bir Batı tarihinde de tespit ve tesmiye edildiği üzere “Türklük”tür. Niyazi Berkes’in de işaret ettiği üzere bizim Osmanlı dediğimiz mefhuma hem Araplar hem Avrupalılar “Türk” demişlerdir. Türkiye’de her kim ki Müslümandır onun rengine, mezhebine, ırkına, kavmine, ideolojisine bakılmadan o milletin aslî unsuru olarak görülmüştür. Yalnızca gayrimüslimler azınlık olarak kabul edilmiş ve onların Türkiye’ye mensubiyeti “vatandaşlık” düzeyinde olmuştur. Bu sebeple Türk milletini bir kavimler, dinler, inançlar, mezhepler mozaiği olarak tanımlamak, bütün bu unsurların birliği için “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” veya “Türkiyelilik” gibi kavramlar önermek, zannedildiğinin aksine milletimizin vatanıyla irtibatını, bu topraklardaki konumunu azınlıklar seviyesine indirgemek, milli birliğin ve vatanın parçalanmasına giden yolu kolaylaştırmak manasına gelecektir. Tanzimat sonrasında ortaya çıkan “Osmanlıcılık” söylemi de bu hususta ibretlik bir tecrübedir.</p>
<p>Günümüzde Türk milletinin bahsi geçen tarihi ve merkezi rolünü perdelemek üzere işlev gören, ülkemizde dahi dindar camianın sahiplendiği tarihi vakadan soyutlanmış, milletin önüne geçirilmiş mevhum bir “ümmetçilik” anlayışı ile vatanın önüne geçirilmiş “İslam ülkelerinin birliği” gibi söylemler, çoğu zaman tarih şuurunu ıskalamaya sebep olmaktadır. Millî şairimizin de ifade ettiği üzere Türk milleti ve Türkiye dünyadaki sayısız kavimlerden, milletlerden ve ülkelerden biri değil, yeryüzünde İslâm’ın son milleti, son yurdu ve dolayısıyla son umududur.</p>
<p>Bu milletin zevali halinde, 350 milyonluk (bugün 1,5 milyarlık) İslâm âlemi elemlere gark olacak, Tunus, Fas, Cezayir, Hindistan, Afganistan, Sibirya, Buhara, Çin, İran, Hindistan dünyanın bütün köşelerindeki, Müslüman evlâdı yetim kalacak, hıristiyanlaşacaktır. Bunun için ölmek dahi bizim için kurtuluş değildir. Şairin diliyle:</p>
<p><em>“Ölüm kolay&#8230; Diyebilsek sonunda: “Kurtulduk!”/Bu intihar öteden, üç yüz elli milyonluk,/Zavallı âlem-i İslâm için elîm olacak!/Biz olmasak bu kadar hânümân yetim olacak!”</em></p>
<p>Öyle ki millî şairimize göre, “Şer‘-i ma‘sûmun son yurdu” olan şu vatan topraklarının işgali ve çiğnenmesi İslâm’ın çiğnenmesi mânasına gelir:</p>
<p><em>“Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu!/Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer‘-i mübîn.”</em></p>
<p>Bundan dolayı Çanakkale şairi: “Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi&#8230;/Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.” diye haykırırken, Çanakkale şehit ve gazilerini Bedir Gazâsındaki sahâbeye benzetmesi, sadece edebî sanat değil, onun samimi kanaati ve tarihi bir hakikat idi. Zira Allah resulü Bedir öncesi duasında, “müslümanlardan olan bir avuç Bedir ehlinin helâki durumunda yeryüzünde artık Allah’a ibadet edecek bir topluluk kalmayacağından” bahsediyordu. Mehmet Akif aynı şeyi milletimiz için düşünür. Zira ona göre, Çanakkale ve millî mücâdelede bu milletin mağlûbiyeti de İslâm milletinin izmihlâli mânasına gelecektir. Bu değerlendirmeler bugün dahi aynıyla geçerlidir. Benzer bir vurguyu Yahya Kemal’de de görüyoruz. Bugün yeni söyleniyormuş gibi bütün canlılığını koruyan mısralarında şair şöyle seslenir:</p>
<p><em>Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi</em><br />
<em> Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi</em><br />
<em> Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın</em><br />
<em> Galib et; çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.</em></p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>En az bin yıldır tarihin mihverini teşkil eden Selçuklu, Osmanlı ve dahi Türkiye Cumhuriyeti’nde bir şekle bürünmüş olan Türk milleti, bir kavmiyete değil İbrahim milletine yani Müslüman millete işaret eder. Gerek Osmanlı’da gerek Cumhuriyet’te Müslüman milletin tamamı eşit seviyede Türk milletinin asli unsuru olarak kabul edilmiştir. İstiklâl harbinin ve Cumhuriyetin kuruluşunun temelindeki millet tasavvurunun gereği olarak Lozan’da da, mübadele siyasetinde de aynı esası görmek mümkündür. Türklüğün İslâm’dan ayrılarak sıradan bir kavmiyete indirgenmesi modern dönemde Türklüğe ve İslâm’a karşı, muhalifleri tarafından öne sürülmüş ve maalesef bugün bizlerin dahi kafasını karıştırmış kasıtlı bir tezdir.</p>
<p>Sonuç itibariyle tarihte olduğu gibi aslında günümüzde de Türk milleti Müslümanın itikadının gerektirdiği tarihî ve siyasî duruşunun, İslâm davasının, hak ile batıl arasındaki mücâhedenin mihveri ve miyarı olmuştur. İmanı ile vatanı, dini ile milleti arasında böyle hakiki bir münasebet, ancak vatan ve istiklâlinin mesnedi “Hakk’a tapmak” olan bir millete nasip olur. Öyle ki, millî mensubiyetini yitiren, Türk milletinin ve Türkiye’nin karşısında yer alan, onun kötülüğünü isteyen bir topluluk, cemaat, kavim her kimse, kendisini Müslüman olarak isimlendirse dahi, onun İslâm düşmanlarının safında yer aldığından, değirmenine su taşıdığından gafil olduğu söylenebilir. Gaflet Müslümana yakışmayan vasıfların başında gelmektedir. Zira Efendimiz (as.): “Müminin ferasetinden sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16) buyurmuştur. Doğrusu bugün tek umudumuz Allah’ın mümine has kıldığı bu ferasettir. Günümüzde bu ferasetin işaretlerinin, umum Müslümanların ve milletimizin tarihi hafızasında ve şuurunda aydınların fikirlerinden daha ziyade görüldüğü söylenebilir. Hâsılı kelam günümüzde dünyanın merkezi sisteminin asıl muarızı İslâm değil, İslâm milletinin bin yıldır mihveri olmuş has tavrı olan hakikî manasıyla Türklük, Türkiye ve Türk milletidir. Bundan dolayı bir takım Şiî, Vehhabî, selefî, ılımlı, radikal İslâmî anlayışlar, kimi kavmî, mezhebî unsurlar İslâm’a ve Türk milletine karşı alabildiğine kullanılmakta ve desteklenmekte ve öyle görünüyor ki ziyadesiyle desteklenmeye devam edecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vatansiz-imanin-sahidi-suursuz-tarih/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vatanı Korumak İçin Kurulan Söğüt Alayı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vatani-korumak-icin-kurulan-sogut-alayi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vatani-korumak-icin-kurulan-sogut-alayi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nermin Taylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:15:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Nermin Taylan]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Söğüt Alayı]]></category>
		<category><![CDATA[Vatan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1818</guid>

					<description><![CDATA[“Yıldız Sarayı’ndaki insanların her çeşidini, ahlaki davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan bu Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır. Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.” Başı sıkıştığında, gönlü daraldığında, etrafındaki dost görünümlü hainlerin farkına vardığında ULU HAKAN; dedesinin açtığı yolun membaına varıp yeniden o membadan yararlanmak, kökleri sökülmeye çalışılan asırlık çınarın yeniden hayat bulmasını sağlamak için; yine Söğüt’te, yine Karakeçili Aşireti’nde bulmuştu aradığını. Bilindiği gibi Selçuklu sultanının kendilerine yer göstermesinin akabinde 2.000 çadırlık obasıyla Ahlat’tan yola çıkan Kayı Aşireti Reisi Gündüz Alp yolda hayatını kaybetmiş ve bunun neticesinde aşiret küçük bir dağılma sürecine girmiştir. Aşiret içerisindeki karışıklıkları fark eden Hayme Hatun, oğlu Ertuğrul’un henüz küçük olması sebebiyle hiç vakit kaybetmeden aşiretin başına geçmiş ve obasını Söğüt/Domaniç’e ulaştırmayı başarmıştır. Hayme, mana itibari ile çadır demektir ve bir diğer anlamı ise suyun kaynağı/suyun toplandığı yerdir. Başsız kalan bir aşireti Söğüt’te adeta yoktan var etmeye çalışan Hayme Ana, obasına isminin manasında &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Yıldız Sarayı’ndaki insanların her çeşidini, ahlaki davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan bu Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır. Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.”</strong></p>
<p>Başı sıkıştığında, gönlü daraldığında, etrafındaki dost görünümlü hainlerin farkına vardığında ULU HAKAN; dedesinin açtığı yolun membaına varıp yeniden o membadan yararlanmak, kökleri sökülmeye çalışılan asırlık çınarın yeniden hayat bulmasını sağlamak için; yine Söğüt’te, yine Karakeçili Aşireti’nde bulmuştu aradığını.</p>
<p>Bilindiği gibi Selçuklu sultanının kendilerine yer göstermesinin akabinde 2.000 çadırlık obasıyla Ahlat’tan yola çıkan Kayı Aşireti Reisi Gündüz Alp yolda hayatını kaybetmiş ve bunun neticesinde aşiret küçük bir dağılma sürecine girmiştir. Aşiret içerisindeki karışıklıkları fark eden Hayme Hatun, oğlu Ertuğrul’un henüz küçük olması sebebiyle hiç vakit kaybetmeden aşiretin başına geçmiş ve obasını Söğüt/Domaniç’e ulaştırmayı başarmıştır.</p>
<p>Hayme, mana itibari ile çadır demektir ve bir diğer anlamı ise suyun kaynağı/suyun toplandığı yerdir. Başsız kalan bir aşireti Söğüt’te adeta yoktan var etmeye çalışan Hayme Ana, obasına isminin manasında olduğu gibi çadır olmuş, onları her türlü zilletten korumayı başarmış, bir arada tutmaya çalışarak suyun kaynağı manasını da yaşatarak, aşiretinin bireylerine sanki birer ab-ı hayat misali can vermiştir.</p>
<p>Abası olmayana aba örmüş, aşı olmayana aşından katmış, dünyaya doğana ebe olmuş, dünyadan göçeni ise son yolculuğuna uğurlamıştır. Vakti gelip beylik nişanını oğluna vereceği hengâmda ise Ertuğrul Gazi’yi karşısına alarak; “Oğul, anayurttan ayrılalı yıllar geçti. Deli rüzgârlar önünde oradan oraya savrulduk. Beylik otağını kurduğumuz şu yaylalar artık son durağımız, son konağımız olsun. Oğuz’un yurtlarına diktiğimiz ağaçların kökleri kara yerin derinliklerinde, dalları gökyüzünün yüceliklerinde uzansın. Ak-boz atlara binip yağı üstüne yel gibi vardıkta, Kadir Tanrı gözü pek yiğitlerimizi korusun. Göğsü kaba yerli kara dağlar gibi duran erlerimiz ile kır çiçekleri gibi saf ve temiz, ak yüzlü, ala gözlü kızlarımız kutlu Kayı boyumuza gürbüz evlatlar versinler. Altın başlı otağlarımız Çarşamba yaylasını bürüsün. Kayı’nın ve diğer bütün boyların oğullarını Ertuğrulumla bir tutarım. Onların hepsini soyumuz için Hakk’ın kutsal birer emaneti bilirim. Oğul; boyundan, soyundan olsun olmasın insanlara âdil davran. Adaletten ayrılma ki insanların birlik ve dirlik kazansın. Yurdunda, obanda herkes gezsin. Ululuk isteyen töreden ayrılmasın. Bu dünya bir oturma yeri değildir. Yapacağın iyi ve doğru işlerde insanların hizmetinde bulunursan güzel övünçler senin olur. Yüreğinden inancı, ağzından duayı, davranışından erdemi hiç eksik etme. Bir de: Sabırlı ol oğul, ekşi koruk sabırla tatlı üzüm olur. Oğul; beylik dermekle, ağalık vermekledir. Sofranı ve keseni yoksullara açık tut.” demiştir.</p>
<p>Ertuğrul Gazi anasından aldığı öğüdü tutar. Toprağını yurt bilir, sofrasını bereket. Temelini attığı bu devlet yedi iklimi aşar, üç kıtaya otağ kurar, milletlere huzur götürür. İşte bu sebeple diyebiliriz ki; Hayme Ana’nın bu öğüdü asırları aşmış, Osmanlı’yı karmıştır. Ve gün gelmiş, Osman Gazi’nin doğumunu gören Hayme Ana’nın vadesi dolmuş, ebedi âleme intikal etmiştir. Cefakâr, vefakâr kutlu Kayı boyunun lideri, Türk milletinin anası Hayme Ana, bu dünyadan göçtüğünde kendi otağının yer aldığı Çarşamba köyünde gömülür.</p>
<p>Burada ilginç bir detay vardır: Şehitler öldüğü yerde gömülürler. Peygamberler de öldüğü yerde gömülürler. Kayı Aşireti mensubu, Karakeçili Hayme Ana kendi öldüğü yerde gömülüyor. Çünkü 3.500 km’lik bir yoldan gelmiş, savaşmak gerektiğinde savaşmış, annelik gerektiğinde annelik yapmış, başlık gerektiğinde ise başlık yapmış. İşte bu sebeple Kayı Aşireti’nin lideri hükmünde olan Hayme Ana da öldüğü yere defnedilmiştir. Hayme Ana çadırının içerisinde defnedildikten uzunca bir süre sonra mezar yeri kaybolmuş ve fakat mevcut olan bir mezar yerinin Hayme Ana’ya ait olduğu dilden dile dolaşmış ve nihayetinde Söğüt’te bulunan akrabalarınca bir mezar yeri belirlenmiştir. Muhtelif rivayetlerden dolayı emin olunamayan bu yerin Hayme Ana’nın gerçek mezarı mı, yoksa makamı mı olduğu bir türlü netlik kazanmamıştır.</p>
<p>Ve nihayet 1890’lı yıllara gelindiğinde Sultan II. Abdülhamid Han’ın gönlüne Hayme Ana düşüyor. Yıldız Sarayından bir yaverini Çarşamba köyüne gönderiyor ve Hayme Ana’nın mezarının kesin ve kat’i surette bulunmasını istiyor. Çünkü Sultan Kayı Boyu’ndan ve Karakeçili Aşireti’ndendir. Bu iş için en güvendiği yaverini görevlendirir. Yaver, birkaç adamıyla beraber Çarşamba köyüne gider ve en nihayetinde yapılan araştırmalar sonrasında İstanbul’a gelinir ve Padişaha rapor sunulur. Raporu alan II. Abdülhamid Han oraya bir türbe ve bir misafirhane, misafirhanenin hemen yanı başına da bir medrese yapılmasını emreder. (Ecdadın bir kabrin yanına neden medrese yaptırdığını anlayabilirsek bizler yine o bir çadırdan nasıl imparatorluğa dönüştüğümüzü ve nasıl dönüşebileceğimizi şu durumda çok iyi algılayabiliriz.)</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid’in Hayme Ana türbesini yenilemesinden sonra her yıl Eylül ayının ilk Pazar günü Hayme Ana’nın ve yörüklerin yazlıktan kışlağa göç vakitlerinde orada şenlikler düzenlenir. Hayme Ana’nın ve Ertuğrul Gazi’nin türbeleri ziyaret edilir, kurbanlar kesilip, mevlitler okunur. Kayı Boyu’nun Karakeçili aşireti mensupları da bu şenliklere öncü olmakta ve orada yaşamaya devam etmekte.</p>
<p>Dönem Abdülhamid Han dönemidir. Hava oldukça puslu, düşman da bir o kadar sinsidir. Bir padişah tahttan indirilerek öldürülmüş, diğeri akli dengesi bozularak hal edilmiştir. 19. yüzyılda kara elmas keşfedilmiş, Osmanlı topraklarının masa başında parçalanma planları yapılmaya başlanmış, tüm milletlerin gözbebeği İstanbul hedef tahtasında.</p>
<p>Saltanatı boyunca türlü hainliklerle karşı karşıya kalan sultan tabir yerinde ise yalnızlık içerisinde. Suikastler, isyanlar, yalan haberler derken devletin beka meselesi de gelip sultanı endişeye sevk edince, yalnızca kendi canından, kendi kanından, kendi obasından, kendi sofrasından olup devleti kuranların neslinden gelenlere güven duyabileceğini anlıyor. Anadolu’yu yurt bilenlere, korkusuzca düşmanın yanına doğru göç edenlere, haçlının sinesinde devlet kurup, “ilâ-yı kelimatullah” yolunda can verenlere duyduğu muhabbet ve farkındalık neticesinde Kayı Aşireti’nden Karakeçili neslinden oluşan bir alay kurma kararı alıyor. Sultan II. Abdülhamid, Yıldız Sarayı duvarlarının çevresinde Orhaniye ve Ertuğrul kışlaları yaptırarak bu kışlalara; Arnavut, Boşnak ve Araplardan oluşan 15 bin asker yerleştiriyor ve bu muhafız alayının içerisine de tamamını Osmanlı hanedanının mensup olduğu Karakeçili Aşireti’nden Türklerin oluşturduğu Söğüt Alayı’nın kurulmasını istiyor.</p>
<p>Süvari 200 kişiden oluşacak Söğüt Alayı’na alınacak olanlar sakallı veya sakalsız olabilecekleri gibi bizzat sultanın emriyle şöyle tarif ediliyordu: “Atam Ertuğrul Gazi ile Söğüt’e gelmiş ailelere mensup, çok iyi ata binen, yakışıklı, güzel ahlaklı, beş vakit namazını kılan, kendi işi ile uğraşan, mazbut, cengâver ve boylu poslu kimseler olsun. Ana yurdu yurt bilip, vatan için canından geçsin.”<br />
Söğüt Alayı’na alınacakların sultanın sürekli muhafızlığını yapacak olmalarından dolayı memleketleri ile ilişkileri kesilecekti. Bu sebeple alaya katılacaklar kendi arzu ve istekleriyle katılmalıydı. Nitekim öyle de oldu.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid bu iş için başkâtibi Tahsin Paşa’yı görevlendirdi. Yıldız Saray’ında hazırlığını yapıp yola revan olan Tahsin Paşa birkaç adamıyla birlikte Söğüt’e ulaştığında Karakeçili Aşireti’nden pek çok kimse bu alayın bir ferdi olmak için adeta birbiriyle yarıştı. Saraydan gelen görevlilere o vakitlerde Kayı Beyi olan ve Eskişehir’in Seyitgazi İlçesi’nde yaşayan Hacı Bekir Bey’de yardımcı oldu. Hacı Bekir Bey’in aşireti tanıması ve yöreyi bilmesi işleri büyük ölçüde kolaylaştırdı. Söğüt Alayı için evvela tamamı Kayı Boyu/Karakeçili aşiretinden olan 425 kişi seçildi. Sonrasındaki birkaç eleme ile sayı 200’e indirildi.</p>
<p>Sultanın tariflerine göre alaya kabul edilen kişilere görevleri tevcih edildi ve Ertuğrul Gazi türbesine götürüldü. Muhafızlar diz çöküp “emirlere son nefeslerine kadar mutlak itaat edip, padişaha sadakatte kusur etmeyeceklerine dair yemin edip, ant içtiler.” Yeminden hemen sonra ayağa kalkan neferlere Ay Yıldızlı bayrağa sarılı üniformaları veriliyor ve artık hedef Payitaht ve Yıldız Sarayı oluyordu.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid’in yıllarca başkâtipliğini yapan Tahsin Paşa, Söğüt Alayı mensuplarını hatıratında şöyle anlatır:</p>
<p>“Yıldız Sarayı’ndaki insanların her çeşidini, ahlaki davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan bu Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır.<br />
Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.”</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid ata yurdundan, ana bağrından kendisi için kopup gelen Karakeçililer’den daima sitayişle bahseder, onlara çok güvenir ve kendilerini “öz hemşerilerim” diye nitelendirirdi. Yabancı ülke elçileri geldiği vakit, geçit töreni hengâmında Söğüt Alayı geçerken sultan elçiye dönerek “bunlar benim akrabalarım” der ve alayı bu şekilde tanıtırdı.</p>
<p>Sultan öylesine güven duyuyordu ki Söğüt Alayı’na; kendi canını bir tek onlara emanet edebiliyordu. Yıldız sarayı evrakları ve dönem hatıratlarından edinilen bilgilere göre Sultan, uyuduktan sonra yatak odasının dışında bir Harem Ağası ve Karakeçili Aşireti’nden bir muhafız bulundururdu. “Ertuğrul Süvari Alayı” ya da “Söğütlü Maiyet Bölüğü” diye adlandırılıp, Sultanın hemen yanı başında görev yapan bu süvari neferler belirli hizmet süreleri dolunca terfi ettirilir ve jandarma kuvvetlerinde üst rütbelerde göreve atanırlardı. Saraydaki hizmetlerinden sonra memleketlerine dönmek isteyenler ise üç senelik hizmetlerinden sonra Söğüt’e dönebilirlerdi.</p>
<p><strong>Söğüt Alayı’nın Kuruluş Hikâyesi</strong></p>
<p>Abdülhamid Han, Cuma selamlığından dönerken, nöbet yerlerinin boş olduğunu görür. Sadece iç kapıda iki nöbetçi vardır. “Nerede diğerleri” diye sorar, aralarında şöyle bir konuşma geçer:<br />
&#8211; “Bilmiyoruz, komutan herkese istirahat verdi.”<br />
&#8211; “Siz niye gitmediniz?”<br />
&#8211; “Biz atalarımızdan böyle öğrendik, nöbet yerini terk etmeyiz.”<br />
&#8211; “Siz kimsiniz, nerelisiniz?”<br />
&#8211; “Söğüt’ten, Kayı Boyu’ndanız.”</p>
<p>Sultan, Söğüt kaymakamı ve ileri gelenleri çağırır, “Anladım ki Atam Ertuğrul’un adetini terk etmişim. Bana Kayı ailelerinin gençlerinden bir muhafız birliği oluşturun” der.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vatani-korumak-icin-kurulan-sogut-alayi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
