<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Üniversite &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/universite/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 27 Mar 2023 13:18:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Üniversite &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Erdoğan’ın Diploması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/erdoganin-diplomasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/erdoganin-diplomasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Mar 2023 13:18:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Lisans]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18714</guid>

					<description><![CDATA[Erdoğan’ın şanslı olduğu görüşüne galiba ben de katılacağım. Baksanıza 20 yıldır iktidarda olan bir lideri hala diploma meselesi üzerinden konuşuyorlar, inanılır gibi değil. Erdoğan’ın üniversite mezunu olduğu sadece ÖSYM’nin ve Marmara Üniversitesi’nin açıkladığı bilgiler/belgelerle değil bizzat CHP’li şahitlerle de sabittir. Ve bu şahitlerden biri Erdoğan’ın üniversitede hocalığını yapan CHP milletvekili Prof. Aydın Ayaydın’dır, TV ekranlarında “Erdoğan’la üniversitede 4 yıl aynı sırada okudum” dediği okul arkadaşlarıdır vs. ama buna rağmen hala “Erdoğan üniversite mezunu değil” deyip duruyorlar. Erdoğan 1974 yılında üniversite sınavına girmiş ve okuduğu bölümü bu yıl kazanmış, mezuniyeti de 1981 Şubat dönemi (arada 2 yılı bitirdikten sonra yedek subay olarak askerlik yapıyor). Mezun olduğu yıl mezuniyet belgesi için kendi el yazısıyla talepte bulunuyor ve bu dilekçesi bile (sayısı, günü ile birlikte) yayınlanıyor, Marmara Üniversitesi Mezunlar listesini yayınlıyor ve Erdoğan’ın ismi, künyesi, diploma notu, resmî vs. (öncesinde ve sonrasında kim olduğuyla birlikte) açıkça görülüyor, mezuniyet belgesi ve diploması görülüyor ama yok inanmıyorlar. İnanılır gibi değil. Bazıları da bu belgeleri inkar edemeyince büyük bir açık bulmuş gibi şunu söylüyor; “diplomada dekan olarak Prof. Batırel’in imzası var, Erdoğan 1981’de mezun oldu oysa Batırel 1982’de profesör oldu” Hakikaten bu kadar cehalet veya ön yargı fazla, diplomayı aldığınız yıl dekan ve rektör kimse imzayı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Erdoğan’ın şanslı olduğu görüşüne galiba ben de katılacağım. Baksanıza 20 yıldır iktidarda olan bir lideri hala diploma meselesi üzerinden konuşuyorlar, inanılır gibi değil.</p>



<p>Erdoğan’ın üniversite mezunu olduğu sadece ÖSYM’nin ve Marmara Üniversitesi’nin açıkladığı bilgiler/belgelerle değil bizzat CHP’li şahitlerle de sabittir. Ve bu şahitlerden biri Erdoğan’ın üniversitede hocalığını yapan CHP milletvekili Prof. Aydın Ayaydın’dır, TV ekranlarında “Erdoğan’la üniversitede 4 yıl aynı sırada okudum” dediği okul arkadaşlarıdır vs. ama buna rağmen hala “Erdoğan üniversite mezunu değil” deyip duruyorlar.</p>



<p>Erdoğan 1974 yılında üniversite sınavına girmiş ve okuduğu bölümü bu yıl kazanmış, mezuniyeti de 1981 Şubat dönemi (arada 2 yılı bitirdikten sonra yedek subay olarak askerlik yapıyor).</p>



<p>Mezun olduğu yıl mezuniyet belgesi için kendi el yazısıyla talepte bulunuyor ve bu dilekçesi bile (sayısı, günü ile birlikte) yayınlanıyor, Marmara Üniversitesi Mezunlar listesini yayınlıyor ve Erdoğan’ın ismi, künyesi, diploma notu, resmî vs. (öncesinde ve sonrasında kim olduğuyla birlikte) açıkça görülüyor, mezuniyet belgesi ve diploması görülüyor ama yok inanmıyorlar. İnanılır gibi değil.</p>



<p>Bazıları da bu belgeleri inkar edemeyince büyük bir açık bulmuş gibi şunu söylüyor; “diplomada dekan olarak Prof. Batırel’in imzası var, Erdoğan 1981’de mezun oldu oysa Batırel 1982’de profesör oldu”</p>



<p>Hakikaten bu kadar cehalet veya ön yargı fazla, diplomayı aldığınız yıl dekan ve rektör kimse imzayı o atar; Erdoğan 1981’de mezun oldu ve o yıl mezuniyet belgesi aldı, oradaki isimler başka diplomasındaki isimler başka çünkü diplomayı (çoğumuzun yaptığı gibi) sonra yani 1991’de aldı ve bu tarih de defterde var zaten(üstteki ve alttaki isimlerin aldığı tarihten de görüleceği üzere diplomalar 1991’in 8. Ve 11. ayında alınmış demekki o zaman hazırlanmış). Örneğin benim üniversite diplomamda rektör olarak imzayı atan Prof.Dr.Ayhan Kızıl’dır, oysa ben 1991’de mezun olduğumda Ayhan Kızıl rektör değildi (tıp dekanıydı) ama diplomayı aldığım yıl rektördü ve diplomamı o imzaladı, bu böyle olur, hatta diplomayı aldığınız yıla göre bu imzalar ve diplomanın şekli bile değişebilir örneğin ben de eşim de aynı yıl aynı tıp fakültesinden mezun olduk (1991) ama benim diplomamla eşimin diploması arasında hiçbir benzerlik yok, yazı stili dizayn şekil büyüklük vs. açısından çünkü ikimiz de farklı yıllarda aldık diplomamızı, bunları bilmeyecek kadar cahil mi bu insanlar yoksa bildikleri halde mi bunu böyle yapıyorlar? Her halukarda vahim bir durum.</p>



<p>Erdoğan’ın diploması ile ilgili yapılabilecek tek tartışma şudur; mezun olduğu okul yüksek okul muydu fakülte miydi? (Ki her ikisi de CB adaylığı için yeterli). Erdoğan’ın mezun olduğu okul iktisadi ticari ilimler fakültesi’ne (İTİA) bağlı 4 yıllık yüksekokuldu ve bunlar (akademi ve enstitüler) o yıllarda fakülteye dönüştürüldüler. Tıpkı İslam enstitülerinin ilahiyat fakültelerine, eğitim Enstitülerinin Eğitim fakültelerine dönüştürülmesi gibi.</p>



<p>Aynı durum Kemal Kılıçdaroğlu’nun okulu için de geçerlidir; Kemal Kılıçdaroğlu da İTİA yani akademi mezunudur ve bu okul sonradan Gazi Üniversitesi’ne bağlı bir fakülte olmuştur. Kimse Kemal Kılıçdaroğlu’nun diplomasını niye sormuyor/sorgulamıyor?</p>



<p>Bu boş tartışmalarla ne elde edilebilir?</p>



<p>Hiçbir şey. Ama çok şey kaybediyoruz; Hepimizin gördüğü bu açık hakikate rağmen adamlar bu yalana inanıyor ve canhıraş bir şekilde paylaşıyorlar ya, arada bir varsa eğer haklı eleştirileri, onlar da dahil tüm söylemleri güme gidiyor, yalancı çoban misali, yani kendilerine de ülkeye de yazık ediyorlar, sorumlu muhalefet olamadıkları için…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/erdoganin-diplomasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Akıllı Adam</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-akilli-adam/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-akilli-adam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Sep 2021 08:06:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17731</guid>

					<description><![CDATA[Söze nereden nasıl başlamalıyım bilemiyorum. Ancak tek bildiğim bugüne kadar hiç yapmadığım bir şeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk defa siz değerli okuyucularımıza bir bilim insanının yaşam öyküsü başka bir deyişle özgeçmişini anlatmaya çalışacağım. İbni Haldun&#8217;un &#8220;Coğrafya Kaderdir&#8221; sözü ile başlamak çok isabetli ve yerinde olacaktır. Adana tarihsel ve kültürel zenginlikleri yanında birçok alanda bırakın Türkiye&#8217;nin dünyanın en gelişmiş şehri olma ünvanını hak ediyor. Ancak sürekli yapılan yanlış siyasetçi ve bürokrat tercihleri kentin hak ettiği yerin çok ama çok gerisinde kalmasına neden oluyor. Bugün sizlerin yüreklerini tüm bu olumsuz tecrübeler ile karartmak istemiyorum. Zaten bu kötü tecrübeler gün gibi ortada. Hepimiz canlı tanık oluyoruz. Peki bu şehirde hiç mi güzel şeyler olmuyor? Tabii oluyor. Ancak bu güzellikleri fark edemediğimiz ve sahip çıkamadığımız için tarih sayfalarında bir not olarak kaybolup gidiyorlar. Yaklaşık olarak 10 yıldır Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde elektrikli araba çalışmaları yapılıyor. Deyim yerindeyse zıpkın gibi gençlerden oluşan bir takım gecelerini gündüzlerine katarak ülkelerine ve insanlığa katkıda bulunmak için durmaksızın çalışıyorlar. Marifet iltifata tâbidir derler. Ancak ne hazindir ki son yıllarda cevval ve başarılı insanları neredeyse cezalandırma gayreti içinde oluyoruz. Bu sizlere çok ama çok ağır bir ifade gibi gelebilir. Ancak birazdan anlatacaklarımdan sonra sizlerde baba hak vereceksiniz. Çukurova her sene &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Söze nereden nasıl başlamalıyım bilemiyorum. Ancak tek bildiğim bugüne kadar hiç yapmadığım bir şeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk defa siz değerli okuyucularımıza bir bilim insanının yaşam öyküsü başka bir deyişle özgeçmişini anlatmaya çalışacağım.</p>



<p><strong>İbni Haldun&#8217;un &#8220;Coğrafya Kaderdir&#8221; sözü ile başlamak çok isabetli ve yerinde olacaktır.</strong></p>



<p>Adana tarihsel ve kültürel zenginlikleri yanında birçok alanda bırakın Türkiye&#8217;nin dünyanın en gelişmiş şehri olma ünvanını hak ediyor. Ancak sürekli yapılan yanlış siyasetçi ve bürokrat tercihleri kentin hak ettiği yerin çok ama çok gerisinde kalmasına neden oluyor.</p>



<p>Bugün sizlerin yüreklerini tüm bu olumsuz tecrübeler ile karartmak istemiyorum. Zaten bu kötü tecrübeler gün gibi ortada. Hepimiz canlı tanık oluyoruz. Peki bu şehirde hiç mi güzel şeyler olmuyor? Tabii oluyor. Ancak bu güzellikleri fark edemediğimiz ve sahip çıkamadığımız için tarih sayfalarında bir not olarak kaybolup gidiyorlar.</p>



<p>Yaklaşık olarak 10 yıldır Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde elektrikli araba çalışmaları yapılıyor. Deyim yerindeyse zıpkın gibi gençlerden oluşan bir takım gecelerini gündüzlerine katarak ülkelerine ve insanlığa katkıda bulunmak için durmaksızın çalışıyorlar.</p>



<p><strong>Marifet iltifata tâbidir derler. Ancak ne hazindir ki son yıllarda cevval ve başarılı insanları neredeyse cezalandırma gayreti içinde oluyoruz.</strong> Bu sizlere çok ama çok ağır bir ifade gibi gelebilir. Ancak birazdan anlatacaklarımdan sonra sizlerde baba hak vereceksiniz.</p>



<p>Çukurova her sene beyin göçü veriyor. Bu göç sadece bilim alanında değil bürokrasi siyaset ve iş dünyası başta olmak üzere en üretken insanlarımız birer birer bu şehirden uçup gidiyor.</p>



<p>İşte tamda bu noktada bir şey yapmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bizler bu toplumun sesi olarak her türlü haksızlığa karşı durduğumuz gibi bu tarz ihmalkarlıkları dile getirmekle yükümlüyüz.</p>



<p><strong>Prof. Dr. Hüseyin AKILLI.</strong> Bu ismi daha önce duymuş olanlarınız olabilir! Belki birçoğunuz medyada Adana ismi ile müsemma Bir Buçuk Adana ismi verilen elektrikli araba haberlerinde fotoğraflarda görmüş olabilirsiniz.</p>



<p><strong>Yine birçok kimsenin bilmediği tüm Türkiye&#8217;de Mimar Sinan Mühendisler Birliği tarafından organize edilen ve yine Çukurova Üniversitesi bünyesinde &#8220;Mühendishane Atölyesi&#8221; çatısında geleceğin idealist mühendislerini yetiştirme mücadelesi veren bir Çılgın Türk diyebilirim.</strong> Bu çalışmalarda bizlerde gönüllü olarak her daim sevgili Hüseyin Hocamızın yanında yer almaya gayret gösteriyoruz.</p>



<p>Ancak maalesef soy isimi gibi gerçekten akıllı ve üretken dahası mucit bir bilim insanı olan Hüseyin AKILLI ülkemizde bir sahne sanatçısı kadar tanınmıyor. Zaten onunda tanınmak ve şöhret olmak gibi bir gayesi de yok! <strong>Ancak yiğidin hakkını öldürmeden vermek gerekmiyor mu?</strong></p>



<p>Bu güzel bilim insanı ile çok eskiye dayanan bir dostluğumuz olduğunu da gururla ifade etmek istiyorum. Şimdi diyeceksiniz ki peki neden bugüne kadar bu başaralı bilim insanı ile ilgili olarak bir köşe yazısı veya röportaj yayınlamadınız?</p>



<p>Bugün bu yazıyı yazarken dahi çok düşündüm. Çünkü ne zaman Prof. Dr. Hüseyin AKILLI Hocam ile ilgili bir yazı kaleme alacak olsam bana bizzat kendisi müsaade etmedi. Aşırı naif ve tevazu sahibi bu güzel insanın bana kırılmaması için uzun yıllar sabrettim ve sessiz kaldım.</p>



<p>Belki bu yazıyı yazdığım için bir süre bana dargın kalacak. Ancak ben tüm bu riskleri göze alıp kendisinin affına sığınarak bu yazıyı kaleme alıyorum.</p>



<p>Bugün bırakın yerel basını ulusal basında dahi yeni geliştirilen Bir Buçuk Roket Projesinin sıkça haberlerini izliyoruz. Ancak Hüseyin AKILLI her zaman olduğu gibi fotoğraf karelerinde ya yok ya da kenarda köşede bir yerde! Her zamanki gibi aşırı bir tevazu timsali diyebilirim.</p>



<p>Açıkçası ben onun bir bilim insanı olarak kıymetinin bilinmediği konusunda dertliyim. Ancak son zamanlarda içimde bir umut ışığı belirdi diyebilirim. <strong>Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Meryem TUNCEL Hanımın atanması ile birlikte bir değişim beklentisi içerisinde olduğumu söyleyebilirim.</strong> Bizler bu kentin insanları olarak sürekli kendi içinde çekişen ve hatta kavgalı bir üniversitenin yerine, el ele verip üreten ve şehrin dinamikleriyle hareket eden bir üniversite istiyoruz.</p>



<p>Bu arada dip not düşmek istiyorum. Bizler ÇUDER Çukurova Uluslararası Öğrenci Derneği olarak ilk kez Meryem Hanım Rektör olduktan sonra rektörlük makamında kabul gördük. Bu noktada da Sayın Rektörümüze hakkını vermek isterim.</p>



<p><strong>Çukurova Üniversitesi ve bu şehrin daha iyi yerlerde olmasını isteyen her Adanalı gibi başta Hüseyin AKILLI Hocam olmak üzere tüm başarılı insanlara sahip çıkmanın bir vefa borcu olduğunu düşünüyorum.</strong></p>



<p>Bu vesileyle Hüseyin AKILLI Hocam ve genç dinamik ekibini gönülden tebrik ediyorum. Onlara yeni dönem çalışmalarında muvaffakiyetler diliyorum. </p>



<p>Selam ve dua ile&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-akilli-adam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Boğaziçi&#8217;nde Neler Oluyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bogazicinde-neler-oluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bogazicinde-neler-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2021 07:14:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[protesto]]></category>
		<category><![CDATA[Provakasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16731</guid>

					<description><![CDATA[Dünyanın her yerinde Yükseköğretim Kurumları toplumsal manada saygı duyulan ve&#160; her daim ülkenin değişimi ve gelişimi konusunda Lokomotifi olma özelliği taşıyan önemli müesseselerdir. Yaklaşık on gündür ülke gündeminde Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde &#8220;Sözde Demokratik Gösteriler&#8221; adı altında çoğunluğu öğrenci dahi olmayan bir grup tarafindan gerçekleştirilen provakasyon kokan eylemler tartışılıyor. Dünyanın her yerinde özellikle Demokratik Teamüllere uygun gösteriler ve yürüyüşler yapılır. Bu eylem modelleri gayet kanuni ve insani usuller olarak kabul görmektedir. Bu çağda tartışılacak bir konu olmadığı noktasında hepimiz hemfikiriz! Oysa ülkemizde son dönemlerde yapılan Sözde Demokratik Eylemler yakından mercek altına alınırsa gerçek amaçların ve meselenin asıl iç yüzü ayan beyan ortaya çıkacaktır. İsterseniz bu konuyu maddeler halinde inceleyelim. Her Demokratik Eylem girişiminde olduğu üzere öncelikle; 1- Hedef yani Amaç olmalıdır. Boğaziçi Eylemlerinde herhangi bir Amaç göremiyoruz. Herhangi bir grubun &#8220;Silahlı Terör Örgütü&#8221; gibi Rektörlük Binasını işgal girişimi dünyanın her yerinde suç teşkil eder. 2- Üslup, yani varsa bir sorun ve itiraz bunun için gerekirse bir kaç Akademisyen ile birlikte Basın Açıklaması yapılır. Rektör Atamasına neden karşı olduğu kamuoyu önünde izah edilirek savunma yapılır. 3- Gerekçe, aslında bu tür eylemlerin olmazsa olmazı neden orada toplandığıdır. Rektör Atamasına neden karşı olduğunu bilmek. Kime neye hizmet ettiğinizin farkında olmak. Asla unutulmaması gereken ise farkında &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dünyanın her yerinde Yükseköğretim Kurumları toplumsal manada saygı duyulan ve&nbsp; her daim ülkenin değişimi ve gelişimi konusunda Lokomotifi olma özelliği taşıyan önemli müesseselerdir.</p>



<p>Yaklaşık on gündür ülke gündeminde Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde &#8220;Sözde Demokratik Gösteriler&#8221; adı altında çoğunluğu öğrenci dahi olmayan bir grup tarafindan gerçekleştirilen provakasyon kokan eylemler tartışılıyor.</p>



<p>Dünyanın her yerinde özellikle Demokratik Teamüllere uygun gösteriler ve yürüyüşler yapılır. Bu eylem modelleri gayet kanuni ve insani usuller olarak kabul görmektedir.</p>



<p>Bu çağda tartışılacak bir konu olmadığı noktasında hepimiz hemfikiriz!</p>



<p>Oysa ülkemizde son dönemlerde yapılan Sözde Demokratik Eylemler yakından mercek altına alınırsa gerçek amaçların ve meselenin asıl iç yüzü ayan beyan ortaya çıkacaktır.</p>



<p>İsterseniz bu konuyu maddeler halinde inceleyelim.</p>



<p>Her Demokratik Eylem girişiminde olduğu üzere öncelikle;</p>



<p>1- Hedef yani Amaç olmalıdır. Boğaziçi Eylemlerinde herhangi bir Amaç göremiyoruz. Herhangi bir grubun &#8220;Silahlı Terör Örgütü&#8221; gibi Rektörlük Binasını işgal girişimi dünyanın her yerinde suç teşkil eder.</p>



<p>2- Üslup, yani varsa bir sorun ve itiraz bunun için gerekirse bir kaç Akademisyen ile birlikte Basın Açıklaması yapılır. Rektör Atamasına neden karşı olduğu kamuoyu önünde izah edilirek savunma yapılır.</p>



<p>3- Gerekçe, aslında bu tür eylemlerin olmazsa olmazı neden orada toplandığıdır. Rektör Atamasına neden karşı olduğunu bilmek. Kime neye hizmet ettiğinizin farkında olmak. Asla unutulmaması gereken ise farkında bile olmadan bir grubun piyonu haline gelmemektir. Amaç birlikteliği yoksa yapılan gösteri herhangi bir değer taşımaz ve sonuç alınmaz.</p>



<p>Bunun sağlamasını yapmak çok zor değildir. Terör Örgütü üyesi göstericiler ile yapılan eylemler kısa bir sürede sabun köpüğü misali sona erdi. Belliki ortak bir amaç ve sağlıklı planları yokmuş. Eylemde, bir grup terör örgütüne prim kazandırma gayretinde iken başka bir grup ise hükümeti karalamayı hedef almıştı.</p>



<p>Keza yine eylemde yer alan gençlerin samimi olmak gerekirse yeni atanan rektörü tanımadıklarını özgeçmişini dahi olamadıklarını tahmin edebiliyoruz.</p>



<p>Âdeta birer tetikçi misali kullanıldıkları eylemin her aşamasında gayet net fark ediliyor. Gerçekten yazık ediyorlar bu gençlerimize!</p>



<p>Hukuki anlamda bir hak arayışının en güzel örneği &#8220;Diyarbakır Anneleri&#8221; diyebiliriz. İllegal bir örgütten çocuklarını geri isteyen, ortak bir amaç etrafında toplanmış, belkide İlkokul dahi okumamış annelerin hak arayışı yukarıda saydığımız maddelerin hepsini kapsamaktaydı.</p>



<p>Boğaziçi Eyleminde bu maddelerden hiçbirine maalesef yanıt ve karşılık bulamadık. Dahası Pandemi Döneminde üniversite önünden geçmeyen öğrencilerin eylem adı altında her türlü bulaş riskini yok sayıp tedbirsiz davranmaları daha feci bir durum oluşturdu.</p>



<p>Oysa topluma örnek olmaları gerekiyordu! Üniversiteler akademik ve kültürel manada Ülkelerin çatısı olma özelliği taşımaktadır.</p>



<p>Yine irdelenmesi gereken önemli bir husus ise Anadolu Gençliğinin 12 Eylül 1980 darbesi sonrası zihinsel ve siyasal manada içinin boşaltılması ve çok kolay yönlendirilmesi durumudur. Apolitik yetiştirilen gençlerimiz Üniversite Ortamında illegal yapılar tarafından çok kolay yönlendirilebilmektedir.</p>



<p>Tüm dünyanın ciddî bir salgın ve ekonomik krizle boğuştuğu hattâ can çekiştiği bir ortamda gençlerimizin tek sorunu rektör ataması mıdır acaba?</p>



<p>Konu ile ilgili olarak örnek vermek gerekirse Lisans Eğitimimi aldığım Üniversiteye o dönemde emekli bir general büyük tepkilere rağmen rektör olarak atanmıştı. Ve ne hazindir ki malum rektör döneminde Terör Örgütünün en fazla dağ kadrosuna öğrenci taşıdığı bir tarihti. Legal bir yapı olan Atatürkçü Düşünce Derneği bünyesinde gençleri Örgüte Yönlendiren zihniyet bugün yine kirli ellerini genç beyinlerimizin üzerinde gezdirmektedir.</p>



<p>Gün akıllı ve uyanık olma günüdür. Düşmanlar her türlü taktiği ve açığı gözetmektedirler.</p>



<p>Kurt puslu havayı sever misali. Kaostan beslenen dış güçler daha çok yerli müesseseler üzerinden ülkenizi yıpratmaya gayret gösterirler. Bu yöntem &#8220;Küresel Güçlerin&#8221; asla vazgeçmediği bir taktiktir.</p>



<p>Üniversitelerimiz bir an önce Misyon ve Vizyon noktasında İcat , Değişim ve Gelişim kaygısı taşıyan, Kuluçka yani Üretim Merkezi olma özelliğine geri dönmelidirler.</p>



<p>İstisnalar kaideyi bozmaz muhakkak. Bilimsel Çalışmalarda takdire şayan akademisyenlerimiz malumunuz. Onları her daim takdir etmekle beraber saygı ve hürmet ile selamlıyoruz. Sözümüz Meclisten hem içeri hem dışarı. Üzerine alınması gerekenler mutlaka alınmalıdırlar.</p>



<p>Üniversitelerimiz muhakkak her daim saygı duyduğumuz kurumların başında olmaya devam edecektirler.</p>



<p>Ancak kendi hür iradelerini kullanma feraseti gösteremeyenlerin daha fazla takdir görmeyecekleri kaçınılmaz bir durumdur.</p>



<p>Türkiye&#8217;deki bir üniversitenin Türkiye&#8217;ye karşı bir duruş sergilemesi saygı duyulacak bir durum değildir.</p>



<p>Bu nedenle değişen ve gelişen Türkiye modelinin artık Üniversiteler için de örnek teşkil edeceğine inanıyorum.</p>



<p>Üniversitelerimiz, Dış Kaynaklı İllegal Örgütlerin arka bahçesi değildir.</p>



<p>Muhalefet yapmayı beceremeyen ideolojilerin arka bahçesi hiç değildir.</p>



<p>Son sözümüz ailelere olsun.</p>



<p>Lütfen gözünüzü açın ve evlatlarımıza sahip çıkalım. Bu gençler muhakkak bu ülkenin geleceği olacaktırlar.</p>



<p>Çocuklarımızı akademik manada sadece sınavlara değil aynı zamanda hayata hazırlamak en büyük sorumluluğumuzdur.</p>



<p>Bu gençler Tarih ve Kültür eksenindede ihmal edilmemelidirler. Köklerinden kopan ve uzaklaşan milletler yok olmaya mahkûmdurlar.</p>



<p>Geçmişi ile bağlarını koparmamış Sevgi ve Muhabbetle yetişen bir nesil, sevgi ve muhabbet üreten nesillere vesile olacaktır muhakkak.</p>



<p>Selâm ve dua ile&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bogazicinde-neler-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Boğaziçi Üniversitesi Özgürlükçü İmiş!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bogazici-universitesi-ozgurlukcu-imis/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bogazici-universitesi-ozgurlukcu-imis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2021 08:39:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[protesto]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Vandallık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16703</guid>

					<description><![CDATA[Kriteri ne bunun? 28 Şubat döneminde başörtülü öğrenciler hiçbir sıkıntı yaşamadan derslere girebilmişler imiş!Birincisi, bu bir şehir efsanesi, yani doğru değil. Başörtülüler Boğaziçi’nde de sıkıntı yaşadılar. Orada da başını açmak zorunda kalan, peruk takan, okula ara veren ve hatta okulu bırakan/uzaklaştırılan öğrenciler oldu.İkincisi, diyelim ki bu böyle oldu, bu durum o üniversitenin özgürlükçü olduğunu mu gösteriyor? Hayır. Asla. Aldığı puan karşılığında (emeğinin karşılığı olarak) gelen bir öğrenciyi sırf başörtülüdür diye hak ettiği okuluna sokmamak büyük bir ayıptır. Bunu yapmamak ise sadece bu ayıbı yapmamak olur. Özgürlükçülük bu değil.Şimdi ben size özgürlükçülüğün kriterini söyleyeyim, bakalım sınıfı geçebiliyor mu Boğaziçi?Bir üniversitenin en önemli başarı kriterlerinden biri de akademisyen olan mezun sayısıdır(oranı). Madem bu başörtülüler özgürce okudular burada(iddia böyle ya), bunların içinden herhalde birkaç tanesi de akademisyen olarak üniversitede kalmıştır, değil mi? Öyle olmalı yani. Tümü değil elbette ama akademisyen olmayı düşünen ve bunu hak eden birkaç başörtülü olmuştur hehalde, degil mi? Peki var mı? Yok. Tek bir tane bile yok.Neden yok? Bu başörtülü öğrencileri ayrımcılık yapıp daha kötü mü eğittiniz yoksa ayrımcılık yapıp akademisyen mi yapmadınız onları? Hangisi ise sonuç değişmiyor. Ayıp ettiniz. Bırakın özgürlükçü olmayı ayıp ettiniz, ayıp. Kendinize getto kurdunuz.Boğaziçi’ne üniversite sınavında derece yaparak giren birçok İmam-Hatip mezunu öğrenci oldu, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kriteri ne bunun? 28 Şubat döneminde başörtülü öğrenciler hiçbir sıkıntı yaşamadan derslere girebilmişler imiş!<br><br>Birincisi, bu bir şehir efsanesi, yani doğru değil. Başörtülüler Boğaziçi’nde de sıkıntı yaşadılar. Orada da başını açmak zorunda kalan, peruk takan, okula ara veren ve hatta okulu bırakan/uzaklaştırılan öğrenciler oldu.<br><br>İkincisi, diyelim ki bu böyle oldu, bu durum o üniversitenin özgürlükçü olduğunu mu gösteriyor? Hayır. Asla. Aldığı puan karşılığında (emeğinin karşılığı olarak) gelen bir öğrenciyi sırf başörtülüdür diye hak ettiği okuluna sokmamak büyük bir ayıptır. Bunu yapmamak ise sadece bu ayıbı yapmamak olur. Özgürlükçülük bu değil.<br><br>Şimdi ben size özgürlükçülüğün kriterini söyleyeyim, bakalım sınıfı geçebiliyor mu Boğaziçi?<br><br>Bir üniversitenin en önemli başarı kriterlerinden biri de akademisyen olan mezun sayısıdır(oranı). Madem bu başörtülüler özgürce okudular burada(iddia böyle ya), bunların içinden herhalde birkaç tanesi de akademisyen olarak üniversitede kalmıştır, değil mi? Öyle olmalı yani. Tümü değil elbette ama akademisyen olmayı düşünen ve bunu hak eden birkaç başörtülü olmuştur hehalde, degil mi? Peki var mı? Yok. Tek bir tane bile yok.<br><br>Neden yok? Bu başörtülü öğrencileri ayrımcılık yapıp daha kötü mü eğittiniz yoksa ayrımcılık yapıp akademisyen mi yapmadınız onları? Hangisi ise sonuç değişmiyor. Ayıp ettiniz. Bırakın özgürlükçü olmayı ayıp ettiniz, ayıp. Kendinize getto kurdunuz.<br><br>Boğaziçi’ne üniversite sınavında derece yaparak giren birçok İmam-Hatip mezunu öğrenci oldu, hatta Türkiye birincisi olan var. Mesela Mustafa Kıyıklık(Kartal Anadolu İHL, 1997). Mustafa, akademisyen olmak istediğini beyan etmişti TV’deki röportajlarında, büyük bir heyecanla. Hani nerede o, böyle bir isim göremiyorum akademisyen listenizde, ne yaptınız ona?(onun gibilere?)<br><br>Mesele başörtülü akademisyen meselesi değil, bu bir zihniyet meselesi. Soruyorum size, bu üniversitede kaç tane muhafazakâr-dindar akademisyen var? Veya var mı?<br><br>Mesela Ahmet Davutoğlu, kendi mezunlarınızdan, neden yıllarca kadro arayıp durdu yaban ellerde? Neden ‘’sen bizim evladımızsın, gel buraya’’ demediniz? Ehliyeti mi yoktu, liyakatı mı? İstanbul Erkek Lisesi mezunu, Boğaziçi mezunu ve 4 yabancı dil biliyor, uluslararası ilişkiler uzmanı. Uluslararası ilişkiler bölümündeki mevcut akademisyenleriniz içinde İngilizce, Almanca, Malayca ve Arapça bilen var mı mesela? Ama o kadro ararken kendi üniversitesinin yanından bile geçemedi, ancak özel bir üniversitede bulabildi kadroyu, neden?<br><br>Bunlar örnek bazı isimlerdi. Eğer bir üniversite özgür ise, herkese eşit şans tanıyorsa, (hadi diğer üniversiteden mezun olanları geçtik), o üniversiteden mezun olan her fikirdeki insana kapılarını açar/açmalı. Aksi halde özgürlükçülük söylemi lafta kalır. Tıpkı Boğaziçi Ü’de olduğu gibi.<br><br>Ya Hu doğma büyüme Boğaziçili (yani Robert Kolej mezunu) olan Mim Kemal Öke’ye bile tahammül edemeyen(buradaki bile tahfif amaçlı değil, periferden gelmiyor, dışardan değil anlamında) ve milliyetçi-muhafazakar düşünceleri nedeniyle ‘’seni istemiyoruz burada’’ diyen bir üniversiteden bahsediyoruz, bunun neresini tartışıyoruz? Bunun neresi özgür bir üniversite?<br><br>Burası bir getto, getto! Özgürlükçülük oyunu oynamanın anlamı yok.<br><br>Not;<br>1-Rektör atamaları ile ilgili görüşümü daha önce yazmıştım, tekrara gerek yok ama bu protestoların rektörle ilgili olduğunu ve rektör istifa ederse duracağını sanmak saflıktır.<br><br>2-Tüm bunlar mevcut üniversite sisteminin sorunları yok anlamına gelmiyor elbette ama ben çözüm önerisi olarak sunulan bazı ezberlerin kelimenin tam anlamı ile bir ‘’ezber’’ olduğunu düşünüyorum. Ama bu yazının konusu bu değil.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bogazici-universitesi-ozgurlukcu-imis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Boğaziçi Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bogazici-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bogazici-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2021 08:29:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[boğaziçi]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16697</guid>

					<description><![CDATA[“Boğaziçi Meselesi”nden kastımız, Ocak 2021 başında Prof. Melih BULU’nun Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanmasından sonra, üniversitenin akademik kadrosunun ve öğrencilerin giriştiği bir takım protesto olaylarıdır. Olayların görülen sebebi ne?2016 da çıkan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile üniversitede rektör atama sisteminin değişmesi. Önce nasıldı?Kanuna göre, devlet üniversitelerinde rektör adayları, profesör unvanına sahip akademisyenler arasından önce öğretim üyeleri tarafından seçiliyor, daha sonra YÖK adayların üçünü Cumhurbaşkanının onayına sunuyor, en son da Cumhurbaşkanı rektörü atıyordu.Yeni KHK ne diyor? Devlet üniversitelerinde rektör YÖK tarafından önerilecek üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanıyor. Vakıf üniversitelerinde ise rektör, mütevelli heyetinin belirlediği adaya YÖK&#8217;ün olumlu görüş vermesinin ardından Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Olaylardan ne anlıyoruz?İktidar yeni KHK’ya göre bir tasarrufta bulunuyor, karşı görüş kabul etmiyor, işi özgürlük, cinsiyet ayrımcılığı, bilim karşıtlığı, despotizm vs. sosuna batırıp, kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Atama kararı doğru mu?Bakalım. Rektörün mesleki yetersizliği mi var? Yok. Rektör, ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu, Boğaziçi Üniversitesi’nde de yüksek lisans yapmış. Haliç Üniversitesi’nde de rektörlük görevini yürütmüş. Hukuki olarak ortada bir şey görünmüyor.Peki, neden akademik çevreler ve muhalefet bu olayı köpürtüyor? Çünkü sayın rektör iktidar partisinde siyaset yapmış. Buradan iyi malzeme çıkar diye düşünülüyor. O halde aynı KHK başka üniversitelere uygulandığında mesele olmuyor, Boğaziçi’nde infiale sebep oluyorsa bundan ne anlayalım? Boğaziçi&#8217;nin ne &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>“Boğaziçi Meselesi”nden kastımız, Ocak 2021 başında Prof. Melih BULU’nun Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanmasından sonra, üniversitenin akademik kadrosunun ve öğrencilerin giriştiği bir takım protesto olaylarıdır.<br></p>



<p>Olayların görülen sebebi ne?<br>2016 da çıkan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile üniversitede rektör atama sisteminin değişmesi.<br></p>



<p>Önce nasıldı?<br>Kanuna göre, devlet üniversitelerinde rektör adayları, profesör unvanına sahip akademisyenler arasından önce öğretim üyeleri tarafından seçiliyor, daha sonra YÖK adayların üçünü Cumhurbaşkanının onayına sunuyor, en son da Cumhurbaşkanı rektörü atıyordu.<br>Yeni KHK ne diyor?<br></p>



<p>Devlet üniversitelerinde rektör YÖK tarafından önerilecek üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanıyor. Vakıf üniversitelerinde ise rektör, mütevelli heyetinin belirlediği adaya YÖK&#8217;ün olumlu görüş vermesinin ardından Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor.</p>



<p>Olaylardan ne anlıyoruz?<br>İktidar yeni KHK’ya göre bir tasarrufta bulunuyor, karşı görüş kabul etmiyor, işi özgürlük, cinsiyet ayrımcılığı, bilim karşıtlığı, despotizm vs. sosuna batırıp, kamuoyu oluşturmaya çalışıyor.</p>



<p>Atama kararı doğru mu?<br>Bakalım. Rektörün mesleki yetersizliği mi var? Yok. Rektör, ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu, Boğaziçi Üniversitesi’nde de yüksek lisans yapmış. Haliç Üniversitesi’nde de rektörlük görevini yürütmüş. Hukuki olarak ortada bir şey görünmüyor.<br>Peki, neden akademik çevreler ve muhalefet bu olayı köpürtüyor?<br></p>



<p>Çünkü sayın rektör iktidar partisinde siyaset yapmış. Buradan iyi malzeme çıkar diye düşünülüyor.<br></p>



<p>O halde aynı KHK başka üniversitelere uygulandığında mesele olmuyor, Boğaziçi’nde infiale sebep oluyorsa bundan ne anlayalım? Boğaziçi&#8217;nin ne farkı var? Burası devletin kontrolünde değil mi? Sistem kendine muhalefeti, kendi kurumlarında mı beslesin?<br>Eskiden buralar halka karşı sistemin kendisine adam yetiştiriyordu, şimdi anlayış değişti, yeni sistem öyle istemiyor. Olanlar bunun savaşıdır.<br>Diyeceksiniz ki; &#8220;Karşı tarafta aynı şeyi söylüyor, Boğaziçi Üniversitesi iktidarın çiftliği miymiş?&#8221;<br>O zaman biz de şu soruyu sorarız: &#8220;İktidardaki hangi siyasi görüş, kilit noktalara, karşı mahallenin fikriyatına sahip birini atar ki?&#8221; Şimdiye kadar kendi fikrine uygun birini atamadıysa iktidarın suçu değil mi? Ben devlet üniversitesine istediğim rektörü atayamayacaksam, nasıl iktidarda oluyorum?<br>Deniliyor ki &#8220;Ama eskiden böyle değildi, bilimsellikten uzak, liyakat aranmıyor!&#8221;<br>Bu da tam doğru değil. Eskiden de böyleydi. Fakat medya bu kadar yaygın olmadığından, gün yüzüne çıkmıyordu. Hatta eskiden merhum Erbakan&#8217;a kadar farklı siyasi görüş yoktu.<br>“Yapmayın hocam, 68 kuşağı vs. onlar neydi?” derseniz, onlara sistem içi muhalefet diye bakarız. Türkiye&#8217;deki tek gerçek muhalefet İslamcılıktır. (Dünyada da öyle, bakmayın siz ABD-Rusya kapışmasına. ) Memleketimizdeki Alevilik ve Kürtçülük gibi cılız muhalif görüşler, sendika çatısında eritilir, partileştirilir, etkisiz hale getirilir. Zaten onlar da &#8220;kurucu irade dediğimiz laik &#8211; seküler yapıya&#8221; ters değildir. Sadece ranttan pay kapma savaşında, beyaz Türkleri ve arkadaki uluslararası sistemi rahatsız etmemeleri gerekir.</p>



<p>Peki rektörler nasıl işbaşına gelsin? Bu yöntem doğru mu? YÖK kalmalı mı?<br>Bunlar ayrıca değerlendirilir. Ama şu anda olan &#8220;Gezi&#8221;deki meselenin &#8220;ağaç&#8221; olmaması gibi, burada da mesele &#8220;rektör&#8221; değildir. İktidarı yıpratma çabalarıdır. Bir de elindeki imkanları /alanları kaybetme korkularıdır. Yani Boğaziçi gibi, ODTÜ gibi, odalar ve sendikalar gibi alanları kaybetme korkusu, karşı mahalleyi hırçınlaştırıyor.<br></p>



<p>Bir de işin politize edilmesinden rahatsız olduğunu söyleyenler var. Ama iş zaten politik. Başka bir rektör gelseydi de, bu böyle olacaktı. Boğaziçi’ndeki yerleşik yapıya uygun olmayan, daha doğrusu Cumhurbaşkanının atadığı her rektöre aynı tepki verilecekti. Önceden belki daha ılımlı kişiler seçildiği için, ses bu kadar net çıkmıyordu. Aslında “İşi iyice politikleştirdiler” diyenler de muhalefet. Çünkü daha önce, kimseler duymadan işlerini yürütüyorlardı. Şimdi iş kendi aleyhlerine dönünce, savunmalarını, bilimselliğe, insan haklarına vs dayandırmaya çalışıyorlar.<br>Hem şu fikre de katılmıyoruz. “Devletin bir temel eğitim politikası, sanayi politikası olur, değişmez.” Neden? Sık, sık değişmez diyebilirsiniz de, değişmez diyemezsiniz. Bunu savunanlar da mevcut çarkın, değişmesini istemeyen ve mevcut yapıdan faydalananlardır. Her şey aynı kalacaksa seçim yapmanın anlamı ne? Neden bu oyunu oynuyoruz?</p>



<p>Bu eylemleri yapanlar ve yönlendirenler, bilimsel kaygılardan mı bunu istiyorlar?<br>Hayır, öyle olsa şimdiye kadar Türk üniversiteleri dünyada zirvede yer alırlar ve Türkiye bütün teknoloji ve sanayi hamlelerinde en önde olurdu. Bu üniversitelerin şu an başarılı görünmelerinin sebebi, en zeki öğrencilerin orayı tercih etmelerinden.<br>“Bu okullar iyi olduğu için tercih etmesin bu çocuklar?” derseniz, ben de aynı soruyu sorarım. Ülke o zaman neden bu halde? Bu kadar zeki çocuğun geldiği okulların, daha çok başarılı olmaları gerekmez miydi?<br></p>



<p>Yine diyebilirsiniz ki, yeni rektör geldi de, farklı mı olacak? Bunu zaman gösterir. Ki şunu da unutmamak gerekir ki, bu iktidar 20 senedir hangi üniversite öğrencisinin istediğini engellemiş? Hangi bilimsel çalışmasına, Avrupa birliği projelerine, burslarına engel olmuş? Pek çok üniversite öğrencisi rektörün adını bile bilmez. Bu olaylar aracılığı ile bu rektörü gençlerin gündemine kim, neden, nasıl soktu?</p>



<p>Peki, ne yapılmalı?<br>İktidar gerekeni yapacak, muhalefet de muhalefetliğini. Buraya kadar normal. Ama işin içine çamurluk karışıyor. Yabancı sermaye, uluslararası medya, vs. Bunlar normal değil.<br>İnsanın başındakini seçimle gelmesini istemesi normal de, peki bu istek neden diğer üniversitelerde bu derece muhalif bir eyleme dönüşmüyor? Demek ki Boğaziçi bir sembol ve üs olarak seçilmiş. Muhalefet şimdiye kadar kendi yapmadığını, şimdi iktidardan istiyor. Muhalefetin iktidar olduğu dönemlerde, öğrencilerin rektör seçimine katkıları gözden geçirilmesi gereken bir konu olarak önümüzde duruyor.<br></p>



<p>Öğrenciler rektörü seçmiyorsa &#8211; ki dünyanın her yerinde öğrenci katılımı var ama tek başına seçmiyorlar- bu öğrencilerin bu kadar aktif olmasını kim istiyor? Muhalefet ve üniversitenin akademik kadrosunun yapacağı işi neden öğrenciler yapıyor, bunlar piyon mu? Akademik kadro ve muhalefet öğrencileri öne sürerek prim toplamış olmuyor mu? Öğrenciler özgürlük için yürüdüğünü düşünüyor, fakat hasılatı başkası elde ediyor. Ayrıca bu tür eylemleri, muhalefetin ileride kendi kadrolarında çalışacak eleman yetiştirme çabası olarak da anlayabilirsiniz.<br>Üstelik yeni atama ile öğrencilerin sosyal hayatını derinden etkileyecek kararlar alınacağını da düşünmüyoruz. Sadece oraya yerleşmiş LGBT ve sol örgütlerin çalışmaları kontrol altına alınmış olur ki, gürültünün ana sebeplerinden biri de bu.<br></p>



<p>Sonra içeride ve dışarıda gerek üniversite, gerek genel seçimlerin veya sendika, oda seçimlerinin sağlıklı olduğu da tam söylenemez. Öğrencilerin rektörü seçmesi nasıl sağlıklı olacak? Öğrencileri en çok etkileyen seçimi kazanır. Şu anda seçim sistemi de öyle değil mi? Halkı medya aracılığı ile etkileyen kazanıyor. Kaç kişi seçtiği adayı tanıyor? Öğretim görevlilerince seçilsin derseniz, o ayrıca değerlendirilir.<br></p>



<p>Dünyanın pek çok ülkesinde farklı sistemler var ve çoğunda öğrenci temsili çok düşük, olanlar da sembolik. Mesela Harvard Üniversitesi gibi bir okulda Mezunlar Derneği rektörü belirliyor. Ne güzel diyebilirsiniz ama en demokratik olmayan, en riskli ve en risksiz yöntem. Şöyle riskli, sistemi değiştiremezsiniz, okul tarihi boyunca gider, mezunlar derneğini idare eden sermaye gücü istediğini yaptırır. Risksiz, seçim dönemlerin az problem çıkar.<br></p>



<p>Bir de şöyle düşünelim. Senin vakıf üniversiten var mesela, sen oranın yöneticilerini aldığın öğrencilerin atamasını ister misin? İstemezsin. Devlete sahip olan irade de istemez. İş, bu kadar basit.</p>



<p>Gözden kaçan daha önemli şeyler de var!<br>Müslüman kesimde, bilinçsiz hareket edilen alanlardan biri okul seçimidir. Genelde dünyevi kaygılar ön plana çıkıyor.<br></p>



<p>Fen liseleri mi? Oooo harika…<br>Galatasaray Lisesi, Robert Koleji! Evet, süper.<br>Boğaziçi, ODTÜ? Vay beee…<br>İyi güzel de, çocuğun kariyer yapıyor, iyi de para kazanıyor, hatta oradaki al gülüm ver gülüm işleriyle, siyasi yerlere de kolayca yerleşiyor da, (bu yanlış yeni değil, eskiden beri böyle) çocuğundan geriye kalan ne?<br>İşte buyurun! Şimdiye kadar gitmeye özendiğimiz, okumaya can attığımız okulların içi yüzü bu…<br></p>



<p>O çarka girince, siyasi bilinç olmadığında, birey sisteme en iyi uşaklığı yapıyor. Biz Müslümanların çocukları o okullara gitmesin demiyoruz, olanı söylüyoruz. Sistemin uşaklığı bilinçli ve farkında olarak yapılan bir şey değildir. Sistem okullarında kendilerine, hizmet edecek insan yetiştirir. En iyi okullar da, sisteme en iyi elemanını yetiştiren yerlerdir. Bilinçli olmazsan, sistemin her istediğini yerine getirirsin ve sen iyi vatandaş oldum diye düşünürken, çark senin sırtından döner, esas kazanan başkası (yöneticiler ve para babaları) olur. İlerde yönetici veya sermaye sahibi olmazsan -ki yöneticileri de sermaye sahipleri seçer- ömrün öylece geçer, gider.<br></p>



<p>Sosyal olaylarda bir bunu başlatan ve arka planda olanlar vardır, bir de önde kahraman görünenler (Hatta bu kahramanları/figüranları da organizatörler belirler.) Gezi’de de, Boğaziçi olayında da, pek çok olayda bu böyledir. Görünenler, öğrenciler, işçiler, sendikalardır. Görünmeyenler güç ve sermaye sahipleri. İşte bu durumlarda, her zaman şu soruları sormak lazım:<br>Kim başlattı?<br>Nasıl sonuçlanabilir?<br>Hangi sonuç, kime yarar?</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>Ölçülerimizi koruyalım, iktidara karşı da, muhalefete karşı da…</p>



<p>Herkes “Sen duvardaki bir tuğlasın!”(*) diye diye, yani özgürlük çığlıkları ve vaadiyle o tuğlayı alıp, kendi duvarına eklemek istiyor.</p>



<p>(1) Another Brick in The Wall – Pink Floyd</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bogazici-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rektöre Tepki Faydalı Olabilir!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/rektore-tepki-faydali-olabilir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/rektore-tepki-faydali-olabilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2021 08:09:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[rektör]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16552</guid>

					<description><![CDATA[Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan rektörü tanımıyorum. AK Partili olması sebebiyle tepki gösteriliyor. Tabii herhangi bir partili olmak suç değildir. AK Partili olmak da. Fakat AK Parti muhalifi çevreler bu atama üzerinden Cumhurbaşkanının yetkilerini eleştirme fırsatı yakaladıkları için veryansın ediyorlar. Evvelki gün bir tartışma programında “böyle bir atama sistemi dünyanın hiçbir yerinde yok” diyerek gözümüzün içine baka baka yalan söyleyen bir ukalayı dinleyince bu konuya temas etmenin faydalı olacağını düşündüm. Eskiden üniversitedeki öğretim üyelerinin seçtiği 6 aday YÖK’e bildiriliyor, YÖK de bu sayıyı 3’e indirerek tercihi Cumhurbaşkanına bırakıyordu. Cumhurbaşkanı da içlerinden biri atıyordu. 29 Ekim’de 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan&#160;676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname&#160;ile sistem YÖK’ün sunacağı 3 adaydan birinin cumhurbaşkanı tarafından atanması şeklinde değiştirildi. İşte bunu eleştirerek dünyada eşi benzeri yok diyorlar. Benzer bir tartışma 2006 yılında da gündeme geldiğinde ben o zaman şunları yazmıştım: “Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde üniversite özerkliğinden maksat akademik ve bilimsel özerkliktir. Dünyadan habersiz kimi milli irade muhalifleri üniversitelerin idari özerkliğini savunurken kantarın topuzunu kaçırıyorlar ve idari özerkliği kastederek ‘çağdaş dünyada üniversiteler özerktir’ iddiasını ortaya atıyorlar. Oysa çağdaş dünyada tam tersidir.&#160;Çağdaş dünyada üniversitelerde bilimsel özerklik vardır.&#160;Yönetim açısından da merkezi ya da yerel denetime tabidirler. Çoğu ülkede üniversiteler halkın seçmiş olduğu hükümete bağlıdır. İşte birkaç misal. AB üyesi&#160;İspanya&#8217;da, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan rektörü tanımıyorum. AK Partili olması sebebiyle tepki gösteriliyor.</p>



<p>Tabii herhangi bir partili olmak suç değildir. AK Partili olmak da. Fakat AK Parti muhalifi çevreler bu atama üzerinden Cumhurbaşkanının yetkilerini eleştirme fırsatı yakaladıkları için veryansın ediyorlar.</p>



<p>Evvelki gün bir tartışma programında “böyle bir atama sistemi dünyanın hiçbir yerinde yok” diyerek gözümüzün içine baka baka yalan söyleyen bir ukalayı dinleyince bu konuya temas etmenin faydalı olacağını düşündüm.</p>



<p>Eskiden üniversitedeki öğretim üyelerinin seçtiği 6 aday YÖK’e bildiriliyor, YÖK de bu sayıyı 3’e indirerek tercihi Cumhurbaşkanına bırakıyordu.</p>



<p>Cumhurbaşkanı da içlerinden biri atıyordu.</p>



<p>29 Ekim’de 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan&nbsp;<strong>676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname</strong><a href="https://www.star.com.tr/yazar/rektor-atamalari-yazi-1599321/#0" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><strong>&nbsp;</strong></a>ile sistem YÖK’ün sunacağı 3 adaydan birinin cumhurbaşkanı tarafından atanması şeklinde değiştirildi.</p>



<p>İşte bunu eleştirerek dünyada eşi benzeri yok diyorlar.</p>



<p>Benzer bir tartışma 2006 yılında da gündeme geldiğinde ben o zaman şunları yazmıştım:</p>



<p>“Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde üniversite özerkliğinden maksat akademik ve bilimsel özerkliktir. Dünyadan habersiz kimi milli irade muhalifleri üniversitelerin idari özerkliğini savunurken kantarın topuzunu kaçırıyorlar ve idari özerkliği kastederek ‘çağdaş dünyada üniversiteler özerktir’ iddiasını ortaya atıyorlar.</p>



<p>Oysa çağdaş dünyada tam tersidir.&nbsp;<strong>Çağdaş dünyada üniversitelerde bilimsel özerklik vardır.&nbsp;</strong>Yönetim açısından da merkezi ya da yerel denetime tabidirler. Çoğu ülkede üniversiteler halkın seçmiş olduğu hükümete bağlıdır.</p>



<p>İşte birkaç misal.</p>



<p>AB üyesi<strong>&nbsp;İspanya&#8217;da</strong>, üniversite özerkliği öğretim üyelerinin araştırma yapma özgürlüğü olarak tanımlanmıştır. Bizdeki YÖK&#8217;e tekabül eden Üniversiteler Konseyi&#8217;ne hükümetin bir üyesi olan&nbsp;<strong>Eğitim ve Bilim Bakanı</strong>&nbsp;başkanlık eder.</p>



<p><strong>Avusturya</strong>&#8216;da da durum aynıdır. Üniversitenin özerkliğinden maksat bilimsel ve akademik özerkliktir. Üniversiteler idari yönden&nbsp;<strong>Federal Ulaştırma ve Bilim Bakanlığı&#8217;na&nbsp;</strong>bağlıdır.</p>



<p><strong>Hollanda&#8217;</strong>da üniversiteler&nbsp;<strong>Eğitim, Kültür ve</strong>&nbsp;<strong>Bilim Bakanlığı&#8217;na</strong>&nbsp;bağlıdır. Rektörü seçen de Denetleme Kurulu&#8217;nun üyelerini atayan da<strong>&nbsp;bu bakandır.</strong></p>



<p><strong>İtalya&#8217;da</strong>&nbsp;YÖK&#8217;e tekabül eden Üniversite Değerlendirme Milli Konseyi&#8217;nin başkanı yine hükümet üyesi bir&nbsp;<strong>bakandır</strong>.</p>



<p><strong>Fransa</strong>&#8216;da yükseköğretimin planlaması, koordinasyonu, öğrenci kapasitelerinin tespiti, diplomaların onayı, öğretim elamanı istihdamına dair usul ve esasları&nbsp;<strong>Milli Eğitim Bakanlığı</strong>&nbsp;tespit eder.&nbsp;<strong>Rektörleri</strong>&nbsp;üniversitelerin üst kurul üyeleri seçer&nbsp;<strong>Milli Eğitim Bakanı atar</strong>.</p>



<p><strong>Almanya</strong>&#8216;da rektörleri atama yetkisi&nbsp;<strong>Eyalet Eğitim Bakanı&#8217;na</strong>&nbsp;aittir. Seçilen rektörü veto yetkisi vardır.</p>



<p><strong>Portekiz</strong>&#8216;de üniversiteler doğrudan&nbsp;<strong>Eğitim Bakanlığı&#8217;na</strong>&nbsp;bağlıdır. Üniversite profesörleri tarafından seçilen rektörü yine&nbsp;<strong>Eğitim Bakanı</strong>&nbsp;atar.</p>



<p><strong>İtalya</strong>&#8216;da yükseköğretim sorumluluğu Bilimsel Araştırmalar ve Teknoloji Bakanlığı&#8217;nda, eğitimin diğer kademeleri ise Eğitim Bakanlığı yetkisindedir. Üniversitelerde her seviyedeki atamayı Bilimsel Araştırmalar ve Teknoloji Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı ve Ulusal Üniversiteler Konseyi üyelerinden oluşan bir komite yapar.</p>



<p><strong>İngiltere</strong>&#8216;de yükseköğretim&nbsp;<strong>Eğitim ve İstihdam Bakanlığı&#8217;na</strong>&nbsp;bağlıdır.</p>



<p><strong>Lüksemburg</strong>&#8216;da rektör, rektör yardımcısı seçimi, ücretlerin belirlenmesini yine&nbsp;<strong>bakan</strong>&nbsp;onaylar.” (25 Mart 2006, Yeni Şafak)</p>



<p>Görüldüğü gibi Avrupa’da atama işinde bırakın Cumhurbaşkanını, Başbakana bile ihtiyaç hissedilmiyor, bu işler Bakanlıklar düzeyinde hallediliyor.</p>



<p>Dolayısıyla bizde YÖK’ün önerdiği 3 isimden birinin Cumhurbaşkanı tarafından atanması öyle garipsenecek bir sistem değilmiş.</p>



<p>Ayrıca memnun kaldıkları biri atansaydı aynı tepkiyi gösterirler miydi?</p>



<p>Aslında telaş sistemden değil, Cumhurbaşkanı ve atadığı isimlerin&nbsp;<strong>kimliklerinden ve düşünce yapılarından&nbsp;</strong>kaynaklanıyor.</p>



<p>Ben bu hususta sonuç olarak rektörlerin uygulamalarına bakılması gerektiği kanaatindeyim. Haksızlık ve adaletsizlik yapan rektör kim tarafından atanırsa atansın hak ettiği müeyyidenin uygulanması gereğine inanıyorum.</p>



<p>Nitekim nepotizm yapan kimi rektörleri hiç kimse savunmadı savunamaz da. Görevlerinden alındılar.</p>



<p><strong>Boğaziçi’ni dünyadaki en iyi ilk 500 üniversite arasına sokmayı</strong>&nbsp;hedefleyen bir rektöre atanır atanmaz gösterilen tepkiyi&nbsp;<strong>siyasi bir tepki</strong>&nbsp;olarak değerlendiriyor ve bu tepkininde<strong>&nbsp;faydalı</strong>&nbsp;olduğuna inanıyorum.<strong>Rektör</strong>&nbsp;bu tepkileri göz önünde bulundurarak&nbsp;<strong>örnek bir yönetim</strong>&nbsp;sergileyebilir/<strong>sergilemelidir</strong>!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/rektore-tepki-faydali-olabilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rektör</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/rektor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/rektor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Jan 2021 07:09:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[boğaziçi]]></category>
		<category><![CDATA[rektör]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16541</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması tartışmalara neden oldu. Görebildiğim kadarı ile bu tartışmalar/eleştiriler şu 2 noktada toplanıyor;1-Rektörün atanarak belirlenmesi,2-Üniversite dışından olması.Birincisi, Türkiye’de rektörler hiçbir zaman seçimle belirlenmedi, her zaman Cumhurbaşkanı tarafından atandı. Ancak birkaç yıl öncesine kadar sözde bir seçim yapılıyordu. Sözde diyorum çünkü Cumhurbaşkanı sadece kendisinin oyunu alan bir ismi bile rektör olarak atayabiliyordu. Bunun geçmiş dönemde özellikle Sezer döneminde örnekleri çoktur. Yapılan seçimin (sıralamanın) CB açısından hiçbir bağlayıcılığı yoktu. Ama ne oluyordu? Bu seçimler nedeniyle üniversitelerde dalgalanmalar, tartışmalar, kamplaşmalar, gerginlikler vs yani üniversitelere yakışmayacak tarzda olaylar yaşanıyordu. Hatta atanan bazı rektörler kendisine oy vermeyen öğretim üyelerine zulmediyor, dışlıyor, projelerini onaylamıyor ve akademik faaliyetlerine engel oluyordu. Yani böyle yapanlar da oluyordu. Rektörlük seçimleri öncesinde de kendisine oy verecek isimleri üniversiteye almaya/doldurmaya çalışıyordu, vs… Peki su-i misalden emsal olur mu? Olmaz tabi. Ama sanki eskiden rektörler seçimle geliyordu da şimdi atama ile geliyor gibi davranmak da doğru değil. Ben şu andaki sistem ideal/doğru demiyorum, sadece vakıayı naklediyorum. Ama eğer bu ikisi arasında tercih yapmam gerekirse mevcut durumu tercih ederim. En azından üniversitelerde tartışma ve kamplaşma/hizipleşme yaşanmıyor. Gereksiz kırgınlıklar, küslükler olmuyor, boş yere enerji harcanmıyor, vakit ısrafı olmuyor, işe yaramayan seçim için harcanan vakit de masraflar da &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Prof. Dr. Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması tartışmalara neden oldu. Görebildiğim kadarı ile bu tartışmalar/eleştiriler şu 2 noktada toplanıyor;<br><br>1-Rektörün atanarak belirlenmesi,<br>2-Üniversite dışından olması.<br><br>Birincisi, Türkiye’de rektörler hiçbir zaman seçimle belirlenmedi, her zaman Cumhurbaşkanı tarafından atandı. Ancak birkaç yıl öncesine kadar sözde bir seçim yapılıyordu. Sözde diyorum çünkü Cumhurbaşkanı sadece kendisinin oyunu alan bir ismi bile rektör olarak atayabiliyordu. Bunun geçmiş dönemde özellikle Sezer döneminde örnekleri çoktur. Yapılan seçimin (sıralamanın) CB açısından hiçbir bağlayıcılığı yoktu. Ama ne oluyordu? Bu seçimler nedeniyle üniversitelerde dalgalanmalar, tartışmalar, kamplaşmalar, gerginlikler vs yani üniversitelere yakışmayacak tarzda olaylar yaşanıyordu. Hatta atanan bazı rektörler kendisine oy vermeyen öğretim üyelerine zulmediyor, dışlıyor, projelerini onaylamıyor ve akademik faaliyetlerine engel oluyordu. Yani böyle yapanlar da oluyordu. Rektörlük seçimleri öncesinde de kendisine oy verecek isimleri üniversiteye almaya/doldurmaya çalışıyordu, vs… Peki su-i misalden emsal olur mu? Olmaz tabi. Ama sanki eskiden rektörler seçimle geliyordu da şimdi atama ile geliyor gibi davranmak da doğru değil. Ben şu andaki sistem ideal/doğru demiyorum, sadece vakıayı naklediyorum. Ama eğer bu ikisi arasında tercih yapmam gerekirse mevcut durumu tercih ederim. En azından üniversitelerde tartışma ve kamplaşma/hizipleşme yaşanmıyor. Gereksiz kırgınlıklar, küslükler olmuyor, boş yere enerji harcanmıyor, vakit ısrafı olmuyor, işe yaramayan seçim için harcanan vakit de masraflar da ortadan kalkmış bulunuyor vs…(tekrar ediyorum, bu ikisi arasında tercihim böyle diyorum, ideal sistem tartışmasına girmiyorum).<br><br>İkicisi, Prof.Bulu’nun dışarıdan olması meselesi. Akademik faaliyetin en önemli aşaması olan doktora sürecini Boğaziçi Ü.de geçiren biri ne kadar dışarıdan olur tartışılabilir. Ama madem her konuda ADB ve Avrupa’yı referans gösteriyoruz ABD ve AB’de bir çok üniversite rektörünün hariçten olma şartı bulunduğunu (evet, bunun bir şart olduğunu) biliyormuydunuz?<br><br>Evet öyle. Tabi farklı atama ve seçim örnekleri de var, işte bazı örnekler(1).<br><br>Mesela ADB’de Anglo-Sakson modelini uygulayan üniversitelerde rektör, üniversite yönetim kurulunun önerisi ile ama üniversite dışından seçilir. Atamayı da Eğitim bakanı yapar.<br><br>New York State Ü,de Rektör ve “Chancellor” adı verilen üniversite idari yöneticisi mütevelli heyeti tarafından atanır. Tüm idari işleri “Chancellor” adı verilen yönetici yürütür, rektör genellikle akademik faaliyetlerle ilgilenir.<br><br>İskoçya’da rektör üniversite dışından olmak koşuluyla öğrencilerin oylarıyla seçilir. Üniversiteler akredite kriterlerine göre özel kuruluşların denetimine açıktırlar.<br><br>Danimarka’da rektör üniversite konseyi tarafından seçilir ama 11 üyeli kurulun 6’sı dışardandır. Ve başkan dışardan gelen üyelerden olur. Rektör olmak için profesör olma şartı da yoktur. Doçentler de rektör adaylığına başvurabilir. Üniversitelerin mali ve idari denetimi milli eğitim bakanlığı tarafından yapılır.<br><br>Almanya’da rektör adayını üniversite kurulu belirler ama onayı/atamayı eyalet eğitim bakanı yapar. Bakanın veto etme hakkı vardır. Veto durumunda kurul yeni bir aday belirler. Üniversiteler Kanzler adı verilen eyalet eğitim bakanı tarafından denetlenir.<br><br>İsveç’te rektör, Yönetim Kurulunun görüşü alınarak bakanlar kurulu tarafından atanır. 11 üyeli Yönetim Kurulu’nun 9’unu hükümet atar.<br><br>Fransa’da rektör akademik ve idari personelin seçimi, üniversite konseyinin önerisi ve milli eğitim bakanının onayı ile atanır. Üniversitelerin mali ve idari denetimi bakanlık tarafından yapılır.<br><br>Hollanda’da rektör Bakanlar Kurulunun tespit ettiği aday arasından Kraliçe adına Eğitim ve Bilim Bakanınca atanır. Yönetim Kurulu üniversitenin en üst icraat organıdır ve tamamı merkezi hükümet tarafından atanmış 6 üyeden oluşur.<br><br>İspanya’da rektör tüm üniversite çalışanları ve öğrencilerin oyları ile seçilir.<br><br>Norveç’te rektör ve pro-rektör, öğretim üyeleri, teknik ve yönetici personel ve öğrencilerin oyları ile seçilir, kral tarafından atanırlar. Üniversitelerin mali ve idari denetimini bakanlar kurulu yapar.<br><br>İngiltere’de rektör aday tespit komitesinin belirlediği kişiler arasından üniversite konseyi tarafından atanır. Üniversite yönetim kurullarına akademik profesörler dışında özel sektör temsilcileri ve öğrenciler de üye olarak seçilir ve geniş tabanlı bir üniversite komitesi oluşturulur.<br><br>Harvard Ü’de rektör mezunlar derneği tarafından atanır. Üniversite yönetiminde yetki mezunlar derneğindedir. Rektör akademik, bilimsel çalışmalar ve üniversitenin iş dünyası ile ilişkilerinin geliştirilmesi görevlerini sürdürür. Tüm idari işler yine mezunlar derneği tarafından atanan ve “Provost” adı verilen kişi tarafından yürütülür.<br><br>Özetle ‘’rektörler eskiden seçimle geliyordu şimdi ise atanıyor’’ söylemi doğru değil. Eskiden de atanıyordu şimdi de atanıyor. Ama hariçten olana itiraz bir taassup göstergesi. Neymiş? Böyle bir teamülümüz yokmuş. Böyle bir teamülümüz yoktu da ülkeyi Nobel ile mi doldurduk?<br><br>Üniversitelerde ihtiyacımız olan ‘’kurumsal taassup’’ değildir, atılımdır, atılım. Yeni ve farklı yöntemler denemek lazım.<br><br>Teamüller eğer bizi ileriye taşıyorsa tabi ki koruyalım ama bizi ileriye taşımayan bir teamülü niye ısrarla savunalım ki?<br><br>Artık ihtiyacımız olan sadece bilimsel çalışmalar yapmak değil, bunları üretime dönüştürebilmek. Üretime katkısı olmayan akademik bilginin artık pek fazla bir faydası kalmadı, bizim inovatif ve üretime dönük bilgiye yönelmemiz lazım.<br><br>Bu yüzden artık bir gözü üniversitede bir gözü sanayide olan, uzmanlaştığı alandaki sektörlerle işbirliği yapabilecek, üretime dönük projeleri teşvik edecek, sanayicimizin önüne proje taşıyacak üniversitelere/rektörlere ihtiyacımız var. Üniversitenin dışına çıkmayan, akademik yayın yapmaktan başka bir faaliyeti olmayan, piyasayı/sahayı hiç bilmeyen ve bilmek de istemeyen rektörlere ihtiyacımız yok.<br><br>Bulu nasıl bir rektör olacak bilemem, inşallah atılım yapar, ama benim maksadım o veya bir başka isim değil, atılım…<br><br>Keşke şu klasik taassubi tartışmalarımızı terk edebilsek…<br><br>1-Çankaya İ, Töremen F. Türkiye, Avrupa Birliği Ve Amerika Birleşik Devletleri Üniversite Yönetimlerinin Karşılaştırılması, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2010;7(13), s.151-163</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/rektor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sofuoğlu ve Destekçileri İçin Muhasebe Zamanı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sofuoglu-ve-destekcileri-icin-muhasebe-zamani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sofuoglu-ve-destekcileri-icin-muhasebe-zamani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Dec 2020 07:17:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Sofuoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16472</guid>

					<description><![CDATA[Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr.Ebubekir Sofuoğlu günlerdir ‘’Ben üniversiteler fuhuş evleridir’’ demedim deyip duruyor. Kendisini savunmaya çalışıyor. Ben kendisinin ne dediğini/demediğini aşağıda tam olarak nakledeceğim. Ve hem kendisine hem destekçilerine şunu soracağım; İnsanın enerjisini böyle şeyler için harcaması, söylemediği bir şeyi söylemiş, yazmadığı bir şeyi yazmış gibi lanse edilmesi ve buna cevap vermek için uğraşması ne kadar da kötü bir şey değil mi? Ama siz ne yaptınız? Bugün azıcık kendinizin yaşadığı bu sıkıntıyı (ki asla benzeri olmayacak kadar daha şiddetli bir şekilde) hepimize, bu ülkeye toptan yaşattınız… Aylardır, haftalardır İstanbul Sözleşmesinde olmayan şeyleri varmış gibi gösterdiniz. Her gün yalan, her gün iftira attınız. Utanmadan, sıkılmadan bu millete yalan söylediniz. Hükümeti boş yere meşgul ettiniz. Milyarlarca insanın vaktini, enerjisini çaldınız&#8230; Evet, Sofuoğlu ve onu destekleyen (Dilipak, Şenocak, Şimşirgil, Cübbeli, Maraşlı…) gibi isimler hiç utanmadan, sıkılmadan, İstanbul Sözleşmesinde olmayan şeyleri varmış gibi gösterdiler, hem de TV ekranlarında ve köşelerinde bangır bangır bağırarak… Neymiş? İstanbul Sözleşmesi fuhşu teşvik ediyormuş, eşcinselliği meşrulaştırıyormuş, LGBTi’yi yaygınlaştıran bir ifsat projesi imiş, daha çok kan dökecekmiş vs vs… Biz de aylardır ‘’böyle bir şey yok, bunlar iftira, hangi maddede yazıyor bunlar’ deyip durduk, enerjimizi bunlara harcadık ama onlar hiç tınlamadan bu yalanlarına devam ettiler. Hatta hala daha devam &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr.Ebubekir Sofuoğlu günlerdir ‘’Ben üniversiteler fuhuş evleridir’’ demedim deyip duruyor. Kendisini savunmaya çalışıyor. Ben kendisinin ne dediğini/demediğini aşağıda tam olarak nakledeceğim.</p>



<p>Ve hem kendisine hem destekçilerine şunu soracağım; İnsanın enerjisini böyle şeyler için harcaması, söylemediği bir şeyi söylemiş, yazmadığı bir şeyi yazmış gibi lanse edilmesi ve buna cevap vermek için uğraşması ne kadar da kötü bir şey değil mi?</p>



<p>Ama siz ne yaptınız? Bugün azıcık kendinizin yaşadığı bu sıkıntıyı (ki asla benzeri olmayacak kadar daha şiddetli bir şekilde) hepimize, bu ülkeye toptan yaşattınız…</p>



<p>Aylardır, haftalardır İstanbul Sözleşmesinde olmayan şeyleri varmış gibi gösterdiniz. Her gün yalan, her gün iftira attınız. Utanmadan, sıkılmadan bu millete yalan söylediniz. Hükümeti boş yere meşgul ettiniz. Milyarlarca insanın vaktini, enerjisini çaldınız&#8230;</p>



<p>Evet, Sofuoğlu ve onu destekleyen (Dilipak, Şenocak, Şimşirgil, Cübbeli, Maraşlı…) gibi isimler hiç utanmadan, sıkılmadan, İstanbul Sözleşmesinde olmayan şeyleri varmış gibi gösterdiler, hem de TV ekranlarında ve köşelerinde bangır bangır bağırarak…</p>



<p>Neymiş? İstanbul Sözleşmesi fuhşu teşvik ediyormuş, eşcinselliği meşrulaştırıyormuş, LGBTi’yi yaygınlaştıran bir ifsat projesi imiş, daha çok kan dökecekmiş vs vs…</p>



<p>Biz de aylardır ‘’böyle bir şey yok, bunlar iftira, hangi maddede yazıyor bunlar’ deyip durduk, enerjimizi bunlara harcadık ama onlar hiç tınlamadan bu yalanlarına devam ettiler. Hatta hala daha devam ediyorlar.</p>



<p>Mesela Sofuoğlu, 12-13 yaşındaki bir çocuk ‘Ben cinsiyet değiştirme ameliyatı olacağım’ dediğinde ailesinin buna karşı çıkamayacağını, çıkarsa devletin sözleşmeye dayanarak çocuğu ailenin elinden alıp cinsiyet değiştirme ameliyatını SGK’ya ücretsiz bir şekilde yaptırabileceği iftirasını bile atabilmiştir. Oysa cinsiyet değiştirme ameliyatı zaten 18 yaşından önce -değil yaptırmak- talep bile edilemez, çünkü bu tıbbi olarak da bir kuraldır, kanunlarımıza göre de yasaktır. Ve tabi ki İstanbul Sözleşmesinde de böyle bir şey yoktur, ama Sofuoğlu ve onu savunanlar (ilginçtir İS konusunda da aynı koalisyonu sergilediler) hala bu yalanlarına devam ediyorlar.&nbsp;</p>



<p>Bu vesile ile umarım biraz muhasebe yapar ve belki aylardır bu ülkenin enerjisini boşuna tüketmişiz diyerek nedamet gösterirler.</p>



<p>Ben Sofuoğlu’nun arada moderatör ve diğer konukların bile itirazına neden olan (parantez içindeki ifadeler) o konuşmasını aynen naklediyorum;</p>



<p>‘’Ben şimdi Z kuşağı, hocam vurgu yaptı, o çok önemli, hedonist merkezli gelişen bir Z kuşağı, temelde hedonizm var, başka bir şey yok. Ben üniversitede 27 senedir çalışıyorum. Son 1-2 senedir derslerin bu denli boş olduğunu görmedim. Efendim üniversite şehirleri geliştiriyormuş da falan da filan da. Yalan. Böyle bir şey yok. Üniversitenin şehirleri geliştirdiğinin göstergesi ne olur? Laboratuvarlar artar, kütüphaneler artar, araştırma merkezleri, efendim araştırma enstitüleri artar, gidin bakın üniversitelere, bütün Türkiye’de üniversitelerin yerleştiği yerler Nişantaşı’na döndü. Bizim kanalizasyonu bile ıslah edilmemiş bir yerden yürür giderdik kampüse gitmek için, Serdivan Sakarya’ya gelsin görsünler. (Z kuşağına biraz değinelim mi? Üniversitelerin o yapıların gelişmesinde filan) Yapılar ama Sayın Cumhurbaşkanımız da vurguladı neredeyse fuhuş evleri (Yok hocam, yapmayın) Ben, tabii canım, gördüğüm var hocam (Hocam genelleme en azından yapmayın) Gördüğüm var. İstisna değil, istisna değil. Ve ben derse devamları söylüyorum. Bakın derse devam yüzde 30, yüzde 40. Şimdi internet üzerinden ders veriyoruz. Dersi anlattığım sırada dinleyenleri de görebiliyorum, daha sonra imkânı olup katılamayanlar olabilir.(Biraz ağır oldu hocam, yani)&nbsp; Bakın dolduruyorum, bakın ne diyorum, e ne yapayım ben şimdi? Yok ya her şey çok güzel mi diyeyim? Gördüklerim var.(hocam güzel demeyin) Apartlar, gelin gezdireyim o zaman. Ben anlamıyorum siz nerde yaşıyorsunuz, gelin ben sizi gezdireyim, misafirim olun, &#8230; bir saniye bir saniye Sabri bey, gelin ben sizi gezdireyim, apartları anlattırayım, aradaki komşuları gezdireceğim, komşular size söyleyecek, emlakçılar size söyleyecek (Peki), emlakçılar, bakın bir şey daha söyleyeceğim, bakın ben 27 senedir üniversitede ders veriyorum ve derse kesinlikle devam alırım. Yüzde 60-70 doluluk olurdu, yüzde 60-70, talebelerin, yüzde 30’lar 40’lar seviyesinde, 52 kişilik sınıfı ben 32 kişi ile (Pandemi öncesi mi sonrası mı?) Öncesinde, şimdi pandemiyi de söylüyorum. Ben 50 kişilik sınıfları 20-25 kişiyle ders yapıyorum. Ya ben bunun öncesini de biliyorum. Talebeler kampüse -Sakaryalı mı? Hayır- Gelin ben size o Sakarya’nın Nişantaşı, Serdivan’ı göstereyim. Gelin kendi gözlerinizle görün…’’</p>



<p>Evet, Sofuoğlu’nun ifadeleri böyle; ‘’neredeyse fuhuş evleri’’ ifadesini üniversiteler için değil üniversite öğrencilerinin kaldığı apartlar için kullanıyor. Moderatörün ‘’Yok hocam, yapmayın… en azından genelleme yapmayın’’ şeklindeki itirazını da ‘’tabii canım, gördüğüm var hocam, gördüğüm var, istisna değil, istisna değil’’ diyerek cevaplıyor.</p>



<p>Bu sözlerin hiçbir savunması olamaz. ‘’Gördüğüm var, istisna değil’’ ne demek ya Hu? Neyi gördün? Hem de istisna değil diyerek, genelleme yaparak. Bu durumun çocuklarını üniversite okusunlar diye Sakarya’ya gönderen anne-babalara nasıl bir üzüntü verebileceğini hiç mi düşünmedin?&nbsp;</p>



<p>Hani neredeyse her sözünüzde dini- Kur’anı ağzınızdan düşürmüyorsunuz ya, bu nedenle ben de size şunu hatırlatayım;</p>



<p>Eğer 4 şahidin yoksa Kur’ana göre; 1)müfterisin, 2)80 sopa cezası hak ettin ve 3)artık şahitliğin ebediyen (ölene kadar) kabul edilmeyecek…</p>



<p>Bana inanmıyorsan Nur suresinin 4. ayetine bakabilirsin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sofuoglu-ve-destekcileri-icin-muhasebe-zamani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üniversitelerin Bölünmesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/universitelerin-bolunmesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/universitelerin-bolunmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Hocagil]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 21:15:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Hocagil]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversitelerin Bölünmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2123</guid>

					<description><![CDATA[Son yasal düzenleme ile yeni üniversiteler kuruldu; bazı üniversiteler ise ‘bölündü’. Özellikle üniversitelerin bölünmesi kamuoyunda tepki topladı. Tepkilerin bir kısmı ideolojikti, bir kısmı YÖK’ün açıklarını ortaya koyan yönüyle haklıydı. YÖK’ü yaklaşan seçimler öncesinde iktidarı toplum nezdinde zor durumlara düşürmekle eleştiren siyasi çevreler, “Üniversitelerdeki akademik ve idari sorunlar ortadayken iyi hazırlanmamış bir tasarıyı gündeme getirmenin sırası mıydı?” sorusunu yöneltti. Eğitim Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. Her dönem önemli oldu, her dönem çözüm bekledi, her iktidar/bakan döneminde yeni arayışların/politikaların deneme tahtası oldu. Ak Parti döneminde de. 15 yılı aşan iktidarında Ak Parti beş bakan (Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı) eskitti; altıncısı İsmet Yılmaz ile başta TEOG ve YKS olmak üzere sınav sistemlerinden zorunlu eğitim şekline eğitimin birçok alanında çözüm üretme çabasında.Eğitim alanındaki son ve çok tartışmalı işlerden biri ‘üniversitelerin bölünmesi’ olarak anlaşılan/lanse edilen düzenleme oldu. YÖK’ün ve üniversitelerin (ve tabii siyaset cephesinin de) konu ile ilgili tavrına geçmeden Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ile ilgili birtakım düzenlemelerin de yapıldığı kanunun içeriğinde neler bulunduğuna bakalım önce: Bölünen Üniversiteler Söz konusu kanuna göre, 16 devlet, beş vakıf üniversitesi kuruluyor: İstanbul, Gazi, Anadolu, Karadeniz Teknik, İnönü, Selçuk, Erciyes üniversitelerinde bazı bölümler yeni kurulacak üniversitelere bağlanıyor. Kanun tasarısı hakkında TBMM Milli Eğitim &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son yasal düzenleme ile yeni üniversiteler kuruldu; bazı üniversiteler ise ‘bölündü’. Özellikle üniversitelerin bölünmesi kamuoyunda tepki topladı. Tepkilerin bir kısmı ideolojikti, bir kısmı YÖK’ün açıklarını ortaya koyan yönüyle haklıydı. YÖK’ü yaklaşan seçimler öncesinde iktidarı toplum nezdinde zor durumlara düşürmekle eleştiren siyasi çevreler, “Üniversitelerdeki akademik ve idari sorunlar ortadayken iyi hazırlanmamış bir tasarıyı gündeme getirmenin sırası mıydı?” sorusunu yöneltti. </strong></p>
<p>Eğitim Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. Her dönem önemli oldu, her dönem çözüm bekledi, her iktidar/bakan döneminde yeni arayışların/politikaların deneme tahtası oldu. Ak Parti döneminde de. 15 yılı aşan iktidarında Ak Parti beş bakan (Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı) eskitti; altıncısı İsmet Yılmaz ile başta TEOG ve YKS olmak üzere sınav sistemlerinden zorunlu eğitim şekline eğitimin birçok alanında çözüm üretme çabasında.Eğitim alanındaki son ve çok tartışmalı işlerden biri ‘üniversitelerin bölünmesi’ olarak anlaşılan/lanse edilen düzenleme oldu. YÖK’ün ve üniversitelerin (ve tabii siyaset cephesinin de) konu ile ilgili tavrına geçmeden Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ile ilgili birtakım düzenlemelerin de yapıldığı kanunun içeriğinde neler bulunduğuna bakalım önce:</p>
<p><strong>Bölünen Üniversiteler</strong></p>
<p>Söz konusu kanuna göre, 16 devlet, beş vakıf üniversitesi kuruluyor: İstanbul, Gazi, Anadolu, Karadeniz Teknik, İnönü, Selçuk, Erciyes üniversitelerinde bazı bölümler yeni kurulacak üniversitelere bağlanıyor. Kanun tasarısı hakkında TBMM Milli Eğitim Komisyonuna bir sunum yapan Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin, “Bazı büyük üniversitelerimiz bölünerek ve bazı illerimize de yeni üniversiteler kurularak Türkiye’deki yükseköğretim hayatına yeni bir dinamizm kazandırmayı amaçlıyoruz.” diye konuşmuştu. Aynı toplantıda YÖK Başkanvekili Prof. Dr. Safa Kapıcıoğlu da son yıllarda yükseköğretim alanında çok ciddi değişimler yaşandığını ifade etmişti. Kapıcıoğlu, 2006 &#8211; 2008’de çok sayıda üniversite kurulduğunu dile getirmiş ve şunları eklemişti yeni tasarının gerekçesi olarak: “1982’de 27 olan üniversite sayısı 185’e ulaştı. Bununla beraber niteliksel büyümenin de çok önemli olduğunu düşünerek birtakım hususları gerçekleştirdik. Bir kalite kurulu oluştu. YÖK’ten bağımsız bir kalite kurulu ile akademinin, yükseköğretimin niteliksel olarak akredite edilmesi ve değerlendirilmesi söz konusu olacak. Araştırma üniversiteleri bölgesel kalkınma odaklı misyon farklılaşması çerçevesinde değerlendirilmektedir. Akademik hayatımızda, üniversitelerimizde belli alanlara yoğunlaşarak daha kapsamlı, nitelikli ve rekabetçi bir bilimsel alana yönlenmemiz için bu tasarı hükümetimize sunulmuştur.” Tasarıya/kanuna karşı çıkanların art niyetli olmayan itirazlarını karşılayacak bir mantık bu cümlelerde yer almıyor: YÖK’ün yükseköğretimde kaliteyi artırmak için ‘kalite kurulu’ oluşturması, üniversitelerin bir kısmını daha fazla ‘araştırma’ya yönlendirmesi, bölgesel kalkınmaya odaklanılması iyi hoş da bu hedeflere ‘bölünme’ ile mi ulaşılacak sorusunun cevabı yok.</p>
<p>YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç da konu ile ilgili eleştirilere yanıt verirken şöyle konuştu: “Böylesine önemli bir karar İstanbul Üniversitesi için şaşırtıcı oldu”, “Bu yeni bir durum”, “Aceleye getirildi”, “Tartışılmalıydı”. Acaba öyle mi? Yaklaşık 10 senedir bu konunun İstanbul Üniversitesi’nde tartışıldığını, üç rektörlük döneminde gündemde olduğunu, kurullarda zaman zaman meselenin irdelendiğini herkes bilir. Demek ki yeni bir durum değil. ‘Bu marka değerini düşürür’ deniliyor, akreditasyonları iptal ettireceği söyleniyor. Halbuki akreditasyonlar üniversiteye değil programlara veya birimlere veriliyor.” Saraç, Hürriyet gazetesinden Hande Fırat’a yaptığı açıklamada yeni durumu ‘yeni bir model’ olarak niteleyebileceğimizi de söylüyor ve ‘kalite’ vurgusunda bulunuyor: “İstanbul Üniversitesi aslında ikiye ayrılıyor olsa da bu yeni durumun yeniden organize olma olarak nitelendirilebileceği alt normlarda düzenlemeler yapmayı planlıyoruz. Yani ayrı iki tüzel/hükmi kişiliğe sahip bu iki yapının akademik faaliyetlerde birbiriyle uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlayan ve pek çok mesele ve kararın kendi süreçlerinde başlayıp biteceği yeni bir sistem düşünüyoruz. Böyle yeni bir model gerçekleştirildiği takdirde, bunun güçlü bir sinerji yaratacağını umuyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın İstanbul Üniversitesi’nin yeniden organizasyonundan beklediği, kalite çıktısının artması ve kalite çıtasının yükselmesi beklentisini bu iki üniversiteye vereceğimiz yeni imkânlarla behemehal sağlamalıyız. Diğer bir ifade ile bu yeni durum İstanbul Üniversitesi için daha özerk bir sistemi de beraberinde getirecek. Her iki üniversitenin kendi arasında akademik konulardaki ‘bir oluşu’ bu iki üniversitenin araştırma özelliğini daha öne çıkacak. Dolayısıyla bu değişim aslında her iki üniversite için akademik konularda ve alanlarda, disiplinler arası çalışmalarda birlikte yönetişim sergileyebilecekleri daha özerk bir sistemi de peşi sıra getirecek. Karar alma süreçlerinde diğer üniversitelere nispeten daha fazla karar alma yetkisinin bulunacağı bir model, bu imkân şimdilik İstanbul üniversitelerine mahsus olacak ve neticeleri izlenecek.” Saraç’ın ‘kalite çıktısının artması’ için İstanbul Üniversitesi örneğinden hareketle bir taraftan ‘bölünme’yi savunması, öte taraftan “Her iki üniversitenin kendi arasında akademik konulardaki ‘bir oluşu’ bu iki üniversitenin araştırma özelliğini daha öne çıkaracak” sözleri de tutarlılıktan uzak görünüyor. Görünen o ki YÖK, ‘kalite artırmak’ niyetiyle girişimde bulunmakta haklı olsa da yöntem ve o yönteme ilişkin gerekçeyi üretmekte yeterince hazırlıklı değil.</p>
<p><strong>Eğitimde Kalite Nasıl Sağlanır?</strong></p>
<p>Akademik çevrelerde ‘eğitimde kalite’ konusu tartışılırken üniversitelerin öğrenci sayısı bakımından çok büyüdüğü, sınıfların kalabalıklaştığı, özellikle uygulamalı derslerin kalabalık sınıflarda/laboratuvarlarda verimli olamadığı söylenir; bu durumun kaliteyi düşürdüğünden, mezunların diploma sahibi ama ‘yetersiz’ olduğundan yakınılır. Üniversitelerin çoğalması, fakültelerin, bölümlerin, yüksek okulların ve meslek yüksek okullarının gerekli altyapı oluşturulmadan açılmasının anlamsız olduğu düşünülür ve hem YÖK hem de siyaset kurumu eleştirilir. Özellikle ‘her ilçeye bir meslek yüksek okulu’ uygulaması oldukça sorunludur; zira il merkezlerindeki fakülte, yüksek okul ve meslek yüksek okulu kadrolarının bir çok yerde yetersizliği ortadayken tenha ilçelerde öğretim elemanı bulundurmanın oldukça zor olduğu kolayca tahmin edilebilir. (Buna karşılık yine akademik çevrelerde önce herkesin yüksek öğretim hakkından yararlandırılması, sonra kalitenin sağlanmasına odaklanılmasını savunanlar da bulunuyor.) Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Enformatik Enstitüsü Başkanı ve eski Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut da söz konusu tasarıyı savunurken yüksek öğrenci sayısının kaliteyi düşürdüğünü söyledi: “100 bin öğrenci ile üniversite yönetilemez. Dünyadaki örnekleri de incelediğimizde, üniversitelerin yönetilmesinde ideal öğrenci sayısının 20-25 bin olduğunu düşünüyorum. Üniversitelerimiz, dinamik olmak, dünya ile yarışa girip iyi yerlere ulaşmak ve iyi öğrenci yetiştirmek istiyorlarsa tabii ki küçülmeleri gerekir.” Dolayısıyla genel olarak kemiyetin keyfiyeti olumsuz etkilediği, istenen/arzulanan hedeflere hem lokal olarak hem de ülke geneli bakımından ulaşılamadığı kabul ediliyor. Kalitenin artırılması, memleketin-milletin daha güzel hedeflere ulaştırılması açısından eğitim kurumlarının daha planlı, daha özenli, daha donanımlı bir şekilde kurulması, eğitim kadrosu oluşturulmadan öğrenci alınmaması, öğrenci kontenjanının ölçülü olması şart. Uygulamalı bölümler için pratik yapılabilecek altyapının da göz önünde bulundurulması lazım. (Yükseköğretimde sorunlar ve kalitenin artırılması meselesi ayrıca üzerinde durulmayı gerektirecek kadar derin bir mevzu.) Türkiye’de siyasetin eğitim alanına yaklaşımı genellikle ‘daha çok okul’, ‘daha çok öğretmen’, ‘daha çok öğrenci’ odaklı oldu. Ak Parti iktidarından önce de bu yaklaşım söz konusuydu, Ak Parti döneminde de. Ancak ‘eskiler’ bu alanda yeterince başarı sağlayamadı; okul, öğretmen, öğrenci ve diğer alanlarda Türkiye arzu edilen gelişmeyi gösteremedi. Ak Partili dönemde eğitimin ‘kalite’ ile ilgili boyutunda sorunlar bulunsa da ‘nicelik’ boyutunda bir hayli yol alındığı açık.</p>
<p><strong>Siyasetin Yaklaşımı</strong></p>
<p>Son tartışmalarda yeni düzenlemenin ‘kalite’ ile ilgili boyutu hiç şüphesiz siyasetin de gündemine geldi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul ve Gazi üniversitelerindeki yeni düzenlemeye yönelik protestoları “Bu üniversiteler sadece ikisi değil ama bu ikisinde maalesef bir tezgâhtır gidiyor” sözleriyle eleştirdi ve 105 bine ulaşan öğrenci sayısının İstanbul Üniversitesi’nde eğitim kalitesini düşürdüğünü söyledi. Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz ise şu sözlerle yeni düzenlemeyi savundu: “Ülkemizin her alanda hedeflerine ulaşabilmesi için nitelikli bilgiye ve nitelikli insan kaynağına sahip olması gerekir. Nitelikli bilgiyi üretecek ve nitelikli bilim adamlarını yetiştirecek kurumlar da üniversitelerimizdir. Bilimsel ve teknolojik alanlarda gerçekleştirilecek yenilik ve başarılar ülkemizin sürdürülebilir kalkınmasının ve sosyoekonomik gelişiminin de anahtarı olacaktır.”</p>
<p>Yeni düzenlemeye muhalefet partilerinden, bazı sivil toplum kuruluşlarından ve ilgili üniversitelerden itirazlar yükseldi. İtirazların bazıları Erdoğan’ın da işaret ettiği gibi “ideolojik”ti; bazıları biraz daha teknik içerikliydi. İdeolojik tepkileri görmezden gelmek, değersiz saymak mümkün; ancak YÖK’ün kamuoyundan yükselebilecek makul ve makbul itirazlar için hazırlıklı olması, böyle bir tasarıyı hazırlarken hem iktidarı zor durumda bırakmamak hem de toplumsal hassasiyetleri gözetmek bakımından dikkatli davranması daha doğru olurdu. Muhalefet partilerinin yeni düzenlemeye itirazı makul olmaktan uzak görünüyor; ‘bölünme’yi savunan YÖK’ün öne sürdüğü gerekçelerin yeterince doyurucu olmaması gibi. Düzenlemeyi erken seçim stratejisi olarak değerlendiren muhalefetin karşıtlığı “Üniversitelerin marka değeri düşer; köklü eğitim kurumları parçalanamaz” gibi sloganik ifadelerden öteye geçmedi. Tasarıyı “parçala ve yönet” politikası olarak niteleyen CHP’li Prof. Dr. Gaye Usluer, “Yangından mal kaçırır gibi önümüze koyuldu. Yapılan değişiklikler ve ekler komisyon toplantısının olduğu gün tesadüfen öğrendiğimiz değişiklikler oldu” dedi. Yeni düzenlemeye en çok tepki gösteren iki üniversite İstanbul Üniversitesi ile Gazi Üniversitesi oldu. Bu iki üniversiteden akademisyen ve öğrenciler protestolarını ‘Üniversiteme dokunma’, ‘Üniversiteler bakteri değildir’ gibi sloganlarla ortaya koydu. Öğrencilerin çoğu, üniversitelerinin akademik başarıları ve yurtdışındaki tanınırlıklarının zarar göreceği görüşünü dile getirdi.</p>
<p>Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcısı Hülya Çalışkan da fakültesinin İstanbul Üniversitesi’nden koparılmasını “Yüksek puanlarla yerleştirilmiş olan öğrencilerinin ve eğitim camiasının ağır kaybı” olarak niteledi. İstanbul Tabip Odası da yine siyasi tavrını takınarak konuya dahil oldu. Başkan Prof. Dr. Pınar Saip, yasanın İstanbul Üniversitesi’ni yok etme projesi olduğunu belirterek, “Bilin ki bu çınar devrilirse altında önce siz kalırsınız” dedi. Türk Eğitim Sen Genel Başkanı Talip Geylan, üniversitelerin çalışan ve öğrenci sayısı bakımından çok fazla büyümüş olmasının ‘bölünme’nin gerçek gerekçesi olmadığını düşünenlerden. Geylan, hükümeti bu tasarrufu hangi gerekçeyle kullanmak istediğini dürüstlükle açıklamaya davet ettiği konuşmasında bir çelişkiye dikkat çekti: “Bölünen üniversitelerin çok büyük olduğu için yönetilebilir olma kabiliyetini kaybettiği tezi doğru olsaydı; şimdi bölünen Sütçü İmam, Dumlupınar ya da Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden çok daha büyük olan başka üniversiteler de pakete dahil edilmez miydi? Öncelikle şu gerçek görülmelidir: Yönetilebilir olma zafiyetinin nedeni, çalışan ve öğrenci sayısının büyüklüğü değil; liyakatli yönetici yoksunluğu, özerklik eksikliği, katılımcı, modern ve demokratik yönetim anlayışının tesis edilememesi gibi daha temel unsurlardır. Ayrıca bu üniversitelerimizdeki akademik ve idari personel tarafından, üniversitelerin yaşadığı sorunlar nedeniyle bölünmesi gerektiği yönünde bir ihtiyaç olduğu talebi hiç gündeme getirilmemiş iken hiç tartışılmadan, hele ki konunun doğrudan muhatabı olan söz konusu üniversitelerin akademik ve idari çalışanlarının görüşü dahi alınmadan, ‘Ben yaptım oldu’ anlayışıyla kurumların kaderini tayin eden böylesi radikal bir karar alınıyor olması sağlıklı bir tavır değildir.”</p>
<p><strong>Cerrahpaşa’nın Farkı</strong></p>
<p>Yeni yasal düzenlemeye hiç şüphesiz en yaygın ve yüksek tepki İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden geldi. Önce İbn-i Sina adıyla kurulacak yeni üniversiteye bağlanması planlanan, daha sonra tepkiler üzerine yapılan değişiklikle “İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa” formülü ile Türkiye’nin belki en önemli tıp fakültesi, İstanbul Üniversitesi’nden ayrılmış oldu.</p>
<p>Bu duruma tepkilerin bir kısmı -yukarıda belirtildiği üzere- çok da makul değildi. Ancak tepkilerin bir kısmı söz konusu olan tıp eğitimi de olduğu için dikkate değerdi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Alaattin Duran, fakültenin, üniversiteden ayrılarak başka bir üniversiteye bağlanacak olmasına ilişkin, “Bu markanın değerini yitirmesine izin verilmemelidir. Net olarak açıklanmayan gerekçeler arasında ‘Bir üniversitede iki tıp fakültesi olmaz’ görüşünün olduğu duyumları alınmaktadır. Bu görüş kesinlikle doğru değildir. İki tıp fakültesine sahip olması İstanbul Üniversitesi’ne her zaman güç katmıştır” dedi. Yeni düzenlemenin 600 yılık geçmişe sahip üniversiteyi küçülteceğine Duran da vurgu yaptı ve fakültelerin köklerinden koparılmaya çalışıldığını, oysa akademik kurumların tarihleri, geliştirdikleri kültürleri, bilimsel çalışmaları ve yetiştirdiği bilim adamlarıyla güçlendiğini söyledi. “Bir üniversitede iki tıp fakültesi olmaz” şeklinde bir duyumdan bahseden Duran, “Bu görüş kesinlikle doğru değildir. İki tıp fakültesine sahip olması İstanbul Üniversitesi’ne her zaman güç katmıştır. Üniversitenin yayınlarının üçte ikiden fazlası tıp fakültelerinden yapılmaktadır. 50 yılı aşkın süredir Cerrahpaşa ve Çapa tıp fakülteleri yeri geldiğinde bir birileriyle yardımlaşmış yeri geldiğinde de farklı bir rekabet içerisinde halkımıza kaliteli sağlık hizmetleri sunmuşlardır. Türkiye’deki hekimlerin ve tıptaki akademik kadroların çok önemli bir kısmı bu iki fakültemiz tarafından yetiştirilmiştir. Ayrıca Roma Üniversitesi’nde olduğu gibi iki tıp fakültesine sahip örnekler de bulunmaktadır” diye konuştu.</p>
<p>YÖK Başkanı Saraç’ın yeni yapılanmayla birlikte Çapa ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinin akademik konularda ‘bir oluşu’ ve böylece bu iki üniversitenin araştırma özelliğinin daha öne çıkacağını söylediğini bir kez daha hatırlayalım. Dekan Alaattin Duran’ın söyledikleri de Saraç’ın fakültelerin ‘bir oluşu’ sözleriyle paralellik oluşturuyor. İki büyük tıp fakültesi birlikte hareket edecekse, rekabet ederek araştırma özelliğini artıracak ve halka hizmet edecekse YÖK’ün ‘bölünme’ tasarrufu neden gerekti</p>
<p>Eğitimde kalitenin artırılmasına yönelik planları, programları, düzenlemeleri desteklemek eğitimcilerin kaçınacağı bir şey olamaz; bu bakımdan iyi niyetli eleştirileri, tavsiyeleri dikkate almak memleketin faydasına olur. Ancak YÖK’ün kendi görev, yetki ve sorumluluk alanlarını düzenleyen son kanunun yasalaşması sürecinde olduğu gibi, iyi iş çıkarmak, tasarıları sağlam bir zemine oturtmak, itirazların fazla olmayacağı gerekçeler oluşturmak da şart.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/universitelerin-bolunmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
