<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Toplum &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/toplum/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 29 Aug 2022 10:39:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Toplum &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mühendislik Faaliyetlerinin Nesnesi Olmamak!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/muhendislik-faaliyetlerinin-nesnesi-olmamak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/muhendislik-faaliyetlerinin-nesnesi-olmamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Aug 2022 10:39:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Manipülasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18426</guid>

					<description><![CDATA[Toplumun sadece belli kesimlerine yönelikmiş gibi görünen ama topyekün milletimizi hedef alan mühendislik operasyonlarının nesnesi olmamak için agâh olmak zorundayız. Son bir aylık süreçte cemevine saldırı, ekranda başı örtülü hanımlara yönelik ayrımcı söylem, sahnede imam hatiplilere yönelik bir hakaretin piyasaya sürülmesi, cuma namazında bütün cami adabını hiçe sayarak yapılan siyasi eylem ve akabinde Cumhuriyet&#8217;le yaşıt olan ve aynı zamanda din/millet ile devlet arasındaki hassas dengenin önemli bir unsuru olan Diyanet teşkilatına iftiralar eşliğinde yapılan ağır eleştiriler gibi hadiselerin aynı kurgunun bir parçası olması kuvvetle muhtemeldir. Seçimler öncesi benzer provokasyonların artarak devam etmesi de sürpriz olmayacaktır. Maksat açıktır; sünni-alevi, seküler-muhafazakar, laik-dindar gibi toplumun sinir uçlarını uyararak milletimizi alabildiğine kutuplaştırmak, parçalamak, operasyonlara açık hale getirmek ve dışarıya karşı zayıflatmaktır. Operasyonların nesnesi olmamak için öncelikle büyük resmi basiretle okumak durumundayız. Millet olarak hadiseler karşısında mühendislerin beklentilerini karşılayacak sıradan tepkiler yerine, beklentilerini boşa çıkaracak tavırlar geliştirecek olgunluk, tarihi şuur ve tecrübemizde ziyadesiyle mevcuttur. Hem millet hem de devlet olarak elbette meydanı provokatörlere terk edecek değiliz.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Toplumun sadece belli kesimlerine yönelikmiş gibi görünen ama topyekün milletimizi hedef alan mühendislik operasyonlarının nesnesi olmamak için agâh olmak zorundayız. Son bir aylık süreçte cemevine saldırı, ekranda başı örtülü hanımlara yönelik ayrımcı söylem, sahnede imam hatiplilere yönelik bir hakaretin piyasaya sürülmesi, cuma namazında bütün cami adabını hiçe sayarak yapılan siyasi eylem ve akabinde Cumhuriyet&#8217;le yaşıt olan ve aynı zamanda din/millet ile devlet arasındaki hassas dengenin önemli bir unsuru olan Diyanet teşkilatına iftiralar eşliğinde yapılan ağır eleştiriler gibi hadiselerin aynı kurgunun bir parçası olması kuvvetle muhtemeldir. Seçimler öncesi benzer provokasyonların artarak devam etmesi de sürpriz olmayacaktır. Maksat açıktır; sünni-alevi, seküler-muhafazakar, laik-dindar gibi toplumun sinir uçlarını uyararak milletimizi alabildiğine kutuplaştırmak, parçalamak, operasyonlara açık hale getirmek ve dışarıya karşı zayıflatmaktır. Operasyonların nesnesi olmamak için öncelikle büyük resmi basiretle okumak durumundayız. Millet olarak hadiseler karşısında mühendislerin beklentilerini karşılayacak sıradan tepkiler yerine, beklentilerini boşa çıkaracak tavırlar geliştirecek olgunluk, tarihi şuur ve tecrübemizde ziyadesiyle mevcuttur. Hem millet hem de devlet olarak elbette meydanı provokatörlere terk edecek değiliz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/muhendislik-faaliyetlerinin-nesnesi-olmamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modernizm ve Toplum</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/modernizm-ve-toplum/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/modernizm-ve-toplum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Nov 2021 13:53:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17826</guid>

					<description><![CDATA[Başlangıç temelleri 14.yüzyıla kadar giden modernizm kavramı, reform ve rönesans gibi hareketlerin etkisiyle güçlenen bilimsel, kültürel, sanayi ve siyasal alanlardaki değişikliklerin toplum hayatını etkilemesiyle geleneksel olandan kopuşu ve ortaya çıkan değişim zihniyetini ifade eder. Modernizm sosyoloji bilimine ait bir terimdir.&#160;Modernizmbatıda keşifler, rönesans ve reform hareketlerinden sonra 16. Ve 17. yüzyıllarda başlayan bir fikir hareketidir. Bununla beraber modernizm 18.yüzyıldan sonra gittikçe gelişen ve 20.yüzyılda II.dünya savaşına kadar etkileri yoğun bir şekilde hissedilen fikir ve sanat akımıdır. Modernizm Ne Zaman/Nasıl&#160;Doğmuştur? Bu kavram Batı’da “modernus” şeklinde&#160;ilk kez 12. ve 13.yüzyılda kullanılmıştır.&#160;Daha sonra 16. ve 17.yüzyıllarda daha fazla gündeme gelmeye başlamış ve özellikle kiliseye bir tepki olarak güçlenmiştir. Coğrafi keşifler, reform ve rönesans hareketleri, buhar gücünün keşfedilmeye başlanmasıyla hızlanan sanayileşme ve kentleşme&#160;modernizmin temellerini&#160;güçlendirmiştir. Kiliseye karşı bir tepki vardır çünkü kilise insani değerleri yok sayarken bilime ve insan aklına gerekli önemi de vermemiştir. Burada bir husus dikkati çekmektedir. Batı Toplumları Kutsal Dinlerinin Resmi Otoritesi olan Kilise ile çatışma halindedirler. Oysa İslam Dini Bilim ile büyük oranda örtüşmektedir. Bilim sözcüğünün İslam medeniyetindeki karşılığı ilimdir. İslam, insanın yaratılışına uygun bir din olduğu için bütün Müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Tıp, hesap ve teknik gibi toplum için gerekli olan her türlü bilgiyi öğrenmek farz-ı kifayedir. İslam Medeniyetinde Bilim ve Düşüncenin Gelişimi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Başlangıç temelleri 14.yüzyıla kadar giden <strong>modernizm</strong> kavramı, reform ve rönesans gibi hareketlerin etkisiyle güçlenen bilimsel, kültürel, sanayi ve siyasal alanlardaki değişikliklerin toplum hayatını etkilemesiyle geleneksel olandan kopuşu ve ortaya çıkan değişim zihniyetini ifade eder.</p>



<p><strong>Modernizm sosyoloji bilimine ait bir terimdir.</strong>&nbsp;<em>Modernizm</em>batıda keşifler, rönesans ve reform hareketlerinden sonra 16. Ve 17. yüzyıllarda başlayan bir fikir hareketidir. Bununla beraber modernizm 18.yüzyıldan sonra gittikçe gelişen ve 20.yüzyılda II.dünya savaşına kadar etkileri yoğun bir şekilde hissedilen fikir ve sanat akımıdır.</p>



<p><strong>Modernizm Ne Zaman/Nasıl&nbsp;Doğmuştur?</strong></p>



<p>Bu kavram Batı’da “<strong>modernus</strong>” şeklinde&nbsp;ilk kez 12. ve 13.yüzyılda kullanılmıştır.&nbsp;Daha sonra 16. ve 17.yüzyıllarda daha fazla gündeme gelmeye başlamış ve özellikle kiliseye bir tepki olarak güçlenmiştir.</p>



<p>Coğrafi keşifler, reform ve rönesans hareketleri, buhar gücünün keşfedilmeye başlanmasıyla hızlanan sanayileşme ve kentleşme&nbsp;<strong>modernizmin temellerini</strong>&nbsp;güçlendirmiştir.</p>



<p>Kiliseye karşı bir tepki vardır çünkü kilise insani değerleri yok sayarken bilime ve insan aklına gerekli önemi de vermemiştir. Burada bir husus dikkati çekmektedir. Batı Toplumları Kutsal Dinlerinin Resmi Otoritesi olan Kilise ile çatışma halindedirler.</p>



<p>Oysa İslam Dini Bilim ile büyük oranda örtüşmektedir. Bilim sözcüğünün İslam medeniyetindeki karşılığı ilimdir. İslam, insanın yaratılışına uygun bir din olduğu için bütün Müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Tıp, hesap ve teknik gibi toplum için gerekli olan her türlü bilgiyi öğrenmek farz-ı kifayedir.</p>



<p><strong>İslam Medeniyetinde Bilim ve Düşüncenin Gelişimi</strong></p>



<p>Medeniyet, toplumların, gayelerine ulaşmak için birer vasıta olarak kullandıkları sosyal, hukuk ve ticarî kurallar da medeniyetin bir parçasıdır. İslam medeniyetinin temeli, Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünnetidir.</p>



<p><strong>İslam medeniyeti dışında başka hiçbir medeniyet bilimsel bir yapı üzerinde kurulmamıştır. </strong>Bilimsel bir yapılaşma ile oluştuğu için İslam medeniyetini “bilimsel medeniyet” olarak nitelendirebiliriz.</p>



<p><strong>İslam Medeniyetinde Öne Çıkan Eğitim Kurumları</strong><strong></strong></p>



<p><strong>Mescit:</strong>&nbsp;Cami, namazgâh da denir. İçerisinde beş vakit namaz, cuma ve bayram namazlarının kılındığı Müslümanların ibadet yerine denir. Türk toplumunda içinde ibadet edilen küçük yerlere “mescit”, büyüklerine de “cami” denir. Bu ayrım diğer milletlerde yoktur.</p>



<p><strong>Cami:</strong>&nbsp;Mescitlerin büyüğüne “cami” denir. Cami; toplayan, toplayıcı demektir. Beş vakit namazda cuma ve bayram namazlarında müminleri bir araya topladığı için bu isim verilmiştir.</p>



<p><strong>Mektep</strong><strong>: </strong>İslam ülkelerinde ve özellikle Osmanlılarda çocuklara temel eğitimin verildiği yerdir. Hulefa-i Raşidin devrinde ve özellikle Hz. Ömer zamanında bu tür okullar yaygınlaşmıştır; onun getirdiği yenilikler arasında mektep tesisi ve muallimlere maaş bağlanması da sayılmaktadır.</p>



<p><strong>Medrese</strong>: Ders yapılan yer, okul, mektep. İslam tarihinde dinî ilimler ile sosyal ve fen bilimlerinin öğretildiği yüksek öğretim seviyesindeki eğitim öğretim kurumu, fakülte. Medreselerde ders veren hocalara “<strong>müderris</strong>” denir.</p>



<p><strong>Daru’l-kurra</strong>: Kur’an-ı Kerim okuma ilmini uzmanlık derecesinde öğreten ve hafız yetiştiren okullardır.</p>



<p><strong>Daru’l-hadis</strong>: Hadis ilimlerinin öğretildiği ve hadis ilimlerinde uzmanların yetiştirildiği yüksek öğretim kurumlarıdır.</p>



<p><strong>Beytü’l-hikme</strong>: Orta Çağ İslam ilim ve kültür tarihinde tercüme ve yüksek seviyedeki ilmi araştırmaların yapıldığı merkezlere verilen isimdir.</p>



<p><strong>Kütüphane</strong>: Kütüphane terimi, <strong>“kitapların saklandığı yer”</strong> anlamında kullanılmaktadır. Müslümanların kitaba olan sevgi ve saygıları yazılı eser alanında İslam medeniyetinin önemli yer tutmasını sağlamıştır.</p>



<p><strong>Rasathane</strong>: Gözlemevi. Yıldızların gözlendiği yer. Rasadhane; Arapça rasad (gözetleme) ve Farsça hâne (ev) kelimelerinden oluşur.</p>



<p><strong>Şifahane</strong>: Hastane. Darüşşifa. Bimâr (hasta) kelimesinden yer adı yapmakta kullanılan -istan ekiyle türetilmiş Farsça bir isimdir. Sağlık hizmeti verilen ve bu amaçla gerektiğinde hastaların yatarak tedavi oldukları kurumdur.</p>



<p>Tüm bu bilimsel altyapı Müslümanların Tarih, Felsefe, Tıp, Astronominin yanı sıra Matematik, Fizik, Kimya alanlarında ciddi eserler üretmişlerdir. Örnek vermek gerekirse Tıpta Kardiyoloji Alanındaki çalışmalarıyla İbn-i Sina ve Fizik Biliminde Anadolu’nun en önemli alimleri arasında gösterilen Cezeri’nin, yaptığı çalışmalar ile <strong>Leonardo Da Vinci</strong>‘ye de ilham kaynağı olduğu söylenilir. İslamın Altın Çağı’nda yaşamış otomasyon ve <strong>sibernetiğin kurucusu</strong> kabul edilen hatta ilk robotu yaptığı kabul edilir.</p>



<p>Batı Toplumlarının bilimde ilerlemesinin tek sebebi Bilime karşı gelen Kiliseye karşı verdiği mücadele etmesidir. Daha açıkçası isyan bayrağı çekmesidir. Oysa İslam Alemi Bilimi ve Öğrenmeyi öngören bir anlayışla gelişimi her daim desteklemekteydi.</p>



<p>Bugün Batı alemi Modernizm adı altında İslam Coğrafyasına birçok sapkınlığı empozee etmektedir. Deyim yerindeyse İslam Dünyasını Sekülerleşmesi (Dünyevileşme) konusunda adeta zehirlemektedir.</p>



<p>Bu noktada Müslümanlar özellikle Ulema sınıfı ve Entellektüelleriyle toplumu aydınlatmak sorumluluğunu ortaya koymalılar. Aksi takdirde Batının Modernizm Çukuru özellikle gençlerimizi tuzağına düşürecektir.</p>



<p><strong>Selam ve dua ile…</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/modernizm-ve-toplum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Korku Toplumu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/korku-toplumu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/korku-toplumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2021 12:31:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16712</guid>

					<description><![CDATA[Modern dünya, duygularımız arasında dengesizliğe neden oluyor. Duygularımızın acımasızca kullanılmasına izin ve destek veriyor. Bu da bizi insanlıktan uzaklaştırıyor. Beklenmedik bir şekilde çok korkak, çok cesur veya çok sevecen olabiliyoruz. Gereksiz korkular, gereksiz kaygılar veya aşırı sevgi önceliklerimizi değiştiriyor. Günümüzde, duygularımızın işlenişinin hayatımızdaki sonuçları çok farklı boyutlara ulaştı. Kapitalizm, duygularımızın hemen her türünden çok kazanıyor. Anneler, babalar, sevgililer, öğretmenler günlerinde sevgimizden para kazanırken; sigorta şirketleri, güvenlik şirketleri, virüs şirketleri, okul servisleri, temizlik ürünleri, ilaç sanayi, tıp ve sinema sektörleri ile de korkularımız üzerinden para kazanıyor. Günümüzde, tarihte görülmemiş bir şekilde duyguların arkaplanları karıştırılıyor, tırtıklanıyor. Tatminsizlik ve iştah kabartılırken, önceden erdem kabul edilen duygular değersizleştiriliyor, yeniden tanımlanıyor, ticarileştiriliyor. Dini metinler ve özlü sözler, geleneksel birikimler, saygısızca, hoyratça ve çok gözü kara bir şekilde hırpalanıyor. İşte bu durumda modern insan, bocalamasın da ne yapsın! O halde günümüz korkuları, bizi gerçekten bu kadar korkutmalı mı? Aslında bütün duyguların arkasında, başka duygular ve başka sebepler var. Bu birbirini tetikleyen ve birbirinden beslenen bir örgü. Korku çok temel bir duygu. Bazen insanı harekete geçiren, bazen de yerine mıh gibi saplayan bir his. Korkunun genelinde kaybetme duygusu yer alıyor. Ancak insan bir şeye sahip olmalı ki, kaybetsin. Fakat sahip olamama o hale geliyor ki, insan kendi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Modern dünya, duygularımız arasında dengesizliğe neden oluyor. Duygularımızın acımasızca kullanılmasına izin ve destek veriyor. Bu da bizi insanlıktan uzaklaştırıyor. Beklenmedik bir şekilde çok korkak, çok cesur veya çok sevecen olabiliyoruz. Gereksiz korkular, gereksiz kaygılar veya aşırı sevgi önceliklerimizi değiştiriyor.</p>



<p>Günümüzde, duygularımızın işlenişinin hayatımızdaki sonuçları çok farklı boyutlara ulaştı. Kapitalizm, duygularımızın hemen her türünden çok kazanıyor. Anneler, babalar, sevgililer, öğretmenler günlerinde sevgimizden para kazanırken; sigorta şirketleri, güvenlik şirketleri, virüs şirketleri, okul servisleri, temizlik ürünleri, ilaç sanayi, tıp ve sinema sektörleri ile de korkularımız üzerinden para kazanıyor.</p>



<p>Günümüzde, tarihte görülmemiş bir şekilde duyguların arkaplanları karıştırılıyor, tırtıklanıyor. Tatminsizlik ve iştah kabartılırken, önceden erdem kabul edilen duygular değersizleştiriliyor, yeniden tanımlanıyor, ticarileştiriliyor. Dini metinler ve özlü sözler, geleneksel birikimler, saygısızca, hoyratça ve çok gözü kara bir şekilde hırpalanıyor.</p>



<p>İşte bu durumda modern insan, bocalamasın da ne yapsın! O halde günümüz korkuları, bizi gerçekten bu kadar korkutmalı mı?</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>Aslında bütün duyguların arkasında, başka duygular ve başka sebepler var. Bu birbirini tetikleyen ve birbirinden beslenen bir örgü. Korku çok temel bir duygu. Bazen insanı harekete geçiren, bazen de yerine mıh gibi saplayan bir his. Korkunun genelinde kaybetme duygusu yer alıyor. Ancak insan bir şeye sahip olmalı ki, kaybetsin. Fakat sahip olamama o hale geliyor ki, insan kendi maddi ve manevi durumunu yeterli görüyor ve o halini belli bir konfor biçimine dönüştürüyor ve artık ona dört elle sarılıyor. Başkalarına göre hiç de zengin, başarılı veya sağlıklı olmayan insan, mevcut halini korumak ve onu kaybetmemek için elinden geleni yapıyor.</p>



<p>O kişi kendi halini normal kabul ettiği için, başarısızlığını, yoksulluğunu, yalnızlığını, aşağılanmışlığını ortadan kaldırmak için başka kişilere, sosyal yapılara eklemleniyor. Bazı kişiler başkasını taklit ede ede, ona dönüşürken, bazıları da bir takıma, derneğe, cemaate bağlanıyor. Artık onların korkuları ve sevinçleri, onun korku ve sevincine dönüşüyor. Ve bu modern dünya simsarlarının çok işine geliyor.</p>



<p>Modern kapitalizm ve cahiliye sistemi kişiyi önce yalnızlaştırıyor. Sonra o yalnızlığı üzerinden korkular ve çaresizlikler üretiyor. Geleneksel güçlerini, dayanaklarını ve inançlarını bir, bir elinden alıyor. Nasıl mı?</p>



<p>Önce bireysel korkular için seni hazırlıyor! Bazı soruları sık sık, ekranlardan, gazetelerden, sokak reklamlarından bireyin kendisine soruyor: “On yıl sonra nerede olmak istersin?” “Sağlığını korumak için ne kullanıyorsun?” “Nasıl görünüyorsun?” “Mesleğin sana yeterince para kazandırıyor mu?” “Arkadaşların arasında ne kadar popülersin/ seviliyorsun?” “Bireysel emekliliğin var mı?” “Aracın yeterince güvenli mi?” “Yediğin gıdalar ne kadar güvenli?”</p>



<p>Hadi biraz abartalım: “Bu gün çok solgun görünüyorsun!” “Şu testi yap, kendine güven tazele!” “Şu, şu vitaminleri almadın mı?” “Buna rağmen nasıl yaşıyorsun?” Artık birey telkinlere hazır.</p>



<p>Telkine ve etkiye açık bireylerin oluşturduğu, topluma bakalım bir de! Bankalar, sigorta şirketleri sizi gelecek kaygısıyla korkutuyor.</p>



<p>Ve sorular: “Senin ve çocuklarının geleceği garantide mi?” “Aracınız kaza yaparsa?” “Eviniz depreme hazır mı?” “Sokaklar güvenli değil, nasıl yürüyerek çocuğunu okula gönderirsin?” “O gıdalar nereden geliyor, gerçekten iyi temizliyor musun o sebze, meyveyi?” “Tuvaletin, banyon ve mutfağın yeterince temiz mi?” “Hijyen, sağlık, kariyer, gelecek!”</p>



<p>Yetmez! “Şu kitap yeni çıkmış, okudun mu? Şu filmi izledin mi? Şu mekan yeni açılmış, gittin mi? Şu lezzeti hiç tattın mı? Şunu hiç deneyimledin mi?</p>



<p>Yetmez! Ya takımın yenilirse? Ya partin oy kaybederse? Ya üyesi olduğun kulüpten, dernekten, odadan, sendikadan atılırsan? Ya sosyal medyada takipçilerini kaybedersen? Ya eşin seni aldatıyorsa? Ya çocukların internetten, suç örgütlerine veya sanal korsan gruplarına katılıyorsa? Ya irtica gelirse? Ya önceki parti yeniden iktidar olursa? Ölümden sonra ne olacak? Bu günahlardan kurtuluş var mı?</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>İşte modern insanın korkularla kuşatılmışlığı. Oysa bunların çoğu abartılmış ve gerçek olmayan ve olması gereken korkular da değil. Eskiden toplum baskısı daha ön planda iken, şu an bireysel korkular öne çıkarılmış durumda. Bu aslında daha etkin bir yöntem. Çünkü toplum baskısının oluşturduğu korkuyu, o toplumu terk ederek yenebilirsin. Fakat içine yerleştirilmiş bir korku, sen nereye gidersen seninle gelir.</p>



<p>Toplum baskısı ve dışlanmışlıkla ilgili küçük örneklere bakalım. Mesela takım tutma, bağımlılık yapan maddeleri kullanma veya milli manevi değerleri kabul ve reddetmede çevre baskısı önemlidir. Fakat son zamanlarda bunlar önemini yitiriyor. Artık herkes kendini daha rahat ifade ediyor. Bir zamanlar Eurovision diye bir yarışma vardı ve hâlâ var. Avrupa Yayın Birliği Şarkı Yarışması. 1956’dan beri yapılmakta. 2013 yılına kadar memlekette bu yarışmaya katılma ve alınan sonuçlar, neredeyse ölüm kalım meselesi yapılırdı. Başarı ve başarısızlıkta bütün ülke hop oturup hop kalkardı. Artık 7-8 yıldır katılmıyoruz ve görüldü ki katılmayınca hiçbir şey olmuyor. Bunu andımız için de söyleyebiliriz. Kalkarsa ne olur? Eee kalktı. Türklüğümüzü mü kaybettik? Hayır.</p>



<p>Yıllarca arabaya sigorta yaptırırız ve farz edelim hiç kaza yapmayız. Peki, verdiğimiz para nereye gitti? Uluslararası sigorta şirketlerinin Avrupa merkezlerinde çoktan farklı fonlara yatırıldı, zenginlerin servetlerine servet kattı. Biz de kendimizi güvende tuttuğumuzu sandık.</p>



<p>Sakın ha, Batı bloğundan ayrılmayın ve dışlanmayın! Yoksa sizi, Rusya ve Çin kapar! İşte bu korkularla, hiç tanımadığınız Korelilerin bir kısmının çıkarını korumak, diğer kısmına karşı olmak için Amerika’nın yanında kendinizi savaşıyor bulabilirsiniz. Hatta bu uluslararası dışlanmışlık ve güveni kaybetme korkusu, sizin başka ülkelerin topraklarınızda üs kurmasına, okul açmasına, yatırım yapmasına, banka şubesi açmasına, fabrika kurmasına, hoşgörü ile ve hatta sempati ile bakmanıza neden olabilir. Ve sizi vatandaşlarınızın tamamının aşı olmasına ikna olmanıza, bir ülkenin dilinin zorunlu ders olarak okutulmasına razı olmanıza (İngilizce), giyim kuşam ve yasalarının toptan ithaline ses çıkarmama aşamasına getirebilir.</p>



<p>Bir de para piyasalarında korkulardan para kazanılır ki sormayın! Düştü düşecek, sat; fırlayacak, kaçırma al! Şikago Borsası temelli, piyasa oynaklığına (volatilite) dayalı VIX endeksi olarak bilinen KORKU ENDEKSİ, uluslararası piyasalarda korkuyu ölçmek için belirlenmiştir ve siyaset ile piyasa yapıcıları bunu dikkate alırlar. Hatta buna dayalı olarak halkı korkuturlar veya güven pompalarlar.</p>



<p>Takımlarınızın kaybetme korkusu nedeniyle taraftarlar sömürülür. Sen küçük bir kaşkol ve bere ile takımına destek verirken, senin yıldız oyuncun, birkaç milyon lirayı gördü mü, takımı anında terk eder. Ve sen “Şu ana kadar Avrupa’ya bu kadar pahalı oyuncu satmadık!” diye teselli bulurken, o oyuncu ve kulüp patronları gününü gün eder.</p>



<p>Bununla birlikte son zamanlarda yeni eklediğimiz kutsallarımızı kaybetme riskleri de, korkularımızda ön sıralara yükseldiler. Sosyal medya ve dijital platformlar. Ya kapanırsa? Bence sorun yok, ama toplum artık oradan yönlendirildiği için, sermaye çevreleri, hükümetler ve şöhret yoluyla para kazananlar için büyük tehlike. Çünkü toplum yeterince korkutulmayacak, böylece fazla tüketim yapmayacak ve yeterince itaat etmeyecek. Bunu önlemek için yöneticiler ve sermaye sahipleri tarafından, bireylerin, korkunun ciddiyetini test etmelerine izin verilmez, hep gözden kaçırılır ve saklanır. Oysa insan zannedilenin aksine çok daha güçlü ve dayanıklıdır. Açlık, susuzluk ve hastalıklara dayanıklılığı, topluma fısıldandığından çok daha yüksektir. Ama bu gözden uzak tutulur ki, kontrol ve pazar durumu elden kaçmasın.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>Peki, günümüz insanı bu çemberi nasıl kırabilsin ve korkularının gerçek mi sahte mi olduğunu, nasıl anlasın? Kısaca, tarihe, kendi yaratılışına ve tabiata baksın! Fakat nasıl? O da başka bir yazının konusu&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/korku-toplumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak ve Hukuk Normlarına Bağlı Bir Toplum: Mümkün Mü ve Nasıl?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ahlak-ve-hukuk-normlarina-bagli-bir-toplum-mumkun-mu-ve-nasil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ahlak-ve-hukuk-normlarina-bagli-bir-toplum-mumkun-mu-ve-nasil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halit ÇALIŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2020 03:44:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16322</guid>

					<description><![CDATA[Cemiyet hayatının keyfiliklerden arındırılması önemli bir idealdir. Toplumsal ilişkiler, yetki kullanımı, devlet yönetimi bütünüyle ahlak ve hukuk normlarına göre şekillenmeli, buna aykırı herhangi bir tasarrufa ve tavra asla imkan tanınmamalı, kimsenin imtiyazı olmamalı, keyfilik müsamaha görmemelidir. Peki bu idealin realize edilmesi mümkün müdür? Bunun yöntemi ve gerekleri nelerdir? Her türlü tavır ve tasarrufta din, ahlak ve hukuk normlarına bağlılığı sağlamanın başlıca üç yolu vardır: Vicdan ya da bireysel erdem anlayışı ve sorumluluk bilinci: Bireylerin, kimsenin hatırlatmasına, denetimine gerek duymadan fıtratında mündemiç erdem duygusu, hak anlayışı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesi. Hakkı olmayana iltifat etmemek, alın teriyle kazanmak, bilgi ve maharet gibi edinimleriyle statü edinmek, haksızlık etmemek ve haksızlığa rıza göstermemek. Bu durum Müslümanlar açısından ele alındığında, ahiret inancı ve hesap bilincini de eklemek gerekir. Sosyal dışlanma, itibar görmeme. Toplum, yerleşik kurallar ve uygulamalara aykırı tutum ve tasarrufları asla müsamaha ile karşılamaz, bünyeye tutunmasına izin vermez. Bu nevi tavır sahiplerini de dışlar, onları her türlü sosyal itibardan mahrum bırakır. &#8220;Ya toplumsal normlara harfiyen uyar, böylece bu toplumun şerefli bir mensubu olarak var olursun, ya da kendine yeni bir yurt bulursun.&#8221; şeklinde tezahür eden toplumsal refleks.Tavizsiz uygulanan hukuki mevzuat: Yasal mevzuat herkese karşı oldukça katı biçimde uygulanır, kişilere/gruplara göre mevzuat uygulamasına ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cemiyet hayatının keyfiliklerden arındırılması önemli bir idealdir. Toplumsal ilişkiler, yetki kullanımı, devlet yönetimi bütünüyle ahlak ve hukuk normlarına göre şekillenmeli, buna aykırı herhangi bir tasarrufa ve tavra asla imkan tanınmamalı, kimsenin imtiyazı olmamalı, keyfilik müsamaha görmemelidir.</p>



<p>Peki bu idealin realize edilmesi mümkün müdür? Bunun yöntemi ve gerekleri nelerdir?</p>



<p>Her türlü tavır ve tasarrufta din, ahlak ve hukuk normlarına bağlılığı sağlamanın başlıca üç yolu vardır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Vicdan ya da bireysel erdem anlayışı ve sorumluluk bilinci: Bireylerin, kimsenin hatırlatmasına, denetimine gerek duymadan fıtratında mündemiç erdem duygusu, hak anlayışı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesi. Hakkı olmayana iltifat etmemek, alın teriyle kazanmak, bilgi ve maharet gibi edinimleriyle statü edinmek, haksızlık etmemek ve haksızlığa rıza göstermemek.</li></ol>



<p>Bu durum Müslümanlar açısından ele alındığında, ahiret inancı ve hesap bilincini de eklemek gerekir.</p>



<ol class="wp-block-list" start="2"><li>Sosyal dışlanma, itibar görmeme. Toplum, yerleşik kurallar ve uygulamalara aykırı tutum ve tasarrufları asla müsamaha ile karşılamaz, bünyeye tutunmasına izin vermez. Bu nevi tavır sahiplerini de dışlar, onları her türlü sosyal itibardan mahrum bırakır. &#8220;Ya toplumsal normlara harfiyen uyar, böylece bu toplumun şerefli bir mensubu olarak var olursun, ya da kendine yeni bir yurt bulursun.&#8221; şeklinde tezahür eden toplumsal refleks.</li><li>Tavizsiz uygulanan hukuki mevzuat: Yasal mevzuat herkese karşı oldukça katı biçimde uygulanır, kişilere/gruplara göre mevzuat uygulamasına ve değişikliğine gidilmez.</li></ol>



<p>Erdemli bir toplumsal yapılanma için bunlardan hiçbirisi tek başına yeterli değildir. Sözgelimi her hal ve şartta erdem insanı olma ve hukukun dışına çıkmamanın, dış yönlendirmeler, müdahaleler ve kısıtlamalar yerine doğrudan içten gelen bir benimsemeye ve motivasyona dayanması elbette fevkalade önemlidir. Esasen burada, karşılaşılması muhtemel olumsuz durum ve yaptırımlardan ziyade, sırf doğru ve gerekli olduğu için normlara bağlılık söz konusudur ki, bu insanlık bakımından oldukça ileri/üstün bir seviyeyi ifade eder. Ne var ki, bütün bireylerden ve her zaman bu şekilde davranmasını beklemek gerçekçi değildir, dış denetim de zorunludur.</p>



<p>Medine-i fazıla ve medeniyet iddiası noktasında, toplumun ruh köklerine sinmiş, adeta manevi şahsiyetini şekillendiren ve bu sebeple sıkı bağlılık gösterdiği değerlerinin bulunması ve buna aykırı tutumları tepkiyle karşılaması hem gereklidir, hem de önemli bir kazanımdır. Meşru mazeretleri bulunmamasına rağmen zor zamanda Müslümanlarla birlikte hareket etmemeleri sebebiyle üç sahabiye uygulanan boykot, bu açıdan çok önemlidir. Bu mahiyette başka örnekler de vardır.</p>



<p>Toplumların tarihi süreçleri ve günümüz gerçekliği, çok yönlü iç ve dış faktörü bağlı olarak toplumun her zaman, yerleşik normlarına aykırı tutum sahiplerini dışlama yoluna gitmediğini, çizgi dışı tavır ve tasarrufların normal hatta bazen olumlu karşılık bulabildiğini göstermektedir. Dolayısıyla ahlak ve hukuk normlarına bağlı sosyal düzen konusunda, toplumsal dışlanma da tek başına yeterli olmamaktadır.</p>



<p>İmtiyazlara yer vermeyen ve tavizsiz uygulanan, sosyal bünyeye uygun hukuk mevzuatı, toplumun maddi imarı yanında, asgari düzeyde de olsa ahlak değerlerine bağlılığı temin noktasında da çok etkindir. Burada başgösterebilecek en büyük zaaf/olumsuzluk, kurala bağlılığın, hukuki-cezai yaptırıma maruz kalma endişesinden kaynaklanmasıdır. Buna bağlı olarak kişiler, hukuki denetimin olmadığı ortamlarda (ev içi, yurt dışı gibi) ahlak ve hukuk normlarını ihlal etmekte bir sorun görmeyeceklerdir.</p>



<p>Bu noktada, kişilerin çıkarlarının devletin çıkarlarıyla özdeş olduğu, dolayısıyla devletin güçlü olması için yasal mevzuata sıkı bağlılık gösterilmesinin gerekliliği eğitimle sağlanabilir. Nitekim batılılar bu anlamda eğitimlidirler. Ancak bu aynı zamanda ahlaklı olduklarını göstermez. Eğitimli olmak ile ahlaklı olmak arasında gereklilik ilişkisi yoktur. Dolayısıyla gönülden bir benimsemeyle sırf doğru ve gerekli olduğu için norma bağlılık gösterme sağlanamadığı sürece, zahirde kanunlara bağlılık bir noktaya kadar işlevsel olabilecektir.</p>



<p>Şu halde ahlak ve hukuk normlarına bağlı erdemli bir toplum için, bu üç yolun, bir sacayağı oluşturacak şekilde birlikteliği gerekmektedir. Birisinin eksikliği, telafisi mümkün olmayan boşluklara ve aksaklıklara sebep olmaktadır.</p>



<p>Bu oldukça zor ve esaslı meselede, başta ülkemiz olmak üzere Müslüman coğrafya acaba nasıl bir tablo sunmaktadır? İdeale ne ölçüde yakınız?</p>



<p>Temel ve bir o kadar da zor bir mesele olduğunu söyledik. Ümitvar olmalıyız; yoldayız ve iyi olacağız inşallah.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ahlak-ve-hukuk-normlarina-bagli-bir-toplum-mumkun-mu-ve-nasil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Çelişkileri Neden Yaşıyoruz Acaba?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-celiskileri-neden-yasiyoruz-acaba/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-celiskileri-neden-yasiyoruz-acaba/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Nov 2020 09:14:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16240</guid>

					<description><![CDATA[Yoksa farkına varmadığımız yeni bir paralel yapı sorunu mu oluştu sistemde…? İllegal bir paralel yapı gitti de yerini başka bir paralel yapı mı aldı ki? Ne oldu ki devlet işleyişinde akıl almaz işler meydana geliyor…? Büyük bir sorun var ortada! En aşağıdan en yukarıya kadar herkes yanlışlardan şikayet ediyor…Ama kimse düzeltmek için bir adım öne çık-a-mıyor. Yeni modaya göre, yanlış duyan herkes dizlerini dövüyor, başını sağa sola sallıyor, şikayet ediyor…Kimse sorumluluk almak istemiyor… Bu büyük sorunu görmüyor musunuz? Bu kötü hal, ikinci paralel yapı sorununu hissettirmiyor mu? Elle tutulur gözle görünür olmasa da bir müessir mi var işin içinde? Akıl almaz işler oluyor…Halkın çoğunluğunun rahatsız olacağı işler meydana geliyor..Bülent Arınç&#8217;in son sözleri gibi… Şaşkınım! Cumhurbaşkanımız yanlışlardan şikayet ediyor, Adalet Bakanımız şikayet ediyor, Bakanlar şikayet ediyor, Anayasa Mahkemesi şikayet ediyor gelin görün ki Bülent Arınç bile şikayet ediyor…Her yetkili yanlış düzeltmek yerine yanlıştan şikayet ediyor. İlk defa böylesini gördüm. Ne oluyoruz yahu! Yurtdışında virüse yakalanan hastaları, devlet olmanın gereği olarak Cumhurbaşkanımız irade ortaya koyup ambulans uçakla ülkemize getiriyor. Gelin görün ki, İstanbul&#8217;da bir hastanede koronavirüs teşhisi konulan bir hanımefendiyi idareciler, gece yarısı sokağa çıkma yasağı olması nedeniyle ulaşım durduğundan, kilometrelerce yolu yaya yürüyerek tek başına evine gitmesini isteyebiliyorlar. Bu yanlışı yapan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yoksa farkına varmadığımız yeni bir paralel yapı sorunu mu oluştu sistemde…? İllegal bir paralel yapı gitti de yerini başka bir paralel yapı mı aldı ki? Ne oldu ki devlet işleyişinde akıl almaz işler meydana geliyor…?</p>



<p>Büyük bir sorun var ortada! En aşağıdan en yukarıya kadar herkes yanlışlardan şikayet ediyor…Ama kimse düzeltmek için bir adım öne çık-a-mıyor. Yeni modaya göre, yanlış duyan herkes dizlerini dövüyor, başını sağa sola sallıyor, şikayet ediyor…Kimse sorumluluk almak istemiyor…</p>



<p>Bu büyük sorunu görmüyor musunuz? Bu kötü hal, ikinci paralel yapı sorununu hissettirmiyor mu? Elle tutulur gözle görünür olmasa da bir müessir mi var işin içinde?</p>



<p>Akıl almaz işler oluyor…Halkın çoğunluğunun rahatsız olacağı işler meydana geliyor..Bülent Arınç&#8217;in son sözleri gibi… Şaşkınım!</p>



<p>Cumhurbaşkanımız yanlışlardan şikayet ediyor, Adalet Bakanımız şikayet ediyor, Bakanlar şikayet ediyor, Anayasa Mahkemesi şikayet ediyor gelin görün ki Bülent Arınç bile şikayet ediyor…Her yetkili yanlış düzeltmek yerine yanlıştan şikayet ediyor. İlk defa böylesini gördüm. Ne oluyoruz yahu!</p>



<p>Yurtdışında virüse yakalanan hastaları, devlet olmanın gereği olarak Cumhurbaşkanımız irade ortaya koyup ambulans uçakla ülkemize getiriyor. Gelin görün ki, İstanbul&#8217;da bir hastanede koronavirüs teşhisi konulan bir hanımefendiyi idareciler, gece yarısı sokağa çıkma yasağı olması nedeniyle ulaşım durduğundan, kilometrelerce yolu yaya yürüyerek tek başına evine gitmesini isteyebiliyorlar. Bu yanlışı yapan yetkili Cumhurbaşkanımızı ve bakış açısını anlamış mıdır acaba?</p>



<p>Oysa uzun süredir sağlık sektörü çalışanlarımız canla başla çok büyük mücadele veriyorlar. Ama bu yetkili ne yazık ki, onların da büyük ve şanlı mücadelesini anlayamamıştır.</p>



<p>Cumhurbaşkanımızın İmamoğlu&#8217;na yönelik en ağır eleştirilerinden biri de haksız yere çalışanlarını işten atmasına yöneliktir. Oysa Cumhurbaşkanımıza bağlı bazı kurumlarda idareciler, gerekçe göstermeden başarılı olsalar bile mevcut çalışanlarını işten atabilmektedirler…Böyle davranan bir yönetici Cumhurbaşkanımızı anlamış mıdır acaba? Onu çok seviyorum demekle gerçekten onu çok mu sevmiş olmaktadır?</p>



<p>Devletin üst kademesinde alınan bir karar, aynı ruh ve heyecanla aşağılara sirayet etmiyor. Engelleniyor…Ara kademelerde direnenler var…Halledilmesi ve ortadan kaldırılması gereken açık bir direnç var ortada…</p>



<p>Şikayet, ilgili mercilere asla ulaşmıyor. Ulaşsa da çözülmüyor. Birikiyor, öteleniyor…Kısaca tüm yollar tıkalı…</p>



<p>Bu tür örnekler o kadar çoğaldı ki…! Tüm bunlar işlerin rayından çıkmaya başladığına mı işarettir acaba? Adı konulmamış yeni bir paralel yapı sorunumu yaşamaktayız yoksa?</p>



<p>Allah korusun!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-celiskileri-neden-yasiyoruz-acaba/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akla Operasyon Çeken Bir Toplum İflah Olur Mu?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/akla-operasyon-ceken-bir-toplum-iflah-olur-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/akla-operasyon-ceken-bir-toplum-iflah-olur-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2020 08:01:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15512</guid>

					<description><![CDATA[Allah, kendisine muhatap olarak seçtiği insana her şeyi kavrayabilecek bir güç /akıl vermiştir. Bu güç/akıl, bir paket halindedir. Bu paket içerisinde kalp, görme, işitme, düşünme gibi iletişim araçları da vardır. İnsan bu paketle Rabbinin talimatlarını anlamaya çalışır ve hayatını sürdürür Ben, paketin tamamına akıl diyorum; zira tümünü akıl yönetiyor. Akıl, insanı insan yapan güçtür. Hem Allah’ın insanlara hitabı olan Kur’an’ın muhatabıdır, hem de diğer varlıklarla sağlıklı iletişim sağlamada yetkilidir. Bilindiği gibi, akıl Kitap’tan önce yaratılmıştır. Sonradan yaratılan kitap, akla havale edilmiştir. Dolayısıyla akıl faal hale getirilmeden hitabın/vahyin/sözün anlaşılması mümkün değildir. Onun içindir ki akıl; düşünmenin, idrakin, kavramanın, fıkhın, bilmenin, bilimin merkezi kabul edilmiştir. Kur’an Kitab’ının ilk muhatabı olan Muhammed as, -Kur’an’ın emriyle- aklı merkeze alarak hareket etti ve yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede Kur’an İslamını hakim kıldı. Ardından, içlerinde az denilebilecek kadar düşünürler/bilginler, aklı merkeze alarak Kur’an’ın direktifleri doğrultusunda ilim üretmeye devam ettiler. (Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Aişe, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, Hasan Basri, Ebu Hanife gibi) Vahyin ve onu anlayan aklın hakim olduğu her dönemde Müslümanlar her alanda zirvedeydiler (pik yaptılar); ancak vahyin yerine haşeviye (rivayet kültürü) ve muhafazakarlık hakim olunca, gerilemeye başladılar ve dünyanın üçüncü sınıfı duruma düştüler. Aklın hakim olduğu dönemlerde Felsefede &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Allah, kendisine muhatap olarak seçtiği insana her şeyi kavrayabilecek bir güç /akıl vermiştir. Bu güç/akıl, bir paket halindedir. Bu paket içerisinde kalp, görme, işitme, düşünme gibi iletişim araçları da vardır. İnsan bu paketle Rabbinin talimatlarını anlamaya çalışır ve hayatını sürdürür</p>



<p>Ben, paketin tamamına akıl diyorum; zira tümünü akıl yönetiyor. Akıl, insanı insan yapan güçtür. Hem Allah’ın insanlara hitabı olan Kur’an’ın muhatabıdır, hem de diğer varlıklarla sağlıklı iletişim sağlamada yetkilidir.</p>



<p>Bilindiği gibi, akıl Kitap’tan önce yaratılmıştır. Sonradan yaratılan kitap, akla havale edilmiştir. Dolayısıyla akıl faal hale getirilmeden hitabın/vahyin/sözün anlaşılması mümkün değildir. Onun içindir ki akıl; düşünmenin, idrakin, kavramanın, fıkhın, bilmenin, bilimin merkezi kabul edilmiştir.</p>



<p>Kur’an Kitab’ının ilk muhatabı olan Muhammed as, -Kur’an’ın emriyle- aklı merkeze alarak hareket etti ve yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede Kur’an İslamını hakim kıldı. Ardından, içlerinde az denilebilecek kadar düşünürler/bilginler, aklı merkeze alarak Kur’an’ın direktifleri doğrultusunda ilim üretmeye devam ettiler. (Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Aişe, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, Hasan Basri, Ebu Hanife gibi)</p>



<p>Vahyin ve onu anlayan aklın hakim olduğu her dönemde Müslümanlar her alanda zirvedeydiler (pik yaptılar); ancak vahyin yerine haşeviye (rivayet kültürü) ve muhafazakarlık hakim olunca, gerilemeye başladılar ve dünyanın üçüncü sınıfı duruma düştüler.</p>



<p>Aklın hakim olduğu dönemlerde Felsefede Farabi, İbni Tüfeyl, İbni Rüşd, İbni Sina gibi düşünürler yetişirken, Kelam ilminde İmam Maturidi, Kadı Abdulcebbar gibi alimler yetişerek Kur’anın öngördüğü inancı öğretmeye çalıştılar.</p>



<p>Yine Tefsir ilminde Fahrettin Razi, Zemahşeri, Kadı Beyzavi gibi müfessirler yetişirken, usul ve fıkıhta Ebu Hanife, Şatibi ve ibnül Kayyum el-Cevzi gibi fakihler yetişmiştir.<br>Yine kimya ve tıp biliminde Cabir b. Hayyan, Ebu bekir er-Razi yetişirken, matematikte ve astronomi ilminde Harezmi, Biruni gibi bilim adamları yetiştiler.</p>



<p>Evet, aklın merkezde ve iktidarda olduğu yıllarda (Özellikle Me’mun, Mutasım döneminde) Darul Hikem (Hikmet, bilgi evi) gibi büyük bir kütüphane ve araştırma merkezleri kuruldu ve dünyaya bilim üretmeye çalıştılar; ancak erken zamanlarda akla ve rey’e karşı başlatılan rivayetçi-muhafazakar damar, Ahmet b. Hanbel öncülüğünde ve Abbasi halifesi Mütevekkil tarafından iktidar yapıldı ve düşünmeyi, akli araştırmayı ve bilim üretmeyi engelledi.</p>



<p>800’lü yılların ortalarında başlatılan akıl ve felsefe (düşünme) düşmanlığı, Gazali’nin felsefeyi terk ederekek muhafazakarların yanında yer almasıyla pik yaptı. O büyük Gazali, artık akıl ve felsefeyle uğraşanları dinsiz ve İslam düşmanı olarak ilan ediyordu ve yetiştirdiği talebe ve yazdığı eserlerle öylesine bir güce ulaştı ki günümüze kadar iktidarını sürdürdü. Ona karşı sesini yükseltenler, hep cılız kaldı ve susturuldu; halen de susturulmaya çalışılmaktadır. Onun içindir ki İslam dünyasında yaklaşık bin yıldır akıl, mantık ve felsefe düşmanlığı devam etmektedir. Koca Fatih döneminde bile mantık ve felsefenin okutulmasına izin verilmedi ve okuyanlar öldürüldü.</p>



<p>Akla ve düşünsel üretime operasyon çekenler, esasen Kur’an’a operasyon çekmiş oldular; zira Kur’an, düşünmeyi, aklı kullanmayı ve üretmeyi istemektedir. Zaten akıl ve düşünce hapsedilince, Kur’an’da hayattan uzaklaştırılarak raflara kaldırıldı. Sadece belli gün ve gecelerde mevtalara hediye edilmek üzere okundu. Kur’anın mesajı hayattan koparıldıktan sonra artık geride ne kaldı ki!</p>



<p>Onun içindir ki eğer İslam toplumları olarak dirilmek ve dünyaya düzen vermek istiyorsak, yeniden –ilk dönemlerde olduğu gibi- Kur’an’ın, “niçin akletmiyorsunuz” talimatını dikkate alarak, Kur’an’ı, aklı, düşünmeyi, mantık ve felsefeyi, bilimi rehber edinmemiz gerekir. Başka da çıkış yolumuz yoktur; Bu değerler yerine bin yıllık hikaye, haşeviye, İsrailiyat, asabiyet gibi masallarla oyalanırsak, ne Allah’a ne de insanlığa vereceğimiz bir cevabımız olacaktır.</p>



<p>Bilelim ki Kur’an ve onun muhatabı olan aklı rehber edinmeyip operasyon çekenler (itibarsız kılanlar) asla iflah olmazlar ve insanlığa verecekleri ve insanlığı diriltecek bir yasaları (ilkeleri) de olmayacaktır.</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/akla-operasyon-ceken-bir-toplum-iflah-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kimlikçi Siyaset ve Toplum</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kimlikci-siyaset-ve-toplum/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kimlikci-siyaset-ve-toplum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 21:04:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9454</guid>

					<description><![CDATA[İster dinî ister seküler karakterli olsun bugüne kadar Türkiye’de mevcut olan yapı ve organizasyonlar çoğunlukla kişiliği bastırılmış insan yığınları üzerinden kendilerine yayılma sahası bulmuştur. Siyasal ve sosyal düzen bu damardan beslendiği için de kimlik giydirme operasyonları daima revaçta olmuş, insanımızın kişiliği ve toplumsal karakterimiz kimlikçi siyasetin ağırlığı altında ezilmiştir. Bir toplumda ferdiyetin gelişebilmesi için kişiliğe, kişinin içinde yaşadığı sosyal çevreyle uyumlu bir bütün oluşturabilmesi içinse kimliğe ihtiyaç vardır. İnsanlar cemiyet içerisinde birbirlerini ancak birtakım nispetler üzerinden tanırlar. Kimlik, muhataplar nezdinde fark yaratıp tefrik edilebilmek açısından elzemdir. Örneği pek fazla görülmese de insan, kimliğini değiştirebilir. Fakat kimlik kendi içerisinde bir değişime tâbi değildir. Kişilik, gelişme istidadına sahip olan; kimlikse değişmeyip sabit olan bir unsurdur. Kısacası kimlik statik, kişilik ise dinamiktir. Eğer statik olan, dinamik olanı enterne etmeye kalkarsa insanoğlundaki gelişme ve ilerleme imkânı zayıflar. Potansiyel, atıl hâle gelir. İnsanoğlu varlığının anlamını kaybederek mutsuzlaşır. Zira kendi benliğindeki özneyi geliştirmek yerine statik bir yapıya angaje olmuştur. Hâlbuki cemiyet, bu iki unsur birbiriyle dengeli bir ilişki düzeni kurarak kimlik kişiliğin varlık alanını bloke etmediğinde sağlam ve sağlıklı bir yapıya kavuşabilir. Kimlik ile kişilik arasında sağlıklı bir denge kurulabilmesinin ilk şartı ise oturmuş bir kişiliğe sahip olmadan sosyal bir kimliğe talip olmamaktır. Toplumsal handikaplarımızdan biri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İster dinî ister seküler karakterli olsun bugüne kadar Türkiye’de mevcut olan yapı ve organizasyonlar çoğunlukla kişiliği bastırılmış insan yığınları üzerinden kendilerine yayılma sahası bulmuştur. Siyasal ve sosyal düzen bu damardan beslendiği için de kimlik giydirme operasyonları daima revaçta olmuş, insanımızın kişiliği ve toplumsal karakterimiz kimlikçi siyasetin ağırlığı altında ezilmiştir.</strong></p>
<p>Bir toplumda ferdiyetin gelişebilmesi için kişiliğe, kişinin içinde yaşadığı sosyal çevreyle uyumlu bir bütün oluşturabilmesi içinse kimliğe ihtiyaç vardır. İnsanlar cemiyet içerisinde birbirlerini ancak birtakım nispetler üzerinden tanırlar. Kimlik, muhataplar nezdinde fark yaratıp tefrik edilebilmek açısından elzemdir. Örneği pek fazla görülmese de insan, kimliğini değiştirebilir. Fakat kimlik kendi içerisinde bir değişime tâbi değildir.</p>
<p>Kişilik, gelişme istidadına sahip olan; kimlikse değişmeyip sabit olan bir unsurdur. Kısacası kimlik statik, kişilik ise dinamiktir. Eğer statik olan, dinamik olanı enterne etmeye kalkarsa insanoğlundaki gelişme ve ilerleme imkânı zayıflar. Potansiyel, atıl hâle gelir. İnsanoğlu varlığının anlamını kaybederek mutsuzlaşır. Zira kendi benliğindeki özneyi geliştirmek yerine statik bir yapıya angaje olmuştur. Hâlbuki cemiyet, bu iki unsur birbiriyle dengeli bir ilişki düzeni kurarak kimlik kişiliğin varlık alanını bloke etmediğinde sağlam ve sağlıklı bir yapıya kavuşabilir.</p>
<p>Kimlik ile kişilik arasında sağlıklı bir denge kurulabilmesinin ilk şartı ise oturmuş bir kişiliğe sahip olmadan sosyal bir kimliğe talip olmamaktır. Toplumsal handikaplarımızdan biri de genç insanımızın henüz kişilik gelişiminin ilk evrelerinde hatta çoğu defa sürecin başında iken bir kimliğe angaje hâle gelmesidir. Daha yolun başında bir kimlikle özdeşleşmek, kişilik gelişiminin sağlıklı bir seyir takip edememesinin en önemli sebebidir. Bu hata sadece, benliklerine etiket vurmak için insanları çatıları altına davet eden kurumların değil; doğuracağı olumsuzlukları düşünmeden genç nesillerin de yaptığı gönüllü bir tercihtir.</p>
<p>Yeni yetişen nesillerde fazlaca görülen bu eğilim aynı zamanda bir kolaycılığın da sonucudur. Zira kişilik eğitimi, belli bir kimliği kuşanmaya ve onun nimetlerinden nemalanmaya nispetle bir hayli zordur. Kimlik edinmekse daha zahmetsiz bir kazanımdır. Zamanımızda insanlar, bir defterin üzerine etiket yapıştırırcasına kimlik sahibi oluyorlar. Henüz kişiliği gelişmeden isminin üzerine bir grup ya da cemaatin kaşesini vurduran şahıs, içine girdiği ortamda sorgulamayan, anlamaya çalışmayan, sadece kendisine öğretilmiş gerçeğe(!) körü körüne bağlı kalmaya ve onu azami ölçülerde savunmaya formatlanmış bir piyon işlevini üstlenmektedir.</p>
<p>Bir insanı kendiniz ya da bağlı bulunduğunuz dünya görüşü adına kazanmak istiyorsanız ona benliğine oturup oturmayacağı belli olmayan konfeksiyon bir kimlik giydirirsiniz. Fakat onu, önce kendisine sonra da cemiyete kazandırmak niyetine sahipseniz varlığındaki potansiyelle buluşturarak öncelikle kişiliğini geliştirmesine yardımcı olursunuz. İster dinî ister seküler karakterli olsun bugüne kadar Türkiye’de mevcut olan yapı ve organizasyonlar çoğunlukla kişiliği bastırılmış insan yığınları üzerinden kendilerine yayılma sahası bulmuştur. Siyasal ve sosyal düzen bu damardan beslendiği için de kimlik giydirme operasyonları daima revaçta olmuş, insanımızın kişiliği ve toplumsal karakterimiz kimlikçi siyasetin ağırlığı altında ezilmiştir.</p>
<p>Kişilik sahibi olmadan belli bir kimliğe bağlanan kitlelerin bu tavrı, onlara o kimliği izafe eden yapılar tarafından da adeta teşvik edilmektedir. Kişilik sahibi insanı ikna edip yönlendirmek daha zor ve çetrefil bir iş iken kişiliği gelişmeden kendisine belli bir kimlik giydirilmiş insanı idare etmek daha zahmetsiz ve kolaydır. Zira devingen bir unsur olan kişilik sürekli olarak değişeceği için varlık, kendini devamlı olarak yenileyecek; bunun neticesinde üzerine giydiği sabit bir unsur olan kimliği de kişiliğinde ortaya çıkan tahavvül ve inkişaflara göre sürekli bir şekilde sorgulayacaktır. Siyasi ve sosyal içerikli teşkilâtlarsa bunu kaldırabilecek bir esnekliğe sahip değildir.</p>
<p><strong>Yol Ayrımı</strong></p>
<p>Türkiye’deki birçok siyasal ve sosyal grup adeta kimlik üretim merkezi gibi çalışmaktadır. Bir firmanın ürettiği malın üzerine kendi kaşesini vurması gibi bu örgütler de üyelerinin benliğine kendi kimliklerini basmaktadır. Sanayi toplumunun seri üretim mantığı, tek tip birey yetiştirmeyi hedefleyen Tevhîd-i Tedrisat düzeniyle önce eğitim hayatımıza girmiş, daha sonra da siyasi partilere, dinî gruplara ve daha bir yığın sosyal aidiyeti ön plana çıkaran yapıya nüfuz etmiştir.</p>
<p>Bir fabrika işçisi sürekli dönmekte olan üretim çarkının içinde nasıl seri imalât yapıyorsa politik kuruluşlar, dinî cemaatler, tarikatlar ve daha bir yığın sosyal grup da bugün bundan farklı bir misyon yerine getirmemektedir. Bu sebeple siyasi parti, cemaat ve sosyal gruplar; bünyelerine dâhil ettikleri insanların kişiliklerinden ziyade kimliklerini öne çıkarmaktadır. Mensuplarının ne kadar kaliteli insanlar olup ne ölçüde doğru ve isabetli değerlendirme yaptıkları değil, ne kadar sadık oldukları onları ilgilendirmektedir.</p>
<p>Açıktan ifade edilmese de kayıtsız ve şartsız sadâkat beklenmektedir. Yerine göre haklı tenkitler bile hoş karşılanmamakta, eleştirinin dozajı arttığında ise tenkit sahipleri haklılıklarına bakılmaksızın döneklik ve ihanetle suçlanabilmektedir. İnsanın şahsiyetinden vazgeçmesi değil de üzerine bastığı zemini sorgulaması dönekliğin miyarı olmaktadır.</p>
<p>Yol ayrımına gelen şahıs, mensubu olduğu hareketi terk edemediğinde ise çoğu kere susmayı yeğlemektedir. İçinde yer aldığı hiyerarşik yapı vicdanen kabul etmediği birtakım tasarruflar da bulunsa bile onu eleştirir bir pozisyon alamamaktadır. Bu tutumu sorgulandığında ise ya gördüğü yanlışı görmezden gelmekte ya da tevil yoluna sapmaktadır. Ta ki zırva tevile imkân tanımayıncaya kadar. Kimlikçi siyasetin olumsuzluklarından biri de mensuplarının tepki ve reaksiyonlarını kontrol altına alan bir fonksiyon icra etmesidir.</p>
<p>Siyasi parti ve cemaatler, mensuplarına sürü psikolojisi mantığıyla yaklaşmaktadırlar. Genel kabullere iltifat etmeyen, hayatı ve hâdiseleri kendi ufuk çizgilerinden değerlendiren bağımsız şahsiyet sahipleri ise bu yapıların içinde fazla rağbet görmezler. Bugün hangi siyasi parti liderinin ya da hangi cemaat başkanının yakın çevresinde onu kıyasıya eleştirebilen, şahsiyet sahipleri vardır? Liderin yakınında konumlanabilmenin şartı, sürü psikolojisi mantığına aykırı düşmemektir. Müstakil kişilikler ya hareketin merkezine hep belli bir uzaklıkta tutulurlar ya da kısa sürede tasfiye edilirler.</p>
<p><strong>“Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor musun?”</strong></p>
<p>Türkiye’de siyasetin marjından merkezine doğru emin adımlarla yürümenin en kestirme yolu, ferdiyet haklarından vazgeçme pahasına da olsa kimlikçi siyasete sıkı sıkıya sarılmaktır. Siyaset, cemaat, tarikat vesair sosyal gruplar hep bu insan tipinden beslenirler.</p>
<p>Erkenden sahip olunan baskın kimliğin tahrip edici etkilerinden biri de kişinin varlığında mevcut olan muhalif özneyi yeterince geliştirememesi olmaktadır. Kişiye prova edilmeden giydirilen bu kimlik onu; hayatı, olayları ve yeri geldiğinde kendi tercihlerini dahi sorgulayabilen analizci-sentezci bir mantıktan yoksun bırakmaktadır. Kişi gerektiğinde çevresinde mevcut hemen her şeyi kritiğe tâbi tutan ve doğru olarak bildiği fikirlerden bile yeri geldiğinde şüphe edebilen ve böylelikle de sürekli olarak kendisini yenileyebilen bir vizyon ve çerçeveye sahip olamamaktadır. Sabit bir unsur olan kimlik, kişinin gelişme potansiyelini de sabitlemekte ve onun yeni açılımlar yapmasını engellemektedir. Herkesin kendine özgü ve özel olan hususi inkişaf alanını daraltmaktadır.</p>
<p>Toplumumuzda makam ve mevkie aşırı derecede önem atfedilmesinin arkasında yatan en önemli sebeplerden biri de yine kimlikçi siyasettir. Kişiliksizleşen birey, belli bir kimlik ve o kimliğin aracı olan makamların arkasına saklanarak varlığını kıymetlendirmeye ve gerektiğinde de yine onun üzerinden şahsiyetinin müdafaasını yapmaya kalkmaktadır.</p>
<p>Kişiliği olması gerektiği biçimde inkişaf edemediği ve insan topluluğu içinde kendisini diğer insanlardan farklılaştırıp kıymet kazandıracak nispeti bir türlü yakalayamadığı için kimlik vasıtasıyla öne çıkıp değer kazanmanın peşine düşmektedir. Sosyal hayatta kendini yeterince ifade edemeyen insan, bu ihtiyacını belli bir kimliğe sığınarak daha doğrusu üzerine yapıştırdığı etiketle gidermeye çalışmaktadır. Kişiliği kıvamını bulmadan belli bir makama oturduğunda ise o makamın gereğini hakkıyla yerine getirememekte ve makamla kişilik arasındaki uçurum, sosyo-psikolojik zeminde ciddî sıkıntılar doğurmaktadır.</p>
<p>Hâk etmeden mevki makam sahibi olmuş insanlarda zaman zaman şâhit olduğumuz “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” hezeyanının altında bile gerçekte sahip olduğu kimlikle anlam kazanmaya çalışan bastırılmış şahsiyetin feryadı yatmaktadır. Ve ekseriyetle bu tipler, kişiliklerinin kimlikleriyle değer kazanacağını sanırlar. Hâlbuki durum tam aksidir, kimlik kişilikle değer kazanır.</p>
<p><strong>Kırmızı Çizgiler</strong></p>
<p>Yukarıdaki kategoriye giren insanlar, şahsiyetlerini koruma çemberine alabilmek için makam ve mevkileri kendilerine paravan yaparlar. Onlar için kimlik, kişiliklerinin koruma duvarıdır. Sağlıklı bir kişiliğe sahip olmayan insanın tek sermayesi, üzerine giydiği emanet ceketten hiçbir farkı olmayan kimliğidir. O kimlik, üzerinden düştüğü anda bütün müktesebatını kaybetmiş demektir. Yegâne sermayesini kaybetmemek için de yapmayacağı şey yoktur.</p>
<p>Toplumumuzda sık görülen insanların makamlarını yitirmekten korkmaları ve onu kaybetmemek için ellerinden gelen her türlü tavizi vermeye razı olmalarının altında yatan sebep de yine kimlikçi siyaset tarafından dizginlenen ve örselenen şahsiyettir.</p>
<p>Asırlar önce Mevlâna “Herkes aynı fikirdeyse hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir” demişti. Ufuksuzluğumuzun, dar ve kısır bir fikir atmosferine sıkışıp kalmamızın da sebebi, içine hapsolduğumuz kimliklerdir. Zira bu ülkede her kimlik, birtakım kırmızı çizgilere sahiptir. Bu kırmızı çizgiler yerine göre bir kontrol mekanizması işlevi de görmekte olup kendince zararlı gördüğü fikir ve çözüm önerilerinin üzerine bir çarpı çekmektedir. Kimliğin komut verdiği kişilikler de o fikre karşı ihtiyatlı davranmak ihtiyacını duymakta ve farklı alternatifleri konuşup müzâkere etmeyi dahi tehlikeli görmektedir.</p>
<p>Bu kör ve fasit mantığın devrede olduğu uzun yıllar boyunca ülkemizin en hayati meseleleri hakkında farklı yaklaşımlar sergilenememiş, üzerine sakıncalı damgası vurulan alternatif çözüm önerileri düşünülüp tartışılmadan rafa kaldırılmıştır. Kimlikler bir peşin hüküm mantığı oluşturarak toplumu görüş ve ufuk darlığına mahkûm etmiştir.</p>
<p>Kimliğin kişiliği bastırdığı, ona söz ve hayat hakkı tanımadığı bir vasatta ortaya çıkması kaçınılmaz olan netice budur. Kimlik, kişiliği yönetmeye kalktığında bu durum kişinin hayatında ciddî istikrarsızlıklara yol açmaktadır. İnsanımızda var olan şahsiyet kusurlarının bir kısım sebeplerini de yine burada aramak gerekir. Her hâlükârda kişiliğin, kimliğin önünde olması şarttır. Vicdanı hür ve salim, fikir ve ruh sağlığı yerinde bir toplumun mevcudiyeti açısından bugünkü yapının tersine dönmesi, kişiliğin resesif değil de dominant olması gerekmektedir.</p>
<p>Yıllar önce merhum Cemil Meriç “İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir” demişti. Gerçekte ise kişiliğe gelişme fırsatı tanımayan, onu horlayan, şahsiyet düşmanı kimliklerin tamamı benliğimize giydirilmiş birer deli gömleğinden farksızdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kimlikci-siyaset-ve-toplum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Ekrem Demirli’den Tasavvuf ve Toplum İlişkisine Dair Önemli Açıklamalar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-ekrem-demirliden-tasavvuf-ve-toplum-iliskisine-dair-onemli-aciklamalar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-ekrem-demirliden-tasavvuf-ve-toplum-iliskisine-dair-onemli-aciklamalar/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:13:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Demirli]]></category>
		<category><![CDATA[Hande Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum ve Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2309</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Ekrem Demirli’den Tasavvuf ve Toplum İlişkisine Dair Önemli Açıklamalar&#8230; “Toplum Doğru Bir Yere Gidecekse Din ile Gidecektir” İnsanlar şeriatın sadece bir hukuk ve müeyyide olduğunu zannediyor, hâlbuki şeriat din demektir. Bunun içerisinde ahlak vardır, kurallar vardır ve bir yolculuk vardır. İnsan şeriat ile bir yolculuk yapar, hakiki bir insan olmaya doğru adım atar. Bu süreç içerisinde tasavvufu tanır. İstanbul Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Ekrem Demirli tasavvuf alanında çok değerli telif ve tercüme eserlerin sahibi. Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin 18 ciltlik Fütühât-ı Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem adlı eserlerini dilimize kazandırdı. Bunların yanı sıra Sadreddin Konevi, İbn Sina, Abdürrezzak Kaşani, Abdülgâni en-Nablusi, Ebû’l-Alâ Afifi, Annemarie Schimmel gibi mühim şahsiyetlerden tercümeleri mevcut. Prof. Dr. Ekrem Demirli ile toplumdaki tasavvuf ve tarikat algısı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Öncelikle tasavvufun İslam düşünce geleneğindeki yeriyle başlayalım isterseniz. İslam düşüncesinde tasavvuf nasıl bir yerde duruyor? Özellikle kelamiyye, selefiyye ve felasife ile mukayese edildiğinde sufiyyenin İslam düşüncesindeki diğer ana mecralardan ayrıldığı noktalar ve alan olarak kendine özgü yaklaşımları hakkında neler söylemek istersiniz? Bu soruya kademe kademe cevap vermek lazım. Bir defa İslam düşüncesi hangi problematikten başlıyor bunu tespit etmek gerekiyor. İslam hiç kuşkusuz Hz. Peygambere vahyin gelmesiyle birlikte başlıyor ve bu vahyin Mekke ve Medine’de olmak üzere &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Ekrem Demirli’den Tasavvuf ve Toplum İlişkisine Dair Önemli Açıklamalar&#8230;<br />
<strong>“Toplum Doğru Bir Yere Gidecekse Din ile Gidecektir”</strong></p>
<p><strong>İnsanlar şeriatın sadece bir hukuk ve müeyyide olduğunu zannediyor, hâlbuki şeriat din demektir. Bunun içerisinde ahlak vardır, kurallar vardır ve bir yolculuk vardır. İnsan şeriat ile bir yolculuk yapar, hakiki bir insan olmaya doğru adım atar. Bu süreç</strong><br />
<strong> içerisinde tasavvufu tanır.</strong></p>
<p><em>İstanbul Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Ekrem Demirli tasavvuf alanında çok değerli telif ve tercüme eserlerin sahibi. Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin 18 ciltlik Fütühât-ı Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem adlı eserlerini dilimize kazandırdı. Bunların yanı sıra Sadreddin Konevi, İbn Sina, Abdürrezzak Kaşani, Abdülgâni en-Nablusi, Ebû’l-Alâ Afifi, Annemarie Schimmel gibi mühim şahsiyetlerden tercümeleri mevcut. Prof. Dr. Ekrem Demirli ile toplumdaki tasavvuf ve tarikat algısı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.</em></p>
<p><strong>Öncelikle tasavvufun İslam düşünce geleneğindeki yeriyle başlayalım isterseniz. İslam düşüncesinde tasavvuf nasıl bir yerde duruyor? Özellikle kelamiyye, selefiyye ve felasife ile mukayese edildiğinde sufiyyenin İslam düşüncesindeki diğer ana mecralardan ayrıldığı noktalar ve alan olarak kendine özgü yaklaşımları hakkında neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Bu soruya kademe kademe cevap vermek lazım. Bir defa İslam düşüncesi hangi problematikten başlıyor bunu tespit etmek gerekiyor. İslam hiç kuşkusuz Hz. Peygambere vahyin gelmesiyle birlikte başlıyor ve bu vahyin Mekke ve Medine’de olmak üzere 23 senede teşekkül eden bir evresi var. Ondan sonra Peygamber Efendimizin vefatıyla bir tartışma yaşanıyor. Bu ilk tartışma daha çok siyasi muhtevalı. Peygamberin yerine kim geçecek? Daha sonra bu mesele, İslam toplumları tarafından yeniden yorumlanıyor ve Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Şia kendine göre bir yorum getiriyor.</p>
<p><strong>Peygamberimizin Yerine Kim Geçecek?</strong></p>
<p>Mesela Ehl-i Sünnet şöyle diyor: bizim için bu tartışma dini bir tartışma değil Müslümanların başkanı kim olacak tartışmasıdır. Ehl-i Şia ise: <em>“hayır bu tartışma bizim için dini bir tartışmaydı, dini bir ihtilaf idi, peygamberin yerine kim geçecek sorunu idi”</em> diyor. Fakat bu tartışmadan sonra yine de İslam, <em>Dört Halifeler Dönemini</em> yaşıyor. Dört Halifeler Döneminin sonuna doğru Müslümanlar arasında ilk ciddi tartışma ortaya çıkıyor. Nedir o? Hâricîler Hz. Muaviye ile Hz. Ali arasındaki savaşta hakem olayına başvurulmasını büyük bir günah olarak kabul ediyorlar ve ilk kez Müslüman toplumunda, Müslüman kimdir, mümin kimdir, iman ve amel ilişkisi nedir, günah işlemenin durumu nedir gibi tartışmalara yol açıyorlar. Bundan sonra İslam’da ortaya çıkan tüm ekoller şu veya bu şekilde bu tartışmanın etrafında şekilleniyor. İman nedir, özellikle de günah işleyenin durumu nedir sorunu ile çok ilgileniyorlar. Daha sonra tartışma biraz soğuyor fakat bu kez şöyle bir muhteva kazanıyor: iman ve amel ilişkisini nasıl ele alabiliriz? Acaba bir insan iman ettiğinde amel işlemek zorunda mıdır, ahlaklı olmak zorunda mıdır, değil midir şeklinde bir tartışma ortaya çıkıyor. Ve yine bu süreç içerisinde ideal Müslümanlık kavramı, hakiki Müslümanlık ya da Müslümanlığın hakikiliği diye bir mesele ortaya çıkıyor. Benim kanaatime göre tasavvufun doğuşu aslında bu sorunla ilgilidir. Biz bu sorunu dikkate almadan tasavvufun İslam dünyasında yayılışını açıklayamayız.  Çünkü kelam ekolleri bu tartışmada birkaç gruba bölünüp, bir kısmı günah işleyen dinden çıkar, bir kısmı günah işlese de din içindedir, bir kısmı ise belirsizdir dese bile sufiler şöyle bir ideal belirliyorlar ehlisünnet içerisinde: imanımız varsa mutlaka amel de işlemeliyiz hatta ahlaklı olmalıyız bu şekilde Allah’a yaklaşmalıyız. Yani bir tolerans olmadan, daha çok amel işlemeliyiz diyorlar. Bunun için de gerekli yöntemi geliştiriyorlar, diyorlar ki amel işlemek de yetmez çünkü fıkıh amelin standart şartlarını belirlemiştir Allah’a ulaşabilmek için daha çok amel, daha çok ahlak ve daha çok nefs terbiyesi gerekir. Mesela malın bir kısmını vermek yetmez mal sevgisinden kurtulmak gerekir burada zühd kavramı ortaya çıkıyor. Farz olan ibadet namaz kılmak, oruç tutmak yetmez, daha çok ibadet etmemiz gerekir burada nafile ibadet ve sürekli zikir kavramı ortaya çıkıyor. Cihat etmek yetmez, sürekli bir cihat üzere olmak lazım; burada mücahede-i nefs kavramı ortaya çıkıyor. Allah’ı razı etmek yetmez, Allah’tan razı olmak gerekir; buradan da rıza kavramı ortaya çıkıyor. Bu şekilde tasavvuf, İslam düşüncesinde ortaya çıkan iman ve amel tartışmalarının bir parçası olarak doğdu daha sonra kendisine göre bir iman ve amel ilişkisi problemi tanımladı ve dikkatimizi nefs terbiyesine çekerek daha çok Allah’a yönelme, Allah için daha çok iş yapma noktasına taşıyarak iman ve ameli en ileri noktaya taşımış oldu.</p>
<p><strong>Zühd Evresi, Sünni Tasavvuf Evresi, Metafizik Evre</strong></p>
<p><strong>Literatürde yapılan tasniflerde de vurgulandığı üzere tasavvuf değerlendirmelerini zühd ve takva, tasavvuf, tarikat, felsefi tasavvuf gibi kategorik ayrımlar şeklinde yapmak doğru mu sizce?</strong></p>
<p>Hem zaman bakımından uzun bir süreden, hem mekân bakımından çok geniş bir coğrafyadan hem de kişi olarak çok fazla insandan bahsettiğimiz için tasnifler kaçınılmaz. Bu nedenle tasavvufu evrelerine ayırıyoruz. Ben kişisel çalışmalarımda şu şekilde ifade ediyorum; tasavvufun erken dönemine zühd yönelimleri diyoruz. Bunu tam müstakil bir dönem olarak kabul etmiyoruz ama böyle diyoruz. Yani Müslümanların zihninde İslam hakkında birtakım bilgiler, telakkiler oluşuyor. Hz. Peygamber’in zahidane hayatı, sahabenin zühd hayatı ile ilgili bir takım kanaatler geliyor fakat ondan sonra büyük bir zenginlik ortaya çıktığı için bu zenginlik içinde bu Müslümanlık nasıl yaşanacak diye bir soru ortaya çıkıyor. Müslümanların bir kısmı bu zenginliği terk etmek gerektiğini savunuyor, burada zühd ortaya çıkıyor. Mesele sadece zenginlik meselesi değil. Peygamberimiz zamanında en yüksek mevki sahibi bir askeri birliğe komuta eden kişi, bunun dışında vali, yönetici gibi atamaları yok Peygamber Efendimizin. Ama İslam’ın yeni döneminde yüksek rütbeler, görevler ortaya çıkıyor. Zahitler bu görevlerin de dindarlıkla çeliştiğini kabul edip görevleri terk ediyorlar. Üçüncü bir alan olarak, yeni İslam şehirlerinde bilimler, düşünceler ortaya çıkıyor. Zahitler bakıyor ki sahabelerin bu kadar çeşitli bilgisi yok ama ameli vardı, ahlakı vardı. Bu bilgiyi amele ve ahlaka bir engel sayıp bu tarz bilgilerle ilgilenmeyi de terk ediyorlar. Böylece zühd üç alanda gelişiyor; amele engel olan bilginin terk edilmesi, amele ve ahlaka engel olan statülerin terk edilmesi ve yine amele ve ahlaka engel olan dünyeviliğin terk edilmesi. Buna Zühd Evresi diyoruz.  Bunun akabinde yeni birtakım sorunlar ortaya çıkıyor. Özellikle de şeriat bilimleriyle, din bilimleriyle irtibatın kopartılması tasavvufu zayıf hale getiriyor. Bu kez yeni bir evresine geçiyor tasavvuf, ona da Sünni Tasavvuf Evresi diyoruz. Onun kurucu isimleri Cüneyd-i Bağdâdî, Hâris-i Muhâsabî gibi isimler. Bu evrede tasavvuf tekrar bir din bilimi haline geliyor. Şehirden kopmuştu tekrar bir din bilimi haline gelerek geri dönüyor. Bu evrede yeni kitaplar yazılıyor, tasavvufun ilk büyük kitapları yazılıyor, büyük isimler yetişiyor, talim terbiye, irşat bir sistematiğe kavuşuyor ve tasavvuf bu şekilde devam ediyor.  Bir de üçüncü evre var: kurucusunun İbnü’l-Arabî olduğu, Konevi’nin de içinde olduğu bu üçüncü evreyi ben Metafizik Evre diye isimlendiriyorum. Bu evrede tasavvuf artık hakikaten, kelimenin teknik anlamıyla metafizik haline geliyor, ahlak teorisi ve dünya yorumu tam oturuyor. Günümüzde tasavvufu takip edenlerin bir kısmı zühdü takip ediyor, bir kısmı Sünni tasavvuf anlayışını takip ediyor, bir kısmı da daha çok metafizik dönemini takip ediyor. Bunlar arasında her zaman bir çelişki yoktur ama bazı farklılıklar da vardır. Tasavvufu bu şekilde tasnif etmek mümkün.</p>
<p><strong>Tasavvuf Dindarlığı Yaşama Biçimidir</strong></p>
<p><strong>Osmanlı’da kapitalist düşünce ve faaliyetin ortaya çıkmayışının sebeplerini araştıran Sabri F. Ülgener Osmanlı toplumunun zihniyetini belirleyen en önemli faktörün tasavvuf olduğunu ve toplumun, esnaflık ve ticaret hayatının, Ortaçağ zihniyetinin ve değerler dünyasının yüzyıllarca taşıyıcılığını yaptığını söyleyerek aslında bir anlamda kapitalizmin Osmanlı’da gelişmemesini ve Batıdan geri kalışı tasavvufa bağlıyor. Bu konuyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Burada doğrudan tasavvuf demeye gerek yok. Tasavvuf değil dindir konu. Çünkü tasavvuf dinden ayrı bir şey değil, dinin bir yorumudur daha doğrusu dindarlığı yaşama biçimidir. Bu mesele sadece İslam ile ilgili de değildir, Hristiyanlık için de böyle şeyler söylenir. Özellikle Hristiyanlıkta ve İslam’da güçlü bir tanrı fikrinin oluşması, mülkiyet fikrinin gelişmemesi, öte dünya inancının güçlü olması gibi bir takım nedenlerle din ticari hayata karşı insanları biraz daha zayıf kılar, ilgisiz kılar.</p>
<p><strong>Avrupa’da Hristiyanlık Kurum Olarak Güçlü Olsa da Bir Din Olarak Güçlü Değildir</strong></p>
<p><strong>Bu noktada kapitalizmin tohumlarını atan düşünürlerden bazılarının Hristiyan papazlar olması ve kapitalist ruhun Protestan ahlaktan beslenmesi bir tezat olmuyor mu?</strong></p>
<p>Ama Hristiyanlıkta bir kırılma var. Bizde de temelleri atanlar aslında sufiler. Lonca teşkilatları, askeri teşkilatlar, ticari kurumlar… Bunlar zaten sufilerin etrafında teşekkül ediyor. Fakat belli bir noktadan sonra bu yapılar statik bir yapı kazanıyor ve gelişmeyi engelliyor. Hristiyanlıkta da aynı şey oluyor ama Hristiyanlıkta o dönem kapitalizmin gelişmesi ile birlikte reform süreçleri ortaya çıkıyor ve kilisenin merkezi iktidarı zayıflıyor. Zayıfladıktan sonra Avrupa toplumu istediği gelişmeyi sağlayabiliyor. Ve o gelişme sağlandıkça buna paralel olarak din sürekli geri gidiyor ve bugün geldiği noktaya varıyor. Bugün ben Avrupa’da dinin hakikaten çok zayıfladığı kanaatindeyim. Siyasi olarak güçlüdür, sosyal kurum ve kültürel açılardan güçlü olabilir ama bir din olarak güçlü değildir. Şimdi İslam’da da bu kurumsallaşma sürecinde tasavvufun bir rolü olduğu kesin fakat daha sonra bir tıkanıklık olduğu da görülüyor. Acaba bu tıkanıklık ve ortaya çıkan muhafazakârlık tasavvufun teorisinden mi kaynaklandı, toplumsal nedenlerden mi kaynaklandı? Bu tartışma götürebilir bir şey.</p>
<p>Ben şahsen bu konularda şöyle bakarım: mesela tasavvuf kalkınmaya engel teşkil edebilir veya zenginliğe, müreffehliğe engel teşkil edebilir. Bu ilkece reddedilemez ama tersi de söylenebilir yani katkı da sağlıyor denebilir. Bu duruma göre değişebilir fakat bir toplumun kalkınması ya da kalkınmaması problemi sadece bir nokta üzerinden izah edilemez. Örneğin Avrupa’da din engeldi ama Avrupa toplumu Hristiyanlığı bir sorun olmaktan çıkartabildi. Eğer İslam toplumlarında başka bir takım dinamikler olabilseydi, kalkınmayı sağlayabilecek ideal bir kavram olarak kullanıldığında söylüyorum, o dinamikler tasavvufu bir faktör olmaktan çıkartır ve tekkeleri hapis edebilirlerdi. Bu olmadığına göre başka saiklerin bu işi yönettiğini düşünmemiz lazım.</p>
<p><strong>Mürşit ile Mürit İlişkisi Aslında Tekil Bir İlişkidir</strong></p>
<p><strong>Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Türk toplumunda tasavvufa olmasa bile tarikatlara karşı olumsuz denilebilecek bir yaklaşım var. 1925’te çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile de zaten kapatılmış oldular. Abdülhakim Arvasi’nin “Onlar zaten kendilerini kapatmıştı.” ifadesini de göz önüne alacak olursak tarikatlar artık fonksiyonlarını tamamladı diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Geçmişi çok abartarak mevcut durumun aleyhine kullanmak doğru değil. Tasavvuf normal şartlarda tekke, tarikat gibi kavramlar kullansa bile bunun bir özü vardır o da şu: mesele bir yapı meselesi değildir. Tekke dediğimiz şey bir mürşit ile müridin ilişkisidir. Dolayısıyla bir şeyh varsa, bir mürşit varsa tekke vardır. Ya da tarikat vardır. Bu kurumsal bir yapı değildir, kurumsal bir ilişki değildir ve mürşit ile müridin ilişkisi tekil bir ilişkidir, onların arasındaki bir ilişkidir. Bunları ayırt etmek lazım: normalde mürşidin bütün müritler ile ilişkisinin tekil olması gerekir. Fakat birden çok mürşit olduğunda ister istemez bu bir sosyal yapı kazanıyor. Problem tam da burada ortaya çıkıyor. Tasavvufun o bireysel ilişki tarzı ile bunun bir sosyal yapı kazanması arasında bir çelişki ortaya çıkıyor. Benim şahsi kanaatim bu konuda tekke ve tarikatlar açık iken de çok fazla problemler olduğu şeklindedir. Merkezi iktidar da bunu her zaman bir tehlike olarak görmüştür. Tarihe baktığımızda Osmanlı’nın son döneminden çok daha önce tekkelerinin kapatılması, dağıtılması hakkında tartışmalar olduğunu görüyoruz. Çünkü kontrolsüz yapılar olarak görülüyor. Toplumun içinde gereksiz bir otoritelerinin, iktidarlarının olduğu düşünülüyor. Bir müridin mürşidi ile ilişkisinde pek bir sıkıntı çıkmıyor fakat bir mürşidin etrafında 500 kişi, 3000 kişi olmaya başladığı zaman devlet bunu bir tehdit olarak algılıyor ve bu noktada kısmen haklı da olabilir. Devletin bu reaksiyonu anlaşılabilir bir şey. Bu nedenle bence geçmişte de problem vardı, şimdi de problem vardır, gelecekte de problem olacaktır. Bunu ideal bir tekkeler dönemi, ideal bir tarikatlar dönemi diye ortaya koyamayız. Böyle bir beklenti içerisinde olamayız benim kanaatimce.</p>
<p><strong>Tarikatlarla Cemaatleri </strong><strong>Karıştırmamak Lazım</strong></p>
<p><strong>Sadece devlet mi tehdit olarak algılıyor yoksa toplumun geneli için de söz konusu mu bu algı? 15 Temmuz darbe girişimi sadece devlet için değil tüm halka yöneltilmiş büyük bir tehditti. Bunu göz önüne aldığımızda toplumun özellikle cemaatlere karşı güvensizlik duyması normal değil mi?</strong></p>
<p>Bir defa tarikatlar ile cemaatleri ayrıştırmak lazım. Tarikatları ayrıştıran şey silsileleridir, bir silsile yolu ile geçmişten gelen bilgiyi devam ettiren bir “mürşidin” varlığıdır, aslında temel şey budur. Bu bakımdan cemaatlerden ayrıdırlar. Bugün cemaatlerle ortaya çıkan sorunlar da tarikatlar sorunu gibi ifade ediliyor bu çok doğru değil. Türkiye’deki şu anki mevcut durumu normal görüyorum, bunun çok fazla irdelenmemesi gerektiği kanaatindeyim. Laiklikle sağlanan bu yapı bence normal. Osmanlı’nın son döneminde mesela “Meclis-i Meşâyih” gibi bir şey kurmaya çalıştılar, hakikaten sonuçsuz, niteliksiz bir durum ortaya çıktı. Bu alan çok subjektif bir alan olduğu için kontrol altına alınması, kayıt altına alınması çok güç. Tehdidi sadece devlet mi algılıyor sorusu önemli. Tehdidi sadece devlet algılamıyor, örneğin bir baba olarak ben çocuğumla ilgili böyle bir tehdit algılayabilirim. Nereye gidiyor, bir gruba katılması ne demek? Bu kaygılardan ötürü bireyler de bir tehdit olarak algılayabilir. Tarikatların, tasavvufun böyle sübjektif bir tarafı var, kontrol altına alınması çok güçtür, dışarıdan kontrol edilemez. Nasıl kontrol edilebileceği başından beri bir problem olduğu için Müslüman geleneğin bir kısmı tarikatları yok sayma temayülüne gitmiştir.</p>
<p>Peki, nasıl kontrol edilecek? Eski kitaplarda şöyle yazıyor: ehli kontrol edebilir. Peki, ehlinin kim olduğunu nerden bileceğiz? Böyle bir durum var dolayısıyla mevcut durumda yani bugünün Türkiye’sinde benim dikkat ettiğim nokta tarikatlar, tekkeler değil genel olarak İslami eğitim. Müslüman toplumun dikkatini buraya vermesi lazım, İlahiyat fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kurumlar, din eğitimi öğretimi ile ilgili kurumlar vs. dikkat noktamızın burası olması lazım. Ötekinin kontrol edilmesi üzerinde durmak mümkün değil, mutlaka ehli olanlar vardır ama kaç kişidir, onları nereden tanıyacak, nerede bulacağız? Bu ciddi bir problemdir. Objektif din eğitimi veren kurumlara, kişilere dikkatimizi yöneltmek daha doğru.</p>
<p><strong>“Tarikat Toplumsal Bir İhtiyaç Değildir”</strong></p>
<p>Tarikat toplumsal bir ihtiyaç değildir. Bunun altını çizmek lazım. Herkese tavsiye edilecek teşvik edilecek ‘ey insanlar tarikatlara gidin‘ denecek bir şey değildir tarikat, çok istisnai ve sübjektiftir. Fakat burada tasavvuf ile tarikatı biraz ayrıştırmak lazım. İslam düşüncesinin kurucu bir unsuru olarak tasavvuf ayrı bir şeydir ve bu herkese lazım. Herkesin ya da en azından İslam düşüncesini ciddiye alanların burayla ilgilenmesi lazım. Ama tarikat, yani bir mürşide bağlılık, bir mürşidin etrafında oluşan tarikat ya da tekke şeklinde yapı tavsiye edilecek bir şey değildir. “Gidin kendinize bir şeyh bulun, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” denilebilecek bir durum yoktur. İslam bunu kabul etmez. Peygambere iman etmiş bir kişinin hususi bir şey araması bir zorunluluk değildir, bir lükstür. Bunu iyi anlamak lazım. Burada lüks kelimesi belki yabancı olduğu için yadırganabilir, “tatavvudur” bu, bizim literatürümüzde böyle ifade edilir. Yani gönüllülük. Siz isterseniz ararsınız ama aradıktan ve bulduktan sonra belirli yükümlülükleriniz olabilir, o yükümlülüklerin de şeriatce belirlenmesi lazım. Bir defa şunun altını çizmek lazım: şeriat ile dini yükümlülükler ile çelişen bir tarikatın meşru ve müdafaa edilebilir olmaması lazım. Tasavvuf teorisi bunu böyle kabul eder. Fakat bundan da önce bugün bence ciddi meselemiz şeriat bilgisi ile ilgili. İnsanlar şeriatın sadece bir hukuk ve müeyyide olduğunu zannediyor, hâlbuki şeriat din demektir. Bunun içerisinde ahlak vardır, kurallar vardır ve bir yolculuk vardır. İnsan şeriat ile bir yolculuk yapar, hakiki bir insan olmaya doğru adım atar. Bu süreç içerisinde tasavvufu tanır. Ama tasavvufu sanki seküler, modern bir kurummuş gibi ele almak ya da gelenekle, örf ile özdeşleştirerek tasavvufu hakiki din haline getirmek bence abesle iştigaldir ve tasavvufun altından kalkamayacağı bir yükü tasavvufa yüklemek demektir.</p>
<p><strong>Tasavvufun Dindeki Yeri</strong></p>
<p><strong>Tasavvufla ilgili değerlendirmelerde bir yandan İslam’ın en özgün yorumlanma ve yaşanma biçimi denilirken diğer taraftan diğer din ve geleneklerden etkilenerek sonradan ortaya çıktığı hatta İslam’da yerinin olmadığı şeklinde yorumlar yapılıyor. Kadim bir tartışma olmakla beraber “İslam’da Tasavvuf”, “İslam ve Tasavvuf” gibi tartışmaları siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Tasavvuf karşıtlığının temelinde neler yatıyor? Günümüzde geçmişteki söylemlerden farklı olarak tasavvuf karşıtlığını körükleyen yeni gelişmeler mi söz konusu?</strong></p>
<p>Tasavvufun başından beri en ciddi meselesi ortalama yorumla ilişkisi problemidir. Ortalama yoruma mesela şeriat diyorlar ama şeriat doğru ifade değil. Bunun doğru ifadesi kuralın yorumudur, normatif yorumdur. Eski kitaplarda buna “Rüsum“ denir, “Rüsum ehli” denir. Şeriat ehli değil rüsum ehli ya da zâhir ehli. Metnin zâhirini ya da literal yorumunu yapan kişilere denir. Buna mukabil bir de metnin daha derin anlamına, (derin anlamı derken bâtınîlik anlamında söylemiyorum, diyenin maksadını güden kişiler anlamında söylüyorum) dinin maksadına bakanlar var. Bunlara hakikat ehli ya da ehli bâtın deniyor. Bunlar arasında her zaman bir ilişki problemi olmuştur. Fakat bunun doğru yorumu o bâtın ehli olan kişilerin zâhire riayet etmek şartıyla yorum yapabilecekleridir. Tasavvufun başka türlü bir yaklaşımı olamaz çünkü o zaman şeriat ortadan kalkar. Şeriatı ortadan kaldırmak demek dini ortadan kaldırmak demektir. Tasavvuf her zaman bu tehlikeye açıktır, bu ihtimal vardır ve tasavvuf içerisinde ortaya çıkan teorisyenlerin varlık sebebi bu ihtimal ile mücadele etmektir. Mesela Cüneyd-i Bağdâdî bu ihtimale binaen mücadele vermiştir. Biz tasavvufu böyle kayıtsız bir şekilde düşünmeye başlarsak tasavvuf alır başını gider ve çok başka bir noktaya yuvarlanır.</p>
<p><strong>Yanlış Anlaşılmaya Müsaitlik</strong></p>
<p><strong>Tasavvufun kültürel eserlere yansıyan yüzü bu tehlikeyi tetikliyor olabilir mi? Belki de en yoğun ve kolay biçimde bu eserler ile ortalama insanın kültür dünyasına giriyor tasavvuf. Örneğin tasavvufa dair hiçbir alt yapısı olmayan birisine kadar ulaşıyor “Zahid Bizi Tan Eyleme” ilahisi. Bu ve bunun gibi eserlerin ortalama yoruma tabi olması tasavvufla ilgili yanlış algılara neden olabilir mi?</strong></p>
<p>“Ehline helaldir, biz içeriz” ama ne içtiğimizin adı başından beri tartışıldı ve bu söylendi. Eğer bir insan şarap dendiğinde gerçekten şarap anlıyorsa bu olmaz, onun tasavvuf hakkında konuştuğunu düşünemeyiz. Bu sözlerin ortalama bir insan tarafından yanlış anlaşılması gibi muhtemel bir durum var. Ama işin bu kısmı edebiyat ve hayat ilişkisi problemidir. Edebiyatçıların kullandığı terimler deyimler, bir takım düşünürlerin kullandığı kavramlar ile günlük hayat arasında çelişki vardır. Biraz farklılaşma olması normal. Günlük hayat dili bütün sanat hayatını, edebiyat hayatını, düşünce hayatını belirleyemez, burada farklılık olacağı kesin. Ama birisi çıkıp biz içeriz derken kastımız şudur demeye başlarsa bu tasavvuf olmaktan çıkar. Bu heretik tasavvuf yorumlarına, sapkın tasavvuf yorumuna dönüşür. Bu yok değildir, vardır. Geçmişten beri bu vardır. Fakat ana damar tasavvuf; Cüneyd-i Bağdâdî ve İbnü’l-Arabî akımları tasavvufun böyle bir heretizme dönüşmesiyle mücadele ettiler. Tasavvufun normlardan ayrışması, değerlerden kopması ile mücadele ettiler. Onların mücadele etmiş olması böyle bir şey yoktur ya da böyle bir tehlike bulunmamaktadır anlamına gelmez. Aksine ne kadar büyük düşünürler çıkıp bununla mücadele ediyorsa o kadar büyük tehlike var demektir. Bu günümüz için de geçerlidir. Birileri tasavvuf ile dinin içini boşaltabilir. Bence en tehlikeli kavramlardan bir tanesi, yaklaşımlardan bir tanesi şeriat kelimesinin kurallarla özdeşleştirilmesidir. Şeriat ve tarikat diye bir ayrım kullanılıyor ki bu sakat bir ayrım. Doğru olanı şu: Şeriat ana cadde tarikat ise ana cadde içerisindeki özel bir yol demek. Birine fetva diyoruz birine takva diyoruz. Hayatımızda da buna benzer örnekler yaşarız; bize bir takım kurallar söylenir biz onları daha rafine hale getirmeye çalışırız. Rafine hale getirmek de o kurallarca içerilir zaten. Buna tarikat denir, başka türlüsü de olamaz zaten. Şeriatın dışına çıkacak bir tarikat olamaz.</p>
<p><strong>Heretik ve Sapkın Yönelişler</strong></p>
<p><strong>Dinin, tasavvufun dışına çıkan sapkın tarikatlar sadece bize özgü bir durum değil, Batı’da çok fazla sapkın tarikat var. Birçok farklılıklarına rağmen bu sapkın tarikatlar arasında benzerlikler mevcut mu?</strong></p>
<p>İnsanlar ne ararlar? İnsanların bilgi aramadığı kesin, doğru aramadığı kesin. İnsanlar güvenlik ve duygu arıyor. Bunu kim verirse oraya gidiyor. Bu nedenle o dini yapılar çok kısa zamanda belirli sayıda, belirli ölçekte insanı çevresine toplayıp örgütlenebiliyor. Çünkü insanlar duygu arıyor, bilgi aramıyor. Arkadaşlık arıyor, yeni sosyal çevreleri arıyor. Bizde şeriatı peygamber temsil ediyor, bizim için şeriat peygamberin yoludur. Orada ise o birlikteliği, o duyguyu veren, o coşkuyu yaşayan ve onu sağlayan önder aslında peygamberin statüsünü temsil ediyor heretik akımlarda. Bu sapkın tarikatlardaki o kişi ya öğretisiyle ya yaşama biçimi ile yeni bir duygu oluşturuyor ve daha önceki sıkıntılarınızdan, ilişkilerinizden daha cazip bir şey, bir çözüm sunuyor siz de onun peşinden gidiyorsunuz. Bu kişilerin artık din içerisinde bir çözüm araması beklenemez. Yalnızlık, stres ya da başka bir problem yaşayan kişi bu problemini nasıl ve nerede çözeceğini arıyor, bunu nerede aşıyorsa artık onun için din de orası, şeriat de orası, nübüvvet de orası haline geliyor. Bu insan davranışında çok anlaşılabilir bir şey. Ve bu durum batı-doğu ya da hangi din olduğu fark etmeksizin heretik tarikatlarda benzer şekilde ortaya çıkıyor. Burada tasavvuf da çok elverişli bir şey; bir mürşit var, bir dil var, muhabbet, aşk, sevgi… İnsanlar için sihirli kelimeler bunlar artık, anlamasa bile aşk kelimesine bayılıyor insanlar. Normalde aşk kelimesinin burası ile hiçbir ilgisi yoktur oysa. Bir retorik, muhabbet, sohbet etrafında toplanıp bir arkadaş grubu, bir sosyal cemaat, grup haline gelebiliyorlar. Başından beri tasavvuf teorisyenleri bununla mücadele ettiler bunu bilmek lazım.</p>
<p><strong>Tarikatların Geleceği</strong></p>
<p><strong>Yaşadığımız dönem itibariyle ve gelecek vizyonu açısından bakıldığında tasavvufun ve tarikatların geleceğiyle ilgili neler ön görüyorsunuz? Geleceğin dünyasında tasavvuf ve tarikatların yeri ne olacak?</strong></p>
<p>Bence bu biraz dinin toplumdaki geleceği hakkında öngörüde bulunmaktır. Eğer toplum doğru bir yere gidecekse din olacağı için gidecektir, eğer din varsa bunun en azından bir kanadında tasavvuf da olacaktır. Ama toplumlarda din olmayacaksa, mesela İslam toplumlarının geleceği de sekülerleşme, modernleşme şeklinde olacaksa burada tarikat olsa da tarikat değildir o, din olsa da din değildir. Bu bakımdan bu soruya şartlı cevap verilebileceği kanaatindeyim. Gelecekte tasavvufun önü açıktır gibi bir cümle bana komik gelir, böyle bir şey söylenemez. Eğer dinin toplumlarda sahih anlamda bir karşılığı olacaksa, tasavvufun da olur. Mesela Hristiyanlık bugün devam ediyor veya Çinlilerin inançları devam ediyor fakat bu inanç artık toplumda belirleyici olmak, insanların evreni yorumlarken, kendilerini anlamaya çalışırken ve ahlaki davranırken neye göre hareket edeceklerini belirlemede bir referans noktası olmaktan çıkıyor. Hristiyanlık da çıkıyor, doğu toplumlarındaki inançlar da çıkıyor. Şimdi bu açıdan baktığımızda İslam, bir referans noktası olmaktan çıkacak mı çıkmayacak mı? Sorun bu. Eğer çıkmayacaksa tasavvufun bir istikbalinden söz edebiliriz. Çıkacaksa tasavvufun olması ya da olmamasının bir anlamı yoktur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-ekrem-demirliden-tasavvuf-ve-toplum-iliskisine-dair-onemli-aciklamalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
