<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tasavvuf &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/tasavvuf/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Jan 2023 14:08:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Tasavvuf &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tasavvufa Yönelik Haksız Bazı Eleştiriler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tasavvufa-yonelik-haksiz-bazi-elestiriler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tasavvufa-yonelik-haksiz-bazi-elestiriler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2023 14:08:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18638</guid>

					<description><![CDATA[Tasavvufa yönelik bir takım eleştiriler var, haklıdır; bir takım eleştiriler de var ki, haksızdır. Bir takım eleştiriler ise tartışmaya açıktır. Eleştiri konusu olan hususu anlamak gerekiyor. Burada ne kastediliyor? Ne yapılmak isteniyor? Bunları iyi değerlendirmek gerekiyor. Bir örnek verelim. Müridin görevlerinden ilki, şeriatın zahiriyle çeliştiğini zannettiği bir şey ile emr olunsa bile, herhangi bir konuda şeyhine itiraz etmeyip şeyhinin kendisine emrettiği her şeye mutlak itaat etmektir. Sufiler itirazın olmamasına Hz. Musa ve Hızır&#8217;ın yol arkadaşlığını örnek gösterir. Bunun yanında müridin şeyhinden hiçbir şeyi saklamaması hatta kalbindeki bütün hallerini şeyhine sunması ve zihninde dolaşan bütün fikirleri ona anlatması gerekir çünkü kendi nefsini şeyhinden gizlerse, yol arkadaşına ihanet etmiş olur. Zira şeyh doktor gibidir müridin durumu da avret mahalli gibidir ve doktor zorunlu bir tedavi için avret mahallini görebilir. Bu ilişki tarzı eleştiri konusu olmuştur. Sufiler bu ilişki sebebiyle bireyin şahsiyetini yok etmek ve iradesine ipotek koymak ile itham edilmiştir. Modern eğitim yöntemleri ile mukayese edildiğinde şahsiyeti yok etmek itibariyle sert bir tenkide tabi tutulmuşlardır. Ancak bilinmelidir ki meselenin daha derin ve dikkatli bir şekilde ele alınması gerekir. Çünkü sufiler çoğunlukla bu ilişkiyi hasta ile doktor ilişkisine benzetirler. Hasta için doktorun gerekli olması gibi manevi hastalıklar olan nefsin afetlerinde de müridin nefsinin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tasavvufa yönelik bir takım eleştiriler var, haklıdır; bir takım eleştiriler de var ki, haksızdır. Bir takım eleştiriler ise tartışmaya açıktır. Eleştiri konusu olan hususu anlamak gerekiyor. Burada ne kastediliyor? Ne yapılmak isteniyor? Bunları iyi değerlendirmek gerekiyor.</p>



<p>Bir örnek verelim. Müridin görevlerinden ilki, şeriatın zahiriyle çeliştiğini zannettiği bir şey ile emr olunsa bile, herhangi bir konuda şeyhine itiraz etmeyip şeyhinin kendisine emrettiği her şeye mutlak itaat etmektir. Sufiler itirazın olmamasına Hz. Musa ve Hızır&#8217;ın yol arkadaşlığını örnek gösterir. Bunun yanında müridin şeyhinden hiçbir şeyi saklamaması hatta kalbindeki bütün hallerini şeyhine sunması ve zihninde dolaşan bütün fikirleri ona anlatması gerekir çünkü kendi nefsini şeyhinden gizlerse, yol arkadaşına ihanet etmiş olur. Zira şeyh doktor gibidir müridin durumu da avret mahalli gibidir ve doktor zorunlu bir tedavi için avret mahallini görebilir.</p>



<p>Bu ilişki tarzı eleştiri konusu olmuştur. Sufiler bu ilişki sebebiyle bireyin şahsiyetini yok etmek ve iradesine ipotek koymak ile itham edilmiştir. Modern eğitim yöntemleri ile mukayese edildiğinde şahsiyeti yok etmek itibariyle sert bir tenkide tabi tutulmuşlardır.</p>



<p>Ancak bilinmelidir ki meselenin daha derin ve dikkatli bir şekilde ele alınması gerekir. Çünkü sufiler çoğunlukla bu ilişkiyi hasta ile doktor ilişkisine benzetirler. Hasta için doktorun gerekli olması gibi manevi hastalıklar olan nefsin afetlerinde de müridin nefsinin hallerini bilen manevi bir doktora ihtiyaç vardır. Hastanın doktora itaati gerektiği gibi müridin de kendisine doğru yolu göstermesi için bir mürşidi araştırıp ona müracaat etmesi gerekir. Mürit mürşidini bulduğunda onun emrine tabi olmalı, yasakladığı şeylerden uzak durmalıdır. Mürşit ona sadece kusurlarını göstermek için gerekli değildir, bilakis Allah&#8217;a giden manevi yol gizli olduğu için, yolun işaretlerini açıklaması, tehlikelerinden sakındırması, varidat ve hallerin şeytandan mı Allah&#8217;tan mı olduğunun karıştığı durumları müride bildirmesi için mürşit gereklidir.</p>



<p>Öyleyse mesele hasta-doktor ilişkisi ise hastalığın kendine has psikolojik tedavi yöntemleri olmalıdır. Dolayısıyla bu mukayeseyi modern eğitim yöntemleri ile değil, psikolojik yöntemlerle yapmak daha doğrudur. Zira psikolojik tedavide bu tür ilişkiler vardır. Şöyle ki; hasta, kontrolünü psikoloğa bırakır; ona bütün sırlarını açar ve ondan izin almaksızın hiçbir şeye girişmez. Bütün bunlar bazen yıllarca devam eden tedavinin gerektirdiği şeylerdir.</p>



<p>Her iki sistem de mürit veya hasta tarafından tasdik ve iknanın tam bir kabulünü gerektiren bir başkasının telkini fikrine dayanır. Psikanalist ve hasta yahut şeyh ve mürid gibi tedavisi ancak iki tarafın var olmasına bağlı oldukları için bu iki yöntem, ikili bir kesinliğe dayanması açısından birbirine benzer. Sufilerin, -bilinçsizlik düşüncesinin manevi yolculukta tesiri olmakla beraber- hastanın kendi hallerini idrak edemediğinin farkında olduğunu öğrendiğimizde bu benzerlik daha güçlü bir şekilde görülür. Beden ve kalp hastalıkları arasında yapılan mukayese bunun açık bir göstergesidir. Beden hastalıklarında hastalığın sebebini bulmak kolaydır; hasta hastalığını betimleyerek rahat bir şekilde anlatabilir. Kalp hastalıklarında ise hastalığın sebebini bulmak kolay olmadığı gibi hastanın kendisini betimlemesi de o kadar kolay değildir.</p>



<p>Burada öyle anlaşılıyor ki, psikanalizin tedavi konusundaki yöntemi, tasavvufun işaret ve kalplerin dili konusundaki yöntemleriyle buluşur. Psikanalist, aklın yöntemi ile bilinçaltındaki gizli bağları hastaya açıklayamaz, bilakis psikanalistin sözleri, hastanın sevgi dolu kalbine dokunacağı için bunu duygusal bir dille yapmalıdır. Böylece akli delil getirmeden terapist hasta ile anlaşır. Bu yöntem ancak bilinçsizce oluşturulan düğümlerin çözümlenmesi için hastanın direncinin sükunet bulması adına psikanalist ve hasta arasındaki tam bir muvafakatla gerçekleşir.</p>



<p>Böyle olmakla birlikte tasavvuf ile psikanalizm arasında farklar vardır. Psikanalizm, bilinçaltının derinliğini arındırma, yani ahlaki bir hedef gütmez. Psikanalizm, hastanın kendisine tutunacağı ahlaki veya manevi değerler için çabalamaz, bilakis bundan tamamen uzak durur. Psikanalizm, gaybi bir durumu barındırdığı için sezgisel keşfi kullanmaz. Ancak psikanalist, bilimin tümevarım yöntemini kullanır. Bu durumda sormak gerekir: Nefsin derin sırları bilim mantığına ve onun istidlal yöntemlerine boyun eğer mi? Hasta açısından duygusal ikna, tedavi esnasında hastaya aklını kaybettirir mi? Psikanalizm, nefsin derinliklerine nüfuz edebilmek için tamamen tasavvufun bakış açısından kopmamış gibi görünür, fakat psikanalistlerin yıllarını alan, tedavide belirleyici bir araç olan manevi değerlerden uzak durmaları sebebiyle uzun süren ve sonuçsuz gözlemlerinden kaynaklanan, çoğunlukla hiçbir sonuca varamadıkları konularda, sufiler doğru bakış açıları ve sezgilerindeki nüfuzla nefsin afetlerini keşfetmeye daha çok muktedir olmuş görünüyorlar.</p>



<p>(Ahmet Mahmut Suphi, İslam Düşüncesinde Ahlak Felsefesi, s. 255-258)</p>



<p>Başlıkta bu eleştirilere haksız deyişimin sebebi gerçek bir tasavvufun bulunduğu yerde söz konusu olan mürit-mürşit ilişkisidir. Tasavvufun da yozlaştığı, mürit-mürşit ilişkisinin manevi bir eğitim olmaktan çıkıp başka hedeflere yöneldiği sahte ortamlarda maalesef bu eleştiriler oldukça haklı olacaktır. Onun için yukarıda verdiğimiz örnek, tasavvufun özünün kaybedildiği, sahteliklerin ortaya çıktığı bir ortamda şüphesiz istismara açık demektir. Ama gerçek bir tasavvuf terbiyesinin verildiği, mürşidin hakiki olduğu bir ortamda ise bu örnek anlamlı olacaktır.</p>



<p>Son olarak şunu eklemem gerekir: Müridin kendini mürşidine teslim etmesi, ona hiç itirazda bulunmaması ilkesi bir devletin yükseliş dönemi söz konusu olduğunda çok ciddi problemlere yol açmayabilir. Bu anlayış bu dönemlerde tolere de edilebilir. Ancak aynı anlayış bir devletin çöküş dönemlerine rast geldiğinde ciddi problemlere yol açar; çöküşü kat be kat artırır; onun için tolere edilmesi de mümkün değildir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tasavvufa-yonelik-haksiz-bazi-elestiriler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ey Ehl-i Tarik Hepinize Sesleniyorum</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ey-ehl-i-tarik-hepinize-sesleniyorum/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ey-ehl-i-tarik-hepinize-sesleniyorum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2022 08:34:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18463</guid>

					<description><![CDATA[Sizleri, tasavvufu, seyr û suluku Allah için seviyorum. Sizlerden bir ricada bulunacağım. Lütfen yanlışa yanlış diyelim. Yanlış ile doğru uygulamanın arasını ayırt edelim. Yoksa sizler başkalarının yanlışlarına yanlış dediğinizde onlar dönüp sizin yanlışlarınızdan cesaret alarak yanlışlarına bir türlü yanlış demeyeceklerdir. Lütfen bu girdaba düşmeyelim. Peki nedir konu? Şimdilik sadece medet, istimdat, yardım dileme konusu. Konuyu biraz ayrıntılıyalım: Dualarımızda şu tür yardım dilemelerde problem yoktur: 1. &#8220;Allah&#8217;ım! Senin peygamberin ile falanca dostun ile tevessülde bulunuyorum.&#8221; &#8220;Peygamber efendimizin hakkı için&#8230;&#8221; &#8220;Peygamber efendimizin su yüzü hürmetine&#8230;&#8221; &#8220;Allah&#8217;ım falanca dostunun suyu yüzü hürmetine senden istiyorum.&#8221; &#8220;Allah&#8217;ım falanca dostunun senin katındaki makamı hürmetine senden istiyorum.&#8221; Bu tür isteklere tevessül denilmiştir. Bu tür tevessüllerde bir mahzur yoktur. 2. Bir mürşidin yanına gidip ondan şu tür isteklerde bulunmakta da bir mahzur yoktur: &#8220;Şeyhim, efendim, bir sıkıntım, bir maruzatım var. Benim için Allah&#8217;a dua eder misiniz?&#8221; Nitekim Nisa 64&#8217;te ifade buyrulduğuna göre nefislerine zulmedenlerin, Hz. Peygamberin yanına gelip Allah&#8217;tan bağışlanma dileyecekler, Hz&#160; Peygamber de onlar için istiğfarda bulunacaktır. Hz. Peygamber de Hz Ömer&#8217;den kendisine dua etmesi için talepte bulunmuştur. 3. Sıradan veya dünyevi istekler. Örneğin bir kardeşinden yemek istemen veya bir ihtiyacını görmesini istemen gibi. Bunların hiçbirinde mahzur yoktur. Mahzurlu olan istek aşağıda olduğu gibidir: Yetiş ey Geylani &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sizleri, tasavvufu, seyr û suluku Allah için seviyorum. Sizlerden bir ricada bulunacağım. Lütfen yanlışa yanlış diyelim. Yanlış ile doğru uygulamanın arasını ayırt edelim. Yoksa sizler başkalarının yanlışlarına yanlış dediğinizde onlar dönüp sizin yanlışlarınızdan cesaret alarak yanlışlarına bir türlü yanlış demeyeceklerdir. Lütfen bu girdaba düşmeyelim.</p>



<p>Peki nedir konu? Şimdilik sadece medet, istimdat, yardım dileme konusu.</p>



<p>Konuyu biraz ayrıntılıyalım:</p>



<p>Dualarımızda şu tür yardım dilemelerde problem yoktur:</p>



<p>1. &#8220;Allah&#8217;ım! Senin peygamberin ile falanca dostun ile tevessülde bulunuyorum.&#8221; &#8220;Peygamber efendimizin hakkı için&#8230;&#8221; &#8220;Peygamber efendimizin su yüzü hürmetine&#8230;&#8221; &#8220;Allah&#8217;ım falanca dostunun suyu yüzü hürmetine senden istiyorum.&#8221; &#8220;Allah&#8217;ım falanca dostunun senin katındaki makamı hürmetine senden istiyorum.&#8221;</p>



<p>Bu tür isteklere tevessül denilmiştir. Bu tür tevessüllerde bir mahzur yoktur.</p>



<p>2. Bir mürşidin yanına gidip ondan şu tür isteklerde bulunmakta da bir mahzur yoktur:</p>



<p>&#8220;Şeyhim, efendim, bir sıkıntım, bir maruzatım var. Benim için Allah&#8217;a dua eder misiniz?&#8221;</p>



<p>Nitekim Nisa 64&#8217;te ifade buyrulduğuna göre nefislerine zulmedenlerin, Hz. Peygamberin yanına gelip Allah&#8217;tan bağışlanma dileyecekler, Hz&nbsp; Peygamber de onlar için istiğfarda bulunacaktır. Hz. Peygamber de Hz Ömer&#8217;den kendisine dua etmesi için talepte bulunmuştur.</p>



<p>3. Sıradan veya dünyevi istekler. Örneğin bir kardeşinden yemek istemen veya bir ihtiyacını görmesini istemen gibi.</p>



<p>Bunların hiçbirinde mahzur yoktur. Mahzurlu olan istek aşağıda olduğu gibidir:</p>



<p>Yetiş ey Geylani</p>



<p>Medet Ya Ali</p>



<p>Yetiş şeyhim.</p>



<p>Medet ya Resulallah</p>



<p>Bu ifadeler şirktir, zira burada sıradan olmayan isteklerde bulunulmaktadır. Örneğin âdeten kendisinden istenileni yapmaya gücü yetmeyen ölü veya diri birinden istemek böyledir. Burada karşındaki insandan yapabileceği bir şey istemiyorsun.</p>



<p>Bu ifadeler batınen ise şirk değildir. Çünkü bu istekleri dile getiren, ölü veya diri o kişiyi kendi yardımına koşturanın Allah olduğuna inanmaktadır.</p>



<p>O zaman durum nedir? Bu tür ifadelerle istekte bulunmak hiç hoş değildir, Zira bu tür ifadelerde istekte bulunmak sünnette olmadığı gibi sahabenin hayatında da görülmemiştir. Bu tür ifadelerle istekte bulunmak çirkin bir bid&#8217;at olarak değerlendirilebilir.</p>



<p>Bunun uydurma veya zayıf bazı rivayetler dışında nastan dayanağı da yoktur. Ancak bazı kardeşlerimiz bunu akli olarak şöyle temellendirmektedir:</p>



<p>İhtiyacı olan bir kimsenin daha değerli biri varken değerli biriyle yardım istemesi adet olmuştur. Mesela halktan birinin valiyi aracı kılması, valinin veziri aracı kılması, vezirin de hükümdarın yanında bu kişinin ihtiyacının giderilmesi için aracı olması gibi biz de Allah Teala&#8217;ya Peygamber efendimizi veya diğer Allah dostlarını aracı kılarak ihtiyacımızın giderilmesini istiyoruz.</p>



<p>Burada akli olarak temellendirilen dua şekli tevessüldür, medet veya istimdat değildir. Evet, Peygamberimizi veya Allah dostlarını duada vesile kılmak -şart olmasa da- caizdir. Onun için 1. maddede olduğu gibi &#8220;Allah&#8217;ım! Senin peygamberin ile, falanca dostun ile tevessülde bulunuyorum.&#8221; &#8220;Peygamber efendimizin hakkı için&#8230;&#8221; &#8220;Peygamber efendimizin suyu yüzü hürmetine&#8230;&#8221; &#8220;Allah&#8217;ım falanca dostunun suyu yüzü hürmetine senden istiyorum&#8221; deriz. Ancak medet umma bambaşka bir şeydir. Şayet bunun makbul tevessül çeşitlerinden biri&nbsp; olmasını istiyorsak şu şekilde duada bulunmalıyız: &#8220;Allah&#8217;ım falan dostunun hürmetine şu ihtiyacımı, şu sıkıntımı gider.&#8221;</p>



<p>Böyle dua etmezsek sanki şeyhin veya Allah dostunun bizatihi, ölüyse ruhundan yahut yaşıyorsa kendisinden yardım isteniliyor gibi bir anlam ortaya çıkar ki, bunun tehlikeli olacağı açıktır. İstirham ediyorum, bazen yanlışa yanlış demek iyi bir şeydir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ey-ehl-i-tarik-hepinize-sesleniyorum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Orta Yol Denemesi Örneği: Rabıta</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-orta-yol-denemesi-ornegi-rabita/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-orta-yol-denemesi-ornegi-rabita/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Dec 2020 07:03:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Rabıta]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16481</guid>

					<description><![CDATA[Aşırılıklar biz Müslümanların enerjisini tüketiyor. Birbirimizi anlamak varken ötekileştiriyoruz ve aşırı uçlara itiyoruz. Rabıta üzerinden bunun nasıl olduğunu anlatmaya çalışacağım: Bir grup Müslümana göre rabıta şirktir. Çünkü arada aracılar vardır. Allah ise aracılarla Allah&#8217;a ibadet etmeyi, yaklaşmayı yasaklamıştır. Bunların delilleri müşriklerin putları aracı kılmaları ile ilgili ayetlerdir. Bir grup Müslümana göre de rabıta bidattır. Çünkü Kur&#8217;an ve sünnette rabıta diye bir şey yoktur. Bir grup Müslümana göre ise dinde rabıta vardır. Allah&#8217;a giden yolda vesile aramak ve salihlerle birlikte olmak gibi ayetlerin umumu ayrıca Peygamberimizin &#8220;alimin yüzüne bakmak ibadettir&#8221; &#8220;Aliye bakmak ibadettir&#8221; gibi hadisleri bunun delilidir. Benim anladığıma göre olayın aslı bunlardan hiç biri değildir. Peki o zaman mesele nedir? Şöyledir: Bir kere rabıtanın nasıl yapıldığını tam olarak bilmiyorum. Bildiğim sade şekli ile müridin şeyhini düşünerek onun feyzini kalbine akıtmasıdır. Eğer böyleyse; 1) Bunun şirkle alakası yoktur. Dinde aracılar vardır. Mesela hoca öğretmen mürşit ilim namaz ibadet Kabe hepsi aracıdır. Kabe küp şeklinde taştan yapılmış bir yapıttır. Sembolik anlamı dışında hiçbir özelliği yoktur. En önemli ibadetimizi ona dönerek icra ediyoruz. Şirk içinde olduğumuz söylenebilir mi? Söylenemez, çünkü oraya dönmeyi Allah istemiştir, yani aracıyı aracı olarak kılan Allah&#8217;tır. Diğerlerini de buna mukayese edin. Aslına bakarsanız dünyadaki her şey bir sebeptir, bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Aşırılıklar biz Müslümanların enerjisini tüketiyor. Birbirimizi anlamak varken ötekileştiriyoruz ve aşırı uçlara itiyoruz. Rabıta üzerinden bunun nasıl olduğunu anlatmaya çalışacağım:</p>



<p>Bir grup Müslümana göre rabıta şirktir. Çünkü arada aracılar vardır. Allah ise aracılarla Allah&#8217;a ibadet etmeyi, yaklaşmayı yasaklamıştır. Bunların delilleri müşriklerin putları aracı kılmaları ile ilgili ayetlerdir.</p>



<p>Bir grup Müslümana göre de rabıta bidattır. Çünkü Kur&#8217;an ve sünnette rabıta diye bir şey yoktur.</p>



<p>Bir grup Müslümana göre ise dinde rabıta vardır. Allah&#8217;a giden yolda vesile aramak ve salihlerle birlikte olmak gibi ayetlerin umumu ayrıca Peygamberimizin &#8220;alimin yüzüne bakmak ibadettir&#8221; &#8220;Aliye bakmak ibadettir&#8221; gibi hadisleri bunun delilidir.</p>



<p>Benim anladığıma göre olayın aslı bunlardan hiç biri değildir. Peki o zaman mesele nedir? Şöyledir:</p>



<p>Bir kere rabıtanın nasıl yapıldığını tam olarak bilmiyorum. Bildiğim sade şekli ile müridin şeyhini düşünerek onun feyzini kalbine akıtmasıdır. Eğer böyleyse;</p>



<p>1) Bunun şirkle alakası yoktur. Dinde aracılar vardır. Mesela hoca öğretmen mürşit ilim namaz ibadet Kabe hepsi aracıdır. Kabe küp şeklinde taştan yapılmış bir yapıttır. Sembolik anlamı dışında hiçbir özelliği yoktur. En önemli ibadetimizi ona dönerek icra ediyoruz. Şirk içinde olduğumuz söylenebilir mi? Söylenemez, çünkü oraya dönmeyi Allah istemiştir, yani aracıyı aracı olarak kılan Allah&#8217;tır. Diğerlerini de buna mukayese edin. Aslına bakarsanız dünyadaki her şey bir sebeptir, bir aracıdır. Önemli olan bu sebepleri, aracıları putlaştırmamaktır. Dolayısıyla müşriklerin putları ile olan ilişkisi bu meselede kesinlikle delil olamaz.</p>



<p>2) Rabıtaya bidattır diyenlerin bu görüşü, şayet rabıtayı din olarak görenler varsa, onu sünnet ve vacipmiş gibi ibadet kastıyla yapanlar varsa doğrudur. Böyle değilse o zaman rabıtaya bidat demek de yanlış olur.</p>



<p>3) Bilinen şekliyle rabıtaya dinden delil getirmek de doğru değildir. En yakın delil olarak gözüken ve Peygambere isnat edilen hadisler zayıf veya uydurmadır. Peki bunların zayıf veya uydurma olmaları rabıtanın bidat olduğunu gösterir mi? Şayet zayıf veya uydurma delillere bakarak rabıtanın dinde var olduğunu söylersek bidat işlemiş oluruz. Bilinen şekliyle rabıta dinde yoktur.</p>



<p>Peki bir şeyin Kur&#8217;an ve sünnette olmaması o şeyin yanlış olduğu anlamına gelir mi? Her şey elbette Kur&#8217;an ve sünnette yoktur. Olması da gerekli değildir. Müslümanlar eğitim metotları anlamında yeni şeyler ortaya koyabilir. Mesela akli eğitimde pek çok yeni eğitim metotları vardır, en basiti kara tahtadan akıllı tahtaya geçmişizdir, rahlelerden sıralara geçmişizdir, vesaire. Aynı şekilde nefis terbiye metotlarında da değişiklikler yapmak, yeni metotlar belirlemek mümkündür. Bunu da herhalde en iyi o yolun uzmanları bilir. Burada önemli olan bir şeyin illa Kur&#8217;an ve sünnette olması değil, Kur&#8217;an ve sünnetle çelişmemesidir. Aksi taktirde çoğu şeyi Kur&#8217;an&#8217;da ve sünnette ararsak onu oralarda bulamayız. Bulabileceğimiz sadece genel ilkelerdir.</p>



<p>Bu durumda diyebiliriz ki, rabıta Kur&#8217;an ve sünnet nassıyla belirlenen bir metot değildir. Ancak usulüne uygun yapıldığında Kur&#8217;an ve sünnetle çelişen bir metot da değildir. Nihayetinde rabıta bir nefis terbiye metodudur. Bu anlamıyla mübah bir faaliyettir. Rabıtada salih kullarla birlikte olma düşüncesi ve niyeti varsa bundan sevap almak da mümkündür. Ancak böyle bir niyet örtülüp ya da unutulup rabıtanın kendisi ibadet kastıyla yapılırsa bidat işlenmiş olur. çünkü bilinen şekliyle kurumsal bir yapı anlamında rabıta Kur&#8217;an ve sünnette yani dinde yoktur.</p>



<p>Sonuç olarak rabıtayı şirk görmek de, bidat görmek de, dinden görmek de yanlış olacaktır. Rabıta bir nefis terbiye metodudur. Bu anlamda hem meşrudur hem de bir mürit için oldukça faydalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-orta-yol-denemesi-ornegi-rabita/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf Bireysel Manevi Zevkleri Paylaşmak Mıdır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tasavvuf-bireysel-manevi-zevkleri-paylasmak-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tasavvuf-bireysel-manevi-zevkleri-paylasmak-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2020 09:41:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14988</guid>

					<description><![CDATA[Kur’an-ı Kerim’in yaşanmış bir hâli olan Hz. Muhammed (s.), hayatın bütün alanlarında Müslümanlar için örnektir. Davranışlarını onun hayatından almayan hiçbir yaşayış meşru değildir. “Allah’a ve ahiret gününe inanan, Allah’ı çokça zikredenler için usve/model”[1] gösterilen Resulullah (s.), ömrünü ümmetinin içerisinde ve onların hâllerini, gidişatlarını ve ahlaklarını değiştirmek; sıratı müstakime yönlendirmekle geçirmiştir. Sosyal alandan ve toplumun sorunlarından kopuk yaşamayı sevmemiştir. Bu bağlamda, değil insanlık için çalışmak, onların ıslahı için; “Allah yolunda bir akşam veya sabah yürüyüşünü dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlı”[2] görmüştür. “İnsanların içerisine karışıp onların sıkıntılarına ve dertlerine ortak olan, sabreden mü’min, onların içerisine karışmayıp sıkıntılarına katlanmayan mü’minden daha hayırlıdır.”[3] buyuran Resulullah (s.), toplumun içerisinde durmayı ve cemaatleşmeyi tavsiye etmiştir. “Allah yolunda ayağı tozlanan kimseye cehennem ateşinin haram olduğu”[4] müjdesini veren Hz. Peygamber (s.); “Cihad etmeden ölen bir kimsenin münafıklıktan bir şube üzere öleceği”[5] uyarısını da yapmıştır. İnsanlığın itikadi, sosyal, itikadi ve ahlaki gidişatından her Müslüman sorumludur. Bu sorumluluğu yerine getirebilmesi için de; “Müşriklere karşı malıyla, canıyla ve diliyle cihad etmesi”[6] emredilmiştir. İslâm dininde hiçbir ibadet cihada denk tutulmamış ve “Allah yolunda cihadın dengi, mücahid savaştan dönene kadar hiç ara vermeksizin oruç tutmak ve sürekli namaz kılmak gibidir.”[7] diye belirtmiştir. Bu ifadenin anlamı; sürekli namaz kılmak ve hep oruçlu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kur’an-ı Kerim’in yaşanmış bir hâli olan Hz. Muhammed (s.), hayatın bütün alanlarında Müslümanlar için örnektir. Davranışlarını onun hayatından almayan hiçbir yaşayış meşru değildir. “Allah’a ve ahiret gününe inanan, Allah’ı çokça zikredenler için usve/model”[1] gösterilen Resulullah (s.), ömrünü ümmetinin içerisinde ve onların hâllerini, gidişatlarını ve ahlaklarını değiştirmek; sıratı müstakime yönlendirmekle geçirmiştir. Sosyal alandan ve toplumun sorunlarından kopuk yaşamayı sevmemiştir. Bu bağlamda, değil insanlık için çalışmak, onların ıslahı için; “Allah yolunda bir akşam veya sabah yürüyüşünü dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlı”[2] görmüştür. “İnsanların içerisine karışıp onların sıkıntılarına ve dertlerine ortak olan, sabreden mü’min, onların içerisine karışmayıp sıkıntılarına katlanmayan mü’minden daha hayırlıdır.”[3] buyuran Resulullah (s.), toplumun içerisinde durmayı ve cemaatleşmeyi tavsiye etmiştir. “Allah yolunda ayağı tozlanan kimseye cehennem ateşinin haram olduğu”[4] müjdesini veren Hz. Peygamber (s.); “Cihad etmeden ölen bir kimsenin münafıklıktan bir şube üzere öleceği”[5] uyarısını da yapmıştır.</p>



<p>İnsanlığın itikadi, sosyal, itikadi ve ahlaki gidişatından her Müslüman sorumludur. Bu sorumluluğu yerine getirebilmesi için de; “Müşriklere karşı malıyla, canıyla ve diliyle cihad etmesi”[6] emredilmiştir. İslâm dininde hiçbir ibadet cihada denk tutulmamış ve “Allah yolunda cihadın dengi, mücahid savaştan dönene kadar hiç ara vermeksizin oruç tutmak ve sürekli namaz kılmak gibidir.”[7] diye belirtmiştir. Bu ifadenin anlamı; sürekli namaz kılmak ve hep oruçlu olmak nasıl imkânsızsa, cihada denk bir amel yapmak da imkânsızdır. Resulullah (s.), her an cihad halinde olmuştur. Cihad ve türleri Kur’an’ın ana konusu olduğu gibi, konuyla ilgili yüzlerce hadis irad edilmiştir. “Her peygamberin bir ruhbanlık alanı/ yoğunlaştığı tek bir iş ve ibadet konusu vardır. Bu ümmetin yoğunlaşıp sürekli çalışacağı alan ise Allah yolunda cihaddır.”[8] Nebevi uyarısı, Müslümanlara hedef koymuştur. İslâm ümmeti şayet hedeften kopacak ve sapacak olursa maddi ve manevi düşüşün olması kaçınılmazdır. Düşüşü önleyebilmek için Müslümanların ilkeli, fıkıhlı, kadrolu, iktidar hedefli, sürekli, tevhidi, adaletli ve ahlaklı bir çalışma ortaya koymaları şarttır.</p>



<p>Böyle bir giriş yapmamızdaki amaç; tasavvuf, fıkıh ve istikametten kopuk bir kurum olmaması gerekirken maalesef günümüzde aşırı bireyselleşmiştir. Bireyselleşmesiyle, bu kurumların ranta yönelik çalışmalarının olmadığını iddia etmiyoruz. Bireyselleşmekten kastımız; ülkenin itikadi ve ahlaki haritası çıkarılarak ideolojik kirlenmeye karşı plan ve proje üretilmeyişidir. İşlerin ehliyetli insanlara bırakılmayışıdır. Buna ek olarak; hayatın anlamlandırılmasında İslâm’ın toplumsal, siyasal, iktisadi ve hukuki alanda ciddiye alınmaması; Allah Teâlâ’nın emir alanının terk edilmesidir. Allah’ın emir alanının hesaba katılmadığı bir dünyada, tasavvufu sadece fiziki manada tesbih çevirmeye (boncuktan yapılmış eşyayı kasdediyoruz) indirgemek ve hayatın diğer genişlik alanlarından çekilmek, İslâm adına işlenen bir cinayettir. Bundan dolayı bu kurumların, kendilerini başta usul olmak üzere plân, program, kadro, hedef kitleleri tayin ve tespit, ilmi çalışmalar, kurumlaşma, bidatlardan arınma, tasavvufun yerini belirleme, diğer Müslümanlarla ortak hareket edip güç oluşturma, siyaset fıkhı yapma, tabanlarını politik kurumlara satmama ve ülkeye yaşanabilir bir ahlak projesi hazırlama konularında yenilemesi zaruridir. Kadim dönem tasavvuf uleması; ilmi çalışmalarda aktif görev almış, siyasete tenkit ve ıslah projesi sunmuş, itikadi kirlenmeye karşı tecdid programı uygulamıştır. Günümüz tasavvufu bu saymış olduğumuz alanların çok gerisine düşmüştür. Bireysel ve lokâl eleştiriler yapmak suretiyle polemiğe girmek istemiyoruz. Kurumsal anlamda bir yenilenme ve plânlamayı da acilen bekliyoruz.</p>



<p>Tasavvuftaki bireyselleşme ve kapalı odalarda belirli zevkleri paylaşmaya karşın şu hadisi her Müslümanın özelde de dervişlerin düşünmesini tavsiye ediyoruz: “Adamın birisi, bir seriyye hareketinde Hz. Peygambere geldi ve şöyle dedi: ‘Ya Resulallah! Ben bir mağaraya rastladım. Etrafı sulak ve yeşillik. Bu sular ve etrafındaki sebzelerle beslenir, dünyadan el etek çeker, hayatımı ibadetle ikame ederim, diye düşündüm. Daha sonra, Resulullaha gider, durumu O’na sorarım, izin verirse bunu yaparım dedim ve size geldim.’ Adam durumunu Hz. Peygambere (s.) anlatınca, Resulullah (s.) şu cevabı vermiştir: Ben ne Yahudilikle ne de Hıristiyanlıkla gönderildim. Ben her türlü aşırılıktan uzak olan Haniflikle gönderildim. Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki Allah yolundaki bir akşam veya sabah seferi dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır. Sizin saf tutarak (kafirlere karşı) duruşunuz; (bir anlık) kıyamınız (o mağaradaki) altmış yıllık namazınızdan daha hayırlıdır.”[9] Bu rivayet, kötülere ve kötülüklere tavır almanın önemini belirtmektedir. Bu rivayet aynı zamanda bize kâfirler karşısında saf tutacağımız yeri öğretmektedir. Çünkü Hz. Muhammed (s.); “Allah yolunda geçirilen bir günün diğer günlerin bininden bile hayırlı olduğunu”[10] söylemiş; “Allah yolundaki deve sağımı kadar bile mukatelenin karşılığının cennet olduğunu”[11] ifade etmiştir.</p>



<p>Fukahanın beyanına göre, “Din kişinin kendi ülkesinde yenik bırakılmışsa, Allah’ın şeriatı terkedilip geçersiz kılınmışsa ve apaçık şekilde haramlar, ahlaksızlıklar alıp yürümüşse, Allah’ın belirlediği sınırlar çiğneniyorsba veya kişinin ülkesi İslâm yurdu olmuş ama civar ülkeler tarafından yıkılma tehlikesi varsa, bu gibi durumlarda bu çalışma farz-ı kifaye değil, tam bir farz-ı ayın olur. Gücü kuvveti olduğu halde mücahededen kaçınan herkes Allah Teâlâ katında sorumludur.”[12] Tanıklık ettiğimiz zaman ve mekândaki inanç durumu, çalışma fıkhımızın farziyetini ve temposunun nasıl olmasının şeklini belirler. Din, akıl, mal, can ve namus emniyetinin kaybolduğu bir siyasada bizi cennete götürecek ve Allah’ın (c.) rızasına ulaştıracak en önemli amel; cihad, davet, tebliğ, emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münkerdir. Müslümanların velayetinde bir dünya inşa etmektir. Bu yolun sonunda sıddıkiyetle veya şehadetle Allah’a vuslat vardır. “İnsanların en hayırlısı, Allah yolunda çalışırken ölümün geldiği/vuslata erdiği kimsedir.”[13] Eğer Müslümanlar, yaşadıkları durumun vahametini kavrayarak davet ve tebliğde öncelikli konuları belirleyip Allah Teâlâ’nın Kur’an’daki başladığı yerden başlamazlar, kiminle yol arkadaşlığı yapacaklarını tayin etmezler, yapay gündemlerle uğraşır, başkasının kerametleriyle (!) ömür tüketirlerse kâfir annesi-babası olarak vuslatta mukadder olabilir.</p>



<p>Cüneydi Bağdadi (ö: 297/909)’nin dediği gibi; Tasavvuf “Sulhu/barışı bulunmayan bir savaştır.”[14] Bu savaşın karşı tarafında şeytan, alt ego (nefis), heva, şeytanlaşmış insanlar, kötü çevre, zalim siyaset, baskıcı bürokrasi, materyalist eğitim, modernite, ideolojik mektepler, iş birlikçi hainler, dinlerini hâkim kılmak cesaretini gösteremeyen korkaklar, paraya pula kul olmuş maddeperestler, dünya ticaret merkezli uluslararası emperyalizm vardır. Savaşılması gereken hedefler bu saydıklarımızdan daha büyük ve çokken, sadece nefsi hedef gösterip terbiye etmek yerine sufilik adına daha da şımartmak, beslemek tasavvufu doğru anlayamamaktır. Hedef daraltıldığı için tasavvuf bireyselleştirilmiştir. Hedeflerini iyi belirleyemeyen bir kimse, Müslüman olmakla kızılı ve karayı karşısına aldığının[15] ve ona göre bir çalışma fıkhı yapmanın zorunluluğunu kavrayamamıştır. Hâlbuki, tasavvuf dünyamızın büyüklerinden Amr b. Osman el-Mekki ((ö: 291/903) gereği gibi anlaşılsaydı mesele çözülecekti. O diyor ki: “Tasavvuf; kulun her zaman, o zamana en uygun olan şeyle meşgul olmasıdır.”[16] Yaşadığımız hayatta Müslümanların mahkûmiyeti, İslâm’ın edilgen hale getirilmesi ve emniyetlerin dünya çapında kaybedilmesi bize nereden, kiminle ve nasıl başlayacağımızı, neyle meşgul olmamızın gerektiğini öğretmektedir. Bu anlamda, yaşadığımız dönemde Müslümanların iman ve ahlak problemlerine çözümler üretmek, onları ideolojik tasalluttan kurtarmak, emanete liyakatli bir toplum düzeni kurmanın ahlaki projelerini yapmak, vahiy merkezli siyasi-iktisadi projeler hazırlamak Amr b. Osman el-Mekki’yi doğru anlamaktır. Kapalı odalarda bireysel zevkleri paylaşıp toplumdan uzaklaşmak ve mücahedenin afaki boyutunu terk etmek İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Vuslat bu çalışmanın sonundaki kutlu neticedir.</p>



<p>[1] Ahzab 33/21.</p>



<p>[2] Abdurrezzak, Musannef, h.no: 9542, c.V, s.259; Müslim, 33, İmare, 30, h.no: 1881, c.II, s.1500; Darimi, Sünen, Cihad, h.no:9, c.I, s.598.</p>



<p>[3] Ahmed, Müsned, (tah: Muhammed Şakir), h.no: 5022 c. VII, s.94.</p>



<p>[4] Ahmed, Müsned, c. V, s.226.</p>



<p>[5] Ebu Davud, Cihad, c.III, s.22.</p>



<p>[6] Ahmed, Müsned, c. III, s.123.</p>



<p>[7] Tirmizi, 23, Cihad, h.no: 1619, c.IV, s.164.</p>



<p>[8] Ahmed, Müsned, c. III, s.266.</p>



<p>[9] Darimi, Sünen, Cihad, h.no: 7, c.I, s. 598; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, c.V, s.279- 280; İbni Kayyım, İlamu’l-Muvakkîn, c.IV, s. 247.</p>



<p>[10] Nesaî, Cihad, 25, h.no: 39, c.VI, s.40.</p>



<p>[11] Abdurrezzak, Musannef, h.no: 9534, c.V, s.381.</p>



<p>[12] Mevdudi, er-Resail ve’l-Mesail, c.III, s.381.</p>



<p>[13] Nesaî, Cihad, 25, h.no: 8, c.VI, s.12; ibni Hamza, Esbabu Vurudi’l-Hadis, h.no: 832, c.II, s.192.</p>



<p>[14] Kuşeyri, Risale, s. 149.</p>



<p>[15] İbni Hişam, es-Sire, c.II, s.92-93</p>



<p>[16] Kuşeyri, Risale, s. 148.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tasavvuf-bireysel-manevi-zevkleri-paylasmak-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Sosyal Tarih Perspektifi” ve Tasavvuf Tarihi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sosyal-tarih-perspektifi-ve-tasavvuf-tarihi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sosyal-tarih-perspektifi-ve-tasavvuf-tarihi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Turan Günaydın]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 09:01:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10120</guid>

					<description><![CDATA[Okuduklarımızdan yola çıkarak daha çok Ahmet Yaşar Ocak tarafından Türk okuyucusuna tanıtılan bu perspektifin, -uzantıları önceki yüzyıllara dayansa da- Selçuklu Devri sonlarından XVII. yüzyıla kadar gelişen tasavvuf tarihini çözümlemede bize neler söylediği üzerinde bir nebze duralım. Tarihte vuku bulmuş her türlü hadiseyi anlamak için bir anahtar: Üzerinde çalıştığınız yüzyılın (dönemin) genel yapısını çözmek ve meydana gelen her şeyi bu çerçeveye sığdırarak açıklamak şeklinde tanımlanabilen ‘sosyal tarih perspektifi’… Şüphesiz, hakkında ancak bazı ipuçları, bilgi kırıntıları bulunabilen hadiseleri, oluşumları açıklamada bu usûl çok yardımcı olabilir ve ortaya harikalar da çıkarabilir. Peki, bu perspektif, özel karakteri sebebiyle içine tam olarak girilemeyen yapıları açıklamada ne derece başarılı olabilir? Türkiye’de Ahmet Yaşar Ocak’ın adıyla -bir nevi- özdeşleşip kalan sosyal tarih perspektifi, özellikle tasavvuf tarihi veya tasavvufun ‘heterodoks’ tabiriyle adlandırılan şubeleri söz konusu olduğunda hatırlanıyor daha çok. Gerçekten de sosyal bilimler alanında en saygın bilim adamlarımızdan biri olan Ocak Hoca, isimleri hemen akla gelen birçok eserinde bu bakış açısını ve söz konusu perspektifi -adını da zikrederek-1 kullanıyor. İmdi, okuduklarımızdan yola çıkarak daha çok Ocak tarafından Türk okuyucusuna tanıtılan bu perspektifin, -uzantıları önceki yüzyıllara dayansa da- Selçuklu Devri sonlarından XVII. yüzyıla kadar gelişen tasavvuf tarihini çözümlemede bize neler söylediği üzerinde bir nebze duralım. Anlayabildiğim kadarıyla tasavvuf tarihinde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Okuduklarımızdan yola çıkarak daha çok Ahmet Yaşar Ocak tarafından Türk okuyucusuna tanıtılan bu perspektifin, -uzantıları önceki yüzyıllara dayansa da- Selçuklu Devri sonlarından XVII. yüzyıla kadar gelişen tasavvuf tarihini çözümlemede bize neler söylediği üzerinde bir nebze duralım.</strong></p>
<p>Tarihte vuku bulmuş her türlü hadiseyi anlamak için bir anahtar: Üzerinde çalıştığınız yüzyılın (dönemin) genel yapısını çözmek ve meydana gelen her şeyi bu çerçeveye sığdırarak açıklamak şeklinde tanımlanabilen ‘sosyal tarih perspektifi’…</p>
<p>Şüphesiz, hakkında ancak bazı ipuçları, bilgi kırıntıları bulunabilen hadiseleri, oluşumları açıklamada bu usûl çok yardımcı olabilir ve ortaya harikalar da çıkarabilir. Peki, bu perspektif, özel karakteri sebebiyle içine tam olarak girilemeyen yapıları açıklamada ne derece başarılı olabilir?</p>
<p>Türkiye’de Ahmet Yaşar Ocak’ın adıyla -bir nevi- özdeşleşip kalan sosyal tarih perspektifi, özellikle tasavvuf tarihi veya tasavvufun ‘heterodoks’ tabiriyle adlandırılan şubeleri söz konusu olduğunda hatırlanıyor daha çok. Gerçekten de sosyal bilimler alanında en saygın bilim adamlarımızdan biri olan Ocak Hoca, isimleri hemen akla gelen birçok eserinde bu bakış açısını ve söz konusu perspektifi -adını da zikrederek-<sup>1</sup> kullanıyor.</p>
<p>İmdi, okuduklarımızdan yola çıkarak daha çok Ocak tarafından Türk okuyucusuna tanıtılan bu perspektifin, -uzantıları önceki yüzyıllara dayansa da- Selçuklu Devri sonlarından XVII. yüzyıla kadar gelişen tasavvuf tarihini çözümlemede bize neler söylediği üzerinde bir nebze duralım.</p>
<p>Anlayabildiğim kadarıyla tasavvuf tarihinde özellikle Kalenderîler, Melâmetîler, Alevîler ve Bektaşîler denildiğinde akla gelen yapının temel bazı özellikleri vardır. Ocak, bunları <em>Kalenderîler</em> adlı çalışmasında sıralıyor:</p>
<ol>
<li style="list-style-type: none;">
<ol>
<li>a) Fakr ve tecerrüd</li>
<li>b) Melâmet</li>
<li>c) Vahdet-i Vücud ve Mevcud</li>
<li>d) Cemalperestlik, mahbupperestlik.<sup>2</sup></li>
</ol>
</li>
</ol>
<p>Genel çerçeve bu olunca XIV.-XVII. yüzyıllardaki tasavvufî yapıya şekil veren düşüncenin (doktrin) bu dört temel noktaya istinat etmesi gerekiyor. Gerçekten de meseleye kuşbakışı bakıldığında yukarıdaki hususların, bugüne kadar bize ulaşan tasavvufî birikime bir şekilde yansıdığı düşünülebilir. Fakat mevzuyu özelleştirdiğimizde/ayrıntılara indiğimizde, burada işler kılınan sosyal tarih perspektifinin sağlam sonuçlar verip vermeyeceği hakkında zihnimizde şüpheler oluşuyor.</p>
<p>Tasavvufun bugün ulaştığı görünüm, elbette belli aşamalardan süzülmüştür. Fakr ve tecerrüd kavramlarının bugünkü algılanışı, vahdet-i vücud anlayışı hususundaki tartışmalar, hele cemalperestliğe yaklaşım, zaman içinde o kadar farklılaşmıştır ki genel çerçeveye bakarak özel adalar hakkında kesin şeyler söyleyebilmek neredeyse imkânsız gözükmektedir.</p>
<p>Müslüman sûfîler, önceki din ve kültürlerden, düşüncelerine neler aktarmış olurlarsa olsunlar, terminolojilerini oluşturmada veya mevcut terminolojiyi temellendirmede öncelikle Kur’an’ı merkez almış gözüküyorlar. Bugün en meşhur tasavvufî kavramlardan nefs-i levvame, mülhime, mutmaine, râziyye vb. kavramlar doğrudan doğruya Kur’an’dan iktibastır. Terminolojinin büyük bir kısmı da hadis külliyatından alınmış veya bu külliyat aracılığıyla temellendirilmiştir.</p>
<p>Şuradan alınmıştır, buradan iktibas edilmiştir tartışmasının yersiz olduğu ise su götürmez. Çünkü her yapı, kendisinden öncekinden bir şeyler almış, çağdaşlarına ve kendisinden sonrakilere de bir şeyler vermiştir. İslam tasavvufuna, İslam toplumu içinde doğup büyümüş tüm araştırmacılardan daha farklı bakma avantajına sahip son dönem düşünürlerinden René Guénon (Abdülvahid Yahya) da <em>Taoculuğa Toplubakış ve İslam Tasavvufu </em>adlı eserinde tasavvuf üzerindeki Hint, İran, Yunan etkilerini tartışıyor ve İslâm dünyasında tasavvufun esasının Hz. Peygamber’e dayandığı kanaatine varıyor.</p>
<p>Belirtmeliyiz ki asıl itibarıyla sosyal tarih perspektifi, bir <em>şablon</em> gibi gözüküyor. Ocak Hoca’nın ağırlıklı çalışma sahasını (XIV-XVII yüzyıllar) göz önünde tutarak söylersek Selçuklu son dönemleriyle Osmanlı tarihinde oluşmuş tasavvufî düşünceyi, hadiseleri bu şablonun üstüne döktüğümüzde hafif rötuşlarla sosyal tarih perspektifine oturtabiliriz elbette. Fakat bu şablon bizi tatmin edebilir mi?</p>
<p>Sadece birkaç soru: <em>Makâlât</em> adlı eserden yansıyan Hacı Bektaş-ı Velî’nin fikrî portresi bu şablona sığıyor mu? Ocak Hoca, bir tartışma metninde bu husus kendisine hatırlatıldığında <em>Makâlat</em>’ın Hacı Bektaş’ın eseri olamayacağını söylemek durumunda kalmıştı. Acaba tasavvuf tarihinde Ocak Hoca’nın çerçevesini belirlediği sosyal tarih perspektifine sığmayacak daha ne gibi ayrıntılar vardır?</p>
<p>Sanırız tasavvuf tarihi için birbirinden çok farklı ‘başka sosyal tarih perspektifleri’ de oluşturulabilir. Bu yaklaşımların tartışmaya açık olması durumunda bir sorun gözükmüyor. Ama tersi olursa yani ulaşılan sonuçlar mutlaklaştırılırsa, gayet bilimsel bir çaba tabiri caizse bir <em>bilimsel mugayyebât</em> çabasına dönüşür ve ondan ibaret kalır.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">1 Bkz. Ocak, “İslâm, Tasavvuf ve Tarikatlar: Sosyal Tarih Perspektifinden Bir Bakış”, Türkiye Günlüğü, Mart-Nisan 1997, Sayı 45, s. 5-10. Müellifin şu kitabında makalenin daha geliştirilmiş metni mevcuttur: Türkler, Türkiye ve İslâm: Yaklaşım, Yöntem ve Yorum Denemeleri, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 1999,  s. 157-173.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">2 Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sufilik: Kalenderîler –XIV-XVII. Yüzyıllar-, Timaş Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2016, s. 203-218.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sosyal-tarih-perspektifi-ve-tasavvuf-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
