<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tarih &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 10 Aug 2026 13:53:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Tarih &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kimlik Kavgasının Gölgesindeki Tarihimiz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2026 13:53:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20219</guid>

					<description><![CDATA[Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur. Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda. Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler. Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut. Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm. Ya medyadaki tartışma programlarına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur.</p>
<p>Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda.</p>
<p>Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler.</p>
<p>Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut.</p>
<p>Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm.</p>
<p>Ya medyadaki tartışma programlarına ne demeli? Sanki bir mahkeme celsesini temâşâ ediyorsunuz. Âdeta tarihin duruşması yaşanıyor orada. Sıfatları farklı da olsa konuşmacıların tamamı gönüllü birer avukat kesiliyor beyaz camın önünde. Her biri müdâfaasını üstlendiği tarihî şahsiyetin yılmaz bir müdâfi mevkiinde. Ve tarafgirlik de anlama arzusunun çok önünde. Çünkü gaye anlamak değil, kendi gerçeğini(!) her halükârda savunmak. Gerekirse anlamadan savunmak. İşin içine nefsânî duygular da girince sinirler geriliyor ve tartışma ateş alıp iş, şîrâzesinden çıkıyor.</p>
<p>Bu ülkede büyük çoğunluğun tarihe bakışı, bir sabînin anlama ve algılama kapasitesinin üzerine çıkamıyor ne yazık ki. İşin daha vahîm olan yanıysa, çoğu aydınımızın da bu selin önünde sürüklenmesi. Geçmişe daha yüksek bir irtifâdan bakamaması. Bu kanâatimizin delili ise ekranlardaki tartışma programları. Bunu görmek içinse o programlara birazcık olsun nazar edivermek kâfi.</p>
<p>O programların çoğunda anlama esâsına dayalı bir tefekkür iklimi yok. Orada herkes kendi paradigmasının kör müdâfi. İlim fikir adamı postuna bürünmüş şahıslarsa gerçekte gözü pek birer ideolog.</p>
<p>Taraflar sipere yatmış durumda. Pavlov’un köpeği misâli siyasî duruşlarının simgesi olarak gördükleri şahsı savunmaya hazır vaziyetteler. Yücelttikleri şahsiyete yönelik en ufak bir eleştiri, ilk etapta savunmaya ve hemen ardından da taarruza geçiriyor onları.</p>
<p>“Bak, sen Abdülhamid’i Meclisi kapatmakla ithâm ediyorsun ama Atatürk de zamanında Meclis’i fesh etmemiş miydi?” Keşke bu sözlerde mukayeseli bir analiz gayreti olsa, bir anlama cehdi bulunsa. Her iddiâ, nasıl ve neden sorularıyla taçlansa ve o minvâl üzere tartışma yürüse… Hâdiselerin yaşandığı devirlerin şartları da dikkate alınarak çok cepheli ve geniş görüşlü bir bakış açısıyla meselelere yaklaşılsa. Çapraz okumalar yoluyla karşıt görüş ve yaklaşımlar da dikkate alınsa. Tartışmacı ancak bütün bu şartları yerine getirdikten sonra bir fikir beyânında bulunsa…</p>
<p>Ne mümkün? Âdeta televizyon ekranından taşan bir horoz dövüşü yaşanıyor milletin gözleri önünde. Önemli olan; gerçeklerle yüzleşmek değil, sûrda bir gedik açmak. Zîrâ inandıkları değer, kırk tane mendilin içine dürülmüş sakal-ı şerîf kadar hürmete şâyân. Onu müdâfaa edebilmek adınaysa her türlü salvo serbest ve haklı haksız rakibin sinir uçlarına dokunmak mubah.</p>
<p>Taraflar nezdinde doğru olan daha baştan belli. Önemli olan o doğruyu tevsik etmek. Yani herkes kendi haklılığını ispatın peşinde. Belgelere dayanarak, hâdiselerin sebep ve sonuçlarından yola çıkarak meseleleri anlamaya dönük fikr-i takip merkezli bir yaklaşım söz konusu değil. Tarih, bir bilim olmaktan çıkıp inanca dönüşmeye başladığında, eklektik davranmak da normalleşiyor hâliyle.</p>
<p>Bazı istisnâlar dışında genelde hep böyle cereyan ediyor o programlar. Aktüel siyaset üzerine yapılan bir tartışmadan kayda değer bir farkı yok çoğunun. İkisinin de hedefi aynı: Haklı çıkıp mevzi kazanmak. Bu, bir politik tartışma için normal kabûl edilip mazûr görülebilir. Ama aynı şeyi bir tarih programı için söyleyebilmek mümkün mü?</p>
<p>Her ikisi de aynı mihrâkın yönlendirmesi altında. Bu garâbet, siyaset gibi tarihin de kimlik çatışmasının arka bahçesi hâline gelmesinden kaynaklanıyor. Tarih, özellikle de yakın tarihin bazı olay ve şahısları, cepheleşme siyasetinin atış alanı hâline gelmiş durumda.</p>
<p>Türklerin İslâmiyet’i kabûlünden bugüne kadarki tarihimiz, düşük yoğunluklu da olsa, bu mücâdelenin bir parçası durumunda. Kulvar değiştirerek planlı bir batılılaşma siyaseti gütmeye başladığımız, büyük kırılmanın yaşandığı son iki yüzyıllık devre ise, o çatışmanın en şedit biçimde yaşandığı dönem.</p>
<p>Gerçekte Türkiye’de siyasî mücâdele yok, kimlik çatışması var. Zîrâ siyasî mücâdele, hiçbir ülkede bu kadar büyük bir kutuplaşmaya ve derin bir sosyal çatlağa yol açmıyor. Çünkü hiçbirinin arka planında kimlik ayrışması yok ve o yüzden de toplum belli bir tarih fikrinde müttehit.</p>
<p>Bu ülkedeyse tarih, kimlik eksenli kutuplaşmanın toplumun bağrında açtığı bir alt parantez. Yani kaynağı farklı bir bölünme değil, aynı kaynaktan fışkıran farklı bir tezâhür.</p>
<p>Tarih üzerinden yürütülen mücâdele, bugün savunulan ilkelerin ve benimsenen hayat tarzının meşrûlaştırılması adına yapılıyor. Gerçekte kimse Abdülhamid’i savunmuyor, onun üzerinden kendi kimliğinin mücâdelesini veriyor. Sultan’ın şahsiyetinde anlam kazandığına inandığı kadîm değerlerin müdâfaasını yapıyor. Ve yine kimse gerçekte Atatürk’ü savunmuyor, onun şahsında en güzel biçimde temsil edildiğini düşündüğü kimliğine has ölçülerin ve hayat tarzının kavgasını veriyor. Vekâlet savaşları yaşanıyor yani. Geçmişe atıfta bulunularak bugünün ibrâ edilmesine çalışılıyor.</p>
<p>Tarih, toplumların geleceğine ışık tutmak için mürâcaat edilen bir ilim dalı. Varlığını ona medyun. Geleceklerini planlayan toplumların rotasını tayîn eden en keskin pusula. Devlet siyasetinin lojistiği. Böyle yaklaşıldığında toplumun menfaatine hizmet ediyor. Bizim gibi bölünmüş ve belli bir tarih fikrinde uzlaşamamış toplumlarda ise bir kesimin diğerine karşı zafer elde etmek adına kullandığı bir üstünlük taslama ve kimliği meşrûlaştırma aracı.</p>
<p>Yapılan en büyük hatâ ise tarihin siyasiler eliyle, politik taraftarlık üzerinden ele alınması. Tarih, muhâsebesi siyasilere bırakılamayacak kadar nâzik ve ehemmiyetli bir konu. O yüzden de tarihî bahisler, ehil tarihçiler eliyle tartışılıp vuzûha kavuşturulmak zorunda. Tabiî tarihçinin de tarafsız olmasa bile objektif olması şart. Bir siyasî misyonun mümessili hâline gelmiş ilim adamından(!) doğru ve isâbetli bir teşhîste bulunmasını beklemek abes. Siyasete angaje, onun ötesinde bir siyasî kulvara girmiş kişiden tarihçilik değil, ancak tetikçilik beklenir. Tarih, geleceğe ışık tutan bir projektör olmaktan çıkar, siyasî duruş ve politik pozisyonların referans merkezi hâline gelir.</p>
<p>Tanzimat alafrangalığını benimseyen kitlenin çocuklarıyla yaklaşık iki asırdan beri bu gidişe “Hayır!” diyen reaksiyoner Türk muhafazakârlığının çatıştığı alanlardan biri durumunda tarih. İçine girilen Batılılaşma sürecinde toplumda yaşam tarzları ve gelecek tasavvurları birbirinden hayli farklı iki insan tipi oluştu. Bu iki grup, kimlik vurgusuyla öne çıkıyor. Biri kendisini şarklı, diğeriyse garplı olarak görüyor.</p>
<p>Benimsenen kimlikler üzerinden geçmişin muhâsebesi yapılmaya kalkıldığında ise tarih algımız çarpıklaşıyor. Kimlik vurgusu bazı tarihî şahsiyetleri metafora dönüştürüp olduğundan daha yükseklere çıkarıyor. Simgeleşen bu insanlar, kimlikleriyle meşrûlaştıklarından eylem ve icrââtları sağlıklı bir değerlendirmeye tâbi tutulmuyor. Yaptıkları ya da yapamadıkları, başardıkları ya da başaramadıkları üzerinden anlam kazanmıyorlar. Aslolan, onların tarihten bugüne yansıyan duruşları. Yani kendilerine hayran kitleleri tarafından giydirilen kimlikler, izâfe edilen vasıflarla öne çıkıyorlar. Hakikatte bu kimlikler, onların gerçek kimlik ve şahsiyetleriyle de bire bir örtüşmüyor. Ama bu, çok da önemli değil. Zîrâ burada belirleyici olan, muhiplerinin sevgisi ve onlara yüklediği anlam. Kitle, gerçeklerle fazla temas etmeden, kendi hayat tarzının ve kimlik algısının izdüşümü mevkiinde gördüğü tarihî şahsiyeti yüceltmeye uğraşıyor. Hattâ zamanla tabu hâline dönüşüp dokunulmazlık bile kazanıyorlar. Hayranları onlarda hiçbir hatâ ve kusûr bulmazken muhâlifleri ise sürekli zemmediyor onları. Bu keskin savruluş her iki kesimde de var.</p>
<p>Lâikler olarak kendisini niteleyen kesim, Cumhuriyetten önceki altı buçuk asırlık tarihe buğzediyor. Hattâ kimisi bugünkü millî varlık sebebimiz olan o geçmişi yok sayıyor. “Benim tarihim, 1923’te başladı.” dahi diyebiliyor. Akla ziyân, eksantrik bir durum. Toplumun ana gövdesini oluşturan geleneğe bağlı kesimse Cumhuriyetin ilk yıllarını âdeta tarihî devamlılık fikrini görmezden gelircesine her şeyiyle kötülüyor. Devrin şartları îcâbı, Lozan’ın birtakım tavîzler verilerek kerhen kabûl edilmiş bir uzlaşma olduğunu anlamak istemiyor. Bazıları da antlaşmanın neden İzmir’de değil de Lozan’da imzalandığını düşünmeksizin zafer(!) ilân ediveriyor onu. Lozan’ın yığınla tavîz verilerek müstevlîden koparılmış bir varlığını muhafaza etme senedi olduğunu göremiyor. Bugün artık onun üzerinden bir gelecek tasarımında bulunmanın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu fark edemiyor.</p>
<p>Tarih üzerine yapılan tartışmaların bir kısmı da artık günümüzde hiç bir anlamı kalmamış meseleler üzerinde düğümleniyor. Siyaseten katl de onlardan biri. Asırlar öncesinde kalmış, tesir ve netîceleri bugüne ulaşmayan, on yedinci yüzyılda kapanmış bir yara o. Bu konuyu gündeme getirenlerin niyeti ise belli. Osmanlı’yı kötüleyerek Cumhuriyetin fazîletine gönderme yapmak. Tarihin bir kez daha kimlik eksenli siyasî kavgalara alet edilmesi.</p>
<p>Burada akla şöyle bir soru geliyor: Bu tartışmanın somut bir faydası var mı bugün bize? Hâl ve istikbâlimize ne katacak onu sürekli gündemde tutmak? Üç yüz elli yıl önce kapanmış bir yarayı durmadan kaşımak, sönmüş bir volkanın külünü boşluğa savurmaktan başka nedir?</p>
<p>Evet, tarihin kutsanması bu olsa gerek. Her iki taraf da bir asrısaadet telâkkisi içinde mâzînin kendisince önemli olan dönemini kutsuyor. Ve kimlik kavgası, kutsanan devrin mefhûm-u muhâlifi olarak görülen zaman diliminin kötülenerek ona reddiye yazılması sonucunu da doğuruyor beraberinde.</p>
<p>Kimlik merkezli bakış açısı, kutsama ve şabloncu yaklaşım, tefekkürümüzü dumûra uğratıyor. Öncelikli olarak kutsama esâsına dayanan bu tarih algısından kurtulmak zorundayız. Bunun için de yapılması gereken ilk iş, tarihin kimlik üzerinden sürdürülen kavganın enstrümanı olmaktan çıkarılmasıdır. Tefekkürümüz, ucuz siyasî polemiklerin ve kimlik çatışmalarının yörüngesinden çıkmadıkça bağımsızlaşamaz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhûriyet Redd-i Mîrâs Yaptı Mı Gerçekten?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 09:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20105</guid>

					<description><![CDATA[           “Göklerde ve yerde kim varsa O&#8217;ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”                                                                                                       RAHMAN-29. Âyet &#160; Osmanlı redd-i mîrâs yapmadı. Yapsaydı eğer, o büyük medeniyet sentezine ulaşamaz ve beşeriyete yaptığı katkıyı yapamazdı. Selçukluyu reddetmedi; mîrâsına sahip çıktı ve korudu. Fakat onu aldığı şekliyle sürdürüp geçmişteki hâl ve terkibiyle yaşatmayı da düşünmedi. Zaman başka bir zamandı ve Selçuklu da yoktu artık. Bir değeri geçmişteki hâl ve terkibiyle devam ettirmeye çalışmak, mâzîyi bir asr-ı saâdet telâkkisiyle benimseyip kutsamaktı. Bu, bir nehir gibi akıp geçen hayatın içinde, kültürü belli bir zamana hapsedip statikleştirerek âtıl bir derekeye düşürmekten başka bir şey değildi. Osmanlı’nın yaklaşımı ne Selçukluyu inkâr ne de mâzîye ihânetti. Bu bir redd-i mîrâs da değildi. Sonuçta kazanan Osmanlı oldu. Geçmişe değil de içinden geçilen zamana ayarlı her hamle onu daha yüksek bir medenî irtifâya eriştirdi. Böylelikle Selçuklu’da kaybolmadı, eskisinden daha üstün bir kavrayışla Osmanlı’da yaşamaya devam etti. Karahanlı-Gazneli-Selçuklu ve Osmanlı’da var olan hep aynı rûhtu. Selefinin ayak izlerini takip eden fakat onu aslâ tekrar etmeyen bir güncelleme ve kendini aşma cehdi içinde medeniyet koşusuna devam etmek. Osmanlı bunu yaparken kendi geçmişini üstün tutup başka kültürleri dışlayan bir tavır içerisinde de olmadı. Ve sadece kendi köklerinden de beslenmedi. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>           “Göklerde ve yerde kim varsa O&#8217;ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”</em></p>
<p style="text-align: right;">                                                                                                      <em>RAHMAN-29. Âyet</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı redd-i mîrâs yapmadı. Yapsaydı eğer, o büyük medeniyet sentezine ulaşamaz ve beşeriyete yaptığı katkıyı yapamazdı. Selçukluyu reddetmedi; mîrâsına sahip çıktı ve korudu. Fakat onu aldığı şekliyle sürdürüp geçmişteki hâl ve terkibiyle yaşatmayı da düşünmedi. Zaman başka bir zamandı ve Selçuklu da yoktu artık. Bir değeri geçmişteki hâl ve terkibiyle devam ettirmeye çalışmak, mâzîyi bir asr-ı saâdet telâkkisiyle benimseyip kutsamaktı. Bu, bir nehir gibi akıp geçen hayatın içinde, kültürü belli bir zamana hapsedip statikleştirerek âtıl bir derekeye düşürmekten başka bir şey değildi.</p>
<p>Osmanlı’nın yaklaşımı ne Selçukluyu inkâr ne de mâzîye ihânetti. Bu bir redd-i mîrâs da değildi. Sonuçta kazanan Osmanlı oldu. Geçmişe değil de içinden geçilen zamana ayarlı her hamle onu daha yüksek bir medenî irtifâya eriştirdi. Böylelikle Selçuklu’da kaybolmadı, eskisinden daha üstün bir kavrayışla Osmanlı’da yaşamaya devam etti. Karahanlı-Gazneli-Selçuklu ve Osmanlı’da var olan hep aynı rûhtu. Selefinin ayak izlerini takip eden fakat onu aslâ tekrar etmeyen bir güncelleme ve kendini aşma cehdi içinde medeniyet koşusuna devam etmek.</p>
<p>Osmanlı bunu yaparken kendi geçmişini üstün tutup başka kültürleri dışlayan bir tavır içerisinde de olmadı. Ve sadece kendi köklerinden de beslenmedi. Zıddını bile büyük bir ustalıkla medeniyet harcına karıştırmayı bildi. Kompleksleri olmayan bir kültürün rahatlık ve emniyeti içinde hareket etti. Bu tavır, her şeyden evvel kendini bilme ve yüksek bir idrâk ediş seviyesinde olmanın neticesiydi.</p>
<p>Önyargı ve etnosantrizmden kaynaklanan eklektik bir tutum içinde olmak onun meşrebinde yoktu. Korkusuzca kendi işine yarayanı almasını bildi. Ama onu medeniyetinin potasında eriterek üzerine kendi kaşesini de bastı.</p>
<p>Osmanlı İstanbul’u aldıktan sonra Ayasofya’yı yıkmadı. Moğolların yaptığı türden bir kültür ve medeniyet katliamına girişmedi. Haçlılarınkine benzer bir yağma ve vandallık örneği sergilemedi. Doğu Roma’yı yalnızca siyasî planda ortadan kaldırdı, mîrâsına ise büyük bir vukuf ve cesâretle sahip çıktı. Onu geçmişten geleceğe doğru yol alan medeniyet treninin seçkin bir kompartımanı olarak gördü. Yıkmamasının gerçek sebebi ise onu aşamayacağına dönük bir endişesinin olmamasıdır. Bu, fethin gerçekleştiği günlerde onu aşabilecek bir kültürel ve sanatsal kudrete sahip olduğu anlamına gelmiyordu. Fakat onu istikbâlde aşacağına dönük inancı tamdı.  Bir muvâzene ve îtidâl medeniyeti olan Osmanlı, askerî ve siyasî sahada yendiği Roma’yı, kültürel ve sanatsal alanda da yeneceği günün gelmesini sabır ve sükûnetle beklemiştir. Böyle bir bakış açısına sahip olduğu için de fethettiği ülkelerin kültür ve sanatına kastetmemiş, bilâkis onlarda gördüğü üstünlüğe hâk ve hakikat nâmına şapka çıkartmıştır. Belki de Osmanlı’nın en müspet özelliği, benliğindeki hâk duygusu ve bir başka emsâli olmayan kendisine karşı duyduğu bu özgüven hissidir. Medeniyetimizin fârikası olan bu özellik, onun emsâllerine olan üstünlüğüdür de aynı zamanda.</p>
<p>Peki, Cumhûriyet redd-i mîrâs yaptı mı gerçekten? Cumhûriyetin redd-i mîrâs yaptığını söylemek, bir kuru ezberin tekrarından ibârettir yalnızca. Evet, buna yönelmiş, deklâre etmiş fakat yıktığının yerine yenisini koyabilme becerisinden mahrum olduğu için yine çaktırmadan selefinin gölgesinde nefes alıp vermeye devam etmiştir.</p>
<p>Birçok sahada bu böyledir. Dil Devrimi yapmaya kalkmış, lügatlerden attığı kelimelerin yerine köksüz ve uyduruk olanlarını koymuş fakat bir süre sonra onlarla yürümenin zorluğunu görerek geri adım atmıştır. Cumhûriyet, Osmanlı’dan intikal eden hukuk dilini bile 2000’li yılların başına kadar güncelleyememiş, üççeyrek asır eskinin mîrâsıyla idâre etmiştir.</p>
<p>En büyük zaferi müstevlîye karşı değil de kendi tarihine karşı kazanmakla övünen Cumhûriyet, zaferinin marşını bile tasfiye ettiği Osmanlı’dan almıştır. Birinci Dünya Harbi’nde Kafkas Cephesinin kahramanlarına ithâfen yazılan “Kafkasya Marşı” nın üzerinde küçük değişiklikler yaparak “İzmir Marşı” na çevirmiştir. Orijinal bir eser ortaya koyamamış, zaferini bile reddettiği selefinin mîrâsını yağmalayarak tebcil etmiştir.</p>
<p>Gelelim bir kültürün en açık ve kesin ifadesi olan mîmârîye. Selçuklu ve Osmanlı eserleriyle cumhûriyet devri mîmârisini bir kıyaslayalım: Terkip ile taklit arasındaki fark bir bakışta göze çarpar. İdrâk yoksunu olmayan her vicdan sahibi aradaki uçurumu hemen görür.</p>
<p>Selçuklu’da, Osmanlı’da özgündüler. Her şeyden evvel de şahsiyet sahibiydiler. Bugün Anadolu’da gezerken tarihî bir câmiyle karşılaştığınızda, onun hangisinden yâdigâr olduğunu hemen anlarsınız. Cumhûriyet devrinde yapılan câmilerle diğer bayındırlık eserlerine baktığınızda ise selefinin gölgesine sığınmış bir taklit ve şahsiyetsizlik nümûnesine şâhit olursunuz.</p>
<p>Selçuklu’nun seciyesini yansıtan kendisine has bir üslûbu vardı. Osmanlı da yine son derece orijinal ve bugün bile bütün dünyanın hayranlığını celbeden özgün bir karaktere sahipti. Çağlarının sahibiydi her ikisi de. Peki ya Cumhûriyet! O da selefleri gibi kendi zamanına hükmedebildi mi?</p>
<p>Ne mümkün! Cumhûriyetin başkentine kondurduğu Kocatepe dahi Osmanlı mîmârisinin görkemli bir kopyası olmaktan öteye geçememiştir. Zamana hâkim olma ve kendindeki farklılığı keşfederek şahsiyetini bulma zâviyesinden bakıldığında hiçbir özgünlüğü yoktur. Osmanlı mîmârisinin basit ve ucuz bir taklidi mevkiindeki emsâllerinden yegâne üstünlüğüyse selefinin hayli mûtenâ bir taklidi olmayı başarmış bulunmasıdır. Cumhûriyet, milletin sadece hayatından değil, hissiyâtından bile kovmaya çalıştığı devirlerin adı konulmamış bir mukallidi olmuştur ancak.</p>
<p>Yapımı yıllar süren ve diğerlerinin aksine halk tarafından değil de bizzat devlet eliyle finanse edilip inşâ olunan bu devâsâ eser, cumhûriyetin redd-i mîrâs yapmaya çalışsa da yapamadığının tescili gibidir. Üst perdeden ecdâda reddiye yazarken sessizce mâzînin gölgesine sığınmanın taşa kazınmış mührüdür Kocatepe.</p>
<p>Yüksekçe bir apartmanın terasından Ankara’ya bakıldığında, başkentin siluetini oluşturan eserler arasında iki tanesinin fazlasıyla öne çıktığı görülür. Biri, eski Yunan tapınaklarının çağdaş bir versiyonunu andıran Anıtkabir, diğeriyse Osmanlı mîmârisinin mutantan bir taklidi olmaktan öteye geçememiş Kocatepe.</p>
<p>Etkilendikleri kaynak farklı da olsa ikisi de süzme taklit olan bu eserler, aynı zamanda cumhûriyet tarihi boyunca sürekli çatışma hâlinde olan iki zihniyeti temsil eder.</p>
<p>Bir zamanlar bir siyasî parti liderinin muhâliflerini tanımlarken kullandığı “taklitçi zihniyet” tabiri özü itibariyle doğru da olsa işâret ettiği zihniyeti bütün unsurlarıyla ihâta etmek bakımından nâkıstır. Bu tabir o merhûm şahsiyetin kastettiği gibi sadece Batı’ya hayran kitleleri tanımlamaz. Kendi geleneğinin sâdık ama kör ve şuûrsuz bir takipçisi olan kesimler de bu kavramın şümûlü dâhilindedir.</p>
<p>O merhûm şahsiyet, bu sözüyle şüphesiz Batı’ya angaje zihinleri kastediyordu. Oysa Batı’yı taklit, Cumhûriyet devri taklitçiliğimizin yalnızca bir yüzüydü.</p>
<p>Rûh köküne dayanarak ayakta duran fakat onu geçerliliğini yitirmiş bir ezber üzerinden yaşamaya çalışan muhâfazakâr kitle yani toplumun ana omurgası da sahip olduğu değeri zamanın şartlarına göre güncelleyemediği için kendi tarihinin basit ve satıh üstü bir taklitçisi olmaktan öteye geçememiştir. O itibarla geleneği müdâfaa eden kitleler de büyük ölçüde tabirin kapsamı dâhilindedir. Yani her iki kesim de mukallittir. Biri kutsadığı Batı’yı, diğeriyse körü körüne hayranı olduğu kendi mâzîsini kopyalamıştır.</p>
<p>Cumhûriyet devrinde kendi benliğini inkâr şeklinde gelişen Batıcılık, muhâfazakâr kitlelerin tepkisini çekmiş ve toplumun ana omurgası şedit bir taassup ve karşı koyuşla varlık sebebine sarılmıştır. Fakat bu sahip çıkış, bir reaksiyon psikolojisi üzerinden gelişerek satıh üzerinde kaldığı, tahkik, tetkik ve yüksek bir idrâk ediş seviyesinde kıvam bulamadığı için, bir eski zaman ezberinin üzerine oturmuş, kovanın içindeki durgun suyun bir süre sonra işe yaramaz hâle gelmesi gibi zamanla etrafına yaydığı tatlı râyihayı kaybetmiştir.</p>
<p>Bugün inşâ edilen câmilerin hiçbiri zamanla tarihî eser kıymeti kazanamaz. Çünkü hemen hepsi mâzînin birer ucuz kopyası. Bir ideal dönem tasavvurunun ekşiyip tadını yitirmiş meyveleri onlar.</p>
<p>Hâlbuki Osmanlı’nın kudret asırlarından bugüne gelen eserlerin tamamı kültürel ve sanatsal bir güncelleme faaliyetinin ürünü olup devirlerinin en modern mîmâri üslûbunu yansıtıyordu. Kendi çağlarından istikbâle gönderilmiş özgün birer mesajdı her biri.</p>
<p>Buna rağmen bazıları hâlâ kurtuluşun fabrika ayarlarına dönmekte olduğuna inanıyor. Bu ham hayâlin peşinde koşarken en az iki asrımızı fedâ ettiğimizi görmüyor. Koçi Bey’den Tanzîmât’a kadar geçmişi ihyâ ederek yeniden büyük olacağımızı sandık. Tanzîmât’tan Cumhûriyete kadarsa düşmanın rengine boyanmakla kurtuluşun gerçekleşeceğine inandık. Son yüzyılımızsa bu iki zihniyetin kavgasıyla geçti. Bugün geldiğimiz noktada ise tam bir tükeniş içindeyiz. Zîrâ deniz bitti. Taklitlerin çatışmasından bir hayır gelmeyeceği anlaşıldı. İki taklit barışsa bile bundan bir sinerji doğmayacağı görüldü.</p>
<p>On altıncı yüzyıldaki satvet ve ihtişâmımız, geçmişte yaşanmış bir ideal zaman tasavvuru üzerinde yükselmiyordu. Biz kudret asırlarımızda geçmişin mîrâsını kopyalayarak büyük olmadık.</p>
<p>Sinan, kendisinden önceki devirleri taklit ederek adını çağlara yazdırmadı. Büyük Itrî, taklitle “semâyı örten rûh” olmadı. Şeyh Hamdullah, seleflerini kopyalayarak zirvelere uzanmadı. Önyargılardan arınarak bu sıradağların eserlerine baktığımızda, o büyük oluşun altındaki hakiki müessirin sâf ve sarsılmaz bir îmân, fenâfillah mertebesine yükselmiş bir duyuş ve düşünüş ufku olduğunu görürüz. Bizim en büyük kaybımız, asırlarca seyrinde olduğumuz o ufku yitirmek oldu.</p>
<p>Atılması gereken ilk adım, zihinlerimizi bir ideal dönem tasavvurunun paslı zincirlerinden kurtarmaktır. Mâzîde kalan hiçbir devir ne bugün ne de istikbâl için bir model olamayacağı gibi, tarihte aynıyla tekerrür etmez. Kurtuluş tarihe dönmekte değil, onu anlamakta. Her an yeni bir iş ve oluş içinde olan Rabbin sünnetine uyup kendini sürekli güncelleyebilmekte. Yunus gibi her dem yeniden doğabilmekte.</p>
<p>Kültürel istiklâlden mahrûm Cumhûriyet ne yöneldiği Batı’ya benzeyebilmiş, ne de reddettiği Osmanlı’nın gölgesinden kurtulabilmiştir. İkisi arasına sıkışıp bir arabesk kültür üreterek kör topal bugünlere gelmiştir. Bir opera binası yaparken Batı’yı, bir câmi inşâ ederken ise kendi mâzîsini kopyalama kolaycılığına teslim olmanın adıdır Cumhûriyet.</p>
<p>Hepsinden daha elim ve vahim olansa şudur: Bir talebe kopya çektiğinde bunu gizler, yakalandığında da takbih olunup cezâlandırılır. Bugün birbirine muhâlif olan bu iki kesimse hayranlık duyup kendilerini nispet ettikleri dünyaların kopyacısı olmakla övünüyorlar. Bu acınası durum onları üzmüyor, tam aksine gururlandırıyor.</p>
<p>İki taklitçi zihniyet de ortak bir kaderi paylaştı yakın tarihte. Birisi hasım bir medeniyeti, diğeriyse kendi tarihini kutsayarak kör bir hayranlık psikolojisinin zebûnu oldu. Kısacası, anlamadan hayran oldu. Zâhirdeki büyüklüğe takılıp onun bâtınına nüfûz edemedi. Sadece satıhtaki tezâhürleri görüp altında yatan beka ve oluş sırrına eremedi.</p>
<p>Bugün toplum yeni bir doğumun sancılarıyla kıvranıyor. Yaşamakta olduğumuz bütün alt üst oluşlar hep onun işâreti. Doğumun ölü doğum olmaması içinse toplumun ontik algısının değişmesi şart. Zîrâ artık bu toplumun bir yüzyıl daha taklitle geçirecek zamanı yok.</p>
<p>Peki, öyleyse çözüm nedir?</p>
<p>Hâkkı, varlığımız dışında aramayı bırakıp varlığımızdaki Hâkla buluşmaktır. Kurtuluşu kendi dışımızda aramaya son verip kendimize dönmektir. Bize şâh damarımızdan daha yakın olan; “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım.” demiyor mu?</p>
<p>Varlığımızda meknuz o ilâhî nefhayla ne zaman tanış olacağız? Bize rûhundan üfürenle vuslatımız, ne zaman gerçekleşecek? Artık kaçınılmaz hâle gelen bu buluşmayı daha hangi vakte kadar erteleyeceğiz?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ulubatlı Hasan Yaşadı mı, Yaşamadı mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ulubatli-hasan-yasadi-mi-yasamadi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ulubatli-hasan-yasadi-mi-yasamadi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Jun 2024 06:51:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19132</guid>

					<description><![CDATA[Son yıllarda yazdığı eserler ve çıktığı televizyon programlarıyla göz dolduran bir tarihçimiz, İstanbul’un fethi sırasında bayrağı burçlara diken Ulubatlı nâmıyla mâruf bir neferin olmadığını, bu isimde birisinin hiç yaşamadığını, onun uydurma bir karakter olduğunu söylüyor ısrârla. Elindeki sancağı surlara dikerken şehit düştüğüne inanılan ve bu özelliğiyle destânlaşıp millî hâfızaya yerleşen bu kahraman asker timsâli hayâlî bir varlık da olsa fethin Fâtih ve Akşemseddin’den sonra gelen en önemli figürü ve sembol şahsiyetidir hiç şüphesiz. Millî muhayyile ve halk efkârının eseri olan bir şecâat ve kahramanlık timsâli bir müşahhas tarafından temsîl edilmese de aslâ sahte ve uydurma olamaz. Zîrâ bir toplumda ona atfedilen değerlerin karşılığı yoksa Ulubatlı Hasan gibi kahramanlar ma’şerî şuûrda yaşayamaz, millî vicdânda kendisine yer bulamaz. O yüzden de bir kahramanın hayâlî olması, onun sahte ve uydurma olduğu anlamına gelmez. Neden şöyle düşünmüyoruz: Fethin gerçekleştiği gün adı ve ünvânı bilinmese de bayrağı surlara diken bir Osmanlı neferi mutlaka vardır. Kale düşerken gözünü budaktan esirgemeyen bir serdengeçti surlara çıkmış ve göklerin gelinliğini burçlara dikmiştir. Evet, o neferin künyesi bugün bize meçhûl de olsa cihânşümul Türk muhayyilesi onu; “Ulubatlı Hasan” nâmıyla ebediyete mâl etmiştir. Vak’anüvîsler tarafından tarihin iftihar kütüğüne bu isimle yazılmasa da halk efkârı onu “Ulubatlı Hasan” kaşesiyle millî vicdâna kazımıştır. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son yıllarda yazdığı eserler ve çıktığı televizyon programlarıyla göz dolduran bir tarihçimiz, İstanbul’un fethi sırasında bayrağı burçlara diken Ulubatlı nâmıyla mâruf bir neferin olmadığını, bu isimde birisinin hiç yaşamadığını, onun uydurma bir karakter olduğunu söylüyor ısrârla.</p>



<p>Elindeki sancağı surlara dikerken şehit düştüğüne inanılan ve bu özelliğiyle destânlaşıp millî hâfızaya yerleşen bu kahraman asker timsâli hayâlî bir varlık da olsa fethin Fâtih ve Akşemseddin’den sonra gelen en önemli figürü ve sembol şahsiyetidir hiç şüphesiz.</p>



<p>Millî muhayyile ve halk efkârının eseri olan bir şecâat ve kahramanlık timsâli bir müşahhas tarafından temsîl edilmese de aslâ sahte ve uydurma olamaz. Zîrâ bir toplumda ona atfedilen değerlerin karşılığı yoksa Ulubatlı Hasan gibi kahramanlar ma’şerî şuûrda yaşayamaz, millî vicdânda kendisine yer bulamaz. O yüzden de bir kahramanın hayâlî olması, onun sahte ve uydurma olduğu anlamına gelmez. Neden şöyle düşünmüyoruz: Fethin gerçekleştiği gün adı ve ünvânı bilinmese de bayrağı surlara diken bir Osmanlı neferi mutlaka vardır. Kale düşerken gözünü budaktan esirgemeyen bir serdengeçti surlara çıkmış ve göklerin gelinliğini burçlara dikmiştir. Evet, o neferin künyesi bugün bize meçhûl de olsa cihânşümul Türk muhayyilesi onu; “Ulubatlı Hasan” nâmıyla ebediyete mâl etmiştir. Vak’anüvîsler tarafından tarihin iftihar kütüğüne bu isimle yazılmasa da halk efkârı onu “Ulubatlı Hasan” kaşesiyle millî vicdâna kazımıştır.</p>



<p>Bir de mes’eleye şu açıdan bakalım: Bugün bu toplumun mânevî gıdalarından biri de hiç şüphesiz Mehmetçik sevgisidir. Toplum o sevgi etrafında birleşip bütünleşir. Peki, Mehmetçik geçmişte yaşamış somut bir şahsiyet midir? Ya da onu bir müşahhasa indirgemek mümkün müdür? Kesinlikle hayır. Fakat o, mücerred bir mefhûm da olsa dâima bu azîz milletin gönlünde yaşar. Olaya bu zâviyeden baktığımızda Ulubatlı Hasan isimli bir şahsın yaşayıp yaşamadığının da bir önemi var mıdır artık? O, Peygamber hadîsine ittibâ yolunda ölümsüzlüğe koşan şühedânın sembolleşmiş ifadesidir. Şehîtlere serdâr olmuş bir gazâ ve cihat kahramanıdır. Yüzyıllardan beri nesillerin rûhunu besleyen bir cesâret ve celâdet timsâlidir.</p>



<p>Ulubatlı Hasan, İstanbul’u fetheden askerin remzidir her şeyden önce. Peygamber övgüsüne mazhar olmuş bir ordunun içinden sadece bir Ulubatlı bulup çıkarmak, o yiğitler ocağına da haksızlık olmaz mı zâten? Nâmı Ulubatlı olmasa da her biri Sultân’ın nazarlarına ve tek bir el işâretine akortlu, daha elest bezminde şehâdete söz kesmiş binlerce Ulubatlı vardı o gün Osmanlı ordugâhında. Ve yine bir tanesi değil, belki binlercesi dünyasını değiştirmiştir Roma’nın îmân gülleleriyle yıkılan surları altında.</p>



<p>Eğer gaye, bir şahsın gerçekten var olup olmadığını tespitse tarihimizde Keloğlan isimli bir karakter de yoktur. Ve öyle biri de hakikatte hiç yaşamamıştır. O, yalnızca hayâlî bir halk kahramanıdır. Fakat o hayâlî karakter, yeri geldiğinde bizi bize anlatır. Millî duruş ve seciyemizden izler taşıdığı için zamanla gerçeklik kazanmış bulunan bu simge şahsiyeti kültürümüzden dışlayabilir miyiz hiç?</p>



<p>Ya Nasrettin Hoca’yla Timur’u aynı karede yaşatan fıkralara ne diyeceğiz? Onları da mı yok sayacağız yoksa? Fıkra literatürümüzden atacak mıyız onları? Birinin ölümüyle diğerinin doğumu arasında elli iki senelik bir zaman dilimi olmasına rağmen halkın hayâlî bu iki şahsiyeti bir ve beraber görmek istemiş, haklarında fıkralar üreterek onları ayrılmaz bir ikili hâline getirmiştir. Bundan sonra kimin gücü onları ayırmaya yeter? “Timur’un Fili” gibi deyimlere bile konu olmuş halk irfanının lütfu olan bir ünsiyeti yok saymak kimin haddine düşmüş? Daha doğrusu, Nasrettin Hoca’nın kaç fıkrası gerçekten kendisinindir? Mizahla harmanlanmış tefekkür ve irfanımızın temsîlî bir şahsiyeti olan bu müstesnâ figürü halk, kendi pratik zekâsının örnekleriyle süslemiştir. Kaba güçle Anadolu’yu ezip geçen Timur’un karşısına hikmet ve irfanını mizahla konuşturan Nasrettin Hoca’yı çıkarmıştır.</p>



<p>Zamanları ve mekânları aşarak bugünlere gelmiş bu nispet ve karakterler, millî benliğimizin aynası ve içtimâî şuûrumuzun en kayda değer unsurlarıdır. Asırlar boyunca halkın hayâlinde yaşayıp nesillerin rûhunu beslemiş bir simge şahsiyeti, zihin ve gönül haritamızdan silerek ne elde edebiliriz? Nesillere millî benlik ve şuûr aşılama yolunda bu ne işe yarar? Böyle bir tasarrufun fayda ve zararları yeterince düşünülmüş müdür?</p>



<p>Bazı hayâlî-temsîlî karakterler isimleri unutulmuş, tarihin kütüğüne geçmemiş gerçek kahramanların hâtırasını yaşatmak için vardır. İşte, Ulubatlı Hasan da çağ açıp çağ kapayan fethin o meçhûl kahramanlarını temsîl ediyor. Şu durumda Ulubatlı’nın izini sürüp kaydını bulmaya çalışmanın, bulunamadığında ise tereddüd yaşamanın bir anlamı kalıyor mu? İstanbul fethedilirken o surlara tırmananlar, Hasanlar değil miydi yoksa?</p>



<p>Çocuklarımızdan birer cemiyet fedâisi olmalarını bekliyorsak onları tarihlerindeki kahramanlarla tanıştırmalıyız. Rûhlarını, şehitlerimizin al kanlarıyla yıkamalıyız. Ulubatlı Hasan’ı tanıyarak büyüyen bir Türk evlâdı, cânânı uğruna cânından geçen bir ferâgat timsâlini örnek alır kendisine. Çünkü sancak ve ferâgat kavramlarını o ölçüde şahsında bütünleştirmiş daha popüler bir örnek yoktur tarihimizde. Beş altı yaşındaki bir çocuğa bilimsel tarih eğitimi veremezsiniz. Ona tarihini ancak destânlar, menkıbeler ve Ulubatlı Hasan gibi kahramanlar eliyle sevdirebilirsiniz.</p>



<p>Ulubatlı Hasan’ın varlık ya da yokluğunun bir entelektüel için pek bir önemi yoktur. Bu, onun tarih algısı üzerinde belirleyici bir rol oynamaz. Fakat bu durum, kitlelerin tarihe bakışında olumsuzluklar yaratabilir. Sade bir vatandaş, tarihe bir entelektüelin baktığı gibi bakmaz, hâdiseleri onun gördüğü gibi görmez. O, tarihi kahramanlar üzerinden sever ve benimser.</p>



<p>Bizler Amerikalılar gibi Superman icat etmeye muhtaç bir millet değiliz. Tarihimizdeki kahramanların tamamı gerçek olup hayâlî olduğu söylenenler bile, milletin sâf bir ayna hükmündeki vicdânının yansımasıdır. Gerçek kahramanların hâtırasını yaşatan temsîlî şahsiyetlerdir.</p>



<p>Peki, öyleyse tarihe bakışımız nasıl olmalı? Tarihi bir dedektifin iz sürmesi gibi sırf olay ve şahısları tam ve doğru tespit eden, onların matematiksel kesinlikle kaydını tutmaya çalışan bir mekanizma olarak mı görmeliyiz yoksa onu millî bilinç ve içtimâî şuûru mayalayan merkezlerden biri olarak mı anlamalıyız?</p>



<p>Tarihe sonradan giren ABD gibi ülkeler imajlarını takviye edip varlık algılarını güçlendirmek adına, Superman, Batman, Örümcek Adam gibi doğaüstü varlıklar üretip onlara kahraman postu giydirirken bizler yüzlerce yıldan beri efsâne hâlinde millî şuûrda yaşayan kahramanlarımızın boynuna birer sahtelik yaftası yapıştırmakla meşgulüz. Ben Türk tarihinin bu tür bir bakış açısıyla yeterince anlaşılamayacağı ve onun hiç de rasyonel olmadığı kanâatindeyim. Ayrıca onun içtimâî şuûrun inkişâfına da hizmet etmeyeceği inancındayım. Belge ile hakikati tevsîk etme gayretinde olan tarihçilerimizin bilmesi gereken, halk irfan ve muhayyilesinin de kendisine özgü bir gerçeklik alanına sahip olduğudur. Onu gözden ırak tutarak Türk tarihini hakkıyla anlayamayız. Bahçeden ayrık otlarını temizler gibi tarihten milletin kendisine mâl ettiği efsâne şahsiyetleri ayıklayarak tarih tefekkürümüze katkı yapamayız.</p>



<p>Bizim kahramanlarımızın Amerikan idollerinden farkı, onların Hollywood merkezli sinema endüstrisi tarafından üretilerek piyasaya sürülmeleri, bizdekilerinse doğrudan doğruya halk efkâr ve muhayyilesinden doğmuş olmalarıdır. Millî şuûrdan fışkırıp halkın duyuş ve düşünüş ufkunda gerçeklik kazanmalarıdır.</p>



<p>Çizgi roman sektörü ya da film sanâyinin üretip pazarladığı mı daha gerçektir yoksa halk efkârının ürünü olan mı? Ulubatlı Hasan’lar, halkın gizli hazînesinde saklı olanı fısıldar bize. O yüzden de onlar, kurgusal karakterlerin tamamından daha gerçektir.</p>



<p>Akıl olmadan düşünce üretilemez. Ama aklı sadece pozitivizmin dar kalıpları içine hapsettiğimizde kendi kimliğimizi, bizi biz yapan değerleri dahi tanıyamaz hâle geliriz. Sadece belge ve rasyonaliteye endeksli bir düşünme faaliyeti üzerinden Türk tarihi yeterince anlaşılamaz. Öyle olunca Çanakkale Harbi’nin en kritik safhasında Seyit Onbaşı’nın kollarında vücut bulan hârîkayı bile inkâr noktasına geliriz.</p>



<p>Gerçek arayışının, değerlerimizi bize hiçbir faydası olmayacak bir doğruyu(!) ortaya çıkartmak uğrunda öğütmesi ne hazîndir. Bu tartışmadan çıkacak en faydalı sonuç, tarih felsefesi ve sosyoloji bilmeden tarihimizi anlayıp değerlerimizi yerli yerine oturtmanın mümkün olmadığıdır.</p>



<p>Gerçeğin peşinde koşarken elde ettiğimiz verileri millî fayda açısından da etüd etmeli, onların bize ne kazandırıp kaybettirdiğini de dikkate almalıyız. İçtimâî şuûr üzerinde nasıl bir etki yaptıklarını mutlaka hesâba katmalıyız.</p>



<p>Hikmet ve irfan tahtında bir tarih okuması yapmaya mecbûruz. Fethin müyesser olduğu gün ölümsüzlüğe koşmaya sevdâlı bir değil, binlerce Ulubatlı Hasan olduğunu bilmeliyiz. Tıpkı bu milletin gönlünde binlerce Mehmetçiğin yaşadığını bildiğimiz gibi. Ve yine şunu da çok iyi bilmeliyiz ki asırların süzgecinde yoğrularak ma’şerî şuûrda varlık kazanmış bir kahramanlık timsâli, bir kalem darbesiyle yok edilemez.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ulubatli-hasan-yasadi-mi-yasamadi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadir Mısıroğlu&#8217;nun &#8220;Nefret&#8221; ile İmtihanı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kadir-misiroglunun-nefret-ile-imtihani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kadir-misiroglunun-nefret-ile-imtihani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Mar 2024 07:48:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Mısıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19100</guid>

					<description><![CDATA[“Düşmanlarından nefret etme! Muhâkemeni etkiler.”Baba 3 &#8211; Francis Ford Coppola Nefret bizi ifsat eden zalim bir duygudur. Tabiî yalnızca zalim değil, aynı zamanda sinsi ve haindir de. Zîrâ hiç fark ettirmeden bizi tuzağına çeker. İplerimizi ele geçirdikten sonra ise bizi artık hep o yönetir, kanâat ve eylemlerimize o yön verir. Rabbimiz bizi onun girdabına düşmekten korusun! Şayet onun yörüngesine girmişseniz, artık bir başka hasma da ihtiyacınız kalmaz. Onun dost suretindeki düşmanlığı size yeter de artar. Hemcinsinizden göremeyeceğiniz zararı ondan görürsünüz. “Bir insanın kendisine yapabileceği kötülüğü bir başkası ona yapamazmış.” sözünün ne anlama geldiğini ancak öfkenin selinde kaybolunca anlarsınız. Sizi mantık felcine uğratıp inanmadığınız bir istikamete savurur. Normal şartlarda bir arada olamayacağınız, yol yürüyemeyeceğiniz insanlarla bile dost(!) olursunuz. Hattâ inandığınız değerlere dahi sırtınızı döndürür. Ve bir anda kendinizi ait olmadığınız bir dünyada bulursunuz. Bir bakarsınız, dönüşü zor, sonu da hüsran ve nedâmet olan bir yolun yolcusu olmuşsunuz. Bazen de idrâkinizi köreltip muhâkemenizi zayıflatır. Gözlerinize inen perde size olmayacak işler yaptırır. Nefretin kör edici eşiğini aştıktan sonra ağzınızdan çıkan sözleri bile tartamaz olursunuz. Frene basamadığınız noktada ise arabayı yardan uçurursunuz. Ondan sonra frene basabilme ihtimaliniz de kalmaz. Bundan böyle payınıza düşen yuvarlandığınız çukurda debelenip durmaktır. Ve artık ağzınızdan çıkanları te’vil de edemezsiniz. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">“Düşmanlarından nefret etme! Muhâkemeni etkiler.”<br>Baba 3 &#8211; Francis Ford Coppola</p>



<p>Nefret bizi ifsat eden zalim bir duygudur. Tabiî yalnızca zalim değil, aynı zamanda sinsi ve haindir de. Zîrâ hiç fark ettirmeden bizi tuzağına çeker. İplerimizi ele geçirdikten sonra ise bizi artık hep o yönetir, kanâat ve eylemlerimize o yön verir. Rabbimiz bizi onun girdabına düşmekten korusun!</p>



<p>Şayet onun yörüngesine girmişseniz, artık bir başka hasma da ihtiyacınız kalmaz. Onun dost suretindeki düşmanlığı size yeter de artar. Hemcinsinizden göremeyeceğiniz zararı ondan görürsünüz. “Bir insanın kendisine yapabileceği kötülüğü bir başkası ona yapamazmış.” sözünün ne anlama geldiğini ancak öfkenin selinde kaybolunca anlarsınız.<br></p>



<p>Sizi mantık felcine uğratıp inanmadığınız bir istikamete savurur. Normal şartlarda bir arada olamayacağınız, yol yürüyemeyeceğiniz insanlarla bile dost(!) olursunuz. Hattâ inandığınız değerlere dahi sırtınızı döndürür. Ve bir anda kendinizi ait olmadığınız bir dünyada bulursunuz. Bir bakarsınız, dönüşü zor, sonu da hüsran ve nedâmet olan bir yolun yolcusu olmuşsunuz.</p>



<p>Bazen de idrâkinizi köreltip muhâkemenizi zayıflatır. Gözlerinize inen perde size olmayacak işler yaptırır. Nefretin kör edici eşiğini aştıktan sonra ağzınızdan çıkan sözleri bile tartamaz olursunuz. Frene basamadığınız noktada ise arabayı yardan uçurursunuz. Ondan sonra frene basabilme ihtimaliniz de kalmaz. Bundan böyle payınıza düşen yuvarlandığınız çukurda debelenip durmaktır. Ve artık ağzınızdan çıkanları te’vil de edemezsiniz. Zîrâ söz ağızdan çıkmış olup sizi teslim almıştır.</p>



<p>Her duygu gibi nefretin de îtidâlle terbiye olunmaya ihtiyacı vardır. Evet, insanoğlunun nefreti dahi îtidâl üzere olmalıdır. Hattâ diyebiliriz ki, îtidâlle yoğrulmaya en muhtaç duygu odur. Çünkü nefret îtidâlle törpülenmezse, pişmanlık yokuşunda yürümek mukadder olur.</p>



<p>Nitekim büyüklerin ikaz ve irşatları da hep o istikamette olmuştur. Eşşeyh Abdülhakîm Arvâsî, bir gün tilmizi olan Necip Fazıl’a şöyle der: “Sende iki şey ifrat halinde: Zekâ ve muhabbet…”</p>



<p>Necip Fazıl: “Her şey îtidâl halinde olmalı buyuruyorsunuz. Yâni her şey haddini muhafaza etmeli… Aşkta, muhabbette de mi efendim?..”</p>



<p>Abdülhakîm Efendi: “Ne zannettin ya; o da haddi içinde kalmalı… Yoksa yanar, kül oluruz.”</p>



<p>Cumhuriyetin ilk kuşağına mensup, eski yazı ve bir ölçüde de kadim kültürümüzün inceliklerine vakıf rahmetli babamın mânâ dünyamıza has mefhûmlar içinde en çok atıfta bulunduğu kavram da yine îtidâldi. Ve bana da her dâim îtidâl üzere olmayı telkin ederdi. Ben de zamanla onun, cemiyetin düzeni bakımından ne kadar önemli, insanî bütünlüğümüz açısındansa ne kadar hayatî bir değere sahip olduğunu anladım.</p>



<p>Son yıllarda şâhit olduğum bir hâdiseyse bana, îtidâlin bizler için sırât-ı müstakîm üzere olmanın garantisi olduğunu gösterdi. Dünyadaki yürüyüşümüzü selâmetle tamamlayabilmek adına, her dem teennî ve îtidâl üzere olmalıydık.</p>



<p class="has-text-align-center">&#8212;&#8212;&#8212;</p>



<p>Bir konuşmasında “Muhabbette freni olmayanın varacağı yer putçuluktur.” demişti. Yalnızca bir sefer söylenmiş bir söz de değildi o. Birçok konuşmasında ona vurgu yapıyordu. Doğrusu pek güzel, pek de yerindeydi bu tavrı. Elhak, muhabbet faslında îtidâl sahibiydi.<br></p>



<p>Muhabbette sınırları zorlamayan, haddi aşmayan bu şahsın, onun mefhûm-u muhâlifi olan duygu söz konusu olduğunda hâl ve tavrı nasıldı peki? Mübâlağadan kaçınmayı îtiyat edinmiş bu zâtın, nefret söz konusu olduğunda ise ne yazık ki frenleri tutmuyordu.<br></p>



<p>Kimden mi bahsediyorum? Muhiplerinin “Son Osmanlı” ya da “üstat” diye andıkları, muarızlarınınsa “fesli deli” diye tanımladıkları Kadir Mısıroğlu’ndan…</p>



<p>Mısıroğlu, birtakım çevreler tarafından şiddetle reddedilen, kesinlikle tahammül edilemeyen bir kişilikti. Bunun en önemli sebebi ise kurucu iradenin fikir ve hayat tasavvurlarıyla taban tabana zıt dünya görüşü ve ortaya koyduğu kendisine has hayat tarzıydı. Tavır ve davranışlarından kullandığı dile, kılık kıyafetinden onun mütemmim cüzü olan başındaki fese kadar, “Cumhuriyet ideolojisinin karşısındayım.” mesajı veriyordu hiç durmadan. Bu da birtakım çevrelerin ona reddiye yazması için yeterliydi.</p>



<p>Mısıroğlu, Tek Parti devrinde doğmuş, on yedi yaşına kadar birçok hâdiseyi acısıyla tatlısıyla yaşamış bir insandı. Kendi ifadesiyle sürekli polis takibine uğradığından, çocukluğunda Kur’ân’ı bile doğru dürüst hatmedememişti. İnandığına ters tecelliler ve yaşamak zorunda kaldıkları, karakter yapısıyla birleşince onu zamanla nefretin zebunu hâline getirdi.</p>



<p class="has-text-align-center">&#8212;&#8212;&#8211;</p>



<p>Gelelim şimdi “Keşke Yunan galip gelseydi…” sözüne. Mısıroğlu, bu sözle ne demek istediğini şöyle açıklıyor:</p>



<p>“<em>Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilâfet yıkılırdı, ne şeriat kaldırılırdı, ne medrese lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı. Hiçbiri olmazdı</em>.”</p>



<p>“<em>Batı Trakya’da Yunan esiri Türkler var. Ne yazıları değişti, ne kıyafetleri değişti, ne medreseleri kapandı. Ne tekkeleri kapandı. Ne de şer’iyye mahkemeleri lağvedildi. Şer’iyye mahkemesi Yunanistan’da faaliyettedir. Ben Yunan işgalinin Kemalizm’e nazaran çok daha ehven olacağını, bu tahribatı yapmayacağını düşünüyorum.</em>”</p>



<p>Evet, böyle diyordu Mısıroğlu. Fakat ne yazık ki bu sözler, sağlam bir mantığa dayanan güçlü bir muhâkemenin eseri değildi. Nefretin gözlerini perdelediği bir şahsın bakış açısını yansıtıyordu.</p>



<p>Mısıroğlu, Yunan hâkimiyetindeki Batı Trakya’yı günümüz şartlarına göre yorumluyor, bağımsız bir Türk devletinin olmadığı dünyada şartların bugünkünden farklı olacağını göremiyordu. Evet, bugünkü Yunanistan’da zikrettiği şartlar yürürlükte olabilirdi. Fakat bu, büyük ölçüde Türkiye’nin varlığıyla mümkündü. Eğer Millî Mücadele başarısız olup Anadolu müstevlî çizmesi altında kalsaydı, ne Anadolu ne de Batı Trakya’da yaşayan Türkler bu kadar rahat olurdu. Zîrâ o zaman dünyada kendi hukukunu savunabilen bağımsız bir Türk devleti olmayacaktı. O olmadığı zaman da ne Batı Trakya Türklerinin ne de dünyadaki diğer Türk topluluklarının haklarını kimse savunamazdı. Mısıroğlu mevcut durumun bağımsız bir Türkiye’nin varlığıyla kaim olduğunu unutuyordu.<br></p>



<p>Ayrıca günümüzde sayıları azalsa da İstanbul ve Çanakkale’de mukim azınlık statüsüne sahip hatırı sayılır bir Rum nüfus yaşıyordu. Her iki azınlık cemaatinin hakları da Lozan’da karşılıklı olarak garanti altına alınmıştı. Bu durum da bir ölçüde Yunanistan’ın elini kolunu bağlıyordu.</p>



<p>Türkiye ve Yunanistan sınır komşusu olup aynı ittifakın üyesiydi. NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturan bu iki devletin düşmanlığı her şeyden evvel ittifakın patronu olan ABD’nin işine gelmiyordu. Soğuk Savaş yıllarında SSCB’ye karşı bir set oluşturan bu iki devletin arasındaki ihtilâfların asgarî düzeyde tutulması elzemdi. O yüzden de mevcut anlaşmazlıkların derinleşerek daha ileri boyutlara varmasına izin verilmiyordu.</p>



<p>Bütün bunlara rağmen Batı Trakya’daki azınlık cemaati Mısıroğlu’nun ifade ettiği kadar da rahat değildi. Orada yaşayan Türkler sadece Müslüman bir azınlık olarak kabul edilip etnik kimlikleri görmezden geliniyordu. “Siz Osmanlı devrinde Müslüman olmuş Yunanlılarsınız.” denilerek aidiyetleri inkâr ediliyor, Türk oldukları reddediliyordu.</p>



<p>Üstelik Lozan’da verilen haklar da sık sık çiğneniyordu. Hükûmet cemaatin kendi müftüsünü seçmesine engel oluyor, zaman zaman seçimleri geçersiz sayıyordu. Yani uluslararası antlaşmalarla onaylanmış haklar dahi güven altında değildi.</p>



<p>İlâveten Batı Trakya Türklerinin başka açılardan da emniyette olduğu söylenemezdi. Yıllar önce şu sözleri, oralardan geçerken yine o bölgenin sâkini olan bir hanımefendiden işitmiştim: “1974 öncesi daha rahattık. Fakat harekâttan sonra durum bütünüyle değişti. O günlerde fanatik Yunanlılar bahçe duvarlarından atlayıp evlerimize girdi. Hem dayak yedik hem de mesken masûniyetimiz ihlâl edildi. Ve ondan sonra da artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı.”</p>



<p>Nitekim Türklük davasının fedakâr bir neferi olan Sadık Ahmet, bugün bile üzerindeki sis perdesi hâlâ aralanamamış örtülü bir sûikasta kurban gitmemiş miydi? Kısacası Batı Trakya Türk toplumu, iddia olunanın aksine pek de iç açıcı bir durumda değildi.</p>



<p>Kendi din ve milliyetinizden olmayan bir topluluğun yönetimi altında yaşamanın getireceği görünür görünmez başka sıkıntılar da olacaktı elbet. Özellikle de sıra dışı gelişmelerin yaşandığı olağanüstü dönemlerden geçerken şartların zorlaşmasına paralel olarak bu sıkıntılar daha da artacak, insan haysiyetine dokunur hâle gelecekti. Aşağıdaki satırlar, ne demek istediğimizi çok iyi anlatıyor:</p>



<p>Tarih 1986 senesinin Aralık ayı. Yer Ankara Esenboğa Mürtet Havalimanı. İniş yapan bir uçağın kapısı açılır ve merdivenlerde Avustralya’da Bulgar zulmünden kaçarak Türkiye’ye ilticâ eden halter şampiyonumuz Naim Süleymanoğlu görünür. Birkaç dakika sonra ise aynı merdivenlerden onunla beraber Türkiye’ye ilticâ etmiş Türk asıllı ihtiyar bir Bulgar vatandaşı iner. İner inmez ihtiyar adamın ilk işi, her Müslüman Türk gibi yere kapanıp toprağı öpmek olur. Fakat onun toprakla vuslatı kimseninkine benzemez. Âdeta evlâdına sarılır gibi kucaklar toprağı, sanki bir ananın yavrusunu koklaması gibi öper taş zemini. Bu sıra dışı hâl, orada bulunan genç bir gazetecinin dikkatinden kaçmaz. İhtiyar adamın yanına yaklaşır ve kendisini tanıtarak bu olağan dışı durumun sebebini sorar. İhtiyarın genç adama verdiği cevap ürkütücüdür. Yaşlı adam derin bir iç geçirerek şöyle der: “<em>Evlât, sen azınlık olarak yaşamanın ne olduğunu bilir misin? Bir akşam vakti evinde otururken bir Bulgar zabiti dayanır kapına. İzin almadan çamurlu pabuçlarıyla dalar mahremine. Donar kalırsın. Ama asla ‘Ne oluyor, ne işin var senin burada?’ diyemezsin. Günlerce evinde kalır, kapıyı gösteremezsin. Sana sormadan sofrana oturur, pis bakışlarını çoluk-çocuğunun üzerinde gezdirir. Ses çıkaramazsın. İstediği yerde yatar, istediği yerde kalkar, istediği yere de pisler. Hepsini sineye çekersin. Ancak kendi istediği zaman çeker gider. O güne değin de ona sabredersin. Gitmiştir ama giderken de birçok şeyi yanında götürmüştür. Geride kalanlara ise utanç denilen duyguyu mîras bırakmıştır. O gittikten sonra evin sâkinleri günlerce birbirlerinin yüzüne bakamazlar.”</em></p>



<p>Yukarıda anlatılanlar, Bulgar zulmünün gündemde olduğu seksenli yıllarda yaşanmıştır. Batı Trakyalı soydaşlarımızsa, bu zulme muhatap Bulgaristan Türklerinin komşusuydu. Beş-on kilometre ötede bunlar yaşanırken onları zulmün böylesinden koruyansa yalnızca bir sınır hattıydı.</p>



<p>Soğuk Savaş ortamında arkasına Sovyet Rusya’yı almış bir Bulgar devletine karşı Türkiye’nin yapabilecekleri sınırlıydı. Nitekim beş yıl boyunca diplomatik kanalları kullanmak ve kınayarak mücadele etmekten öteye geçilemedi. Ancak Todor Jivkov’un devrilmesi ve Komünist rejimin yıkılmasından sonra sular duruldu. Tabiî bunda Türkiye’nin sınır kapılarını açarak Türk azınlığı davet etmesi de etkili oldu. O yüzden de Batı Trakya’da Bulgar zulmüne benzer bir düzenin olmamasının sebebi, Türkiye ile Yunanistan’ın aynı safta, yani Batı ittifakı içerisinde bulunmasıydı. Her iki devletin de NATO içerisinde yer almasıydı.</p>



<p>Mısıroğlu’nun hilâfete ilişkin öngörüsü de yanlıştı. “Ne hilâfet yıkılır, ne şeriat kaldırılırdı.” sözü daha önceki konuşmalarıyla birlikte ele alındığında tenâkuz içeriyordu. Birçok konuşmasında 1922’de kaldırılan saltanatın, yakın zamanda hilâfetin de ilga edileceğinin habercisi olduğunu söylüyordu. Saltanatın hilâfetin garantisi olduğunu, o olmadan ayakta kalmasının mümkün olmadığını ifade ediyordu. Yani ona göre hilâfet, tek başına bir varlık ifade etmiyordu. Her hâlükârda onu destekleyecek mütemmimi hükmündeki bir icrâ kuvvetine muhtaçtı. Şimdi soruyorum, İstanbul’da kurulacak İngiliz-Yunan idâresi altındaki bir siyasî düzende hilâfet, acaba hangi kuvvete dayanarak yaşayacaktı? Hristiyan şemsiyesi altındaki bir halifenin İslâm dünyası üzerinde müspet bir tesiri olur muydu? Bu şartlar altında o makamda oturan zât, ümmetin üzerinde ittifak edeceği bir şahıs değil, uluslararası sistemin atayacağı bir mûtemet olurdu. Makamını da onlara borçlu olduğundan bağımsız hareket edemezdi. Bu durum daha bir yığın sıkıntıyı da peşinden sürüklerdi. İşgalcilerin himâyesi altında kuklaya dönmüş bir şahıs o makamda otursa ne olurdu, oturmasa ne&#8230;</p>



<p>Mısıroğlu’nun zikrettiği sıkıntılar belli bir döneme mahsustu. Demokrasiye geçildikten sonra ise gün geçtikçe azaldı. Devrim ve reformlarsa millî bünyede karşılık bulduğu ölçüde yerleşti. Bulamayanlarsa ya uygulanamayarak kadük kaldı ya da milletin direnciyle karşılaşıp zamanla tasfiye olundu. Bağımsızlığını bütünüyle yitirmiş, müstevlî çizmesi altında yaşayan bir halkın istikbali ise meçhuldü. Belki de o işgal yüz yıl sürecek, halk bugün Filistin toplumunun içine düştüğü duruma düşecekti. Ya da sömürge toplumlarının yazgısını paylaşacak ve bir süre sonra da bu duruma alışıp kanıksayarak sadece maddeten değil, manen de fukaralaşacaktı. Öyle bir ortamda ne medreseler ayakta kalır, ne de şer’i şerife uygun bir nizam kurulurdu. Uzun sözün kısası, kaderi işgalcinin iki dudağı arasına sıkışmış bir toplumun âkıbetini kestirebilmek zordu.</p>



<p class="has-text-align-center">&#8212;&#8212;&#8211;</p>



<p>Değerlendirme hataları ve içine düştüğü durum, nefrette freni olmayanın varacağı yer hususunda yeteri ölçüde düşünmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Bu yüzden de kimsenin ona yapamayacağı kötülüğü Kadir Bey kendisine yaptı. Sınır tanımayan nefretinin zebunu oldu ve âhir ömründe aşılmaması gereken bir eşiği aşarak zinhar geçilmesi yasak olan bir kavşağı döndü. “Keşke Yunan galip gelseydi…” diyerek hayatının en büyük hatasını irtikâp etti. Kendisini içinden çıkılması zor bir kuyuya attı.</p>



<p>Ben Mısıroğlu’nu burada ne yargılıyor ne de ibrâ etmeye çalışıyorum. Yalnızca bakış açısındaki yanlış ve değerlendirmesindeki isâbetsizliğe işâret ediyorum. Bunun yegâne sebebininse nefret olduğunu düşünüyorum. Kendisini yanlış bir değerlendirmeye iten zaman içinde bir zafiyete dönüşmüş o duyguya parmak basmaya çalışıyorum.</p>



<p>Ben bu değerlendirmeyi yaparken belli çevrelerin tenkidine uğrayacağımın da farkındayım. Konuya farklı açılardan yaklaşan her iki kesimin de taraftarlık psikolojisi içinde beni tasvip etmeyeceğini biliyorum. Fakat kesinlikle onaylanmak gibi bir derdim yok. Çünkü evvelemirde vicdanıma karşı sorumluyum ve o yüzden de yalnızca doğru bildiğimi yazarım.</p>



<p>Herkesin şu dünyada bir imtihanı var. Kimisi malı, kimisi evlâdı, kimisi de ağzından çıkan bir söz ya da angaje olduğu bir fikir veya duygu üzerinden imtihan ediliyor. Mısıroğlu’nu tanıdıktan sonra ise onun imtihanının nefret olduğunu anladım. Îtidâl duygusuyla törpülenmeyen düşmanlığın telâfîsi zor sonuçlara yol açabileceğini gördüm. Büyük insan Abdülhakîm Arvâsî’yi bir kez daha rahmetle andım.</p>



<p>Kalplerde gizleneni yalnızca Allah bilir. İnsanoğlu ise akıl ve mantığıyla zâhire bakarak hükmeder. Ben Mısıroğlu’nun art niyetli olduğunu düşünmüyorum ama ağzından çıkan söz de yakışıksızdı. Kesinlikle doğru bulmuyorum. Ayrıca iddiasını desteklemek üzere öne sürdüğü gerekçelerde de isâbet yoktu. Her biri düz mantığın eseriydi. Buna sebep de ilgili konudaki muhâkemesinin problemli olmasıydı. Onun altında ise kin ve öfkesinin mantığına galebe çalması yatıyordu.</p>



<p>Ömrümüz tecrübemizden istifade edecek kadar uzun değil. O yüzden de akıllı insan şâhit olduklarından ders çıkarır. Bu zâtın hayatının son deminde içine düştüğü durum da cemiyet olarak hepimize ders olmalı. Bilhassa İslâmî câmia açısından tersinden gayet faydalı bir örnek olduğunu düşünüyorum. Tabiî değerlendirilebilirse… Biz onun şahsında nefretin haddi aşmaması gerektiğini, aşarsa günün birinde ayağımızın kayabileceği tecrübesini müşâhede ettik. Ne olur hayatta sadece bir kez olsun, taraftarlık psikolojisini bir tarafa bırakarak olaya bir de bu açıdan yaklaşalım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kadir-misiroglunun-nefret-ile-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sedd-i İslâm Edirne’de Tayin-i Nebi ile İnşa Edilen Selimiye’nin Tamiri Tahrifi Olmasın</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sedd-i-islam-edirnede-tayin-i-nebi-ile-insa-edilen-selimiyenin-tamiri-tahrifi-olmasin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sedd-i-islam-edirnede-tayin-i-nebi-ile-insa-edilen-selimiyenin-tamiri-tahrifi-olmasin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Oct 2023 17:08:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Selimiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tamir]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18890</guid>

					<description><![CDATA[Edirne’nin seddi İslâm olması, Selimiye’nin tayin-i ve emr-i nebi ile inşası bizzat Peygamber Efendimizin (as) dilinden ifade edilmiştir. Zira Sultan Selim’e rüyasında görünen Efendimiz (as), camiin yerini tarif ederken “….benim himayemde olan sedd-i İslâm Edirnem’de &#160;bir cami yaptırıp sancağımın dibine gel….” buyurmuştur. Selimiye Camii’nde, 25 Kasım 2021&#8217;de başlayan ve 2025 yılında tamamlanması planlanan onarım çalışmaları hızla devam ederken, sosyal medyada ve basında yer alan bazı fotoğraf ve yorumlar üzerine, uzmanlar tarafından yeni bir inceleme yapılarak yol haritası belirleninceye kadar restorasyona ara verildiği ifade edildi. Buna sebep, Osmanlı’nın klasik dönemine ait olan Koca Sinan’ın sanatının zirvesi ve şaheseri olarak tanınan Selimiye’de, Batı menşeli ve daha ziyade Katolik kiliseleriyle özdeşleşen barokvâri süslemelere yer verildiği iddiasıdır. Edirne Sedd-i İslâm, Selimiye ise Kalkandır Doğu Roma’nın başkenti İstanbul’un Fethi’nden sonra, Batı Roma’nın başkentinde, bugünkü Vatikan’da bir varlık sembolü olarak 1506 yılında Hıristiyanlığın en büyük mabedi olan Saint-Pierre Kilisesi’nin inşasına başlanmış ve bu inşaatın tamamlanması bir asrı aşmıştır. Engin Beksaç’ın da ifade ettiği üzere Selimiye Camii, Roma’daki mabede bir cevap, Hıristiyan dünyaya bir kalkan olarak Sedd-i İslâm olarak vasıflanan Edirne’de inşa edilmiştir. Avrupa’ya bakan son cemaat yerinin bir yanında ilahi muhafazayı niyaz için Ayetü’l-kürsi’nin diğer yanında cihad ve zafer için Fetih sûresinden ayetlerin bulunması da bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Edirne’nin seddi İslâm olması, Selimiye’nin tayin-i ve emr-i nebi ile inşası bizzat Peygamber Efendimizin (as) dilinden ifade edilmiştir. Zira Sultan Selim’e rüyasında görünen Efendimiz (as), camiin yerini tarif ederken “….benim himayemde olan sedd-i İslâm Edirnem’de &nbsp;bir cami yaptırıp sancağımın dibine gel….” buyurmuştur.</strong></p>



<p>Selimiye Camii’nde, 25 Kasım 2021&#8217;de başlayan ve 2025 yılında tamamlanması planlanan onarım çalışmaları hızla devam ederken, sosyal medyada ve basında yer alan bazı fotoğraf ve yorumlar üzerine, uzmanlar tarafından yeni bir inceleme yapılarak yol haritası belirleninceye kadar restorasyona ara verildiği ifade edildi. Buna sebep, Osmanlı’nın klasik dönemine ait olan Koca Sinan’ın sanatının zirvesi ve şaheseri olarak tanınan Selimiye’de, Batı menşeli ve daha ziyade Katolik kiliseleriyle özdeşleşen barokvâri süslemelere yer verildiği iddiasıdır.</p>



<p><strong><em>Edirne Sedd-i İslâm, Selimiye ise Kalkandır</em></strong></p>



<p>Doğu Roma’nın başkenti İstanbul’un Fethi’nden sonra, Batı Roma’nın başkentinde, bugünkü Vatikan’da bir varlık sembolü olarak 1506 yılında Hıristiyanlığın en büyük mabedi olan Saint-Pierre Kilisesi’nin inşasına başlanmış ve bu inşaatın tamamlanması bir asrı aşmıştır. Engin Beksaç’ın da ifade ettiği üzere Selimiye Camii, Roma’daki mabede bir cevap, Hıristiyan dünyaya bir kalkan olarak Sedd-i İslâm olarak vasıflanan Edirne’de inşa edilmiştir. Avrupa’ya bakan son cemaat yerinin bir yanında ilahi muhafazayı niyaz için Ayetü’l-kürsi’nin diğer yanında cihad ve zafer için Fetih sûresinden ayetlerin bulunması da bu bağlamda değerlendirilmiştir. Edirne’nin sedd-i İslâm oluşu bizzat Peygamber Efendimizin (as) dilinden ifade edilmiştir. Mustafa Efendi’nin <em>Risâle-i Selimiye</em>’sinde Mimar Sinan’ın <em>Mimarnâmesi</em>’ne atfen yazıldığı, Evliyâ Çelebi’nin de zikrettiği üzere, Efendimiz (as) Sultan Selim’e rüyasında, camiin yerini tarif ederken <em>“….benim himayemde olan sedd-i İslâm Edirnem’de bir cami yaptırıp sancağımın dibine gel…</em>.”buyurmuştur. (bk. Dr. Rıfat Osman, Edirne Evkaf-ı İslâmiyye Tarihi I, 29) Selimiye’nin sedd-i İslâm olduğu elbette sadece manevi bir tasavvur değil aynı zamanda tarihî bir vakıadır. Zira Selimiye’nin seddi vatan olduğu Kemal Tahir, İsmet Özel gibi pek çok edip, mütefekkir ve tarihçi tarafından da bir vaka olarak da dile getirilmiştir. Denilmiştir ki Selimiye Edirne’de bulunmasaydı bugün Türkiye’nin hududu Edirne değil İstanbul veya boğazlar olabilirdi.&nbsp; Öyle ise Selimiye aynı zamanda Türkiye’nin tapusudur.</p>



<p><strong><em>Selimiye’nin Kusursuzluğu</em></strong></p>



<p>Selimiye kusursuzluğu ile meşhur bir mabeddir. O kadar ki bazı padişahlar huzurunda Selimiye’nin kusursuzluğu hakkında münazaralar tertip edilmiştir. Selimiye’nin altı değil de dört minaresinin bulunması kusur olarak dile getirilmiş ve birçok kimse bunun kusur olmadığını söylemiştir. Bu toplantılardan birinde Rami Mehmed Paşa “Bu cami-i şerifin kusuru Mahrûse-i İslâmbol’da olmayup Mahmiyye-i Edirne’de olduğudur” demiştir. Lakin bu dahi kusursuzluğu gösteren bir kusur olarak nitelenmiştir. Zira camiin yerinin “tayin-i Nebevî” ile belirlendiği hatırlatılmıştır. Nihayetinde gerek müslim gerekse gayrimüslim mimar ve sanatkârlar, yüzlerce şaheser bırakan Koca Sinan’nın sanatının zirvesi olan Selimiye’nin kusursuzluğunda birleşmişlerdir. Şu halde Selimiye’ye yapılabilecek en iyi hizmet mümkün olduğunca onun aslına sadakattir. Hangi mevzuat gerekçesiyle olursa olsun böyle bir eserin esas üslubuna bilerek müdahale etmeye cür’et etmek, yapılan tahrifata göz yummak tarihin asla affetmeyeceği bir gaflet olsa gerektir.</p>



<p><strong><em>Selimiye’nin Tarihinde Tamirat ve Tahrifatlar</em></strong></p>



<p>Selimiye Camii tarih boyunca bir takım onarımlar geçirmiştir. Bilinen onarımların ilki 1752 depremi sonrasında 1761-1762 yıllarında; ikincisi ise Abdülmecid döneminde (1839-1861) yapılmıştır. Biri 18. yüzyıl Lâle devri sonrasına diğeri ise Tanzimat dönemine tesadüf eden bu çağlarda, Batı’dan devşirilen barok ve rokoko üslubu Osmanlı’da oldukça revaçta idi. Özellikle Batı kültürüyle yetişmiş Abdülmecid döneminde yapılan ikinci onarımda Selimiye’nin klasik tezyinatına zarar verildiği tespit edilmiştir. İtalyan ustalar marifetiyle yer yer klasik süslemelerin üzeri sıvanmak suretiyle Batı tarzı barok desenlerle bezenmiş, bazen orijinal taksimat korunarak aralara barok motifler ilave edilmiş, bazen de orijinal motifler kaba bir üslupla taklit edilmiştir. Yine bu dönemde mahfel, İtalyan ustalar tarafından gri zemin üzerine barok desenlerle bezenmiş, bazı duvarlarda özgün hali bezeli olmayan taş yüzeyler alçı sıva ile kapatılıp barok motiflerle abartılı biçimde süslenmiştir. Cumhuriyet döneminde bazı onarımlarda camiin orijinalini tahrif eden bu sıvalar büyük ölçüde kazınırken 1978-1983 yılları arasında yapılan onarımda olduğu gibi bazen de baroklaştırma devam etmiştir. Fakat gelen tepkiler üzerine yeni bir onarıma ihtiyaç hâsıl olmuş, 1983-1985 yılları arasında Vakıf İnşaat tarafından yapılan kapsamlı onarımda büyük ölçüde barok desenler temizlenip en alt zeminde tespit edilen özgün kalem işleri ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. (Bk. Nuran Gülendam, <em>Edirne Selimiye Camii Kalem İşleri ve Devir Üslubu</em>, İÜ Doktora Tezi; Ekrem Batır &#8211; Abdulkadir Dündar, “Edirne Selimiye Külliyesi’nde 1761-1762 Yıllarında Gerçekleştirilen Restorasyon Faaliyetleri”, <em>Belleten </em>) Öyle anlaşılıyor ki özellikle 18 ve 19. asırda Selimiye, otantik üslubuyla uyumlu olmayan bir takım barok süslemelere maruz bırakılmış, 20. yüzyılda yapılan tamiratlarda eski tahrifatın izleri büyük oranda silinerek klasik üsluba dönülmekle birlikte, bazı barok süslemeler son restorasyona kadar kalmıştır.</p>



<p>Selimiye, onarım tarihinde ehliyetsiz ve liyakatsiz şahısların elinde daha garip tahrifatlara da maruz kalmıştır. Dr. Rıfat Osman’ın anlattığına göre Edirne valilerinden bir zat, camiin dış kısmına ait bütün duvarları ve külahlarına kadar minareleri kireç ile beyaz renkte badana ettirmiş ve marifetini söz konusu tarihte Tuna Vilayeti valisi iken Edirne’den geçen Mithat Paşa’ya arz etmiş ve tabi ki azarlanmıştır. Daha sonra bu kireçler zaman içinde yağmur ve kar sularıyla yıkanmış bir kısmı da temizlenmiştir. Yine 1883 yılında Vali Kadri Paşa tarafından yapılan bir onarımda mavi, turuncu ve siyah renkler ile yapılan ve hiçbir mimari tarza uymayan nakışlar ile câmi-i şerifin azamet ve mimari güzelliği ihlâl edilmiştir.&nbsp; Dr. Rıfat Osman kendi döneminde hala mevcut bulunan bu tezyinat için “Bu çirkin nakışlar silinerek eski nakışları meydana çıkarılacak olursa iç görüntüsünün Mimar Sinan Devrine ait güzelliği iade edilmiş olacaktır.” der.</p>



<p><strong><em>Klasik Eserlerimiz ve Barok Üslûbu</em></strong></p>



<p>Barok, 17. ve 18. asırlarda Rönesans sonrasında Avrupa’nın kendi dinî, felsefi, siyasi tecrübesinin ve çatışmalarının bir hasılası olarak İtalya’da ortaya çıkmıştır. Barok dönem, zenginlik ve süslemeyi somutlaştırarak Katolikliğin ve krallığın gücünü yansıtıyordu.&nbsp; Katolik kilise ve krallık, bu sanat tarzını reformist Lutherian hareketleri karşı bir ifade biçimi olarak görmüştür. Katolik Kilisesi, Protestanlığa meyleden ya da yoldan sapan, reformist ve Lutherian hareketlere ilgi duyan kitleleri tekrar elde etmek adına barok süslemeyi, estetik bir unsurdan ziyade dinî imgeleri ve öğretileri dindarlara doğru ve coşkulu bir şekilde anlatmak için kullanmıştır.</p>



<p>18. asırda özellikle Lâle Devri’nde Fransa’ya giden bazı sefir ve saray mimarları gördükleri saray, köşk ve bahçelerin etkisinde kalarak Osmanlı’ya mahsus bir barok üslubunun doğup yaygınlaşmasına vesile olmuşlardır. Özellikle 18 ve 19. yüzyılda yapılan saray, köşk, cami, tekke, türbe ve çeşme gibi mimari yapılarda barok etkisi yaygın olarak görülmektedir.</p>



<p>Bütünüyle barok tarzda inşa edilen yapılar bir yana, 18 ve 19. asırda çağın modasına uyarak, çoğu zaman ecnebi sanatkârlar marifetiyle, tezyinatına şuursuzca boca edilen barok unsurlarla birçok klasik Osmanlı eseri tamir edilirken maalesef tahrif edilmiştir. Bütün mimari eserlerde estetik bütünlük ve uyumu muhafaza etmek mühimdir; fakat söz konusu eser bir mabed ise daha önemli, Selimiye gibi kusursuz bir şaheser ise mecburiyettir. Zira bir mabedde tezyinât, hat, kıraat, musiki, ses ile zihin, kalp, göz, kulak, koku, başka bir deyişle mekân ile insan tam bir uyumla birbirini sarmalar. Eğer bunlardan biri aksarsa bütünlük ve ruh rencide olur. Onun için Abdurrahman Hibri Efendi Selimiye’den bahsederken “Bu camiin iç ve dış mekânları o kadar iç açıcı ve ferahlatıcıdır ki bir eşi ancak Cennet-i Me’vadadır” der. Her medeniyetin kendi inanç, değer ve estetiği üzerine kurulu bir bütünlük ve insicamı vardır.</p>



<p>Aynı medeniyetin iki mahsulü olması sebebiyle barok, kilisede makul olur fakat son günlerde tartışılan Eyüp Sultan Camii’nin mihrabında olduğu gibi camide sırıtır, Müslümanların ruhunu incitir. İlkin bütünüyle barok üslubuna göre inşa edilen Nusretiye veya Nuruosmaniye gibi camileri aynı üslupla restore edebilirsiniz fakat henüz barokun Batı’da bile doğmadığı klasik bir Osmanlı camiine baroku, rokokoyu dâhil ederseniz bu tahlit ve terkip ne sanat ve estetik ne de kültür ve medeniyetle izah edilemeyecek bir tahrif olur.</p>



<p><strong><em>Uluslararası Restorasyon Mevzuatı</em></strong></p>



<p>Günümüzde kadim eserlerimizi tamir ederken şikâyet konusu olan tahrifata gerekçe olarak, genelde UNESCO, ICOMOS, ICCROM gibi uluslararası kuruluşlar tarafından hazırlanan “Venedik Protokolü”, “1994 Nara Bildirgesi” gibi dünya kültür mirası alanındaki eserlerin restorasyon ilkelerine dair mevzuat gösterilir. Daha ziyade II. Dünya Savaşı’nda tahrip olan Avrupa’daki eserleri restore etmek üzere hazırlanan bu mevzuat, Batı medeniyetinin kendi değerler sistemi açısından tutarlıdır. Fakat biz, bu mevzuatın ilkelerini esas alarak adı geçen kuruluşların uzmanları eşliğinde medeniyetimizin kadim eserlerini tamir değil ancak tahrif edebiliriz. Prof. Dr. Sadettin Ökten’in de işaret ettiği üzere biz, kendi değerler sistemimizi, sanat ve estetik anlayışımızı esas alan kendimize mahsus bir tamir nazariyatı ve mevzuatı oluşturmak durumundayız. Kaldı ki ecdadımız, asırlar boyunca ayakta kalan bunca eseri inşa etmekle kalmamış sürekli tamir ederek günümüze kadar ulaşmasını temin etmiştir. Bu noktada kendi tarihimizdeki zengin onarım mevzuatı ve tecrübesi de istifadeye gayet elverişlidir. &nbsp;Türk/İslâm medeniyetinin özbeöz abide şaheserlerinden biri olan Selimiye’yi doğduğu inanç ve değer sisteminden kopararak, kimliğine bütünüyle yabancı bir zemine yaslanan UNESCO dünya mirasına katmakla övünecek bir şuur seviyesiyle, böyle bir mevzuat ve nazariyat ortaya koymamız da kültürümüzün eserlerini tahriften muhafaza etmemiz de maalesef şimdilik bize uzak görünüyor. Önce özümüze dönmemiz, kendimizi tanıyarak kimliğimizi yeniden imar etmemiz gerekir ki tarihi mirasımızı tahrif etmeden tamir etmenin yollarını keşfedebilelim. </p>



<p>Günümüzdeki onarımlarda mümkün olduğunca aslını ortaya çıkarmak yerine, Selimiye’nin onarım tarihinde yer alan tahrifatı ölçü kabul ederek tekrarlamak onun tahrifat tarihine yeni ilaveler yapmak ve bunun vebalini de üstlenmek manasına gelecektir. Yakın zamanda onarımı tamamlanan barokla mustarip Süleymaniye’de de benzer tartışmalar yaşanmış, fakat sonuç alınamamıştı. Süleymaniye’nin başına gelene Selimiye’nin maruz kalmaması niyazımızdır.</p>



<p>Muhammet Altaytaş. (Prof. Dr., Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sedd-i-islam-edirnede-tayin-i-nebi-ile-insa-edilen-selimiyenin-tamiri-tahrifi-olmasin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edirne’de Tarihi Mezarlık Çeşmesi Nereye Taşınmalıdır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/edirnede-tarihi-mezarlik-cesmesi-nereye-tasinmalidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/edirnede-tarihi-mezarlik-cesmesi-nereye-tasinmalidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Sep 2023 12:12:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Edirne]]></category>
		<category><![CDATA[Eser]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18878</guid>

					<description><![CDATA[Pazartesi günleri sebze-meyve, Cuma günleri ise tekstil bakımından gerek Edirne halkının gerekse Bulgar turistlerin en çok rağbet ettiği Ulus Pazarı ile aynı zamanda Edirne’nin mesire ve dinlenme alanı olan Karağaç’a tarihi köprülerden geçilerek gidilen güzergâhta bulunan tarihi Mezarlık Çeşmesi trafik düzenlemesi sebebiyle yerinden taşınıyor. Deprem, su baskını gibi tabii afetlerin yanında ilgisizlik, imar ve iskân faaliyetleri sebebiyle tahribata maruz kalan en çok eserin bulunduğu Payitaht Edirne’nin Mezarlık Çeşmesi’nin, yine yıkılması gündemde olan 25 Kasım Şehir Stadyumu’nun duvarına taşınacağı konuşuluyor. Maalesef Edirne kültürel mirasını hızla tüketen şehirlerin başında geliyor. Edirne Kent Konseyi’nin ise taşınmakta olan tarihi eser ve yeri ile ilgili net bir açıklamada bulunmaması üzücüdür. Tarihi eserler şehrin sabiteleri ve hafızasıdır. Bu sebeple aslolan şehirleri tarihi eserlere göre planlamaktır. Şehrin yeni planlarına göre otantik eserlerin yerini değiştirmek tarihi hafızaya müdahale etmektir. Fakat taşınmasına karar verildiyse Mezarlık Çeşmesi’nin stadyum köşesine taşınmasının isabetli bir karar olmadığı kanaatindeyiz. Çeşme ismini bitişiğinde bulunduğu Tatarhân, Zindanaltı veya el-Makam gibi isimlerle anılan mezarlıktan almaktadır. Edirne’nin en eski mezarlığı olan ve bugün Elektrik binasının ve stadyumun nehir tarafındaki kenarının da bulunduğu bu alanda, Edirne’nin fethinden İstanbul’un fethine kadar olan dönemde ulema, fuzela ve umeradan pek çok ulu şahsiyetin yattığı, türbelerinin bulunduğu, Badî Efendi tarafından zikredilmektedir. (Ahmed Badi, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Pazartesi günleri sebze-meyve, Cuma günleri ise tekstil bakımından gerek Edirne halkının gerekse Bulgar turistlerin en çok rağbet ettiği Ulus Pazarı ile aynı zamanda Edirne’nin mesire ve dinlenme alanı olan Karağaç’a tarihi köprülerden geçilerek gidilen güzergâhta bulunan tarihi Mezarlık Çeşmesi trafik düzenlemesi sebebiyle yerinden taşınıyor. Deprem, su baskını gibi tabii afetlerin yanında ilgisizlik, imar ve iskân faaliyetleri sebebiyle tahribata maruz kalan en çok eserin bulunduğu Payitaht Edirne’nin Mezarlık Çeşmesi’nin, yine yıkılması gündemde olan 25 Kasım Şehir Stadyumu’nun duvarına taşınacağı konuşuluyor. Maalesef Edirne kültürel mirasını hızla tüketen şehirlerin başında geliyor. Edirne Kent Konseyi’nin ise taşınmakta olan tarihi eser ve yeri ile ilgili net bir açıklamada bulunmaması üzücüdür.</p>



<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş1.jpg" alt="" class="wp-image-18881" width="571" height="391" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş1.jpg 480w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş1-300x206.jpg 300w" sizes="(max-width: 571px) 100vw, 571px" /></figure>



<p>Tarihi eserler şehrin sabiteleri ve hafızasıdır. Bu sebeple aslolan şehirleri tarihi eserlere göre planlamaktır. Şehrin yeni planlarına göre otantik eserlerin yerini değiştirmek tarihi hafızaya müdahale etmektir. Fakat taşınmasına karar verildiyse Mezarlık Çeşmesi’nin stadyum köşesine taşınmasının isabetli bir karar olmadığı kanaatindeyiz. Çeşme ismini bitişiğinde bulunduğu Tatarhân, Zindanaltı veya el-Makam gibi isimlerle anılan mezarlıktan almaktadır. Edirne’nin en eski mezarlığı olan ve bugün Elektrik binasının ve stadyumun nehir tarafındaki kenarının da bulunduğu bu alanda, Edirne’nin fethinden İstanbul’un fethine kadar olan dönemde ulema, fuzela ve umeradan pek çok ulu şahsiyetin yattığı, türbelerinin bulunduğu, Badî Efendi tarafından zikredilmektedir. (Ahmed Badi, Riyaz-ı Belde-i Edirne, 1/347, 348) Hemen her yeri türbe ve kabir iken bu alanla ilgili tartışmanın günümüzde Kutbüddin İznikî’nin oğlunun türbesine hasredilmesi de gariptir. Zira 1931 yılında inşası tamamlanan Elektrik binasının, mezar taşlarının taşınarak tescilli Tatarhan Mezarlığı alanına yapıldığı bilinmektedir.</p>



<p>Tunca Köprüsü başındaki, Mezarlık duvarındaki Çeşme’nin hemen karşısında Balaban Mescidi bulunmakta idi. Açıktır ki çeşme; mezarlık, Balaban mescidi ve Tunca Köprüsü’nden oluşan bütünün/külliyenin bir parçasıdır. Günümüzde Tunca Köprüsü’nün girişinde sağda Tatarhan mezarlık alanında ihya edilen Balaban Mescidi, türbesi hattâ Elektrik binasının da bulunduğu tarihi dokunun kısmen de olsa korunduğu alan dururken çeşmenin stadyumun soğuk beton duvarlarına terk edilmesinin isabetli bir karar olmadığı kanaatindeyiz. Kanaatimizce Çeşme’nin, Karaağaç yönüne geçiş ve yürüyüş güzergâhı üzerinde bulunan mezarlık, mescid ve türbe bulunan alanın kıyısına taşınması daha münasip olacaktır.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="738" height="368" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş.png" alt="" class="wp-image-18879" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş.png 738w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş-300x150.png 300w" sizes="(max-width: 738px) 100vw, 738px" /><figcaption>Mezarlık Çeşmesi&#8217;ne dair tarihi bir fotoğrafla karşılaştırıldığında Badi Efendi&#8217;nin de ifade ettiği üzere çeşmenin orijinal şekli ile günümüze ulaşmadığı anlaşılmaktadır. Bugünkü çeşme tarihi çeşmenin başta kitabesi olmak üzere, bir takım kalıntılarının eski çeşme duvarına monte edilerek yeniden çeşmeye dönüştürülmüş hali olmalıdır.</figcaption></figure>



<p>Yıllardır etrafı betonlaştırılan ve şehrin yoğun trafiğinin ortasına terk edilen çeşmeyi bu defa stadyumun duvarlarına taşımak onun ıstırap ve sürgününü uzatmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Taşınması, tarihi çeşmenin yeniden kendilerinden ayrıldığı Balaban Mescidi, Mezarlık ve köprü ile buluşturulması için bir vesile olabilir. Haziresinde türbesinin de bulunduğu caminin bânisi Menteşe ve Tokat beylerbeyliği yapan ve 1446 yılında vefat eden Balaban Paşa’dır. Bu zâtla ilgili şu beyit meşhurdur:</p>



<p><strong>Balaban Baba’dan alan himmeti</strong></p>



<p><strong>Dünyâ vü ukbâda bulur izzeti</strong></p>



<p>(Fatiha okumak suretiyle Balaban Baba’dan himmet alan Dünya ve ahirette yüce bir makama erişir.)</p>



<p>Mezarlık Çeşmesi’nin üzerinde hâlâ sapasağlam bulunan kitabesindeki yüksek ruh çeşmenin trafik ortasında çektiği ve stadyum duvarlarında çekeceği ıstırabın delili gibidir:</p>



<p><strong>“Edüp rûh-ı Resûlullah içün bu çeşmeyi bünyâd</strong></p>



<p><strong>Zihî âlî-eser Hacı Hüseyin’in nâmı yâd olsun</strong></p>



<p>(Resulullah’ın ruhu için bu çeşmeyi bina etti ki, bu hoş büyük eser ile Hacı Hüseyin’in ismi hatırlansın.)</p>



<p><strong>Eder dil-mürde nice teşneyi her demde ol ihyâ</strong></p>



<p><strong>Ana Kevser nasîb olup der-i cennet küşâd olsun</strong></p>



<p>(Nice susuz ölü gönülleri her zaman ihya eder. /Ona Kevser nasip olsun ve cennet kapıları açılsın)</p>



<p><strong>Yerinde vaz edüp muhtâc idi hakkâ bu râh üzre</strong></p>



<p><strong>Güzel hayr eyledi makbûl-i Hallâk-ı ibâd olsun</strong></p>



<p>(Bu yol üzerinde gerçekten ihtiyaç olan yere inşa edilen bu çeşme ile yaptığı güzel hayır kulları Yaratan katında makbul olsun)</p>



<p><strong>Dedi itmâmının tarihini seyr eyleyüp Râzî</strong></p>



<p><strong>&#8220;Bu mâdan iç Hüseyn ü hem Hasan ervâhı şâd olsun&#8221; (1098/1687)</strong></p>



<p>(Tamamlanma tarihine şahit olan Râzî dedi ki: “Bu sudan iç, Hasan ve Hüseyin’in (ra) ruhları şâd olsun (1098/1687))</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="657" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş2-1024x657.jpg" alt="" class="wp-image-18880" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş2-1024x657.jpg 1024w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş2-300x192.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş2-768x493.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/09/çeş2.jpg 1199w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption>Çeşmenin hâlâ üzerinde bulunan kitabesi</figcaption></figure>



<p>Çeşmenin her ne kadar 1840’lı yıllarda Filibe Nazırı Hüseyin Naili Bey tarafından yaptırıldığı söyleniyorsa da tarihinin çok daha gerilere gittiğinde tereddüt yoktur. Zira hâlihazırda üzerinde bulunan ve tarih düşürmek üzere nakşedilen kitabede açıkça çeşmenin (1098/1687) yılında Hacı Hüseyin Efendi tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Dolayısıyla Eski Eserler ve Müzeler Müdürlüğü tarafından hazırlanan bir listeye dayanarak çeşmenin 1840’ta yapıldığına dair yaygınlaşan bu bilgi de mevsuk olmayıp izah ve tetkike muhtaçtır. Kanaatimiz o dur ki bu kitabenin bulunduğu tarihi çeşmenin 25 Kasım stadının köşesine yerleştirilmesi hem ecdadımızın hem de bu çeşmeyi yaptıranın asla razı olmayacağı bir durumdur. Sadece taşınmakla kalmayıp Mezarlık Çeşmesi’nin tarihine ve kitabesine yakışır bir estetik anlayışla onarılarak ihyası hem hayrın sahibi Hacı Hüseyin Efendi’ye bir vefa hem de tarihimize ve ceddimize hürmetimizin bir işareti olacaktır.</p>



<p><strong>Muhammet ALTAYTAŞ<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a>&#8211; A. Taha İMAMOĞLU<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></strong></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Prof. Dr. Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Doç. Dr. Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/edirnede-tarihi-mezarlik-cesmesi-nereye-tasinmalidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çok Uzun Bir Yıl: 1993</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cok-uzun-bir-yil-1993/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cok-uzun-bir-yil-1993/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Jul 2023 12:48:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[1993]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18806</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden biriydi 1993 yılı… Devletin başında 17 Nisan tarihine kadar Özal vardı, sonra Demirel cumhurbaşkanı olmuştu. 25 Mayıs tarihine kadar DYP-SHP&#8217;nin Demirel ve İnönü koalisyon hükümeti iktidardaydı. Ara döneme Erdal İnönü vekalet etti. 25 Haziran&#8217;da DYP-SHP beraberliği ile Çiller ve İnönü koalisyonu hükmet oldu. Dönemin 10 Temmuz tarihine kadar olan emniyet müdürü yılmaz Ergun idi, sonra Mehmet Ağar emniyet genel müdürü oldu. TÜSİAD&#8217;ın başında gübre kralı Muharrem Hilmi Kayhan vardı. Enflasyon aynen bu sıralardaki oranlarda, yüzde 70&#8217;lerdeydi. Neler neler oldu 1993 yılında… Büyük resme hiç baktınız mı? 11 Ocak… Bakanlar Kurulu kararı ile Lucky-S gemisine baskın yapıldı; 12 ton esrar, 3 bin kilo baz morfin ele geçirildi. 24 Ocak… Arabasına yerleştirilen bomba düzeneği sonrası Uğur Mumcu öldürüldü. 5 Şubat… Belki de en dürüst ve en çalışkan bakanlardan biri olan Adnan Kahveci&#8217;ye suikast yapıldı. Aracı ters yola girmiş ve kaza yapmış gösterildi. 17 Şubat… Jandarma genel komutanı Eşref Bitlis&#8217;in uçağı düşürüldü. 16 Nisan… Öcalan, PKK&#8217;nın ateşkes ilan ettiğini duyurdu. 17 Nisan… Özal kalp krizi olarak gösterilen bir suikast ile öldürüldü. 28 Nisan… Ümraniye&#8217;de çöplük faciası sonrası 39 kişi hayatını kaybetti. 25 Mayıs… Bingöl-Elazığ yolunda 33 askerimiz şehid edildi. Bu rakamın 66 olduğunu iddia edenler de var. 30 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden biriydi 1993 yılı…</p>



<p>Devletin başında 17 Nisan tarihine kadar Özal vardı, sonra Demirel cumhurbaşkanı olmuştu.</p>



<p>25 Mayıs tarihine kadar DYP-SHP&#8217;nin Demirel ve İnönü koalisyon hükümeti iktidardaydı. Ara döneme Erdal İnönü vekalet etti. 25 Haziran&#8217;da DYP-SHP beraberliği ile Çiller ve İnönü koalisyonu hükmet oldu.</p>



<p>Dönemin 10 Temmuz tarihine kadar olan emniyet müdürü yılmaz Ergun idi, sonra Mehmet Ağar emniyet genel müdürü oldu.</p>



<p>TÜSİAD&#8217;ın başında gübre kralı Muharrem Hilmi Kayhan vardı. Enflasyon aynen bu sıralardaki oranlarda, yüzde 70&#8217;lerdeydi.</p>



<p>Neler neler oldu 1993 yılında… Büyük resme hiç baktınız mı?</p>



<p>11 Ocak… Bakanlar Kurulu kararı ile Lucky-S gemisine baskın yapıldı; 12 ton esrar, 3 bin kilo baz morfin ele geçirildi.</p>



<p>24 Ocak… Arabasına yerleştirilen bomba düzeneği sonrası Uğur Mumcu öldürüldü.</p>



<p>5 Şubat… Belki de en dürüst ve en çalışkan bakanlardan biri olan Adnan Kahveci&#8217;ye suikast yapıldı. Aracı ters yola girmiş ve kaza yapmış gösterildi.</p>



<p>17 Şubat… Jandarma genel komutanı Eşref Bitlis&#8217;in uçağı düşürüldü.</p>



<p>16 Nisan… Öcalan, PKK&#8217;nın ateşkes ilan ettiğini duyurdu.</p>



<p>17 Nisan… Özal kalp krizi olarak gösterilen bir suikast ile öldürüldü.</p>



<p>28 Nisan… Ümraniye&#8217;de çöplük faciası sonrası 39 kişi hayatını kaybetti.</p>



<p>25 Mayıs… Bingöl-Elazığ yolunda 33 askerimiz şehid edildi. Bu rakamın 66 olduğunu iddia edenler de var.</p>



<p>30 Haziran… Van&#8217;da Türki Cumhuriyetlerden gelen temsilcilerin kaldığı Yenigün Otel, PKK tarafından kundaklandı, 11 kişi öldü.</p>



<p>2 Temmuz… Şırnak Çelik Karakoluna PKK saldırısı sonucu, 16 asker şehid oldu.</p>



<p>2 Temmuz… Sivas Madımak Otelindeki Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında otel ateşe verildi. 35 kişi öldü. Zamanın Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu &#8220;Madımak katliam değildir, perdeler tutuşmuş, camları açsaydılar&#8221; dedi.</p>



<p>5 Temmuz… Erzincan Başbağlar Köyünü basan PKK, köydeki bütün evleri yaktı ve 33 kişiyi şehid etti.</p>



<p>Bu liste böyle uzayıp gidiyor…</p>



<p>O dönemde aynı PKK&#8217;nın siyasi kanadı 1991 seçimlerinden bu yana İnönü ve Karayalçın SHP&#8217;sinin kanatları altında halen meclisteydi. 1993 yılı içinde 100&#8217;e yakın karakola saldırı yapıldı, onlarca subay, er ve sivil şehid edildi.</p>



<p>Sahi bütün bunlar neden olmuştu?</p>



<p>Uyuşturucularına ve kayıtlara girmeyen paralarına dokunulmuş ve bu olaylar zincirleme mi bsşlamıştı? O sıralar FETÖ ne yapıyordu? Kuluçkada olmadığına eminim.</p>



<p>Başka başka karanlık hesaplar da, işin içinde miydi?</p>



<p>Bu soruların cevabı hala karanlıkta…</p>



<p>Rusya dağılıyor ve Irak&#8217;a giren ABD, Bush sonrası Clinton ile kendisini dünyaya sevdirmeye çalışıyordu o günlerde.</p>



<p>Özetle çok uzun bir yıl olmuştu 1993.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cok-uzun-bir-yil-1993/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tarihci-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Apr 2023 12:58:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[yanlış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18749</guid>

					<description><![CDATA[Ebubekir Sofuoğlu&#8217;na çok önceleri reddiye yazmıştım… &#8220;Üniversiteler neredeyse fuhuş evleri… Gördüğüm var.. Gelin gezdireyim…&#8221; diyen birinin İslami akıl sağlığından şüphe ederim, ettim de… Bu şahıs normal değil… Ne tarih biliyor ne de İslami literatür… O programda aslında her şehre üniversite yapılmasını eleştiriyordu? Hatta bir önceki cümlesi &#8220;üniversitelerin şehirleri kalkındırdığı filan yok&#8221; gibi bir şey söylemişti. Sanıyor ki, her şey bir anda olur… Bilmiyor… Tarihçi ama tarih cahili işte… İmkan olan her şehirde beytül hikme olmasa İslam medeniyetinin altın devri yaşanır mıydı? Onlarca şehirde nizamiye medreseleri olmasa Türk medeniyetinden bahseden mi olurdu acaba? Cahil kere cahil yani… Hem üniversiteler fuhuş evleri ise, bu şahıs orada neci? Sadece prof değil de şeyci başının pazarlamacı başı imiş de, gördüğü varmış da, geleni gezdirecekmiş? Akit TV&#8217;de aynen bu cümleleri kurmuştu. Nasıl bir dildir bu? Yazıklar olsun. Tarih profesörü ama tarih cahili… Israr ile söylüyorum üstelik süzme bir tarih cahili… Mesela bir videosunda diyordu ki:&#8220;Lozan&#8217;ın gizli maddeleri vardır. Yoktur diyenler olsa da, vardır. Osmanlı&#8217;da bütün anlaşmaların bir tarihi ve gizli maddeleri vardır. Her zaman olmamışsa da genelde olmuştur.&#8221; Bu cümleler sadece kafa karıştırmaya yarar… Söylediği ne varsa bir cümle sonra kendisi yalanlıyor. Tamam, diyelim ki, Lozan&#8217;da gizli maddeler vardır… 100 yıl sonra o maddeler kimin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ebubekir Sofuoğlu&#8217;na çok önceleri reddiye yazmıştım…</p>



<p>&#8220;Üniversiteler neredeyse fuhuş evleri… Gördüğüm var.. Gelin gezdireyim…&#8221; diyen birinin İslami akıl sağlığından şüphe ederim, ettim de…</p>



<p>Bu şahıs normal değil… Ne tarih biliyor ne de İslami literatür… O programda aslında her şehre üniversite yapılmasını eleştiriyordu? Hatta bir önceki cümlesi &#8220;üniversitelerin şehirleri kalkındırdığı filan yok&#8221; gibi bir şey söylemişti.</p>



<p>Sanıyor ki, her şey bir anda olur… Bilmiyor… Tarihçi ama tarih cahili işte… İmkan olan her şehirde beytül hikme olmasa İslam medeniyetinin altın devri yaşanır mıydı? Onlarca şehirde nizamiye medreseleri olmasa Türk medeniyetinden bahseden mi olurdu acaba?</p>



<p>Cahil kere cahil yani…</p>



<p>Hem üniversiteler fuhuş evleri ise, bu şahıs orada neci? Sadece prof değil de şeyci başının pazarlamacı başı imiş de, gördüğü varmış da, geleni gezdirecekmiş? Akit TV&#8217;de aynen bu cümleleri kurmuştu. Nasıl bir dildir bu? Yazıklar olsun.</p>



<p>Tarih profesörü ama tarih cahili… Israr ile söylüyorum üstelik süzme bir tarih cahili…</p>



<p>Mesela bir videosunda diyordu ki:<br>&#8220;Lozan&#8217;ın gizli maddeleri vardır. Yoktur diyenler olsa da, vardır. Osmanlı&#8217;da bütün anlaşmaların bir tarihi ve gizli maddeleri vardır. Her zaman olmamışsa da genelde olmuştur.&#8221;</p>



<p>Bu cümleler sadece kafa karıştırmaya yarar… Söylediği ne varsa bir cümle sonra kendisi yalanlıyor. Tamam, diyelim ki, Lozan&#8217;da gizli maddeler vardır… 100 yıl sonra o maddeler kimin umurunda olacak. Dünya durduğu yerde kalacak mı sanıyor bu şahıs? Şimdi tersinden düşünürsek, bu Sofuoğlu&#8217;nun &#8220;Lozan Türkiye&#8217;nin tapusudur&#8221; diyen mandacı CHP zihniyetinden ne farkı kalıyor o zaman? Hem Lozan defalarca delinmiştir.</p>



<p>Ve bütün uluslararası anlaşmalar, gücü olanın gücü sürdüğü müddetçe geçerli olmuştur. Bunları bilmeyen de &#8220;tarihçiyim&#8221; filan da demesin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tarihci-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Roma’dan Gördüğüm İstanbul</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/romadan-gordugum-istanbul/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/romadan-gordugum-istanbul/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2023 13:53:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18664</guid>

					<description><![CDATA[2015 yılının yaz mevsiminde Avrupa’ya bir seyahat gerçekleştirdik. Önce başkent Roma da dâhil olmak üzere Napoli’den Venedik’e kadar İtalya’nın en önemli şehirlerini, daha sonra da Macaristan’ın başkenti Budapeşte gibi orta Avrupa’nın mücevheri kıymetindeki bir şâheserini gördük. Gezilerimiz detaylı değil, panoramik karakterliydi. Her bir şehre ayırdığımız zamansa ya bir gün ya da ondan bile daha kısaydı. Tefrîk ve temyîz kudretine sahipseniz eğer bazı şeyleri anlamak, idrâk etmek ve vicdan muhâsebesi yapabilmek açısından bu sınırlı zaman bile kâfidir sizin için. On birinci Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül Beyefendi cumhurbaşkanı olduğu dönemde Roma’yı ziyaret etmiş ve sonrasında da duygularını şöyle ifade etmişti: “Şehrin yüzlerce yıllık ihtişâmlı binaları, meydanları ve sokakları öyle korunmuş ki, ne bir gökdelen, ne de bir AVM var.” O günlerde bazı kalem sahipleri kendi köşelerinden Sayın Gül’ü zımnen de olsa eleştirmişler ve “Sayın Cumhurbaşkanı siyasete girmeden önce Paris’i, Roma’yı ve Londra’yı görmedi herhalde.” diyerek serzenişte bulunmuşlardı. Zât-ı devletlerinin izhâr ettikleri hayret ve hayranlıkla karışık duygunun bir benzerini Roma’yı ve diğer İtalyan şehirlerini gezerken doğrusu ben de yaşamadım değil. Hırs, açgözlülük ve amansız bir iştihâ ile yok ettiğimiz, daha doğrusu özünden kopardığımız beldelerimiz geldi hemen aklıma. Rant sevdâsıyla kimliksiz ve nesebi gayrı sahîh piç mimârînin, en sefîl ve pespaye örneklerinin bir ur gibi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>2015 yılının yaz mevsiminde Avrupa’ya bir seyahat gerçekleştirdik. Önce başkent Roma da dâhil olmak üzere Napoli’den Venedik’e kadar İtalya’nın en önemli şehirlerini, daha sonra da Macaristan’ın başkenti Budapeşte gibi orta Avrupa’nın mücevheri kıymetindeki bir şâheserini gördük. Gezilerimiz detaylı değil, panoramik karakterliydi. Her bir şehre ayırdığımız zamansa ya bir gün ya da ondan bile daha kısaydı. Tefrîk ve temyîz kudretine sahipseniz eğer bazı şeyleri anlamak, idrâk etmek ve vicdan muhâsebesi yapabilmek açısından bu sınırlı zaman bile kâfidir sizin için.</p>



<p>On birinci Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül Beyefendi cumhurbaşkanı olduğu dönemde Roma’yı ziyaret etmiş ve sonrasında da duygularını şöyle ifade etmişti: “Şehrin yüzlerce yıllık ihtişâmlı binaları, meydanları ve sokakları öyle korunmuş ki, ne bir gökdelen, ne de bir AVM var.” O günlerde bazı kalem sahipleri kendi köşelerinden Sayın Gül’ü zımnen de olsa eleştirmişler ve “Sayın Cumhurbaşkanı siyasete girmeden önce Paris’i, Roma’yı ve Londra’yı görmedi herhalde.” diyerek serzenişte bulunmuşlardı.</p>



<p>Zât-ı devletlerinin izhâr ettikleri hayret ve hayranlıkla karışık duygunun bir benzerini Roma’yı ve diğer İtalyan şehirlerini gezerken doğrusu ben de yaşamadım değil. Hırs, açgözlülük ve amansız bir iştihâ ile yok ettiğimiz, daha doğrusu özünden kopardığımız beldelerimiz geldi hemen aklıma. Rant sevdâsıyla kimliksiz ve nesebi gayrı sahîh piç mimârînin, en sefîl ve pespaye örneklerinin bir ur gibi kadîm şehirlerimizin tarihî dokusuna musallat olup onları tahrip ettiği gerçeği âdeta bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Gönlüme çöken ağırlığı eşim de dâhil tur arkadaşlarıma belli etmedim ama imparatorluk başkentimizi ve rûh kökünden kopardığımız şehirlerimizi düşündükçe içim kan ağladı.</p>



<p>Roma’nın buram buram tarih kokan sokaklarında adımlarken “Vah İstanbul’um, vah! Yazık olmuş sana!” diyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Kendi küçük dünyamda, bir gün İstanbul’un hesâbını Roma’da göreceğim zihnimin ucundan bile geçmezdi. Ancak Roma’yı gördükten sonra fark edebildim yakın tarihte üzerimizden ne ağır bir silindir geçtiğini. Başımıza çöreklenen felâketin büyüklüğünü, yaşadığımız rûhî ve kültürel sahadaki travmayı, irtifâ kaybımızın azametini bütün dehşetiyle hissettim orada.</p>



<p>Koruyamadığımız emânetleri, talan edip hurdaya çıkarttığımız tarihî mîrası düşününce iktisadî kayıplarımız bile gözümde küçüldü. Hattâ kaybettiğimiz imparatorluk coğrafyamız dahi nazarımda önemsizleşti. Çünkü bir gün o kayıpları yerine koyabilirdik. Peki, ya yok ettiğimiz medeniyet mîrasımız, yol açmak için fütûrsuzca yıktığımız ecdâd yadigârları ne olacaktı? Îmâr faâliyeti adı altında Sinan’ın eserlerine bile kıyan vandallığın telâfisi mümkün müydü? Ya bütün bu sefâletimizin gerçek sebebi olan rûh fukaralığını ne yapacaktık? İşte bütün bu sorular Roma kaldırımlarını arşınlarken bir heyûlâ gibi çöktü zihnime. Hoyratlığın kucağına atılıp nisyâna terk edilenler, üzerime üzerime geldi.</p>



<p>Hattâ zaman zaman bahsedilen fakat üzerindeki sis perdesi bir türlü aralanamayan Lozan’ın gizli maddelerinden biri de kültür ve medeniyet düşmanlığıyla mefâhirimizin sistemli ve sinsi bir şekilde yok edilmesi midir, diye de düşünmeden edemedim.</p>



<p>Meydanlarında, bulvarlarında, sokaklarında dolaştığım Roma’da dikkati çeken en önemli özellik, bütünlük şuûrunun mevcûdiyetiydi. Yani klasik devirden kalma bir binanın yanında yükselen modern bir mimârî örneği yoktu kesinlikle. Tarih kokan bir yapının yanına kondurulmuş yeni stil bir apartman ya da AVM’yi göremezdiniz orada. Şehrin eski bölümü her şeyiyle eskiydi ve bir bütün hâlinde korunuyordu. Gerçek Roma da orasıydı zâten. Sadece Başkent’te değil, uğradığımız bütün İtalyan şehirlerinde aynı büyülü tabloyu seyrettik. Macaristan’ın tâcında da yine benzer bir ihtişâmla selâmlandık. Gezdiğimiz bu şehirlerin hiçbirinde tarih, gökdelenlerin arasından başını çıkarıp varlığını isbâta çalışan bir istiklâl mücâdelesi vermiyordu. Şehirlerin siluetine uzaktan nazar ettiğinizde gözünüze çarpan en temel hakikat buydu.</p>



<p>Roma’da gezerken Askeri Tarih Müzesi’nin de önünden geçtik. Görkemli bir yapı olan müze daha sonradan yapılmış. Şehrin korunan, otantik bölümünde yeni bir binanın yapılmasına haklı olarak karşı çıkılmış. Bunun üzerine müze, tarihî dekoru bozmayan eski stil bir mimârîyle inşâ edilmiş. Yani bütünlük şuûru burada da kendisini göstermiş ve göz estetiğini bozacak bir ucûbeye izin verilmemiş. Mimârîsine baktığınızda binayı, sanki antik devirden kalma sanırdınız.</p>



<p>Hep duyardım; Avrupa’da şehrin eski bölümleri bir bütün olarak korunur, modern mimârî onların semtine dahi uğrayamaz, yeni yerleşimler de o tarihî mîrasın etrafında teşekkül eder. Bu gerçeği Roma, Milano, Floransa ve hattâ Budapeşte’de bizzât müşâhede ettim. İtalyanlarla Macarlar antik ve klasik kültürün en nâdîde örneklerini bütünlük şuûrunu öne çıkaran büyük bir îtinâyla korumuşlardı. Antik devirden kalma eserlerle klasik devrin müktesebâtı, yani asırların mîrası büyük bir uyum içerisinde koyun koyuna yaşıyordu. “Bütün yollar Roma’ya çıkar.” denir. Cihâna hâkim bir imparatorluk nizâmının mihrâk noktası olan bu kadîm şehir hâlâ eski haşmet ve asâletiyle dimdik ayaktaydı.</p>



<p>Şâhit olduklarımız bunlardan ibâret de değildi. İki şehir arasında yolculuk yaparken yakınından geçtiğimiz Ortaçağdan kalma kasaba ve köyler vardı. Uzaktan fırlatılan bir bakış, onların bile asâlet ve şahsiyetini muhâfaza ettiğini görmeye yetiyordu.</p>



<p>Bu gezi bana mukayeseli bakış açısının önemini fark ettirdi. İstanbul kadar eski bu kadîm şehirleri gördükten sonra yüzleşebildim ancak kendi hakikatimizle. Tarihî dokusunu koruyan bu şehirlerin havasını soluyunca anladım, zaman içinde ne kadar şedîd bir kültürel erozyona marûz kaldığımızı.</p>



<p>Türk vatanının incisi olan İstanbul’u azîz ecdâdımız âdeta bir kuyumcu titizliğiyle işlemişti. Boğaziçi Medeniyeti dediğimiz, görenlere rûh ve gönül saâdeti bahşeden zarâfet, tarihle tabiatın izdivâcıydı. Bu iki unsurun buluşmasıyla Âsitâne, efsûnlu bir mânâ iklimine kavuşmuştu. İstanbul sadece denizle toprağın değil, tarih ile tabiatın da visâle erdiği bir yeryüzü cennetiydi. Tabiî ona bu çeşniyi Türk’ten başkası katamazdı. Tabiatın emsâlsiz ikrâmı, üslûp sihirbazı Türk’ün maddeye şekil vermekteki dehâsıyla çiftleşince görenleri kendisine meftûn eden bir güzellik doğmuştu. İşte biz o güzelliğe kahrettik en evvel.</p>



<p>Neleri isrâf ettiğimizi görmek için İstanbul’un eski fotoğraflarına bir göz atmak yeter. Manzaranın ne kadar değiştiğini, daha doğrusu zaman içinde birçok güzelliğin rant canavarı tarafından nasıl yutulduğunu fark edebilmek için 1920’lerden itibâren on yıllık aralarla belli semtlerin ve özellikle de Boğaziçi’nin kartpostallarını yan yana dizerek seyre dalmak, bize bu mes’elede net ve kat’î bir fikir verir. O muhteşem tarihî siluetin, nasıl altı kaval üstü şişhane bir kepazelikle yer değiştirdiğini rahatlıkla anlarız o zaman.</p>



<p>İstanbul, Birinci Dünya Savaşı sonunda işgal edildi ve beş yıla yakın bir süre boyunca da esâret zilletine dûçar oldu. Ama bu zaman zarfında İngilizler, tek bir ecdâd yadigârına dahi ilişmedi; yıkmaya, tahrip etmeye tevessül etmedi. Belki yangın ve depremlerde bile İstanbul, bu kadar ağır darbeler almadı. Otantikliğine halel gelmedi. Ama siyasîlerimizin sözde îmâr(!) siyasetiyle, makamları büyük fakat dünyaları küçük bazı fırsat avcılarının rant karşısında sürekli tuş olmaları bizi bu seviyeye mahkûm etti. Elimizdeki en büyük açık hava müzesini hırsımıza kurban ettik.</p>



<p>Bazı yetkililerimiz ısrarla İstanbul’u bir marka hâline getireceklerini söylüyorlar. İddia sahiplerine soruyorum: Acaba Roma ya da Floransa, sahip olduğu tarih mîrası ve bütünlüğü bozulmamış şehir silueti ile bugün bir marka değil midir? Dersaâdeti marka şehir yapabilmek için Boğaz’ın kalbine gökdelen nâmlı hançerleri saplayarak Âsitâne’nin büyülü manâ muhtevâsına kıymak mı gerekiyordu? Yoksa Napolyon’un cihânın başkenti olmaya nâmzed gördüğü bu şehri, özellikle de Boğaziçi’ni, tarihî dokusunu koruyarak geleceğe taşımak, onun değerine değer katmak olmaz mıydı? Bugün Üsküdar sırtlarından Avrupa yakasına baktığınızda yerden göğe doğru uzanan bloklar tarafından Boğaziçi’nin tarihî kimliğinin kirletildiğini görürsünüz. Aynı noktadan yönünüzü sola doğru çevirdiğinizde yani Suriçine doğru nazar ettiğinizde ise yakın zamanlara kadar lâtif bir manzara okşardı bakışlarınızı. Fakat bugünlerde rant canavarı oraya doğru da uzanmış durumda. Mavi Câmi’nin arkasından bir hilkat garibesi yükseliyor artık. İnsan düşünmeden edemiyor: Acaba bu toplumun geçmişten geleceğe bütün saflığıyla korunmuş bir hâtırası kalmayacak mı?</p>



<p>Necip Fazıl “Canım İstanbul” şiirini 1963’te yazmıştı. Şimdi o şiirin mısrâları arasında dolaşırken İstanbul’u tahayyül edebilmenin imkânı var mıdır? Orhan Veli misâli gözlerimizi yumarak İstanbul’u, dinleyebiliyor muyuz bugün?</p>



<p>Türkiye’de kendisine “muhâfazakâr” denilen bir zümre var. Ekseriyetle, muhâfaza etmesini pek bilmeyen, daha ziyâde kâr peşinde koşturan, hamâsetle yoğrulmuş bir insan topluluğu bu. Estetikten yoksun, tarih bilincinden uzak, korunması gereken medeniyet mîrası ile rant arasında tercîh yapmak durumunda kaldığında kılıfına uydurarak dâima ikincisini tercih eden bu insan malzemesiyle biz, bugüne kadar neyi, ne ölçüde muhâfaza edebildik? Bunun bir muhâsebesi yapılmış mıdır?</p>



<p>Cumhuriyet dönemi muhâfazakârlığımız ne yazık ki köklü bir tarih ve kültür şuûruna dayanmıyor. O yüzden de kadük ve işlevsiz… Muhtâç olduğumuz nefes, gönül coğrafyamızdaki yirmi iki bin eserin rölövesini çıkartıp millî hâfızaya geçiren Ekrem Hakkı Ayverdi gibi bir uçbeyinin manevî derinliği ve aşk ahlâkıdır.</p>



<p>Artık bu toplumun sessizliğini bozup muhâfazakârlığını sorgulamasının vakti gelmiştir. Hiçbir şeyi “muhâfaza” etmeyip ancak kestirmeden “kâr” etmenin peşinde koşan, atasından kalan evi bile ocak olarak değil de emtia olarak gören bir zihniyetin üzerinde bu sıfat, emânet elbise gibi durmuyor mu? Türkiye’deki muhâfazakârlık, yok ederek “kâr” etmenin peşindedir. Bu zümre ne zaman gerçek kazancın “muhâfaza” ederek “kâr” etmekte olduğunun şuûruna erer ve bunu dert edinirse işte ancak o zaman üzerinde eğreti duran o sıfatı hâk eder.</p>



<p>İki bin yıl önceki Sezar’ın Roma’sı hâlâ “Ben varım.” diyor. Ya beş yüz yıl önceki Fatih’in İstanbul’u? Konstantin’in Yeni Roma adını verdiği o anlı şânlı şehir… Tabiatın ikrâmından İstanbul kadar nasîbi olmayan Roma’nın sâkinleri kıymetini bilip onu korumuşlar. Biz ise İstanbul’u zarâfet ve zevk-i selîmin değil, yozluğun ve hoyratlığın ellerine teslim ettik.</p>



<p>Vakti ve imkânı olan muhibbânımıza gidip görmelerini tavsiye ettiğim Budapeşte ve bütün İtalyan şehirleri, bilhâssa da Roma, kent kültürü ile tarih bilincinin bütünleşerek hayat bulduğu örnek şehirlerdir. İki dünya harbi geçirmiş olan Avrupalı, mâzîsinin üzerine titrerken cumhuriyetin ilânından bu yana savaş yüzü görmemiş bir toplum, medeniyet mîrasını kendi eliyle tıraş etti. </p>



<p>Bir tarihi yok etmek için sadece bir dozer yeterlidir. Yeniden bir tarih yazmak içinse asırları devirmek gerekir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/romadan-gordugum-istanbul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Acırım Tükürüğe</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Sep 2022 08:15:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18452</guid>

					<description><![CDATA[Son günlerde soyu sopu belli olmayanların dilinde yine yeniden Osmanlı var. Hep bildiğimiz teraneler. Yok, padişah şöyle kaçmış şöyle hainmiş deyu saçmalamaların bini bir para. İlkokul seviyesinde üretilmiş ve öğretilmiş laklakları tekrar ile avunan leylekler. Bir topluma / millete mensup olmak sadece o ırka mensubiyetten ya da devletin sınırları içinde doğmaktan ibaret olsaydı iş belki kolay olabilirdi. Ama maalesef öyle değil. Hain olanın sadık olanı hainlikle yaftaladığı, sahtekâr ve dolandırıcı hırsız tayfasının sadakati ruhunun derinliklerine işlemiş olanları hırsızlıkla suçladığı tuhaf, garip hatta saçma sapan bir dönemi yaşıyoruz. Bir milletin geçmişi ile bu kadar aleni savaştığı başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Eğer varsa mutlaka orada da satılmış kalemler, sahte aydınlar üretilmiştir mutlaka. En azından bizde öyle. Karl Max’ın sakalına ihtiram edip Müslümanın sakalına çember sakal diyerek aşağılayan bu güruh hala bitmedi, bitecek gibi de değil maalesef. Rahibenin kıyafetine tazim eden bu zevatın Müslüman kadının tesettürü ile kavgasını ölesiye sürdürmesi en basitinden cehalet, hamakat derecesinde aldanmışlıktır. Osmanlıyı eleştirmeyi marifet sayanların aynı dönemde hayranı oldukları Avrupa’nın ne halde olduğunu bilmediklerini de sanmıyorum. Ama işte iğdiş edilmiş beyinlerin çaresizliğini seyre devam ediyoruz.&#160;&#160;&#160; Kendi toplumuna bu kadar yabancı olmanın, hatta düşman olmanın cazibesini başkaca hesaplara bağlamak artık demode. Herhangi bir menfaat çerçevesini aşmış gerçek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son günlerde soyu sopu belli olmayanların dilinde yine yeniden Osmanlı var. Hep bildiğimiz teraneler. Yok, padişah şöyle kaçmış şöyle hainmiş deyu saçmalamaların bini bir para. İlkokul seviyesinde üretilmiş ve öğretilmiş laklakları tekrar ile avunan leylekler. Bir topluma / millete mensup olmak sadece o ırka mensubiyetten ya da devletin sınırları içinde doğmaktan ibaret olsaydı iş belki kolay olabilirdi. Ama maalesef öyle değil. Hain olanın sadık olanı hainlikle yaftaladığı, sahtekâr ve dolandırıcı hırsız tayfasının sadakati ruhunun derinliklerine işlemiş olanları hırsızlıkla suçladığı tuhaf, garip hatta saçma sapan bir dönemi yaşıyoruz.</p>



<p>Bir milletin geçmişi ile bu kadar aleni savaştığı başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Eğer varsa mutlaka orada da satılmış kalemler, sahte aydınlar üretilmiştir mutlaka. En azından bizde öyle. Karl Max’ın sakalına ihtiram edip Müslümanın sakalına çember sakal diyerek aşağılayan bu güruh hala bitmedi, bitecek gibi de değil maalesef. Rahibenin kıyafetine tazim eden bu zevatın Müslüman kadının tesettürü ile kavgasını ölesiye sürdürmesi en basitinden cehalet, hamakat derecesinde aldanmışlıktır. Osmanlıyı eleştirmeyi marifet sayanların aynı dönemde hayranı oldukları Avrupa’nın ne halde olduğunu bilmediklerini de sanmıyorum. Ama işte iğdiş edilmiş beyinlerin çaresizliğini seyre devam ediyoruz.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Kendi toplumuna bu kadar yabancı olmanın, hatta düşman olmanın cazibesini başkaca hesaplara bağlamak artık demode. Herhangi bir menfaat çerçevesini aşmış gerçek bir inanışa dönüşmüştür bunlarda. Çünkü milli menfaatlerini bile tayinde basiretleri kapalı olan bu tiplerin sadece akılları, zekâları değil kalpleri de hastalığın illetinden mustarip olsa gerek. Çünkü en azından hassas milli meselelerde bile tavır belirleme konusunda tutarlı davranışlar ortaya koymaktan acizlerdir bunlar. Ülkede mevcut idarenin Müslümanlara açıktan zulmettiği günlerde bile hiç bitimiz kalkıp ülke aleyhine bir çalışmaya destek olmadık. Terörize olmadık ve hukuki, siyasi hatta sosyolojik mücadelemizi kanunlar çerçevesinde yürüttük.</p>



<p>Şimdi yaşı bir üniversite öğrencisinin üç buçuk katı olmuş bir zat kalkıp Osmanlı bizim atamız değil geçmişimiz diye üşenmemiş köşesine yazmış Yazı boyunca hakikati ifade ettiği ender yerlerden biri olan bu cümleye katılmamak elde değil. Çünkü hiçbir torun dedesine, atasına bunların söylediğinin söylemez. En azından kendi adına doğruyu ifade etmiş. Ancak bizim adımıza konuşması pek doğru olmamış. Çünkü Osmanlı bizim hem geçmişimiz hem de atamızdır. Hatta sadece Osmanlı değil Selçuklu da Abbasi de Eyyubi de Emevi de bizim atamızdır. Çünkü bir İbrahim’in milletindeniz. Başkaları Abraham ya da Josef’in ya da Agop’un torunu olabilir. Bu kabahat değildir.</p>



<p>Ama kalkıp ta koskoca bir millet adına ahkâm kesmesin. Bu millet ecdadı ile sadece övünmüyor onlar gibi de düşünüyor ve yaşıyor. Siz anlamasanız da bilmeseniz de bu böyle. Atasını reddeden soysuza karşı acımak dışında bir duygu taşırsak o sadece yüzüne tükürmek için içimizden gelecek öfkedir. Ama onun için de bir kez daha düşünür ve vazgeçeriz. Çünkü;</p>



<p>Acırız tükürüğe…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
