<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>süleyman çelebi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/suleyman-celebi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 02 Apr 2021 08:35:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>süleyman çelebi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mevlid ve Bilinç İnşası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mevlid-ve-bilinc-insasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mevlid-ve-bilinc-insasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 08:35:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[mevlid]]></category>
		<category><![CDATA[süleyman çelebi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17040</guid>

					<description><![CDATA[-Süleyman Çelebi’nin Mevlid MesnevisiBir Âşığın Dilinden Rahmet Nebisi- MEVLİD’İN MANA VE MAHİYETİ Asıl adı Vesîletü’n-Necât olan Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gerçeklerden yola çıkan, temsilî yönü bulunan, duygu ve heyecan dünyasına hitap eden, esas olarak toplumsal bilinç inşa etmeyi hedefleyen mesnevi türü manzum bir eserdir. O, bir aşığın hayal hanesi, hisli nefesi, içten bir sesi, eşsiz namesidir. Maşuk ise kâinatın efendisi, Rahmanın sevgilisi, müminlerin bir tanesi, Rahmet Nebisi’dir. Süleyman Çelebi yeni yurt edinilen topraklarda var olma derdi ve davasında olan bir toplumun ferdiydi. Verimli kılmak ve iyi ürün almak için toprağı işlemek ve ardından tohum ekmek ne kadar önemliyse, toplumu oluşturan fertlerde bilinç inşa etmek, zihniyet aşılamak, duygu dünyası kurmak, birlik ve beraberlik kültürü oluşturmak da o kadar önemlidir. Bunun için inanç, sevgi ve heyecan gerekir. Yaratıcıya inanç, yaratılana sevgi ve birlik-bütünlük heyecanı. Çelebi de bunu yapmış, Yaratımız olan Allah inancıyla başlayıp, yaratılanların en şereflisi, yegâne önderimiz, örneğimiz ve peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sevgini işlemiş ve bu topraklarda birlik-bütünlük heyecanı oluşturmayı hedeflemiş. O Devlet-İ Âlî’nin bir güneş misali doğuş ve yükselişinin de, gün ortasında ortaya çıkan kara bulutların arkasında kayboluşunun da şahidi olmuş; hem Orhan Gazi, Murat Hüdavendigar ve Yıldırım Beyazıt’ın muhteşem fetih günlerinin parlaklığını görmüş hem de Yıldırım Beyazıt ile Emir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center"><strong>-Süleyman Çelebi’nin Mevlid Mesnevisi</strong><br><strong>Bir Âşığın Dilinden Rahmet Nebisi-</strong></p>



<p><strong>MEVLİD’İN MANA VE MAHİYETİ</strong></p>



<p>Asıl adı <em>Vesîletü’n-Necât</em> olan Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i <em>gerçeklerden yola çıkan, temsilî yönü bulunan, duygu ve heyecan dünyasına hitap eden, esas olarak toplumsal bilinç inşa etmeyi hedefleyen mesnevi türü manzum bir eserdir</em>. O, bir aşığın hayal hanesi, hisli nefesi, içten bir sesi, eşsiz namesidir. Maşuk ise kâinatın efendisi, Rahmanın sevgilisi, müminlerin bir tanesi, Rahmet Nebisi’dir.</p>



<p>Süleyman Çelebi yeni yurt edinilen topraklarda var olma derdi ve davasında olan bir toplumun ferdiydi. Verimli kılmak ve iyi ürün almak için toprağı işlemek ve ardından tohum ekmek ne kadar önemliyse, toplumu oluşturan fertlerde bilinç inşa etmek, zihniyet aşılamak, duygu dünyası kurmak, birlik ve beraberlik kültürü oluşturmak da o kadar önemlidir. Bunun için inanç, sevgi ve heyecan gerekir. Yaratıcıya inanç, yaratılana sevgi ve birlik-bütünlük heyecanı. Çelebi de bunu yapmış, Yaratımız olan Allah inancıyla başlayıp, yaratılanların en şereflisi, yegâne önderimiz, örneğimiz ve peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sevgini işlemiş ve bu topraklarda birlik-bütünlük heyecanı oluşturmayı hedeflemiş.</p>



<p>O Devlet-İ Âlî’nin bir güneş misali doğuş ve yükselişinin de, gün ortasında ortaya çıkan kara bulutların arkasında kayboluşunun da şahidi olmuş; hem Orhan Gazi, Murat Hüdavendigar ve Yıldırım Beyazıt’ın muhteşem fetih günlerinin parlaklığını görmüş hem de Yıldırım Beyazıt ile Emir Timur arasında cereyan eden Ankara Savaşı’nda alınan yenilginin getirdiği toplumsal dağılmışlığın acı tecrübelerini yaşamış. İşte bu dönemde dağılan zihinleri toplamak, pörsüyen bilinçleri canlandırmak, yeniden bir heyecan oluşturmak da sanki onun omuzlarına yüklenmiş; gönlünden kopan, dilinden dökülen ve kaleminden çıkan <em>Vesîletü’n-Necât</em>’ın hem dünyada hem ahirette kurtuluş vesilesi olmasını dilemiş.</p>



<p>O adeta bir çınar olmuş, halk gölgesine girmiş, duldasına sığınmış, onun duygu dünyasında kendi duygularını bulmuş; bu vesileyle kendini bilmiş, yaratan Rabbini tanımış, Rahmet Peygamberini anmış; zorluk zamanlarında kime sığınacağını, kimin sevgisiyle avunacağını, kimi örnek alacağını ve önder edineceğini öğrenmiş.</p>



<p><strong>MEVLİDİN MUHTEVASI</strong></p>



<p><strong>Allah’ı Anmaktır Her İşin Başı</strong></p>



<p>Bir Müslümanın olmazsa olmazı, Allah inancı ve Hz. Muhammed Mustafa sevgisidir. Bu onun dilinde ikrar, kalbinde tasdiktir. Kalbine tercümandır dili, dilinin nazargâhıdır kalbi. Kalbindeki inanç dilinde zikre, aklında fikre dönüşür de, zikri neyse fikri o olur Müslümanın. Hepsi tevhidde buluşur, O’nun adı dilden dile dolaşır. Kula evvela Allah demek yaraşır. Bununla ancak kul kulluğa erişir, kardeş olur bir birine karışır. O yüzdendir, her şeyden önce Allah demenin görev olması, kulun kemalinin bununla tamamlanması.</p>



<p>“Allâh adın zikr edelim evvelâ</p>



<p>Vâcip oldur cümle işde her kula”</p>



<p>Çünkü Allah diyen kendini bilir, sınırlarını görür, imkânlarını tanır, hayra yönelir, şerden kaçınır; bir işe karar verdiğinde ve kalkıştığında Allah’a dayanır, zorluk ve sıkıntıda O’na sığınır; gazabından korkar, rahmetine koşar… &nbsp;Allah da onun adeta gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olur; basiret gözünü açar, hem bu dünyada hem de öte âlemde işlerini hayra çıkartır, sevap defterini kabartır.</p>



<p>“Allâh adın her kim ol evvel ana</p>



<p>&nbsp;Her işi âsân eder Allâh ana”</p>



<p>*</p>



<p><strong>Bütün Âlem Yok İken O Var İdi</strong></p>



<p>Allah’ın adıyla başlayan Çelebi; O’nun varlığına, birliğine, yaratıcılığına âlemi delil kılar. Çünkü âlem geçici, Allah kalıcı. Alem yok iken de Allah vardı. &nbsp;Yerler ve gökler bütün kâinat; melek, cin ve insan bütün akıl sahipleri; hayvan, bitki ve cansız bütün varlıklar O’nun yaratmasıyla varlık kazanmışlar. Akıl ve irade verilenler imtihana tabi, verilmeyenlerse lisan-ı hal ile tesbihe memur kılınmışlar. Böylece kâinatın her kürresi ve zerresi O’nun hükmüne boyun eğmiş. Her şey O’na bağlı, O her şeyden müstağni; her şey O’na yönelir, O her şeyi yönetir.</p>



<p>“Cümle âlem yoğ iken Ol var idi</p>



<p>Yaradılmışdan Ganî Cebbâr idi</p>



<p>Var iken Ol yok idi ins ü melek</p>



<p>Arş ü ferş ü ay ü gün hem nüh-felek</p>



<p>Sun’ ile bunları Ol var eyledi</p>



<p>Birliğine cümle ikrâr eyledi</p>



<p>Kudretin ızhâr edüp hem Ol Celîl</p>



<p>Birliğine bunları kıldı delîl”</p>



<p>*</p>



<p>Çelebi’nin dağarcığındaki bilgiye göre âlem Hz. Muhammed Mustafa vesilesiyle yaratılmış. Öyle anlaşılıyor ki, “Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım” şeklindeki uydurma hadîs kabul edilen söz onun zihnine sahih olarak yansımış. Belki de kitlelerin duygu dünyasına böyle hitap etmek onun zihin dünyasına uygun gelmiş.</p>



<p>“Pes Muhammed’dir bu varlığa sebeb</p>



<p>Sıdk ile anın rızâsın kıl taleb”</p>



<p>Böylece Yüce Yaratıcı’yı anlatmanın hemen ardından yaratılanların en şereflisini anlatmaya yol bulmuş. Bir diğer deyişle Çelebi, Rahmet Peygamberi’nin Yüce Allah’ın engin kudretinin eşsiz eseri olduğunu bu şekilde anlatmak istemiş. Bunu pekiştirmek için de ilk yaratılanın Hz. Peygamber’in nuru olduğunu dile getirmiş. Bu anlayışın bir çok âlime göre hadis kabul edilmeyen bir söze dayanması, Çelebi’nin böyle düşünmesine engel teşkil etmemiş. Çelebi’nin sufî zihin dünyası bunu kolayca kabul etmiş. Kim bilir belki de O’na olan derin ve engin sevgisi, bu şekil düşünmeye onu sevk etmiş.</p>



<p>“Hak Teâlâ ne yaratdı evvelâ</p>



<p>Cümle mahlûkdan kim ol evvel ola</p>



<p>Mustafâ nûrunu evvel kıldı var</p>



<p>Sevdi anı ol Kerîm ü Kird-gâr”</p>



<p>*</p>



<p><strong>Rahmet Nebisi Doğdu Yer Gök Nura Gark Oldu</strong></p>



<p>Hz. Peygamberi anlatmak tabi ki doğumuyla başlamalıydı. Şair Çelebi, duygu ve hayal dünyasında O’nun doğumunu olağanüstü bir güzellikte kurgulamış: Meleklerin eşlik ettiği hatta yardıma koştuğu bir doğum sahnesi. Kimisi Âmine Hatun’un sırtını sıvazlamakta kimisi şerbet ikram etmekte. Ama hepsi O’nun doğumuna şahitlik etmekte, “Ehlen bik ve merhaba” demek için sabırsızlanmakta.</p>



<p>Bu olayı gerçek bir tarihi sahne olarak değil, şairin duygu ve hayal dünyasının kurgusu olarak görmek gerek. Çünkü ne siyer kitaplarımızda ne de tarih edebiyatımızda Âmine Hatun’dan böyle bir rivayet bulunmakta. Öyle görünüyor ki, şair mecazî ve temsilî bir yöntem kullanmakta: Doğum sancısı çeken bir annenin melekler tarafından sırtının sıvazlanarak sakinleştirilmesi ve cesaretlendirilmesi, sunulan şerbetle gönlünün ferahlatılması, bu acı ve ağır sancının arkasından gelecek güzelliğin ona müjdelenmesi…</p>



<p>Belki bu sahneleri bütün anneler yaşıyor da, biz fark etmiyoruz. Kolay mı, bir can dünyaya getirmek, sancısını çekmek, içinden bir şeyin kopup ayrıldığını hissetmek?</p>



<p>Anneliğe ulaşmayı kolay mı sandın? Kolay mı sandın, can içinde can beslemeyi, canı candan koparmayı, acılar içinde kıvranmayı, sen kıvranırken herkesi sevince gark etmeyi, bunca acının ardından sevebilmeyi, kucağında bir sabiyi beslemeyi?</p>



<p>Demek ki Yüce Yaratan annelik bilinci ve duygusu kazanmaya bu sancıyı sebep kılmış, bununla duyguları coşturmuş, çocukla anne arasında güçlü bir bağ kurmuş. Bu yüzden olsa gerek bütün annelerin içinden kopup geleni, kendine bunca acı çektireni; şefkatle kucağına alması, bağrına basması…</p>



<p>“Âmine ider çü vakt oldu tamâm</p>



<p>Kim vücûda gele ol hayru’l-enâm</p>



<p>Susadım gâyet harâretden katı</p>



<p>Sundular bir câm dolusu şerbeti</p>



<p>İçdim anı oldu cismim nûra gark</p>



<p>İdemezdim nûrdan kendümi fark</p>



<p>Geldi bir akkuş kanadıyla revân</p>



<p>Arkamı sığadı kuvvetle hemân</p>



<p>Doğdu ol sâatde ol Sultân-ı dîn</p>



<p>Nûra gark oldu semâvât ü zemîn”</p>



<p>*</p>



<p><strong>Bütün Nesneler Dile Geldiler Dediler Merhabâ</strong></p>



<p>Hele o <em>merhaba</em> sahnesi var ki, sanki Hz. Adem’in yaratılışına veya Hz. İsa’nın mucizevî doğumuna nazire kılınmış. Hurilerin etrafta dört dönmesi, yeni doğmuş bebeğin Kâbe’ye yönelmesi, Kâbe’nin secde etmesi, o haldeyken tazarru ve niyazda bulunması… Bütün bunlar şairin hayal dünyasında en ince ve zarif çizgilerle çizilmiş, resmedilmiş; söze gelmiş, terennüm olmuş, dudaklardan dökülmüş… Kâinatın her zerresi adeta dile gelip “hoş sefâ geldin!” nidasında bulunmuş, her yeri nur kaplamış…</p>



<p>“Cümle zerrât-ı cihân idüp nidâ</p>



<p>Çağrışuben dediler kim merhabâ</p>



<p>Merhabâ ey âlî Sultan merhabâ</p>



<p>Merhabâ ey kân-ı irfân merhabâ”</p>



<p>*</p>



<p>O Rahmet Nebisi’nin dünyadaki ve ahiretteki halini ve görevini ayet ve hadislere gönderme yaparak ne güzel ifade etmiş Çelebi! Yaşayanlara rahmet vesilesi, ahirette günahkârlara son umut kapısı… O’nun insanlığa getirdiği hidayet, rahmet ve bereket ile ahiretteki şefaat niyazı bu kadar güzel anlatılabilirdi!</p>



<p>“Merhabâ ey rahmeten li’l-âlemîn</p>



<p>Merhabâ sensin şefîu’l-müznibîn”</p>



<p>*</p>



<p>Yaratılmışlar içindeki yeri, peygamberler arasındaki konumu, ulema ve evliya için ne anlam ifade ettiğini ayrı bir güzellikte dile getirmiş Çelebi beyitlerinde.</p>



<p>“Ey gönüller derdinin dermânı sen</p>



<p>Ey yaradılmışların Sultânı sen</p>



<p>Sensin ol Sultân-ı cümle enbiyâ</p>



<p>Nûr-ı çeşm-i evliyâ vü asfıyâ”</p>



<p>*</p>



<p>Nübüvvet mührü O’nunla vurulacaktı, vuruldu. Son nebi, son resul, son peygamber hâsılı Yüce Allah’ın insanlığa gönderdiği son elçi. O’nun getirdiği din, son haber; bütün insanlığa yetecek ta kıyamete kadar.</p>



<p>“Ey risâlet tahtının sen hâtemi</p>



<p>Ey nübüvvet mihrinin sen hâtemi”</p>



<p>*</p>



<p>Şairin hayal dünyasında, eşsiz şairane kurgusunda ne Mekke, ne Kâbe, ne de O’nun içinde doğduğu toplum unutulmuş. Mekke aydınlığa gark olmuş, Kâbe secdeye kapanmış, toplumun her kesimi şaşkın, büyük bir olayın olduğu zannına kapılmış, hayırlı ve nurlu bir doğumun arefesinde, belki de tam içinde, bir şeyler olduğunu fark etmişler ama tam da anlayamamışlar. Çözmeye çalışmışlar, çözememişler. Bir taşı bile yerinden oynamadan Kâbe’nin nasıl secde ettiğinin şaşkınlığını yaşamışlar. Onların şaşkın bakışları karşısında Kâbe dile gelmiş neler neler söylemiş, mübarek doğumu müjdelemiş, kendisini putlardan kurtaracak, tevhîd bayrağını Mekke semalarında dalgalandıracak Büyük Erin gelişini haber vermiş.</p>



<p>“Secde kıldı Ka‘be gördü hâs u âm</p>



<p>Düşmedi bir taşı hoş kıldı kıyâm</p>



<p>Rüknü rükne Ka‘be’nin virdi selâm</p>



<p>Dediler kim doğdu ol hayru’l-enâm</p>



<p>Ka’be bir savt etdi ol dem nâgehân</p>



<p>Dedi doğdu bu gice şems-i cihân</p>



<p>Pâk edüp küfr ile putlardan Resûl</p>



<p>Kurtarıser beni müşriklerden ol”</p>



<p>*</p>



<p>Rahmet Nebisi’nin peygamberlik görevini alması, risaletine delil kılınan mucizelerle anlatılır. Her şeyin zamanı vardı, nübüvvetin de zamanı yaşının kırka baliğ olmasıydı. Yaşı kırka erince Hz. Muhammed Mustafa’nın başına risâlet tacı kondu, çok mucizeler zahir oldu. En büyük mucizesi Kur’an’dı, ayet ayet indi, alemi nuruyla aydınlattı.</p>



<p>“Fahr-ı âlem erdi çün kırk yaşına</p>



<p>Kondu pes tâc-ı risâlet başına</p>



<p>Dem-be-dem âvâz gelürdi yâ Emîn</p>



<p>Seni kıldım rahmeten li’l-âlemîn</p>



<p>İndi Kur’an âyet âyet beyyinât</p>



<p>Zâhir oldu nice türlü mu‘cizât”</p>



<p>*</p>



<p>Hz. Cebaril oldu onun yol arkadaşı, hem dindaşı hem sırdaşı. En büyük hissî mucizesi Mekke’de gerçekleşti, Yüce Allah’ın inayeti ve izniyle, ay ikiye yarıldı, iki parça olup birbirinden ayrıldı; inananın inancını artırdı, inkârcıyı yerin dibine batırdı.</p>



<p>“Çün işâret kıldı ol mahbûb-ı Hak</p>



<p>Parmağıyla ay oldu iki şak”</p>



<p>*</p>



<p><strong>Cihan Şâhının Mi‘râcı Burakın Aşkı Cebrail’le Söyleşisi</strong></p>



<p>Çelebi’nin en coşkulu ve hararetli anlattığı bölüm Mirac bahsidir. Şairin hayal hanesinde kurduğu sahneler, hayal perdemize adeta canlıymış gibi yansır. Her şey ve herkes dile gelir, bu olağanüstü olayı ve olayın büyük kahramanı Rahmet Nebi’sini anlatır. En ilginç sahne de O’na olan aşkından yemeden içmeden kesilmiş, erimiş, bitap düşmüş Burak’ın bülbül misali dile gelip yüreğinde yeşeren aşkı ve içinde çağlayan duyguyu anlatması ve Cebrail ile söyleşmesidir.</p>



<p>“Cebrâîl çün cennete vardı revân</p>



<p>Gördü kim bî-had burâk otlar hemân</p>



<p>İçlerinde bir burak ağlar katı</p>



<p>Yimez içmez kalmamış hiç tâkatı</p>



<p>Gözlerinden yaşı ceyhûn eylemiş</p>



<p>Ciğerini derd ile hûn eylemiş</p>



<p>…</p>



<p><strong>Dedi</strong> Cebrâîl nedir ağladığın</p>



<p>Hüzn ile cân u ciğer dağladığın</p>



<p>Bâkî yoldaşın yiyüp içüp gezer</p>



<p>Sen inilersin de cânın ne sezer</p>



<p><strong>Dedi</strong> kırk bin yıl durur kim yâ emîn</p>



<p>Aşkdır bana yemek içmek hemîn</p>



<p>Nâgehân bir ün işitdi kulağım</p>



<p>Gitdi aklım bilmezem solum sağım</p>



<p>Yâ Muhammed deyüben çağırdılar</p>



<p>Bir sadâ birle ki yürekler deler</p>



<p>Ol zamândan bilmezem ki no’lmuşam</p>



<p>Ol adın ıssına âşık olmuşam”</p>



<p>*</p>



<p>Böyledir şiir; hayal dağının zirvesinden kopunca, kendi etrafında döner, döndükçe büyür, büyüdükçe hacmi ve hızı artar, kocaman bir kütleye dönüşür; sanki olur büyük bir kâinat, içinde taşır zübde-i kâinat. Bir de şair Çelebi gibi Rahmet Nişanesi’nin aşığı olunca bu hayalin hızını ve çapını matematikle hesap etmek, istatistiklerle ölçmek, içindeki sakladıklarını kuru bakışla fark etmek öyle kolay değildir!</p>



<p>“Dinle gel mi‘râcın ol şâhın ayân</p>



<p>Âşık isen aşk oduna durma yan”</p>



<p>Bu beyit, tam da bunu anlatır. Âşık olmadan bunu anlayamaz ve anlatamaz hiç kimse. Böylesine dile gelemezdi yoksa şairin hayalinde hiçbir nesne, bunlar değildir basit bir efsane, şairin hayal dünyasından kopan hisle, aşkın sıcaklığını taşıyan nefesle; gökleri çınlatan sesle, dile gelen ve dudaklardan dökülen terennümlerdir. Anlamak istersen, hele bir gönülden dinle, içten gelen hevesle, kalbinden yansıyan sezişle…</p>



<p>“Çekdi ol demde burâkı Cebrâîl</p>



<p>Önüne düşdü ana oldu delil</p>



<p>Hoş süvâr oldu ana şâh-ı cihân</p>



<p>Açdı berrini burâk uçdu hemân</p>



<p>Tarfetü’l-ayn içre Sultân-ı ümem</p>



<p>Geldi Kuds’e irdi vü basdı kadem</p>



<p>Enbiyâ ervâhı karşu geldiler</p>



<p>Mustafâ’ya cümle ikrâm kıldılar</p>



<p>…</p>



<p>Hep gök ehli cümle karşu geldiler</p>



<p>Mustafa’ya izzet ikram kıldılar</p>



<p>“Merhabân bik” yâ Muhammed dediler</p>



<p>Ey şefâat kânı Ahmed dediler</p>



<p>Her biri kutluladı mi’racını</p>



<p>Dediler giydin saâdet tacını</p>



<p>Yürü kim meydan senindir bu gece”</p>



<p>*</p>



<p><strong>Tövbe Edip İsyanımıza Âmîn Diyelim Çelebi’nin Duasına</strong></p>



<p>Çelebi, tazarru ve dua ile hitama erdirir mesnevisini, böylece almış görünür hevesini, toplayacaktır ötede bütün bunların meyvesini, cennet-i ala da Havz-ı Kevser kıyısında giyer inşallah cennetlik kisvesini.</p>



<p>“İmdi gel isyânımız yâd edelim</p>



<p>Nâle vü zârı vü feryâd edelim</p>



<p>…</p>



<p>Cümlemiz isyânımızı bilmişiz</p>



<p>Hazretine rahmet uma gelmişiz</p>



<p>Umarız Senden inâyetler ola</p>



<p>Rahmet irişe şefâatler ola</p>



<p>…</p>



<p>Afv idüp isyânımız kıl rahmeti</p>



<p>Ol habîbin yüzü suyu hürmeti</p>



<p>Sana lâyık kullar ile hem-dem et</p>



<p>Ehl-i derdin sohbetine mahrem et</p>



<p>Hem Süleyman fakîre rahmet et</p>



<p>Yoldaşın îmân makâmın cennet et</p>



<p>Yâ ilâhî kılma bizi dâllîn</p>



<p>Bu duâya cümleniz deyin âmîn”</p>



<p>Amîn, amîn, amîn…</p>



<p>*</p>



<p><strong>MEVLİDİN KIYMETİ ve ZİHİN DÜNYAMIZDAKİ YERİ</strong></p>



<p>Süleyman Çelebi’nin <em>Vesîletü’n-Necât</em>’ı, çağları aşarak bugüne kadar gelen ve kıymetinden bir şey kaybetmeden her dönemde gönülleri fetheden halkın <em>Mevlid’i</em>, edebiyatın mesnevisidir. Onun bu yönünü görmek ve bu çerçeveden değerlendirmek gerekir. Bunun dışına çıkan değerlendirmeler, ya boşa kürek çekmek ya da metni amacının dışına çıkarmak anlamına gelir. Çünkü <em>Vesîletü’n-Necât</em>, <em>duygusal bir şiir, hayal zenginliğinin ürünü eşsiz bir eser, kurgusal bir dünya, isminden de anlaşılacağı üzere kurtuluşa vesile olma niyetinde bir metindir</em>.</p>



<p>Özellikle vesile olma yönüyle <em>Mevlid</em>, bir <em>bilinç inşası</em> amacı ve iddiası taşımaktadır. Çelebi, somut bir gerçeklik olan Rahmet Peygamberi’nin hayatı üzerinden giderek hayalin sunduğu atmosfer içinde dilin mecaz imkânlarını kullanarak temsili bir anlatımla sahih inanç etrafında sahici bir bilinç oluşturma çabasında olmuştur. Onun bu çabası, lafızlara dökülmüş, kelimelere bürünmüş, derlenmiş toparlanmış bir mana bohçasına dönüşmüştür. Bir başka benzetmeyle o, bir hat şaheserinin etrafını tezyin ve tezhip eden müzeyyin ve müzehhibdir. Nitekim Çelebi’nin mesnevide ortaya koyduğu doğum sahnesi, doğum esnasında görünen, görünmeyen, canlı ve cansız bütün bir dünyanın adeta dile gelmesi; miraç serüveni içinde geçen olgular, olaylar ve söyleşiler bunun belgesidir. Siyer kitaplarında geçmeyen Âmine Hatun’un doğum sahnesine dair anlatısı, Kâbe’nin dile gelip konuşması, Cebrail ile Burak’ın karşılıklı söyleşisi, şairin hayal dünyasının ürünleridir. Ama bunlar Hz. Peygamber’in gerçek hayatına, Kâbe’nin sahih anlamına ve İsrâ-Mirac olayının gerçekliğine zarar veren değil, hayalin, mecazın ve temsilin katkılarıyla bunların etrafında ilmek ilmek işlenen duygusal zenginlik örgüleridir. &nbsp;Bu tür anlatım bilinç inşa etmede, duygusal bir atmosfer oluşturmada ve heyecan meydana getirmede çok etkili ve işe yarar bir yöntemdir. Halkımız da <em>Mevlid’i</em> bu yönüyle görmüş, bu amacıyla beğenmiş ve duygusal heyecan uyandıran cihetiyle sevmiştir.</p>



<p>Çelebi’nin <em>Mevlid</em>’ini bir itikad, siyer, tarih ve tasavvuf kaynağı gibi görmek doğru değildir. Bu tür yaklaşım <em>Mevlid</em>’i amacı ve işlevi dışına çıkarmak anlamına gelir. Maalesef biri selefi diğeri aşırı tutucu iki yaklaşım <em>Mevlid</em>’i bu şekilde amaç ve işlevi dışında değerlendirmeye tabi tutmakta ve buradan yola çıkarak aslı ve dayanağı olmayan yargılamalara gitmektedirler. Selefi yaklaşım, sanki halkımız <em>Mevlid</em>’i bir inanç ve siyer kaynağı görüyormuş gibi bir kaygıya kapılarak inanç noktasından değerlendirmelere gitmekte ve buradan büyük günahtan küfre/şirke giden bir yargılama yapmaktadır. Tutucu kesim ise aşırı duygusal tepki vererek <em>Mevlid</em>’i bir itikad, siyer ve tarih metni gibi görme yanlışlığına düşmektedir. Umut veren durum ise halkın her iki kesime de kulak asmadan <em>Mevlid’e</em> gerçek işlevi ve amacı doğrultusunda sahip çıkmasıdır.</p>



<p>Süleyman Çelebi’nin her bahrin sonunda “<em>Ger dilersiz bulasız oddan necât / Aşk ile derd ile eydin es-Salât</em>” dediği gibi, her müminin temel amacı cehennem azabından kurtulmak ve ilahî rahmete ulaşmaktır. Bu öyle rastgele değil; dileme, niyetine girme ve azmetmenin sonucunda gönülden ve kalpten istemeyle, salatı yerine getirmekle ve Rahmet Nebisi’nin ahlakıyla ahlaklanmakla mümkündür. Salatın <em>dua, istiğfar ve namaz</em> şeklinde üç anlamı bulunmaktadır. Bir dördüncüsü ise Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’ya <em>salat ve selam</em> getirmektir. Nitekim Mevlid merasimlerinde bu beytin okunmasının ardı sıra salat ve selam getirilir. Aslında namazın her rekatında okunan Fatiha Suresinde bu dört anlamın hepsi bulunmaktadır. Fatiha’yı okurken bizler Rabbimize hamd ile şükürde bulunuruz, dünya ve ahiretin yegâne yaratıcısı ve yöneticisinin Yüce Allah olduğunu ifade ve itiraf ederiz, sadece O’na ibadet edeceğimize ve O’ndan yardım isteyeceğimize söz veririz, ardından bizleri iyilerin ve nimete ermişlerin yanında kılması, asilerden ve ilahi gazaba uğramışlardan uzak tutması için dua ve niyazda bulunuruz, âmîn diye de bitiririz.</p>



<p>Çelebi’nin son beyitlerinde Fatiha Suresindeki bütün bu anlamlar bulunmakta, <em>Mevlid Mesnevisi</em> de aynen onun gibi âmîn nidalarıyla nihayete ermektedir.</p>



<p><strong>NOT</strong>:</p>



<p>1. Metinde zikredilen “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” sözü için bak. Aclunî, <em>Keşfü’l-hafâ ve müzîlü’l-ilbâs</em>, nşr. Ahmed el-Kallâş, Beyrut 1405/2005, II, 214.</p>



<p>İlk yaratılanın Hz. Peygamber’in nuru olduğu anlayışı için bakınız: Leknevî, <em>el-Âsâru’l-merfu’a fi’l-ahbâri’l mevdû’a</em>, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, I, 42-43; Nâyif el-Abbas, <em>Tehzîbü hâşiyeti’l-Beycûrî alâ’l-Cevhere fi’t-Tevhîd</em>, Beyrut 1407/1987, s. 48.</p>



<p>Bazı Şii grupların Hz. Adem’den önce Ehl-i Beyt’in suretlerinin veya isimlerinin varlığı anlayışı ve söylemi için bk. Şeyh Müfîd, <em>Ecvibetü’l-mesaili’l-Hacibiyye</em>, nşr. Ali el-Horasanî, Beyrut 1435/1392, s. 38-41.</p>



<p>2. Mevlid metni için şu iki kaynaktan istifade edilmiştir:</p>



<p>Mehmet Akkuş, “Vesiletü’n-Necât”, <em>Mevlid Külliyâtı</em>, edit: Bilal Kemikli, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 79-103, <a href="https://diniyayinlar.diyanet.gov.tr/Documents/MevlidKulliyati1.pdf">https://diniyayinlar.diyanet.gov.tr/Documents/MevlidKulliyati1.pdf</a>, 17.03.2021, 22:37;</p>



<p>Bilal Kemikli, <em>Süleyman Çelebi ve Mevlid</em>, Ketebe Yayınları, İstanbul 2018, s. 23-67. 14 Şaban 1442 / 27 Mart 2021</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mevlid-ve-bilinc-insasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
