<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Söyleşi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/soylesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 15 Feb 2019 12:07:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Söyleşi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8220;Esed Yönetimine Yakınlaşma Türkiye İçin Rasyonel Gözükmüyor&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/esed-yonetimine-yakinlasma-turkiye-icin-rasyonel-gozukmuyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/esed-yonetimine-yakinlasma-turkiye-icin-rasyonel-gozukmuyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 21:55:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Esed]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet rakipoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8228</guid>

					<description><![CDATA[Araştırmacı-Yazar Mehmet Rakipoğlu’ndan Yörünge’ye Açıklamalar: Esed Yönetimine Yakınlaşma Türkiye İçin Rasyonel Gözükmüyor Türkiye’nin ABD sonrası oluşacak güç boşluğunda aktif politikalar izlemesi beklenebilir. Özellikle ABD’nin PKK/PYD terör örgütünü desteklemesi ve ABD askerlerinin PKK/PYD’nin kontrolündeki bölgelerde konuşlanması göz önünde bulundurulursa Türkiye, ABD’nin çekilmesi sonrası Münbiç operasyonunu gerçekleştirerek, ABD sonrası ortaya çıkacak güç boşluğunun aleyhine bir sürece dönüşmesini engelleyebilir. Suriye’de 2011 yılından beri devam etmekte olan iç savaşta şimdiye kadar yüz binlerce kişi öldü. Milyonlarca Suriyeli ülkesini terk ederek başka ülkelere sığındı. Uluslararası alanda barış çabaları sürerken, söz sahibi ülkeler arasındaki görüş ayrılıkları ortak girişimlerde bulunmayı zorlaştırıyor. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nden Araştırmacı-Yazar Mehmet Rakipoğlu ile Suriye’de sekizinci yılına giren iç savaşı ve geleceğe ilişkin olası senaryoları konuştuk.    Sekizinci yılına giren Suriye’deki savaş, Türkiye’ye hamledilebilir mi? Savaş öncesine baktığımızda iki devlet arasındaki olumlu ilişkilerden dolayı Türkiye, komşusundaki bu iç savaşı önleyebilirdi diyebilir miyiz? Suriye’de savaşı kim, niçin başlattı? Arap ayaklanmalarının başlamasıyla Tunus’ta Zeynel Abidin, Libya’da Muammer Kaddafi’nin, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesi, Suriye’de de Esed’in devrilebileceği meselesini gündeme getirmişti. Esed iktidardan uzaklaştırılacağı korkusuyla halkının ayaklanmasına karşı aşırı güç kullandı. Dolayısıyla Suriye’deki iç savaş, Esed rejimi tarafından iktidar ve otoritesi kaybetmemek adına başlatıldı. İran ve Rusya’nın desteği ile de perçinlendi. Bu noktada Türkiye’deki bazı çevrelerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">Ara</span><span class="s2">ş</span><span class="s1">tırmacı-Yazar Mehmet Rakipo</span><span class="s2">ğ</span><span class="s1">lu’ndan Yörünge’ye Açıklamalar:</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Esed Yönetimine Yakınlaşma Türkiye İçin Rasyonel Gözükmüyor</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Türkiye’nin ABD sonrası oluşacak güç boşluğunda aktif politikalar izlemesi beklenebilir. Özellikle ABD’nin PKK/PYD terör örgütünü desteklemesi ve ABD askerlerinin PKK/PYD’nin kontrolündeki bölgelerde konuşlanması göz önünde bulundurulursa Türkiye, ABD’nin çekilmesi sonrası Münbiç operasyonunu gerçekleştirerek, ABD sonrası ortaya çıkacak güç boşluğunun aleyhine bir sürece dönüşmesini engelleyebilir.</b></span></p>
<p class="p7"><span class="s1"><i>Suriye’de 2011 yılından beri devam etmekte olan iç savaşta şimdiye kadar yüz binlerce kişi öldü. Milyonlarca Suriyeli ülkesini terk ederek başka ülkelere sığındı. Uluslararası alanda barış çabaları sürerken, söz sahibi ülkeler arasındaki görüş ayrılıkları ortak girişimlerde bulunmayı zorlaştırıyor. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nden Araştırmacı-Yazar Mehmet Rakipoğlu ile Suriye’de sekizinci yılına giren iç savaşı ve geleceğe ilişkin olası senaryoları konuştuk.<span class="Apple-converted-space">   </span></i></span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Sekizinci yılına giren Suriye’deki savaş, Türkiye’ye hamledilebilir mi? Savaş öncesine baktığımızda iki devlet arasındaki olumlu ilişkilerden dolayı Türkiye, komşusundaki bu iç savaşı önleyebilirdi diyebilir miyiz? Suriye’de savaşı kim, niçin başlattı?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Arap ayaklanmalarının başlamasıyla Tunus’ta Zeynel Abidin, Libya’da Muammer Kaddafi’nin, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesi, Suriye’de de Esed’in devrilebileceği meselesini gündeme getirmişti. Esed iktidardan uzaklaştırılacağı korkusuyla halkının ayaklanmasına karşı aşırı güç kullandı. Dolayısıyla Suriye’deki iç savaş, Esed rejimi tarafından iktidar ve otoritesi kaybetmemek adına başlatıldı. İran ve Rusya’nın desteği ile de perçinlendi. Bu noktada Türkiye’deki bazı çevrelerin savaşı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ve hükümete hamletmesi irrasyoneldir. Nitekim Türkiye Suriye’deki iç savaşın sona ermesine yönelik 2011’den beri çeşitli politik adımlar atmaktadır. Hatırlayacak olursak Suriye’nin Dera kentinde halk ayaklanmaları başladığı sıralarda Türkiye, Suriye rejimine ve Esed’e, halkın taleplerine yönelik olumlu adımlar atmasını telkin etmişti. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu defalarca Esed ile görüşmüş, reform yapması yönünde Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil birçok üst düzey yetkili çağrıda bulunmuştu. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Esed rejimi, ayaklanmaların ilk aşamalarında siyasi suçlunun serbest bırakılması, hükümetin feshedilmesi ve 1963’ten beri devam eden olağanüstü hal durumuna son verilmesi gibi birtakım reformlar yaptı. Ama gösterilere şiddet ile karşılık vermesi, bu reformları etkisiz bıraktı ve aksine reform talebinde bulunan halka karşı aşırı güç kullandı. 1970’teki darbeden bu yana Suriye halkına “muhaberat” aracılığıyla şiddet uygulayan Baas rejimi, halk ayaklanmalarının bir iç savaşa evrileceğini hesaba katmamıştı. Ayrıca Türkiye dış politikası incelenecek olursa savaşın önlenmesi prensibi her dönemde görülür. AK Parti döneminde de bu prensip öne çıkartılmıştır. Komşularla sıfır sorun politikası, bu prensibin bir yansımasıdır. Ayrıca iç savaşın terör gibi güvenlik, ekonomik ve toplumsal birçok sorunu beraberinde getirmesi, Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşı önlemesine yönelik politikalar geliştirmesine yol açmıştır. Son olarak Türkiye’nin, İran ve Rusya ile koordineli hareket ederek iç savaşın son bulmasına katkı sağlaması, savaşın Türkiye’ye hamledilmesi gibi iddiaları boşa çıkarmaktadır. Türkiye Suriye’de toprak bütünlüğü, demokratik yollarla seçilen bir başkan tarafından yönetim fikrini savunmaktadır. Dolayısıyla iç savaşın başlamasının Türkiye’ye atfedilmesi içi boş bir iddiadır. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>ABD Müttefiklerinin Kaygıları</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Henüz hiçbir devlet Esed rejimini meşru bir iktidar olarak tanıdığını deklare etmiş değil. Ancak yaklaşık iki hafta önce Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El Beşir, Şam’a bir ziyaret gerçekleştirdi ve Esed’le görüştü. Bu ziyaretin fotoğrafları </b><span class="s3"><b>Suriye</b></span><b> resmi haber ajansı SANA tarafından servis edildi. Birleşik arap emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, Şam büyükelçiliğini yeniden faaliyete geçirdi. Tunus’tan Şam’a ilk direk uçuş da gerçekleştirildi. Arap Birliği üzerinden Suriye’yi meşrulaştırma gayretlerine şahit oluyoruz. Esed bertaraf edilemediği için mi bu noktaya gelindi? Arap Birliği üzerinden Suriye, İran’ın kontrolünden alınıp tekrar Arap bloğuna mı katılmak isteniyor?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Umman’ı bir istisna olarak bir kenarda tutarak analiz yapmamız gerekirse birçok Arap ülkesi 2011’deki ayaklanmalara yönelik tutumundan dolayı Esed rejimi ile ilişkileri askıya almıştı. Hatta Suudi Arabistan başta olmak üzere birçok Arap devleti, ayaklanmaları Esed’i iktidardan uzaklaştırmak için fırsat olarak görmüştü ve muhalifleri desteklemişti. Son günlerde söz konusu ülkelerin Esed rejimi ile yakınlaştığına dair birçok gelişme görülüyor. Aslında bu yakınlaşma işaretleri ABD’nin bölge politikasıyla da alakalı gibi duruyor. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump’ın, Suriye’den çekilme kararını açıklaması gerek PKK/PYD terör örgütünü gerekse Suudi Arabistan-BAE-Mısır gibi ABD müttefiklerini kaygılandırmıştı. Bu noktada ABD’nin müttefiklerinin sırtlarına daha fazla sorumluluk yüklediği söylenebilir. Dolayısıyla ABD müttefikleri artık ABD’siz Suriye’de neler yapılabilir sorusunu cevaplama uğraşına girmiş gözüküyor. Esed rejimi ile yakınlaşma da bu minvalde okunabilir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Zikrettiğiniz ülkeler 2015 Eylülünde Rusya’nın, Suriye’ye askeri olarak müdahil olması sonrası ABD’nin bölge politikalarından oldukça rahatsızlar. Bu anlamda ABD’yi, Rusya ile dengelemeye çalışıyorlar.<span class="Apple-converted-space">  </span>Esed rejimi ile yakınlaşmaları da söz konusu denge politikasına hizmet etmekte. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Öte yandan bu politika, İran’ın da dengelenmesini hedeflemekte. Rusya ile koordineli hareket eden İran’ın, Esed üzerindeki nüfuzunu azaltmayı hedefleyen Arap ülkeler, Suriye’yi Arap Birliği’ne geri alarak bu politikayı uygulamaya geçirebilir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Son olarak bu politika Türkiye ile de alakalı. Suriye’de, Türkiye’nin askeri varlığından ve bölgedeki pozisyonundan rahatsız olan Suudi Arabistan ve BAE, Esed kozuyla Türkiye’yi sınırlandırmak istemekte. </span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Türkiye, İran’ın Dengelenmesi Açısından Rusya’nın Yakınlaştığı Bir Aktör </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Bazı Arap ülkelerinin (Suudi Arabistan, Mısır ve özellikle BAE) İsrail karşıtlığından vaz geçtikleri görünüyor. Buradan hareketle önümüzde yanıt bekleyen birden fazla soru duruyor: Sekizinci yılına giren Suriye krizinin bu gelişmede etkin olduğu söylenebilir mi? Suriye krizinde İsrail’in yönlendirici rolü var mı? Esed’siz Suriye, İsrail için ne ifade eder? Rusya, Türkiye ile Esed yönetimi arasında ilan edilmemiş arabulucu mu? Ülkemizdeki bazı çevreler “önalma” pozisyonu için vakit geçirilmeden Esed yönetimini muhatap almamız gerektiğini söylüyorlar. Yakın zamanda Türkiye’nin, Esed yönetimiyle doğrudan görüşmeye başlaması olası mı? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Bir önceki sorunun cevabı da bu konuyla ilgili aslında. İran ve Türkiye’nin sınırlandırılması politikasının hayata geçirilmesi açısından Körfez ülkeleri başta olmak üzere Araplar, müttefike muhtaç.<span class="Apple-converted-space">  </span>ABD’nin Suriye’den çekilmesi bu politik muhtaçlığa zıt düşüyor. Fakat Körfez ülkeleri dahil olmak üzere birçok Arap ülkesi, ABD’de lobi faaliyetleriyle etkin olan İsrail’i bu anlamda önemli bir müttefik olarak görüyor. Tabii bir handikap var, o da İsrail’in tanın(ma)ması ve resmi diplomatik ilişkilerin kurulamaması. Bilindiği gibi Arap ülkeleri (Mısır ve Ürdün hariç) İsrail’i resmi olarak tanımıyor. Söz konusu durum Arap ülkelerinin İsrail ile resmi işbirliği kurmasına engel. Fakat Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Abu Dabi emirliğinin Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid’in kişisel iletişim kanalları söz konusu engeli aşıyor. Zikredilen iki veliaht da ABD Başkanı Donald Trump’ın Yahudi damadı John Kushner ile yakın temas halinde ve bölgedeki ittifak zincirinin bir parçası. ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasından rahatsız olmayıp Filistinlilerin İsrail’deki meşru varlığından rahatsız olan Muhammed bin Selman, İsrail güdümünde bir siyaset izliyor. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Öte yandan İsrail’in Suriye’deki varlığının ise yönlendirici olduğunu söylemek zor. Nitekim Tel Aviv yönetiminin Suriye politikasında öncelediği meselelerden birisi İran’ın sınırlandırılması. Hâlihazırda Rusya ve Esed ile aynı güç ekseninde hareket eden İran, Suriye’de güçlü konumda. Mobilize ettiği Şii milisler ve ordu desteği ile Esed’in iktidarda kalması için önemli bir çaba sarf eden İran, henüz İsrail’in istediği gibi bölgede sınırlandırılmış değil. Dolayısıyla İsrail, Suriye’de yönlendirici bir aktör olamıyor. Bununla birlikte eğer Esedsiz bir Suriye, İransız bir Suriye ise İsrail’in istediği bir Suriye anlamına gelebilir. Esed’in Hizbullah ve İran ile ilişkisini de hesaba katarsak Esedsiz bir Suriye’yi İsrail’in hedeflerinden biri olarak okumak mümkün. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Rusya’nın, Türkiye-Esed yönetimi arasında arabulucuk rolü üstlenmesi meselesine gelince, Moskova açısından söz konusu yakınlaşma gerçekleştirilse olumlu sonuçlar doğurabilir. Nitekim Türkiye, Suriye sahasında askeri olarak var olan ve muhalifler (Özgür Suriye) üzerinden Suriye’nin siyasi geleceğinde etkin olacak bir aktör. Esed rejimi ise Rusya’nın, Orta Doğu’ya tekrar dönmesini sağlayan bir unsur. Dolayısıyla iki aktörün yakınlaşması, Rusya’nın bölge politikasına olumlu yansıyacaktır. Fakat Türkiye’deki bazı çevrelerin dillendirdiği gibi Esed ile yakınlaşma şu anki konjonktürde Türkiye için rasyonel gözükmüyor. Nitekim Erdoğan başta olmak üzere<span class="Apple-converted-space">  </span>birçok üst düzey yetkili Esed’in halkına karşı uyguladığı politikadan rahatsızdı. İç savaşın patlak vermesiyle ortaya çıkan göç dalgası, Türkiye’yi birçok açıdan zora soktu. Öte yandan Esed rejiminin PKK/PYD ile koordineli hareket etmesi, Türkiye’nin rejimle yakınlaşmasının kısa vadede zor kılmaktadır. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>İran’ın Suriye’de aktif bir biçimde savaşa girmesi nasıl gerçekleşti? Gecikmiş bir soru olabilir ama buradan hareketle Suriye’nin geleceğinde İran olacak mı? Lübnan ve Irak’tan sonra İran’ın Suriye’yi de kontrolünde tutmasına; Suriye üzerinde varlık sebebi bilinen Rusya nasıl bakar? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">İran’ın Suriye’deki aktifliği yeni bir olgu değil aslında. Siyasi tarihe baktığımızda Suriye yönetiminin İran’a verdiği destek ve aralarındaki işbirliği, İran’ın Suriye’de bu denli aktif ve etkili olmasını sağlamıştır. Fakat bu durum 2011 sonrası daha çok gün yüzüne çıktı. İran bölgedeki müttefiklerinden olan Esed’in iktidardan gitmesine seyirci kalamazdı. ABD’nin pasif tutumundan faydalandı, Suriye’de aktif bir politika izledi ve müttefikini korudu. Ayrıca İran’ın kendi güvenliğini açıklamak için kullanılan “Direniş Ekseni” kavramı İran’ın, Suriye’deki varlığını açıklayan bir diğer unsurdur. Çünkü İran kendi güvenliğini Yemen, Lübnan ve Irak gibi birçok ülkede sınırlarının ötesinden başlatmakta ve bunun bir örneği de Suriye gerçekleşmektedir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Bu politika, dini motiflerle de süslendi. Bilindiği üzere İran’ın Caferi inancında türbeler önemli bir anlama sahip. Şam’daki Seyyide Zeynep türbesinin korunması İran’ın, Suriye’ye asker gönderme ve halk tarafından müdahalenin benimsenmesine hizmet etti. Dolayısıyla İran dış politikasında dinin dış politik hedeflerin gerçekleştirilmesinde önemli bir rolü bulunmaktadır. Gerek tarihi veriler gerekse bugün Suriye sahasındaki askeri varlığı İran’ın, Suriye’nin geleceğinde çok önemli bir yer alacağını göstermekte. Rusya- İran ve Türkiye arasında Suriye’nin geleceğine dair yapılan toplantılarda bu minvalde okunmalıdır. Nitekim İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in danışmanı Ali Ekber Velayeti, Orta Doğu’nun geleceğinin Rusya, İran ve Suriye arasında kurulacak ittifaka bağlı olduğunu söylemiştir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">İran’ın, Orta Doğu’nun hemen hemen her noktasında etkin olduğu yadsınamaz bir gerçek. ABD’nin 2000’ler sonrası bölge politikası bilinçli veya bilinçsiz söz konusu etkinliği mümkün kıldı. 2003 Irak işgaline baktığımızda bunu net şekilde görüyoruz. 2005 sonrası kurulan siyasal sistem adeta Irak’ı, İran’ın eline teslim etmişti. Benzer şekilde Suriye meselesi de bu açıdan okunabilir. Fakat Irak ile Suriye kıyaslandığında Rusya faktörü, iki olayı farklı kılmaktadır. Rusya Suriye’de İran’ın çok fazla güçlenmesini istememektedir. Bu noktada Türkiye, İran’ın dengelenmesi açısından Rusya’nın yakınlaştığı bir aktör olarak görülmektedir.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Boşluğu Doldurmaya Yakın Aktörler</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Trump yönetiminin, Suriye’deki dengeleri değiştirecek çekilme kararıyla birçok ülkenin yeni Suriye stratejisi de revizyona girebilir/giriyor. Suriye’de devletler, çatışma sonrası bir döneme hazırlanırken aynı zamanda bölgedeki aktörler için yeni tehlikelerin ortaya çıkması da mevcut Orta Doğu politikalarında değişmelere sebep olacaktır. ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, özellikle PKK/PYD/YPG gibi müttefik terör örgütlerinin endişelerini artırırken bir diğer denklem de İsrail’in, ABD’nin yokluğunda İran tehlikesine karşı nasıl bir yol izleyeceği konusunu gündeme getirmiştir. Suriye’de tam anlamıyla ABD sonrası diye bir durumdan söz edilebilir mi? Fırat’ın doğusuna askeri bir operasyon yapmak için son hazırlıklarını yapan Türkiye’nin, İdlib civarındaki muhalifler arası çatışmalara dair politikası nedir? İdlib krizi, Astana sürecini sonlandırır mı?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">ABD’nin Suriye’den çekilme kararı birçok soruyu da beraberinde getirdi. Çekilmenin mahiyeti, zamanlaması ve bu kararın uygulanabilirliği gibi birçok mesele bölge ülkelerini yakından ilgilendiriyor. Trump’ın başkan seçilmesinden bu yana ABD dış politikasında çok seslilik hakim. Diğer bir deyişle Washington’ın 2017 sonrası dış politikası merkezi değil. Katar krizi örneğine bakılacak olursa Trump’ın söylemlerinin aksine dönemin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson farklı söylemler dile getirmişti. Benzer şekilde mevcut Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da aynısını yapıyor. PKK/PYD desteği ve Suriye’den çekilme meselesi de bu açıdan incelenmeli. Trump dediklerini yapmakta kararlı olsa da karşısında ulusal güvenlik bürokrasisi var ve söz konusu ekip, Trump’ın kararlarından pek memnun değil. ABD’nin Suriye’de çekilmesi, Trump’ın aldığı karara binaen gerçekleşmeye başlamıştır fakat söz konusu bürokratik oluşum Trump’ı kararından vazgeçirmeye veya süreci uzatmaya çalışacaktır. Öte yandan ABD’nin Suriye’deki 2000 askerini çekmesi tamamen ABD’siz bir Suriye anlamına gelmeyebilir. ABD proxy/vekilleriyle bölge politikasını şekillendirebilir. Bu noktada BAE ve Suudi Arabistan, ABD’nin vekilleri olarak sayılabilir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Öte yandan ABD’nin bölgeden çekilmesi, İsrail’in Suriye politikasında ciddi değişikliğe sebep olmamakla beraber, İran ve Hizbullah mevzilerine yönelik İsrail saldırıları artabilir. Bu ise İsrail için maliyetlerin artması anlamına gelecektir. Yapılacak saldırılara İran’ın karşı bir saldırı ile cevap vermesi durumunda ise kısa süreli sıcak çatışmalar yaşanabilir.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Türkiye’nin İdlib’deki son duruma yönelik politikası, Türkiye’nin Suriye politikasında ikincil önceliğe sahip. Türkiye özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası askeri kapasitesini Suriye’deki operasyonlarla kanıtlamış bir ülke olarak, Suriye’de önceliğini PKK/PYD’nin temizlenmesine vermiştir. Diğer bir deyişle Türkiye’nin, PKK/PYD’yi ortadan kaldırması muhaliflerin siyasi ve askeri çatışmalarının sonlandırılmasından daha elzemdir. Fakat İdlib’deki yaşanan çatışmaların Astana veya diğer süreçleri derinden etkileyeceğini söylemek zor.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, sahada bulunan diğer aktörlerin alanları doldurma niyetlerini ortaya çıkarmıştır. Ancak hangi aktörün ön plana çıkacağı veya koordinasyonun nasıl sağlanacağı henüz kararın uygulanmaya başlamaması dolayısıyla belirsizliğini korumaktadır. Bölgede oluşacak boşluğu kim hangi rolle doldurabilir?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">ABD’nin çekilme kararı doğal olarak bir güç boşluğu ortaya çıkarttı. Söz konusu boşluk bölgesel aktörler dahil olmak üzere Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin de Suriye politikalarını gözden geçirmelerine neden olabilir. Fakat daha çok gün yüzüne çıkan bölgesel aktörler. Nitekim BAE ve Suudi Arabistan gibi güvenlik bağlamında ABD’ye ihtiyaç duyan aktörler, söz konusu boşluğun İran tarafından doldurulmasından bir hayli endişe duyuyor. Dolayısıyla ABD sonrası oluşacak güç boşluğunu doldurmaya en yakın aday aktör İran. İran mobilize ettiği milis kuvvetleri bölgeye daha çok yerleştirebilir. ABD’nin çekilme kararı sonrası oluşacak boşluğu lehine doldurabilecek bir diğer aktör ise Rusya. Hâlihazırda Barack Obama dönemi ABD’nin bölge politikasının inisiyatif almamasını bölgeye dönme noktasında bir fırsat olarak gören Moskova yönetimi, Putin’in liderliğinde Suriye sahasında daha da etkin olabilir. Ayrıca Rusya İran’ın Esed rejimine verdiği desteğin yetersiz olduğunu ve İran’ın bölgesel gücünün kontrolsüz şekilde artacağını hesaba katarak rejimi desteklemiştir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Bu noktada gerek İran gerekse Rusya tarafından kontrol edilen Esed’in, söz konusu iki aktörü dengeleyeceği ve bu anlamda Arap ülkelerle yakınlaşmaya sıcak bakabileceği düşünebilir. Dolayısıyla Arap ülkelerle yakınlaşarak İran’ı ve Rusya’yı üzerindeki hâkimiyet bağlamında dengeleyecek olan Suriye, ABD’nin çekilmesi sonrası ortaya çıkacak olan güç boşluğunu lehine çevirebilecek bir diğer aktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer taraftan son dönem dış politikasında aktivizmin etkin olduğu Suudi Arabistan ve BAE’nin de ABD sonrası ortaya çıkacak olan güç boşluğunu doldurmaya yönelik politikaları olabilir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Türkiye’nin bölge politikalarından bir hayli rahatsız olan Muhammed bin Selman ve Muhammed bin Zayid’in başını çektiği PKK/PYD desteği iddiaları ve Esed rejimi ile yakınlaşma, BAE ve Suudi Arabistan’ın Suriye stratejilerinin değiştiğine dair işaretler olarak görülmüştü. Bu noktada söz konusu değişimin ABD’nin direktifleriyle mi yoksa ABD’den bağımsız gerçekleştiği hâlâ muallak/belirsiz bir durum olarak göze çarpıyor. ABD’den bağımsız bir şekilde politika üretmesi zor gözüken BAE ve Suudi Arabistan Trump’ın politik söylemlerini temellendirerek dış politika üretmekten ziyade, inisiyatif alarak Suriye’de ABD sonrası oluşacak güç boşluğunu doldurabilir. Son olarak, Türkiye’nin ABD sonrası oluşacak güç boşluğunda aktif politikalar izlemesi beklenebilir. Özellikle ABD’nin PKK/PYD terör örgütünü desteklemesi ve ABD askerlerinin PKK/PYD’nin kontrolündeki bölgelerde konuşlanması göz önünde bulundurulursa Türkiye, ABD’nin çekilmesi sonrası Münbiç operasyonunu gerçekleştirerek, ABD sonrası ortaya çıkacak güç boşluğunun aleyhine bir sürece dönüşmesini engelleyebilir. </span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Suriye’nin Rusya ve İran’a Ekonomik Maliyeti</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Suriye’de fiilen ya da vekâleten bulunan ülkelere savaşın sosyal ve ekonomik faturası nedir? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">İlk olarak Rusya’dan başlamak gerekir. 30 Eylül 2015 tarihinde Moskova hükümeti iddia ettiği militan gruplara karşı hava saldırıları yapmak amacıyla Esed’in devlet desteği ile Suriye’ye askeri müdahaleye başladı. Söz konusu müdahale askeri kapasite açısından olumlu bir profil çizen Rusya’nın kapasitesini test etmesi açısından önemli olmasının yanında iç siyasette bir hayli sıkışan Putin’in iktidarını sağlamlaştırması açısından bir fırsat oldu. Askeri müdahale karşısında olan birçok analist ve yazar, Rusya’nın kötü durumda olan ekonomisinin söz konusu müdahalenin maliyetiyle birlikte daha da derinleşeceğini iddia etti. Uluslararası ekonomik veri tabanları incelendiğinde ortaya çıkan tablo söz konusu yazar ve analistlerin beklentilerini boşa çıkardı. 2015 rakamlarına göre Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (Grand Domestic Product-GDP) yaklaşık olarak 1,4 milyar dolarken 2018’de bu rakam 1,6 milyar dolara yaklaşmıştır. Dolayısıyla Suriye’ye direkt olarak müdahil olan Rusya’nın ekonomisi savaştan ötürü zarar görmemiştir. Savaşın Rus halkına yansımasına dair çok fazla veri olmamakla birlikte, Rus halkının Esed ve Nusayri kesime yönelik olumlu bakış kazandığı söylenebilir. Nitekim Putin’in iç siyasette güçlenmesini sağlayan söz konusu askeri müdahale, Putin’in siyasi liderliği sayesinde Rus halkının da Esed’e ve Suriye’ye olumlu bakmasını sağlamış olabilir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Suriye’de hem direk hem de vekâleten bir savaş yürüten İran ise incelenmesi gereken ikinci aktördür. İran nükleer enerjiden silah elde etme niyetinde olduğu iddialarından ötürü uzun bir süre ABD ve Birleşmiş Milletler yaptırımlarına maruz kalmıştı. Söz konusu yaptırımlar, İran ekonomisini ciddi anlamda etkilemişti. Benzer şekilde İran yaptırımlarına uymayan aktörler de ABD tarafından hukuksuz şekilde cezalandırılmıştı. Yaptırımlar, İran’ın bölgesel etkinliğini bir nebze de olsa kırmıştı. 14 Temmuz 2015’te P5+1 (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi 5 ülke: ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) ile imzalanan nükleer anlaşma, İran’a yönelik ambargoları kaldırmıştı. Tahran yönetimi anlaşma sonrası elde edeceği kazançlarla bölgesel nüfuzunu artırmaya yönelik politikalar izledi. Bu noktada Suriye, İran’ın ekonomik olarak kayıplar yaşadığı bir ülke olarak kaydedilmemektedir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Nitekim İran gerek gönüllü milisler gerekse Afganistan ve Pakistan’dan devşirdiği Şii milisleri kullanarak Suriye’de vekâleten savaşmaktadır. Suriye savaşının İran’da sosyal hayata yansımasına gelince, mezhepçi kimliğin halk arasında daha da şiddetlendiği söylenebilir. Her ne kadar Nusayrilik İran’ın resmi mezhebi olan Caferilikten ayrışsa da İran halkı Suriye’de “şehit” olan askerlere yönelik dini törenler ve programlar düzenlemektedir. Ağıt ve acı çekme kültürünü içerisinde barındıran bu mezhebi inanç, İran halkının, Tahran’ın Suriye politikasını meşru kılmaktadır. Diğer taraftan savaşın ekonomik maliyeti konusunda halkın belli kısımlarında huzursuzluğun da mevcut olduğu bilinmektedir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Suriye için gelecekte en makul çözüm ne olabilir?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Herhangi bir bölgesel krizde olduğu gibi Suriye krizi de siyasi yollardan çözülmeli. Dolayısıyla siyasi çözüm en makul çözüm olarak öne çıkıyor. Fakat iç savaşın sekizinci yılına girmesiyle birlikte Suriye’nin de facto olarak parçalanması, her bölgeyi farklı aktörün kontrol etmesi, her aktörün farklı ülke veya grup tarafından kontrol edilmesi, belirli ölçülerde işbirliği halinde olan aktörlerin bile farklı politik öncelikleri olması (Türkiye-Rusya-İran örneğinde olduğu gibi) her türlü çözümü Suriye özelinde neredeyse imkânsızlaştırmaktadır. Bölge dışı aktörlerin Suriye politikası da bu anlamda çözüme engel olmaktadır. Örneğin, ABD’nin pasif tutumu, İran ve Rusya’nın aktif tutumuna yol açmıştır. Bu durumda Esed’in iktidarda kalmasını ve muhaliflerle birlikte birçok kesimin savaşa devam etmesine neden olmuştur. Siyasi çözüm nihai varılacak sonuç olarak en makul çözüm olmasına rağmen askeri bağlamda krizin sonlandırılması daha elzemdir. Nitekim ülkedeki insanların göç etmesi, kalanların savaşın ortasında ekonomik ve sosyal durumlarının zor olması askeri çatışmaların getirdiği yıkımla alakalıdır. Dolayısıyla ivedilikle yapılması gereken çatışan tarafların bir araya getirilip askeri çözüm noktasında ortak kararların alınmasıdır. </span></p>
<p class="p10"><span class="s1">Bu anlamda Soçi ve Astana süreçleriyle sağlanan fakat hayata geçirilmesi noktasında aksaklıklar yaşanan ateşkes konusu öncelenmelidir. Taraflar ateşkese uydukları takdirde Suriye sahasında insani durum biraz daha hafifleyecektir. Ve çatışan taraflar, sekiz yılın getirdiği yorgunluğun sona ermesi umuduyla siyasi çözüme doğru yöneleceklerdir. Fakat söz konusu siyasi çözümün kapsayıcılığı bu noktada önem arz etmektedir. PKK/PYD, DAEŞ gibi terör örgütlerinin Suriye sahasından tamamen silinip siyasi kanatları etkisiz hale getirilmelidir. Bu anlamda söz konusu örgütler ve halkın istemediği bir yönetici Suriye’nin geleceğinde yer almamalıdır. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/esed-yonetimine-yakinlasma-turkiye-icin-rasyonel-gozukmuyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Ekrem Demirli’den Tasavvuf ve Toplum İlişkisine Dair Önemli Açıklamalar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-ekrem-demirliden-tasavvuf-ve-toplum-iliskisine-dair-onemli-aciklamalar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-ekrem-demirliden-tasavvuf-ve-toplum-iliskisine-dair-onemli-aciklamalar/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:13:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Demirli]]></category>
		<category><![CDATA[Hande Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum ve Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2309</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Ekrem Demirli’den Tasavvuf ve Toplum İlişkisine Dair Önemli Açıklamalar&#8230; “Toplum Doğru Bir Yere Gidecekse Din ile Gidecektir” İnsanlar şeriatın sadece bir hukuk ve müeyyide olduğunu zannediyor, hâlbuki şeriat din demektir. Bunun içerisinde ahlak vardır, kurallar vardır ve bir yolculuk vardır. İnsan şeriat ile bir yolculuk yapar, hakiki bir insan olmaya doğru adım atar. Bu süreç içerisinde tasavvufu tanır. İstanbul Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Ekrem Demirli tasavvuf alanında çok değerli telif ve tercüme eserlerin sahibi. Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin 18 ciltlik Fütühât-ı Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem adlı eserlerini dilimize kazandırdı. Bunların yanı sıra Sadreddin Konevi, İbn Sina, Abdürrezzak Kaşani, Abdülgâni en-Nablusi, Ebû’l-Alâ Afifi, Annemarie Schimmel gibi mühim şahsiyetlerden tercümeleri mevcut. Prof. Dr. Ekrem Demirli ile toplumdaki tasavvuf ve tarikat algısı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Öncelikle tasavvufun İslam düşünce geleneğindeki yeriyle başlayalım isterseniz. İslam düşüncesinde tasavvuf nasıl bir yerde duruyor? Özellikle kelamiyye, selefiyye ve felasife ile mukayese edildiğinde sufiyyenin İslam düşüncesindeki diğer ana mecralardan ayrıldığı noktalar ve alan olarak kendine özgü yaklaşımları hakkında neler söylemek istersiniz? Bu soruya kademe kademe cevap vermek lazım. Bir defa İslam düşüncesi hangi problematikten başlıyor bunu tespit etmek gerekiyor. İslam hiç kuşkusuz Hz. Peygambere vahyin gelmesiyle birlikte başlıyor ve bu vahyin Mekke ve Medine’de olmak üzere &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Ekrem Demirli’den Tasavvuf ve Toplum İlişkisine Dair Önemli Açıklamalar&#8230;<br />
<strong>“Toplum Doğru Bir Yere Gidecekse Din ile Gidecektir”</strong></p>
<p><strong>İnsanlar şeriatın sadece bir hukuk ve müeyyide olduğunu zannediyor, hâlbuki şeriat din demektir. Bunun içerisinde ahlak vardır, kurallar vardır ve bir yolculuk vardır. İnsan şeriat ile bir yolculuk yapar, hakiki bir insan olmaya doğru adım atar. Bu süreç</strong><br />
<strong> içerisinde tasavvufu tanır.</strong></p>
<p><em>İstanbul Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Ekrem Demirli tasavvuf alanında çok değerli telif ve tercüme eserlerin sahibi. Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin 18 ciltlik Fütühât-ı Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem adlı eserlerini dilimize kazandırdı. Bunların yanı sıra Sadreddin Konevi, İbn Sina, Abdürrezzak Kaşani, Abdülgâni en-Nablusi, Ebû’l-Alâ Afifi, Annemarie Schimmel gibi mühim şahsiyetlerden tercümeleri mevcut. Prof. Dr. Ekrem Demirli ile toplumdaki tasavvuf ve tarikat algısı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.</em></p>
<p><strong>Öncelikle tasavvufun İslam düşünce geleneğindeki yeriyle başlayalım isterseniz. İslam düşüncesinde tasavvuf nasıl bir yerde duruyor? Özellikle kelamiyye, selefiyye ve felasife ile mukayese edildiğinde sufiyyenin İslam düşüncesindeki diğer ana mecralardan ayrıldığı noktalar ve alan olarak kendine özgü yaklaşımları hakkında neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Bu soruya kademe kademe cevap vermek lazım. Bir defa İslam düşüncesi hangi problematikten başlıyor bunu tespit etmek gerekiyor. İslam hiç kuşkusuz Hz. Peygambere vahyin gelmesiyle birlikte başlıyor ve bu vahyin Mekke ve Medine’de olmak üzere 23 senede teşekkül eden bir evresi var. Ondan sonra Peygamber Efendimizin vefatıyla bir tartışma yaşanıyor. Bu ilk tartışma daha çok siyasi muhtevalı. Peygamberin yerine kim geçecek? Daha sonra bu mesele, İslam toplumları tarafından yeniden yorumlanıyor ve Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Şia kendine göre bir yorum getiriyor.</p>
<p><strong>Peygamberimizin Yerine Kim Geçecek?</strong></p>
<p>Mesela Ehl-i Sünnet şöyle diyor: bizim için bu tartışma dini bir tartışma değil Müslümanların başkanı kim olacak tartışmasıdır. Ehl-i Şia ise: <em>“hayır bu tartışma bizim için dini bir tartışmaydı, dini bir ihtilaf idi, peygamberin yerine kim geçecek sorunu idi”</em> diyor. Fakat bu tartışmadan sonra yine de İslam, <em>Dört Halifeler Dönemini</em> yaşıyor. Dört Halifeler Döneminin sonuna doğru Müslümanlar arasında ilk ciddi tartışma ortaya çıkıyor. Nedir o? Hâricîler Hz. Muaviye ile Hz. Ali arasındaki savaşta hakem olayına başvurulmasını büyük bir günah olarak kabul ediyorlar ve ilk kez Müslüman toplumunda, Müslüman kimdir, mümin kimdir, iman ve amel ilişkisi nedir, günah işlemenin durumu nedir gibi tartışmalara yol açıyorlar. Bundan sonra İslam’da ortaya çıkan tüm ekoller şu veya bu şekilde bu tartışmanın etrafında şekilleniyor. İman nedir, özellikle de günah işleyenin durumu nedir sorunu ile çok ilgileniyorlar. Daha sonra tartışma biraz soğuyor fakat bu kez şöyle bir muhteva kazanıyor: iman ve amel ilişkisini nasıl ele alabiliriz? Acaba bir insan iman ettiğinde amel işlemek zorunda mıdır, ahlaklı olmak zorunda mıdır, değil midir şeklinde bir tartışma ortaya çıkıyor. Ve yine bu süreç içerisinde ideal Müslümanlık kavramı, hakiki Müslümanlık ya da Müslümanlığın hakikiliği diye bir mesele ortaya çıkıyor. Benim kanaatime göre tasavvufun doğuşu aslında bu sorunla ilgilidir. Biz bu sorunu dikkate almadan tasavvufun İslam dünyasında yayılışını açıklayamayız.  Çünkü kelam ekolleri bu tartışmada birkaç gruba bölünüp, bir kısmı günah işleyen dinden çıkar, bir kısmı günah işlese de din içindedir, bir kısmı ise belirsizdir dese bile sufiler şöyle bir ideal belirliyorlar ehlisünnet içerisinde: imanımız varsa mutlaka amel de işlemeliyiz hatta ahlaklı olmalıyız bu şekilde Allah’a yaklaşmalıyız. Yani bir tolerans olmadan, daha çok amel işlemeliyiz diyorlar. Bunun için de gerekli yöntemi geliştiriyorlar, diyorlar ki amel işlemek de yetmez çünkü fıkıh amelin standart şartlarını belirlemiştir Allah’a ulaşabilmek için daha çok amel, daha çok ahlak ve daha çok nefs terbiyesi gerekir. Mesela malın bir kısmını vermek yetmez mal sevgisinden kurtulmak gerekir burada zühd kavramı ortaya çıkıyor. Farz olan ibadet namaz kılmak, oruç tutmak yetmez, daha çok ibadet etmemiz gerekir burada nafile ibadet ve sürekli zikir kavramı ortaya çıkıyor. Cihat etmek yetmez, sürekli bir cihat üzere olmak lazım; burada mücahede-i nefs kavramı ortaya çıkıyor. Allah’ı razı etmek yetmez, Allah’tan razı olmak gerekir; buradan da rıza kavramı ortaya çıkıyor. Bu şekilde tasavvuf, İslam düşüncesinde ortaya çıkan iman ve amel tartışmalarının bir parçası olarak doğdu daha sonra kendisine göre bir iman ve amel ilişkisi problemi tanımladı ve dikkatimizi nefs terbiyesine çekerek daha çok Allah’a yönelme, Allah için daha çok iş yapma noktasına taşıyarak iman ve ameli en ileri noktaya taşımış oldu.</p>
<p><strong>Zühd Evresi, Sünni Tasavvuf Evresi, Metafizik Evre</strong></p>
<p><strong>Literatürde yapılan tasniflerde de vurgulandığı üzere tasavvuf değerlendirmelerini zühd ve takva, tasavvuf, tarikat, felsefi tasavvuf gibi kategorik ayrımlar şeklinde yapmak doğru mu sizce?</strong></p>
<p>Hem zaman bakımından uzun bir süreden, hem mekân bakımından çok geniş bir coğrafyadan hem de kişi olarak çok fazla insandan bahsettiğimiz için tasnifler kaçınılmaz. Bu nedenle tasavvufu evrelerine ayırıyoruz. Ben kişisel çalışmalarımda şu şekilde ifade ediyorum; tasavvufun erken dönemine zühd yönelimleri diyoruz. Bunu tam müstakil bir dönem olarak kabul etmiyoruz ama böyle diyoruz. Yani Müslümanların zihninde İslam hakkında birtakım bilgiler, telakkiler oluşuyor. Hz. Peygamber’in zahidane hayatı, sahabenin zühd hayatı ile ilgili bir takım kanaatler geliyor fakat ondan sonra büyük bir zenginlik ortaya çıktığı için bu zenginlik içinde bu Müslümanlık nasıl yaşanacak diye bir soru ortaya çıkıyor. Müslümanların bir kısmı bu zenginliği terk etmek gerektiğini savunuyor, burada zühd ortaya çıkıyor. Mesele sadece zenginlik meselesi değil. Peygamberimiz zamanında en yüksek mevki sahibi bir askeri birliğe komuta eden kişi, bunun dışında vali, yönetici gibi atamaları yok Peygamber Efendimizin. Ama İslam’ın yeni döneminde yüksek rütbeler, görevler ortaya çıkıyor. Zahitler bu görevlerin de dindarlıkla çeliştiğini kabul edip görevleri terk ediyorlar. Üçüncü bir alan olarak, yeni İslam şehirlerinde bilimler, düşünceler ortaya çıkıyor. Zahitler bakıyor ki sahabelerin bu kadar çeşitli bilgisi yok ama ameli vardı, ahlakı vardı. Bu bilgiyi amele ve ahlaka bir engel sayıp bu tarz bilgilerle ilgilenmeyi de terk ediyorlar. Böylece zühd üç alanda gelişiyor; amele engel olan bilginin terk edilmesi, amele ve ahlaka engel olan statülerin terk edilmesi ve yine amele ve ahlaka engel olan dünyeviliğin terk edilmesi. Buna Zühd Evresi diyoruz.  Bunun akabinde yeni birtakım sorunlar ortaya çıkıyor. Özellikle de şeriat bilimleriyle, din bilimleriyle irtibatın kopartılması tasavvufu zayıf hale getiriyor. Bu kez yeni bir evresine geçiyor tasavvuf, ona da Sünni Tasavvuf Evresi diyoruz. Onun kurucu isimleri Cüneyd-i Bağdâdî, Hâris-i Muhâsabî gibi isimler. Bu evrede tasavvuf tekrar bir din bilimi haline geliyor. Şehirden kopmuştu tekrar bir din bilimi haline gelerek geri dönüyor. Bu evrede yeni kitaplar yazılıyor, tasavvufun ilk büyük kitapları yazılıyor, büyük isimler yetişiyor, talim terbiye, irşat bir sistematiğe kavuşuyor ve tasavvuf bu şekilde devam ediyor.  Bir de üçüncü evre var: kurucusunun İbnü’l-Arabî olduğu, Konevi’nin de içinde olduğu bu üçüncü evreyi ben Metafizik Evre diye isimlendiriyorum. Bu evrede tasavvuf artık hakikaten, kelimenin teknik anlamıyla metafizik haline geliyor, ahlak teorisi ve dünya yorumu tam oturuyor. Günümüzde tasavvufu takip edenlerin bir kısmı zühdü takip ediyor, bir kısmı Sünni tasavvuf anlayışını takip ediyor, bir kısmı da daha çok metafizik dönemini takip ediyor. Bunlar arasında her zaman bir çelişki yoktur ama bazı farklılıklar da vardır. Tasavvufu bu şekilde tasnif etmek mümkün.</p>
<p><strong>Tasavvuf Dindarlığı Yaşama Biçimidir</strong></p>
<p><strong>Osmanlı’da kapitalist düşünce ve faaliyetin ortaya çıkmayışının sebeplerini araştıran Sabri F. Ülgener Osmanlı toplumunun zihniyetini belirleyen en önemli faktörün tasavvuf olduğunu ve toplumun, esnaflık ve ticaret hayatının, Ortaçağ zihniyetinin ve değerler dünyasının yüzyıllarca taşıyıcılığını yaptığını söyleyerek aslında bir anlamda kapitalizmin Osmanlı’da gelişmemesini ve Batıdan geri kalışı tasavvufa bağlıyor. Bu konuyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Burada doğrudan tasavvuf demeye gerek yok. Tasavvuf değil dindir konu. Çünkü tasavvuf dinden ayrı bir şey değil, dinin bir yorumudur daha doğrusu dindarlığı yaşama biçimidir. Bu mesele sadece İslam ile ilgili de değildir, Hristiyanlık için de böyle şeyler söylenir. Özellikle Hristiyanlıkta ve İslam’da güçlü bir tanrı fikrinin oluşması, mülkiyet fikrinin gelişmemesi, öte dünya inancının güçlü olması gibi bir takım nedenlerle din ticari hayata karşı insanları biraz daha zayıf kılar, ilgisiz kılar.</p>
<p><strong>Avrupa’da Hristiyanlık Kurum Olarak Güçlü Olsa da Bir Din Olarak Güçlü Değildir</strong></p>
<p><strong>Bu noktada kapitalizmin tohumlarını atan düşünürlerden bazılarının Hristiyan papazlar olması ve kapitalist ruhun Protestan ahlaktan beslenmesi bir tezat olmuyor mu?</strong></p>
<p>Ama Hristiyanlıkta bir kırılma var. Bizde de temelleri atanlar aslında sufiler. Lonca teşkilatları, askeri teşkilatlar, ticari kurumlar… Bunlar zaten sufilerin etrafında teşekkül ediyor. Fakat belli bir noktadan sonra bu yapılar statik bir yapı kazanıyor ve gelişmeyi engelliyor. Hristiyanlıkta da aynı şey oluyor ama Hristiyanlıkta o dönem kapitalizmin gelişmesi ile birlikte reform süreçleri ortaya çıkıyor ve kilisenin merkezi iktidarı zayıflıyor. Zayıfladıktan sonra Avrupa toplumu istediği gelişmeyi sağlayabiliyor. Ve o gelişme sağlandıkça buna paralel olarak din sürekli geri gidiyor ve bugün geldiği noktaya varıyor. Bugün ben Avrupa’da dinin hakikaten çok zayıfladığı kanaatindeyim. Siyasi olarak güçlüdür, sosyal kurum ve kültürel açılardan güçlü olabilir ama bir din olarak güçlü değildir. Şimdi İslam’da da bu kurumsallaşma sürecinde tasavvufun bir rolü olduğu kesin fakat daha sonra bir tıkanıklık olduğu da görülüyor. Acaba bu tıkanıklık ve ortaya çıkan muhafazakârlık tasavvufun teorisinden mi kaynaklandı, toplumsal nedenlerden mi kaynaklandı? Bu tartışma götürebilir bir şey.</p>
<p>Ben şahsen bu konularda şöyle bakarım: mesela tasavvuf kalkınmaya engel teşkil edebilir veya zenginliğe, müreffehliğe engel teşkil edebilir. Bu ilkece reddedilemez ama tersi de söylenebilir yani katkı da sağlıyor denebilir. Bu duruma göre değişebilir fakat bir toplumun kalkınması ya da kalkınmaması problemi sadece bir nokta üzerinden izah edilemez. Örneğin Avrupa’da din engeldi ama Avrupa toplumu Hristiyanlığı bir sorun olmaktan çıkartabildi. Eğer İslam toplumlarında başka bir takım dinamikler olabilseydi, kalkınmayı sağlayabilecek ideal bir kavram olarak kullanıldığında söylüyorum, o dinamikler tasavvufu bir faktör olmaktan çıkartır ve tekkeleri hapis edebilirlerdi. Bu olmadığına göre başka saiklerin bu işi yönettiğini düşünmemiz lazım.</p>
<p><strong>Mürşit ile Mürit İlişkisi Aslında Tekil Bir İlişkidir</strong></p>
<p><strong>Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Türk toplumunda tasavvufa olmasa bile tarikatlara karşı olumsuz denilebilecek bir yaklaşım var. 1925’te çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile de zaten kapatılmış oldular. Abdülhakim Arvasi’nin “Onlar zaten kendilerini kapatmıştı.” ifadesini de göz önüne alacak olursak tarikatlar artık fonksiyonlarını tamamladı diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Geçmişi çok abartarak mevcut durumun aleyhine kullanmak doğru değil. Tasavvuf normal şartlarda tekke, tarikat gibi kavramlar kullansa bile bunun bir özü vardır o da şu: mesele bir yapı meselesi değildir. Tekke dediğimiz şey bir mürşit ile müridin ilişkisidir. Dolayısıyla bir şeyh varsa, bir mürşit varsa tekke vardır. Ya da tarikat vardır. Bu kurumsal bir yapı değildir, kurumsal bir ilişki değildir ve mürşit ile müridin ilişkisi tekil bir ilişkidir, onların arasındaki bir ilişkidir. Bunları ayırt etmek lazım: normalde mürşidin bütün müritler ile ilişkisinin tekil olması gerekir. Fakat birden çok mürşit olduğunda ister istemez bu bir sosyal yapı kazanıyor. Problem tam da burada ortaya çıkıyor. Tasavvufun o bireysel ilişki tarzı ile bunun bir sosyal yapı kazanması arasında bir çelişki ortaya çıkıyor. Benim şahsi kanaatim bu konuda tekke ve tarikatlar açık iken de çok fazla problemler olduğu şeklindedir. Merkezi iktidar da bunu her zaman bir tehlike olarak görmüştür. Tarihe baktığımızda Osmanlı’nın son döneminden çok daha önce tekkelerinin kapatılması, dağıtılması hakkında tartışmalar olduğunu görüyoruz. Çünkü kontrolsüz yapılar olarak görülüyor. Toplumun içinde gereksiz bir otoritelerinin, iktidarlarının olduğu düşünülüyor. Bir müridin mürşidi ile ilişkisinde pek bir sıkıntı çıkmıyor fakat bir mürşidin etrafında 500 kişi, 3000 kişi olmaya başladığı zaman devlet bunu bir tehdit olarak algılıyor ve bu noktada kısmen haklı da olabilir. Devletin bu reaksiyonu anlaşılabilir bir şey. Bu nedenle bence geçmişte de problem vardı, şimdi de problem vardır, gelecekte de problem olacaktır. Bunu ideal bir tekkeler dönemi, ideal bir tarikatlar dönemi diye ortaya koyamayız. Böyle bir beklenti içerisinde olamayız benim kanaatimce.</p>
<p><strong>Tarikatlarla Cemaatleri </strong><strong>Karıştırmamak Lazım</strong></p>
<p><strong>Sadece devlet mi tehdit olarak algılıyor yoksa toplumun geneli için de söz konusu mu bu algı? 15 Temmuz darbe girişimi sadece devlet için değil tüm halka yöneltilmiş büyük bir tehditti. Bunu göz önüne aldığımızda toplumun özellikle cemaatlere karşı güvensizlik duyması normal değil mi?</strong></p>
<p>Bir defa tarikatlar ile cemaatleri ayrıştırmak lazım. Tarikatları ayrıştıran şey silsileleridir, bir silsile yolu ile geçmişten gelen bilgiyi devam ettiren bir “mürşidin” varlığıdır, aslında temel şey budur. Bu bakımdan cemaatlerden ayrıdırlar. Bugün cemaatlerle ortaya çıkan sorunlar da tarikatlar sorunu gibi ifade ediliyor bu çok doğru değil. Türkiye’deki şu anki mevcut durumu normal görüyorum, bunun çok fazla irdelenmemesi gerektiği kanaatindeyim. Laiklikle sağlanan bu yapı bence normal. Osmanlı’nın son döneminde mesela “Meclis-i Meşâyih” gibi bir şey kurmaya çalıştılar, hakikaten sonuçsuz, niteliksiz bir durum ortaya çıktı. Bu alan çok subjektif bir alan olduğu için kontrol altına alınması, kayıt altına alınması çok güç. Tehdidi sadece devlet mi algılıyor sorusu önemli. Tehdidi sadece devlet algılamıyor, örneğin bir baba olarak ben çocuğumla ilgili böyle bir tehdit algılayabilirim. Nereye gidiyor, bir gruba katılması ne demek? Bu kaygılardan ötürü bireyler de bir tehdit olarak algılayabilir. Tarikatların, tasavvufun böyle sübjektif bir tarafı var, kontrol altına alınması çok güçtür, dışarıdan kontrol edilemez. Nasıl kontrol edilebileceği başından beri bir problem olduğu için Müslüman geleneğin bir kısmı tarikatları yok sayma temayülüne gitmiştir.</p>
<p>Peki, nasıl kontrol edilecek? Eski kitaplarda şöyle yazıyor: ehli kontrol edebilir. Peki, ehlinin kim olduğunu nerden bileceğiz? Böyle bir durum var dolayısıyla mevcut durumda yani bugünün Türkiye’sinde benim dikkat ettiğim nokta tarikatlar, tekkeler değil genel olarak İslami eğitim. Müslüman toplumun dikkatini buraya vermesi lazım, İlahiyat fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kurumlar, din eğitimi öğretimi ile ilgili kurumlar vs. dikkat noktamızın burası olması lazım. Ötekinin kontrol edilmesi üzerinde durmak mümkün değil, mutlaka ehli olanlar vardır ama kaç kişidir, onları nereden tanıyacak, nerede bulacağız? Bu ciddi bir problemdir. Objektif din eğitimi veren kurumlara, kişilere dikkatimizi yöneltmek daha doğru.</p>
<p><strong>“Tarikat Toplumsal Bir İhtiyaç Değildir”</strong></p>
<p>Tarikat toplumsal bir ihtiyaç değildir. Bunun altını çizmek lazım. Herkese tavsiye edilecek teşvik edilecek ‘ey insanlar tarikatlara gidin‘ denecek bir şey değildir tarikat, çok istisnai ve sübjektiftir. Fakat burada tasavvuf ile tarikatı biraz ayrıştırmak lazım. İslam düşüncesinin kurucu bir unsuru olarak tasavvuf ayrı bir şeydir ve bu herkese lazım. Herkesin ya da en azından İslam düşüncesini ciddiye alanların burayla ilgilenmesi lazım. Ama tarikat, yani bir mürşide bağlılık, bir mürşidin etrafında oluşan tarikat ya da tekke şeklinde yapı tavsiye edilecek bir şey değildir. “Gidin kendinize bir şeyh bulun, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” denilebilecek bir durum yoktur. İslam bunu kabul etmez. Peygambere iman etmiş bir kişinin hususi bir şey araması bir zorunluluk değildir, bir lükstür. Bunu iyi anlamak lazım. Burada lüks kelimesi belki yabancı olduğu için yadırganabilir, “tatavvudur” bu, bizim literatürümüzde böyle ifade edilir. Yani gönüllülük. Siz isterseniz ararsınız ama aradıktan ve bulduktan sonra belirli yükümlülükleriniz olabilir, o yükümlülüklerin de şeriatce belirlenmesi lazım. Bir defa şunun altını çizmek lazım: şeriat ile dini yükümlülükler ile çelişen bir tarikatın meşru ve müdafaa edilebilir olmaması lazım. Tasavvuf teorisi bunu böyle kabul eder. Fakat bundan da önce bugün bence ciddi meselemiz şeriat bilgisi ile ilgili. İnsanlar şeriatın sadece bir hukuk ve müeyyide olduğunu zannediyor, hâlbuki şeriat din demektir. Bunun içerisinde ahlak vardır, kurallar vardır ve bir yolculuk vardır. İnsan şeriat ile bir yolculuk yapar, hakiki bir insan olmaya doğru adım atar. Bu süreç içerisinde tasavvufu tanır. Ama tasavvufu sanki seküler, modern bir kurummuş gibi ele almak ya da gelenekle, örf ile özdeşleştirerek tasavvufu hakiki din haline getirmek bence abesle iştigaldir ve tasavvufun altından kalkamayacağı bir yükü tasavvufa yüklemek demektir.</p>
<p><strong>Tasavvufun Dindeki Yeri</strong></p>
<p><strong>Tasavvufla ilgili değerlendirmelerde bir yandan İslam’ın en özgün yorumlanma ve yaşanma biçimi denilirken diğer taraftan diğer din ve geleneklerden etkilenerek sonradan ortaya çıktığı hatta İslam’da yerinin olmadığı şeklinde yorumlar yapılıyor. Kadim bir tartışma olmakla beraber “İslam’da Tasavvuf”, “İslam ve Tasavvuf” gibi tartışmaları siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Tasavvuf karşıtlığının temelinde neler yatıyor? Günümüzde geçmişteki söylemlerden farklı olarak tasavvuf karşıtlığını körükleyen yeni gelişmeler mi söz konusu?</strong></p>
<p>Tasavvufun başından beri en ciddi meselesi ortalama yorumla ilişkisi problemidir. Ortalama yoruma mesela şeriat diyorlar ama şeriat doğru ifade değil. Bunun doğru ifadesi kuralın yorumudur, normatif yorumdur. Eski kitaplarda buna “Rüsum“ denir, “Rüsum ehli” denir. Şeriat ehli değil rüsum ehli ya da zâhir ehli. Metnin zâhirini ya da literal yorumunu yapan kişilere denir. Buna mukabil bir de metnin daha derin anlamına, (derin anlamı derken bâtınîlik anlamında söylemiyorum, diyenin maksadını güden kişiler anlamında söylüyorum) dinin maksadına bakanlar var. Bunlara hakikat ehli ya da ehli bâtın deniyor. Bunlar arasında her zaman bir ilişki problemi olmuştur. Fakat bunun doğru yorumu o bâtın ehli olan kişilerin zâhire riayet etmek şartıyla yorum yapabilecekleridir. Tasavvufun başka türlü bir yaklaşımı olamaz çünkü o zaman şeriat ortadan kalkar. Şeriatı ortadan kaldırmak demek dini ortadan kaldırmak demektir. Tasavvuf her zaman bu tehlikeye açıktır, bu ihtimal vardır ve tasavvuf içerisinde ortaya çıkan teorisyenlerin varlık sebebi bu ihtimal ile mücadele etmektir. Mesela Cüneyd-i Bağdâdî bu ihtimale binaen mücadele vermiştir. Biz tasavvufu böyle kayıtsız bir şekilde düşünmeye başlarsak tasavvuf alır başını gider ve çok başka bir noktaya yuvarlanır.</p>
<p><strong>Yanlış Anlaşılmaya Müsaitlik</strong></p>
<p><strong>Tasavvufun kültürel eserlere yansıyan yüzü bu tehlikeyi tetikliyor olabilir mi? Belki de en yoğun ve kolay biçimde bu eserler ile ortalama insanın kültür dünyasına giriyor tasavvuf. Örneğin tasavvufa dair hiçbir alt yapısı olmayan birisine kadar ulaşıyor “Zahid Bizi Tan Eyleme” ilahisi. Bu ve bunun gibi eserlerin ortalama yoruma tabi olması tasavvufla ilgili yanlış algılara neden olabilir mi?</strong></p>
<p>“Ehline helaldir, biz içeriz” ama ne içtiğimizin adı başından beri tartışıldı ve bu söylendi. Eğer bir insan şarap dendiğinde gerçekten şarap anlıyorsa bu olmaz, onun tasavvuf hakkında konuştuğunu düşünemeyiz. Bu sözlerin ortalama bir insan tarafından yanlış anlaşılması gibi muhtemel bir durum var. Ama işin bu kısmı edebiyat ve hayat ilişkisi problemidir. Edebiyatçıların kullandığı terimler deyimler, bir takım düşünürlerin kullandığı kavramlar ile günlük hayat arasında çelişki vardır. Biraz farklılaşma olması normal. Günlük hayat dili bütün sanat hayatını, edebiyat hayatını, düşünce hayatını belirleyemez, burada farklılık olacağı kesin. Ama birisi çıkıp biz içeriz derken kastımız şudur demeye başlarsa bu tasavvuf olmaktan çıkar. Bu heretik tasavvuf yorumlarına, sapkın tasavvuf yorumuna dönüşür. Bu yok değildir, vardır. Geçmişten beri bu vardır. Fakat ana damar tasavvuf; Cüneyd-i Bağdâdî ve İbnü’l-Arabî akımları tasavvufun böyle bir heretizme dönüşmesiyle mücadele ettiler. Tasavvufun normlardan ayrışması, değerlerden kopması ile mücadele ettiler. Onların mücadele etmiş olması böyle bir şey yoktur ya da böyle bir tehlike bulunmamaktadır anlamına gelmez. Aksine ne kadar büyük düşünürler çıkıp bununla mücadele ediyorsa o kadar büyük tehlike var demektir. Bu günümüz için de geçerlidir. Birileri tasavvuf ile dinin içini boşaltabilir. Bence en tehlikeli kavramlardan bir tanesi, yaklaşımlardan bir tanesi şeriat kelimesinin kurallarla özdeşleştirilmesidir. Şeriat ve tarikat diye bir ayrım kullanılıyor ki bu sakat bir ayrım. Doğru olanı şu: Şeriat ana cadde tarikat ise ana cadde içerisindeki özel bir yol demek. Birine fetva diyoruz birine takva diyoruz. Hayatımızda da buna benzer örnekler yaşarız; bize bir takım kurallar söylenir biz onları daha rafine hale getirmeye çalışırız. Rafine hale getirmek de o kurallarca içerilir zaten. Buna tarikat denir, başka türlüsü de olamaz zaten. Şeriatın dışına çıkacak bir tarikat olamaz.</p>
<p><strong>Heretik ve Sapkın Yönelişler</strong></p>
<p><strong>Dinin, tasavvufun dışına çıkan sapkın tarikatlar sadece bize özgü bir durum değil, Batı’da çok fazla sapkın tarikat var. Birçok farklılıklarına rağmen bu sapkın tarikatlar arasında benzerlikler mevcut mu?</strong></p>
<p>İnsanlar ne ararlar? İnsanların bilgi aramadığı kesin, doğru aramadığı kesin. İnsanlar güvenlik ve duygu arıyor. Bunu kim verirse oraya gidiyor. Bu nedenle o dini yapılar çok kısa zamanda belirli sayıda, belirli ölçekte insanı çevresine toplayıp örgütlenebiliyor. Çünkü insanlar duygu arıyor, bilgi aramıyor. Arkadaşlık arıyor, yeni sosyal çevreleri arıyor. Bizde şeriatı peygamber temsil ediyor, bizim için şeriat peygamberin yoludur. Orada ise o birlikteliği, o duyguyu veren, o coşkuyu yaşayan ve onu sağlayan önder aslında peygamberin statüsünü temsil ediyor heretik akımlarda. Bu sapkın tarikatlardaki o kişi ya öğretisiyle ya yaşama biçimi ile yeni bir duygu oluşturuyor ve daha önceki sıkıntılarınızdan, ilişkilerinizden daha cazip bir şey, bir çözüm sunuyor siz de onun peşinden gidiyorsunuz. Bu kişilerin artık din içerisinde bir çözüm araması beklenemez. Yalnızlık, stres ya da başka bir problem yaşayan kişi bu problemini nasıl ve nerede çözeceğini arıyor, bunu nerede aşıyorsa artık onun için din de orası, şeriat de orası, nübüvvet de orası haline geliyor. Bu insan davranışında çok anlaşılabilir bir şey. Ve bu durum batı-doğu ya da hangi din olduğu fark etmeksizin heretik tarikatlarda benzer şekilde ortaya çıkıyor. Burada tasavvuf da çok elverişli bir şey; bir mürşit var, bir dil var, muhabbet, aşk, sevgi… İnsanlar için sihirli kelimeler bunlar artık, anlamasa bile aşk kelimesine bayılıyor insanlar. Normalde aşk kelimesinin burası ile hiçbir ilgisi yoktur oysa. Bir retorik, muhabbet, sohbet etrafında toplanıp bir arkadaş grubu, bir sosyal cemaat, grup haline gelebiliyorlar. Başından beri tasavvuf teorisyenleri bununla mücadele ettiler bunu bilmek lazım.</p>
<p><strong>Tarikatların Geleceği</strong></p>
<p><strong>Yaşadığımız dönem itibariyle ve gelecek vizyonu açısından bakıldığında tasavvufun ve tarikatların geleceğiyle ilgili neler ön görüyorsunuz? Geleceğin dünyasında tasavvuf ve tarikatların yeri ne olacak?</strong></p>
<p>Bence bu biraz dinin toplumdaki geleceği hakkında öngörüde bulunmaktır. Eğer toplum doğru bir yere gidecekse din olacağı için gidecektir, eğer din varsa bunun en azından bir kanadında tasavvuf da olacaktır. Ama toplumlarda din olmayacaksa, mesela İslam toplumlarının geleceği de sekülerleşme, modernleşme şeklinde olacaksa burada tarikat olsa da tarikat değildir o, din olsa da din değildir. Bu bakımdan bu soruya şartlı cevap verilebileceği kanaatindeyim. Gelecekte tasavvufun önü açıktır gibi bir cümle bana komik gelir, böyle bir şey söylenemez. Eğer dinin toplumlarda sahih anlamda bir karşılığı olacaksa, tasavvufun da olur. Mesela Hristiyanlık bugün devam ediyor veya Çinlilerin inançları devam ediyor fakat bu inanç artık toplumda belirleyici olmak, insanların evreni yorumlarken, kendilerini anlamaya çalışırken ve ahlaki davranırken neye göre hareket edeceklerini belirlemede bir referans noktası olmaktan çıkıyor. Hristiyanlık da çıkıyor, doğu toplumlarındaki inançlar da çıkıyor. Şimdi bu açıdan baktığımızda İslam, bir referans noktası olmaktan çıkacak mı çıkmayacak mı? Sorun bu. Eğer çıkmayacaksa tasavvufun bir istikbalinden söz edebiliriz. Çıkacaksa tasavvufun olması ya da olmamasının bir anlamı yoktur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-ekrem-demirliden-tasavvuf-ve-toplum-iliskisine-dair-onemli-aciklamalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyolog Doç. Dr. Ömer Miraç YAMAN Yörünge&#8217;ye Konuştu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sosyolog-doc-dr-omer-mirac-yaman-yorungeye-konustu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sosyolog-doc-dr-omer-mirac-yaman-yorungeye-konustu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 21:50:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebeveyn]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Hande Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Miraç Yaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1972</guid>

					<description><![CDATA[Sosyolog Doç. Dr. Ömer Miraç YAMAN Yörünge’ye Konuştu&#8230; “Bir Gençlik Sorunu Değil, Bir Ebeveynlik Sorunu Var” Bir gençlik sorunu var mı diye sorduklarında bana, hayır diyorum, bir ebeveyn sorunu var. Bir anne-baba sorunu var. Bir gençlik sorunundan bahsedemeyiz sadece, en azından bahsetmemiz için önce kesinlikle anne babalık sorununu masaya yatırmamız gerekiyor. Önce bunu konuşmamız gerekiyor. Son dönemde gündemde olan gençlik tartışmaları üzerine bu alandaki en yetkin isimlerden olan Sosyolog Ömer Miraç Yaman ile görüştük. Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman gençliğe yönelik çalışmaları ile tanınıyor. Kıyıda kalan, ötelenen “Apaçi Gençlik” üzerine yaptığı ve kitaplaştırdığı doktora tezi, madde bağımlısı gençler ile yürüttüğü çalışmalar, hazırladığı Türkiye Gençlik Çalışmaları Bibliyografyası (1923-2010) ile gençliği tüm yönleriyle kuşatan ender isimlerden biri. Türkiye’de gençliğin hep sorunlarla birlikte ele alındığını biliyoruz. Gerçi bu durum sadece Türkiye’ye ve günümüze mahsus bir olgu değil. Çünkü antik dönemlerde de neslin bozulduğundan şikâyet eden, gençlerin sorunlarından bahseden metinler var. Gençlik dönemi öteden beri hep sorunlarla anıla gelen bir dönem mi? Gençliği sürekli sorunlu bir alan olarak ele almamızın nedeni nedir, bu kuşak çatışmasının bir neticesi mi? Bu soru kapsamında onlarca sebep sıralanabilir onlarca cevap verilebilir. 2500-3000 sene önceki metinlere bakıldığında da gerek Batıda gerek Doğuda, gençlik ve genç denildiğinde aşağı yukarı bugün &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyolog Doç. Dr. Ömer Miraç YAMAN Yörünge’ye Konuştu&#8230;<br />
<strong> “Bir Gençlik Sorunu Değil, Bir Ebeveynlik Sorunu Var”</strong></p>
<p><strong>Bir gençlik sorunu var mı diye sorduklarında bana, hayır diyorum, bir ebeveyn sorunu var. Bir anne-baba sorunu var. Bir gençlik sorunundan bahsedemeyiz sadece, en azından bahsetmemiz için önce kesinlikle anne babalık sorununu masaya yatırmamız gerekiyor. Önce bunu konuşmamız gerekiyor.</strong></p>
<p><em>Son dönemde gündemde olan gençlik tartışmaları üzerine bu alandaki en yetkin isimlerden olan Sosyolog Ömer Miraç Yaman ile görüştük. Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman gençliğe yönelik çalışmaları ile tanınıyor. Kıyıda kalan, ötelenen “Apaçi Gençlik” üzerine yaptığı ve kitaplaştırdığı doktora tezi, madde bağımlısı gençler ile yürüttüğü çalışmalar, hazırladığı Türkiye Gençlik Çalışmaları Bibliyografyası (1923-2010) ile gençliği tüm yönleriyle kuşatan ender isimlerden biri.</em></p>
<p><strong>Türkiye’de gençliğin hep sorunlarla birlikte ele alındığını biliyoruz. Gerçi bu durum sadece Türkiye’ye ve günümüze mahsus bir olgu değil. Çünkü antik dönemlerde de neslin bozulduğundan şikâyet eden, gençlerin sorunlarından bahseden metinler var. Gençlik dönemi öteden beri hep sorunlarla anıla gelen bir dönem mi? Gençliği sürekli sorunlu bir alan olarak ele almamızın nedeni nedir, bu kuşak çatışmasının bir neticesi mi?</strong></p>
<p>Bu soru kapsamında onlarca sebep sıralanabilir onlarca cevap verilebilir. 2500-3000 sene önceki metinlere bakıldığında da gerek Batıda gerek Doğuda, gençlik ve genç denildiğinde aşağı yukarı bugün yetişkinlerin kurduğu cümlelerin benzerleri kuruluyor. Gençler umursamaz, duyarsız, geleneklere saygısız türünden tespitler var. Bugünse gençlere dair yapılan çalışmalara ve düşüncelere genel olarak baktığımızda aslında şöyle bir şey var: Hangi entelektüel zeminden beslenirse beslensin her fikri hareket veya her ideolojik düşünce genci bir misyon taşıyıcısı olarak görüyor. Bu topraklarda yıllarca gerek sağ gerek sol, gerek İslami gerek lâik, Atatürkçü camiada hep böyle görüldü. İdeal yüklenen bir gençlik var. Zaten bu toprakların 1923’te tekrar bir devlet olarak kuruluşunda ilk metinlerden biri Ey Türk Gençliği’dir. Bir misyon, bir ideal yükleme, sürekli kıvamda tutulması beklenen ve istenen bir gençlik algısı var. 100 yıllık modern Türkiye tarihinin de, bütün siyasal iktidarların da birtakım vesilelerle sürekli gündeme getirdiği, şekillendirmeye çalıştığı ya da idealize ettiği bir şey gençlik. En mikro ölçekte, yerelde bir derneğin, vakfın ya da bir gönüllülük çalışmasının merkezinde de yine aynı şekilde bir gençlik “efsanesi” ve bir gençlik olgusu sürekli gündemde. Özellikle kritik olarak gençlerin değiştiği ya da hikâyelerinin biraz garipleştiğini düşünen kanaatlerin ben maalesef gençlerle bu topraklardaki dilin kopmasına bağlıyorum. Son 15-20 yıldan beri çok daha fazla dillendiriliyor bu. Her ideolojik bakış açısının dillendirdiği şey gençlerde bir gariplik olduğu yönünde: evde bir garipler, okulda bir garipler, sokakta bir garipler. Fakat toplamda Türkiye’de gençlerle çalışan, “gençlik için ama gençliğe rağmen” olmayan, doğrudan gençlerle çalışan, onlarla birlikte yol yürüyen ne kadar çalışma var diye dönüp baktığımızda hâlihazırda çok fazla çalışmanın olmadığını görüyoruz. Gençler için yapılan bazı çalışmalar olduğunu kabul ediyoruz ama buradaki hikâyenin büyük oranda bir şekillendirme, bir biçim verme yani genci bir malzeme, bir hamur, bir tuğla gibi görmekten hareketle yapıldığına tanık olunuyor. Ve bu da maalesef bugün tartıştığımız “gençleri anlayamıyoruz, dillerini anlayamıyoruz, onların hikâyesini anlayamıyoruz, hayat felsefelerini çözemiyoruz” gibi bir takım ahlanmaların vahlanmaların ya da eleştirilerin gün yüzüne çıkmasına zemin hazırlıyor. Türkiye’deki gençlik çalışmalarına baktığımızda bunların önemli bir kısmında gençleri anlamaktan ziyade o gençleri tanımlamaya dair bir çabanın olduğunu görüyoruz. Pür olarak genci anlamak, bugünkü durumunu analiz etmek, yönlendirmeden ve bir kalıba koymadan sadece görebilmek, samimi bir görüşle bakabilmek noktasında gençlik çalışmalarının Türkiye’de hala çok zayıf olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Aileler artık çocuklarının ne kadar dürüst ve ahlaklı olduğundan çok sınavlardaki başarılarını, yani bir anlamda bu dünyada ne kadar iyi bir yere geleceklerini ön plana çıkarıyorlar. Gençlerin dünyevileştiğini söylerken problemin kaynağını biraz da ailelerde aramamız gerekmez mi?</strong></p>
<p>Çocuklar anne babalarının dualarıdır ve niyetleridir. Allah Teala evladı bir emanet olarak eve gönderir, bir kadın ile bir erkeğe gönderir ve gönderirken amacı da ‘Ben bu kulumu niye yarattığımı bilmiyorum ey anne babası, siz onun rotasını bulun’ değildir. ‘Ben bu kulumu neden yarattığını biliyorum, onun bir hikâyesi var bu dünyada. Size gönderiyorum çünkü bu bir hayvan değil, bitki değil, bir çiçek değil bir insan yani eşref-i mahlukat. Size onu kurcalayın, ayarlarını bozun ya da değiştirin diye de göndermiyorum.’ Lakin anne babalar evlatlarını adeta malları zannediyorlar. Bu aslında dünyanın en büyük imtihanlarından biri. Kuran-ı Kerim’de evlat imtihanı olarak geçen imtihanın ne olduğunu aslında biz anlayamıyoruz. Evlat bizim malımız değil bir emanet. Bu emaneti incitmediğimiz, kırmadığınız, dökmediğimiz, ayarlarını bozmadığımız ve aslına geri teslim edebildiğimiz oranda evlat, anne babanın cenneti oluyor. Tabii aksi takdirde cehennemi de olabilir. Anne babanın duası ve niyeti olan evlat, sadece dünyevi başarılarına odaklanılan bir emanet olmamalı. İyi bir okul okuması, mühendis, doktor, avukat yani toplumun gözle görülür ve başarılı olarak addettiği meslek gruplarından birine sahip olması, bir yuva kurması, mümkünse bir evi ve arabası olması anne babaların bu dünyada evlatları için yeter gördükleri standartlara karşılık geliyor.</p>
<p>Peki toplamda hikaye nedir? Biz hayatı ve çocuğu böyle görüyorsak o çocuk nasıl bizim cennetimiz olacak, nasıl cennet biletimiz haline dönüşecek?</p>
<p>Evladı hakkındaki tasavvuru böyle olan bir anne babadan tabii ki bu ve buna benzer bir evladın çıkması çok normal, abes bir durum yok ortada. Anne babalar bana çok soruyor doğru dua nedir, ben nasıl dua edeyim evladım için diye. Ben hep aynı şeyi söylüyorum onlara; evladınız eğer doktor olsun, mühendis olsun duası yapıyorsanız yanlış dua yapıyorsunuz. Ama doğru dua, bu zor bir dua üstelik; Yarabbi sen bu evladı gönderdin ve ben senin neden gönderdiğini bilmiyorum, hikayesi nedir bilmiyorum, zaten ben kendi hikayemi de, bu dünyadaki karşılığımın ne olduğunu da çözebilmiş değilim. Sen bana nasip et, lütfet ki ben bu evladıma, bu emanetine senin gönderdiğin hedef doğrultusunda katkı sunabileyim, yardımcı olabileyim, destekleyebileyim, istediğim yere çekiştirmeyeyim, kulağını bacağını bir taraflara çekiştirip sürüklemeye çalışmayayım. Sen bana bu konuda yardım et. Şeytan bu konuda beni kışkırttığında da ben onu incitip kırmayayım. İşte bu kritik dua. Biz mal olarak bakmıyorsak evlada, o evlat mal olmadığını gösteriyor zaten hayatı boyunca. Niyetimiz neyse evlat o niyet üzere yürüyor. Ben her hafta çok fazla anne babayla, evlatla konuşuyorum ve evlatların önemli bir kısmının anne babalarının niyetleri tarafından “vurulduğunu” görüyorum maalesef. Anne babalarının niyetlerinin esiri olduğunu, anne babalarının niyetlerinin bedellerini ödediklerini görüyorum. Bu yüzden bir gençlik sorunu var mı diye sorduklarında bana, hayır diyorum, bir ebeveyn sorunu var. Bir anne-baba sorunu var. Bir gençlik sorunundan bahsedemeyiz sadece, en azından bahsetmemiz için önce kesinlikle anne babalık sorununu masaya yatırmamız gerekiyor. Önce bunu konuşmamız gerekiyor.</p>
<p><strong>Toplumda dindarlığın kötü temsili de gençlerin dindarlık algısında olumsuz bir etkiye sahip mi? Geçmişte dindarlık toplumun bir kesiminde özellikle medyada cahillikle ve geri kalmışlıkla ilişkilendiriliyordu. Böyle bir temsil gençlere aksini ispatlama azmi veriyordu. Ama günümüzde dindar kesimlerde görülen bazı yanlış tutumların, gençlerin din algısını olumsuz yönde etkilediği söyleniyor. Gençler bugün neden geçmişteki gibi değerlerini savunmak yerine değerlerinden taviz vermeyi seçiyorlar?</strong></p>
<p>Burada çift taraflı bir yanılsamanın içindeyiz. Güncel gençlik tartışmalarının dinle ilişkilileri tartışırken çift taraflı bir yanılsama yaşıyoruz. Birincisi, özellikle vurgulayarak, altını çizerek ifade ediyorum ki gençler hakkında yorum yapanların gençlik üzerine hiçbir çalışmaları yok. Bir elektrik mühendisi düşünün, inşaat mühendisliği hakkında konuşuyor Bu durumda ne deriz, hangi cümleyi kurarız? Önce edep deriz değil mi? Şu anda medyada gençliği tartışanların, yorum yapanların % 95’i gençlerle çalışmıyor. Genç diye bildiği evde iki tane oğlu var veya bir tane kızı var üç tane de yeğeni var bu, onlarla da zaten görüşmüyor, çok yoğun herkes. Ama utanıp sıkılmadan herkes ahkâm kesiyor; gençler şuraya gidiyor, dinden uzaklaşıyor, oradan oraya savruluyor vs. Genel gidişatın rotasını çizenlerin malzemesi olmaktan başka bir şeye yaramadığını düşünüyorum bu tartışmaların. Bundan 12 sene önce memlekette bir misyonerlik tartışması vardı biliyorsunuz. Ortalık yıkıldı gitti gençler misyoner mi oluyor, Hıristiyanlığa, Yahudiliğe mi geçiyor diye. Kimse Hıristiyan ya da Yahudi olmadı memlekette. Sonrasında şeytana tapanlar konuşuldu, satanizm dendi. Şimdi yine aynı şeyi tartışıyoruz gençler deist mi oluyor, ateist mi oluyor, nereye gidiyor bu gençler niye bunlar dinden kaçıyor? Ben haftada en az 2000 tane liseli ya da üniversiteli gençle oturup kalkıyorum ve bu coğrafyanın her yerinde oturup kalkıyorum. Karşımda deist, dinsiz, garip varlıklar, insanlar görmüyorum. Tıpkı bizim gibi hayata bakan, tıpkı bizim gibi refleksleri farklı çalışan insanlar var karşımızda. Şunu konuşabiliriz; gençlerin dine bakışında endişeli bir hal var mı, olabilir mi? Olabilir ama bu da çok normal bir şey.</p>
<p><strong>Gençlerin bu endişeli bakışlarında FETÖ ihanetinin payı var mı?</strong></p>
<p>Evet, olayın bu yüzü neredeyse hiç tartışılmadı. Şu an 15-20 yaşında olan bir genç açısından bakalım meseleye: Türkiye’de İslam âlimi olarak gördüğü bir kişinin iki yıl önce Türkiye’nin en büyük haini olduğu tescillendi. Bu durumda ne düşünür bir genç? Çok basit bir şey düşünür: bu âlim miydi, hain miydi? Bu dinin göstergeleri nasıl, din adamları nasıl adamlar? Bunu düşünmekte haksız mı, bu soruyu sormakta haksız mı? Kanaatimce hayır değil. Biz doğrusunu anlatabiliriz, yönlendirebiliriz ama bu soruları sorduğu için gençleri kınayamayız. Yaşadığımız travma ufak bir travma değil, çok büyük bir travma yaşıyor bu topraklar dinin görünen yüzleri üzerinden. Bu travma yetmiyor gibi işi dini tartışmak değil dini anlatmak olanlar din tartışması yapıyorlar. Bir İslam âliminin amacı dini tartışmak değildir, dini anlatmaktır hatta bence anlatmak da değildir dini yaşamaktır. Anlatmak bunun çok az bir kısmında vardır aslında. Dini anne babasından gördüğü kadarıyla kandille, Ramazanla sınırlı olan bir genç, dinin hayatımızdan zaten biraz “ötelendiği” ya da –“mış” gibi yapıldığı bir zamanda dini anlatacak kişilerin din tartıştığını gördüğünde dine karşı endişelerinin olması çok anlaşılabilir bir durumdur. Abes bir durum yok fakat bu gençlerin deist olduğu anlamına gelmiyor, ateist olmuyorlar, böyle bir hikâye yok.</p>
<p><strong>Deizm tartışmalarının abartıldığını söyleyebilir miyiz o halde?</strong></p>
<p>Abartı bile değil çünkü bunun bir gerçekliği yok. Gençleri anlamıyorlar. Ergenlik dönemi iniş çıkış dönemidir, rol model arayışı dönemidir. 15 yıl önceki ergenlerde bu dönemin tezahürü başka bir şekilde çıkar, mesela heavy metal olarak çıkar bugün başka bir şekilde çıkar. Bir dönem hatırlarsanız satanizm efsanesi verildi bu topraklarda, 2 tane kedi kesen genç görüldü ve gençler satanist mi oluyor diye veryansın edilmeye başlandı. Tartışmaların farkında mısınız: misyonerlik, satanizm, deizm. Peki bunların gerçeklik payı var mı? Bu sorunun cevabını bulmak çok basit. Ortaokullarda, liselerde öğrencilere değil din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenlerine sorsak size bir yıl içinde ben deist oldum diye kaç öğrenci geldi diye, bunun cevabını hemen alırız. Bu yöntemle bir cevap alıp gerçeklikleri konuşmak yerine spekülasyonla konuşuyoruz çünkü medyada bir haber malzemesi değeri var. Bir yandan tabii bunun siyasete bakan tarafı da var. 5-6 yıl önce Cumhurbaşkanının dindar bir nesil yetiştireceğiz açıklaması hatırlatılarak deizm meselesini kurcalayan bir siyasal kanal da var. Ben her yıl deist olduğunu söyleyen onlarca öğrenci ile tanışıyorum ama bu yüz binler içinde onlar, daha iyi verisi olan varsa bunu konuşmaya hazırım. Ama tekrar söylüyorum, gençlik adına ahkâm kesenler gençlerle oturup kalkmıyorlar, gençlerle ders yapmıyorlar, ortaokulluyu, liseliyi, üniversiteliyi tanımıyorlar. Ben tespitlerinin yanlış olduğunu ve hatta durumun tam tersi olduğunu söylüyorum: Gençlerin gürül gürül dine aktığı bir dönemden geçiyoruz. Ama aynı zamanda dini temsillerimizin patır patır döküldüğü de bir dönem. Gençler gürül gürül akmak istiyorlar fakat önüne örnek, temsil, model ve onları kendi “çantasına” atmak istemeyen, kendi “elemanı” yapmak istemeyen, kendi “kurşun askeri” yapmak istemeyen cemaat, tarikat, dernek, vakıf bulmakta oldukça zorlanıyorlar.</p>
<p><strong>Peki daha önce misyonerlik, satanizm bugün ise deizm tartışmalarının piyasaya sürülme nedeni nedir?</strong></p>
<p>Türkiye’de gençlik üzerine bazı operasyonlar yürütülüyor. Ben bunu siyasal tarihten bağımsız okumanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Türkiye demografisine baktığımızda yaşlanmaya başlayan bir ülke olmasına rağmen Türkiye hala çok genç ve dinamik bir ülke. Genç akışı da devam ediyor. Suriye’den gelenlerin de %70’i genç. Genç işgücü çok kuvvetli burada. Gençler üzerinde sadece bahsettiğimiz satanizm, deizm gibi fikri operasyonlar düzenlenmiyor. Özellikle son 10 yılda dikkat çeken madde bağımlılığı operasyonu var. Türkiye’de devletin açıkladığı resmi rakama göre uyuşturucu bağımlılığı oranı %3, bu aşağı yukarı 3 milyon bağımlıya karşılık geliyor. Ben madde bağımlıları ile çalışan biri olarak oranın bundan daha yüksek olduğunu birkaç milyon daha fazla olduğunu düşünüyorum. Bahsettiğimiz birkaç milyon bağımlının önemli bir kısmı da genç. Türkiye’deki siyasal kırılmaların, asker ve polis gücünün zayıfladığı dönemlerde madde girişi olmuştur Türkiye’ye. Örneğin bonzai büyük oranda gezi hadiselerinin olduğu zamanda giriş yapmıştır bu topraklara. Benzer şekilde 15 Temmuz 2016’da bir başka madde girişi yapıldı: koreks. Niye, çünkü bir toprak siyasal açıdan ve ekonomik güç olarak zayıfladığında, askeri ve polis gücü zayıfladığında büyük teröristler buraya giriş yapıyorlar. Bu ülkede hala Türkiye’nin kültürel kodlarına hiç de uymayan pek çok vakıf, dernek çok kuvvetli bazı Avrupa devletleri tarafından destekleniyor ve bunlar da çeşitli projeler gerçekleştiriyor gençlik üzerine. Bu entelektüel anlamda da bağımlılık anlamında da kültür alanında da böyle. Bu çok normal, bunu beklememek saflık olur zaten. Çünkü Türkiye, hem İslam dünyası için hem bu coğrafya için kilit bir bölge. Buranın gencinin dokusunu tabii ki bozmak isteyecekler, gereksiz gündemlerle oyalamak isteyecekler. Yürütülen pek çok tartışmanın altında başka bir şey yatıyor. Son örneğe bakalım; geçtiğimiz 6 ayda yapıldığı kadar reklamı hiç yapılmadı ateizm ve deizmin. Bana sorarsanız bu çok zekice bir yöntem. Çünkü genç ne yapıyor? Bu deizm neymiş diyor ve hemen internete girip bakıyor. Deizm gibi çok kavramsal ve felsefi bir şeyi bir gencin gündemine nasıl sokarsınız? Satanizm de aynı şekilde gündemleştirildi, herkes satanizm öğrenmedi mi bu topraklarda? Maalesef biz de buna su taşıyoruz bu konuyu tartışarak, gündemde tutarak. Halbuki bunu tartışmaya gerek yok. Çünkü bence Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar gençlerde dindarlaşma var. Bunu savunmak için söylemiyorum. Fakat biz meseleyi nasıl bakarsak öyle görüyoruz.</p>
<p><strong>Bu meseleye nasıl bakmalı, gençlere nasıl ulaşmalıyız?</strong></p>
<p>Bu topraklarda din adına konuşanların (bu dernek, vakıf ya da hoca olabilir) tebliği ve davet dili, insanlarla iletişim kurma dili maalesef tabirimi mazur görünüz “ter” kokuyor. İnsanlar kaçıyorlar bizim üslubumuzdan, kaçıyorlar ve rahatsız oluyorlar, bizim kurduğumuz cümlelerden rahatsız oluyorlar. Allah’ın ayetlerini ve Peygamber aleyhisselamın hadislerini onları terbiye etmek için bir malzemeymiş, onları dövmek için bir sopaymış gibi lanse etmemizden rahatsız oluyorlar ve haksız da değiller üstüne üstlük. Bana bir genç deistim ya da ateistim diye geldiğinde ben ona kollarımı açıyorum. Hayatında neleri sorguladığını, ne yaşadığını, ebeveyninden neler gördüğünü, nasıl bir travması olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bu noktada yanlış tanımlamalar, yanlış yorumlamalar yapıyor ve maalesef yanlış çözümler sunuyoruz. İslami camia içerisinde gençlerle ilgilenenler kendilerini yenileyemedikleri için 1980-90 model öngörülerle baktıkları için gençler onlara göre dünyevi, garip yerlere savrulmuş durumda. Bu tamamen bir yanılsama. Dışarıda gürül gürül bu toprakların dilinden, dininden, kültüründen gurur duyan, bu topraklarda mutlu olan ve yaşamak isteyen fakat bunu nasıl yapacağını bilmeyen ve yönlendirmeler konusunda eksik olan milyonlarca genç var. Yanlış yerden bakarak yanlış yorumlama yaptığımızı düşünüyorum, eksik ve hatalı baktığımızı düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ergenlik/gençlik, insanın inancını arama ve netleştirme/derinleştirme çabası içinde olduğu bir dönem.Bu hassas dönemde gençlerin en çok kafasını karıştıran ne oluyor?</strong></p>
<p>Peygamber aleyhisselam çocuklara din eğitiminin 10 yaşa kadar verilmesi gerektiğini söylüyor. Pedagoji de bunu destekliyor, insanın öngörüsünün, dünyasının, zihninin, kültürel çerçevesinin belirlendiği yaş sınırlarıdır bunlar. Biz ise o yaşa kadar yatırım yapmıyoruz, sonra şekillenmiş bir çocuğa yön vermeye çalışıyoruz. Kızımıza mesela “başını kapatmalısın” diyoruz ama sebebini izah etmiyoruz. Ergenliğe girmiş oğlumuza “namaz kılmalısın” diyoruz ama neden, ne için kimin için namaz kıldığını izah etmiyoruz. Ya da çok yetersiz izahlar yapıyoruz. Peygamber aleyhisselam çocukluktan itibaren adım adım din eğitimi verilmesi gerektiğini söylerken biz çok geç bir dönemde adeta çocuğun şekillenmesi bittikten sonra din adına bir şeyler söylüyoruz ve bu, gençleri dinden soğutmaktan, dinden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Kritik hatamız bu. Bana birçok anne baba geliyor evladım namaz kılmıyor ne yapalım diye. Yapacak hiçbir şey yok diyorum, şaşırıyorlar hiçbir şey yapmayayım mı, uyarmayayım mı, kızmayayım mı diye soruyorlar. Yapacakları tek şey dua etmek. Çocuğu namaz kılsın diye değil ama önce tövbe etmeleri lazım. Sen yedi yaşına kadar çocuğunu eğittin mi, onun sınavına, dersine hazırlanırkenki iştiyakınla, heyecan ve motivasyonla namazını takip ettin mi? Onu incitmeden, kırmadan, bir kere ağzından kem söz çıkmadan bu durumu onunla konuştun mu? Sevdirdin, muhabbet ettirdin mi? Yok. O zaman anne babayı tövbe bekliyor. Çocuğun namaz kılmıyorsa bir anne baba olarak sorumlu sensin. Nuh aleyhisselamın oğlu da kılmadı ama 950 yıl boyunca peşini bırakmadı Nuh Aleyhisselam ve bir kere kem söz söylemedi evladına. Anne babalık böyle bir şey. Biz ise ikinci hatasında, beşinci yanlışında çocuğu defterden siliyoruz, onuncu hatasında evden kovuyoruz ya da evlatlıktan ret ediyoruz. Bu kadar nasipsiz anne babalığa rağmen bence bu gençler çok iyiler.</p>
<p><strong>Gençlik ve bağımlılık denildiğinde eskiden bazı zararlı alışkanlıklar akla gelirdi. Şimdi ise yeni bağımlılık türlerinden bahsediliyor. Özellikle bilgisayar, internet ve sosyal medya bağımlılıkları. Bunlara bağımlılık demek abartılı mı? Sadece gençlere has bir bağımlılık olarak yaklaşmak doğru mu?</strong></p>
<p>Bir şeye bağımlılık demek için uluslararası standartlar var. DSM 5’te kısmen bir bağımlılık olarak tanımlanmaya başlandı internet, sosyal medya bağımlılığı vs. Ama hala bu konuda araştırmalar ve çalışmalar devam ediyor. Bulgular bize şunu gösteriyor; bir madde bağımlısı, bonzai bağımlısı ile internette 8 saat gezen bir gencin bağımlılık göstergelerini ölçerken beynin aynı yerini absorbe ettiği görülüyor. Dolayısıyla bunun bir bağımlılık bileşeni oluşturduğu üzerine bir öngörü belirtiliyor. Bunun adına bağımlılık demesek bile uyuşturucu maddede, sosyal medya ya da kumar bağımlılığı bunların hepsi bu dünyadayken bu dünyanın dışına çıkma arayışının bir kurtarıcısı olarak gençler ya da yetişkinler tarafından kullanılıyor. Burada yetişkinlerin altını ısrarla çiziyorum; çünkü bana sorarsanız en az gençler kadar yetişkinler de bağımlı şu anda. Anne babalar gelip çocuğun elinden telefonu nasıl alacağız diye soruyorlar, ben de asıl sizin elinizden nasıl alacağız diye soruyorum onlara. Bu aslında insanın boşluk sorunu; içimiz boşaldı ve içimizi doldurmaya çalışıyoruz, bunun araçlarını üretiyoruz. Ama bunu çocuk da, genç de yetişkin de hepimiz yapıyoruz. Sokakta oynayacak alanı olmayan, evde annesi ya da babası tarafından ilgilenilmeyen, bir şey yapma imkânı bulamayan bir genç doğal olarak soruyor, internete dalmayayım, dizi izlemeyeyim de ne yapayım? Bana bir şey söyleyin onu yapayım. Bu sorunun cevabını doğru vermemiz gerekiyor. Bu cevabı üretmeden kurduğumuz her cümle ahlamaktan vahlamaktan ya da bana sorarsanız büyük bir zulümden başka bir şey değil. Ebeveyn olarak hikâyeyi önce biz değiştireceğiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sosyolog-doc-dr-omer-mirac-yaman-yorungeye-konustu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dr. Fatih Erbakan : &#8220;Siyaset Bize Erbakan Hocamızdan Miras&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dr-fatih-erbakan-siyaset-bize-erbakan-hocamizdan-miras/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dr-fatih-erbakan-siyaset-bize-erbakan-hocamizdan-miras/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Turan Latif Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:30:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Fatih Erbakan]]></category>
		<category><![CDATA[Erbakan]]></category>
		<category><![CDATA[Latif Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[Necmettin Erbakan]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1587</guid>

					<description><![CDATA[Erbakan Vakfı Genel Başkanı Dr. Fatih Erbakan Yörünge’ye konuştu… “Siyaset Bize Erbakan Hocamızdan Miras” Erbakan Vakfı camiamız da bunu biliyor. Bizim Erbakan Vakfı çatısı altında söylediğimiz sözler, çözüm önerilerimiz, milletimizin, İslam aleminin çektiği sıkıntılara yönelik ortaya koyduğumuz projelerin uygulanabilmesi önemlidir. Bu projeler fiilen uygulanamadıktan sonra göreviniz yarım kalmış olur. Erbakan Vakfı Genel Başkanı Dr. Fatih Erbakan, yeni kuracağı siyasi partiden Saadet Partisinden ayrılış sürecine, Türkiye’nin Amerika, Rusya ve Avrupa’yla olan ilişkilerinden 2019 seçimleri ve ittifak tartışmalarına kadar birçok konuda sorularımızı yanıtladı. Söyleşimize başlamadan önce içinde bulunduğumuz bu odadan bahsetmeden geçmek olmaz. Bu oda eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın çalışma ofisi olarak kullandığı ve kabullerini gerçekleştirdiği oda olması bakımından ayrıca önem taşıyor. Necmettin Erbakan Hoca’nın 91. doğum günü olması hasebiyle 29 Ekim’de Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda ‘Büyük Gençlik Buluşması’ programında bazı açıklamalarda bulundunuz. Rahmetli Erbakan Hocanın partisi kapatıldığı zaman söylediği, “Nasıl ki abdestimiz bozulduğunda yeniden abdest alıyorsak şimdi de aynısını yapacağız. Yeni partimizi kurarak abdestimizi tazeleyeceğiz.” sözüne atıfta bulunarak “Aynı şekilde biz de abdestimiz bozuldu diye farz namazı terk edecek değiliz. Biz de Erbakan Hocamız gibi abdestimizi tazeleyeceğiz, kaldığımız yerden devam edeceğiz.” dediniz. -Erbakan Vakfı siyasi bir partiye mi dönüşecek? -Tabii bizim eskiden beri yürüyüşümüz, çalışmalarımız sonuçta bir siyasi yöne doğru &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Erbakan Vakfı Genel Başkanı Dr. Fatih Erbakan Yörünge’ye konuştu…<br />
<strong>“Siyaset Bize Erbakan Hocamızdan Miras”</strong></p>
<p><strong>Erbakan Vakfı camiamız da bunu biliyor. Bizim Erbakan Vakfı çatısı altında söylediğimiz sözler, çözüm önerilerimiz, milletimizin, İslam aleminin çektiği sıkıntılara yönelik ortaya koyduğumuz projelerin uygulanabilmesi önemlidir. Bu projeler fiilen uygulanamadıktan sonra göreviniz yarım kalmış olur.</strong></p>
<p><em>Erbakan Vakfı Genel Başkanı Dr. Fatih Erbakan, yeni kuracağı siyasi partiden Saadet Partisinden ayrılış sürecine, Türkiye’nin Amerika, Rusya ve Avrupa’yla olan ilişkilerinden 2019 seçimleri ve ittifak tartışmalarına kadar birçok konuda sorularımızı yanıtladı. Söyleşimize başlamadan önce içinde bulunduğumuz bu odadan bahsetmeden geçmek olmaz.</em></p>
<p><em>Bu oda eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın çalışma ofisi olarak kullandığı ve kabullerini gerçekleştirdiği oda olması bakımından ayrıca önem taşıyor. Necmettin Erbakan Hoca’nın 91. doğum günü olması hasebiyle 29 Ekim’de Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda ‘Büyük Gençlik Buluşması’ programında bazı açıklamalarda bulundunuz.</em></p>
<p><em>Rahmetli Erbakan Hocanın partisi kapatıldığı zaman söylediği, “Nasıl ki abdestimiz bozulduğunda yeniden abdest alıyorsak şimdi de aynısını yapacağız. Yeni partimizi kurarak abdestimizi tazeleyeceğiz.” sözüne atıfta bulunarak “Aynı şekilde biz de abdestimiz bozuldu diye farz namazı terk edecek değiliz. Biz de Erbakan Hocamız gibi abdestimizi tazeleyeceğiz, kaldığımız yerden devam edeceğiz.” dediniz.</em></p>
<p><strong>-Erbakan Vakfı siyasi bir partiye mi dönüşecek?</strong></p>
<p>-Tabii bizim eskiden beri yürüyüşümüz, çalışmalarımız sonuçta bir siyasi yöne doğru gideceği belli olan çalışmalardı. Erbakan Vakfı camiamız da bunu biliyor. Bizim Erbakan Vakfı çatısı altında söylediğimiz sözler, çözüm önerilerimiz, milletimizin, İslam aleminin çektiği sıkıntılara yönelik ortaya koyduğumuz projelerin uygulanabilmesi önemlidir. Bu projeler fiilen uygulanamadıktan sonra göreviniz yarım kalmış olur.</p>
<p><strong>-Sizi bir siyasi parti kurmaya iten neden, siyasette gördüğünüz bir boşluk muydu? Siyasi parti kurmak için doğru bir zaman olduğunu düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>-Artık zamanın da bu konuda uygun bir hale gelmeye başladığını daha fazla beklemektense bir an evvel atılacak adımın atılması gerektiğine kanaat getirdik. Bu siyasi çalışmanın yapılması, adımın atılması da rahmetli Erbakan Hocamızdan bize bir mirastır. Çünkü Erbakan Hocamız, “Bir Müslümanın asıl görevi, bütün insanlığın çektiği maddi ve manevi sıkıntılardan kurtarılmasını sağlamaktır.</p>
<p>Bunun olabilmesi de ancak iktidara gelmekle, devlet yönetiminde bulunmakla mümkündür. Bunun olabilmesinin yolu da siyasetten geçer.” demiştir. Bizler de “onun evlatları, onun öğrencileri olarak onun yolundan yürüyen kimseler olarak bu yolu tercih etmemiz gerekir.” diye düşünüyoruz.</p>
<p><strong>-2019 seçimlerine partiniz girecek mi?</strong></p>
<p>-Yetişmek istiyoruz ama hazırlıklarımız devam ediyor. Tam bir tarih belirlenmedi. Bunlar ciddi meseleler olduğu için gerçekten güçlü, ciddi bir alternatif ortaya konulabilmesi için hazırlıkların da iyi yapılması gerekir. Dolayısıyla belki yavaş ama emin adımlarla yürümeye çalışıyoruz. Bu noktada hazırlıklarımız devam ediyor.</p>
<p><strong>Borç ve Faiz Ekonomisi Yerine Üretim ve İstihdam Ekonomisi</strong></p>
<p><strong>-Siyasi hedefiniz nedir?</strong></p>
<p>-Borç ve faiz ekonomisinden yatırım, üretim ve istihdam ekonomisine Türkiye’yi geçirmektir.</p>
<p>Maddi ve manevi bakımdan kalkınmasını sağlamış bir Türkiye kurmak, böylelikle yeniden büyük Türkiye’yi hayata geçirmek, yeniden büyük Türkiye’nin öncülüğünde İslam birliğini hayata geçirmek ve İslam birliğinin, İslam medeniyetinin öncülüğünde de adil bir dünyanın, yeni bir dünyanın kurulmasını sağlamak.</p>
<p>Güçlünün değil, haklının sözünün geçtiği, kaba kuvvetin üstün tutulmadığı, hakkın ve haklılığın üstün tutulduğu adil yeni bir dünyanın kurulmasını sağlamaktır ana hedefimiz.</p>
<p><strong>-Partiniz Milli Görüşün temsilcisi bir parti mi olacak?</strong></p>
<p>-Tabii ki Milli Görüşü temsil etmek asıl maksattır, gayedir. Milli Görüş rahmetli Erbakan Hocamızın tanımıyla zamandan, mekandan, şartlardan bağımsız olarak her zaman için insanları saadete ulaştıracak, kurtuluşuna vesile olacak bir görüştür. Ana hedefimiz Türkiye’nin öncelikle Milli Görüş zihniyetiyle yönetilmesini sağlamak. Milli görüşün projelerinin, çözüm önerilerinin Türkiye’de fiilen uygulanmasını gerçekleştirmektir.</p>
<p><strong>-Türkiye’de şu anda Milli Görüşü temsil ettiğini söyleyen partiler var. Sizi bu partilerden ayıran nedir?</strong></p>
<p>-Bu noktada belki iki siyasi partiyi ele almak gerekir. Bir tanesi Saadet Partisi ki Milli Görüşü temsil ettiğini iddia eden bir partidir. İkincisi de iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi. O da Milli Görüş geleneğinden gelen kimselerin kurmuş olduğu bir partidir. Öncelikli olarak iktidar partisini ele alırsak, Milli Görüş çizgisinde tam manasıyla yürümediklerini biz yıllardan beri ifade ediyoruz.</p>
<p>Başörtüsü zulmünün ortadan kaldırılması, Kur’an kurslarının açılması, imam hatiplerin önündeki engellerin kaldırılması, başörtülü bakanlarımızın, milletvekillerimizin, büyükelçilerimizin olması elbette ki bunlar özlenen, beklenen gelişmelerdir. Ancak Milli Görüş sadece Kur’an kursları ve imam hatipler açmaktan ibaret değil. Milli Görüşün iki temel hedefi var. Birincisi ülkemizde ve dünyadaki ekonomik sömürünün ortadan kaldırılmasını sağlamaktır. İkincisi ise bütün dünyada zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin ortadan kaldırılmasını temin etmektir.</p>
<p>Şimdi birinci temel hedef bakımından iktidar partisinin icraatlarına baktığımızda ne görüyoruz? Maalesef 15 seneden beri borç ve faiz ekonomisinin takip edildiğini görüyoruz. 80 milyonluk milletin alın teri, emeği vergilerle, zamlarla, maaşlardan yapılan kesintilerle toplanıyor ve götürülüp her sene borç faizi adı altında dış güçlere ödeniyor. Şimdi bunu gördüğümüz zaman bunu biz milli görüşün neresine sığdırabiliriz?</p>
<p>Milli görüşün ikinci olmazsa olmazı, bütün dünyada zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin ortadan kaldırılmasını temin etmek bakımından baktığımızda mevcut iktidarın öncelikle Amerika’nın Irak operasyonunda desteğini görüyoruz, arkasından Büyük Orta Doğu Projesi’ne desteğini görüyoruz. Büyük Orta doğu projesi ve Amerika’nın Irak operasyonu, Suriye’nin, Irak’ın, Libya’nın, Mısır’ın, Orta doğu’nun, İslam aleminin bugünkü hale gelmesinin sebebidir, başlangıcıdır. Bunlara destek olunduğunu görüyoruz.</p>
<p>D-8 projesini maalesef 15 sene boyunca uygulamadıklarını, bunun yerine G-20’nin, Avrupa Birliği’nin ve Amerika’nın ajandasını takip ettiklerini, onların peşinden gittiklerini görüyoruz. Eğer 15 senede bu D-8’e sahip çıkılıp D-60 haline getirilse, İslam birliği tesis edilse bugün Suriye bu halde olmazdı, Arakan bu halde olmazdı, Mısır bu halde olmazdı. Ege’de boğulan Suriyeli minik yavrular boğulmak zorunda kalmazdı.</p>
<p>Dolayısıyla bunun bir sorumluluğu da mevcut iktidarın üzerindedir. Yine bu 15 sene boyunca işte Kıbrıs konusunda izlenen tavizkar tutum: Geçtiğimiz aylarda Cenevre görüşmelerinde Türk tarafı Kıbrıs’ta Türk Cumhuriyetinin topraklarının neredeyse 3’te 1’ni masa başında Rumlara vermeyi kabul ediyor. Rumlar; ‘3’te 1 bize yetmez, biz 3’te 2 istiyoruz’ diye uzlaşmadıkları için Rumların aç gözlülüğü ve inatçılığı yüzünden bir uzlaşma sağlanamıyor.</p>
<p>Şehit kanıyla alınmış bir vatan toprağıdır Kıbrıs. Ha Mardin’i, Urfa’yı, Adana’yı, Mersin’i vermişsiniz ha Kıbrıs’ı vermişsiniz. Bu milli görüşle bağdaşmayacak bir adımdır.</p>
<p><strong>Saadet Partisi ve Erbakan Çizgisi</strong></p>
<p><strong>&#8211; Sizi Saadet Partisinden ayıran ve yeni bir parti kurmaya iten nedenler nelerdir? Saadet Partisinin Milli Görüşü temsil etmediğini mi düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Saadet Partisi bir defa Milli Görüş ve Erbakan hocamızın çizgisinde değil. Bakınız çok güzel bir örnek, 50 bin nüfuslu Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde bir seçimde Saadet Partisi 17 bin oy almış, aynı seçimde 5 milyonluk Ankara’da Saadet Partisi 13 bin oy almış. Seçimin ardından ne yapılması beklenir? Tavşanlı teşkilatına ve ilçe başkanına madalya takılması gerekir. Yüz misli nüfusa sahip Ankara’dan daha çok oy almışlar. Ne yapılıyor seçimin ertesi günü? Tavşanlı ilçe başkanı, yönetimi ve teşkilatı baştan aşağı görevden alınıyor. Sebep ne? Seçim sırasında Fatih Erbakan’ı çağırıp konferans verdirdin. Arkasından Rize. Yüzde 3,5 oy almış Partinin Türkiye geneli aldığı oy yüzde 1,2. Rize milli görüş tarihinde Türkiye geneli oyu ilk defa üçe katlamış. Rize teşkilatına madalya takacağına, Rize teşkilatını görevden alıyor. Neden? Fatih Erbakan’ı havaalanında karşılamaya gitmişsin, Fatih Erbakan’a yakınsın, ona toplantı yaptırmışsın. Trabzon’da geçtiğimiz yaz merkez ilçe kongresi yapılıyor, kongre öncesinde 80 tane merkez ilçede parti üyesi görevden alınıyor. Sebep ne? Erbakan Vakfı’nın önünden geçtin, Erbakan Vakfı’na selam verdin, Erbakan Vakfı Başkanının akrabasısın. Bursa Yenişehir ilçesinde 400 üye bir gecede üyelikten siliniyor. Sebep ne? Fatih Erbakan’ı Bursa Yenişehir’e konferansa davet ettin. Bir ilçe teşkilatı olduğu gibi yok ediliyor. Erbakan Hocamız nerede, bunların bu uygulamaları nerede? Bu yapılanları hangi milli görüşe, Erbakan Hocamızın hangi uygulamalarına sığdıracaksınız?</p>
<p>Erbakan Hocamızın başkanlık koltuğunda oturan bir zat, Hocamızın emaneti olan koltukta bu Partinin Genel Başkanı olarak otururken Erbakan Hocamızın ‘dünya Siyonizmine asker yetiştiriyor.’ dediği harekete, ‘bu hareket dünyanın, Türkiye’nin en hayırlı hareketidir, ben bu hareketin gönüllü avukatlığını yaparım.’ diyecek ve bu aynı zat diğer taraftan Erbakan Hocamızın vasiyeti üzerine kurulmuş Erbakan Hocamızın adını taşıyan Erbakan Vakfı için de “bu vakfı dış güçler kurduruyor, bu vakıf Milli Görüşü bölüp parçalamak için kuruluyor.” diyecek kadar işi ileriye götürecek. Böyle Milli Görüş mü olur, böyle Erbakan Hoca’nın yolundan mı gidilir? Her zaman söylediğimiz gibi Erbakan Hocamız bize bir tabela, bir bina, bir amblem emanet etmedi. Bize kendisinden sonra takip edeceğimiz Milli Görüş ilke ve prensiplerini emanet etti. Kim bunlara uyuyorsa Milli Görüşçüler olarak onlarla birlikte olmamız gerekir.</p>
<p><strong>Biz Ayrılmadık, Atıldık</strong></p>
<p>Biz zaten hep söylüyoruz: biz partiden ayrılmadık, parti yönetimi bizi dışarı attı. Erbakan Vakfı bir sebep değil bir sonuçtur. Önce parti yönetimi Erbakan Hocanın vefat ettiği andan itibaren kalemi kırdı, Erbakan ailesini, bizleri ve bizim çevremizdeki bütün arkadaşlarımızı dışladı, dışarıya attı. Arkasından Anadolu’da bu partiden dışlanan, dışarı atılan insanlar hizmet etmek için kendilerine bir çatı olarak Erbakan Vakfı’nı kurdular ve Erbakan Vakfı’nda buluştular. Erbakan Vakfı kurulduğu için bu ayrışma olmadı. Önce bu insanlar ve biz dışarıya atıldık parti yönetimi tarafından, arkasından bunun bir sonucu olarak Erbakan Vakfı kuruldu. Dolayısıyla biz partinin başkanlığı, liderliği talebinde de hiçbir zaman bulunmadık. Her Milli Görüşçünün sahip olduğu haklar bize de verilsin dedik. Teşkilatlarda toplantı yapma, konferanslara katılma, teşkilatların programlarına katılma haklarını bize de verin dedik. Hayır, bu da olmaz. Ne teşkilata gidebilirsin, ne konferans verebilirsin, ne teşkilatlar seni konuşmacı olarak davet edebilir.</p>
<p>Bütün bu baskılar ve dışlamalar sonucunda son olarak bunların düzeltilmesi için bir kongrede adaylık söz konusu oldu. Madem bu sıkıntılar var, öyleyse bunları düzeltelim, Saadet Partisi Milli Görüş çizgisinde düzgün bir istikamet üzerinde yürüsün diye adaylık söz konusu oldu. Burada başarılı olunamadıktan sonra, zaten Erbakan Hoca’nın vefatıyla başlayan bu dışlama ve tasfiye süreci daha da hızlı bir şekilde yürüdü ve Erbakan Vakfı bunun üzerine yeşerdi. Erbakan Vakfı dediğim gibi bir sebep olarak değil bir sonuç olarak ortaya çıktı.</p>
<p>Erbakan Hocamız değil bir kişiyi dışlamak, bir kişiyi görevden almak-uzaklaştırmak, ben gidiyorum, beni bırakın, ben sizinle çalışmayacağım diyen insana bile “hayır, sen de burada kalacaksın, bizimle birlikte Milli Görüşe hizmet edeceksin, hiçbir yere gidemezsin” diye onun kolundan tutan, adeta yalvaran bir insandı. Şimdi bugün bunların durumuna baktığımız zaman, nerede Milli Görüş çizgisi, nerede Erbakan Hocamızın uygulaması, nerede bunlar?</p>
<p><strong>-Milli Görüş denilince, sadece bir siyasi parti akla gelmiyor elbette ki birçok yan kuruluşu da var. Bir siyasi parti olarak Milli Görüş’ün yan kuruluşlarının desteğini alabilecek misiniz ya da bunlara muadil yeni müesseseler mi kuracaksınız?</strong></p>
<p>-Öncelikle Milli Görüş Hareketinin mevcut durumundan çıkarılıp kendisine yakışan noktaya taşınması gerekir. Erbakan hocamızın göstermiş olduğu hedeflere bir an evvel ulaşılmalıdır.</p>
<p>Milli Görüş zihniyetinin hakkıyla temsil edilmesini ve bu zihniyetin Türkiye’de hakim olması elzemdir. Türkiye’de bu zihniyetin hakim kılınmasını isteyen, bunun bir an evvel gerçekleşmesini isteyen bütün Milli Görüş kuruluşlarının bizim hareketimize destek vermesini doğal olarak bekliyoruz. Şu anda Saadet Partisi yönetimindeki bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki kişiler maalesef bu temsili hakkıyla yerine getirememektedir. Bu anlayışın bu gidişle Milli Görüş hareketini bulunduğu durumdan çıkartması ve meclise sokması bile mümkün gözükmemektedir. Şu anda da hiçbir ümitleri kalmadığı için AK Parti’yle ve CHP’yle yoğun bir şekilde koalisyon ve ortaklık görüşmelerini sürdürüyorlar. Burada hangi taraf kendilerine çok sayıda milletvekilliği verirse onunla birlikte olma arzusundalar.</p>
<p>Bütün hedefleri, bütün istikametleri bu bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki insanın Meclise sokulup milletvekili yapılmasıdır. Hem CHP’yle hem AK Parti’yle bu ittifaka müsait ve münasip bir durumdadırlar. Dediğim gibi hangi taraf daha çok sayıda milletvekilliği verirse onunla ittifak kuralım, o kanadın içerisinde yer alalım anlayışındadırlar. Ve bunu da Erbakan Hocamızın geçmişte yaptığı koalisyonlarla meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Erbakan Hocamızın geçmişte yaptığı koalisyonlar nerede, siz neredesiniz? Erbakan Hoca CHP’yle koalisyon yaptı ama 1974’te o koalisyon sayesinde Cumhuriyet tarihinin en büyük ağır sanayi hamlesini gerçekleştirdi.</p>
<p><strong>Milletimiz Doğuştan Milli Görüşçüdür</strong></p>
<p><strong>-Diğer siyasi partilerden bir katılım bekliyor musunuz?</strong></p>
<p>-Elbette ki Erbakan Hocamız her zaman “Milletimiz inancı ve tarihi dolayısıyla doğuştan Milli Görüşçüdür” demiştir. Dolayısıyla Milli Görüşü hakkıyla temsil eden bir siyasi oluşum olduğunda ve bu siyasi hareket etkili bir çalışma yaptığında milletimizin, bütün partilerdeki insanların büyük teveccüh göstereceğine her zaman inancımız var. Çünkü bizim davamızın muhatabı bütün insanlıktır.</p>
<p>Vatanını, milletini seven, İslam aleminin ve insanlığın maddi ve manevi sıkıntılarından kurtulmasını isteyen herkesi kucaklamak bizim anlayışımızın temelidir. Bu sebeple de dediğim gibi özellikle Türkiye’nin borç ve faiz ekonomisinden kurtulup yatırım, üretim, istihdam ekonomisine geçmesini ve aynı zamanda dış politikada da İslam alemine öncülük edip İslam birliğini tesis ederek Siyonizm’in büyük İsrail planlarının ortadan kaldırılmasını isteyen ve bu konuda hemfikir olacağımız bütün herkesin de inşallah katılacağını ve destek vereceğini düşünüyoruz.</p>
<p><strong>-AK Parti’nin içinde siyaset yapmak için bir teklif aldınız mı?</strong></p>
<p>-7 Haziran seçimleri öncesinde Bülent Arınç Bey Başbakan Yardımcısı sıfatıyla ve dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu Beyin de selamıyla gelmişti ve bendenizin AK Parti’den milletvekili olmasının faydalı olacağını, bunu talep ettiklerini söyledi. Bizler de sadece tek başımıza, şahsi olarak milletvekili olmanın hedeflerimize ulaşmamıza fayda sağlamayacağını ve bizim asıl olarak ideolojimizin, fikirlerimizin, davamızın Türkiye’de iktidar olması için, Türkiye’de hakim zihniyet haline gelmesi için mücadele ettiğimizi ifade ettik, bu nedenle de teşekkür ettik kendilerine.</p>
<p><strong>&#8211; Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu gibi bazı isimlerle temasınız var mı?</strong></p>
<p>-Kendileriyle insani olarak ilişkilerimiz devam ediyor, siyasi olarak değil ama insani olarak ikili ilişkilerimiz devam ediyor, özellikle Abdullah Gül ve Bülent Arınç Beyle. Kendileri Erbakan Hocamızla uzun yıllar birlikte siyaset yapmış, devletimize-milletimize hizmetleri olmuş insanlar, kıymetli insanlar.</p>
<p><strong>Erbakan Vakfı Varlığını Devam Ettirecek</strong></p>
<p><strong>&#8211; Erbakan Vakfı siyasi bir partiye dönüşecekse bu hareket, vakıf olarak yine hizmetlerini sürdürecek mi yoksa tamamen partiye mi entegre olacak?</strong></p>
<p>&#8211; Erbakan Vakfımız devam edecek çünkü Erbakan Hocamızın vasiyetiyle kurulmuş bir vakıf. Bu nedenle varlığını mutlaka devam ettirecektir. Aynı zamanda siyasi çalışmanın içerisinde resmi olarak bulunamayacak olan bürokratlar, memurlar, öğrenciler gibi alanlarda, ilmi ve kültürel konularda inşallah çalışmalarına devam edecektir. Bir Erbakan müzesi, bir Erbakan kütüphanesi, Erbakan kolejleri gibi, Milli Görüş ve Erbakan üniversitesi gibi birtakım hedefleri de var vakfın. Bunları gerçekleştirme yolunda Erbakan Vakfı inşallah varlığını sürdürecektir her zaman.</p>
<p><strong>-ABD Başkanı Trump’ın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığının imzasını atmasıyla İslam dünyasından tepkiler yükseldi. Türkiye de bu anlamda öncülük vazifesini yerine getirerek İslam İşbirliği Teşkilatını olağanüstü topladı. Ardından BM toplanarak Kudüs konusunda oylamaya gidildi. Bütün bu olan biteni nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce İslam dünyasının Kudüs tepkisi nasıldı? Türkiye’nin Kudüs konusundaki çabaları yeterli miydi? Sizin Kudüs formülünüz nedir?</strong></p>
<p>Kudüs’le ilgili olarak söylenecek çok şey var. Bir defa biz şuurlu Müslümanlar olarak çok iyi biliyoruz ki bu iş Kudüs’le bitmiyor. Bu sadece Filistinlilerin, Kudüslülerin problemi değildir. Bunun arkasından sıra Mescid-i Aksa’nın yıkılıp yerine Süleyman mabedinin inşa edilmesi ve aynı anda eşzamanlı olarak Suriye’nin, Irak’ın, Türkiye’nin, İran’ın önemli bir kısmının yutularak bu bölgede büyük İsrail’in kurulmasına sıra geliyor. Onun için her zaman ifade ettiğimiz gibi, bugün Kudüs’ü, Filistin’i yutan bu canavarın bir sonraki hedefi, Türkiye’yi, İran’ı ve bölgedeki diğer Müslüman ülkeleri de yutmak ve büyük İsrail hedefine ulaşmaktır. Şimdi bu gerçekler doğrultusunda Müslüman ülkelerin liderleri toplandılar, bir açıklama yaptılar, Doğu Kudüs Filistin’in başkentidir diye. Hep ifade ettik, iyi, güzel söylüyorsunuz, ama Batı Kudüs ne olacak? Biz Müslüman ülkeler olarak yaptığımız bu açıklamayla Kudüs’ün batısını kendi elimizle Siyonizm’e, İsrail Devletine teslim ediyoruz. Hani İsrail kurulurken bu İsrail’in başkenti Tel Aviv olacaktı? Hani Kudüs sadece Filistin’in başkenti olacaktı? Ne münasebetle ve ne hakla Kudüs’ün yarısı bizim, yarısı Siyonizm’in, İsrail’in olacakmış? Her zaman söylediğimiz gibi, Kudüs ve Mescid-i Aksa konusunda pazarlık olmaz. Kudüs tam ve bütün olarak sadece İslam’ındır. Bu pazarlık mantığıyla, geri adım atmakla, ölüme bakıp hastalığa razı olmakla bir yere varılamaz, bu kabul edilebilecek bir durum değildir. Bu konuda İran İslam Cumhuriyeti Lideri Hamanei sözcüsü aracılığıyla açıklama yaptı ve dedi ki: “bu Müslüman ülkelerin aldığı kararla Kudüs ikiye bölündü, biz kendi elimizle Batı Kudüs’ü İsrail’e, Siyonizm’e vermiş olduk.” O da bizim bu söylediğimiz konuyu destekleyen bir açıklama yapmış oldu. Bu nedenle bu kararı bu açıdan bakarak değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Siyonizm’e Karşı D8 Birliği</strong></p>
<p>Siyonizm’e karşı mutlaka yaptırım gereklidir, fiili adım atılması gereklidir, kınamayla, telin etmekle, bildiri yayınlamakla hiçbir sonuç alınması mümkün değildir. 54. Hükümet, D-8 adımını attı, D-8 adımı demek büyük İsrail planının kalbine hançer saplamak demektir. D-8 Büyük İsrail planının tamamen ortadan kalkması, bunun yerine bu bölgede İslam birliğinin kurulması demektir. İşte Siyonizm’e karşı böyle hamle yapılır. Koalisyon ortağı olmasına rağmen, tek başına iktidarda olmamasına rağmen yine 54. Hükümet, El Halil kentinin korunması için 100 sene aradan sonra, Osmanlı’dan sonra ilk defa Türk askerini Filistin’in El Halil kentine gönderdi, oybirliğiyle Meclis kararı çıkartarak. İşte milli görüş budur, işte bize yakışan budur. Her zaman söylediğimiz gibi, Siyonizm karşısında laf değil icraat konuşur. Bugün de Kudüs için, Mescid-i Aksa için, Orta doğu’nun, İslam aleminin kurtuluşu için, Selahaddin Eyyubi’nin, Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Sultan Abdülhamid Han’ın, Sultan Alp Arslan’ın ve Erbakan Hocamızın yürüdükleri yolun takipçisi olmak gerekir. Güç karşısında eğilip bükülerek, Siyonistlerle işbirliği yaparak Kudüs konusuna, Mescid-i Aksa konusuna çözüm getirebilmek mümkün değildir.</p>
<p><strong>-Partinizin Avrupa Birliğiyle ilişkileri nasıl olacak? Diyelim iktidara geldiniz, AB’ye girme konusunda çabalarınız olacak mı?</strong></p>
<p>-Altı asır bütün dünyada adaletin, insan haklarının, refahın teminatı olmuş, Osmanlı’nın mirasçısı bir millet ve bir ülke olarak bizim, tarihi sömürüyle, haksızlıkla, zulümle dolu Avrupa medeniyetinden ve Avrupa Birliğinden medet ummaya hiçbir zaman ihtiyacımız yoktur. Zaten onların da bizi içlerine alacağı yoktur. Sadece bizi kapıya bağlayıp oyalama taktiği yürütüyorlar. Bizi kapıya bağlayıp oyalarken de uyum yasaları adı altında kendi istediklerini bizim ülkemize dayatıyorlar, dikte ettiriyorlar. Bütün bu 6 asırlık tarihi, manevi mirasımız ve misyonumuz doğrultusunda D-8’i canlandırıp, İslam birliğini tesis etmemiz halinde Avrupa Birliğine hiç mi hiç ihtiyacımız kalmayacaktır. İslam birliği tesis edildikten sonra da biz Avrupa Birliğiyle, Amerika’yla, Rusya’yla, Çin’le savaş yapacağız demiyoruz. Amerika ve Rusya’yla, Avrupa Birliğiyle masaya 2 milyarlık İslam aleminin ortak gücünü arkamıza alarak oturacağız. Tekebbür yerine eşitlik esasıyla işler yürüyecek. Çifte standart yerine adalet esasıyla işler yürüyecek ve herkesin hakkını alacağı ve hakkına razı olacağı bir yeni dünyanın kurulması esasıyla bu ilişkiler yürütülecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dr-fatih-erbakan-siyaset-bize-erbakan-hocamizdan-miras/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: &#8220;Biz&#8221; ve Batı Sorunu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-biz-ve-bati-sorunu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:28:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Hande Yücel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1477</guid>

					<description><![CDATA[Batı içinde eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor. Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı üzerine yaptığımız kapsamlı söyleşimizde bu sayıda Batı’nın kültür dünyamıza etkileri üzerine konuştuk. Bir “biz” adına Batı dışı toplumların modernite-öncesi kültür ve medeniyetlerini idealize etmemek lâzım diyorsunuz. Ama aynı şeyi belki Batıdan da beklemeliyiz. Batı da kendini üstün görmek yerine her kültürün kendi içinde artı ve eksileri olduğunu kabul etmeli. Hiç kuşkusuz. Benim burada (bu röportajın ikinci bölümünde, bkz. YÖRÜNGE, sayı: 3.) söylediğim her şey, bizim Batıyı sorgularken, mesela günümüzün Türkiyeli tarihçi ve sosyal bilimcilerinin Batıyı sorgulamaya kalktığımızda nelere dikkat etmemiz gerektiğiyle ilgili. Madalyonun diğer yüzünde bu, Batı içinden konuşan tarihçi, sosyolog ve antropologların Doğu toplumlarını sorgularken aynı zamanda “kendi”lerini nasıl sorgulamaları gerektiği için de söylenebilir. Ancak bir şey söyleyeyim; tabii bütün Batılılar değil, özellikle Batının siyasi elitleri için değil, hele Donald Trump ve benzerleri için hiç değil ama İngiliz ve Amerikan üniversitelerine; orada dünya tarihiyle ilgilenen ve hem yeryüzünün diğer toplumlarını hem de Batının kendi tarihini bir dünya tarihi vizyonu içinde düşünen iyi, öncü nitelikteki tarihçi ve sosyal bilimcilere bakacak olursak&#8230; Onlarda müthiş bir Batı eleştirisi görebiliyoruz aslında. Türkiye’de yazılmamış (yazılamamış) olup faraza &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batı içinde eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor.</strong></p>
<p><em>Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı üzerine yaptığımız kapsamlı söyleşimizde bu sayıda Batı’nın kültür dünyamıza etkileri üzerine konuştuk.</em></p>
<p><strong>Bir “biz” adına Batı dışı toplumların modernite-öncesi kültür ve medeniyetlerini idealize etmemek lâzım diyorsunuz. Ama aynı şeyi belki Batıdan da beklemeliyiz. Batı da kendini üstün görmek yerine her kültürün kendi içinde artı ve eksileri olduğunu kabul etmeli.</strong></p>
<p>Hiç kuşkusuz. Benim burada (bu röportajın ikinci bölümünde, bkz. YÖRÜNGE, sayı: 3.) söylediğim her şey, bizim Batıyı sorgularken, mesela günümüzün Türkiyeli tarihçi ve sosyal bilimcilerinin Batıyı sorgulamaya kalktığımızda nelere dikkat etmemiz gerektiğiyle ilgili. Madalyonun diğer yüzünde bu, Batı içinden konuşan tarihçi, sosyolog ve antropologların Doğu toplumlarını sorgularken aynı zamanda “kendi”lerini nasıl sorgulamaları gerektiği için de söylenebilir.</p>
<p>Ancak bir şey söyleyeyim; tabii bütün Batılılar değil, özellikle Batının siyasi elitleri için değil, hele Donald Trump ve benzerleri için hiç değil ama İngiliz ve Amerikan üniversitelerine; orada dünya tarihiyle ilgilenen ve hem yeryüzünün diğer toplumlarını hem de Batının kendi tarihini bir dünya tarihi vizyonu içinde düşünen iyi, öncü nitelikteki tarihçi ve sosyal bilimcilere bakacak olursak&#8230; Onlarda müthiş bir Batı eleştirisi görebiliyoruz aslında. Türkiye’de yazılmamış (yazılamamış) olup faraza modern emperyalizmi ve sömürge imparatorluklarını eleştiren en iyi kitaplar gene Batıda yazılmış durumda. Britanya İmparatorluğu hakkında bizzat İngiliz tarihçilerin yazdıkları kitaplarda -ki bende çeşitli örnekleri var- sömürge halklara neler çektirildiği konusunda hiçbir bilgi ve eleştiri esirgenmiyor. 1857’deki Büyük Hindistan İsyanı’nı nasıl bastırdığı; 1881-1898 arasında Sudan’daki Mehdi hareketini ezerken neler yaptığı; ya da önce Güney Afrika’yı, sonra oradan hareketle Rodezya’yı (şimdi Zimbabwe) kolonileştirirken ne gibi yöntemlere başvurduğu konusunda her şey ortada; kitaplarda (ders kitaplarında) mevcut. Suç işledikleri için elleri bilekten kesilmiş ve sonra diğer ellerine tutuşturulup fotoğrafı çekilmiş siyahlar var o kitaplarda. Zulme karşı ayaklandıkları gerekçesiyle sıra sıra asılmış siyahların yanında, yüzlerinde lakonik ifadelerle purolarını tüttüren beyazlar var. Esasen en sert, en doktriner anti-emperyalistler de uzun süre hep bir tür (Marksist) Batılı (Hilferding, Lenin, Rosa Luxemburg). İş bununla bitmiyor; edebiyatta güçlü bir emperyalizm eleştirisi söz konusu (Kafka, Ceza Sömürgesi; Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği [Heart of Darkness]).</p>
<p>ABD’de benzer bir literatür, beyazların Amerika’nın yerli halkına (“Kızılderili”lere), sonra Afrikalı Amerikalılara (“siyah”lara) neler yaptığını konu alıyor. Akademik literatürün Batı karşısındaki eleştirelliği ise düşünsel alana, ideolojik alana uzanıyor (ırkçılık, Avrupa-merkezcilik, Oryantalizm). Edward Said’in bir yönü Filistin kökenli olması, ama diğer yönü Batı’dan yetişme ve Columbia Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörü olması.</p>
<p>Antre-parantez, Batı içinde böyle eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor. Futbol maçlarına giden geniş kitlelerin bir kısmı hâlâ siyah futbolcular aleyhinde tezahürat yapıyor, “maymun” diye sataşıyor, hakaret ediyor. Trump’ın sosyal tabanının (ve kendisinin) beyaz ırkçılığı, Charlottesville’de ortaya çıktı. Ama bir toplumun okumuş yazmış elitlerinin neler bildiği veya müfredatta, ders kitaplarında, araştırma makalelerinde neler yazdığından söz edecek olursak, bu ciddi Batı eleştirisi Batının kendisinde var. Biz de, dürüst olalım, büyük ölçüde oradan öğreniyoruz. Dolayısıyla ciddi bir Batı ve aynı zamanda ciddi bir Doğu eleştirisi yaparken, kendi kendimizi eleştirirken buluşacağımız ve müttefik alacağımız insanlar onlar. Çok esaslı dünya tarihçileri var, karşılaştırmalı uygarlık tarihçileri var, emperyalizm tarihçileri var. Meselâ Türkiye’de düzenlenecek eleştirel dünya tarihi, uygarlıklar tarihi konferans veya sempozyumlarında mutlak surette olmaları lâzım. Kendi dışına düşman ve kıskanç bir Batıyı değil, insanlığın bilgi ve bilim arayışını, doğruyu arayışını temsil ediyorlar.</p>
<p><strong>Geri dönüş mümkün mü, ya da nostalji geçerli bir duygu mudur tarih araştırmalarında?</strong></p>
<p>İsterseniz bir metafor olarak İstanbul’dan başlayalım. Şimdi ne kadar İstanbul’un nüfusu? 14-15 milyon. Çirkinleşiyor mu? Evet, çirkinleşiyor. Eski İstanbul’u özlüyor muyuz? Evet, ben şahsen özlüyorum. 1961-64 yılları arasında liseye gittiğim İstanbul ancak 1,5 milyondu. İcabında Taksim’den çıkar ve kuzenimin Levent’teki evine Zincirlikuyu üzerinden yürüyerek giderdim. Hoş, sâkin, güzel bir gezintiydi. Bugün mümkün değil; Zincirlikuyu’yu geçemezsiniz, yani Zincirlikuyu’yu tanımak mümkün değil bir kere. Yahya Kemal’in, Orhan Veli’nin, Nâzım Hikmet’in İstanbul’unu elbette özlüyorum sürekli olarak.</p>
<p>Ama geri dönmek, geri getirmek mümkün mü? Hayır, imkânsız. İstanbul’u yüzde 90 oranında küçültemeyiz, var olanı yıkamayız. Böyle bir restorasyon salt mimari açıdan mümkün değil. Ancak daha fazla çirkinleştirmemeye, daha fazla saçmalamamaya dikkat edebiliriz. İtalya’da Floransa’ya 1 saat mesafedeki Siena şehrinin bir şehir meydanı vardır, Il Campo diye bilinen. Bir yamaca oturduğu için hafif eğik bir yarım dairedir; bir tarafında, yarım dairenin çapı gibi duran düz kenarında çan kulesiyle birlikte belediye sarayı vardır; yarım dairenin kavisli çeperinde ise, çepeçevre çeşitli soylu ailelerin sarayları (şehir konakları) yer alır&#8230;</p>
<p><strong>Gittim, biliyorum.</strong></p>
<p>Hah, iyi işte; gittiğinize göre biliyorsunuz, hepsi koyu sarı, turuncu, toprak ve tuğla tonlarında binalardır; üstelik hepsi aynı yüksekliktedir, aşağı yukarı. Hiza, renk ve yükseklik bakımından zarif bir armoni hâkimdir. Çünkü Siena şehri daha 13. yüzyılda, meydanın çevresindeki hiçbir binanın belediye sarayından daha yüksek olamayacağını, ayrıca cephelerin uyumunu da bozmaması gerektiğini emreden bir yasa çıkarmıştır. Adamlar 800 yıl boyunca uymuşlar da buna. Medeniyet devamlılığı, estetik devamlılığı, işte böyle oluyor. Ne yapalım, biz zamanında düşünmemiş, koymamışız. Osmanlı da düşünmemiş ve hele modernizasyon süreçlerinde, Tanzimat’tan bu yana hiç düşünülmemiş böyle bir şey. Bir an önce modernleşme telâşı içinde, şimdi o kadar sözünü ettiğimiz geçmişle bağlantı ve devamlılık sorununu hiç düşünmemiş, sonuçta muazzam bir tahribat yaratmışız (ve yaratmaya devam ediyoruz).</p>
<p>Haydi İstanbul’u geçtim; bir Osmanlı estetiğine dönmek mümkün mü? Ya da bizim için nedir bir Osmanlı estetiği, hiç düşünüyor muyuz? Bir kere hangi yüzyılın, hangi Osmanlı estetiğinden söz ediyoruz? Bursa döneminin estetiği mi; 15-16. yüzyılların, Fatih ve Kanuni çağının estetiği mi? 18. yüzyılın, faraza Nedim’in yaşadığı dönemin estetiği mi, 19. yüzyılın estetiği mi? Ben Osmanlı kültürü ve estetiği diye konuşan, yazıp çizen, bazen deyim yerindeyse gürleyen insanlara bakıyorum da tam olarak hangi estetikten bahsettiklerini anlayamıyorum. Meselâ şiirsel estetik olarak hangisinden söz ediyorlar? Baki’yi mi tercih ederler, Nefi’yi mi, Nedim’i mi, Yahya Kemal’i mi, çok zor bunu kestirmesi. Dahası şöyle bir problem var; kültür ve medeniyetlerin belli bir bütünlüğü, iç tutarlılığı söz konusu. En basiti, şehrin sesleri, kokusu, görüntüsü, hayatın akış hızı ve eldeki malzemeler (taş mı betonarme mi); yürümek mi ata binmek mi, at arabası mı yoksa otomobil, otobüs, troleybüs ve ambülans mı? Mimari, sanat, şiir, hepsi belirli bir hayat tarzı ve temposunun etrafında dönüyor. O insanlar belirli mekânlarda oturuyorlar, belirli şekillerde oturup kalkıyorlar; evleri belirli bir şekilde yapılmış, iki katlı küçük ahşap evler. O modernite öncesi, makina öncesi, motor çağı öncesi şehrin kendine göre bir gürültüsü, daha doğrusu belki kendine göre bir sessizliği, gürültüsüzlüğü var. O ortamda oturup çay içiyor, o ortamda oturup Süleymaniye’yi seyrediyor ve şiir yazıyorlar. Yahya Kemal Kocamustafapaşa şiirinde “Türk’ün asude mizaciyle Bizans’ın kaderi”ni düşlüyor: “Göze çarpar ölüm ayetleri sağdan soldan, / Sarmaşıklar, yazılar, taşlar ağaçlar karışık&#8230;” Ya da Orhan Veli “Urumelihisarı’nda oturmuşum, oturmuş da bir türkü tutturmuşum” diyor veya “İstanbul›u dinliyor[um] gözleri[m] kapalı.” Bunlar başka bir zamana ve yaşam tarzına ait. O şehir yok artık ve o tahayyüller bile mümkün değil. Bizim hayatlarımız inanılmaz derecede hızlı akıyor. Günlerimiz gün ışığı süresiyle sınırlı değil; sabahın 6’sında başlıyor, gecenin 12’si ve sonrasına uzanıyor. Kapitalizm, piyasa, pahalılık, dolar kuru, istihdam kaygısı, iş bulmak, hayatımızı kazanmak&#8230; Bu yoğunluklar her tarafımızı sarmışken, Osmanlı estetiğine dönüş ne ifade ediyor? Dönülemez demiyorum ama muazzam bir sofistikasyon gerektiriyor. Bu bir taklit meselesi değil. Nasıl günümüzde Batıyı taklitten şikâyet ediyorsak, Osmanlı estetiği arayışının da çok ucuz, kitsch ve çok yavan bir taklitçiliğe dönüşmesi tehlikesi var.</p>
<p><strong>Çoğu belediyenin bu hataya düştüğünü görüyoruz; beton binanın üstüne ahşap geçirdin mi Osmanlı konağı oluyor.</strong></p>
<p>Aynen. Ve camiler de böyle. Süleymaniye’yi betonla çoğaltıp sağa sola, diyelim Ataşehir’e veya Çamlıca’nın tepesine irili ufaklı Süleymaniye taklitleri diktiğinizde hatta birine Mimar Sinan Camii dediğinizde ve diğerinin minarelerini (1071 Malazgirt’e atfen) 107.1 metre yüksekliğinde, kubbesini ise (İstanbul’un plaka numarasına atfen) 34 metre çapında yaptığınızda, Osmanlı kültür ve medeniyetiyle bir zamanlar kopan bağımız bu ucuz sembolizmler sayesinde yeniden tesis edilmiş mi oluyor? Şu cami formu üzerinde biraz duralım. Merkezî kubbeli cami formu özel bir İstanbul estetiğidir. Osmanlılar Konstantinopolis’i almadan önce Diyar-ı Rum’da böyle bir gelenekten pek söz edilemez. Beyliklerde bir tek örneği vardır merkezî planlı, tek kubbeli camiin. Selçukluların Anadolu camileri farklıdır. Divriği Ulucami farklıdır. Tek ve muazzam bir kubbenin altında çok büyük, bölünmemiş bir iç mekân yaratmak, esas olarak Ayasofya’dan öğrenilen bir estetiktir. Muhteşem midir; muhteşemdir. Neyle yapılırsa muhteşemdir? Taşla yapılırsa muhteşemdir. Eğer malzemeniz taş ve tuğlaysa, yani bir kemer iki yanından sıra sıra çıkıyorsa, adım adım içeri kıvrılıyorsa ve tepesine kilit taşını oturttuğunuzda artık harç dahi gerekmeksizin bütün taşların içe doğru bastıran ağırlığı sayesinde her şey yerli yerinde duruyorsa, bu büyük bir maharettir. Aynı yarım daire kemeri kendi etrafında 360 derece döndürüp bir kürenin yarısı ölçülerinde bir kubbe elde edebiliyorsanız; bu kubbenin de taş sıralarını adım adım içe bükülecek ve sonunda üzeri kapanıp gene kendi ağırlığıyla yerinde duracak şekilde oturtabiliyorsanız daha da büyük bir maharettir. Taşla yapıldığında bir maharettir, bir emek ve deha eseridir. İster Roma’da Michelangelo’nun San Pietro kubbesinde; ister Floransa Katedrali’nin Brunelleschi tarafından yapılan sekizgen kesitli kubbesinde; ister Anthemius ve İsidorus’un Ayasofya’sında; ister Sinan’ın Süleymaniye’sinde ve Edirne’deki Selimiye’sinde ve diğer bütün hassa mimarlarının yaptığı bütün büyük selatin camilerinde bir emek ve deha eseridir. Betonarme ile, bırakın emek ve dehayı, bir maharet bile değildir.</p>
<p><strong>“Mutlak anlamda geçmişe dönmek mümkün değil.”</strong></p>
<p>Geçmişi nasıl damıtacağımızı ve yeniden kullanacağımızı bulmak için çok öğrenmeye ve çok düşünmeye ihtiyacımız var. Bu büyük bir kültür birikimi ve sofistikasyonu gerektirir. Meselâ 20. yüzyıl başlarının Sedat Hakkı Eldem’in de içinde yer aldığı mimari akımlarına baktığımızda, Osmanlı mimarisinin aynısını değil, ama çeşitli unsur ve motiflerde esintilerini görüyoruz saçaklarda, orantılarda, cephelerde, zarafetin ölçülerinde. Belki budur mesele; önce eski uygarlığı çok iyi bilmek ve tanımak, gerçekten içine girebilmek; sonra onu tekrarlayarak değil ondan esinlenerek yeni bir şey yaratabilmektir. Hep aynı (artık betonarme) kubbe ve hep aynı dört minare; bu hiçbir şey ifade etmiyor. Günümüzde Nedim tarzı gazel yazılabilir mi? Mümkün değil ama belki kısmen Yahya Kemal’in, kısmen Nâzım Hikmet’in yaptığını yapabilir, aruz veznine dayalı Osmanlı şiirinin müzikal ahengini aruz olmadan da yakalamaya çalışabilirsiniz. Bu bir ses, bir musiki meselesidir; bir müzikalite, mısranın akışı, ahengi meselesidir. Bunu ilk defa Yahya Kemal yapıyor, tabii aruz temelinde. İlk defa, 20. yüzyıl başı İstanbul Türkçesinin aruzla pürüzsüz sentezini başarıyor (öyle ki diğer geç 19. yüzyıl denemeleri, faraza Servet-i Fünun’cular veya Edebiyat-ı Cedide’ciler, takır tukur kalıyor yanında). Bazı şiirlerinde Nâzım bunu aruzsuz yapıyor. Çünkü biliyor, çünkü o kültürle temas halinde, çünkü kendisi gençliğinde aruzla şiir yazmış; bundan ötürü biliyor. Şeyh Bedrettin Destanı’na Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi / duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler, / gümüş ibriklerde şarap, / bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi diye girdiğinde, hissediyorsunuz gelenekle, divan şiiriyle içsel bağını. Osmanlı konulu modern bir destan yaratabiliyor; o destanın girişinde bütün bir Osmanlı atmosferi yaratabiliyor.</p>
<p>Mutlak anlamda geçmişe dönmek mümkün değil. Şu çok doğru: hoyrat bir modernite, hoyrat bir Tanzimat ve sonra Cumhuriyet modernizmi, bizi Osmanlı kültürel geçmişinden hayli koparmış, bu da belirli bir kültürel fakirleşme, yoksunlaşma ve manevî bir boşluk yaratmış bulunuyor. Buna katılıyorum. Ama çözümün kolay olmadığı kanısındayım. Gidip o geçmiş formları tekrarlamakla aşılmıyor, kopuş veya kesinti. Artık Osmanlıyı seviyoruz, inkâr etmiyoruz demek yetmiyor, Osmanlı estetiğini ihya etmeye. Zaten olduğu gibi ihya edemezsin; ancak yer yer kullanabilirsin. O da olacaksa, nesiller boyu oluşacak yeni bir olgunluğu gerektiriyor.</p>
<p><strong>Tanzimat ve Cumhuriyet reformlarıyla kısa ve kolay yoldan Batılılaşmaya çalışmıştık. Şimdi de benzer bir hatayı geçmişe dönme çabasında yapıyor, aynı kolaycılığa düşüyoruz.</strong></p>
<p>Özellikle kültür ve sanat alanında bizi muazzam sorunlar bekliyor. Tabii bu “biz” meselesiyle de ilgili. Biz kimiz? Çok söylendiğine, yazıldığına, konuşulduğuna tanık oluyorum: “Biz, bizim kültürümüz, bizim geleneklerimiz, bizim öz benliğimiz.” Yani? Biz mesela Orta Asya mıyız, atlı göçebeler miyiz, bozkır imparatorlukları mıyız? Peçenekler veya Uygurlar mıyız ya da Çağatay Hanlığı mıyız? Türk milliyetçiliğinin bazı varyantlarında bu da denenmiş durumda. Bizi efsanevi, tarih öncesi bir Orta Asya’da arayan, 1930’ların resmî Türk Tarih Tezi var, ona Güneş Dil Teorisi gibi başka bir zırvalık eşlik ediyor. Bir de resmi olmayan başka bir Orta Asyacılık var. Meselâ Yusuf Akçura, Cengiz’in büyük Moğol imparatorluğunda arıyor; Nihal Atsız ve takipçileri bizi 6-8. yüzyılların Kök Türk kağanlıklarında arıyor. Herkes bir tür altın çağ arayışı içinde. Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarında altın çağ diye Kök Türk kağanlıklarını seçmesinin iki nedeni var. Bir, kendisi beyaz ırkçı ve Kök Türkler sarı değil (diyor), yani Moğollar veya Tatarlar gibi sarı ırktan saymıyor (19. yüzyıl fiziksel antropolojisinin kafatası ölçümcülüğü hiç uzak değil, 1930’ların Atatürkçüleri gibi Nihal Atsız’lara da). İki, Müslüman değiller. Çoğu insan farkında olmayabilir Nihal Atsız’ın ne kadar anti-Müslüman ve anti-Arap olduğunun. Örneğin ordudan Arap subayları tokatlayıp dövdüğü için atıldığının. Çok ciddi bir İslâmiyet nefreti var; Almanya’da Nazi ideolojisi ne kadar Hıristiyanlığa karşı pagan boyutlar içeriyorduysa aynı şekilde Nihal Atsız tarzı Orta Asya özlemciliği de İslâmiyete karşı çok kuvvetli, daha bile kuvvetli pagan unsurlar içeriyor. Türk milliyetçi romanının erken dönemlerine baktığımızda karşımıza ilk çıkan Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun Kızıl Tuğ’u da buna benzer. Gerçi Kozanoğlu, ömrünün ve kariyerinin bir noktasında saf değiştirdi, Orta Asyacılıktan Osmanlıcılığa geçti. Ama ilk evresinde çok sıkı Orta Asyacıydı ve dikkatli bakıldığında önemli ölçüde anti-İslâm bir konumdaydı. Kentleşmiş Müslüman hayatını uyuşuk ve miskin bir medeniyet olarak görüyordu.</p>
<p>Ey, peki, “biz” neyiz o zaman? Öncelikle hangi dönemin ruhu ve estetiğini arıyoruz ya da bütün bu çağlardan eklektik bir şekilde değişik estetik unsurları mı örnek alacağız? Tabii ikincisi. Seçici olmamız kaçınılmaz. Bütün toplumlar geçmişlerine karşı seçicidir, toptancı değil.<br />
Öyleyse bizim seçiciliğimiz hangi unsurları içerecek? Hangi güzel, vasat ve çirkinleri; hangi iyi, renksiz ve kötüleri birbirinden (nasıl) ayrıştıracak?</p>
<p><strong>“Saflık arayışı olanaksız.”</strong></p>
<p>Tam bu noktada belki altını çizmek lâzım; saflık arayışı olanaksız. Ne bizim geçmişimizde ne de başka herhangi bir toplumun geçmişinde, saf ve bozulmamış bir kültür ve uygarlık “öz”ü mevcut. Hiç el sürülmemiş bir topluluk, hiç değişmemiş bir Müslümanlık, mükemmelliğe ermiş ve artık değişmeyecek bir Türk-İslâm sentezi… asla bulunamaz. Medeniyetler sürekli birbiriyle alışveriş içinde. Dil değişiyor, minyatürler değişiyor, mimari değişiyor, mecazlar değişiyor, yaşam tarzı değişiyor. Karaman Beyi Türkçeyi resmi dil kabul etmiş diye kutlamalar yapılıyor ama kimse bunun arka planını doğru dürüst söylemiyor. Farklı çünkü Anadolu Selçuklularının Konya sarayında Farsça konuşuluyor. En büyük Selçuklu sultanlarının isimleri Keyhüsrev, Keykâvüs, Keykubat; bunlar tamamen Fars isimleri. Mevlânâ Konya’da oturup Farsça şiir yazıyor. Osmanlı muazzam bir Fars ve Arap mirasını devralmış. Şimdi bu kötü mü, iyi mi? 16. yüzyılın başlarında üç rakip devlet ve üç sultan var, birbirleriyle savaşan: Osmanlılar ve Birinci Selim (Yavuz); Safeviler ve Şah İsmail; Memluklar ve Kansu Gavri. Üçü de şiir yazıyor. Hangi dilde? Selim Farsça yazıyor; Şah İsmail Azerî Türkçesiyle yazıyor; Kansu Gavri bir tür Kafkas Türkçesiyle yazıyor. Dönemin kültürel sentezleri öyle ki, bir Şii aşiret tabanıyla İran’da iktidara gelen Şah İsmail kendi çıktığı yörenin Türkçesiyle yazıyor; Yavuz Selim ise güçlü İran kültür dairesinin diliyle yazıyor (onun içindir ki bir Osmanlı tarihçisi Osmanlıcanın yanı sıra iyi Farsça ve Arapça da bilmeli diyoruz). Şimdi bunu bir kirlenme olarak görmeye imkan var mı? Daha önce de söylediğim gibi 20. yüzyılın Kemalist Türk milliyetçiliği, Türkçeyi Arapça ve Farsça “kirlenme”sinden arındırmak için Öz Türkçecilik icad etti, serpintileri bugüne kadar geliyor.</p>
<p>İyi bir İngiliz okulundan çıkma bir genç, biraz sözlük yardımıyla Shakespeare okur ve anlar. Ama bizim gençlerimizin, bırakın daha eski yüzyılları, 20. yüzyıl başı Türk edebiyatını anlaması mümkün değil. Bunun için ne yapıyoruz; sürekli “sade”leştiriyoruz edebiyat klasiklerimizi. Halit Ziya Uşaklıgil’i sadeleştiriyoruz. Hatta Atatürk’ün 1927 Nutuk’unu. Bana göre komiktir, rezalettir bunları “Türkçeleştirmek” zorunda kalmak. Nasıl şehirlerimizi 10-15 yılda bir yıkıp tekrar yapıyorsak, âdeta Türkçeyi de 10-15 yılda bir yıkıp tekrar yapıyoruz.</p>
<p><strong>Müslüman Türklerin geçmişte temasta oldukları diğer kültür ve uygarlıkları bir kirlenme unsuru olarak görmeyeceksek, günümüzdeki kültürel etkileşimleri neden illâ yüzde yüz kirlenme unsuru olarak görelim? Meselâ İngilizceden gelen kelimeler.</strong></p>
<p>Pek çok durumda uygun Türkçe karşılıkları da bulunabilir fakat kolay da değil bu kadar yabancı film, televizyonlarda bu kadar yabancı dizi ve hepsinden önemlisi, dijital teknoloji, internet ve sosyal medya varken. Pek çok sözcük geliyor ister istemez, önlemek mümkün değil gibi geliyor. Azeri Türkçesine herhalde en az yüzde 30-40 oranında Rusça sözcük girmiş olmalı. Çarlık ve Sovyetler döneminde Rus dili, kültürü ve edebiyatıyla böyle bir alışverişleri olmuş. Şimdi bunların hepsini toptan temizlemeye kalksalar, kim bilir Azeri Türkçesi ne duruma düşer? İngiltere’de, 1884’ten bu yana İngiliz dilinin kale muhafızı Oxford English Dictionary’dir (kısaca OED). 1000 küsur yıl boyunca birikmiş 600.000 küsur kelimeyi içerir. Arkasında büyük bir uzmanlar heyeti ve çok ciddî bir editoryal kurul vardır. Her güncellemede lügate girecek yeni İngilizce sözcükleri onlar belirler. Böyle her yıllık güncellemede 1000 dolayında yeni sözcük ve/ya anlam artık İngilizceye yerleşmiş kabul ediliyor ve OED’ye alınıyor. Günlük hayattan gelmiş olabilir, argodan gelmiş olabilir, bilgisayar ve internet kullanımından gelmiş olabilir (surfing, downloading, uploading vb), eski İngiliz sömürgelerinden gelmiş olabilir (Pakistan, Hindistan, Karayipler veya Afrika’dan). Ben şimdiye kadar hiçbir sözcüğün Oxford English Dictionary’den çıkarıldığını bilmiyorum. Yakında katıldığım İbn Haldun Üniversitesi’nin geniş ve kucaklayıcı vizyonları var, sosyal bilimler alanında. Medeniyetler İttifakı diyoruz örneğin, Açık Medeniyet diyoruz. İşte açık medeniyet biraz da budur. Düşünün ki İngilizce sürekli zenginleşiyor ve hiç fakirleşmiyor. Sözcüklerin yanında belirtilir, eskidir, arkaiktir, artık kullanılmamaktadır diye. Ama çıkartmazlar; bu sözcüğün artık İngilizcede yeri yok veya bu sözcük İngilizceyi kirletiyor diye hiçbir şey çıkartılmaz Oxford English Dictionary’den. İngiltere’nin Hindistan ile ilişkisini bir düşünelim: Batı ve Doğu, emperyalist ve sömürge. Ama aynı zamanda iki kültür, iki uygarlık, hem alan hem veren. Bugün İngilizcede çeşitli Hint dillerinden gelen tonla sözcük kullanılmakta.1 Buna karşılık Türkçenin var mı böyle, sürekli büyüyen ve zenginleşen bir lügâti? Tersine her yeni sözlük, fakirleşmede yeni bir aşamayı temsil ediyor. 19. yüzyılda başlayan Redhouse’ların eski basımları, sadece akademik uzmanların vazgeçilmez başvuru hazinesini oluşturuyor.</p>
<p><strong>Türkiye’nin modernleşme serüveninde sanatçı ve aydınların devletin üstten indirgemeci tavrını benimsediğini unutmamak gerek. Dil üzerinden gidecek olursak birçok çeviri eser Öz Türkçe kelimeler yüzünden anlaşılmayacak durumda…</strong></p>
<p>Ben neden çeviri kitap (ister tarih ister roman) okuyamaz oldum, ya da neden hiçbir makalemin başkaları tarafından çevrilmesini istemiyorum? İşte tam da bu yüzden. Öz Türkçe terimler berbat, bu terimlerle örülen üslûp berbat. En ufak bir akıcılığı yok. Yuvarlak değil de köşeli bir tekerlek gibi takıla takıla dönüyor. Kimse bu dersi öğrenmemiş durumda. Oktay Rıfat büyük bir şair olma potansiyeli taşıyordu. Öz Türkçeci oldu ve kurudu, fakirleşti şiiri. Maalesef ben kendimden ve meslektaşlarımdan biliyorum ki bu çeviri sorunları hepimizi çileden çıkarıyor. Öz Türkçe, hele Osmanlı tarihine uygulandığında büsbütün felâket halini alıyor. Bir Osmanlı tarihi metninin biraz Osmanlı/ca kokması; sayfalara, satır aralarına o kokunun sinmiş olması lâzım. “Doğru” başka, “güzel” başka. Bunu gözetmeden yapılan çeviriler doğru ama çirkin olduğundan okunmaz hale geliyor.</p>
<p><strong>Peki, bunun çaresi ne?</strong></p>
<p>Bizde olmayan bir şey: eleştiri. Türkiye’nin bilimsel eleştiri damarları ve pratikleri çok zayıf. Seksen milyonu bırakın; (a) akademiklerin, üniversite camiasının okuduğu ve kulak verdiği ortak dergiler (b) akademik olmayan üst düzey kamusal aydınların okuduğu ortak bilgi ve düşünce dergileri mevcut değil. Böyle dergilerin (telif-tercüme) kitap eleştirisi bölümleri üzerinden irili ufaklı bilimsel konsensüslerin tesisi ve ortak bir çeviri estetiğinin oluşturulması mümkün değil. Piyasaya belirli bir disiplinin ve estetiğin empoze edilmesi mümkün değil. Şimdi hepimiz, Osmanlı tarihine ilişkin kitaplar için dahi, daha çok İngilizce (ve belki biraz da Fransızca) dergileri okuyoruz. Ve tabii Türkçeye çeviriler bunların kapsamına girmiyor. Yani asıl Türkçede öyle tarih dergileri olacak ki, ahbap çavuş ilişkilerine uzak, hatır gönül gözetmeyen, kimsenin gözünün yaşına bakmayan öyle (telif-tercüme) kitap eleştirileri yayınlanacak ki, orada hesabı sorulacak kötü, yanlış ve/ya zevksiz çevirinin. Bir, iki, üç, beş derken, yayınevleri ve editörler alacak mesajı. Gördüğünüz gibi devlet önlemlerine değil, bilimsel eleştiri ve özeleştirinin, sivil toplum mekanizmalarının çalışmasına bel bağlıyorum, çözüm ancak buradan gelebilir. Yoksa, Kemalist geçmişteki gibi Türk Tarih Kurumu veya Türk Dil Kurumu’nun (ve yayınladığı Türk Dili dergisinin) koymaya kalktığı normların, oralardan gelecek talimatların hiçbir faydası olamaz. Öyle müdahaleler, kendi bilgisizlik ve seviyesizlikleri içinde, kendi estetiksizlikleri içinde, düzelteceklerine berbat eder.</p>
<p>Bakın, çok ciddi kültürel sorunlarımızın olduğu aşikâr. Bunların çaresi, aslında Türkiye’de yeni bir entelijansiyanın yaratılması. Bu, nesiller alacak. Çalışmakla, öğrenmekle, ürün vermekle olacak bir şey. Örneğin yeni bir Osmanlı estetiği, ancak yeni yeni ressam ve mimar, sanat ve mimarlık tarihçisi nesillerin gelip geçmesiyle oluşabilir. Belki içlerinden çıkarsa birkaç kişi çıkar, böyle kitsch olmayan esinti ve sentezlere uzanabilecek. Oraya giden yolda, farklı kesimlerin birbiriyle konuşabilir hale gelmesinin çaresi, belki bu tür ortak entelektüel, bilimsel, akademik girişimler. Şuna peşinen niyet etmek lâzım: illâ birimizin ak dediğine kara demeyeceğiz, hiçbir meseleye böyle bir dar kafalılıkla yaklaşmayacağız, düzgün eleştiriyi ortak bir dille yapmaya ve dinlemeye, anlamaya çalışacağız. Birbirimizle konuşmak için yeni bir dil yaratmalıyız. Bu tartışmanın bir parçası da geçmişten ne alacağımız. Her “biz” şu veya bu şekilde tarihten süzülmüş bir varlıktır. O içinden süzülüp gelmekte olduğumuz tarihe karşı nihilist, inkârcı, reddiyeci ve yasakçı olmamaya çok dikkat etmek zorundayız. Bütün geleneklerle ilişki, ne yasaklanmalı, ne zorla kabul ettirilmeli. Benim sosyo-ekonomik ve kültürel kökenlerim alla franca. Ama fanatik bir alla franca’cı değilim ve ayrıca alla franca olan her şeyi sevdiğim, Batının her şeyine hayran olduğum da söylenemez. Bir tarihçi olarak Batının hegemonyasının nasıl ve hangi açılardan eleştirdiğim de açık, bugün Türkiye’nin neresinde yanında durduğum da. Kültürel tercihlerimde de belirli bir seçicilik söz konusu.</p>
<p>Meselâ ben rock ve pop sevmem pek; en azından kulak vermem ve dolayısıyla şarkı sözcüklerini de bilmem. Kendi neslimin Beatles ve Rolling Stones’unu dahi kaçırmışımdır bu yüzden. Caz da dinlemem fazla. Ben başka bir şeyin içinde büyüdüm. Dinlersem klasik Batı müziği dinlerim. Özetle, ben bir seçicilik örneğiyim. Kendi seçimlerimi, tercihlerimi yapmışım ve yapıyorum. Bırakın herkes kendi seçiciliğini yapsın serbestçe. Sonuç olarak toplumun bütününün seçiciliği, birey ve grupların seçiciliklerinden oluşur. Topluma iyi ve güzel şeyler, kaliteli şeyler sunarsanız, toplum zamanla bunları ayırt etmeyi öğrenir. Başka bir şeye de bel bağlayamayız. Kültür alanında başka umudumuz da yoktur diye düşünüyorum. Herhangi bir saflığın, olmayan bir saflığın, bir saflık teorisi ve modelinin peşinde koşamayız.<br />
Benim eleştirdiğim, şikâyet ettiğim yasakçılığın ya da tek tipçiliğin, topluma empoze edilmek istenen kültürel cenderenin geçmişte dünyadaki en sert örneği (neyse ki uzun ömürlü olamayan) Faşizm ve Nazizm. Sonra Sovyetler Birliği’nde Stalin ve Çin’de Mao dönemleri (Kültür Devrimi). Türkiye’deki en sert örneği ise Kemalizm ve Tek Parti rejimi. Kemalist kültür devrimi denemesi dediğimiz şey 1930’larda Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, ezanın Türkçe okunması, Öz Türkçecilik, radyolarda alaturka müzik yasağı… Hepsi bir bütün. Şimdi bunun karşısında başka türlü bir yasakçılığa, başka türlü bir basitçiliğe düşmemek lâzım.</p>
<p>Türklerin ve/ya Müslümanların, ya da isterseniz Türk-Müslüman medeniyetinin ve meselâ Osmanlıların, Avrupa-merkezci, Oryantalist bir yaklaşımda hakkının yendiği çok açık. İslâm da küçümsenmiş, Osmanlı da (hem birlikte, hem ayrı ayrı). İslâmiyet için fatalist, bağnaz, gerilik kaynağı, aşırı bölüşümcü ve dolayısıyla kapitalizm potansiyelinden (Protestan ahlâkının bir benzerinden) yoksun denmiş.<br />
Osmanlı için, kâh steplerden gelen yıkıcı bir barbarlık seli denmiş, kâh klasik İslam’ın taklidi ve tekrarı denmiş, kâh sırf Bizans taklidi denmiş, kâh hiçbir kültürel orijinalitesi ve medenî hayatiyeti olmayan, tamamen yıkıcı ve askerî bir emperyalizme indirgenmiş.</p>
<p>Bu önyargılara karşı, tarihte biz de varız, bizim de insanlığa katkılarımız oldu, biz de başka medeniyetlerle etkileşime ve alışverişe girdik, biz de orijinal bir kültür dairesi oluşturduk, bizden de Batıya giden ve tekrar Batıdan bize gelen şeyler var, derken bizim de son iki yüz yılda üzerimizde tepinildi, ezildik ve çiğnendik, dışlandık ve ötekileştirildik&#8230; demek, temelde haklı ve gerekli. Ama bunların hepsinin doğru olması, “biz”i bugün ne tanımlıyorsa onun da otomatik olarak haklılığı anlamına gelmiyor.</p>
<p><strong>Peki, haklılığını nasıl ispat etmeli Müslüman Türk medeniyeti?</strong></p>
<p>Bu, genel lâflarla olmaz; ihtisaslaşmayla, mütehassıslıkla olur. Hamasetle olmaz, çok çalışmakla olur. Herkesin kendi alanında, kendi işini doğru yapmasıyla olur. Bana göre bunun akademi alanında, bilim alanında, tarih alanında en büyük ve en başarılı mücadelesini, yakın zamanda kaybettiğimiz Halil İnalcık verdi. İnalcık’ın 100 yaşına, neredeyse ölüm döşeğine kadar uzanan tarihçilik pratiği, esas olarak buradan bütün bu saydığım dışlanmışlıktan, hakkı yenmişlikten, ötekileştirilmişlikten, küçümsenmişlikten, tarihteki yeri ve payının hiçe sayılmışlığından motive oldu. Meslek hayatı ve yazdıkları Oryantalizme, Batı-merkezciliğe karşı bir isyandır aslında. Ama aynı zamanda bilimin icaplarına riayet eden bir isyandır. Palavra değildir. Hamaset değildir. Ruhunun bir yerinde motivasyonunu buradan alır. Ama sonra başka bir düzleme sıçrar.</p>
<p>Onun içindir ki hiçbir kolaycılık, hiçbir ucuzculuk görmüyorum Halil İnalcık’a baktığımda. Çıkıp yirmi kere, elli kere, yüz kere “biz önemliyiz, biz önemliyiz.” diye bağırsanız ne yazar? Siz o disiplinin içinde, o malzemeyle, doğrudan birincil kaynaklara hâkimiyetinizle, meselâ ipek ticaretinde Bursa’nın rolü üzerine bir makale yazacaksınız ya da Osmanlının Balkanlarda yayılma başarısının ardındaki politikaları aydınlatacaksınız ya da timar sisteminin Osmanlı öncesi toprak düzenleriyle nasıl eklemlendiğini göstereceksiniz (ve bu arada “Hıristiyan sipahi”leri bulup çıkaracaksınız) ya da ateşli silâhların yayılması ve Celâlî isyanlarını Yeniçğ sarsıntılarının genel çerçevesi içine oturtacaksınız ki Osmanlı nasıl bir toplumdu, nasıl bir ekonomiydi, nasıl bir devletti, herkesçe anlaşılabilir bir elle tutulurluk kazansın, bunlar akademide yerleşsin, kabul edilsin. Halil İnalcık, hem Osmanlının (ve belki, Osmanlının şahsında genel olarak Doğunun) hakkının verilmesini sağlama dürtüsünün hem de bunun evrensel bilim normlarına riayet ederek nasıl yapılabileceğinin emsalsiz bir örneğidir.<br />
Son yıllarında en önemi katkısı saydığı çift-hane kavramını ele alalım. Bir an geldi; İnalcık Osmanlı köylü tarımını çift-hane sistemi olarak tanımladı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun sui generis’liğine, egzotize edilmişliğine son verdi. Osmanlı tarım ve köylü toplumunu yeryüzündeki bütün köylü toplumları içinde tanınabilir bir yere oturttu. Ayrıca savının kendinden önceki Batı sosyal bilimler literatürü ile bağlantısını da kurdu. Sovyetler Birliği’nde Çayanov vardır, 1920’lerin ve 30’ların ünlü köylü ekonomisi teorisyeni. Stalin terörünün kurbanlarındandır. Çayanov’un “köylü emeğine dayalı aile çiftliği” (the peasant family-labor farm) kavramlaştırması vardı. Halil İnalcık sadece çift-hane sistemini ortaya atmakla kalmadı, bunu yeryüzünde ilk ben söyledim havalarına girmeksizin, Çayanov’un “köylü emeğine dayalı aile çiftliği”nin Osmanlı halinin çift-hane sistemi olduğunu gösterdi. Evrenselliğini kurdu; Batı bilim adamlarının yerlerinde doğrulup dinleyeceği şekilde evrenselliğini kurdu, onların anlayabileceği bir örnek verdi ve herkes anladı Halil İnalcık’ın ne dediğini. Çünkü kültürler-arası tercüme işini, teorik terminoloji sistemleri arasında tercüme işini, birimler-arası tercüme işini çok başarılı bir şekilde yerine getirdi. “Nasıl söylersem anlarlar?” çok önemli bir mesele. Kendi kendimize mi konuşuyoruz; çok yönlü, çok taraflı bir sohbet içinde miyiz? Halil Hoca bunun son derece farkındaydı; asla kendi kendine sayıklamıyordu.</p>
<p><strong>“Halil İnalcık kültürel bir sentezdi.”</strong></p>
<p>Halil İnalcık, Osmanlı divan şiirini de bilir ve severdi, halk şiirini de bilir ve severdi, alaturka musiki ya da klasik Türk musikisini de bilirdi ve severdi, klasik Batı müziğini de bilirdi ve severdi. Halil Hoca da kültürel bir sentezdi kendi başına. O da seçiciliklerini yapmıştı, o da açık bir medeniyetti. Diğer kişinin ismini vermeden, bir anekdot anlatacağım Halil İnalcık’tan. 1940’ların sonları, İnalcık doktorasını bitirmiş ve ünlü tarihçi Paul Wittek’in Osmanlı tarihi seminerlerine katılmak için Londra’ya gitmiş. Tabii Londra klasik müziğin büyük merkezlerinden biri, Halil Hoca da kaçırmıyor özellikle Covent Garden konserlerini. O sırada bir başka Türk tarihçi de Londra’da. Aşağı yukarı aynı nesilden. Otuz küsurlarında iki genç adam. Halil Hoca yalvarıyor, bak böyle kendini kapatma, gel beraber konsere, Covent Garden’a gidelim, bak Handel performansları var diyor (İngilizlerin Handel performansları meşhur, yüzlerce kişilik dev koro ve orkestralarla). Batı medeniyeti nedir, sanatsal gücü nerededir, bunu görürsün biraz. Bin bir dereden su getirse de “gâvur müziğidir, bizimle ilgisi yoktur.” diyor o diğer kişi; kendini kapatıyor ve gelmeyi reddediyor.</p>
<p>İşte burada itiraz, itirazdan öte geçemiyor; anti-tez, senteze dönüşemiyor. Halil İnalcık Batı medeniyetinin kulu kölesi mi? Adamın bütün duruşu, “biz/im” gördüğü Osmanlının tarihteki yerinin iadesi üzerine kurulu. Ama aynı zamanda çok yönlü bir adam, dışa açık bir adam, medeniyetleri kendi içinde kapalı ve birbirini dışlayan birimler olarak görmüyor. Osmanlı hakkında da rahatça şunu yazabiliyor: Osmanlı devleti eski İslâm, İran, İlhanlı ve Bizans geleneklerinin bir sentezidir (1973). İki kuşak önce, bir diğer çok değerli tarihçimiz Fuat Köprülü için böyle bir kabul söz konusu olamaz. Onun bakış açısına göre ya İslâm ya Bizans. Öyle ki Osmanlının pek Bizans’tan etkilenmiş olamayacağını ispatlamak için neredeyse 200 sayfalık kitap boyutlarında bir makale yazıyor: “Bizans  müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri üzerine bazı mülahazalar” (1931). Halil İnalcık ise benim Türkçeye çevirdiğim 400 küsur sayfalık Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi -1 (1994) kitabında, Osmanlı gümrük vergileri ve bölgelerinin nasıl olduğu gibi Bizans’tan alındığını uzun uzadıya anlatıyor. Hiçbir kompleksi olmadan anlatıyor. Hatta bunun üzerine Batıya karşı şöyle bir pozisyon aldığını da görüyoruz: (mealen) “Siz ne diyorsunuz? Roma’nın esas mirasçıları aslında Roma yıkıldıktan sonra Batıda kurulan Germen krallıkları değildir. Bizans üzerinden Osmanlı daha çok tevarüs etmiştir Roma’nın emperyal geleneğine.” Burada medeniyetlerin kesişim ve etkileşimlerine ilişkin çok sofistike bir tavır var. Tabii Türkiye’de Yunan ve Roma uygarlıklarına karşı bir düşmanlık da söz konusu. Oysa İnalcık çok farklı bir anlayışı temsil ediyor.</p>
<p>Özetle, Halil İnalcık örneği çok şey söylüyor bana. Siyasetten bahsetmiyorum, tamamen kültür ve medeniyetler planında konuşuyorum. Bu çerçevede, nasıl hem belirli bir anlamda “biz”ci olabiliriz, hem de açık fikirliliği muhafaza edebilir, nihilizme kapılmayabiliriz? Bunun ve somut “hak arama”nın ne kadar profesyonelce yapılabileceğinin önemli bir örneğini oluşturuyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof.Dr. Halil Berktay: &#8220;İslâmî hareket, Batı&#8217;da nelere itiraz ettiğini biliyor, sıra alternatifini üretmekte&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-islami-hareket-batida-nelere-itiraz-ettigini-biliyor-sira-alternatifini-uretmekte/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 11:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1292</guid>

					<description><![CDATA[Önceki sayıda Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini anlatan Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri konuştuk. Geçtiğimiz ay yaptığımız röportajda, Batı ile dünyanın kalanı arasındaki kuvvet dengesinin geçmişteki kadar eşitsiz ve dengesiz (âdetâ bir uçurum şeklinde) olmadığını: dünyada Batının hegemonyası ve mirasına karşı şu veya bu ölçüde direnişlerin, sorgulamaların, kafa tutmaların baş gösterdiğini anlatmıştınız. Batı hegemonyasının zayıflamasının beraberinde getirdiği alternatif nedir ya da bir alternatif var mı? Bir kere, dünya tarihine serinkanlı bir bakışımızın olması lâzım; farklı zamanlarda öne çıkan ve gerileyenler var, eşitsiz gelişim (İngilizcede unequal development) dediğimiz şey. İlelebed ayakta ve herkesten, her şeyden üstün kalmak olanaksız. Uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor; onlardan beslenen başka uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor. İnsanlık tarihinin ağırlık merkezi kâh oraya kâh buraya kayıyor. Meselâ bir dönem dünya ekonomisinin merkezi Akdeniz oluyor, sonra bir dönem Hint Okyanusu oluyor, sonra bir dönem Atlas Okyanusu oluyor. Bugün ise dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Pasifik ekonomik bölgesi. Türkiye’de pek konuşulmuyor bu, ama Pasifik ekonomik bölgesini gözünüzün önüne getirin; bir tarafında Amerika ve Kanada’nın batı kıyıları, Silikon Vadisi, en ileri teknolojili endüstrileri; diğer tarafta ise Japonya, Çin ve Hindistan; daha güneyde Endonezya ve Filipinler&#8230; Sırf nüfuslarını düşündüğümüzde neredeyse dünyanın yarısı ediyor. Pasifikten önce Atlas &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Önceki sayıda Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini anlatan Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri konuştuk.</em></p>
<p><strong>Geçtiğimiz ay yaptığımız röportajda, Batı ile dünyanın kalanı arasındaki kuvvet dengesinin geçmişteki kadar eşitsiz ve dengesiz (âdetâ bir uçurum şeklinde) olmadığını: dünyada Batının hegemonyası ve mirasına karşı şu veya bu ölçüde direnişlerin, sorgulamaların, kafa tutmaların baş gösterdiğini anlatmıştınız. Batı hegemonyasının zayıflamasının beraberinde getirdiği alternatif nedir ya da bir alternatif var mı?</strong></p>
<p>Bir kere, dünya tarihine serinkanlı bir bakışımızın olması lâzım; farklı zamanlarda öne çıkan ve gerileyenler var, eşitsiz gelişim (İngilizcede unequal development) dediğimiz şey. İlelebed ayakta ve herkesten, her şeyden üstün kalmak olanaksız. Uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor; onlardan beslenen başka uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor. İnsanlık tarihinin ağırlık merkezi kâh oraya kâh buraya kayıyor. Meselâ bir dönem dünya ekonomisinin merkezi Akdeniz oluyor, sonra bir dönem Hint Okyanusu oluyor, sonra bir dönem Atlas Okyanusu oluyor. Bugün ise dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Pasifik ekonomik bölgesi. Türkiye’de pek konuşulmuyor bu, ama Pasifik ekonomik bölgesini gözünüzün önüne getirin; bir tarafında Amerika ve Kanada’nın batı kıyıları, Silikon Vadisi, en ileri teknolojili endüstrileri; diğer tarafta ise Japonya, Çin ve Hindistan; daha güneyde Endonezya ve Filipinler&#8230; Sırf nüfuslarını düşündüğümüzde neredeyse dünyanın yarısı ediyor. </p>
<p>Pasifikten önce Atlas Okyanusuydu büyük coğrafi keşifler çağında, ondan önce Hint Okyanusu, ondan önce de Akdeniz… Sürekli yer değiştiriyor yani; ülkelerin durumu ve konumu da değişiyor. Sanayi Devriminin beşiği, 19. yüzyılın “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğunun efendisi İngiltere, bugün ikinci, hattâ üçüncü sınıf bir güç. Bu değişimlerin kaçınılmazlığını ve dolayısıyla olağanlığını idrak etmek başlı başına önemli. Donmuş bir “altın çağ” idealine sarılmamak bakımından. </p>
<p>Biliyorsunuz, ben solcu bir geçmişten geldiğim için bir zamanlar Marksizmin ve sosyalist hareketin yaşadıkları ile bugün ister dünyada, ister Türkiye’de İslamiyetin ve İslâmcılığın yaşadıkları arasındaki benzerlikler beni çok ilgilendiriyor. </p>
<p>Marksizmin ve sosyalistlerin düştüğü tuzaklara, yaptığımız yanlışlara Müslümanlar düşmesin, İslâmî hareket düşmesin istiyorum.</p>
<p>Bir zamanlar Marksizm, belirli bir eşitlik ve hakkaniyet iddiasıyla; eşitsizliğin, baskı ve sömürünün kalmadığı bir sosyal adalet arayışıyla ortaya çıkmıştı. Her ne kadar Fransız Devrimi ve diğer 19. yüzyıl devrimleriyle kanun önünde eşitlik gerçekleşmiş veya gerçekleşecek gibi olsa da bu, yeterli değildir; sosyal ve ekonomik eşitlik olması gerekir. Politik demokrasi yeterli değildir; sosyal demokrasi olması gerekir. Diyordu ki; imtiyazlı sınıfların, kanun önünde farklı yetki veya yetkisizliklerle birbirlerinden ayrılan hukuki sınıfların ortadan kalkması yetmez, diyordu; bütün sosyo-ekonomik sınıfların ortadan kalkması gerekir. </p>
<p><strong>“Marksizmin çöküşünden sonra eşitlik ve adalet arayışının temsilcisi İslamiyet oldu”</strong></p>
<p>Zaman bunların birer illüzyon olduğunu gösterdi. Bunlar mümkün değilmiş, en azından bu yolla mümkün değilmiş; bir “işçi sınıfı” (?) ihtilâli ve sonra sosyalizmin zorla, cebir ve şiddetle, yukarıdan aşağı kurulması yoluyla mümkün değilmiş. Fakat şu var; 150 yıl boyunca Marksizm (veya daha doğru bir deyimle Marksist sosyalizm), bütün insanlığın gözünde değilse de önemli bir kesiminin gözünde, belirli bir eşitlik ve hakkaniyet arayışını temsil etti. Derken çöktü ve yerini başka bir eşitlik ve adalet arayışı olarak; mevcut haksızlıklardan şikâyet eden bir diğer büyük ve kitlesel ideoloji, bir dünya görüşü, bir inanç sistemi olarak İslâmiyet aldı. Ben “Batı’ya İslâm medeniyeti dışında bir medeniyet meydan okuyuşu yok” diyen arkadaşlarımın, meslekdaşlarımın bu ifadesine katılmıyorum. Ama şöyle söylenirse katılırım; Marksizmin de çöküşünden sonra, klasik liberalizm ve onun türevleri dışında alternatif ideoloji kalmadı; o liberalizmi de bir kenara koyarsak, makro planda insanlığın eşitlik, adalet ve hakkaniyet özlemine sahip çıkmaya çalışan, İslâmiyetten başka bir ideoloji kalmadı. </p>
<p><strong>Peki bu, laiklerin dindarlarla ilişki kurmasını kolaylaştırıyor mu, yoksa hiç farketmiyor mu?</strong></p>
<p>Kendimden örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin en alla franca kesimlerinden ve üstelik de Marksist sol gelenekten gelen birisi olarak, ne yapıyorum bugün, örneğin İbn Haldun Üniversitesi’nde; veya neden iki yıldır 24TV’de Zeynep Türkoğlu ile program yapabiliyorum? Pratik ve kestirme cevabı şu: Çünkü İslamiyetten ve Müslümanlardan korkmuyorum; beraber olmaktan, bir toplantıda birlikte oturmaktan, bir üniversiteyi beraber dizayn ediyor olmaktan, ya da güncel olayları birlikte tartışmaktan korkmuyorum. Çünkü benim için “öteki” değil bu kişiler. Ben karşımdakileri insan olarak görüyorum, akademik olarak görüyorum, entellektüel olarak görüyorum. Ve bu her şeyin üstüne çıkıyor. Ötekileştirmiyorum, ötekileştirmediğim için de korkmuyorum. Hiçbir yabancılık veya yadırgılık duymuyorum.</p>
<p>Bir adım ötede, daha düşünsel bir boyut da var. Ben geçmişte Batının hegemonyasını Marksist çerçevede, Leninist bir anti-emperyalizm çerçevesinde sorguladım. Şimdi ortada doğru dürüst bir Marksist sol kalmadı. Şahsen de dünya kapitalizmine karşı anti-emperyalist bir devrim hayali içinde değilim. Fakat enteresan olan şu ki, bugün bu hegemonyanın kültürel tezahürlerini, uygarlık bazındaki tezahürlerini Müslüman entellektüeller sorguluyor. Müslüman aydın ve akademisyenlerin Batı medeniyeti ve hegemonyasını sorgulayışlarında, yirmi otuz yıl önceki kendi Marksist sorgulayışımın bir uzantısı veya benzerini görüyorum. Bu yüzden de yabancılık duymuyorum. Türkiye’nin benim içimden geldiğim kesimlerinin önemli bir bölümü, o eski Marksist sorgulamadan vazgeçtikleri gibi, onun yerine hiçbir şey de koymamış durumdalar. Olduğu gibi kabulleniyorlar, çünkü İslamiyetin “tehdidi”ne karşı bir melce olarak görüyor ve sığınma ihtiyacı hissediyorlar. Hepsi demiyorum, ama birçoğu için bu ciddi bir ihtiyaç. Örneğin Amerika’nın Trump yönetiminden önce veya sonra İslam dünyasına yaptıkları, ya da Türkiye’nin maruz kaldığı çeşitli haksızlık, müdahale veya yarı- müdahale girişimleri, eskiden olsa ve güçlü bir sol hareket olsa kıyamet kopardı, ama şu an hiç ses çıkmıyor. Çünkü Türkiye’de Kemalist, laik ve sol kesimler kendilerini o kadar yeni ve o kadar okkanın altına gitmiş hissediyorlar ki, iş dışarıdan bir kurtarıcı aramalarına kadar varıyor. Bu da Batı sorunsalına duyarlılığı büyük ölçüde yok ediyor. Bu açıdan biraz yalnız kalmış durumdayım. </p>
<p><strong>Marksizmin kapitalizme ve Batı’ya meydan okumasına kıyasla, İslâmiyetin meydan okuması bugün ne durumda?</strong></p>
<p>Yukarıdaki ön-açıklamalardan sonra şuna işaret etmek istiyorum; ilk röportajda da sormuştum, muarız ve muteriz olmak yeter mi diye. Yetmeyeceğini imâ ediyorum. Örneğin Marksizm, aslında sadece kapitalizme itiraz ve reddiye olarak başladı; kapitalizmin eski fotoğrafçı deyimiyle “arabı”ydı, negatifiydi yola çıktığında. Sosyalist sistemin kendisi nedir, nasıl işleyecek; kimse bunu ortaya koymaya kalkmadı, tâ 1920 ve 30’lara kadar. Kapitalizm kötüydü, çünkü özel mülkiyet ve özel mülkiyete dayalı piyasa ekonomisi kötüydü, çünkü sosyo-ekonomik eşitsizlikleri iyice çığırından çıkarıyordu. Sosyalizmin kapitalizme tepkisi böyle başladı. Ana fikir buydu; kapitalizm kötüdür özel mülkiyet, özel teşebbüs ve piyasa ekonomisinden dolayı. Öyleyse sosyalizm nasıl olacak? Marx ve Engels de dahil kimse, çok uzun süre, çok basit bazı şeylerin ötesinde, sosyalizm şöyle olacak diyemedi. Sadece şu kadarını söyleyebildiler; özel mülkiyet yerine bütün toplumun kollektif mülkiyeti olacak. Bütün toplumun ürettiği zenginlikler, küçük bir azınlığın değil, gene bütün toplumun olacak&#8230; Peki, bütün toplumun kollektif mülkiyeti nasıl bir şeydir; bunun hukuki formülü ne olacak; müesseseleri, kurumsal biçimlenişi nasıl olacak? Hiç. Piyasa ekonomisi olmayacak, kâr uğruna boğazlaşma olmayacak; ya ne olacak? Toplum, her türlü ekonomik faaliyeti gene bütün toplumun lehine rasyonel bir şekilde planlayacak&#8230; Bunun da nasıl olacağını kimse söylemedi çok uzun süre. </p>
<p>Hattâ bir şey söylememenin teorisi yapıldı; ortalıkta henüz sosyalist bir pratik yok(tu) ki söylensin dendi. Bir zamanların Sovyet el kitaplarında, sosyalizm sözlükleri veya ansiklopedilerinde, hattâ doğrudan Lenin’in Marx, Engels ve Marksizm konulu makalelerinde söylediklerine bakın, hep aynı şey: (mealen) “Geçmişte yeni üretim tarzı hep eskisinin bağrında beliriyordu. Sosyalizmin ise kapitalizmin bağrında (rahminde) şekillenmesi mümkün değildi(r). Dolayısıyla Marksizmin kurucuları çok genel anahatları dışında bir şey söyleyemezlerdi bu konuda. Söylemeye kalkmaları bilime aykırı olurdu, kehanet olurdu.” </p>
<p><strong>“Marksizm’in Kehaneti”</strong></p>
<p>Ya, öyle mi? Henüz sosyalizmin pratiği yokken gene de mutlaka kapitalizmden iyi ve üstün olacağını nereden biliyoruz o zaman? Bu sorunun Marksizmde cevabını bulmak olanaksız. Marx ve Engels sosyalizmin somut şeklini göremiyorlardı, ama gene de üstün olacağını biliyorlardı hangi bilimsellik; şimdi bu tepeden tırnağa kehanet değil mi? Bir kere muazzam bir tutarsızlık söz konusu. Fakat Marx problemin büyüklüğünün belki sadece ömrünün sonuna doğru, örneğin 1875’te yazdığı Gotha Programının Eleştirisi metninde farkına vardı.  İş sosyalizmin tam nasıl işleyeceğini tarif etmeye geldiğinde, sosyalizmi kapitalizmden ayrıştırmanın ne kadar zor olduğunu görür gibi oldu. Uyardı: öyle devrimden sonra hemen kapitalizmin taban tabana zıddı bir sosyalizm olacağını sanmayın. Yumuşattı, şekere buladı bu fikri: sosyalizm kendi içinde iki aşamaya ayrılacak. İlk şamasında sosyalizm, henüz kendi ayakları üzerinde duruyor olmayacak. Bu safhada kapitalizmin birçok özelliği devam edecek. Örneğin “ücret biçimi” (the wage-form) devam edecek. Bir başka deyişle, işçiler özel kapitalistlerden değilse bile artık kamuya ait olan fabrikalardan ücret almaya devam edecek. Ama bu biçimsel görüntüye aldanmayın, zira bu artık kapitalist bir öz taşımayacak. Kaçınılmaz, çünkü bütün toplumsal hasılanın herkese kişi  bazında bölüştürülmesi gibi bir ütopya pratikte olanaksız. Emekçiler millî gelirin bir kısmını (ücretleriyle satın alabildikleri) bireysel tüketim olarak, bir kısmını da (işçi devletinin bedava sağladığı eğitim, sağlık vb hizmetleri üzerinden) kollektif tüketim olarak temellük edecekler. Fakat burada bile toplum adına hareket eden kamu otoritesi herşeyi vermeyecek aslında. Bir kısmını alıkoymaya ve yatırıma dönüştürmeye devam edecek. Sakın bunu da kapitalistlerin artı-değeri kâra dönüştürmesiyle karıştırmayın; işçilerin ücretleri için olduğu gibi bu da artık kapitalist birikim değil sosyalist birikim karakteri taşıyacak&#8230; Eski Yunan Sofistlerine taş çıkartacak bu öz-biçim ayırımlarının üzerine örttüğü Hegelci retorik aracılığıyla Marx ne yapmaya çalışıyordu acaba? Sosyalizmin kapitalizmden farkını mı ispatlıyordu? Yoksa aslında pek farklı olmayacağını teoriyle kamufle edilmiş biçimde itiraf mı ediyordu? </p>
<p><strong>Marx’tan sonra sosyalizm, Lenin ve Stalin’le mi ete kemiğe büründü, maddî bir gerçekliğe dönüştü?</strong></p>
<p>Lenin’den çok Stalin demek daha doğru olur. Çünkü yakından baktığımızda, Lenin de bilmiyordu aslında, sosyalist ekonominin nasıl bir şey olacağı ve nasıl yönetilebileceğini. Klasik Marksist teorinin etkisiyle onda da, herşeye el koyma, toptan müsadere ve millîleştirme, sonra da eşitlikçi bölüşümcülük anlayışları hâkimdi. Nitekim 1917-21 arasına bu yaklaşım damgasını vurdu. Sonradan buna Savaş Komünizmi adı verildi; yani (mealen) “biz çalışan, işleyen bir sosyalizmin böyle olmayacağını tabii biliyorduk ama İç Savaş koşulları yüzünden bu çok geniş müsaderelere ve cebrî bölüştürmeciliğe zorlandık” demeye getirildi. Pek öyle değildi; kanımca bu da “derhal komünizm” anlayışından geri çekilmeyi mazur göstermeye yönelik bir apolojiden ibaretti.  </p>
<p>Öyle veya böyle, 1920’ler ve 30’larda sosyalizmi asıl icat eden Stalin oldu. Devletleştirilmiş bir sanayi, ticaret ve bankacılık sektörü; o zamana kadar küçük üretimin hâkim olduğu tarımın (güya ikna yoluyla ve gönüllülükle, ama gerçekte zorla) kollektifleştirilmesi; hepsinin üzerinde, GOSPLAN’dan en aşağılara kadar uzanan emredici bir merkezî planlama  sisteminin yükselmesi&#8230; Bu kurumsal “çözüm”leri Stalin önermek ve uygulamakla kalmadı; aynı zamanda teorileştirdi, Marksizm’in yeni ortodoksisine sımsıkı yerleştirdi. Öyle ki, bu andan itibaren bu model Marksizm açısından biricik doğru sosyalizm sayıldı ve bundan her sapma “revizyonizm”le bir görüldü. 1945 sonrasında Sovyet nüfuzuna giren bütün Doğu Avrupa “halk demokrasileri”nde, 1949 sonrasında Çin’de, 1950’lerden itibaren Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam’da, ardından Küba’da tekrar tekrar aynı model, aynı dogma uygulandı. Sonuç da hep kapitalizme göre daha iyi değil daha kötü oldu. Ancak Mao 1976’da öldükten ve Sovyetler de 1989-90’da çöktükten sonradır  ki, 1980’lerden itibaren Çin’de, zamanla Vietnam’da ve yakın zamanda Küba’da  bile, bu katı Stalinist cendereyi esnetip gevşeten, çok daha piyasacı ve özel mülkiyetçi politikalara geçilebildi. </p>
<p>Alışılmış kalıpların “içeriden” dilini papağan gibi tekrarlayan bir Marksizm ve sosyalizm tarihinden, daha “dışarıdan,” objektif ve ikonoklastik bir Marksizm ve sosyalizm tarihine geçişler yapmış olduk bu suretle. Geçelim; ana konumuz olan İslâmiyet ve Batı sorunsalına dönelim. </p>
<p>İslâmî öncellerden gelen ve büyük ölçüde Müslüman tabanına yaslanmayı sürdüren AK Parti (en azından bazı kesimleriyle) Batı’ya alternatif bir İslâm medeniyeti arayışı içinde.  Gelgelelim, nasıl sosyalizmin kapitalizmi sorgulayışı sadece bir itirazla başladı ve uzun süre (hemen bütün 19. yüzyıl boyunca) öyle kaldıysa, bugün İslâmiyet ve/ya İslâmcılık da Batı karşısında aynı durumda. Marksizmin bıraktığı boşluğu doldurmaya girişen bir eşitlik ve adalet arayışı olarak İslâmî hareket, Batı’da nelerden hoşlanmadığını veya nelere itiraz ettiğini kısmen de olsa biliyor, ama alternatifinin ne olabileceğini bilmiyor (henüz). Şimdilik bu aşamadayız. Bundan ileriye gidebilecek mi, ya da bir şeyin negatifinden hareketle pozitifini yaratalım derken benzer hatalara mı düşecek; bunu önümüzdeki onyıllarda göreceğiz.</p>
<p>Bu hatâlara düşmemek için Batı’nın serüvenini iyi okumak gerekiyor. </p>
<p>Batı’yı tartışır ve konuşurken, Batı’nın merkezde olduğu bir dünya tarihini ele alırken, nelere dikkat etmemiz lâzım?</p>
<p>Şimdi birincisi, başlı başına bir dil ve terminoloji meselesi var. Bu konuyu konuşurken öyle bir sözcük hazinesine başvuruyoruz ki, hepsi değer yargılarıyla sarılıp sarmalanmış durumda. Şu terimlerden kaçınmak mümkün değil: imparatorluk, emperyal ve emperyalist, kolonyal ve kolonyalist, post-emperyal ve post-kolonyal, tahakküm, hakimiyet, hegemonya. Hepsi kötü/lük yüklü; başka türlü algılanması (örneğin imparatorlukların objektif bir kategori olarak düşünülmesi) olanaksız. Devam edelim; daha uzun ibareler var: Batının dünyanın diğer köşe ve bölgelerinin üzerinde yükselişi; öteki kültür ve uygarlıkların kapılarını zorlayarak yıkması ve girip hegemonyası altına alması gibi özetlemeler, âdetâ bugün de hâlâ intikamını almaya çalışmamız gereken bir haydutluğu, bir kriminaliteyi çağrıştırıyor. Madalyonun diğer yüzünde, Batı modernitesinin eşiği(miz)e dayanmasından önceki kültür ve uygarlıkları(mız) dediğimiz anda, bir zamanlar yerli olan şeylerin yıkılmış olmasına hayıflanmaya başlıyoruz. Zalime karşı mazlum, gaddara karşı mağdur oluyoruz. Bozkır imparatorlukları, İslâmiyet ve/ya klasik İslâm diyarları, Selçuklu veya Osmanlı gibi isimler, sırf birer isim olmakla kalmıyor; kamuoyunda, medyada veya ders ortamında hep “biz”i çağrıştırıyor. 19. yüzyıl çerçevesinde alla franca ve alla turca iki sosyo-kültürel kesimi anlatıyor. Ama daha anlamlarını açıklamadan bile, ilki yabancılığı ve yabancıları, ecnebileri, Avrupalıları beyaz adamı ve onların ikincisine, alla turca’ya, yani “biz”e neler empoze ettiklerini akla getiriyor. Modernleşme ve Batılılaşma süreçlerinde, kültürel kopuş ve kırılmalar kaçınılmaz. Ama böyle kesintilerden “keşke olmasaydı” demeden ve dedirtmeden söz etmek neredeyse olanaksız. Bu da, bunların henüz yaşanmamış olduğu bir zamana geri dönebilir miyiz türü nostaljik özlemleri beraberinde getiriyor. 19. yüzyıl Tanzimat reformlarından ya da 20. yüzyıl Cumhuriyet inkılâplarından söz ederken meselâ Batı kültürü, Batı bilimi, Batı tipi okullar ve eğitim tarzı vb. dediğimizde, bazı kesimlerin zihninde pozitif, bazılarında ise negatif çağrışımlar uyanıyor. </p>
<p>Türkiye’nin kültürel ve siyasi kutuplaşmalarına öyle ki, bu terminoloji bizi durduğumuz yere göre bazı şeyleri mutlaka kötü, bazı şeyleri mutlaka iyi diye düşünmeye şartlandırıyor. Batı ile dünyanın kalanını karşı karşıya getirmiş olan bu tür olay ve süreçleri, sadece Türkiye’de değil, dünyanın hemen her yerinde ve hemen her dilde objektif ölçüler içinde tartışmak çok zor. Halbuki tarihte ne olduğunu analitik bir biçimde incelemek istiyorsak, objektif bir yaklaşım tutturabilmemiz lâzım. Nötr olarak yapabilmemiz lazım. Ama başlı başına terminoloji karşımıza muazzam bir engel olarak çıkıyor. Bunun içindir ki, bu röportajın ilk bölümünde ısrarla “hiçbir değer yargısı olmadan söylüyorum” demek ihtiyacını duyuyordum.</p>
<p><strong>“Batı modernitesi, girdiği birçok toplumun kendi kültürüne dair pek bir şey bırakmayabiliyor.”</strong></p>
<p>İkincisi, özellikle şu verdiğim “karşılaşma” örneklerine bakalım. Batı henüz çıkagelmeden, dünyanın diğer bölgelerinin modernite-öncesi kültür ve medeniyet daireleri şurada yanyana duruyor. Derken Batı gelip çarpıyor onlara; Steven Spielberg’in uzaylılarla olacağını tahayyül ettiği gibi bir encounter, bir karşılaşma, boy ölçüşme ve eklemlenme noktası oluşuyor.. Karayiplerin yerlilerine gelip çarpıyor, Azteklere çarpıyor, İnkalara çarpıyor, Kuzey Amerika’nın yerli halklarına çarpıyor; Afrika ülkelerine, Kuzey Afrika’nın Arap ülkeleri ve halklarına çarpıyor; Çin’e çarpıyor, Hindistan’a çarpıyor; Avustralya ve Yeni Zelanda’ya çarpıyor, Güneydoğu Asya’ya çarpıyor; Ortadoğu’ya ve İslâm âlemine çarpıyor, Osmanlı’ya çarpıyor, İran’a çarpıyor. Ve hakikaten, aradaki kuvvet dengesi veya dengesizliğine göre Batı modernitesi, girdiği bir çok toplumun kendi kültürüne dair pek bir şey bırakmayabiliyor pek çok durumda. Londra’da Victoria and Albert müzesi vardır, âdetâ özellikle 19. yüzyıla ve Britanya İmparatorluğu ile kolonilerine odaklanmış. Çok geniş antropoloji ve etnoloji bölümlerini içerir. İngiltere’nin sömürgeleştirdiği Afrika halklarının Batı ile temas ânından itibaren neler üretmeye çalıştıklarının, yerli kültürlerin nasıl yıkıma uğradığının ve onun yerine ne koymaya çabaladıklarının, bazen insanı ağlatacak kadar trajik ve dramatik örneklerini o bölümlerde görebilirsiniz.</p>
<p>Kendi dinsel inanışlarına dair ahşaptan oydukları heykelcikler kalmamıştır da İngiliz ordusunun metal artıklarından ya da Coca Cola kutularından, otomobil lastiklerinden veya başka kalıntılardan kendilerine bir sanat üretmeye çalışmışlardır örneğin. Bunlara bakarak kendi kendine acıma ve hayıflanma (self-pity) duygularıyla sürüklenmek çok mümkün. Şark olarak, Afrikalılar olarak, Müslümanlar olarak veya Türkler ve Türkiye Türkleri olarak kendimize acımamız, kendimizi tamamen mağdur ve mazlum hissetmemiz, tarihin bu dönüm noktasını tamamen bir ak-kara ilişkisi gibi görmemiz çok mümkün. </p>
<p><strong>Öyle değil mi? Ya da alternatifi nedir? Batıyla temas öncesi duruma nasıl bakmayı öneriyorsunuz? İdealize etmemek mi lâzım?</strong></p>
<p>Buna karşı şöyle bir tarihselliği korumakta yarar var: O tâyin edici temas ânı öncesinde dünyanın diğer toplum ve kültürleri pir-ü pak mıydılar? Zemzem suyuyla mı yıkanmışlardı? İdeal bir insanlık halini mi temsil ediyorlardı? Onların muazzam eşitsizlikleri, zulüm ve hiyerarşileri, bugün kabul edemeyeceğimiz davranışları söz konusu değil miydi? Batılılar çok zalimdi de onlar çok mu barışçıydılar? Dünyanın o diğer bölgelerinin halklarının encounter öncesindeki (veya daha uzak geçmişteki), bizim “kendi geçmişimiz” saydığımız kültürleri (bugüne göre) çok mu üstün ve ileriydi?  </p>
<p>Çok basit bir örnek verebilirim, dil üzerinden. Günümüz Türkçesinden önce Osmanlı Türkçesi, ondan önce Eski Anadolu Türkçesi (veya Anadolu Ortaçağ Türkçesi) onun da gerisinde Çağatayca ve diğer Orta Asya lehçeleri var. Meselâ bugün hangisini tercih ederiz; hangisi bize en işlek, en zengin, en kıvrak anlatım ve iletişim aracını sunar? Bana göre, 20. yüzyılın ilk yarısının İstanbul Türkçesi; Yahya Kemal’in, Nâzım Hikmet’in ve Orhan Veli’nin paylaştığı Türkçe, belki benzersizdir bu açıdan. </p>
<p>Medeniyetler arası ilişkilerin, hem alanı hem vereniyle hepsini zenginleştiren bir tarafı vardır. Geç dönem Osmanlı ve Meşrutiyet Türkçesi de, Arpça ve Farsça dahil Osmanlıların etkileşimde olduğu bütün diğer kültür dairelerinden bir şeyler alarak 20. yüzyıla süzülmüştü. Gelgelelim 1930’larda öyle bir öztürkçecilik başgösterdi ki, tasfiye etmeye kalktı bu birikimi. Önemli ölçüde etti de. Yazık oldu; Türkçe bir ölçüde fakirleşti bu yüzden. Ama bugün bile, (mealen) “ne kadar eski ve geri olursa o kdar saf ve iyi olur” zannedenler mevcut. Önlerine Çağatayca bir metin veya Eski Anadolu Türkçesi ile yazılmış bir metin konsa ne kadarını anlayabilirler, çok şüpheli. Yunus Emre tek istisna bu açıdan. Kıssadan hisse, sırf bizim olsun diye saf ve bozulmamış bir geçmiş arayarak, hiçbir yabancı elin değmediği bir geçmiş arayarak nereye gidebiliriz? </p>
<p>Başka kültürlere de bakalım. Bazı Afrika yerlilerinin, Borneo veya Hawaii yerlilerinin geçmişinde yamyamlık var, insan eti yemek var. Aztek ve İnkalar desek, geçmişlerinde canlı insan kurban etmek var tanrılarına. Mezoamerika savaşlarının önemli bir amacı karşı tarafın soylularından, klan ve kabile şeflerinden esir alıp sonra onları kendi tanrılarına kurban etmek. Sonra belirli bir yortu, dinsel bir tören zamanı yaklaşınca besledikleri esirleri çıkarıp dolaştırıyor, çeşitli işkenceler uyguluyor, korku gösterip göstermediğine bakıyor, ölüm öncesinde erkekliğini sınıyorlar. Sonra da biliyorsunuz, rahipleri kurbanın diri diri göğsünü yararak hâlâ atan kalbini çıkartıyor ve tanrılara adıyorlar. Anlatması bile zor kan ve şiddet olayları. Ama yani İspanyol conquistador’ları, fetih taşeronları, bütün o Pizarro’lar, Cortes’ler, Aguirre’ler vb zalimdi de yerliler çok mu saf ve masumdu? Yenilmiş, ezilmiş ve kahredilmiş olmaları bu soruyu ortadan kaldırmıyor. Geleneksel Hindu kültüründe suttee veya sati âdeti var. Özellikle yukarı kast’lardan güçlü ve zengin bir erkek, diyelim bir raca veya mihrace öldüğünde, nâşı yakılırken dul karısı da kocasıyla birlikte diri diri yakılıyor. Bu da onların “bizim kendi kültürümüz” dediği şeyin bir parçası. İngiliz sömürge yönetimi 19. yüzyılda bu âdeti yasaklamaya çalışıyor. Modernite müdahale ediyor ve zorla kaldırtıyor diye, sati’nin savunulacak yanı var mı? </p>
<p><strong>Osmanlı toplumunda ceza hukuku ve cezalandırma yöntemleri</strong></p>
<p>Osmanlı toplumunda ceza hukuku ve cezalandırma yöntemleri olarak ne vardı; kimse bunlardan konuşmuyor. Hemen bütün cezalar fizikseldi bir kere; esire, suçluya, mahkûma eza ve cefa çektirmeyi içeriyordu. Modernite öncesi devletlerde, bizim bugün bildiğimiz hapis (belirli süreler için hürriyetinden yoksun bırakma) cezaları çok nadirdir; ya önemli savaş esirleri (fidye alınıncaya kadar) zindanda tutulur, ya (işkenceyle) sorgulanacak şüpheliler, ya da idamı bekleyenler. Başka bir deyişle, hapis çoğu zaman idama giden yolda kısa bir aşamadır. Osmanlı toplumu, kültürü ve medeniyeti de bu genellemenin dışında değil. Şiddet günlük hayatın her ânında mevcut. Cezalarda, aşağıdan yukarı uzanan bir acı ve dehşet ıskalası söz konusu. Kadılar en basit “âdi” suçlar için çoğu zaman değnek sayısına karar veriyor. Bu da falaka demek, ki başınıza gelmediyse tasavvur etmesi zordur; binlerce insan gibi ben de 12 Mart’ta yatırıldığım için biliyorum ne demek olduğunu. Bir aşama sonra, kafasını kesiyor ve mızrak  ucunda dolaştırıyorlar. Oradan, kancaya geçirme veya kazığa oturtma gibi fecaatlere doğru tırmanıyor. İlkinde, balık iğnesine yem takar gibi insanı büyük ve sivri bir kancaya takıyorlar. Zavallıyı iki büklüm katlayıp bağlıyor; kancayı kalçalarından sokup böğründen çıkararak yukarı çekiyor, asıp bırakıyorlar. İkincisinin, yani kazığa oturtmanın ne demek olduğunu biliyor musunuz? Kurban her kimse, sucuk gibi bağlanıp yere yatırılıyor, uzun ve sivri uçlu, iyice yağlanmış bir ahşap kazık, bu işin tekniğini çok iyi bilen bir cellat tarafından usul usul (affedersiniz) makadından içeri sokuluyor. Hayatî iç orgnlarına hemen ölümcül zarar vermemesi, ya da büyük damarlardan birini kesmemesi, maksimum süre maksimum ızdırap vermesi gerekiyor. Belki midesine kadar makattan soktuktan sonra, şişe geçirilmiş gibi olan zavallıyı dikiyor, kazığı da hazırlanmış bir çukura gömüyor, o vaziyette bırakıyorlar. Mahkûm kendi ağırlığıyla yavaş yavaş aşağılara kayıyor o kazığın üzerinde; tersten söyleyecek olursak, kazık vücudunun içinde santim santim yükseliyor ve öldürüyor. </p>
<p>Batıdaki çarmıha germe yönteminin karşılığı gibi. Çarmıha germe Hıristiyanlıktan önce Roma’da vardı. O da bir medeniyetti kuşkusuz. Hem de büyük bir medeniyet. Ama işte o kültür ve medeniyet, gladyatör dövüşleri ile çarmıh germeyi de içeriyordu. Nâsıralı İsa’yı da çarmıha gererek idam ettikleri içindir ki, çarmıhın şekli, yani haç, Hıristiyanlığın kutsal sembolü  oldu. Geçelim. Ellerinden, kollarından, ayak bileklerinden çarmıha çivilenen mahkûm, nasıl kendi ağırlığıyla sarkarak ölüyorduysa, kazığa oturtmada da bunun başka bir şekli söz konusuydu.</p>
<p>Osmanlı tarihinde saltanat uğruna kardeş ve evlât katli de var tabii; azledildikten sonra idam da edilen sadrazamlar ise onlarla sayılıyor. Durup düşünmemiz lâzım, bunların anlamını. Özel olarak Osmanlının diğer modernite-öncesi toplumlardan çok daha fazla şiddet içerdiğini söylemeye çalışmıyorum. Modernite-öncesi bütün toplumlar muazzam miktar ve biçimlerde şiddet içeriyor. Ortaçağda Avrupa’da işkencenin daniskası var. Kerpetenle tırnak çekmeler; kollarından, bileklerinden asıp kendi ağırlığıyla vücudu germeler (strappado). İşkence çarkı (rack) veya dolabına (wheel) bağlayarak vücudunu çekip uzatmak, bütün eklemlerinin teker teker kopmasını seyretmek&#8230; Orada da var korkunç işkenceler. Ama yalnız orda değil; benim söylemek istediğim, meselâ Osmanlı’da da olduğu. Şunu söyleyebiliyor muyuz: Batının getirdiği her şey yüzde 100 kötüydü de bizim her şeyimiz yüzde 100 iyiydi? Böyle bir şey söz konusu mu? Bunu demek olanaksız. Bunu hatırlatmak bakımından söylüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof.Dr. Halil BERKTAY: &#8220;Batı Dünyasında Bir Vizyon ve Liderlik Krizi Var.&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-bati-dunyasinda-bir-vizyon-ve-liderlik-krizi-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 12:51:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1161</guid>

					<description><![CDATA[Son dönemde Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini merak edenler için Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay, Hande Yücel’in sorularını yanıtladı. Günümüzde dünya yoğun bir kriz sürecinde. Bu hali oluşturan, bir yanda Batının krizi, diğer yanda ise modern dünya sistemi içinde yer alan diğer ülkelerde patlak veren tekil, tikel krizler (ki bunlar da belki bir noktada küreselleşmenin, dolayısıyla son tahlilde Batının yol açtığı krizler gibi düşünülebilir). Öyle veya böyle; insanlığı bugün yaşadıklarına getiren sürecin tarihsel arka planında neler var? İlk olarak altını çizmek istediğim husus; bu dar anlamda bir siyaset meselesi de değil, dar anlamda bir medeniyetler meselesi de değil. Dinler, medeniyetler, siyasal formasyonlar (devlet veya imparatorluklar)&#8230; Hepsi bir arada ve bu kademeler arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusu. Hem birlikte düşünmek, hem de ayrıştırabilmek lâzım. Kabaca bundan 500 yıl kadar önce, Batı diye bir şeyin ortaya çıkması ve giderek dünyanın diğer bölgelerinden, diğer uygarlıklarından, diğer kültür dairelerinden üstün bir konuma yükselmesi diye bir süreç yaşanmaya başladı. Belki 1450’lere, 15. yüzyılın ortalarına kadar yatay bir dünyadan söz edebiliriz. Derken o yatay dünya giderek dikey bir dünyaya dönüştü. Yatay bir dünya derken, şöyle bir şey kastediyorum; modernite öncesinde, yeryüzünün çeşitli köşelerinde belirli ekolojik nişlere oturan bazı kültür ve uygarlık daireleri söz konusuydu. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Son dönemde Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini merak edenler için Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay, Hande Yücel’in sorularını yanıtladı.</em></p>
<p><strong>Günümüzde dünya yoğun bir kriz sürecinde. Bu hali oluşturan, bir yanda Batının krizi, diğer yanda ise modern dünya sistemi içinde yer alan diğer ülkelerde patlak veren tekil, tikel krizler (ki bunlar da belki bir noktada küreselleşmenin, dolayısıyla son tahlilde Batının yol açtığı krizler gibi düşünülebilir). Öyle veya böyle; insanlığı bugün yaşadıklarına getiren sürecin tarihsel arka planında neler var?</strong></p>
<p>İlk olarak altını çizmek istediğim husus; bu dar anlamda bir siyaset meselesi de değil, dar anlamda bir medeniyetler meselesi de değil. Dinler, medeniyetler, siyasal formasyonlar (devlet veya imparatorluklar)&#8230; Hepsi bir arada ve bu kademeler arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusu. Hem birlikte düşünmek, hem de ayrıştırabilmek lâzım.</p>
<p>Kabaca bundan 500 yıl kadar önce, Batı diye bir şeyin ortaya çıkması ve giderek dünyanın diğer bölgelerinden, diğer uygarlıklarından, diğer kültür dairelerinden üstün bir konuma yükselmesi diye bir süreç yaşanmaya başladı. Belki 1450’lere, 15. yüzyılın ortalarına kadar yatay bir dünyadan söz edebiliriz. Derken o yatay dünya giderek dikey bir dünyaya dönüştü. Yatay bir dünya derken, şöyle bir şey kastediyorum; modernite öncesinde, yeryüzünün çeşitli köşelerinde belirli ekolojik nişlere oturan bazı kültür ve uygarlık daireleri söz konusuydu. Uzakdoğu’da (veya Doğu Asya’da) Çin, Japonya, Kore; Güneydoğu Asya (Hindiçini); Güney Asya (Hindistan ve Hint Okyanusu); İslâmiyet öncesi Ortadoğu ve 7. yüzyıldan başlayarak İslâmî Ortadoğu; Hıristiyanlıkla yoğrulmuş bir Ortaçağ ve Yeniçağ Avrupa uygarlığı; Batı Afrika krallıkları; o sırada “Eski Dünya”da (Avrasya topraklarında) yaşayan kimsenin varlığından haberdar olmadığı, İnkalar, Mayalar, Aztekler gibi Orta Amerika (Mezoamerika) uygarlıkları&#8230; Bu yatay dünyanın özelliği şuydu: her bir kültür dairesi kendi eko-kültürel ortamında vücut buluyordu. Diğerleriyle teması sıfır değildi; birbirlerinin farkındaydılar yani. Faraza Marco Polo Venedik’ten kalkıp Çin’e gitmişti ailesiyle birlikte; ya da Endonezya’dan baharat yüklü gemiler yola çıkıp Hindistan’a uğruyor ve oradan Kızıldeniz’e giriyor, Süveyş’e, İskenderiye’ye kadar çıkıyorlardı. Kristof Kolomb yola çıktığında Çin’in üç aşağı beş yukarı nerede olduğunu biliyordu. Bilmediği bir şeyler vardı; ama “batıya yelken açarsam Dünya yuvarlak olduğundan dönüp dolaşıp Çin’e gelirim” varsayımı hiç de hatâlı bir varsayım değildi aslında. Kaldı ki bazıları birbirleriyle daha da yakın temas içindeydi &#8212; Haçlı Seferleri, ya da gene Ortadoğu İslam uygarlığı matrisinden yükselen Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa’nın ilişkileri gibi. Fakat birbirlerinin varlığını hayatî ve tâyin edici bir şekilde etkilemiyor veya tehdit etmiyorlardı. Şöyle basit bir test yapabiliriz; hangisi en güçlüydü diye sorsak, doğru cevabı sadece her birinin kendi köşesinde en güçlü olduğu olabilir. Hayalî bir güç egzersizinde, Hıristiyan Avrupa Ortaçağ uygarlığı ile Çin’i veya Hindistan’ı dövüştürüp hangisi üstün gelecek diye bakmak mümkün değildir. Her birinin bir efektif eylem yarıçapı vardı; örneğin Osmanlının efektif eylem yarıçapı batıda Budapeşte’ye ve doğuda batı İran’a kadar uzanıyor, daha ötesine geçemiyordu. Dolayısıyla sorunun doğru cevabı şu oluyor; her biri kendi nişinde, kendi efektif eylem yarıçapı içinde “en güçlü”ydü. Bu anlamda dünya, yatay bir çizgi üzerinde aralıklı olarak yer alan ve herhangi biri diğerlerinden daha yukarıda olmayan yanyana kubbeler ya da yarım kürelerden oluşuyordu.</p>
<p>1450-1500 dolaylarından itibaren yeni ve farklı bir şey olmaya başladı. Modernite öncesinin bu büyük yerel uygarlıklardan biri ve sadece biri, diğerlerinin üzerinde yükselişe geçti. Diğerlerini adım adım kendi yörüngesine aldı, kendi etekleri etrafında topladı. Tabii bu, dört beş yüzyıllık bir süreç. Küçük küçük ve birbirinden bağımsız tepeciklerin yerine bir büyük dağ oluştu ve diğerleri ona eklemlendiler; onun yamaçlarına yapıştırıldılar âdetâ. Batı diye yükselen o büyük dağın yörüngesine girdiler, eteklerine dönüştüler de diyebiliriz. Önce bir Avrupa merkezli deniz imparatorlukları aşaması yaşandı; Kristof Kolomblar, Macellanlar, Amerigo Vespucciler, İspanyol conquistador’ları (fetih taşaronları)&#8230; İlk olarak Atlantik’in, arkasından Pasifik’in keşfi ve fethiyle, İspanya ve Portekiz, derken İngiltere, Hollanda ve Fransa deniz imparatorlukları kurulmaya başladı. Bu safha, bu ilk atılım 150 yıl kadar sürdü, 1500-1650 arasında. Ancak adım adım ilk hızını, momentumunu kaybetti. Çünkü dünyanın o teknolojiyle, o çağın ağızdan dolma ateşli silahları ve ahşap yelkenli gemileriyle ele geçirilebilecek kadarını ele geçirdi Batılılar. 17. yüzyılın ikinci yarısı ile 18. yüzyılda bu büyük Avrupa-merkezli denizaşırı sömürge imparatorlukları bir parça yerinde saydı. Derken 19. yüzyıl sonlarında yeni bir sıçrama yaptılar, 1870’lerden itibaren. Buna Yeni Emperyalizm Çağı ya da Modern Emperyalizm Çağı diyoruz. Sanayi Devrimi teknolojisi sayesinde yeni bir dizi imparatorluk araç gereci geldi; arkadan (mekanizmadan) dolma ateşli silahlar, uzun menzilli ve patlayıcı konik mermi atan toplar, buhar makinesiyle donatılmış çelik gövdeli savaş gemileri, makineli tüfekler, tıbbın yeni olanakları, demiryolları, telsiz, telgraf vesaire. Özetle, bütün bir buhar ve çelik uygarlığı. Bu da yeni bir patlamaya yol açtı. 1870-1914 arası, aslında Batı ile dünyanın kalanı (the West and the Rest) arasındaki kuvvet eşitsizliğinin doruğu oldu; uçurum en fazla orada açıldı. Nitekim yeryüzünün Avrupalı devletler tarafından elkonmuş, mülk edinilmiş alanı 1800’de yüzde 39 dolayından 1900’de yüzde 80’in üzerine sıçradı. Şöyle de diyebiliriz; yeryüzünde paylaşılmamış, sahipsiz toprak kalmadı. En ücra Polinezya adasına kadar her yerin artık çok muhtemelen Avrupalı bir sahibi, bir maliki vardı. Dünyanın teritoryal paylaşımı tamamlandı. Ama artık o dönemden çok farklı bir durumdayız.</p>
<p>Sömürge döneminin bitmesi, Batının hakimiyetinin bittiğini göstermiyor ama, öyle değil mi?</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdoğanofobi&#8217;nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/erdoganofobinin-nedeni-siyasal-islamciliktan-muhafazakar-demokrasi-cikarilmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 18:31:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkadir Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğanofobi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1034</guid>

					<description><![CDATA[Araştırmacı-Yazar Abdülkadir Özkan: “Erdoğanofobi’nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması” Araştırmacı yazar Abdülkadir ÖZKAN’ın ikinci kitabı ERDOĞANOFOBİ geçen hafta kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitap piyasasına hızlı bir giriş yapan Kopernik Kitap tarafından yayınlanan kitap medyada geniş ilgi gördü. Özkan, Hale Kaplan ÖZ’ün sorularını yanıtladı. Erdoğan, çevreyi merkeze dahil etme siyasetiyle Menderes ve Özal ile benzeştirilir. Bu iki önemli siyasi figürün Batı ile ilişkilerde izlediği yol nasıldı? Onlar niçin fobik algılanmadı? Menderes ve Özal, Türk siyasal hayatına damga vurmuş iki önemli liderdir. Devletin halkla bütünleşmesine kapı aralayan, devlet millet kaynaşmasına katkı sağlamış önemli iki siyasî figürdür. Merkez sağ gelenek üzerine oturan siyasal konumlanmaları Menderes ve Özal’ı Erdoğan’dan önemli ölçüde ayrıştırır. Şöyle ki; hem Menderes, hem de Özal, değerlerine bağlı, vatanperver, dindar başbakanlar olarak anılmalarına rağmen İslâmcı olarak kabul edilmezler. Mesela Özal, dindarlığının yanında liberalliği daha öne çıkmış bir isimdir. Menderes ve Özal’ın siyaset yapma biçimleri, söylem siyasetleri, Batılılaşma temayülleri, İslâmcılığın çok ötesinde, tam da siyasetin merkezinde konumlanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle Batı, Menderes’i ve Özal’ı hiç bir zaman siyasal İslâm bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak algılamamıştır. Bu nedenle fobik bir ortamın oluşmasına da ihtiyaç olmamıştır. Ancak Erdoğan’ı Menderes ve Özal’dan farklı kılan en temel etken sadece Batıda İslâmcı olarak tanımlanan bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Araştırmacı-Yazar Abdülkadir Özkan:</strong><br />
<strong> “Erdoğanofobi’nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması”</strong></p>
<p><em>Araştırmacı yazar Abdülkadir ÖZKAN’ın ikinci kitabı <strong>ERDOĞANOFOBİ</strong> geçen hafta kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitap piyasasına hızlı bir giriş yapan Kopernik Kitap tarafından yayınlanan kitap medyada geniş ilgi gördü. Özkan, Hale Kaplan ÖZ’ün sorularını yanıtladı.</em></p>
<p><strong>Erdoğan, çevreyi merkeze dahil etme siyasetiyle Menderes ve Özal ile benzeştirilir. Bu iki önemli siyasi figürün Batı ile ilişkilerde izlediği yol nasıldı? Onlar niçin fobik algılanmadı?</strong></p>
<p>Menderes ve Özal, Türk siyasal hayatına damga vurmuş iki önemli liderdir. Devletin halkla bütünleşmesine kapı aralayan, devlet millet kaynaşmasına katkı sağlamış önemli iki siyasî figürdür. Merkez sağ gelenek üzerine oturan siyasal konumlanmaları Menderes ve Özal’ı Erdoğan’dan önemli ölçüde ayrıştırır. Şöyle ki; hem Menderes, hem de Özal, değerlerine bağlı, vatanperver, dindar başbakanlar olarak anılmalarına rağmen İslâmcı olarak kabul edilmezler. Mesela Özal, dindarlığının yanında liberalliği daha öne çıkmış bir isimdir. Menderes ve Özal’ın siyaset yapma biçimleri, söylem siyasetleri, Batılılaşma temayülleri, İslâmcılığın çok ötesinde, tam da siyasetin merkezinde konumlanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle Batı, Menderes’i ve Özal’ı hiç bir zaman siyasal İslâm bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak algılamamıştır. Bu nedenle fobik bir ortamın oluşmasına da ihtiyaç olmamıştır. Ancak Erdoğan’ı Menderes ve Özal’dan farklı kılan en temel etken sadece Batıda İslâmcı olarak tanımlanan bir siyasal gelenekten gelmesi değil, aynı zamanda siyasal söylemleri ve hedefleridir. 2000’lerin başında, özellikle 11 Eylül’den sonra dünyada radikalleşen siyasal İslâm’ın büyük bir tehdit olarak algılanması, Orta Doğu’da değişen dengeler Erdoğan’a yönelik fobinin oluşmasına katkı sağlamıştır.</p>
<p><strong>Karşılaştırma İçin en Doğru İsim Gazi Mustafa Kemal</strong></p>
<p><strong>Ya Atatürk? Onunla kurulabilecek benzerlikleri neler?</strong></p>
<p>Erdoğan’ın karşılaştırılacağı en doğru örnek Gazi Mustafa Kemal’dir. Gazi Mustafa Kemal, Türk devlet geleneğinin son iki yüz yılda yetiştirdiği önemli devlet adamlarından biridir. Tarih sahnesinden çekilmekte olan bir imparatorluğun küllerinden meydana getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gerçek bir başarı hikayesidir. Elbette Gazi Mustafa Kemal de hatadan berî bir insan değildir ancak ortaya koyduğu başarı küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Erdoğan’ı Gazi Mustafa Kemal ile kıyaslamamın en temel nedeni, Türkiye’nin son 20 yılda, ki bu da yaklaşık 100 yıllık cumhuriyetin beşte biri demektir, yaşadığı demokratikleşme ve modernleşme çabaları, ekonomik kalkınma hamleleri, sosyo kültürel ve sosyo politik dönüşümü Erdoğan döneminde gerçekleştirilmiştir. Siyasetin doğası gereği hata ve kusurları olsa da fotoğrafın bütününde başarılı olmuş, Türkiye’yi egemen güçlerle eşit şartlarda dünya ligine taşımış, iç ve dış saldırılara karşı adeta yeni bir istiklâl mücadelesi veren bir Erdoğan’dan söz ediyoruz. Bu nedenle Erdoğan’ın Türk demokratikleşmesine sağladığı katkıları dikkate almadan bir cumhuriyet tarihi yazılamaz. Erdoğan, Türk siyasetinde önemli bir kilometre taşıdır.</p>
<p><strong>Fobi kelimesini bilinçli olarak kullanıyorsunuz… Çünkü fobiler gerçekte karşılığı olmayan korkulardır. Erdoğan’a karşı nefret söyleminin yaygınlaşması ve onun Batı’da tehdit olarak algılanmasının arka plana baktığınızda ne görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
