<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Soğuk Savaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/soguk-savas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 20 Jul 2019 10:05:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Soğuk Savaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Amerika&#8217;da Soğuk Savaştan Kalma Vesayetçi Zihniyetin Yenilgisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikada-soguk-savastan-kalma-vesayetci-zihniyetin-yenilgisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikada-soguk-savastan-kalma-vesayetci-zihniyetin-yenilgisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Jul 2019 10:05:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Soğuk Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11902</guid>

					<description><![CDATA[Duvarın yıkılmasından sonra dünya hızla değişti. Artık iki kutupluluk bitmişti. Amerika bunu tek başına kaldı gibi anladı. Halbuki dünya dönüyor, iki kutupluluğun yerini çok kutupluluk alıyor, eski düzenin kapitalist emperyalist hegemonyası zayıflama sürecine giriyor, dünya ekonomik merkezi batıdan doğuya kayıyordu. Amerika&#8217;daki bu yanlış algının temsilcisi Obama&#8217;nın başkanlığındaki Demokrat Parti idi. Obama, sanki yeni gelişmeyi kavramış gibi iktidara geldi ama kısa sürede Amerikan vesayetinin kontrolüne girerek eski sistemi sürdürmeye çalıştı. Sürdürmek ne kelime, CIA ve Pentagon&#8217;la Amerikan bürokrasisi ve yargısına yaptığı atamalarla güçlendirdi. Bu sistem, Amerikan siyasetinin çok uluslu tekeller ve bürokrasinin vesayeti altında tutulması sistemidir. Bu hegemonik sistem, aynı zamanda, Amerikan çıkarlarını zor yoluyla dünyanın geri kalanına dayatma sistemidir. Yeni dünya düzeninde bunu yeniden harekete geçiren Bush olmuştu. 11 Eylül saldırıları buna zemin olarak kullanıldı. Bu şekilde Amerika, başta Müslüman dünyası olmak üzere dünyanın dört bir yanını ateşe verdi. Yüzbinlerce insan öldü ve hala da ölmekte. Demokratlar Obama sonrasını da hazırlamışlardı hesapta. Onun yerine Clinton seçilecek ve dünya hegemonyası planının uygulaması sürdürülecekti. Clinton seçim öncesi &#8216;Kürtleri silahlandırıp DEAŞ&#8217;ı onlarla yenmekten&#8217; söz ediyordu. Bunun Amerikancası; PKK yı silahlandırıp onun aracılığıyla Ortadoğu&#8217;yu işgal etmekti. Böylece hem hidrokarbon yatakları coğrafyası kontrol altına alınacak hem de bir tek Amerikan askerinin burnu bile kanamayacaktı. Fakat &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Duvarın yıkılmasından sonra dünya hızla değişti. Artık iki kutupluluk bitmişti. Amerika bunu tek başına kaldı gibi anladı. Halbuki dünya dönüyor, iki kutupluluğun yerini çok kutupluluk alıyor, eski düzenin kapitalist emperyalist hegemonyası zayıflama sürecine giriyor, dünya ekonomik merkezi batıdan doğuya kayıyordu.</p>
<p>Amerika&#8217;daki bu yanlış algının temsilcisi Obama&#8217;nın başkanlığındaki Demokrat Parti idi. Obama, sanki yeni gelişmeyi kavramış gibi iktidara geldi ama kısa sürede Amerikan vesayetinin kontrolüne girerek eski sistemi sürdürmeye çalıştı. Sürdürmek ne kelime, CIA ve Pentagon&#8217;la Amerikan bürokrasisi ve yargısına yaptığı atamalarla güçlendirdi. Bu sistem, Amerikan siyasetinin çok uluslu tekeller ve bürokrasinin vesayeti altında tutulması sistemidir.</p>
<p>Bu hegemonik sistem, aynı zamanda, Amerikan çıkarlarını zor yoluyla dünyanın geri kalanına dayatma sistemidir. Yeni dünya düzeninde bunu yeniden harekete geçiren Bush olmuştu. 11 Eylül saldırıları buna zemin olarak kullanıldı. Bu şekilde Amerika, başta Müslüman dünyası olmak üzere dünyanın dört bir yanını ateşe verdi. Yüzbinlerce insan öldü ve hala da ölmekte.</p>
<p>Demokratlar Obama sonrasını da hazırlamışlardı hesapta. Onun yerine Clinton seçilecek ve dünya hegemonyası planının uygulaması sürdürülecekti. Clinton seçim öncesi &#8216;Kürtleri silahlandırıp DEAŞ&#8217;ı onlarla yenmekten&#8217; söz ediyordu. Bunun Amerikancası; PKK yı silahlandırıp onun aracılığıyla Ortadoğu&#8217;yu işgal etmekti. Böylece hem hidrokarbon yatakları coğrafyası kontrol altına alınacak hem de bir tek Amerikan askerinin burnu bile kanamayacaktı.</p>
<p>Fakat plan yürümedi. Bütün medya spekülasyonları ve manipülasyonlarına rağmen seçimi Clinton değil, Trump kazandı. Trump DEAŞ&#8217;ı Obama&#8217;yla Clinton&#8217;ın kurduğunu söylüyor (ki doğru da söylüyordu) Amerikan askerlerini bir an önce ülkeye çekerek askeri harcamaları kısmayı ve de Amerika&#8217;yı 2008 krizi ile zayıflamış olan kendi ekonomisini güçlendirmeye yöneltmekten söz ediyordu. Seçimi kaybeden Demokratlar büyük şaşkınlık içindeydi. Tabi soğuk savaş dönemi siyasetine angaje olmuş Amerikan bürokrasisi de. Önce Trump&#8217;ın seçim zaferini gayri meşru göstermek istediler. Bunu kitlesel gösterilerle yapmaya çalıştılar. Ardından Rusya&#8217;nın seçimleri manipüle ettiği ve Trump lehine değiştirdiği yalanını yaydılar. Sonrasında Trump&#8217;la bu &#8216;klasik&#8217; hegemonik güç arasında kıyasıya bir kavga başladı. Trump&#8217;ı akıl sağlığını kanıtlamaya bile zorladılar. Hakkında cinsel tacizden tutun da vergi kaçırmaya kadar varan dosyalar açtırdılar. Fakat başarılı olamadılar. Trump çok yara almasına rağmen yıkılmadı.Bütün bu yazdıklarım Trump politikalarını onayladığım anlamına gelmiyor. Sadece olan biteni analiz etmeye çalışıyorum.</p>
<p>Amerikan vesayetçi düzeninin hesap edemediği çok önemli bir faktör vardı. Dünyanın geri kalanı, onların dayatmalarına karşı başını giyotine uzatmayacaktı. İşte tam bu anda dünyanın her yeriyle kavgalı olmaya başladılar. Trump hem vesayetçi sistemle kavga ediyor hem de zaman zaman onlarla uzlaşarak yol alıyordu. Hatta bazen aşırı milliyetçi dahası, ırkçı politikalar izleyerek onlardan daha &#8216;muhafazakar&#8217; olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Bu şekilde Evangelist kilisenin ve İsrail&#8217;in, dolayısıyla da Amerika&#8217;daki Yahudi lobisinin desteğini aldı.</p>
<p>Ve bu şekilde geldik S 400 lere. Bu olaylarla S 400 konusunun yakın ilgisi var. Amerikan bürokratik vesayetine direnen Türkiye, onlara büyük bir engeldi. Erdoğan&#8217;ı devirmek istemişler ama yapamamışlardı. Türkiye Ortadoğu&#8217;daki planlarına da zorluk çıkarmıştı.</p>
<p>İşte bu yüzden S 400 ve F 35 şantajı ile Türkiye&#8217;yi ekarte etmeye çalıştılar. Onun öncesinde hepimizin bildiği gibi bir sürü ekonomik ve siyasal saldırı da gerçekleştirdiler. Hakan Atilla&#8217;nın kişiliğinde Halkbank davası, döviz spekülasyonu ve daha başka olaylarla yaptılar bunları.</p>
<p>Fakat Türkiye dirençli çıktı. Hem mevcut iktidarı deviremediler, hem de Türkiye&#8217;yi kontrolleri dışındaki tutumundan caydıramadılar. Şimdi açıklanan &#8216;F 35 projesinde Türkiye&#8217;yi askıya alma&#8217; tam bir fiyaskodur. Başkanlarını Türkiye&#8217;ye yaptırıma ve boyun eğdirmeye zorluyorlar. Ama Başkan Trump bundan yana değil. Bu tutum yenilmişlik duygusunun bir görünümüdür. Amerikan vesayetçi siteminin dünya hegemonyası planındaki bu gerilemede Türkiye&#8217;nin payı büyük. Artık Ne dünya eski dünya, ne Amerika eski Amerika, ne de Türkiye eski Türkiye&#8217;dir.<br />
Firuz Türker</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikada-soguk-savastan-kalma-vesayetci-zihniyetin-yenilgisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölüme Götüren Yazılar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/olume-goturen-yazilar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/olume-goturen-yazilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasret G. Polat]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 22:15:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Markopaşa]]></category>
		<category><![CDATA[Sabahattin Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Soğuk Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8240</guid>

					<description><![CDATA[Sabahattin Ali, Markopaşa’da siyasal yazılar kaleme alıyordu. ABD ile kurulmaya çalışılan ilişkileri, ulusal bağımsızlık açısından sorgulayan; “yabancı sermaye”yi büyüteç altına alan; “demokrasi tarihimiz”in ve “1946 dönemeci”nin sınıfsal özünü açığa vuran; “Soğuk Savaş” stratejisinin ilk sinyallerini veren, “kökü dışarda” edebiyatın içyüzünü sergileyen; Milli Şef Dönemi boyunca yapılan yolsuzluklarla siyasetçi, yeraltı dünyası iç içeliğinin üzerine gidişiyle de “siyasal” bir mizah dergisi olarak Markopaşa’yı Markopaşa yapan bu yazılardır. Tek Parti döneminde, 1949 yılında Bulgaristan sınırı yakınlarında öldürüldü. Ölümüyle ilgili ayrıntılar bugün dahi tam bilinmiyor. Ölüm ilamı ise ancak 1953’te alınabildi. Telif hakları kanununca, yazarın ölümünden 70 yıl geçmesi durumunda telifi düşüyor ve kamuya açık hale geliyor. Bu kanun sebebiyle 1 Ocak itibarıyla Sabahattin Ali’nin telif hakları, serbest hale geldi ve eserlerini birçok yayınevi yayımlamaya başladı. Bununla birlikte de Sabahattin Ali tartışmaları yeniden alevlendi. Sabahattin Ali’nin Edebi Kişiliği İlk şiirini, 1926 yılında Çağlayan dergisinde yayımlayan Sabahattin Ali, 1926-28 yılları arasında Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de kendisine yer bulabildi. İlk hikâyesi olan “Bir Orman Hikâyesi” de 1930’da Resimli Ay’da yayımlandı. Şiirlerinden çok hikâyeciliği ile tanınan Sabahattin Ali, Anadolu’nun köy, kasaba hayatlarını gözlemleyerek toplumcu gerçekçi bir üslupla eserlerini yazdı. Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali için “… Sabahattin Ali’nin öykü kişilerinin bir düşünceyi, bir bildiriyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali, Markopaşa’da siyasal yazılar kaleme alıyordu. ABD ile kurulmaya çalışılan ilişkileri, ulusal bağımsızlık açısından sorgulayan; “yabancı sermaye”yi büyüteç altına alan; “demokrasi tarihimiz”in ve “1946 dönemeci”nin sınıfsal özünü açığa vuran; “Soğuk Savaş” stratejisinin ilk sinyallerini veren, “kökü dışarda” edebiyatın içyüzünü sergileyen; Milli Şef Dönemi boyunca yapılan yolsuzluklarla siyasetçi, yeraltı dünyası iç içeliğinin üzerine gidişiyle de “siyasal” bir mizah dergisi olarak Markopaşa’yı Markopaşa yapan bu yazılardır.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Tek Parti döneminde, 1949 yılında Bulgaristan sınırı yakınlarında öldürüldü. Ölümüyle ilgili ayrıntılar bugün dahi tam bilinmiyor. Ölüm ilamı ise ancak 1953’te alınabildi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Telif hakları kanununca, yazarın ölümünden 70 yıl geçmesi durumunda telifi düşüyor ve kamuya açık hale geliyor. Bu kanun sebebiyle 1 Ocak itibarıyla Sabahattin Ali’nin telif hakları, serbest hale geldi ve eserlerini birçok yayınevi yayımlamaya başladı. Bununla birlikte de Sabahattin Ali tartışmaları yeniden alevlendi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali’nin Edebi Kişiliği</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İlk şiirini, 1926 yılında Çağlayan dergisinde yayımlayan Sabahattin Ali, 1926-28 yılları arasında Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de kendisine yer bulabildi. İlk hikâyesi olan “Bir Orman Hikâyesi” de 1930’da Resimli Ay’da yayımlandı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Şiirlerinden çok hikâyeciliği ile tanınan Sabahattin Ali, Anadolu’nun köy, kasaba hayatlarını gözlemleyerek toplumcu gerçekçi bir üslupla eserlerini yazdı. Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali için “… Sabahattin Ali’nin öykü kişilerinin bir düşünceyi, bir bildiriyi iletmek için uydurulmuş kişiler değil, hayattan alınmış insanlar olduğu görülür. Ona göre ‘sanat bütün teferruatıyla hayatı ihtiva etmeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak, daha iyiye, daha yükseğe, daha temize doğru koşarak yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır.’ Sanat araçtır çünkü amaç değildir. Amaç hayattır, insan hayatıdır. Sabahattin Ali’de öykü gerçeği toplumsal olanla bireysel olanın bileşimidir” yorumunda bulunurken günümüzde Sabahattin Ali’nin neden bu kadar çok sevilip, okunduğunu bir nevi açıklamaktadır.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali’nin Yeniden Keşfedilmesi </b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak Sabahattin Ali, “İçimizdeki Şeytan”, “Sırça Köşk”, “Değirmen” gibi Atilla Özkırımlı’nın bahsettiği “toplumsal olanla bireysel olanın bileşimi” olan eserler üzerinden değil Sabahattin Ali’nin eserleri arasındaki daha zayıf olduğu düşündüğüm “Kürk Mantolu Madonna” öznelinde popülerleşmiştir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Neoliberalizmin, dünyada kültür-sanatı etkilemesi ve toplumsallığı yadsımasıyla başlayan süreçte Türkiye’de Oğuz Atay, Tezer Özlü, Yusuf Atılgan gibi yaşadığı dönemlerde geniş kitlelere ulaşamayan yazarların bugün en çok okunan yazarlardan olmasının nedenini; bireyin, nesneleştirilmesinde aramalıyız düşüncesindeyim. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ında Selim, Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli”nde Zebercet gibi karakterlerin ortak noktası da nesneleşmiş karakter olması, özneliğini yitirmeleridir. Nesneleşen insan, nesneleşmiş karakterlerle kendini özdeştirerek varlığını kanıtlama isteği duymaktadır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sabahattin Ali, “Kürk Mantolu Madonna”daki Raif Efendi karakteri de yukarıda bahsettiğim diğer roman karakterleriyle aynı payda da buluşmaktadır. “Kürk Mantolu Madonna”nın okuyucuda karşılık bulması, sevilmesi, yazarın diğer eserlerinin okunmasının da yolunu açmıştır. İkinci en çok okunan romanı ise “Kuyucaklı Yusuf” olmuştur. “Kuyucaklı Yusuf”un başkahramanı olan Yusuf, toplum-birey arasındaki çatışmanın imgesidir ve bu konuda Berna Moran,<span class="Apple-converted-space">  </span>“… anlatıcı ile Yusuf’un halk karşısındaki davranışı aynı değil. Çünkü Yusuf’un gözünde önemli ayırım, ezen eşraf ile ezilen halk arasında değil, kendi ile tüm kasaba insanı arasındadır” demektedir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Kürk Mantolu Madonna”nın bu kadar çok sevilmesinin nedeni sorulduğunda yukarıda ifade etmek istediği şey çok daha iyi anlaşılabilecektir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ömer Türkeş şöyle der: “Okuyucu yitik, boşa geçirilmiş bir hayatın hüznünü çok iyi ve derinden yansıtan hikâye ile kendi hayatı arasında kolaylıkla paralellik kurabilir. Ya da çevre ile iletişimsizlik, kıymet bilmeyen -kaba saba- insanlar arasında mahsur kalmak, sevgisizlik, geçmişte bir kereliğine yakalanmış mutluluğun hayali ve pişmanlıkla yaşamak, sonuçta sürdürdüğü hayatı bir ceza gibi algılamak</span><span class="s2"><i> Kürk</i></span> <span class="s2"><i>Mantolu Madonna</i></span><span class="s1">’da yer alan bütün bu kavramların okuyucuda, okuyucunun kendisinin maruz kaldığı hayatta karşılığı olmalı.” </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Filiz Ali’ye göre, </span><span class="s2"><i>“Kürk Mantolu Madonna</i></span><span class="s1">’da Sabahattin Ali, hayatlarında ‘saf aşkın’ eksikliğini duyan bugünün gençlerinin hissedip anlatamadıklarını anlatmakta, onların da anlamasını sağlamaktadır.” Handan İnci’ye göre de “kitabın sırrı, Raif Efendi’nin sevme biçimine duyulan özlemde gizlidir. Çağın maddiyatından bunalan gençlerin romantizme dönüş hareketi ya da romantizmin hüküm sürdüğü gençlik yıllarına denk düşen bir eser olması, </span><span class="s2"><i>Kürk Mantolu Madonna</i></span><span class="s1">’yı çok okunan bir kitap yapmaktadır.” </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Selim İleri de<span class="Apple-converted-space">  </span>“edebiyatımızın en acı romanlarından birinin” yazarı olarak Sabahattin Ali’nin yıllar geçse de etkileyiciliğini kaybetmemesine bağlamakta, ikinci sebebin ise kitabın okunmasının okurlar arasında bir modaya dönüşmesi olduğunu söylemektedir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali’nin Cezaevine Girişi</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">1927’de İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’ndan mezun olan Sabahattin Ali, 1928 yılında Yozgat Cumhuriyet İlkokulu’na atandı. Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı sınavla Almanya’ya gitti ve bir buçuk yıl sonra yurda geri döndü. 1931’de Aydın’da öğretmenliği sırasında “yıkıcı propaganda” yaptığı gerekçesiyle üç ay tutuklu kaldı ve suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakıldı. Yine aynı yılın Eylül ayında atandığı Konya Ortaokulu’nda okuduğu şiirle Atatürk’e ima yoluyla hakaret ettiği iddiasıyla ihbar edildi ve yine tutuklandı. 1933 yılının Ocak ayında bir yıl hapse mahkûm edilen Sabahattin Ali’nin cezası 14 aya çıkarıldı ve önce Konya, ardından da Sinop Hapishanesi’ne gönderildi.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İkinci Dünya Savaşı bittiğinde, çok partili yönetime geçme kararı alındı. Ama halkımızın durumu, Sabahattin Ali’nin yapıtlarında yansıttığı gibiydi: Köylü topraksız, işçi sendikasız, halk örgütsüz. O ortamda yapılan seçimler sonunda oluşan iktidar, Cumhuriyet Dönemi kazanımlarından ödün vermeye başladı. Sabahattin Ali, gerçek demokrasiyi savunanların başında yer aldı. Neyi mi savunuyordu arkadaşlarıyla çıkardıkları Markopaşa gazetesinde: Tam bağımsızlığı, devrimleri, halk egemenliğini&#8230; Sömürünün her çeşidine karşı çıkıyor daha güzele, daha haklıya kavuşmanın savaşımını veriyordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><b>Markopaşa Dönemi </b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sabahattin Ali, Markopaşa’da siyasal yazılar kaleme alıyordu. Ancak bunlar günün siyasal sorunlarını ele alan, değerlendiren ve çözüm üretmeye çalıştığı eleştirel yazılardı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD ile kurulmaya çalışılan ilişkileri, ulusal bağımsızlık açısından sorgulayan; “yabancı sermaye”yi büyüteç altına alan; “demokrasi tarihimiz”in ve “1946 dönemeci”nin sınıfsal özünü açığa vuran; eleştirel “muhalif” yaklaşımı, “meşruluk sınırlan”nın dışına düşürmeyi amaçlayan ve “Soğuk Savaş” stratejisinin ilk sinyallerini veren, “kökü dışarda” edebiyatın içyüzünü sergileyen; Milli Şef Dönemi boyunca yapılan yolsuzluklarla siyasetçi, yeraltı dünyası iç içeliğinin üzerine gidişiyle de “siyasal” bir mizah dergisi olarak Markopaşa’yı Markopaşa yapan bu yazılardır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İşte Markopaşa’da elli yıl önce yayımlanmış yazılarından bugün de önemini yitirmemiş birkaç alıntı: “Vatanımızın istiklali üzerine en küçük bir gölge düşmesin, istiklal anlayışımız Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmasın&#8230;” (Ayıp, Markopaşa 1946) </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Köy Enstitülerine “komünist yuvası” diye saldırılmakta, teknik öğretim yozlaştırılmakta, klasiklerin çevirisi rafa kaldırılmaktadır: “Ne inkılapçı insanlar; milletçe yirmi beş senede aldığımız yolu, yirmi beş haftada nasıl da gerisin geriye gidiverdiler.” (Ne İnkılapçılık, Markopaşa, 1947) </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklâli siyasî oyunlara âlet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin elinde oyuncak olmayalım! Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin malî ve askerî işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz hem de bir dünya patırtısı çıkarsa orda biz eziliriz. Biz demişiz ki: Halkın selâmetini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye ve onu tabutluklara kapatmaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. (&#8230;) Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleketin dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülemeyen cinayetler, millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sabanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz.” (Fikir ve Küfür, Markopaşa)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Okur, bu yazılara ilgisini esirgememiştir. Markopaşa’nın haftalık basım sayısı altı binden altmış bine yükselmiştir çünkü farklı bir ses olarak yer alan Markopaşa’nın söylediklerinde, yıllardır içine attıklarının bir karşılığını bulmuştur. “Egemen güçler”de ilgisini esirgememiştir. Haftalık baskı sayısını altı binden altmış bine tırmandıran; şehirlerden kasabalara, oradan da köylere değin sokulan Markopaşa’yı susturmak için her türlü yol ve yönteme başvurmuştur. Basılmaması için matbaalara, dağıtılmaması için dağıtımcılara, satılmaması için bayilere ve sokak satıcılarına, okunmaması için okurlara gözdağı verilmiş; olur olmaz nedenlerle dergi toplatılmış; yazarları/yayıncıları kovuşturulmuş, gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sabahattin Ali’nin öldürülmesi ile noktalanan sürecin en önemli halkası, Markopaşa’da sergilediği tutum; diğer bir deyişle de “Markopaşa Yazıları”dır. Sabahattin Ali’nin ölümü üzerine konuşulan şey genellikle “nasıl” öldürüldüğüdür oysa üstünde durulması gereken “neden” öldürüldüğüdür.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali’yi Kim Öldürdü?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ne yazık ki soluk alamaz duruma getirilmişti Sabahattin Ali. Sonunda yurtdışına çıkmayı düşündü. 20. yüzyılın ortasında düşünceleri yüzünden, namuslu yaşamak istediği için Dereköy sınırında öldürüldü; hem de en verimli çağında, 41 yaşında.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Sabahattin Ali’nin Türklükle alakası olmayan ve Türk milletine fenalık için haince kaçmak isteyen bir canavar olduğunu anladım. Zaten elinde de şişkin bir çantası vardı, bu çantada mevcut olması muhtemel olan muzır evrakı düşündüm, heyecanım teessüre inkılap etti. Titremeye başladım. Elimde sopa vardı, ayağa kalktım gezinmeye başladım. Her geçen dakika asabımı bir kat daha sarsıyordu. Gözlerim kararır gibi oldu. İşte bu milli düşünceyle birdenbire irademi kaybederek elimdeki sopa ile kitap okumakta iken kafasının sol tarafına yüzüne doğru şiddetle vurdum. İki darbeden sonra Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yıkıldı. Dikkat ettim hafif hafif nefes alıyordu. Bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. Ölmüştü.” Sabahattin Ali’nin katili (ya da öyle bilinen) Ali Ertekin sorgusunda böyle anlatmıştı olayı.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">2012 yılının başlarında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: “Cumhuriyet dönemiyle ilgili pek çok hatalar oldu, yanlışlar oldu. Nazım Hikmet’i kim hapse attı? CHP. Sabahattin Ali’yi kim öldürttü? CHP…” diyerek, Sabahattin Ali’nin ölümüne dair tartışma yaratmıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Kılıçdaroğlu’nun elinde belgeler var ve buna dayanarak mı konuşmuş bilmiyoruz. Çünkü bu konuşmanın ardından yedi yıl geçmesine rağmen bu konuyla ilgili olarak herhangi bir belgeyi kamuoyuna sunmamıştır. Ancak 25 Temmuz 2000 tarihinde Milliyet gazetesi yazarı Azer Bortaçina, Mehmet Ali Cimcöz’ün anlatımına dayanarak dönemin İstanbul Emniyeti Birinci Şube Müdürü Parmaksız Hamdi’nin Cimcöz’e, “Cinayeti işleyen polis değil, MİT’tir. İnfaz emrini veren de gazeteci, yazar, CHP’de üst düzeylerde bir kişidir. Zaten bu emri veren politikacı da daha sonra feci şekilde öldürüldü, adını veremem” dediğini belirtir. Bortaçina, kendisinin yaptığı arşiv çalışmasında bu kişinin Nihat Erim olabileceğini öne sürer.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ama gerçek böyle miydi? Ajan olduğu saptanan Ertekin, bir-iki yıl sonra hapisten çıktı. Yaşadığı sürece gerçeği anlatmadı. Sabahattin Ali, başka bir yerde işkence altında mı öldürüldü? Sınır yakınındaki ormana sonradan mı getirilip bırakıldı? Yurtdışına kaçıyormuş havası isteyerek mi verildi? Bütün bunlar bugün bile bilinmiyor. Gerçek olan büyük bir yazarın karanlık bir tertiple ortadan kaldırılmış<br />
olmasıdır.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/olume-goturen-yazilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soğuk Savaş Sonrasının İstihbarat Enstrümanı: NGO’lar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/soguk-savas-sonrasinin-istihbarat-enstrumani-ngolar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/soguk-savas-sonrasinin-istihbarat-enstrumani-ngolar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 21:30:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Soğuk Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5259</guid>

					<description><![CDATA[Batı emperyalizminin en önemli figürlerinden George Soros’un, Türkiye’deki faaliyetlerini sonlandırma kararı alan Açık Toplum Vakfı ile ilgili ortaya dökülen bilgiler, NGO gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi. 1980’lerle birlikte özellikle Batı merkezli istihbarat operasyonlarının vazgeçilmez unsuru olan NGO’lar, Türkiye aleyhine de çok sayıda faaliyete imza atmıştı. Özellikle 1990’larda yapılan çalışmalar bölgemizde, günümüzdeki bölünmüşlüğün temelini hazırlamıştı. Demokrasi… Günümüzde her müdahalenin gerekçesinin adı. Artık insanlar “demokrasi” kelimesini duyar duymaz tedirgin olmaya başladı. Çünkü Batı dışındaki ülkelere dayatılan demokrasi “silah, terör, kan, gözyaşı, katliam demokrasisi” haline gelmişti. Peki, bu “Demokrasi Projesi” nasıl hazırlanmıştı? 1989 yılının Aralık ayında Çekoslovakya Devlet Başkanı Vaslav Havel, bir Amerikan “sivil toplum” örgütü yöneticilerinden yeni bir Anayasa ve seçim yasaları desteği istedi. Bu çerçevede Amerikan NED (National Endowment for Democracy-Demokrasi için Ulusal Fon) operatörleri, ülke için Anayasa ve seçim yasaları hazırladı. Bu yasaların yapılmasını izleyen ilk seçimler sonrasında Çekoslovakya, Çek Cumhuriyeti (son olarak Çekya adını aldı) ve Slovakya olarak ikiye bölündü. Dönemin NED Başkanı Carl Gershman, bu süreçteki rollerini, “Çekoslovakya seçim sürecine derinden katıldık” sözleriyle açıkladı. (Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında-Şifre Çözücü: ‘Project Democracy’, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, s. 10) ABD’nin rejimlere yaptığı bu türden “katkılar”, Soğuk Savaş sonrasının en önemli müdahale aracı haline gelmeye başlamıştı. Aslında bu yeni &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Batı emperyalizminin en önemli figürlerinden George Soros’un, Türkiye’deki faaliyetlerini sonlandırma kararı alan Açık Toplum Vakfı ile ilgili ortaya dökülen bilgiler, NGO gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi. 1980’lerle birlikte özellikle Batı merkezli istihbarat operasyonlarının vazgeçilmez unsuru olan NGO’lar, Türkiye aleyhine de çok sayıda faaliyete imza atmıştı. Özellikle 1990’larda yapılan çalışmalar bölgemizde, günümüzdeki bölünmüşlüğün temelini hazırlamıştı.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Demokrasi… Günümüzde her müdahalenin gerekçesinin adı. Artık insanlar “demokrasi” kelimesini duyar duymaz tedirgin olmaya başladı. Çünkü Batı dışındaki ülkelere dayatılan demokrasi “silah, terör, kan, gözyaşı, katliam demokrasisi” haline gelmişti.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Peki, bu “Demokrasi Projesi” nasıl hazırlanmıştı?</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">1989 yılının Aralık ayında Çekoslovakya Devlet Başkanı Vaslav Havel, bir Amerikan “sivil toplum” örgütü yöneticilerinden yeni bir Anayasa ve seçim yasaları desteği istedi. Bu çerçevede Amerikan NED (National Endowment for Democracy-Demokrasi için Ulusal Fon) operatörleri, ülke için Anayasa ve seçim yasaları<br />
hazırladı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu yasaların yapılmasını izleyen ilk seçimler sonrasında Çekoslovakya, Çek Cumhuriyeti (son olarak Çekya adını aldı) ve Slovakya olarak ikiye bölündü. Dönemin NED Başkanı Carl Gershman, bu süreçteki rollerini, “Çekoslovakya seçim sürecine derinden katıldık” sözleriyle açıkladı. (Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında-Şifre Çözücü: ‘Project Democracy’, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, s. 10)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD’nin rejimlere yaptığı bu türden “katkılar”, Soğuk Savaş sonrasının en önemli müdahale aracı haline gelmeye başlamıştı. Aslında bu yeni bir hareketlenme değildi. Örneğin, 1967 yılından itibaren Enstitü ve Vakıf adı altında kurulan örgütlenmeler, sosyalist sistemin içeriden çökertilmesi için harekete geçirilmişti. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak Ronald Reagan dönemiyle birlikte bu proje geliştirildi ve “Project Democracy-Demokrasi Projesi” adıyla günümüzdeki halini aldı. 1982 yılında kurulan ve adeta bir merkez işlevi gören NED için bu yapının tasarlanmasında katkısı olan Senatör Allen Weinstein 1991’de, “Bugün NED olarak yaptığımız 25 yıl önce CIA tarafından gizlice yapılıyordu” açıklamasını<br />
yapmıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak Weinstein’ın “unuttuğu” veya eksik bıraktığı bir şey vardı. Yıllar önce misyonerlerin, daha yakın tarihte de Barış Gönüllüleri’nin yaptıkları da günümüzdeki NGO faaliyetleriyle benzerlik gösteriyordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Örneğin, “Gizli Belgelerle Barış Gönüllüleri” adlı kitabında Müslim Özbalkan, Barış Gönüllüleri’nin amacı konusunda şu özeti yapmıştı: </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Az gelişmiş ülkelerde Amerikan dünya görüşünün ve siyasal, askeri nüfuzunun yayılmasını ve benimsenmesini sağlamak. Amerika yararına çalışacak etkili kurumlar ve aydınlar grubu yetiştirmek. Amerika’nın şiddet eylemlerini ve genişleme politikasını şirin gösterecek eylemlerde bulunarak siyasal havayı Amerika’dan yana oluşturmak.”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>NGO’ların Merkezi: NED</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">NGO, Non Governmental Organizations kelimelerinin kısaltması. Türkçeye, “Hükümet Dışı Kuruluşlar” olarak çevriliyor. NED, Reagan’ın talimatıyla kurulduktan sonra Amerikan Kongresi, (İran-Kontra skandalının kahramanlarından) Oliver Nort tarafından “Demokrasi Projesi” adı verilen bu yeni ajansın yıllık 18 milyon dolarlık bütçesini onayladı. Bütçe sonrasında önce 40, sonraki yıllarda da 80 milyon dolara çıkarıldı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu paranın büyük bir bölümü, diğer Amerikan demokrasi destekleme gruplarına aktarılıyordu. Bu grupların içinde ABD’deki iki büyük siyasi parti olan Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’nin uluslararası alandaki uzantıları (NDI ve IRI) ve Freedom House ile seçim gözlemcisi IFES (International Foundation for Election Systems) gibi partiler üstü organizasyonlar da bulunuyordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yani para NED’e aktarılıyor, NED de bu parayı, dünya çapında “organizasyon” gerçekleştiren diğer “Sivil Toplum Örgütleri”ne aktarılması için NDI, IRI, Freedom House ve IFES gibi yapılara gönderiyordu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Kuruluşun ilk aşamada en önemli hedef bölgesi eski komünist blokta yer alan ülkeler oldu. Andrei Sakharov Enstitüsü ve Demokrasi Merkezi gibi NED’den yardım alan kuruluşlar, 1980’ler boyunca Sovyetler Birliği içindeki muhalifleri destekledi. NED, Polonya’da Dayanışma Sendikası’nı ve Çekoslovakya’da Charter 77’yi desteklemek ve bu ülkelerdeki Sovyet egemenliğinin sonunu getiren ayaklanmaları garanti altına almak için Soros’la birleşmişti. NED, o günden sonra kendini “yumuşak” Amerikan gücünü yaymak için etkili bir gereç olarak hizmet eden ve en iyiyi yapmaya adanmış bir “bağışçı kuruluş” olarak tanımladı. (Mark MacKinnon, “Yeni Soğuk Savaş-Renkli Devrimlerin Sırrı”, Destek Yayınları, Birinci Baskı, Mart 2008,<br />
s. 51-52)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">NED, ayrıca aracılar vasıtasıyla Yugoslavya’nın parçalanmasında öne çıkan OTPOR gibi örgütlere de destek verdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Türkiye, Irak, Suriye</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">NED’in aktardığı paraları, gerek hedef ülkelerde kontrol altına alınan Sivil Toplum Örgütlerine aktaran gerekse kendi operasyonlarında kullanan kuruluşların, Amerikan devletinin eski yöneticileri tarafından idare edilmesi de örgütün bir politik araç olarak kullanıldığının en önemli göstergelerinden<br />
biridir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Örneğin, bir dönem IRI’nın başkanlığını, 2008 başkanlık yarışında Cumhuriyetçilerin adayı John McCain yaparken, yine bir dönem Demokratların yapılanması olan NDI’nin başkanlığını ABD eski Dışişleri Bakanı Medeleine Albright yapmıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yine eski CIA yöneticisi James Woolsey, 2002 yılından 2005 yılına kadar NED’den bağış alan bir başka kuruluş olan Freedom House’un yönetim kurulu başkanlığını yaparak, demokrasi projesine “katkılar” sunmuştu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Freedom House, Macaristan, Sırbistan, Ukrayna, Kazakistan ve Kırgızistan gibi ülkelerdeki ofisleriyle sadece muhaliflere yardım etmekle kalmadı, yıllık raporlarıyla hangi ülkelerin “özgürleştirileceği”, “kısmen özgürleştirileceği” ya da “hiç özgürleştirilmeyeceği”ni belirledi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soğuk Savaş’ı bitiren operasyonlarda katkısı olan bu proje, Sovyet Bloğu çökünce de devam etti ve yeni döneme göre şekillendirildi. NED’in rolü hiç değişmedi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Teorik olarak tarafsız olan NED, gerek 1990’larda gerekse 2000’li yıllarda birçok operasyonun perde arkasındaki yapı olarak kaldı. Özellikle oğul Bush’un 2000 yılında başkanlık koltuğuna oturmasıyla nüfuzunu artırdı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">1990’larda Irak, AB sürecinin başlamasıyla Türkiye, 2011 yılındaki olaylarla iç savaşın içine düşen Suriye, NGO faaliyetlerinin görüldüğü sahalar oldu. Bu yapılar bölgedeki Türkler ve Araplarla çok fazla ilgilenmezken, Kürtlere adeta “Nasıl devlet kurulur/olunur” eğitimi verdi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">NGO’ların Irak’ın kuzeyindeki etkinlikleri Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonu’nun 7 Haziran 1991 tarihli kararıyla başlamıştı. Kararda, BM yardımının Kızılhaç ve Kızılay gibi bilinen yaygın kurumlar aracılığıyla değil, özel kuruluşlar marifetiyle yapılması yer<br />
alıyordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Aralarında misyoner örgütlenmelerin de bulunduğu NGO’lar, Çekiç Güç’ün Zaho’daki Askeri Koordinasyon Merkezi’nin Türk askerleri dışındaki unsurları ile birlikte çalışmaya başlamıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Aynı dönemlerde ABD, Erbil ve Süleymaniye’de birer temsilcilik açtı. Gelen tepkilere karşın bu temsilciliklerin birer yardım ve koordinasyon büroları olduğu açıklamaları yapılmıştı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Kuzey Irak’taki NGO’lar</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Irak’ın kuzeyinde faaliyet gösteren NGO’ların geneli ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere merkezliydi. Bu NGO’ların başında, eski CIA Direktörü William Casey’in akıl hocası Leo Cherne tarafından yönetilen International Rescue Committee (IRC-Uluslararası Kurtarma Komitesi) geliyordu. IRC’nin bilinen misyonu, göçmenleri<br />
korumaktı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Geçmişte Berlin, Macaristan, Küba, Çekoslovakya, Vietnam, Kamboçya vs. gibi tecrübeleri bulunan örgütün ABD’nin örtülü faaliyetlerinde aktif rol aldığı ifade ediliyordu. 1951 yılından itibaren IRC’nin yöneticiliğini yapan Leo Cherne, aynı dönemde yine IRC gibi gizli operasyonlarda yer aldığı belirtilen Freedom House’un da<br />
başkanlığını yürütmüştü. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Cherne, 1981-1991 arasında ise ABD Başkanı’nın Dış İstihbarat Danışmanlar Kurulu (PE-TAP) Başkan Yardımcısı olarak<br />
çalıştı. Bu kuruluş eski istihbaratçılardan oluşmaktaydı; CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon gibi kuruluşlara tavsiyelerde bulunuyordu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">IRC’nin eski başkan ve yöneticilerinin nitelikleri, örgüt hakkında başka ipuçları da veriyor. Örneğin, IRC’nin eski başkanlarından Joan Richardson, Macaristan’da ayaklananlara, Pfizer firmasının ilaçlarını göndermişti. Richardson daha sonra 1961’de Doğu Avrupa’ya, ABD propagandası yapan Radio Free Europe’un başına geldi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu dönemde 1968 Çekoslovakya olaylarında rol oynadı. Sonraları bu radyonun bir CIA kuruluşu olduğu açıklandı. Richardson “emeklilik” döneminde ise Nikaragua kontralarına yardım yollayan Youth for Understanding Inc. adlı şirkete başkan oldu. 1984’te NED’in başına getirildi.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">IRC’nin diğer başkanları olan William Vanden Heuvel, William Casey, Mary Pillsbury, Leonard Marks, John Whitehead gibi isimlerin hepsi, zamanında Amerika Dışişleri ve CIA’da görev yapmışlardı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">IRC’nin Irak’ın kuzeyinde faaliyet gösterdiği dönemde bölgedeki yetkilisi Zaho’da Bağdat Oteli’nde kalıyordu. Yanında sürekli olarak bulunan kişiyse eski bir bakandı. Savaş öncesinde Irak’taki Kürt otonom yönetiminde görevli bakanın Kürtçe-Arapça kitapları da vardı. IRC yetkilisinin Diyarbakır’da da sıkı bağlantıları olduğu<br />
belirtiliyordu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>CIA İçin İşbirlikçi Devşirme</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bölgede yine ABD ve Avrupa merkezli birçok başka NGO ve misyoner örgütü koordineli çalışma yürüttü. Bu organizasyonların, istihbarat amaçlı ekolojik ve jeolojik araştırmalar, kamuoyu örgütleme operasyonları, espiyonaj, propaganda aktiviteleri ve hatta PKK gibi terör örgütlerine mali ve maddi destek sağladığı iddiaları gündeme<br />
geldi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hizmet için bölgeye gelen NGO’lar neredeyse tamamıyla stratejik ve ekonomik önemi olan bölgelerde çalıştılar. Bu bölgelerde ABD yönetimi ve daha spesifik olarak CIA için işbirlikçi devşirilmesi faaliyetlerinde bulundular. Bölgedeki en ücra köylerde dahi, ilerleyen yıllarda çok işlerine yarayacak istihbarat ağı<br />
kurdular.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">NGO’ların faaliyetlerindeki bazı nüanslar, ABD’nin bölgeyle ilgili uzun vadeli politikasının ipuçlarını verir nitelikteydi. Buna göre, yapılan yardımlar spesifik olarak Kürtlere yöneltildi. ABD bu sayede Kürtlere, dolaylı şekilde önemli bir mesaj veriyor ve Irak’a karşı doğrudan, Türkiye’ye karşı dolaylı olarak onlarla ittifakın psikolojik altyapısını hazırlıyordu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">1992’de Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan bir raporda, bu kuruluşların çoğunun, bağlı olduğu ülke adına bölgede istihbarat faaliyetleri yaptığı belirtiliyordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu faaliyetlerin yıkıcı etkisi PKK’nın, Irak’ın kuzeyinde “güvenli bölge”de çok rahat hareket etmesi, bu örgütün faaliyetleri, Irak’ın kuzeyi ile ilgili yaşanan sorun için çözüm önerisi (ki Türkiye burada ABD’ye açıkça Bağdat’la diyalog önermiştir) gibi konularda Amerikalı yetkililere sık sık<br />
anlatıldı. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Türkiye’nin Tepesindeki<br />
‘Çekiç’ Güç</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türk kamuoyu gerek Çekiç Güç’ün gerek NGO’ların gerekse bu NGO’larla beraber çalışan bazı Amerikalı yetkililerin faaliyetlerinden rahatsızlık duyuyordu. Bu rahatsızlığın ana nedeni bazı Amerikalıların görev tanımını aşan eylemleriydi. Özellikle biri vardı ki hiçbir Çekiç Güç yetkilisi Türkiye’yi diğer yetkililer kadar rahatsız<br />
etmemişti. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu kişi, Çekiç Güç’ün ABD’li eş komutanının siyasi danışmanı sıfatını taşıyan Suzanne McCormick’ti. McCormick bu göreve, görünürde ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından atanmıştı. Ancak faaliyetleri bir<br />
diplomatınkinden çok istihbaratçıyı andırıyordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ankara’ya gönderilen raporlardan birinde “Birleşik Görev Kuvveti’nin (BGK-Çekiç Güç) siyasi danışmanı Suzanne McCormick’e, yaptığı açıklamalarla bağlantılı olarak, kendisinin BGK karargâhının bir unsuru olmasına rağmen zamanının önemli bir bölümünü Kuzey Irak’ta geçirmesinin ve Kuzey Iraklı ileri gelenlerle sürdürdüğü temaslarının Kürtler tarafından yanlış anlaşılabileceği belirtilerek, Kürtleri bağımsızlık yönünde umutlandırabileceğinden endişe duyulmakta olduğu hatırlatılmış” bilgisi paylaşıldı. (Tuncay Özkan, “CIA Kürtleri”, Alfa Yayınları, Mart 2004,<br />
s. 112)</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Türk Komutanın<br />
NGO Tespitleri</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">1994-1995 yıllarında Irak’ın kuzeyindeki Çekiç Güç Askeri Koordinasyon Merkezi’nin Türk komutanlığını üstlenmiş olan Emekli Muhabere Kurmay Kıdemli Albay Nazmi Çora, emekli olduktan sonra yazdığı kitaplarda, o dönem rapor olarak da aktardığı tespitlerini kullanmış, Çekiç Güç ve NGO’ların sözde Kürdistan’ın temelini atmaya yönelik çalışmaları olduğunu anlatmıştı. Bir raporda şu bilgiler yer<br />
alıyordu:</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Kürt tarihi ve kültürünü yaratmak yani Batılı NGO’ların deyişi ile yeni bir millet yaratmak ‘Nation Built’ için aslı astarı olmayan hayali bir Kürt tarihi ve kültürü yaratılmış ve milyonlarca uydurma Kürt tarihi ve kültürü kitabı basılmış ve sistemli bir şekilde dağıtılmıştır. Bunların hemen hemen hepsi ABD ve AB<br />
kaynaklıdır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">(&#8230;) Türk tarihi kopya edilerek Kürt tarihi olarak yutturulmuş, Türkler hep kötü gösterilerek yeni bir Ermenistan’ın da tohumu atılmıştır. Örneğin: Kürt tarih kitaplarında 1071’de Malazgirt Savaşı ile Anadolu’ya giren Türk Alparslan, Kürt olarak geçmektedir.” (Dr. A. Çora, “Tarihimizdeki Kara Leke Çekiç Güç”, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Kasım 2007, s. 25)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yine bu raporların birinde, şu bilgiler verilmişti:</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“NGO’ların açık faaliyetlerinin yanı sıra gizli ve yarı açık olarak icra ettikleri faaliyetler ise kendi ülkeleri politikaları yönünde faaliyet göstermek, halkın ve yerel yetkililerin Kürdistan Devleti yönünde yönlendirilmesi, ekonomik, sosyal ve siyasal yönden Kürt kültürü yaratılması, Bağımsız Kürdistan fikrinin yerleştirilmesidir.” </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>PKK-NGO İlişkisi</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">NGO’lar, Türkiye içini de boş bırakmıyor, bazı Sivil Toplum Örgütleri ile sıkı bir ortaklık yürütüyorlardı. Özellikle İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) NGO’larla dayanışma içindeydi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">O dönemlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik başlatılan psikolojik savaşta adeta bayrak haline getirilen “Mehmedin Kitabı”nın yazarı Nadire Mater’in ABD Merkezli McArthur Vakfı’ndan 59 bin dolar aldığı ortaya çıkmıştı. Kitabı toplatılan ve hakkında dava açılan Mater’e en büyük destek, ABD Dışişleri çevresinden gelmişti, derin ABD’nin önemli isimlerinden eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, “Nadire’ye hiçbir şey yapamazsınız, ceza almasını kabul edemem” açıklamasını yapmıştı. Kitap için Mater’e 59 bin dolar veren Amerikan The MacArthur Vakfı ise CIA bağlantılı çıkmıştı. (Deniz Som, “Kıvam”, Cumhuriyet Gazetesi, 7 Ağustos<br />
2001)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">NGO’lar daha sonra PKK’nın yanı sıra FETÖ ile de çalışmalar yürüttü. Özellikle kumpaslar döneminde pıtrak gibi ortaya çıkan bazı örgütlenmeler, üye sayısı olarak küçük olmasına rağmen öne çıkarılma tarzıyla tam bir NGO operasyonunu<br />
andırıyordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yapılan faaliyet şemaya döküldüğünde NGO’larla ilgili şöyle bir hiyerarşi ortaya koymak mümkündü:</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">&#8211; CIA</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">&#8211; ABD Dışişleri Bakanlığı</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">&#8211; ABD Diplomatik temsilcileri</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">&#8211; ABD merkezli NGO’lar</span></p>
<p class="p6"><span class="s1">&#8211; NGO’larca yönlendirilen, finanse edilen Sivil Toplum Örgütleri</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/soguk-savas-sonrasinin-istihbarat-enstrumani-ngolar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>28 Şubat Darbesinin Mağdurları Cezaevinde Unutuldu!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/28-subat-darbesinin-magdurlari-cezaevinde-unutuldu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/28-subat-darbesinin-magdurlari-cezaevinde-unutuldu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 21:25:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Komünizm]]></category>
		<category><![CDATA[Soğuk Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2128</guid>

					<description><![CDATA[28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. 1989 yılında komünizmin çökmesiyle, soğuk savaş ve iki kutuplu dünya sona erdi. Amerika, ilk askeri tatbikatta komünizmi temsil eden kırmızının yerine yeşili koymak suretiyle, komünizm tehdidinin yerine İslam’ı ikame ettiğini ilan etmiş oldu. Dünyadaki bütün Müslümanların hak ve özgürlüklerini tehdit eden bu değişiklik, Türkiye’deki 28 Şubat darbesinin taşlarını da döşemeye başladı. 1990 yılının ilk aylarında başlayan darbe süreci, 2002 seçimlerine kadar sürdü. Refah-Yol hükümeti kurulduktan sonra, daha önce hazırlanan senaryolar uygulamaya konuldu, hükümetin düşürülmesinden sonra da artarak devam etti. 2002 yılında Ak Parti tek başına iktidara gelince yavaşladı, kazanımlarını yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1990 yılından 2002 yılına kadar, 24 milyon mağdur üretti. Yaşanan bu mağduriyetler, 28 Şubatın siyasi aktörlerini sandığa gömdü. Bu darbenin izlerini silmek, geniş kapsamlı bir çaba gerektiriyordu. Ak Parti, parti kapatma davası dâhil birçok engellemeye rağmen, bu haksızlıkları ortadan kaldırmak için büyük çaba gösterdi. Üniversitelerdeki başörtü yasağını kaldırdı. Meslek lisesi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. </strong></p>
<p>1989 yılında komünizmin çökmesiyle, soğuk savaş ve iki kutuplu dünya sona erdi. Amerika, ilk askeri tatbikatta komünizmi temsil eden kırmızının yerine yeşili koymak suretiyle, komünizm tehdidinin yerine İslam’ı ikame ettiğini ilan etmiş oldu. Dünyadaki bütün Müslümanların hak ve özgürlüklerini tehdit eden bu değişiklik, Türkiye’deki 28 Şubat darbesinin taşlarını da döşemeye başladı. 1990 yılının ilk aylarında başlayan darbe süreci, 2002 seçimlerine kadar sürdü. Refah-Yol hükümeti kurulduktan sonra, daha önce hazırlanan senaryolar uygulamaya konuldu, hükümetin düşürülmesinden sonra da artarak devam etti. 2002 yılında Ak Parti tek başına iktidara gelince yavaşladı, kazanımlarını yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1990 yılından 2002 yılına kadar, 24 milyon mağdur üretti. Yaşanan bu mağduriyetler, 28 Şubatın siyasi aktörlerini sandığa gömdü. Bu darbenin izlerini silmek, geniş kapsamlı bir çaba gerektiriyordu. Ak Parti, parti kapatma davası dâhil birçok engellemeye rağmen, bu haksızlıkları ortadan kaldırmak için büyük çaba gösterdi. Üniversitelerdeki başörtü yasağını kaldırdı. Meslek lisesi mezunlarının üniversiteye girmelerine engel olan katsayı duvarını kaldırdı. Başörtüsü yasağı nedeniyle üniversiteden atılan öğrencilere af getirdi. Kamuda başörtü yasağını kaldırdı. Başörtüsü nedeniyle ihraç edilenleri görevlerine iade etti. Özlük haklarını kısmen iade etti.</p>
<p>28 Şubat darbesinin yaraları sarılırken, bu darbenin kumpaslarına maruz kalanlar cezaevinde unutuldu. 28 Şubat darbesinin yıldönümlerinde “cezaevindekilerin mağduriyetlerinin de giderilmesini” talep ettiğimizde, insanlar şaşırıyor, “hala cezaevinde yatan mı var” diye soruyor.</p>
<p>FETÖ’nün emniyet ve yargı içindeki uzantıları vasıtasıyla 2007 yılında başlayan kumpaslarından dolayı, cezaevlerinde tutuklu veya hükümlü hiç kimse kalmadı. Ama 28 Şubat darbesinin kumpas mağdurları hala cezaevinde. Hem de yirmi yıldan fazla yatanlar var. Böylesine önemli bir mağduriyetin bu kadar geri plana atılmasını anlamak gerçekten mümkün değil. Beş yüzden fazla masum insanın, özgürlüğünden yoksun bırakılmasından söz ediyoruz. 28 Şubat darbe dönemindeki davaların birçoğunda avukatlık yapmış biri olarak, “bu insanların ne ile suçlandıklarını, nasıl yargılandıklarını, niçin cezaevinden çıkamadıklarını” açıklamak istiyorum.</p>
<p>28 Şubat darbesi, Türkiye’deki tehdit konseptinin ve mevzuatın, Amerika’nın 1989 yılında değiştirdiği yeni politikasına uyumlu hale getirilmesinden ibarettir. Bu darbenin ana hedefi, dindar kitle, din ve vicdan özgürlüğü olmuştur. İslam’ı tehdit olarak nitelemenin toplumda destek görmeyeceğini çok iyi bildikleri için, “irtica” kavramını paravan olarak kullanmışlardır. 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulunda, irtica tehdidinin PKK’dan bile önemli olduğu belirtilerek, birinci tehdit haline getirilmiştir. Bu tehdidin ne kadar ciddi olduğunu kanıtlamak için, kurgu olduğu sonradan ortaya çıkan, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz, Sisi gibi şahısların içinde olduğu bir “oyun” sahneye konulmuştur. 2000 yılında İstanbul Beykoz’daki Hizbullah operasyonu ve Sivas katliamı da bu kurgunun bir parçasıdır. Bu darbeyi gerçekleştirenler, dini grup ve cemaatleri “terör örgütü” olarak takdim etmiştir. Almanya’da ikamet eden Cemalettin Kaplan (Kaplancılar, AFİD) aleyhine, anayasal düzeni yıkarak yerine İslam devleti kurmak istediğinden bahisle, üniversitelerdeki öğrenci yapılanması hakkında ve İslami Hareket örgütü hakkında soruşturma başlatmışlardır. Muhafazakar kesime yönelik daha geniş bir harekat başlatmak için, kamu kurumlarında geniş kapsamlı bir tasfiye yapılmış, operasyona hazır hale getirilmiştir. 1995 seçimlerini takiben Refah-Yol hükümeti kurulduğunda, “irtica” Türkiye’nin ana gündem maddesi haline getirilmiştir. Refah-Yol hükümeti düşürüldükten sonra, ikinci aşamaya geçilmiştir. Üniversitelerde başörtü yasağıyla başlayan süreç, katsayı uygulaması, kesintisiz eğitim ve kamu kurumlarından tasfiyeyle genişlemeye başlamıştır.</p>
<p>Toplumun büyük bir kesimi bu uygulamalara itiraz etmiş, Türkiye’nin her yerinde protesto gösterileri başlamıştır. Bu protestolar, 28 Şubat darbesinin amaçlarının gerçekleşmesini yavaşlattığı için, protestolara katılan grupları, cemaatleri, dernekleri, vakıfları sindirmek, korkutmak, itibarsızlaştırmak, halkın desteğini kırmak amacıyla, terörle mücadele şubelerini ve Devlet Güvenlik Mahkemelerini devreye sokmuşlardır! Operasyonlardan önce, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’deki irticai terör örgütlerinin listesini hazırladığı haberi yapılmıştır. (5 Ocak 1998, Sabah) Bu haberden kısa süre sonra, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne izafeten, İstanbul’da faaliyette bulunan 13 gruptan oluşan irticai terör örgütü listesi yayınlanmıştır. (20 Ocak 1998, Milliyet) “İBDA-C, İslami Cemaat ve Cemiyetler Birliği, Ceyşullah, İslami Hareket, Hizbullah Tevhid Selam Grubu, Hizbullah ve Vasat Grubu, Hizbullah Menzil Grubu, Hizbullah-Vahdet Grubu, Müslüman Gençlik-Yıldız Grubu, Müslüman Gençlik Malatyalılar” irticai terör örgütü olarak nitelenmiştir. O tarihte 13 olarak açıklanan listeye, Mazlum-Der gibi dernekler ve dini gruplar eklenerek, 1999 yılının Aralık ayında “Türkiye’de 18 irticai terör örgütü var” haberi yayınlanmıştır.</p>
<p>Bu liste yayınlandıktan sonra, bu listelerde yer alan, terörle, terör örgütüyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, tamamen sivil dini grup ve cemaatlere, vakıflara, derneklere, operasyon hazırlıkları başlamış, 2000 yılının başından itibaren de operasyonlar başlamıştır.</p>
<p>Mahkeme kararıyla kurulan ve vakıf senedinde yazılı amaçları doğrultusunda faaliyet gösteren Vahdet Vakfına operasyon düzenlenmiş, vakıf başkanı Hüsnü Aktaş ve bazı vakıf yöneticileri tutuklanmıştır. Kocatepe Camii’nde mevlit okutmak için toplanan Aczimendilere operasyon düzenlenmiş, birçoğu tutuklanmıştır. Selam gazetesi sahibi ve çalışanlarına operasyon düzenlenmiş, Uğur Mumcu suikastiyle suçlanmışlar, Ankara’daki başka bir grupla birleştirilerek, tutuklanmışlardır. Üniversitelerdeki İslamcı gençlerden oluşan “Müslüman Genç” grubuna operasyon düzenlenmiş, birçok kişi tutuklanmıştır.</p>
<p>Salih Mirzabeyoğlu, (cebir ve şiddet içeren eylemleri nedeniyle değil) yayınladığı ve piyasada satılmakta olan kitaplarındaki görüşleri nedeniyle tutuklanmıştır. Cemalettin Kaplan’a sempati duyanlara operasyon düzenlenmiş, uçakla dalış yaparak anıt kabiri bombalayacakları iddiasıyla tutuklanmışlardır. Yine bu listede yer alan, Malatya’da bulunan İslami Dayanışma Vakfı yöneticilerine ve birlikte faaliyet gösterdikleri dernek ve vakıflara operasyonlar düzenlenmiş, Malatya’da bulunanların çoğu tutuklanmıştır. Cuma namazı çıkışında protesto gösterilerinde bulunan yüzlerce kişi, kesintisiz eğitimi protesto amacıyla işyerinin camına 5+3 yazan esnaf dahi tutuklanarak cezaevlerine gönderilmiştir. Bu davaların her biri, ibret vesikası, hukuk tarihimizin utanç sayfalarıdır.</p>
<p>Darbelerin en önemli özelliklerinden biri, devlet erklerinin (yasama, yürütme, yargı) tamamen veya kısmen işlemez hale gelmesidir. Bu erkler 28 Şubat darbe sürecinde de işlemez hale gelmiştir. Sadece yargı, görevini yerine getirseydi dahi, bu meşum darbe gerçekleştirilemezdi. Görevi hak ihlallerini önlemek olan yargı, diğer darbe dönemlerinde olduğu gibi bu darbe döneminde de hak ihlallerinin taşıyıcısı olmuştur. Bu durum, vesayet sisteminin ve yargının vesayet altında olmasının soncudur. Bu süreçte görevini yapan hakimler ve savcılar, HSYK tarafından meslekten ihraç edilmiş veya başka yerlere sürülmüştür. 28 Şubat darbe sürecinde, irticai terör örgütü operasyonlarının fitilini, darbenin siyasi ayağı ateşlemiştir. Terörle mücadele şubeleri irticai terör örgütlerini kurarak, DGM savcılarına sevk etmiştir. DGM savcıları da örgütle hiçbir ilgisi olmayan insanların işkence ürünü emniyet ifadelerini iddianameye dönüştürerek kamu davaları açmıştır. DGM’ler de işkence ürünü emniyet ifadelerini esas alarak binlerce masum insanın mahkumiyetine karar vermiştir.</p>
<p>Vicdan sahibi bazı mahkemelerin kararlarını, Yargıtay hem de sanıklar aleyhine bozmuştur. 28 Şubat darbe sürecinde irticai terör örgütü operasyonlarında, bu darbeyi gerçekleştirenlerin hepsinin parmağı (payı) olmakla birlikte, Yargıtay’ın bu davalardaki kararları belirleyici olmuştur. 28 Şubat mağdurlarının hala cezaevinde yatmalarının baş aktörü Yargıtay’dır. 1990 yılında, Ceza kanunlarında ve Terörle Mücadele Kanununda sanıklar aleyhine hiçbir değişiklik yapılmadığı halde, Yargıtay, “anayasayı ihlal” suçuyla ilgili içtihadını değiştirerek, cebir ve şiddete bulaşmayan insanlara ömür boyu hapis cezası verilmesinin önünü açmıştır.</p>
<p><strong>Yargıtay Darbe Sürecinde İçtihadını Değiştirdi</strong></p>
<p>1990 yılına kadar, yürürlükte olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, anayasayı ihlal suçunu, silahlı terör örgütünün terör eylemlerinin ileri bir aşaması olarak görmekteydi. Terör ve şiddet eylemlerinin ülke genelinde yaygın ve yoğun olmasını, anayasal düzeni kısmen veya tamamen değiştirmek, işlemez hale getirmek için elverişli vasıtalara sahip olmasını” arıyordu. Yargıtay 9. CD: (E: 1979/751 K: 1979/2110 T: 09.05.1979) Devamlılığı asıl olan, düzeni zorlayıp çökertici bu girişimleriyle sarsıp yıkacakları Anayasal düzenin yerine, kendi Anayasalarını ve iktidarlarını getirmeyi sağlayacak hareketler TCK 146. maddesindeki kast ve unsurları oluşturur niteliktedir.” (Esas: 1987/739 Karar:1987/2514 Tarih:12.05.1987) Anayasayı cebren değiştirmek amacı yönünden olmakla beraber bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler TCK 146. maddesi kapsamına girmez. Örgüt mensubu olan sanıkların, örgütün niteliğinden, bu üyelikten ve ayrıca icra ettikleri eylemden ötürü cezalandırılmaları lazım gelir.” Yargıtay CGK, (22.10.1990, Es.1990/9-193; K.1990/251) “Amaç suç niteliğinde bulunan TCK’nın 125. maddesindeki suçu işlemek doğrultusunda olmakla beraber, bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler, TCK 125. maddesi kapsamına girmez.” Askeri Yargıtay DK, (24.02.1983 tar. 1983/56 Es. 19830 Kar.) “Silahlı terör örgütünü, ekserisi silahlı” olarak tanımlıyordu.</p>
<p>1990 yılından önce, anayasayı ihlal suçunun işlenebilmesi için, faillerin sayıca ve silah bakımından elverişli vasıtalara sahip olmasını arayan Yargıtay, 1990 yılından sonra, mevzuata ve hakkaniyete uygun olan bu içtihadını, “bir kişinin bile anayasayı ihlal suçunu işleyebileceği” şeklinde değiştirmiştir. Tarihi tecrübelere istinaden, ordunun -doğrudan veya dolaylı olarak- içinde olmadığı bu suçun işlenmesi imkansızdır. Hal böyle iken, 28 Şubat darbe sürecinde, binlerce kişi anayasayı ihlal suçundan mahkum edildiler. Yüksek güvenlikli cezaevlerinde beton duvarların arasına, deyim yerindeyse diri diri mezara gömüldüler. 28 Şubat mağdurlarının hala cezaevinde yatmalarının temel nedeni, bu insanlara (bilerek) yanlış bir suç tipinin tatbik edilmesidir!</p>
<p><strong>Sanık Lehine Yapılan Değişikliklerden Yararlandırılmadılar</strong></p>
<p>28 Şubat darbe sürecinde, irticai terör örgütlerinin yargılamaları, doğal olarak yürürlükteki mevzuata göre yapılmıştır. Yargılama sırasında veya yargılama sona erdikten sonra, yasalarda sanık lehine değişiklik yapıldığında, sanıkların lehe değişikliklerden yararlanması, ceza hukukunun temel ilkelerinden biridir. Mahkemeler sanık lehine değişiklikleri, talebe bağlı olmaksızın (resen) uygulamakla yükümlüdür. Yargılama devam ederken veya yargılama sona erdikten sonra, ceza yasalarında sanıkların lehine birçok değişiklik yapıldığı halde, 28 Şubat mağdurları bu değişikliklerden yararlandırılmamıştır. Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu (CMUK), 2005 yılında tamamen yürürlükten kaldırılıp baştan sona yenilendiğinde bile bu değişikliklerden yararlandırılmamıştır. Bu davalarda uygulanan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda, AB uyum yasaları kapsamında köklü değişiklikler yapılmış, ifade özgürlüğünü kısıtlayan hükümler çıkarılmış, terör suçlarına cebir ve şiddet unsuru eklenmiştir. 28 Şubat mağdurları, işkence ürünü emniyet ifadeleri esas alınarak mahkum edildiği halde, bu değişikliklerden de yararlandırılmamıştır.</p>
<p>Darbe sürecinde silahla adam yaralama suçunu işleyenler, birkaç yıl, o dönemde, (hiçbir hafifletici sebep olmadan) kasten adam öldürenler bile, (24 yıl hapis, 1/6 indirimle 20 yıl hapis cezası alanlar) 8,5 yıl hapis yatıp çıktılar. Yağma (gasp), adam kaldırma, cinsel istismar, uyuşturucu satanlar, 3-5 yıl hapis yatıp serbest bırakıldı. Rahşan affı olarak bilinen (22 Aralık 2000 yılında çıkarılan) af yasasıyla, (adi suç işleyen) otuz binden fazla kişi bu aftan yararlanıp serbest kalırken, 28 Şubat mağdurları, anayasal düzeni ortadan kaldırma iddiasıyla yargılanıp mahkûm edildiği için bu aflardan yararlanamadı.</p>
<p><strong>FETÖ de Kumpas Kurdu, 28 Şubat’ta da Kumpas Kuruldu</strong></p>
<p>Türkiye’de 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale edilmesi, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Hükümet erken seçim kararı alarak, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için anayasa paketi hazırlamıştır. Anayasa paketi mecliste kabul edilerek referanduma sunulmuştur. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum, anayasada esaslı değişiklikler yapmıştır. Anayasa değişikliğiyle FETÖ’nün yargıdaki etkinliği artmaya, buna paralel olarak icraatları da tartışılmaya başlamıştır. 17 Aralık 2013 tarihinden itibaren, devlet bu yapıyla mücadele etmeye başlamıştır. Bu örgütün yuvalandığı özel yetkili mahkemeler kaldırılmış, emniyet teşkilatı başta olmak üzere tasfiye süreci başlamıştır. Özel yetkili mahkemelerdeki dava ve soruşturma dosyaları genel yetkili mahkemelere intikal ettiğinde, bu örgütün kumpasları ortaya çıkmaya başlamıştır. Ergenekon, Balyoz, Şike, Tahşiye davalarının; Selam Tevhid, 17/25 Aralık, MİT Tırları, soruşturmalarının bu örgütün kumpası olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Çok sayıda kumpas iddiasıyla yargılanan emniyet müdürlerinden Ali Fuat Yılmazer’in, bu davaların birindeki savunmasında, (28 Şubat darbe sürecinde) “<em>Milli Güvenlik Akademisinde dini motifli örgütler konusunda brifingler verdiğini, devlete hizmet ettiğini</em>” dile getirmesi, FETÖ’nün 28 Şubat darbesinde de aktif olduğunu, bu darbeye destek verdiğini gösteriyor. Mavi Marmara filosu yola çıkmadan başlatılan Selam Tevhid soruşturmasının içeriğiyle, 2000 yılındaki Umut operasyonunun içeriği arasındaki aşırı benzerlik, dini grup ve cemaatlere yönelik geniş kapsamlı bir operasyon hazırlığı dikkate alındığında, 28 Şubat darbe sürecindeki kumpaslar ile 2010 yılından sonraki kumpasların “aynı elin ürünü” olduğunu göstermektedir. Umut davasının onama kararı talimatının STV’deki Tek Türkiye dizisinde verilmesi, 28 Şubat darbesinin, FETÖ darbesinin ikizi olduğunu göstermektedir. FETÖ örgüt mensuplarının açmış olduğu davalar ve soruşturmalar, hemen kumpas davalarına dönüşürken, 28 Şubat darbe dönemindeki kumpaslar hatırlanmadı, gündeme bile gelmedi.</p>
<p><strong>Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Önce bir tespit yapalım. 28 Şubat darbe sürecinde, irtica tehdidi var mıydı? İrticai terör örgütlerinin terör eylemleri var mıydı? Devletin, irtica tehdidini PKK’dan bile tehlikeli olarak kabul etmesini gerektirecek somut olgular var mıydı? Terörle mücadele şubeleri, operasyonları, talimat almadan ve hiçbir baskı olmadan, mevzuat kapsamında mı yürüttü? DGM savcıları, asgari düzeyde görevlerini yerine getirebildi mi? DGM’ler adil bir yargılama yapabildi mi? Hak ihlallerinin son kapısı Yargıtay, görevini yaptı mı? Bu dönemdeki dava dosyalarını esas alacak olursak, bu kurumların hiç biri görevini yapmamış, mahkemeler “adil bir yargılama” yapmamıştır. Terörle mücadele şubeleri, kendi hazırladıkları ifade tutanaklarını zorla sanıklara imzalatmış, DGM savcıları, işkence ürünü emniyet ifadelerini iddianameye dönüştürmüş, DGM’ler, bu ifadeleri esas alarak hüküm kurmuş, Yargıtay da onamıştır. Avrupa İnsan hakları Mahkemesinin, on binlerce ihlal kararı, Türkiye’de bu dönemde, sistematik işkence yapıldığını ve adil bir yargılama yapılmadığını kanıtlamaktadır. 2005 yılında ceza mevzuatımız tamamen değiştirilirken, “yeni bir sayfa” açmak, adil yargılama yapılmadığı kabul edilen dönemdeki davalar için de düzenleme yapmak gerekirdi. Ancak bu yapılmadı. Olağan yargılama sürecinde, kesinleşmiş yargı kararlarının düzeltilmesi imkânsız denecek kadar zordur. Ceza Muhakemesi kanununda, yargılamanın yenilenebilmesi için, sanığın, mahkûmiyet kararını etkisiz hale getirecek “yeni bir delil” bulması gerekiyor. (CMK 311. madde) İrticai terör örgütlerinin masa başında kurulduğu dikkate alındığında, örgüt iddiasıyla mahkûm edilenlerin yeni delil bulma imkân ve ihtimalinden söz etmek mümkün değildir. Muhakeme hukukunda masumiyet esastır, ispat yükü masum olduğunu iddia edene değil, suçlu olduğunu iddia edene düşer. 28 Şubat darbe sürecindeki dava dosyalarında sanıkların mahkûmiyetini gerektirecek delilin olmaması, mahkûmiyet kararlarını kendiliğinden geçersiz hale getirmiyor. Bu tespitin, yasal prosedür içinde yerine getirilmesi gerekiyor.</p>
<p>Benzer durum, başka ülkelerde de yaşandı. Tunus İdare Mahkemesi, bu yılın Şubat ayında aldığı bir kararla, Devlet Güvenlik mahkemelerinin 1987-2010 yılı arasındaki bütün kararlarını bozdu. Bu davalar yeniden ele alınacak yeniden karar verilecek. Türkiye’nin de 28 Şubat darbesinin başladığı 1990 yılından (DGM ve bu mahkemelerin devamı niteliğindeki mahkemelerin kaldırıldığı) 2014 yılı arasındaki davalarda, resen veya sanık veya hükümlülerin talebi üzerine yeniden yargılamanın yolunu açması gerekiyor. Hükümet bunu, (OHAL) KHK’ya ekleyeceği bir madde veya Ceza Muhakemesi Kanunu veya Terörle Mücadele Kanununa ekleyeceği geçici bir madde ile gerçekleştirebilir.</p>
<p>15 Temmuz darbe teşebbüsünün yargılamalarının devam ettiği bir süreçte, bu sanıkların da serbest bırakılmasını sağlayacak bir affı gündeme getirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. 28 Şubat mağdurları af değil, işlemedikleri bir suç nedeniyle zedelenen onurlarının iadesini istiyor. 28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. Anayasayı ihlal iddiasıyla yargılanan ve mahkûm edilenlerden hiç birinin, anayasayı değiştirme/bozma iddiası olmadığı gibi, bu suçu işleme gücüne (elverişli vasıtalara) sahip olmadıkları da apaçık ortada. Cezaevine genç yaşında girenlerin saçları burada ağardı, orta yaşlarda girenler pamuk dede oldu. Bu darbenin mağdurlarının bir kısmı cezaevinde öldü, tahliye edilenler de fazla yaşamıyor. Hiçbir terör eylemi olmayan Salih Mirzabeyoğlu, Yargıtay’ın kasıtlı yorumuyla anayasayı ihlal iddiasıyla 1998 yılından 2014 yılına kadar 16 yıl hapis yattı, özgürlüğün tadına varamadan, geçtiğimiz günlerde vefat etti. 28 Şubatın irticai terör örgütlerinden birinin, hiçbir eylemini duydunuz mu? Bu bile bu örgütlerin kumpas olduğunu göstermiyor mu? Terör örgütü iddiasıyla yargılanıp ömür boyu hapse mahkûm edilen bu insanların, cezaevlerinde isyan çıkardığını, yangın çıkardığını, eylem/direniş yaptığını duydunuz mu? Bunlar gerçekten terör örgütü mensubu ise, niçin terör örgütlerinin yöntemlerine başvurmuyorlar?</p>
<p>28 Şubat darbesinin bütün izlerini hep birlikte kökünden kazıyalım ama birinci sıraya, sadece 28 Şubat darbesine direndikleri için mahkûm edilen ve hala cezaevinde yatanları koyalım. Filmlere konu adli bir hatadan değil, sistematik hak ihlalinden, 20 yıldan fazla cezaevinde yatan yüzlerce kişiden bahsediyoruz. Umarım bu defa sesimizi duyarlar!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/28-subat-darbesinin-magdurlari-cezaevinde-unutuldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Yeni Güvenlik Konsepti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-yeni-guvenlik-konsepti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-yeni-guvenlik-konsepti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:17:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Güvenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Soğuk Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1718</guid>

					<description><![CDATA[Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem de dışarıda meydana gelen yeni güvenlik sorunlarına karşı politikalar üretmek zorunda kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde ki güvenlik algısının; temelleri devletin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal tarafından atılan ve dış politikanın da ana ekseni olan ‘‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!’’ yaklaşımı olduğunu söylemek mümkündür. Uzunca yıllar sürdürülecek bu argüman etrafında şekillenen öncül güvenlik yaklaşımlarında karar alıcılar yine birçoğu İstiklal Mücadelesi içerisinde bulunan askerler veya asker kökenli bazı siyasiler olmuştur. Türkiye’de oluşturulan güvenlik ajandalarında askeri bürokrasinin hegemonyası 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri ile 12 Mart 1971 Muhtırası gibi olaylarla daha da perçinlenmiş; Kıbrıs Krizi ve PKK terör örgütü gibi silahlı çatışma profiline sahip gelişmelerin de vuku bulması ile gittikçe güçlenmiştir. 2. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanılan Kuzey Atlantik Paktı (NATO) üyeliği ise Türkiye Cumhuriyeti’nin artık birçok alanda olduğu gibi güvenlik alanında da Batı’ya angaje olduğunun göstergesi olmuştur. Bundan sonra görülen ve Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem de dışarıda meydana gelen yeni güvenlik sorunlarına karşı politikalar üretmek zorunda kalmıştır.</strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde ki güvenlik algısının; temelleri devletin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal tarafından atılan ve dış politikanın da ana ekseni olan ‘‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!’’ yaklaşımı olduğunu söylemek mümkündür. Uzunca yıllar sürdürülecek bu argüman etrafında şekillenen öncül güvenlik yaklaşımlarında karar alıcılar yine birçoğu İstiklal Mücadelesi içerisinde bulunan askerler veya asker kökenli bazı siyasiler olmuştur. Türkiye’de oluşturulan güvenlik ajandalarında askeri bürokrasinin hegemonyası 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri ile 12 Mart 1971 Muhtırası gibi olaylarla daha da perçinlenmiş; Kıbrıs Krizi ve PKK terör örgütü gibi silahlı çatışma profiline sahip gelişmelerin de vuku bulması ile gittikçe güçlenmiştir. 2. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanılan Kuzey Atlantik Paktı (NATO) üyeliği ise Türkiye Cumhuriyeti’nin artık birçok alanda olduğu gibi güvenlik alanında da Batı’ya angaje olduğunun göstergesi olmuştur.</p>
<p>Bundan sonra görülen ve Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem de dışarıda meydana gelen yeni güvenlik sorunlarına karşı politikalar üretmek zorunda kalmıştır. Bu zorunlu politikalar içerisinde son dönemde en dikkat çekeni ve aslında somut olmaya en yakını ise Polis Akademisi Başkanlığı tarafından Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde Kasım 2016’da düzenlenen programda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kısmen de olsa içeriği hakkında bilgiler verilen ‘‘Yeni Güvenlik Konsepti’’ olmuştur.</p>
<p><strong>Asimetrik Tehdit</strong></p>
<p>Türkiye’yi yeni güvenlik konseptine iten unsurlar ise uluslararası güvenliğin her geçen gün yeni çatışma ve krizlerle tehlikeye girmesi, bölgesel istikrarın ve güvenlik mimarisinin zaafa uğraması, 15 Temmuz 2016 tarihinde giriştiği hain darbe teşebbüsü ile silahlı kalkışma hamlesini de gerçekleştirmiş olan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ), Suriye ve Irak’ta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliği aleyhinde saldırı ve girişimlerde bulunan DEAŞ adlı terörist oluşum, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye karşı eylemler de bulunan PYD/YPG adlı terörist unsur, Kuzey Irak’ta ve Türkiye içerisinde bölücü faaliyetlerde bulunan PKK terör örgütü olmuştur. Eş zamanlı gerçekleşen ve her zamankinden daha yoğun bir şekilde şiddetini arttıran; üstelik asimetrik bir hal de alan tüm bu risk ve tehditlere rağmen Türkiye, -çevresindeki birçok ülkede yönetilebilirlik olgusu ortadan kalkmış olmasına rağmen- Anadolu denen coğrafyada bir istikrar ve güvenlik kuşağı oluşturmayı başarmıştır. Açıklandığı andan itibaren içeriği, kodları ve yoğunluğu hakkında ayrıntılı bilgilerin olmadığı yönünde yorumlar alan ve mevcut haliyle dar bir teorik çerçeve çizdiği zikredilen bu yeni güvenlik konsepti için bilinen en önemli ve en somut nokta; Türkiye’nin kendisine yönelik risk ve tehditleri artık savunmada kalarak değil taarruz ederek; bekleyerek değil gidip, arayıp, bulup yerinde, kaynağında ortadan kaldıracağı yaklaşımı olmuştur. Nitekim bu anlayış yakın zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Zeytin Dalı Harekatı’nın başlamasıyla eş zamanlı olarak Bursa’da yapmış olduğu konuşmasında ‘‘…Onlar kaçacak biz kovalayacağız…’’ ifadesi ile Başbakan Binali Yıldırım’ın AFAD Programında yaptığı konuşmasında ‘‘…Son iki yılda teröre karşı savunma değil taarruz yaklaşımımız ile devlet otoritesi tamamen sağlanmış durumda. Bu yetmez sınırlarımızda takip sistemlerini artırıyoruz. Sınırlarımız ötesinden gelen saldırılara karşı gerekli karşılığı veriyoruz…’’ ifadesinde kendisini göstermiştir. Aslında bu güvenlik anlayışı birçok aktörün uygulamaya koyduğu ve ‘‘önleyici güvenlik anlayışı’’ olarak bilinen yaklaşımın geçte olsa Türkiye tarafından tatbiki olmuştur.</p>
<p><strong>Önleyici Güvenlik Anlayışı</strong></p>
<p>Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinin içeriğine, kodlarına ve etkilerine yönelik sağlıklı bir değerlendirme yapılmasına ve bu konsept hakkında somut, hacimli bilgiler elde edilmesine olanak verecek donelerin, konseptin sahada uygulanmasıyla veya bir başka ifade ile pratiğe geçirilmesiyle elde edildiğini görmekteyiz. Bu anlamda özellikle Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarının önemli ipuçları sunduğunu söylemek mümkündür. Hem içeride hem de dışarıda uygulamaya konan bu güvenlik anlayışının, sınırların ötesinde kendisi için tanımladığı güvenlik hattının da sadece ‘‘yakın coğrafi havzayı’’ kapsamadığını ve bu havzanın daha da ötesini kapsadığını belirtmek gerekir. Nitekim Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük üssü olarak kurmuş olduğu Somali’deki üs ile Katar’da hayata geçirdiği üs bu güvenlik havzasının sınırlarını göstermesi açısından önemli birer örnek olmaktadır.<br />
Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinin en önemli kodlarından birisinin; dahası kaçınılmaz olarak etkileşimde olduğu en önemli alanın diplomasi olduğunu görmekteyiz. Özellikle Zeytin Dalı Harekâtı sürecinde ve öncesinde son derece etkin bir örneğine şahit olduğumuz yoğun diplomatik girişimlerin Türkiye’nin haklılığını ve hassasiyetlerini gerek muhataplarına gerekse uluslararası arenaya aktarması açısından son derece önemli olduğu görüldü. Nitekim Harekâta yönelik herhangi ciddi bir eleştiri ya da aksi yorumun gelmemesi bir yana Türkiye’nin meşru haklarına ve hassasiyetlerine vurgu yapan açıklamaların geldiğine şahit olduk. Bu da Türkiye’nin önemli ve doğru bir diplomasi örneği ortaya koyarak; harekâtın meşruluğunu ve hukukiliğini ne derece sağlıklı bir şekilde temellendirdiğini göstermektedir.</p>
<p>Ortaya konan diplomasinin yanında Türkiye’nin masum sivil unsurlara yönelik hassasiyetini her fırsatta vurgulaması ve bunun somut örneğini Çukur Operasyonları ve Fırat kalkanı Harekâtı ile ortaya koymuş olması da Harekât başlangıcı ile Türkiye’yi hedef alan karalama kampanyalarının boşa çıkmasına yol açtı. Böylece Türkiye’nin yeni güvenlik konseptine insan ve vicdan odaklı bir yaklaşımda ekleyen bu duruş, Türkiye’yi ABD gibi birçok devletin hayata geçirdiği güvenlik stratejileriyle –Afganistan ve Irak başta olmak üzere- yol açtığı sivil kayıplarla karşı karşıya getirmemektedir. Türkiye bu yeni konsept ile güvenlik-diplomasi etkileşiminde olması gereken ve arzulanan etkileşimi de oluşturmuş ve bu iki alanı birbirini destekleyici bir formata sokmayı başarmıştır. Nitekim Türkiye’nin daha önce PYD/YPG konusunda müttefiki olan ABD’ye yaptığı uyarılara rağmen ABD tarafından geliştirilen ve Türkiye açısından olumsuz olarak değerlendirebileceğimiz söylemlerin, -Harekât ile birlikte Türkiye ile derinlikli bir güvenli hat oluşturabileceklerini belirten ifadeler gibi- Türkiye’nin hassasiyetlerini daha fazla dikkate alan açıklamalara evrildiğini gördük.</p>
<p><strong>İstihbarat, Akıl ve Bilim İşidir</strong></p>
<p>Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinde istihbarat olgusu da temel hususlar arasında yer almaktadır. İstihbaratın önemi hakkında bir İngiliz istihbaratçısı olan Michael Herman: “İstihbarat rasyonaliteyi temsil eder ve istihbarat kullanmayı reddeden devlet adamı Aristoteles’ den beri Batılı insanının bilgi ufkunu genişletmek için kullandığı iki araca sırtını döndüğünü bilmek zorundadır. Bunlar, akıl ve bilimsel yöntemdir.” ifadelerini kullanır. Modern stratejik istihbaratın kurucusu olarak sayılan Sherman Kent ise stratejik istihbaratı: ‘‘Karar alıcıların hatalı plânlama ve hareketleriyle kendi politikalarına zarar ve taahhütlerine zarar vermeyecek şekilde diğer devletlerle ilgili olarak sahip olmaları gereken bilgi türüne verilen addır.” şeklinde tanımlar. Stratejik istihbarat olgusunun her güvenlik stratejisi ve anlayışında olduğu gibi kaçınılmaz olarak Türkiye’nin yeni güvenlik konsepti içinde de önemli bir yer edindiğini ve son derece etkin sonuçlar ortaya çıkardığına şahit olduk; olmaya da devam ediyoruz. Son dönemde özellikle farklı kategorilere ayrılmış listelerde yer alan bazı sözde örgüt liderlerinin –son olarak kırmızı listede yer alan Gülbahar kod Hülya Eroğlu- nokta operasyonlarla etkisiz hale getirilmesi, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarında hedef nokta ve isimlerin belirlenmesi, Türkiye’yi hedef alan saldırıların ve sızmaların önemli oranda minimize edilmesi bunun örneklerini oluşturmaktadır.</p>
<p>Bu örnekler ışığında 2500 yıllık bir strateji kitabı olarak hala büyük önem taşıyan ve bir o kadar da saygı gören Savaş Sanatı’nda Sun Tzu’nun istihbarata ve casus kullanımına yönelik tespitlerine bir kez daha göz atmanın, istihbari süreç hakkında bilgi edinmek açısından önemli olacağı düşünülmektedir: “Düşmana karşı zafer kazanmak için olacakları önceden bilmek gerekir. Bu bilgi ancak düşmanın durumunu bilen insanlardan alınabilir. Casusun beş çeşidi vardır: Yerel casus, düşman içindeki casus, taraf değiştirmiş casus, ölü casus ve canlı casus. Savaşta bir şehre saldırılacaksa, düşman komutanlar öldürülecekse, mutlaka savunma yapan tüm kademeler isimleri ve ayrıntılarıyla öğrenilmelidir. Düşmanın gönderdiği casuslar öğrenilmeli, satın alınmalı ve kullanılmalıdır. Yerel casuslar düşman içinden casus elde ederken, canlı casuslar düşman hakkında bilgi getirirler, ölü casuslar ise düşmana onları yanlış yönlendirecek yanıltıcı bilgiler verirler. Bu, savaşta çok önemlidir. Ordu buna dayanarak hareket eder.’’</p>
<p><strong>Yerli Savunma Sanayii</strong></p>
<p>Türkiye’nin milli gücünün en önemli noktalarından biri olan yerli savunma sanayisinin de yeni güvenlik konsepti dahilinde her geçen gün etkin bir role büründüğünü görmekteyiz. Bu açıdan envanterin yerlilik oranının yüzde 70’lere dayanması ve son olarak Zeytin Dalı Harekatı’nda ATAK Helikopterleri, CİRİT Füzesi, Fırtına Obüsleri, Koral Radar Sistemi, Atılgan ve Zıpkın Hava Savunma Sistemleri, SOM Füzeleri, MPT-76 Piyade Tüfeği, İHA ve SİHA’lar gibi çok sayıda yerli harp araç-gereci ile mühimmatının kullanılması, Harekat kapsamında yararlanılan yerli üretim oranını yüzde 75’lere taşırken; yerli mühimmatın atış başarısı da yüzde 100’e yakın bir seviyede gerçekleşmiştir. Ayrıca bu konuda Harekâtı değerlendiren güvenlik uzmanlarının böyle bir operasyonu gerçekleştirecek ülke sayısının 5’i geçemeyeceğini belirten açıklamalarının da bu konuda önemli bir gösterge olacağı açıktır. Ki bu hususta Harekât’ın ilk günü 72 savaş uçağı ile gerçekleştirilen hava akınında 108 hedefin yüzde 95,57 isabet oranı ile vurulmasının son yıllarda dünyada bir örneğinin olmadığı da unutulmamalıdır.</p>
<p>Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinin önemli kodlarından olarak değerlendirebileceğimiz ve ülkelerin milli güç unsurları arasında da yer alan psiko-sosyal yapının da Türkiye’nin eş zamanlı olarak karşı karşıya kaldığı tehdit ve riskler (darbe girişimi, terörle mücadele vb.) ile bir beka mücadelesi çerçevesinde konumlanarak; kenetlendiğini ve büyük oranda seçilmiş iradenin politikalarını destekleyen bir profile yöneldiğini görmekteyiz. Bu yönelimin de hem karar alıcıların göstereceği dirayete hem de tasarlanan güvenlik politikalarının sahada uygulanmasına ve sonuç almasına son derece olumlu bir katkı yaptığını görmekteyiz. Nitekim 15 Temmuz gecesi ile ortaya konan ruhun Zeytin Dalı Harekâtı ile devam ettirildiğine şahit oluyoruz. Öyle ki oluşturulan bu birlik ve dayanışmanın Harekat’ın başlamasıyla yurt dışında Türkiye’yi hedef alan karalama ve iftira kampanyalarının yurt içindeki aparatlarına da Harekât’ın meşruluğunu ve Türkiye’nin haklılığını tartışmaya açmaya yeltenenlere de istedikleri fırsatı vermediğine şahit olduk. Dahası toplumdaki milli birlik ve motivasyonun cepheye giden askerlerimizin moral gücüne de ne derece yansıdığını Harekat’ın ilk günlerinde kendisine istikametin neresi olduğu sorulan askerimizin son derece coşku ve sevinçle vermiş olduğu “Kızıl Elma” cevabında görmüş olduk.</p>
<p>Son olarak ‘‘Yeni Güvenlik Konsepti’’nin yanında yüz yıllardır değişmeyen bir duruma değinmemiz gerekiyor ki o da doğrudan bu yeni güvenlik konseptinin uygulayıcısı olan insan unsurumuzla alakalıdır. Son örneğine geçtiğimiz günlerde Zeytin Dalı Harekatı’nda hedefe 20 metreye kadar yaklaşıp imha eden kahraman savaş pilotumuzla şahit olduğumuz Türk Ordusu’nun bu yüz yıllara dayanan görev azmi ve sorumluluk bilinci belki de oluşturulan güvenlik stratejilerinin başarıya ulaşmasında en büyük etken olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuca Dair:</strong></p>
<p>Türkiye’nin gerçekleştirmiş olduğu Fırat Kalkanı Harekâtı sonrasında bölgede neler yaşandığını hatırlayalım:</p>
<p>Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı ile terörist unsurlardan arındırdığı bölgede nüfus 10 kat artmıştır. Yaklaşık 100 bin bölge insanı topraklarına geri dönmüştür. Bölgede imar ve iskan faaliyetlerine öncelik verilerek alt ve üst yapı yatırımları hayata geçirilmiş; insanlar için güven ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir ortam sunulmuştur. Cerablus’a ulaşım ve iletişim hizmeti sağlayan bir PTT noktası oluşturulmuştur. Binlerce öğrenci eğitim-öğretim olanağına kavuşmuştur.</p>
<p>Fırat Kalkanı bölgesinde yaşanan bu gelişmeler, bölgede ayrım gözetmeden tüm terör örgütleriyle mücadele eden ve en başından beri Suriye’nin toprak bütünlüğünü önceleyip, uluslararası arenada bunu ısrarla dillendiren tek ülke olan Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatı sonrası Afrin’de nasıl bir süreç yaşanacağını değerlendirmemiz açısından bizlere önemli birer gösterge olmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-yeni-guvenlik-konsepti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
