<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Siyaset &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/siyaset/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 29 Jul 2026 19:42:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Siyaset &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Davutoğlu Neden Erdoğan&#8217;a Alternatif Olamadı? Merkez Sağ Neden Yeni Bir Lider Üretemiyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/davutoglu-neden-erdogana-alternatif-olamadi-merkez-sag-neden-yeni-bir-lider-uretemiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/davutoglu-neden-erdogana-alternatif-olamadi-merkez-sag-neden-yeni-bir-lider-uretemiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jul 2026 19:42:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet davutoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20201</guid>

					<description><![CDATA[Türk siyasetinde zaman zaman güçlü liderlerin ardından yeni siyasi hareketler ortaya çıktı. Ancak bu hareketlerin çok azı kalıcı başarı elde edebildi. Ahmet Davutoğlu&#8217;nun kurduğu Gelecek Partisi de, Recep Tayyip Erdoğan&#8217;a alternatif olma iddiasıyla yola çıkmasına rağmen beklenen toplumsal karşılığı bulamadı. Bunun nedenlerini anlamak için yalnızca son birkaç yıla değil, Türkiye&#8217;nin merkez sağ siyasetinin yaklaşık 75 yıllık tarihine bakmak gerekir. Demokrat Parti&#8217;den AK Parti&#8217;ye uzanan çizgi Türkiye&#8217;de merkez sağ siyaset, 1950&#8217;de Demokrat Parti&#8217;nin iktidara gelişiyle yeni bir döneme girdi. Adnan Menderes, devlet merkezli yönetim anlayışına karşı milletin taleplerini önceleyen bir siyaset dili geliştirdi. 1960 darbesinin ardından bu mirası Süleyman Demirel&#8217;in Adalet Partisi devraldı. Demirel, uzun yıllar merkez sağın en güçlü lideri olarak siyaset sahnesinde kaldı. 1983&#8217;te Turgut Özal&#8217;ın kurduğu ANAP ise serbest piyasa ekonomisi, dışa açılım ve reform politikalarıyla yeni bir merkez sağ modeli oluşturdu. 2001 ekonomik krizinin ardından doğan AK Parti ise, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde hem muhafazakâr seçmeni hem de merkez sağın önemli bir bölümünü tek çatı altında toplamayı başardı. Bu tarihsel süreç, Türkiye&#8217;de merkez sağın büyük ölçüde güçlü liderler etrafında şekillendiğini gösteriyor. Davutoğlu neden Erdoğan&#8217;a alternatif olamadı? Ahmet Davutoğlu&#8217;nun en büyük avantajı, aynı zamanda en büyük dezavantajı oldu. Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık görevleri sayesinde önemli bir devlet tecrübesine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türk siyasetinde zaman zaman güçlü liderlerin ardından yeni siyasi hareketler ortaya çıktı. Ancak bu hareketlerin çok azı kalıcı başarı elde edebildi. Ahmet Davutoğlu&#8217;nun kurduğu Gelecek Partisi de, Recep Tayyip Erdoğan&#8217;a alternatif olma iddiasıyla yola çıkmasına rağmen beklenen toplumsal karşılığı bulamadı. Bunun nedenlerini anlamak için yalnızca son birkaç yıla değil, Türkiye&#8217;nin merkez sağ siyasetinin yaklaşık 75 yıllık tarihine bakmak gerekir.</p>
<p><strong>Demokrat Parti&#8217;den AK Parti&#8217;ye uzanan çizgi</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de merkez sağ siyaset, 1950&#8217;de Demokrat Parti&#8217;nin iktidara gelişiyle yeni bir döneme girdi. Adnan Menderes, devlet merkezli yönetim anlayışına karşı milletin taleplerini önceleyen bir siyaset dili geliştirdi.</p>
<p>1960 darbesinin ardından bu mirası Süleyman Demirel&#8217;in Adalet Partisi devraldı. Demirel, uzun yıllar merkez sağın en güçlü lideri olarak siyaset sahnesinde kaldı.</p>
<p>1983&#8217;te Turgut Özal&#8217;ın kurduğu ANAP ise serbest piyasa ekonomisi, dışa açılım ve reform politikalarıyla yeni bir merkez sağ modeli oluşturdu.</p>
<p>2001 ekonomik krizinin ardından doğan AK Parti ise, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde hem muhafazakâr seçmeni hem de merkez sağın önemli bir bölümünü tek çatı altında toplamayı başardı.</p>
<p>Bu tarihsel süreç, Türkiye&#8217;de merkez sağın büyük ölçüde güçlü liderler etrafında şekillendiğini gösteriyor.</p>
<p><strong>Davutoğlu neden Erdoğan&#8217;a alternatif olamadı?</strong></p>
<p>Ahmet Davutoğlu&#8217;nun en büyük avantajı, aynı zamanda en büyük dezavantajı oldu.</p>
<p>Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık görevleri sayesinde önemli bir devlet tecrübesine sahipti. Ancak seçmenin önemli bir bölümü onu, yeni bir siyasi başlangıcın temsilcisi olarak değil, uzun yıllar görev yaptığı iktidarın bir parçası olarak gördü.</p>
<p>Siyasette seçmen yalnızca yeni bir parti istemez; yeni bir hikâye de arar.</p>
<p>Davutoğlu&#8217;nun söylemi ile geçmişte üstlendiği roller arasında oluşan çelişki, geniş kitlelerde güçlü bir değişim algısı oluşturmasını zorlaştırdı.</p>
<p><strong>AK Parti&#8217;nin sosyolojik ağırlığı</strong></p>
<p>AK Parti yalnızca bir siyasi parti değildir; yıllar içinde güçlü bir teşkilat yapısı, yerel yönetim ağı ve sadık bir seçmen kitlesi oluşturmuştur.</p>
<p>Bu nedenle AK Parti&#8217;den ayrılan isimlerin aynı tabanı kısa sürede yeni bir partiye yönlendirmesi kolay değildir.</p>
<p>Türkiye&#8217;de seçmen davranışı, lider kadar istikrar beklentisiyle de şekillenmektedir.</p>
<p><strong>Muhalefet içinde kimlik sorunu</strong></p>
<p>Gelecek Partisi&#8217;nin karşılaştığı en önemli sorunlardan biri de siyasi konumunu net biçimde anlatamamasıydı.</p>
<p>Muhafazakâr bir çizgide yer alırken muhalefet ittifakı içinde bulunması, bazı seçmenlerde kimlik karmaşasına yol açtı.</p>
<p>2023 seçimlerinde CHP listelerinden Meclis&#8217;e girilmesi temsil imkânı sağladı; ancak partinin kendi markasını güçlendirmek yerine görünürlüğünü azaltan bir sonuç doğurdu.</p>
<p><strong>Merkez sağ neden yeni bir lider çıkaramıyor?</strong></p>
<p>Bunun birkaç temel nedeni bulunuyor.</p>
<p>Birincisi, AK Parti uzun yıllardır merkez sağ seçmenin büyük bölümünü temsil ediyor. Bu durum yeni liderlerin geniş bir siyasi alan bulmasını zorlaştırıyor.</p>
<p>İkincisi, günümüzde siyaset yalnızca liderlik değil; güçlü teşkilatlar, medya görünürlüğü, dijital iletişim ve ekonomik güven inşa etmeyi de gerektiriyor.</p>
<p>Üçüncüsü ise seçmen davranışı değişti. Karizmatik bir lider tek başına yeterli görülmüyor; kriz yönetimi, ekonomi ve güven veren kadrolar da belirleyici hâle geldi.</p>
<p><strong>Parti bölünmeleri neden başarıya ulaşamıyor?</strong></p>
<p>Türk siyasetinde bölünerek kurulan birçok parti başlangıçta büyük ilgi gördü.</p>
<p>Yeni Parti, Demokrat Türkiye Partisi, HAS Parti, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi farklı dönemlerde umut oluşturdu. Ancak bu hareketlerin önemli bir kısmı, kurucu partilerinin seçmen tabanını kalıcı biçimde dönüştüremedi.</p>
<p>Tarih, yalnızca ayrılmanın başarı getirmediğini gösteriyor. Başarı için toplumun beklentilerine cevap veren yeni bir vizyon ve güçlü bir toplumsal karşılık gerekiyor.</p>
<p><strong>Erdoğan sonrası dönem nasıl şekillenecek?</strong></p>
<p>Türk siyasetinin önümüzdeki yıllardaki en önemli tartışmalarından biri, AK Parti sonrası liderlik meselesi olacaktır.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın ardından merkez sağda yeni bir liderin ortaya çıkıp çıkmayacağı, yalnızca bir kişinin karizmasına değil; ekonomik şartlara, toplumsal taleplere ve siyasi partilerin yenilenme kapasitesine bağlı olacaktır.</p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki güçlü liderler bir döneme damga vurabilir; ancak kalıcı olan, toplumun değişen beklentilerine uyum sağlayabilen siyasi hareketlerdir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Ahmet Davutoğlu&#8217;nun beklenen siyasi başarıyı yakalayamaması tek bir nedene bağlanamaz. Bu durum; liderlik algısı, parti kimliği, teşkilatlanma, seçim stratejileri ve Türkiye&#8217;nin merkez sağındaki sosyolojik dengelerin ortak sonucudur.</p>
<p>Merkez sağın geleceği ise yeni bir parti kurmaktan çok, toplumun beklentilerine cevap verecek yeni bir siyasi hikâye yazabilen kadroların ortaya çıkmasına bağlı olacaktır. Türk siyasetinin tarihi, isimlerden çok güçlü toplumsal karşılığı olan hareketlerin kalıcı olduğunu göstermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/davutoglu-neden-erdogana-alternatif-olamadi-merkez-sag-neden-yeni-bir-lider-uretemiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İzmir’e Uyanmak veya Çaka Beyle Türkiye Yüzyılı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/izmire-uyanmak-veya-caka-beyle-turkiye-yuzyili/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/izmire-uyanmak-veya-caka-beyle-turkiye-yuzyili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Servet Hocaoğulları]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jul 2023 13:08:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18827</guid>

					<description><![CDATA[“Beni yaşam tarzı aynı olan yönetsin” siyasal davranışı İzmir ve İzmirliyi özetlemez. Aksine “Farklı yaşam tarzları bir arada özgürce etkinleşsin!” İradesi İzmirlinin her sabah uyandığı sosyolojidir. Fakat İzmir’in hak etmediği ve İzmirli hakkında da haksızca algılara sebep olan bir “Politik sendrom” yaygınlaştı. Ayrıca geleceği esir alan “ Politikasını arayan şehir” şöhretiyle kamusal bedeller ödemeye mahkum oldu. Peki İzmir’i her geçen gün dünyanın geleceğinden ve öz kimliğinden uzaklaştıran fakat bu uzaklaşmayı “süslenmiş başarı” gösteren bir yönetim anlayışı nasıl oluştu? Birincisi; “ Çaka beyle gelen ve en az Bursa, Mardin, İstanbul kadar “Müslüman Şehir” olan İzmir, ısrarla “Levanten hafızalı Avrupa Şehri” diye tanıtılmış ve sanki İzmir başta Balkan Müslümanları olmak üzere Anadolu şehrinden göç almış ve Osmanlı’nın mübadeleyle Müslümanlaştırdığı bir şehir gibi anlatılmıştır. Yani şehrin öz be öz kimliği batılılaştırılmak istenmiştir. Bu konuda ciddi mesafeler de alınmıştır. Yani Batı dünyası ve ona hayran, teşne, mandacı zihniyetlerle, ısrarla, İzmir’in gerçek şehir kimliği 1080 yılından beri bir İslam şehri olduğu halde; bir benzetmeyle: Tıpkı Ayasofya gibi sanki orijinali bir gayri müslim/levantenler şehriymiş de; tıpkı Ayasofya’nın sonradan Camiye çevrilmesi gibi; sanki sonradan Müslümanlaştırılmış bir şehirmiş gibi bir şehir tablosu oluşturulmak istenmiştir. Hatta “Ayasofya dünya mirasıdır; onu müze yapalım.” teklifi gibi İzmir’i de adeta bir “Batılı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>“Beni yaşam tarzı aynı olan yönetsin” siyasal davranışı İzmir ve İzmirliyi özetlemez.</p>



<p>Aksine “Farklı yaşam tarzları bir arada özgürce etkinleşsin!” İradesi İzmirlinin her sabah uyandığı sosyolojidir.</p>



<p>Fakat İzmir’in hak etmediği ve İzmirli hakkında da haksızca algılara sebep olan bir “Politik sendrom” yaygınlaştı. Ayrıca geleceği esir alan “ Politikasını arayan şehir” şöhretiyle kamusal bedeller ödemeye mahkum oldu.</p>



<p>Peki İzmir’i her geçen gün dünyanın geleceğinden ve öz kimliğinden uzaklaştıran fakat bu uzaklaşmayı “süslenmiş başarı” gösteren bir yönetim anlayışı nasıl oluştu?</p>



<p>Birincisi; “ Çaka beyle gelen ve en az Bursa, Mardin, İstanbul kadar “Müslüman Şehir” olan İzmir, ısrarla “Levanten hafızalı Avrupa Şehri” diye tanıtılmış ve sanki İzmir başta Balkan Müslümanları olmak üzere Anadolu şehrinden göç almış ve Osmanlı’nın mübadeleyle Müslümanlaştırdığı bir şehir gibi anlatılmıştır. Yani şehrin öz be öz kimliği batılılaştırılmak istenmiştir. Bu konuda ciddi mesafeler de alınmıştır.</p>



<p>Yani Batı dünyası ve ona hayran, teşne, mandacı zihniyetlerle, ısrarla, İzmir’in gerçek şehir kimliği 1080 yılından beri bir İslam şehri olduğu halde; bir benzetmeyle:</p>



<p>Tıpkı Ayasofya gibi sanki orijinali bir gayri müslim/levantenler şehriymiş de; tıpkı Ayasofya’nın sonradan Camiye çevrilmesi gibi; sanki sonradan Müslümanlaştırılmış bir şehirmiş gibi bir şehir tablosu oluşturulmak istenmiştir.</p>



<p>Hatta “Ayasofya dünya mirasıdır; onu müze yapalım.” teklifi gibi İzmir’i de adeta bir “Batılı yaşam tarzı müzesi” işlevinde kimliksiz kılma gayretleri çoğalmıştır.</p>



<p>Nitekim İzmir’de İslami kimlik ve Müslümanca yaşam tarzını baskılamayı kendine vazife bilmiş ve aslında marjinal olan bir “Levantenci ve mandacı” politikada ısrar eden elitist batıcı kadro oldurulmuştur. Bu kadrolar psikolojik ve sosyolojik olarak kendilerini ve geleceklerini Batı dünyasında arayan ve milli karakterleri aşınmış kadrolardır. İzmir ölçeğinde sayıları az fakat nüfuzları güçlüdür. Hatta İzmir deyince bu marjinal kesim hatırlanmaktadır; oysa İzmir gerçeği bu değildir.</p>



<p>Üstelik tüm bu tezgahlar, “Avrupa şehri” etiketiyle ve bunu “Avrupai standartta bir şehir” maskesiyle gerçekleştirme gayretinde olunmuştur.</p>



<p>İzmir’in hafızası ve İzmirli’nin özü asla buna müsade etmedi, etmeyecektir.</p>



<p>İzmir, Bursa, Mardin, İstanbul gibi bir “Fetih şehri/İslam şehri”dir. Fatih’i de Çaka beydir. İzmir’i Müslüman göçü almış, Yunan mitolojisinin kalbi, Levanten başkenti, Avrupa şehri diye sunan zihniyete asla geçit verilemez; verilmemelidir; ciddi bir mesafe almış olsalar bile.</p>



<p>Bunca söz şunun içindir; İzmir Çaka beyin fatihliğinde, bin yıllık İslam şehridir ve İstanbul, Bursa, Mardin, İstanbul, Konya, Erzurum gibi bir İslam şehri hafızasına ve milli Halk kültürüne sahiptir. Bu şehirde tüm siyasi ve sivil adresler bu kimlik üzere hizmet üretmek durumundadırlar.</p>



<p>Maalesef…Bu özelliklere dayalı politika üretilemediği için; bir azınlığın İzmir’i “ Levantenler şehrinden LGBT limanına uzanan Avrupa şehriniz” kimliğini giydirme gayretleri “geçici</p>



<p>İmaj” başarısı göstermiştir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Profili düşük, stratejisiz popülist ve edilgen siyasetçiler yüzünden; ne Avrupa ne de Anadolu kimliği edinemeyen adeta “Kayıp İzmir” hikayesine mahkum edilmiş bir şehir kaldı İzmir.</p>



<p>Bu oyunu, bu makus talihi, bu İzmir’i yaşayan İslam şehri yerine “Avrupai müze şehri” kenti kılma jakobenliğine artık&nbsp; dur demek lazım.</p>



<p>Türkiye Yüzyılı şehri İzmir bin yıllık köklerinden başlayan İslam şehri kimliğiyle, İstanbul, Bursa ve Mardin’den bile daha köklü bir İslam şehri olduğu hafızası, kimliği artık üretilecek siyasetin ana aksı kılınmalıdır.</p>



<p>İkincisi; İzmir de bir “Şehir hizmeti entrikası” sürdürülmektedir. Üstelik; Kent kimliği ve hizmet sicili asla bir&nbsp; Avrupa şehri kadar hiç olmamıştır.</p>



<p>Yani kocaman bir&nbsp; algı oyunu ve hizmet entrikası yürütülmektedir. Öyle bir algı festivali sürdürülmektedir ki; Sevgili İzmirlilere “ Senin zihnin özgürlükçü, sen özgür bir modern sosyoloji üyesisin; bu sana yeter! Boş ver kentin standartlarını, boş ver Avrupai hizmet kalitesinde hizmet almayı! Sakın politik tercihin değişmesin; bu özgürlükçü konforun kaybolur!…” diye özetleyeceğimiz bir “Politik bubi tuzağı: düzeni kurulmuştur.</p>



<p>Kuşkusu bu çok büyük bir talihsizliktir ve asla İzmir ve İzmirli bunu hak etmiyor. Özellikle 2001 sonrasındaki genel ve yerel seçimlerde “politik cepheleşme için pilot şehir İzmir” provaları sonuç almış görülmektedir. Ve bu süreçle&nbsp; İzmir’in bir İslam şehri kimliğini neredeyse kayıp şehir eşliğine düşmesiyle sonuçlanmıştır.</p>



<p>İzmir her geçen gün “Kayıplarına yenleri ekleyen; politikasızlığa kurban edilen ve kent hizmetlerini sanal özgürlükçü imajda boğdurulan bir kötü kentleşmeye mecbur edilmiştir. Üstelik bu inatla modernlik, çağdaşlık propagandalarıyla sürdürülmüştür.</p>



<p>Bugün İzmir, “tarihin akışından kopan; kimliğini arayan şehir” oldurulmuştur.</p>



<p>Bunca söz şu bağlayıcı gerçeklik için; İzmir Cumhuriyetin 100. yılında ve Türkiye Yüzyılı projeksiyonunda; kendiyle yüzleşmeli ve iki hayati sorunun peşine düşmelidir:</p>



<p>“İstanbul, Bursa, Mardin, Konya, Erzurum kadar ve hatta daha kadim bir İslam şehri iken; bu şehri kim, kimler hangi oyunlarla, süslü imaj entrikalarıyla “Sonradan Müslüman göç alan bir Avrupa Levantenler şehri” imajına ulaştırdı ve şimdi de İslam kimliğini aşağılayan azınlıkları, marjinal çevreleri şehrin geleceğine ipotek koyan jakobenler yaptı?</p>



<p>Ve İslam şehri kimliğine kavuşturacak politikaları, şehir kimliği stratejisini artık dünya standartlarında bir hizmet atlasıyla zenginleştirecek yerel reformu kim, kimler üretecek? Şehrin imkanlarına çöreklenmiş ihale-atama-rant dokusu yerine fikir- aksiyon &#8211; proje seferberliğini hangi şehir dinamiklerii örgütleyecek?</p>



<p>İkinci soru da şudur;</p>



<p>Yerel yönetimin varlık sebebi olan yaşana bilir kent, etkin şehir, geleceğin şehri, tarihi kimlik ve yenilikler şehri gibi yerel yönetimlerin ana misyonu&nbsp; hakkında; artık ideolojik kamplaşma, yaşam tarzlarını şantaj aksı yapma; tekelleştirilmiş ve özünde rantı paylaşma kalesi koşma gibi insanı ve toplumu sömüren profili düşük reel politik kadrajından herkesi kurtaracak gerçek ve gerçekçi şehir kimliği ve standardı yüksek kent modellemesi ne zaman gerçekleşecek? Artık bu sorular ve talepler için zamanı gelmedi mi?</p>



<p>Bir de İzmirli olma sorumluluğunu “inada bindirilmiş politik cepheleşme” tuzağındayken ne zaman çıkılacak? Sonuçta aynı sokaklar, aynı alt yapı, aynı imkansızlıklar herkes için aynı kötü geleceği yaşatmakta.</p>



<p>İşte bu duygularla uyanmak; İzmir’in sabahına. İşte “Zamanı gelsin!” dileğiyle uyanmak bugüne …</p>



<p>( “Denizlerin Efesi” Günlüğünden. )</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/izmire-uyanmak-veya-caka-beyle-turkiye-yuzyili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çok Uzun Bir Yıl: 1993</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cok-uzun-bir-yil-1993/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cok-uzun-bir-yil-1993/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Jul 2023 12:48:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[1993]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18806</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden biriydi 1993 yılı… Devletin başında 17 Nisan tarihine kadar Özal vardı, sonra Demirel cumhurbaşkanı olmuştu. 25 Mayıs tarihine kadar DYP-SHP&#8217;nin Demirel ve İnönü koalisyon hükümeti iktidardaydı. Ara döneme Erdal İnönü vekalet etti. 25 Haziran&#8217;da DYP-SHP beraberliği ile Çiller ve İnönü koalisyonu hükmet oldu. Dönemin 10 Temmuz tarihine kadar olan emniyet müdürü yılmaz Ergun idi, sonra Mehmet Ağar emniyet genel müdürü oldu. TÜSİAD&#8217;ın başında gübre kralı Muharrem Hilmi Kayhan vardı. Enflasyon aynen bu sıralardaki oranlarda, yüzde 70&#8217;lerdeydi. Neler neler oldu 1993 yılında… Büyük resme hiç baktınız mı? 11 Ocak… Bakanlar Kurulu kararı ile Lucky-S gemisine baskın yapıldı; 12 ton esrar, 3 bin kilo baz morfin ele geçirildi. 24 Ocak… Arabasına yerleştirilen bomba düzeneği sonrası Uğur Mumcu öldürüldü. 5 Şubat… Belki de en dürüst ve en çalışkan bakanlardan biri olan Adnan Kahveci&#8217;ye suikast yapıldı. Aracı ters yola girmiş ve kaza yapmış gösterildi. 17 Şubat… Jandarma genel komutanı Eşref Bitlis&#8217;in uçağı düşürüldü. 16 Nisan… Öcalan, PKK&#8217;nın ateşkes ilan ettiğini duyurdu. 17 Nisan… Özal kalp krizi olarak gösterilen bir suikast ile öldürüldü. 28 Nisan… Ümraniye&#8217;de çöplük faciası sonrası 39 kişi hayatını kaybetti. 25 Mayıs… Bingöl-Elazığ yolunda 33 askerimiz şehid edildi. Bu rakamın 66 olduğunu iddia edenler de var. 30 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden biriydi 1993 yılı…</p>



<p>Devletin başında 17 Nisan tarihine kadar Özal vardı, sonra Demirel cumhurbaşkanı olmuştu.</p>



<p>25 Mayıs tarihine kadar DYP-SHP&#8217;nin Demirel ve İnönü koalisyon hükümeti iktidardaydı. Ara döneme Erdal İnönü vekalet etti. 25 Haziran&#8217;da DYP-SHP beraberliği ile Çiller ve İnönü koalisyonu hükmet oldu.</p>



<p>Dönemin 10 Temmuz tarihine kadar olan emniyet müdürü yılmaz Ergun idi, sonra Mehmet Ağar emniyet genel müdürü oldu.</p>



<p>TÜSİAD&#8217;ın başında gübre kralı Muharrem Hilmi Kayhan vardı. Enflasyon aynen bu sıralardaki oranlarda, yüzde 70&#8217;lerdeydi.</p>



<p>Neler neler oldu 1993 yılında… Büyük resme hiç baktınız mı?</p>



<p>11 Ocak… Bakanlar Kurulu kararı ile Lucky-S gemisine baskın yapıldı; 12 ton esrar, 3 bin kilo baz morfin ele geçirildi.</p>



<p>24 Ocak… Arabasına yerleştirilen bomba düzeneği sonrası Uğur Mumcu öldürüldü.</p>



<p>5 Şubat… Belki de en dürüst ve en çalışkan bakanlardan biri olan Adnan Kahveci&#8217;ye suikast yapıldı. Aracı ters yola girmiş ve kaza yapmış gösterildi.</p>



<p>17 Şubat… Jandarma genel komutanı Eşref Bitlis&#8217;in uçağı düşürüldü.</p>



<p>16 Nisan… Öcalan, PKK&#8217;nın ateşkes ilan ettiğini duyurdu.</p>



<p>17 Nisan… Özal kalp krizi olarak gösterilen bir suikast ile öldürüldü.</p>



<p>28 Nisan… Ümraniye&#8217;de çöplük faciası sonrası 39 kişi hayatını kaybetti.</p>



<p>25 Mayıs… Bingöl-Elazığ yolunda 33 askerimiz şehid edildi. Bu rakamın 66 olduğunu iddia edenler de var.</p>



<p>30 Haziran… Van&#8217;da Türki Cumhuriyetlerden gelen temsilcilerin kaldığı Yenigün Otel, PKK tarafından kundaklandı, 11 kişi öldü.</p>



<p>2 Temmuz… Şırnak Çelik Karakoluna PKK saldırısı sonucu, 16 asker şehid oldu.</p>



<p>2 Temmuz… Sivas Madımak Otelindeki Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında otel ateşe verildi. 35 kişi öldü. Zamanın Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu &#8220;Madımak katliam değildir, perdeler tutuşmuş, camları açsaydılar&#8221; dedi.</p>



<p>5 Temmuz… Erzincan Başbağlar Köyünü basan PKK, köydeki bütün evleri yaktı ve 33 kişiyi şehid etti.</p>



<p>Bu liste böyle uzayıp gidiyor…</p>



<p>O dönemde aynı PKK&#8217;nın siyasi kanadı 1991 seçimlerinden bu yana İnönü ve Karayalçın SHP&#8217;sinin kanatları altında halen meclisteydi. 1993 yılı içinde 100&#8217;e yakın karakola saldırı yapıldı, onlarca subay, er ve sivil şehid edildi.</p>



<p>Sahi bütün bunlar neden olmuştu?</p>



<p>Uyuşturucularına ve kayıtlara girmeyen paralarına dokunulmuş ve bu olaylar zincirleme mi bsşlamıştı? O sıralar FETÖ ne yapıyordu? Kuluçkada olmadığına eminim.</p>



<p>Başka başka karanlık hesaplar da, işin içinde miydi?</p>



<p>Bu soruların cevabı hala karanlıkta…</p>



<p>Rusya dağılıyor ve Irak&#8217;a giren ABD, Bush sonrası Clinton ile kendisini dünyaya sevdirmeye çalışıyordu o günlerde.</p>



<p>Özetle çok uzun bir yıl olmuştu 1993.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cok-uzun-bir-yil-1993/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anket Şirketlerinin Yanılgıları!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/anket-sirketlerinin-yanilgilari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/anket-sirketlerinin-yanilgilari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seyit Mehmet Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2023 06:00:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Anket]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18765</guid>

					<description><![CDATA[1. Daha önceki bir paylaşımımda belirttiğim gibi, iki tür anket şirketi bulunmaktadır: İlk gruptaki şirketler hakikatin peşindedirler. Bunlar kapasiteleri, bilgi ve becerileri ölçüsünde doğruyu bulmak ve o doğruyu gerekli yerlerle paylaşmak niyetiyle çalışırlar. İkinci gruptaki anket şirketleri sahibinin sesi konumundadırlar. Nasrettin Hocamızın ifadesiyle bunlar ‘parayı veren düdüğü çalar’ sistemiyle çalışırlar. Hakikati aramak diye bir niyetleri yoktur. Dolayısıyla bunların doğruları yoktur ki yanılgıları olabilsin. Bu nedenle ‘anket şirketlerinin yanılgıları’ başlıklı yazımızın çerçevesi içinde sadece ilk gruptaki şirketler vardır. * 2. Hangi fikri yapıda olurlarsa olsunlar, hakikati arayan bu şirketler neden yanılıyorlar? Bunların yanılgılarının en büyük sebebi: Geçmiş seçimleri hiç dikkate almadan seçmen tercihlerini öğrenmek peşinde olmalarındandır. Oysa yeri geldikçe dile getirdiğim gibi ‘seçimler seçimlerin tekrarıdır’. Yani seçmenin büyük çoğunluğu (%95) siyasi tercihlerini kolayca değiştirmiyor. Seçimlerin kaderini değiştirecek olan bu büyük çoğunluğun (%95) tercihlerini değiştirmesi için, siyaseten olağan üstü bir durumun olması gerekir. Seçmen tercihlerinde bir başka husus, seçmenler daha önce oy verdikleri partiyi değiştirseler bile; siyaseten bulundukları alanı değiştirmiyorlar ve oylarını siyaseten bulundukları alandaki bir başka partiye veriyorlar. Yani sağ seçmen partisini değiştirirse, oyunu bir başka sağ partiye; sol seçmen partisini değiştirirse, oyunu bir başka sol partiye veriyor. Anket şirketlerini belki de en çok yanıltan durum ise ‘kararsız seçmen’ konusudur. Kararsız &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>1.</p>



<p>Daha önceki bir paylaşımımda belirttiğim gibi, iki tür anket şirketi bulunmaktadır:</p>



<p>İlk gruptaki şirketler hakikatin peşindedirler.</p>



<p>Bunlar kapasiteleri, bilgi ve becerileri ölçüsünde doğruyu bulmak ve o doğruyu gerekli yerlerle paylaşmak niyetiyle çalışırlar.</p>



<p>İkinci gruptaki anket şirketleri sahibinin sesi konumundadırlar.</p>



<p>Nasrettin Hocamızın ifadesiyle bunlar ‘parayı veren düdüğü çalar’ sistemiyle çalışırlar.</p>



<p>Hakikati aramak diye bir niyetleri yoktur.</p>



<p>Dolayısıyla bunların doğruları yoktur ki yanılgıları olabilsin.</p>



<p>Bu nedenle ‘anket şirketlerinin yanılgıları’ başlıklı yazımızın çerçevesi içinde sadece ilk gruptaki şirketler vardır.</p>



<p>*</p>



<p>2.</p>



<p>Hangi fikri yapıda olurlarsa olsunlar, hakikati arayan bu şirketler neden yanılıyorlar?</p>



<p>Bunların yanılgılarının en büyük sebebi:</p>



<p>Geçmiş seçimleri hiç dikkate almadan seçmen tercihlerini öğrenmek peşinde olmalarındandır.</p>



<p>Oysa yeri geldikçe dile getirdiğim gibi ‘seçimler seçimlerin tekrarıdır’.</p>



<p>Yani seçmenin büyük çoğunluğu (%95) siyasi tercihlerini kolayca değiştirmiyor.</p>



<p>Seçimlerin kaderini değiştirecek olan bu büyük çoğunluğun (%95) tercihlerini değiştirmesi için, siyaseten olağan üstü bir durumun olması gerekir.</p>



<p>Seçmen tercihlerinde bir başka husus, seçmenler daha önce oy verdikleri partiyi değiştirseler bile; siyaseten bulundukları alanı değiştirmiyorlar ve oylarını siyaseten bulundukları alandaki bir başka partiye veriyorlar.</p>



<p>Yani sağ seçmen partisini değiştirirse, oyunu bir başka sağ partiye; sol seçmen partisini değiştirirse, oyunu bir başka sol partiye veriyor.</p>



<p>Anket şirketlerini belki de en çok yanıltan durum ise ‘kararsız seçmen’ konusudur.</p>



<p>Kararsız seçmen yoktur.</p>



<p>Kazanacak partiyi belirleyememiş seçmen vardır.</p>



<p>Bunlar tabir yerindeyse ‘en uyanık’ seçmenlerdir.</p>



<p>Bunlar bütün duyu organlarıyla seçimin kazananı olacak partiyi belirleme uğraşındadırlar.</p>



<p>Kazanana oynayacaklar ve en azından ‘gördünüz mü benim oy verdiğim parti kazandı’ diyebileceklerdir.</p>



<p>Bunların oranı, bazı seçim dönemlerinde sıçramalar yapmış olsa da 1950 seçimleri esas alınarak, bu tarihten sonra yapılan on yedi seçimin ortalaması olarak %5’tir.</p>



<p>Bu %5 oranındaki seçmen, on yedi seçimde sağdan sola, soldan sağa gitmiştir.</p>



<p>Sadece bir seçimde bağımsızlardan iki alana birden seçmen geçişi olmuştur.</p>



<p>*</p>



<p>3.</p>



<p>Bu dediklerimi dikkate almadan yapılan anketler, doğruyu arama peşinde olanları yanıltıyor; ‘sahibinin sesi’ konumundaki şirketleri ise alay konusu olacak ‘atmasyonlara’ sokuyor.</p>



<p>1950 seçimleri dahil, yapılan on dokuz seçimde sağ siyaset alanındaki partilerin ortalama oyları %63,1; sol siyaset alanındaki partilerin oyları %34,7 olduğu halde; anket şirketleri bu oranlardan çok farklı bir oran yakaladığında ‘bu sonuç nasıl çıktı’ diye sorması gerekir.</p>



<p>Böyle bir soru sorulmadığında, yanılmalar kaçınılmaz olacaktır.</p>



<p>Mesela sol siyaset alanındaki partilerin toplam olarak aldıkları oy, 1983’den sonra yapılan bütün seçimlerde %40’ın altında kalmışken, nasıl olacak da birdenbire %40’ların üzerine çıkabilecektir?</p>



<p>Bunun için sol siyaset alanındaki partiler hangi başarıların altına imzalarını atmışlardır?</p>



<p>Eğer anket şirketleri bu ve benzeri sorulara cevap vermeden anket yaparlarsa, hiçbir zaman doğruyu yakalamayacaklardır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/anket-sirketlerinin-yanilgilari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erkeklerin Abdestini Bozan Kadın Aday</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/erkeklerin-abdestini-bozan-kadin-aday/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/erkeklerin-abdestini-bozan-kadin-aday/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2023 14:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18727</guid>

					<description><![CDATA[CHP yandaşları [ve daha da ilginci bizim tayfanın bir bölümü] Kemal beyin seccadeye ayakkabı ile basmasını te’vil ediyor, hafifletmeye çalışıyorlar. Hadi CHP yandaşlarını anladık, peki size/bize ne oluyor? Yok seccade kutsal değilmiş, yeni bir kutsal üretiyor ve Kur’anda olmayan şeyleri mi din ediniyormuşuz, hani biz öyle değilmişiz, yok yeryüzü mescitmiş, yok namaz için seccade şart değilmiş, toprakta ve mermerde de kılınabilirmiş vs&#8230; Ya Hu siz hakikaten meseleyi mi anlamadınız yoksa yandaşlığınız [ya da Erdoğan nefreti] gözünüzü mü kör etti? Ya Hu size kim ‘’seccade kutsaldır’’ diyor? ‘’Namaz sadece seccadede kılınabilir’’ diyen kim? Mesele CHP zihniyetinin halkın inançlarına ve kültürüne yabancı olması, yaklaşık bir asırdır bilinen bu durumun adeta yeniden resmedilmesi, hepsi bu. Bakın kültürüne de dedim, okudunuz mu? Bu toplumda inançla kültür iç içedir, sosyoloji dindir, din kültürdür, kültür dindir [hani hep söyleriz ya], kastımız bu işte. Dine/kültüre aşinalık ve saygı/hürmet. Hepsi bu. Yani konu CHP’nin kültürel yabancılaşması (ben buna ‘’teososyolojik doku uyuşmazlığı’’ diyorum). Şimdi hala anlamayan varsa şöyle anlatalım [tane tane]; Caminin dış duvarı da kutsal değildir ama ‘’cami duvarına işemek’’ diye bir deyim var bu ülkede. Ve bunun ne anlama geldiği de hepimizin malumu.&#160; Bir kumaş parçası olarak bakarsanız bayrak da kutsal değildir, dini olarak da bayrağa basmak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>CHP yandaşları [ve daha da ilginci bizim tayfanın bir bölümü] Kemal beyin seccadeye ayakkabı ile basmasını te’vil ediyor, hafifletmeye çalışıyorlar.</p>



<p>Hadi CHP yandaşlarını anladık, peki size/bize ne oluyor?</p>



<p>Yok seccade kutsal değilmiş, yeni bir kutsal üretiyor ve Kur’anda olmayan şeyleri mi din ediniyormuşuz, hani biz öyle değilmişiz, yok yeryüzü mescitmiş, yok namaz için seccade şart değilmiş, toprakta ve mermerde de kılınabilirmiş vs&#8230;</p>



<p>Ya Hu siz hakikaten meseleyi mi anlamadınız yoksa yandaşlığınız [ya da Erdoğan nefreti] gözünüzü mü kör etti? Ya Hu size kim ‘’seccade kutsaldır’’ diyor? ‘’Namaz sadece seccadede kılınabilir’’ diyen kim?</p>



<p>Mesele CHP zihniyetinin halkın inançlarına ve kültürüne yabancı olması, yaklaşık bir asırdır bilinen bu durumun adeta yeniden resmedilmesi, hepsi bu. Bakın kültürüne de dedim, okudunuz mu? Bu toplumda inançla kültür iç içedir, sosyoloji dindir, din kültürdür, kültür dindir [hani hep söyleriz ya], kastımız bu işte. Dine/kültüre aşinalık ve saygı/hürmet. Hepsi bu. Yani konu CHP’nin kültürel yabancılaşması (ben buna ‘’teososyolojik doku uyuşmazlığı’’ diyorum).</p>



<p>Şimdi hala anlamayan varsa şöyle anlatalım [tane tane];</p>



<p>Caminin dış duvarı da kutsal değildir ama ‘’cami duvarına işemek’’ diye bir deyim var bu ülkede. Ve bunun ne anlama geldiği de hepimizin malumu.&nbsp;</p>



<p>Bir kumaş parçası olarak bakarsanız bayrak da kutsal değildir, dini olarak da bayrağa basmak diye bir günah yoktur, hadi o zaman bayrağa basın da göreyim sizi, bayrağa basın ve o şekilde resim çektirin bakalım!</p>



<p>Keza evlere ayakkabı ile girmek de günah değildir, hadi o zaman buyurun Anadolu’da evlere ayakkabı ile girin de göreyim sizi, Kemal bey yanına Canan hanımı da alsın ve ayakkabıları ile girsin dolaştığı bölgedeki evlere, öyle ya, madem günah değil…</p>



<p>Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama gerek yok, anlamayan yada anladığı halde meseleyi çarpıtanlar için fazla söze gerek yok. Bazıları da sanki başkasının hatası kendi [yandaşının] hatasını aklayacakmış gibi&nbsp; ‘’ama sen de/onlar da şöyle şöyle yapmışlardı’’ şeklindeki mantık hatasını/safsatasını yapmaya devam ediyor [Ad Hominem tu Quoque’’ mantık safsatası]. Etsinler, kendileri bilir ve sadece kendilerini kandırırlar.</p>



<p>Şimdi gelelim başlıktaki konuya;</p>



<p>CHP önceki yıllarda Diyarbakır’da bir kadın aday çıkarır. Bölge kültürüne aşina olmayan bu aday, seçim çalışmaları kapsamında önüne gelen herkesle tokalaşmaya başlar. Böyle yapar ki seçmenle yakın bir bağ kursun ve desteğini alsın! Lakin bir, iki, üç… derken sokakta karşısına çıkan herkes ‘’yao bu kadın bizim de abdestimizi bozacak’’ diyerek kaçışmaya başlar. Çünkü bölge halkının çoğunluğu dindardır ve Şafii mezhebine mensuptur, Şafii fıkhına göre ise kadınla ten teması [velev ki bu kadın kendi eşi de olsa] abdesti bozar.</p>



<p>Şimdi ben bu fetvanın Kur’ana dayanmadığını [Maide 6’daki ‘’kadına temas” ifadesi ile cinsel temasın kast edildiğini] düşünüyorum; bu durumda bölge halkına ‘’siz yanlış yapıyorsunuz, tokalaşın kadın adaylarla, abdestinize bir şey olmaz’’ mı diyeyim? Farzı muhal orada bulunsam, ‘’Ya Hu siz ne biçim Müslümansınız, Kur’anda yok böyle bir şey, aşırı tedbirli davranıyorsunuz, bırakın bu işleri’’ mi diyeyim? (normalde derim ve diyorum da zaten ama bunu sayfamda derin, politik arenada -seçmene hakaret eder ve aşağılar gibi- değil).</p>



<p>Şimdi, ey ‘’Seccade kutsal değildir’’ diyenler, ‘’hani siz Kur’ancıydınız’’ diyenler, hadi buyurun, desteklediğiniz adaylarla bölge halkına gidin ve deyin ki; ‘’siz yanlış yapıyorsunuz, Kur’anda böyle bir şey yok, kim uyduruyor bu zırvaları vs.’’ Hadi buyurun.</p>



<p>Ah ah! Söyleyecek çok söz var da gerek yok, kutsal ile kültürel ve teopolitik yabancılaşmayı ayırt edemeyenlere ne söylesek az [aslında pekâla ayırt ediyorlar da işlerine gelmiyor].</p>



<p>Hani Yavuz Ağıralioğlu ‘’CHP’ye rüyasında oy verdiğini gören sağcı gusül abdesti alır’’ demişti ya [ve hiçbir CHP’li de ‘’yok böyle bir şey, saçmalama’’ diyememişti ya], CHP ile ilgili muhafazakar sağ seçmende böyle bir algı var ve Kemal bey son 10 yıldır bu imajı, bu algıyı yıkmak için çok çaba sarf etti. Ama bu seccade kazası ile adeta tüm çabalarını yok etti, ben Kemal beyin bu hadise nedeniyle hakikaten çok üzgün olduğunu düşünüyorum, üzgündür, çünkü tüm bu çabaları heba olmuş olabilir.</p>



<p>Muhafazakar dindar halk nezdinde CHP hakkındaki bu algı ile ilgili anlatılan onlarca hadise vardır. Mesela biri şudur; Bir Karadeniz köyünde CHP adayı dolaşıyormuş, yaşlı bir teyze elinde ibrik veya güğüm ile su taşıyormuş, CHP adayı ‘’yardım edeyim teyzecim’’ diyerek elinden almış ve evine kadar taşımış güğümü, teyze de ‘’sağ olasın evladım, siz kimsiniz, ne edersiniz buralarda? demiş, aday ‘’İşte ben CHP’nin adayıyım, ismim …’’ der demez, teyze ‘’tövbe estağfirullah, tövbe estağfirullah’’ diyerek ğüğümdeki suyu dökmüş ve ‘’ben bunla abdest alacaktım, mundar oldu’’ demiş [bunu ben demiyorum, teyze diyor, şimdi ‘’ğüğüm de su da kutsal değil’’ hikayesi başlamasın]</p>



<p>Bunlar Anadolu’da yaşanan ve en azından belli bir yaş üzerindeki kuşağın hafızalarında yer alan hadiseler. Haklı veya haksız CHP ile ilgili böyle bir algı var. Ve Kemal bey bu algıyı kırmak için çok uğraştı [tabii kendisinin 10 yıl önce başörtüsü düzenlemesi için anayasa mahkemesine gittiğini de not edelim, Mehmet Ali Birand’a verdiği röportaj da hala arşivlerde duruyor]. Ama tüm bu çabaları bu kaza ile büyük bir yara aldı [işte biz ‘’din dersi bu ülkede sadece din dersi değildir, kültürdür aynı zamanda’’ derken bunu kast ediyorduk ama buna en çok karşı çıkan da yine seküler CHP’liler oluyordu, belki şimdi anlamışlardır ne kast ettiğimizi, dini yaşamak için olmasa da bu toplumun kültürüne aşina olmak için bilmek gerekiyor işte, en azından doğru bir siyasal iletişim yapabilmeniz, böyle kazalar yapmamanız için].</p>



<p>Peki bugünkü CHP bu algıyı hak ediyor mu? Bu, analistler tarafından yorumlanması gereken uzun bir konu. Lakin şu açık; ‘’Bana CHP’nin dinle ilişkisini anlatan bir resim yapabilir misin Abidin?’’ dense, karşılık olarak ‘’ayakkabılı seccade’’ resminden daha iyisi bulunamazdı herhalde. Kemal bey ve CHP yönetimi bu algıyı dağıtmak için daha çok uğraşacak gibi görünüyor. Bizi dinleyecekler ise önerimizi yapalım;</p>



<p>Bu iş reklam ajansıyla, milyarlarca lira para harcanarak olmaz, yani algı ve takiyye ile olmaz, samimi olacaksınız, samimi; Namaz kılmıyorsanız seçim zamanı camilere gitmeyecek ve namaz kılıyormuş gibi yapmayacaksınız, ‘’biz namaz kılmıyoruz, siz buyurun’’ diyeceksiniz, oruç tutmuyorsanız, her gün iftar gösterisi yapmayacak ve ‘’biz oruç tutmuyoruz, siz buyurun’’ diyeceksiniz. Bunları yapmaya mecbur değilsiniz ama bunları istismar edemezsiniz, ederseniz işte böyle olur. Kısacası, yanınızdan ayırmadığınız il başkanınız Canan hanımın dediği gibi takiyye yapmayacaksınız. Bu sizi de muhataplarınızı da yorar ve sanılanın aksine böyle kazalarla daha büyük kayıplara neden olur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/erkeklerin-abdestini-bozan-kadin-aday/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdoğan’ın Diploması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/erdoganin-diplomasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/erdoganin-diplomasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Mar 2023 13:18:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Lisans]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18714</guid>

					<description><![CDATA[Erdoğan’ın şanslı olduğu görüşüne galiba ben de katılacağım. Baksanıza 20 yıldır iktidarda olan bir lideri hala diploma meselesi üzerinden konuşuyorlar, inanılır gibi değil. Erdoğan’ın üniversite mezunu olduğu sadece ÖSYM’nin ve Marmara Üniversitesi’nin açıkladığı bilgiler/belgelerle değil bizzat CHP’li şahitlerle de sabittir. Ve bu şahitlerden biri Erdoğan’ın üniversitede hocalığını yapan CHP milletvekili Prof. Aydın Ayaydın’dır, TV ekranlarında “Erdoğan’la üniversitede 4 yıl aynı sırada okudum” dediği okul arkadaşlarıdır vs. ama buna rağmen hala “Erdoğan üniversite mezunu değil” deyip duruyorlar. Erdoğan 1974 yılında üniversite sınavına girmiş ve okuduğu bölümü bu yıl kazanmış, mezuniyeti de 1981 Şubat dönemi (arada 2 yılı bitirdikten sonra yedek subay olarak askerlik yapıyor). Mezun olduğu yıl mezuniyet belgesi için kendi el yazısıyla talepte bulunuyor ve bu dilekçesi bile (sayısı, günü ile birlikte) yayınlanıyor, Marmara Üniversitesi Mezunlar listesini yayınlıyor ve Erdoğan’ın ismi, künyesi, diploma notu, resmî vs. (öncesinde ve sonrasında kim olduğuyla birlikte) açıkça görülüyor, mezuniyet belgesi ve diploması görülüyor ama yok inanmıyorlar. İnanılır gibi değil. Bazıları da bu belgeleri inkar edemeyince büyük bir açık bulmuş gibi şunu söylüyor; “diplomada dekan olarak Prof. Batırel’in imzası var, Erdoğan 1981’de mezun oldu oysa Batırel 1982’de profesör oldu” Hakikaten bu kadar cehalet veya ön yargı fazla, diplomayı aldığınız yıl dekan ve rektör kimse imzayı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Erdoğan’ın şanslı olduğu görüşüne galiba ben de katılacağım. Baksanıza 20 yıldır iktidarda olan bir lideri hala diploma meselesi üzerinden konuşuyorlar, inanılır gibi değil.</p>



<p>Erdoğan’ın üniversite mezunu olduğu sadece ÖSYM’nin ve Marmara Üniversitesi’nin açıkladığı bilgiler/belgelerle değil bizzat CHP’li şahitlerle de sabittir. Ve bu şahitlerden biri Erdoğan’ın üniversitede hocalığını yapan CHP milletvekili Prof. Aydın Ayaydın’dır, TV ekranlarında “Erdoğan’la üniversitede 4 yıl aynı sırada okudum” dediği okul arkadaşlarıdır vs. ama buna rağmen hala “Erdoğan üniversite mezunu değil” deyip duruyorlar.</p>



<p>Erdoğan 1974 yılında üniversite sınavına girmiş ve okuduğu bölümü bu yıl kazanmış, mezuniyeti de 1981 Şubat dönemi (arada 2 yılı bitirdikten sonra yedek subay olarak askerlik yapıyor).</p>



<p>Mezun olduğu yıl mezuniyet belgesi için kendi el yazısıyla talepte bulunuyor ve bu dilekçesi bile (sayısı, günü ile birlikte) yayınlanıyor, Marmara Üniversitesi Mezunlar listesini yayınlıyor ve Erdoğan’ın ismi, künyesi, diploma notu, resmî vs. (öncesinde ve sonrasında kim olduğuyla birlikte) açıkça görülüyor, mezuniyet belgesi ve diploması görülüyor ama yok inanmıyorlar. İnanılır gibi değil.</p>



<p>Bazıları da bu belgeleri inkar edemeyince büyük bir açık bulmuş gibi şunu söylüyor; “diplomada dekan olarak Prof. Batırel’in imzası var, Erdoğan 1981’de mezun oldu oysa Batırel 1982’de profesör oldu”</p>



<p>Hakikaten bu kadar cehalet veya ön yargı fazla, diplomayı aldığınız yıl dekan ve rektör kimse imzayı o atar; Erdoğan 1981’de mezun oldu ve o yıl mezuniyet belgesi aldı, oradaki isimler başka diplomasındaki isimler başka çünkü diplomayı (çoğumuzun yaptığı gibi) sonra yani 1991’de aldı ve bu tarih de defterde var zaten(üstteki ve alttaki isimlerin aldığı tarihten de görüleceği üzere diplomalar 1991’in 8. Ve 11. ayında alınmış demekki o zaman hazırlanmış). Örneğin benim üniversite diplomamda rektör olarak imzayı atan Prof.Dr.Ayhan Kızıl’dır, oysa ben 1991’de mezun olduğumda Ayhan Kızıl rektör değildi (tıp dekanıydı) ama diplomayı aldığım yıl rektördü ve diplomamı o imzaladı, bu böyle olur, hatta diplomayı aldığınız yıla göre bu imzalar ve diplomanın şekli bile değişebilir örneğin ben de eşim de aynı yıl aynı tıp fakültesinden mezun olduk (1991) ama benim diplomamla eşimin diploması arasında hiçbir benzerlik yok, yazı stili dizayn şekil büyüklük vs. açısından çünkü ikimiz de farklı yıllarda aldık diplomamızı, bunları bilmeyecek kadar cahil mi bu insanlar yoksa bildikleri halde mi bunu böyle yapıyorlar? Her halukarda vahim bir durum.</p>



<p>Erdoğan’ın diploması ile ilgili yapılabilecek tek tartışma şudur; mezun olduğu okul yüksek okul muydu fakülte miydi? (Ki her ikisi de CB adaylığı için yeterli). Erdoğan’ın mezun olduğu okul iktisadi ticari ilimler fakültesi’ne (İTİA) bağlı 4 yıllık yüksekokuldu ve bunlar (akademi ve enstitüler) o yıllarda fakülteye dönüştürüldüler. Tıpkı İslam enstitülerinin ilahiyat fakültelerine, eğitim Enstitülerinin Eğitim fakültelerine dönüştürülmesi gibi.</p>



<p>Aynı durum Kemal Kılıçdaroğlu’nun okulu için de geçerlidir; Kemal Kılıçdaroğlu da İTİA yani akademi mezunudur ve bu okul sonradan Gazi Üniversitesi’ne bağlı bir fakülte olmuştur. Kimse Kemal Kılıçdaroğlu’nun diplomasını niye sormuyor/sorgulamıyor?</p>



<p>Bu boş tartışmalarla ne elde edilebilir?</p>



<p>Hiçbir şey. Ama çok şey kaybediyoruz; Hepimizin gördüğü bu açık hakikate rağmen adamlar bu yalana inanıyor ve canhıraş bir şekilde paylaşıyorlar ya, arada bir varsa eğer haklı eleştirileri, onlar da dahil tüm söylemleri güme gidiyor, yalancı çoban misali, yani kendilerine de ülkeye de yazık ediyorlar, sorumlu muhalefet olamadıkları için…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/erdoganin-diplomasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yezid’in Günahı Ne?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yezidin-gunahi-ne/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yezidin-gunahi-ne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Mar 2023 13:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18717</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Yezid&#8217;in saltanatını yıkacağız&#8230;&#8221; Aslında çok dile getirmeseler de, Alevi olduğu kadar Sunni ve solda olduğu kadar da sağda böyle bir temel slogan var. Ama aslında Yezid&#8217;in bir suçu yok. Belki de asıl Suçlu Sebe Melikesi&#8230; Değil de, mesele oradan başlıyor. Milattan bin yıl kadar önce Yemen ve Habeş&#8217;in Melikesi Belkıs, halkıyla beraber güneşe tapıyordu&#8230; Hazreti Süleyman&#8217;ın davetini duydu, ziyaret etti ve o zaman için hak olan Yahudiliği kabul etti&#8230; O tarihten sonra Sebe ülkesinin çocukları kendilerini Hazreti Süleyman soyundan ve kutsal kabul etti. Sebe Melilkesi Belkıs&#8217;ın torunlarından Abdullah bin Sebe bir Yahudi idi&#8230; Diğer bütün dinler nesh olup İslam daveti gelince, halkının ileri gelenlerinden Abdullah bin Sebe de, Halife Osman döneminde bu davete katıldığını söyledi ama ruhu hep Yahudi kaldı&#8230; Tamam da, Yezid ile Abdullah bin Sebe ne alaka, değil mi? Daha Alicilik, Alevilik yoktu ama Abdullah bin Sebe, Şia mezhebinin üst aklının kurucusu olarak tarihe geçmişti. Önceleri biraz akıl karıştırdı; &#8220;İnsanların, Îsâ’nın döneceğine inandıkları halde Muhammed’in döneceğini kabul etmemeleri şaşılacak şeydir, dünyaya dönmeye Muhammed daha layıktır&#8221; diyerek Kurani daveti tam anlamamış bazılarını yanına topladı. Hazreti Osman&#8217;a suikastı planladı&#8230; Başardı&#8230; Çevresindekilerin mescidde kılıç çekerek biat almaları sonucu Hazreti Ali için zorla biat topladı. Hazreti Ali, halife ilan edilince de adamlarıyla &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>&#8220;Yezid&#8217;in saltanatını yıkacağız&#8230;&#8221; Aslında çok dile getirmeseler de, Alevi olduğu kadar Sunni ve solda olduğu kadar da sağda böyle bir temel slogan var. Ama aslında Yezid&#8217;in bir suçu yok.</p>



<p>Belki de asıl Suçlu Sebe Melikesi&#8230; Değil de, mesele oradan başlıyor.</p>



<p>Milattan bin yıl kadar önce Yemen ve Habeş&#8217;in Melikesi Belkıs, halkıyla beraber güneşe tapıyordu&#8230; Hazreti Süleyman&#8217;ın davetini duydu, ziyaret etti ve o zaman için hak olan Yahudiliği kabul etti&#8230; O tarihten sonra Sebe ülkesinin çocukları kendilerini Hazreti Süleyman soyundan ve kutsal kabul etti.</p>



<p>Sebe Melilkesi Belkıs&#8217;ın torunlarından Abdullah bin Sebe bir Yahudi idi&#8230; Diğer bütün dinler nesh olup İslam daveti gelince, halkının ileri gelenlerinden Abdullah bin Sebe de, Halife Osman döneminde bu davete katıldığını söyledi ama ruhu hep Yahudi kaldı&#8230;</p>



<p>Tamam da, Yezid ile Abdullah bin Sebe ne alaka, değil mi?</p>



<p>Daha Alicilik, Alevilik yoktu ama Abdullah bin Sebe, Şia mezhebinin üst aklının kurucusu olarak tarihe geçmişti.</p>



<p>Önceleri biraz akıl karıştırdı;</p>



<p>&#8220;İnsanların, Îsâ’nın döneceğine inandıkları halde Muhammed’in döneceğini kabul etmemeleri şaşılacak şeydir, dünyaya dönmeye Muhammed daha layıktır&#8221; diyerek Kurani daveti tam anlamamış bazılarını yanına topladı.</p>



<p>Hazreti Osman&#8217;a suikastı planladı&#8230; Başardı&#8230; Çevresindekilerin mescidde kılıç çekerek biat almaları sonucu Hazreti Ali için zorla biat topladı. Hazreti Ali, halife ilan edilince de adamlarıyla etrafını kuşattı. Hazreti Ayşe ile Hazreti Ali arasındaki Cemel Vakasında Haricileri organize etti&#8230; Her iki taraf birbirlerine saldırdılar&#8230; Artık her iki taraf da kan dökmüş ve yüzlerce yıl sürecek düşmanlık başlamıştı.</p>



<p>Arkasında Arapların en asil ve en kalabalık iki kabilesi Ümeyye ve Kelb kabilesi olan Muaviye de, Hazreti Osman&#8217;ın katilleri cezalandırılmadan Hazreti Ali&#8217;ye biat etmeyeceğini açıklamıştı. Halbuki Hazreti Ali&#8217;nin etrafında sahabeden çok az kimse kalmış ve&nbsp; çevresi o katiller tarafından kuşatılmıştı. On binlerce sahabenin öldüğü Sıffin olayı da bu gerilimin sonucu yaşandı.</p>



<p>Harici Abdurrahman bin Mülcem, Hazreti Ali&#8217;yi şehid edince Abdullah İbni Sebe şöyle dedi:</p>



<p>&#8220;Hazreti Ali ölmemiştir. O kıyametten önce dönüp asasıyla Araplar’ı yola getirecek ve dünyayı adaletle dolduracaktır.&#8221;</p>



<p>Sonra Hazreti Hüseyin&#8217;i Kerbela&#8217;da yalnız bıraktılar&#8230; Sonra da Muaviye&#8217;nin haklılığını ve hilafetini kabul eden Hazreti Hasan&#8217;ı zehirlediler. Yezid&#8217;in aslında hiç bir şeyden haberi yoktu&#8230; Ne Alevileri bildi ne de Haricileri&#8230; Tarih de bin dört yüz yıldır, bu organize bir terör ve anarşi ortasında şaşırıp kalan bu şahısları tartıştı.&nbsp;</p>



<p>İslam tarihinde hizipleşme veya particilik, kaba hatlarıyla kadim bir Yahudi imzasıyla başlamıştı.</p>



<p>Bu tarihten sonra Şia, Abdullah bin Sebe&#8217;nin açtığı yolda ilerledi. O kadar uç fikirlerle olmasa da, Hristiyan teslis inancını itikadına yerleştirdi. Yahudi din adamlarının günahsız, masum ve dine kural koyucu özelliğini de on iki imam itikadına aldı ve gerçekte İslam dışı ama görünürde İslam bir din olarak tarihin sayfalarına yazıldı.</p>



<p>Şia&#8217;nın kurduğu Fatımi devleti bile Ali, Hasan veya Hüseyin adını almadı&#8230; Yahudilik anadan devam ettiği için Fatımi adını tercih ettiler. Bu dönemde on binlerce yalan ve hadis uydurdular. Bu yalanlar Sunni itikada da bu dönemde yerleşti. Said Nursi&#8217;nin risalelerinde her on sayfada bir, bu itikadi söylemlerle Hazreti Ali ve Cebrail&#8217;den bahsedilir. Bugün solcu aleviler ve sağcı sunniler, bu şekilde böyle temeller üzerinde bir arada olabildiler.</p>



<p>Yoksa Yezid&#8217;in bugün ile hiç bir alakası yok&#8230; Hazreti Osman ve Hazreti Ali&#8217;yi aynı fitne şehid etti.</p>



<p>Fatımiler Kudüs&#8217;ü Haçlılar&#8217;a niye ve nasıl teslim ettiler sanıyorsunuz? Bugün soldan ve sağdan iki ayrı söylem&#8230; Kılıçdaroğlu &#8220;Suriye dost, bize kim saldıracak?&#8221; ve Fetoş da &#8220;Haçlılar bize saldırmaz&#8221; demiyor mu?</p>



<p>Batının gözünde, Anadolu&#8217;daki Selçuklu da, Osmanlı da ve hatta Cumhuriyet de, Müslüman Türk devletidir. Gerçekte de aynı devlettir ve sadece yönetenler değişmiştir.</p>



<p>Ermeni ve İran medyasında, Erdoğan Hükümeti sonrası kendi planlarını çok rahat uygulayacaklarını yazıyor. Bu manzarayı iyi okumak gerekiyor.</p>



<p>Bugün, Batı dünyası Haçlı emellerinden vaz geçmedi&#8230; İstanbul&#8217;u ve Ankara&#8217;yı teslim almayı hala düşünüyorlar. Haçlılar gelseler, savaşmadan Kudüs&#8217;ü kendilerine teslim eden zihniyeti iktidarda görmek istemezler mi? İşte muhalefetin yaptığı da tamamen budur.</p>



<p>Anlamak gerek, anlatmak gerek ama anlamak isteyene&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yezidin-gunahi-ne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dün Dündür</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dun-dundur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dun-dundur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Mar 2023 07:44:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Kılıçdaroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18682</guid>

					<description><![CDATA[Kemal Kılıçdaroğlu, önceki cumhurbaşkanlığı seçiminde gazetecilerin “Kafanızdan geçeni, aklınızdan geçeni anlamaya çalışıyoruz, aday olacağım demiyorsunuz, sayın genel başkan’’ sorusunu şöyle cevaplamıştı; ‘’Efendim bir partinin genel başkanı cumhurbaşkanı adayı olmamalı, bir partinin genel başkanı cumhurbaşkanı adayı olursa, velev ki seçildi, nasıl gidecek namusu ve şerefi üzerine yemin edecek, ‘ben tarafsız olacağım’ diye? Benim namusum ve şerefim bu kadar ucuz mu? Ben nasıl namusum ve şerefim üzerine, tarih huzurunda ve büyük Türk milleti önünde diyeceğim ki ‘tarafsız davranacağım’, ya o zaman demezler mi kardeşim, ‘tarafsızsan sen nasıl falan parti üyesisin?’’ (1) Ben Kemal beyin bu sözlerine katılmıyorum, ister belediye başkanı olsun ister cumhurbaşkanı, fark etmez, partili olmak (ki resmi olarak üye ol veya olma herkes partilidir) tarafsız davranmaya mani değildir, yeter ki sen bunu iste, pratikteki uygulamalar da bu ilkeyi değiştiremez.Fakat sorun şu ki, Kemal bey tutamayacağı sözler söylüyor, hem de büyük sözler, namus kavramı ile detaylandırdığı adaylık konusundaki bu sözlerinde olduğu gibi. Bu çok ciddi bir problem ve tedirgin edici bir durum. Önceki seçimlerde ‘’bir partinin genel başkanı cumhurbaşkanı adayı olamaz, olmamalı’’ diyordu şimdi ise ‘’ben adayım’’ diyor ve başka da bir şey demiyor, hem de yaptıkları -kararlar oybirliğiyle alınacak şeklindeki- mutabakatı çiğneyerek ve ittifaktaki ikinci büyük partiyi dışlayarak (Akşener’in itirazına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kemal Kılıçdaroğlu, önceki cumhurbaşkanlığı seçiminde gazetecilerin “Kafanızdan geçeni, aklınızdan geçeni anlamaya çalışıyoruz, aday olacağım demiyorsunuz, sayın genel başkan’’ sorusunu şöyle cevaplamıştı;</p>



<p>‘’Efendim bir partinin genel başkanı cumhurbaşkanı adayı olmamalı, bir partinin genel başkanı cumhurbaşkanı adayı olursa, velev ki seçildi, nasıl gidecek namusu ve şerefi üzerine yemin edecek, ‘ben tarafsız olacağım’ diye? Benim namusum ve şerefim bu kadar ucuz mu? Ben nasıl namusum ve şerefim üzerine, tarih huzurunda ve büyük Türk milleti önünde diyeceğim ki ‘tarafsız davranacağım’, ya o zaman demezler mi kardeşim, ‘tarafsızsan sen nasıl falan parti üyesisin?’’ (1)</p>



<p>Ben Kemal beyin bu sözlerine katılmıyorum, ister belediye başkanı olsun ister cumhurbaşkanı, fark etmez, partili olmak (ki resmi olarak üye ol veya olma herkes partilidir) tarafsız davranmaya mani değildir, yeter ki sen bunu iste, pratikteki uygulamalar da bu ilkeyi değiştiremez.<br>Fakat sorun şu ki, Kemal bey tutamayacağı sözler söylüyor, hem de büyük sözler, namus kavramı ile detaylandırdığı adaylık konusundaki bu sözlerinde olduğu gibi. Bu çok ciddi bir problem ve tedirgin edici bir durum.</p>



<p>Önceki seçimlerde ‘’bir partinin genel başkanı cumhurbaşkanı adayı olamaz, olmamalı’’ diyordu şimdi ise ‘’ben adayım’’ diyor ve başka da bir şey demiyor, hem de yaptıkları -kararlar oybirliğiyle alınacak şeklindeki- mutabakatı çiğneyerek ve ittifaktaki ikinci büyük partiyi dışlayarak (Akşener’in itirazına karşı ‘’o zaman biz de 5 parti olarak açıklama yaparız’’ demesi, bir çırpıda onu yok sayması vs, tabii bu durumda yaptıkları mutabakatı sadece Kemal bey değil diğer beş lider de çiğnemiş oldu)</p>



<p>Bu durumda asıl sorulması gereken şu;<br>Kemal bey aday oldu ve seçildi diyelim, bu 5 yıl boyunca icranın başında olacak demektir, ittifaktaki diğer partilerin onayına ihtiyaç duymadan tüm bakanları ve binlerce bürokratı atayabilir demektir, onu bağlayan resmî bir şey yok çünkü. İttifak mutabakatı mı dediniz! Geçiniz onu. Seçim öncesi dönemde (yani hala ciddi manada diğerlerine ihtiyacı varken) bunu yapan, yaptıkları mutabakatı anında çiğneyen biri, seçimden sonra, tüm yetkileri eline alınca benzer davranışları niye sergilemesin? Onu bağlayan ne var? Ne parlamenter sitemdeki gibi güvenoyu sorunu var ne de hükümeti düşürebilme vs (400 mv gerekiyor bunun için).</p>



<p>Tabi bu durumu öncelikle ittifaktaki diğer partiler, özellikle de tabanları düşünmeli (Saadet, Deva, Gelecek ve Demokrat P). Şöyle bir örnek verelim mesela; Saadet partililer bir sabah kalktıklarında bir bakmışlar ki, ‘’Cumhurbaşkanı Kemal Kılıçdaroğlu İstanbul Sözleşmesini fesheden Cumhurbaşkanı kararnamesini iptal etmiş’’ Yani bir zamanlar uğruna ortalığı ayağa kaldırdıkları (onlara göre aileyi çökerten, eşcinselliği meşrulaştıran, tüm kötülüklerin anası niteliğindeki) İstanbul Sözleşmesini yeniden devreye almış, ne yapacaklar? Üstelik Kılıçdaroğlu bunu yapacağını söylüyor da, yani sizi kandırmış olmayacak, ama siz kendinizi kandırmış olacaksınız!<br>Ve buna benzer yüzlerce icraat!<br>Ne yapacaksınız?</p>



<p>1-https://twitter.com/habermujdeli/status/1631630959052312579?s=48&amp;t=UQAhMko76Pmcw77X0ISoqQ&amp;fbclid=IwAR3-a41fOIdhlo36asYFerqQ5viwIbB8ke1mXTHtq4xb6ntm1NEPGWK-H-I</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dun-dundur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasî Haklar ve Türk Kadını</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/siyasi-haklar-ve-turk-kadini/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/siyasi-haklar-ve-turk-kadini/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Dec 2022 12:50:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18588</guid>

					<description><![CDATA[İngiliz filozof ve siyaset adamı John Stuart Mill 1866 yılında parlamentoya sunduğu bir yasa tasarısı ile kadınlara da seçimlerde oy kullanma hakkı verilmesini teklif eder. Mill’in bu teklifi reddedilir. Tasarıya şiddetle muhâlif olanlar arasında İngiltere Kraliçesi Viktorya da vardır. O bile parlamentodaki erkek vekiller gibi düşünmekte ve hemcinslerine yönelik en ufak bir hak tanıma arzusu taşımamaktadır.  VIII. Henry’nin öldüğü yıl olan 1547’de İngiltere’de kadınların İncil’e el sürme yasağı kaldırılır. Hristiyanlığın zuhûrundan on beş asır ve İngiliz tarihindeki ilk demokratik belge sayılan Magna Carta’nın (1215) ilânından ancak üç yüz otuz iki yıl sonra İngiliz kadını kendi kitâb-ı mukaddesine dokunabilme hakkını elde eder. Bu gerçek göz önüne alındığında, Mill’in teklifine âdeta koro hâlinde karşı çıkılmasını yadırgamamak gerekiyor. Kadın hakları söz konusu olduğunda demokrasinin beşiği olan İngiltere’de bile durum bu merkezdedir. Varın, diğer Avrupa ülkelerini siz düşünün.  Ülkemizde zaman zaman kadınların siyasî haklarını yeterince kullanamadıkları, parlamentoda yeterli sayıda kadın milletvekili olmadığı ve Türk kadınının diğer sahalarda olduğu gibi bu sahada da geri olduğu ifade edilmiştir. Konu mukayeseli bir bakış açısıyla ele alındığında gerçekte bu kanâatin pek de doğru olmadığı görülecektir. Öncelikle kadınların sadece Türk toplumunda değil, her toplumda öne çıkıp varlık gösterebilmeleri, özellikle de politikada yer edinebilmeleri, eğitim seviyelerinin yükselmesiyle beraber iktisâdî açıdan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İngiliz filozof ve siyaset adamı John Stuart Mill 1866 yılında parlamentoya sunduğu bir yasa tasarısı ile kadınlara da seçimlerde oy kullanma hakkı verilmesini teklif eder. Mill’in bu teklifi reddedilir. Tasarıya şiddetle muhâlif olanlar arasında İngiltere Kraliçesi Viktorya da vardır. O bile parlamentodaki erkek vekiller gibi düşünmekte ve hemcinslerine yönelik en ufak bir hak tanıma arzusu taşımamaktadır. </p>



<p>VIII. Henry’nin öldüğü yıl olan 1547’de İngiltere’de kadınların İncil’e el sürme yasağı kaldırılır. Hristiyanlığın zuhûrundan on beş asır ve İngiliz tarihindeki ilk demokratik belge sayılan Magna Carta’nın (1215) ilânından ancak üç yüz otuz iki yıl sonra İngiliz kadını kendi kitâb-ı mukaddesine dokunabilme hakkını elde eder. Bu gerçek göz önüne alındığında, Mill’in teklifine âdeta koro hâlinde karşı çıkılmasını yadırgamamak gerekiyor. Kadın hakları söz konusu olduğunda demokrasinin beşiği olan İngiltere’de bile durum bu merkezdedir. Varın, diğer Avrupa ülkelerini siz düşünün. </p>



<p>Ülkemizde zaman zaman kadınların siyasî haklarını yeterince kullanamadıkları, parlamentoda yeterli sayıda kadın milletvekili olmadığı ve Türk kadınının diğer sahalarda olduğu gibi bu sahada da geri olduğu ifade edilmiştir. Konu mukayeseli bir bakış açısıyla ele alındığında gerçekte bu kanâatin pek de doğru olmadığı görülecektir. Öncelikle kadınların sadece Türk toplumunda değil, her toplumda öne çıkıp varlık gösterebilmeleri, özellikle de politikada yer edinebilmeleri, eğitim seviyelerinin yükselmesiyle beraber iktisâdî açıdan da güçlenmelerine bağlı bir durumdur. İçtimâî ve iktisâdî şartlar rayına oturduğunda, siyasî hakların kullanılması da kolaylaşmaktadır. Ayrıca aynı durum erkekler için de geçerlidir. Ama birilerinin iddia ettiği gibi bu toplumda eskiden beri sistemli bir kadın düşmanlığı yapıldığı ve kadınların hâkim zihniyet tarafından kasıtlı olarak bir köşeye itilerek geri bırakıldıkları iddiası sadece mesnetsiz bir önyargıdan ibârettir. Bu toplumda tarihin hiçbir döneminde Batı’nın tarihindekine benzer şekilde sistemli bir kadın ayrımcılığı olmadığı gibi, Türk kadını siyasî haklarına kavuşma bahsinde de Batılı hemcinslerinden geri değildir. Hattâ bu konuda birçok Batılı ülkenin önünde olduğu da açıktır.</p>



<p>Batı’da kadın, diğer bahislerde olduğu gibi siyasî haklarını elde etme hususunda da çok uzun süren bir mücadele sürecinden geçmiştir. XIX. yüzyılın ikinci yarısında John Stuart Mill’in girişimiyle başlayan oy hakkı mücadelesine feministler sahip çıkmış, bu mücadele ancak yarım asır sonra semeresini vermiş, I. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl olan 1918’de İngiltere’de yalnızca evli, mülk sahibi ve de otuz yaşın üzerinde olan üniversite mezunu kadınlara bu hak tanınmıştır. Aristokrat İngiliz kafası daha ilk etapta kadının oy verme hakkını birtakım esaslara, özellikle de mülkiyet ve yüksek eğitim gibi statü belirleyicisi olan iki temel şarta bağlamıştı. Gerçi Avrupa’da kadınlara oy verme hakkı tanıyan ilk ülke İngiltere de değildi. Yüzyılın başından itibaren Finlandiya, Norveç gibi bazı ülkeler bu hakkı daha erken tarihlerde kadınlarına tanımıştı. 1928’de ise İngiltere’de bu hak yirmi bir yaşını idrâk eden kadın-erkek herkese tanınmıştır. Dikkate değer olan tarafsa, bu süreçte boykotların, hapislerin, açlık grevlerinin ve zaman zaman da şiddetin egemen olduğu dönemlerin yaşanmış olmasıdır. Batılı kadın demokrasinin kıblesi olan İngiltere’de bile ancak böylesine zorlu bir süreçten geçerek en temel siyasî haklarına kavuşabilmiştir. Bizde bir avuç entelle sonradan görme züppenin dışında hiç kimsenin iltifat göstermediği feminizmin Batı’da neden bu kadar büyük bir gelişme potansiyeline sahip olduğu İngiltere tarihinde yaşanan şu gelişmelerden anlaşılabilir.</p>



<p>5 Aralık 1934 tarihli anayasa değişikliğiyle Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. Birçok Avrupa ülkesinde ise kadınların siyasî haklarına kavuşmaları bu tarihten sonradır. Fransa ve Belçika’da 1944’te yapılan yasa değişiklikleriyle kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Siyasî hakları uğruna örgütlü mücadeleyi XIX. yüzyılda başlatan ve Fransız Devrimi’nden itibaren de siyasî hayatın içinde olan Fransız kadınları bile oldukça geç bir tarihte, ancak II. Dünya Savaşı’nın yarattığı olağanüstü koşullarda bu hakkı elde edebilmişlerdir. Alman ve İtalyan kadınları ise I. Dünya Savaşı’ndan sonra siyasî haklarına kavuşmalarına rağmen bu haklara uzun süre sahip olamamışlardır. Faşizm ve Nazizm’in hortlamasıyla beraber bu hakların bir kısmı diktatörler tarafından geri alınmış, o yüzden de bu ülkeler kesin olarak ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra kadınlarına siyasî haklarını verebilmişlerdir. Aynı durum Portekizli kadınların da başına gelmiş, cumhuriyet idâresinde kazandıkları haklarını Salazar’ın diktatörlüğü devrinde kaybetmişlerdir. Portekizli kadınlar bu hakkı bir daha ancak aradan yarım asır geçtikten sonra 1976’da elde edebilmişlerdir. Sahip olduğu özellikleriyle çağdaşlığın simgesi olarak lanse edilen İsviçre dahi bu konuda çok geç kalmış, ancak 7 Şubat 1971’de çıkartılan bir yasayla İsviçreli kadınlar seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardır. Hattâ bazı kantonlarda bu hakkın yasalaşması 1990’ı bulmuştur. Medeni kanunu aldığımız İsviçre bile bizden ancak otuz yedi yıl sonra kadınlarına bu hakkı tanımıştır. Avrupa medeniyetinin köklerini kendisinde aradığı komşumuz olan Yunanistan’da ise bu hak kadınlara bizden on sekiz yıl sonra 1952 senesinde tanınmıştır.</p>



<p>Avrupa tarihinde saltanat verâseti yoluyla tahta oturan hanedan mensubu kadın hükümdar ve yöneticileri bir tarafa bırakacak olursak 1979 senesine kadar Avrupa’nın ve hattâ bilumum bütün Batı dünyasının başına birinci dereceden görev yapan bir kadın yönetici gelmemiştir diyebiliriz. Sadece İngiltere’nin değil, bütün Avrupa’nın ilk kadın başbakanı olan Margaret Thatcher bu konuda bir ilke imza atmıştır. Ondan tam on iki yıl sonra ise Fransa ilk kez bir kadın başbakanla tanışmış, Edith Cresson 1991’de göreve başlamıştır. Avrupa tarihinde modernleşmenin öncüsü olan bu iki toplum, modern toplum ve ulus devlet vasfını kazandıktan hayli zaman sonra ancak bir kadın yöneticiye sahip olabilmiştir. 1789’dan 1871’e kadar kesin kararını verememiş bir üslûp içinde cumhuriyet idâresini denemiş, o tarihten itibarense artık kesin kararını vermiş olarak bu tarzı idâreyi benimsemiş olan Fransa devleti kat’î olarak cumhuriyet idâresine geçtikten tam yüz yirmi yıl sonra bir kadın başbakana hükûmeti teslim etmiştir.                 </p>



<p>Almanya’nın ilk kadın başbakanıysa 2005’te koltuğuna oturan Angela Merkel’dir. 1871’de Bismarck öncülüğünde birliğini tamamlayarak ulus-devletini kuran Almanya, bir kadın başbakana ancak bu tarihten tam yüz otuz dört yıl sonra sahip olabilmiştir. Modern ulus-devletini 1923’te kuran Tük toplumu ise cumhuriyetin yetmişinci yılında bir kadını bu göreve getirmiştir. Fransız İhtilali’nden sonra cumhuriyeti tanıyan fakat kesintisiz olarak 1871’den itibaren cumhuriyetle idâre olunan Fransa bile ilk defa 1991’de bir kadın başbakanla tanışmıştır. Edith Cresson’un Fransa&#8217;nın ilk kadın başbakanı olarak göreve başlamasından yalnızca iki yıl sonra Türkiye’de Tansu Çiller başbakan olmuştur. Ve bir kadının Türkiye’de başbakan olmasından on iki yıl sonra Almanya’nın ilk kadın başbakanı olan Merkel o koltuğa oturmuştur.</p>



<p>Batı demokrasisinin lideri olan ABD ise bugüne kadar bir kadın başkana sahip olamamıştır. 1920 senesinde gerçekleşen anayasa değişikliğiyle ABD’li kadınlar siyasî haklarına kavuşmalarına ve o tarihten bugüne değin de aradan bir asrı aşan bir zaman geçmiş olmasına rağmen Amerikalılar hâlâ bir kadın başkan seçememiştir. 2008’deki başkanlık seçimleri öncesinde Demokrat Parti’nin iki başkan adayından birisi zenci bir erkek, diğeri ise beyaz bir kadındır. Sosyal bünye yedi başlı ejderha misâli her an başını kaldırmaya hazır ırkçılık mikrobuyla mâlûl bulunmasına rağmen delegelerin çoğunluğu bir kadının değil de bir zencinin başkan adayı olmasından yana tercihte bulunmuştur. Kısacası Yeni Dünyanın en eski ve devamlı demokrasisi olan Amerikan devlet ve toplumu dahi bugüne kadar bir kadın başkan seçme husûsunda fazla istekli davranmamıştır.</p>



<p>Türk kadınının parlamentodaki temsil nispeti de her zaman tartışma konusu olmuş ve kadınların bu çatı altında kemiyet açısından da ciddî bir ağırlığa sahip olmaları gerektiği ifade olunmuştur. Bazen konuyla ilgili değerlendirme yapılırken düz mantıkla hareket edilerek nüfusun yarısının kadın olduğu, o itibarla meclisin yarısının da kadınlardan oluşması gerektiği savunulmuştur. Son derece sağlıksız, sığ ve feminen bir bakış açısının eseri olan bu yaklaşım tarzını eleştirmemizin sebebi, asla maskülen bir bakış açısına sahip olmamız değildir. Kadınların erkeklerle gelir seviyesi ve eğitim düzeyi bakımından eşit hâle gelmesi durumunda meclis aritmetiğinin kadınlar lehine değişip böyle bir neticenin doğması zaten kaçınılmazdır. Ayrıca olmalıdır da…</p>



<p>Kadını iktisâdî ve sosyal açılardan güçlendirmeden mecliste yüksek bir nispetle temsil edilmesini sağlamaya dönük girişimler, realiteyle bağdaşmayan sunî neticeler doğuracaktır. Nitekim geçmişte bunun örnekleri de görülmüştür. Kadınlara siyasî haklarının verilmesinden sonra yapılan ilk genel seçimde meclise on sekiz kadın milletvekili girmiş olup daha sonraki seçimlerde altmış yıl boyunca bu sayıya bir daha ulaşılamamıştır. Bunun sebebi, 1935 seçimleri sonucunda oluşan meclisin, tek parti döneminin şartları gereği devlet başkanının hazırladığı listenin seçmen tarafından onaylanmasından ibâret olmasıdır. O dönemde devlet başkanının takdir ettiği sayıda kadın, milletvekili sıfatıyla mecliste yer almıştır. Daha sonraki yıllarda, bilhassa da demokrasiye geçildikten sonra ekonomik ve sosyal gerçeklerle bağdaşmayan bu durum bir daha tekrarlanamamıştır. 1999’dan sonra yapılan her seçim ise meclisteki kadın milletvekili sayısının artışıyla sonuçlanmıştır. Daha önceki dönemde on üç olan kadın parlamenter sayısı 1999 seçimlerinde yirmi üçe çıkmış, 2002 seçimlerinde bu sayı sadece bir artarak yirmi dört olmuş, 2007 seçimlerinde ise %100 bir artışla kırk sekize ulaşmıştır. 2011 genel seçimlerinde de kadınların toplum hayatında artan ağırlıklarına paralel olarak meclise giren kadın parlamenter sayısı %60 oranında artarak yetmiş sekizi bulmuştur. 2007 ve 2011 seçimleri kadınların meclis aritmetiği içindeki ağırlıklarının arttığı yıllar olup özellikle de 2007 seçimlerinde Cumhuriyet tarihinin rekoru kırılarak kadın milletvekili sayısı bir önceki yasama yılına göre tam iki katına çıkmıştır. İşin dikkate değer olan diğer bir yönü ise kadınların parlamento içindeki ağırlığının artmasıyla Türkiye’de orta tabakanın iktisâdî ve sosyal açıdan güçlenmesinin aynı zaman diliminde gerçekleşmiş olmasıdır. Bence konu bu açıdan da incelenmeye değerdir.  </p>



<p>Tarihe baktığımızda, Batılı kadının siyasî haklara sahip olma ve onları kullanma husûsunda bizden hiç de önde olmadığı görülmektedir. Hattâ bu konuda Türk kadını birçok Batılı ülke kadınının oldukça önündedir. Batılı kadının belki de Türk kadınından üstün olduğu tek husûs, uzun bir siyasî mücadele geçmişine sahip bulunmasıdır. Zîrâ Türk kadını bugün sahip olduğu siyasî haklarını Batılı hemcinsleri gibi uzun soluklu bir mücadelenin içinden geçerek kazanmamıştır. Ona bu haklar hediye edilmiştir.</p>



<p>Batı’nın tarihinde zorlu mücadeleler neticesinde erişilen olumlu sonuçlara, bizim tarihimizde sadece bir tek gün içinde gerçekleşen hukukî düzenlemelerle ulaşılmıştır. 1856 senesinde nasıl Ahmet Cevdet Paşa’nın bir lâyihasıyla kölelik kaldırılmış ve toplumdan buna yönelik ciddî bir itiraz yükselmemişse, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildiğinde de toplumdan buna “hayır” diyen bir muhâlif ses çıkmamıştır. Irk ve cins ayrımcılığı gibi bir yığın sosyal defosu olan Batı toplumlarının bu husûsiyeti geçmişten gelen sınıflı toplum yapılarının uzantısıdır. Batı dünyasında olduğu şekliyle bir sınıf kavramı olmayan ve bu yüzden de değerler hiyerarşisinin merkezine adalet kavramını yerleştiren Türk cemiyeti, kadın mes’elesinde de yaygın kanâatin aksine kötü bilançoya sahip bir toplum değildir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/siyasi-haklar-ve-turk-kadini/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşağı Tükürsen Sakal Yukarı Tükürsen Bıyık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/asagi-tukursen-sakal-yukari-tukursen-biyik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/asagi-tukursen-sakal-yukari-tukursen-biyik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2022 09:26:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18542</guid>

					<description><![CDATA[CUMHURBAŞKANI SELO Sosyal Medya izlemeye çok vakit ayırmadığımı sanıyorum ama galiba yanılıyorum. Televizyon ve haber izlemediğim için kendimi şanslı hissetsem de sosyal medya konusunda henüz o köprüleri atabilmiş değilim. Bir gün o da olacak inşallah. Yine sosyal medyada gezinirken bir başlık dikkatimi çekti. AKP’nin kalesinde soruyoruz. Recep Tayyip Erdoğan mı yoksa Selahattin Demirtaş mı diye. AKP’nin kalesi dedikleri yer Cizre. Hani şu ilim deryası Cezerî var ya onun memleketi. Soru yöneltilenlerin tamamını dikkatle inceledim. Başı açığı da kapalısı da sakallısı da küpeli erkeği de var. Birçok videoyu sonuna kadar neredeyse hiç izlemem ama bunu bitirinceye kadar ayrılamadım ekrandan. Soru malum. Muhataplar da öyle. Cizreli. Soruyu soran Kürtçe bildiği bazı diyaloglar tam tercüme edilmemiş. Ama o da bölge insanı belli. Yüz otuz civarında insana soruldu. Her biri birbirinin ardına aynı cevabı verdi. Hepsi istisnasız Selahattin Demirtaş dedi. Açıkçası beklemediğim bir şeydi. Saf olduğum için değil. Bu boyutu beklemiyordum demek daha yerinde olur. O kadar kişi içinden bir tane tereddüt gösteren, ya da farklı bir şey ifade etmeye çalışan yok. Tek cevap verip durmadan devam ediyorlar. Hani bu da soru mu canım dercesine. Devlet ya da mahkemeler bir Kürt kahraman çıkarmayı yeniden başarmış gözüküyor. Hatta bazıları onun mazlum olduğunu bir kısmı ise &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>CUMHURBAŞKANI SELO</p>



<p>Sosyal Medya izlemeye çok vakit ayırmadığımı sanıyorum ama galiba yanılıyorum. Televizyon ve haber izlemediğim için kendimi şanslı hissetsem de sosyal medya konusunda henüz o köprüleri atabilmiş değilim. Bir gün o da olacak inşallah. Yine sosyal medyada gezinirken bir başlık dikkatimi çekti. AKP’nin kalesinde soruyoruz. Recep Tayyip Erdoğan mı yoksa Selahattin Demirtaş mı diye. AKP’nin kalesi dedikleri yer Cizre. Hani şu ilim deryası Cezerî var ya onun memleketi. Soru yöneltilenlerin tamamını dikkatle inceledim. Başı açığı da kapalısı da sakallısı da küpeli erkeği de var. Birçok videoyu sonuna kadar neredeyse hiç izlemem ama bunu bitirinceye kadar ayrılamadım ekrandan.</p>



<p>Soru malum. Muhataplar da öyle. Cizreli. Soruyu soran Kürtçe bildiği bazı diyaloglar tam tercüme edilmemiş. Ama o da bölge insanı belli. Yüz otuz civarında insana soruldu. Her biri birbirinin ardına aynı cevabı verdi. Hepsi istisnasız Selahattin Demirtaş dedi. Açıkçası beklemediğim bir şeydi. Saf olduğum için değil. Bu boyutu beklemiyordum demek daha yerinde olur. O kadar kişi içinden bir tane tereddüt gösteren, ya da farklı bir şey ifade etmeye çalışan yok. Tek cevap verip durmadan devam ediyorlar. Hani bu da soru mu canım dercesine. Devlet ya da mahkemeler bir Kürt kahraman çıkarmayı yeniden başarmış gözüküyor. Hatta bazıları onun mazlum olduğunu bir kısmı ise evet gerçekten bir kısmı da kahraman olduğunu söylüyordu.</p>



<p>Adam suç mu işlemiş, mahkeme kararıyla mı hapse atılmış hiç ama hiç birinin umurunda değil. Yaptıklarını ya da suçlandığı şeyleri bilmediklerini düşünmüyorum. Ama belli ki suç olarak görmüyorlar. O zaman onları da hapse mi atacağız? Yoksa devlet, iktidar ya da hukuk düzenimiz kendisini daha iyi mi anlatmalı bilemedim.</p>



<p>YENİ HASAN MEZARCI MAHİR ÜNAL MI OLSUN?</p>



<p>Her ne zaman bir siyasi cumhuriyet tarihinde ki yanlışları söyleyecek olsa başına bu geliyor. Gazeteciler hatta keskin Atatürkçüler bile eleştirdiği zaman onlara bir şey söylenmiyor ya da yapılmıyor. Ne de olsa evin çocukları onlar. Ama muhafazakâr ya da Müslüman kimlikle bunları söyleyince akla gelmeyecek şeyler dile getirilmeye muhatap kendi camiasında bile mahkûm edilmeye çalışılıyor. Mahir Ünal aslında çok kimsenin söylediği hatta diğerlerinin tiye aldığı harf devrimine normal bir eleştiri yapmış olsa da eninde sonunda evin çocuğu değil. En fazla olsa olsa enişte olur. O da belli ki iç güveyisi cinsinden.</p>



<p>Cumhuriyetin değerlerine küfredenler PKK’lı ya da DHKP-C’li olunca da sorun yok. Çünkü en marjinalinden tutun da ana muhalefete kadar sol kanadın her birinin ciddi bir kanıksamışlıkları var. Kim söylerse söylesin ama onlar söylemesin. Neden? Çünkü devam eden sistemi değiştirmeye niyeti olanlar da gücü yetecek olanlar da onlar. O zaman vurun abalıya. Ev sahibi olduklarını düşünmekten buna inanmaktan asla vaz geçmeyecekler. Ve diğerlerine kendi evlatlarını elleriyle parçalatmanın iştihasından oldukça yüksek bir zevk aldıklarını da iyi biliyoruz.&nbsp; &nbsp;</p>



<p>DERSE GİRMEME EYLEMCİLERİ</p>



<p>Size bir de komik fıkra anlatayım.</p>



<p>Ülkede ki bütün sendikalar (Buz devrinde ki ceed’in karahindiba bulduğunda ki sevinciyle okuyun bu kısmı) (biri hariiiç) iki Kasım rakamla da yazayım 2 Kasım günü uzmanlık sınavı ve öğretmen meslek kanununu protesto etmek için eylem kararı aldılar. O gün ilk derse girmeme kararını uzun süre önce deklare ettiler. Arası çok sürmedi o ‘’ biri ‘’ de karar almış ve 1 Kasım yazıyla da yazayım Bir Kasım’da aynı protestoyu yapma kararı almış. Ne oldu şimdi. Öne mi geçmiş oldunuz bey efendiler.</p>



<p>Bence komik.:))</p>



<p>Vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/asagi-tukursen-sakal-yukari-tukursen-biyik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
