<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>şirk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/sirk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 19 Nov 2021 12:38:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.7</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>şirk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hangi Unsurlar Şirke Götürür?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hangi-unsurlar-sirke-goturur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hangi-unsurlar-sirke-goturur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2021 12:38:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17901</guid>

					<description><![CDATA[Şirk, Allah’a inanmakla birlikte, Allah’ın yetki ve tasarruflarına ortak olmaktır. Allah’ın yetki ve tasarruflarına ortak edilenler, çoğu zaman din adamlarıdır (ruhban sınıfıdır.) Bazen atalar, bazen siyasi kişiliğe sahip olanlar da Allah’ın yetkilerine ortak edilmektedir. Her kim ortak edilirse edilsin, şirktir; şirk ise Allah’ı gereği gibi tanımamaktır.İnsanları şirke götüren unsurların başında şefaat/aracılık beklentisi gelmektedir. Şefaat beklentisi içinde olanlar, Allah’a yakın olmak için kendilerine “aracılar” bulurlar. Buldukları aracıların, Allah nezdinde kendilerine şefaat edip günahlardan kurtaracaklarına inanırlar. Oysa Allah, bu inancı şiddetle ret etmektedir. “Onlar, Allah’ın peşi sıra kendilerine yarar da zarar da sağlamayacak şeylere tapıyorlar ve “bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki siz, Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi bildiriyorsunuz! O, onların ortak koştuklarından yüce ve uzaktır.” (Yunus 18) Tasavvuf geleneğinde iki türlü şefaat anlayışı vardır; biri hesap gününe yönelik, diğeri de dünyadaki sıkıntı ve zorluklara yöneliktir. Mesela; bir mürid, hesap gününe yönelik “şefaat ya Resululellah” diye seslenirken, dünya işlerinde sıkıntılara düştüğünde de rahatlıkla “Yetiş ya Abdulkadir Geylani” (veya başka bir gavs) diyerek ölmüş olanlardan şefaat isteyebilmektedir. Oysaki Allah’a ait yetki ve tasarruflar asla başkalarına verilemez. Kim olursa olsun, asla yardıma çağrılamaz ve şefaati istenemez; zira Allah’tan başkasından yardım ve şefaat istemek şirktir. O bakımdan, dua ederken (Allah’ı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Şirk, Allah’a inanmakla birlikte, Allah’ın yetki ve tasarruflarına ortak olmaktır. Allah’ın yetki ve tasarruflarına ortak edilenler, çoğu zaman din adamlarıdır (ruhban sınıfıdır.) Bazen atalar, bazen siyasi kişiliğe sahip olanlar da Allah’ın yetkilerine ortak edilmektedir. Her kim ortak edilirse edilsin, şirktir; şirk ise Allah’ı gereği gibi tanımamaktır.<br>İnsanları şirke götüren unsurların başında şefaat/aracılık beklentisi gelmektedir. Şefaat beklentisi içinde olanlar, Allah’a yakın olmak için kendilerine “aracılar” bulurlar. Buldukları aracıların, Allah nezdinde kendilerine şefaat edip günahlardan kurtaracaklarına inanırlar. Oysa Allah, bu inancı şiddetle ret etmektedir.</p>



<p>“Onlar, Allah’ın peşi sıra kendilerine yarar da zarar da sağlamayacak şeylere tapıyorlar ve “bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki siz, Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi bildiriyorsunuz! O, onların ortak koştuklarından yüce ve uzaktır.” (Yunus 18)</p>



<p>Tasavvuf geleneğinde iki türlü şefaat anlayışı vardır; biri hesap gününe yönelik, diğeri de dünyadaki sıkıntı ve zorluklara yöneliktir. Mesela; bir mürid, hesap gününe yönelik “şefaat ya Resululellah” diye seslenirken, dünya işlerinde sıkıntılara düştüğünde de rahatlıkla “Yetiş ya Abdulkadir Geylani” (veya başka bir gavs) diyerek ölmüş olanlardan şefaat isteyebilmektedir.</p>



<p>Oysaki Allah’a ait yetki ve tasarruflar asla başkalarına verilemez. Kim olursa olsun, asla yardıma çağrılamaz ve şefaati istenemez; zira Allah’tan başkasından yardım ve şefaat istemek şirktir. O bakımdan, dua ederken (Allah’ı yardıma çağırırken ve isteklerimizi arz ederken) sadece O’nun isimleriyle dua etmekle (O’nu çağırmakla) mükellefiz.<br>“Duaları (çağrıları) duyup karşılık veren sadece Allah’tır. Allah ile aranıza koyup yardıma çağırdığınız varlıklar, onlara asla cevap veremezler…” (Ra’d 14)</p>



<p>“Allah’ın yanı sıra kıyamet gününe kadar cevap veremeyecek ve edilen dualardan haberi olmayan kimselere çağrıda bulunanlar, apaçık sapıklık içindedirler.” (Ahkaf 5)</p>



<p>Allah, Kur’an’da adı ister şefaat olsun, ister rabıta (hayal dünyasında şeyhini düşünerek irtibata geçmek ve ondan yardım talep etmek) olsun, her türlü aracılığı ve vesileciliği şirk olarak nitelendirmiştir. “Her ne istiyorsanız, sadece benden isteyiniz” diyerek hiçbir aracıya imkan ve yetki vermemiştir. Dolayısıyla şefaat beklentisi içinde olanlar, Allah’ı gereği gibi anlamadıkları için, Onun merhametini de anlayamadılar.</p>



<p>Evet Kur’an, şefaati ve her türlü aracılığı, bütünüyle müşriklerin inançları arasında zikreder. İslam akidesine göre Allah’tan başka hiçbir şefaatçi (yardımcı) yoktur. Şefaatin tümü Allah’a aittir. Allah’ın ortağı yoktur ve hiç kimseye bu yetki/izin verilmemiştir. “İzin verilenler” olarak çevrilen ayet, maalesef yanlış çevrilmektedir. Ayette “şefaat edecek kimseler” değil, “kimlere şefaat edileceği”nden söz etmektedir.</p>



<p>“O gün, Rahman olan Allah’ın kendisinden hoşnut olup izin verdiği kimseye ancak şefaat edilecektir.” (Taha 109) Kim şefaat edecek? Elbette hesap görücü olan Allah şefaat edecektir ve dilediği kimselerin günahlarını bağışlayarak cennetine koyacaktır.</p>



<p>Müslümanların önemli bir kısmı şefaat konusunu yanlış anladıkları gibi “vesile/aracı” konusunu da yanlış anlamaktadırlar. Elbette Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için çeşitli yollara ve yöntemlere başvurulur; ancak bu yol ve yöntemler, yine Kur’an’da gösterilen yol ve yöntemler olmalıdır. Mesela bir ayette Allah “vesile” ile ilgili şöyle buyurmaktadır:<br>“Ey iman edenler! Allah’a karşı takvalı olun! O’nun hoşnutluğunu kazanmak için vesile/yol arayın ve cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide 35)</p>



<p>Görüldüğü gibi, “vesile” kelimesi asla başkalarını aracı yapmak, devreye sokmak değil, cihad ederek, fedekarlık göstererek ve takvanın gereklerini yerine getirerek O’nun hoşnutluğunu kazanmayı istemektedir. Dolayısıyla vesile, Allah’a yakın olmak için bir varlığı aracı yapmak değil, aksine aracısız, Allah’ın Kur’an’da belirttiği takva yoluyla (ilkelere bağlı kalarak) O’nun hoşnutluğunu kazanmaktır. Vesileyi vasıtaya (aracıya) dönüştürmek şirktir. Allah’a yakın olmak ve O’nun hoşnutluğunu kazanmak için hiçbir vasıtaya gerek yoktur.</p>



<p>“Kim bir iyiliğe aracılık yaparsa, iyiliğin sevabından ona pay vardır” (Nisa 85) ayeti de insanları iyilik yapmaya, iyiliği yaygınlaştırma teşvik etmektedir.</p>



<p>Şunu da belirtelim ki başta Nebiler olmak üzere bilgili, ahlaklı, tecrübeli olan her kanaat önderinden yararlanmak her insanın en doğal hakkıdır; ancak o insanlara değer verirken onları aşırı yüceltmek ve ilahi sıfatlar yüklemek fetiştir, şirktir.</p>



<p>“Muhammed as, “beni, Hıristiyanların İsa’yı övdüğü gibi övmeyin.<br>“Ben de sizin gibi bir insanım (Allah’a ait sıfatları taşımıyorum); sadece bana vahyolunuyor” diyerek, insanüstü niteliklere sahip olmadığını açıkça bildirmesine rağmen, onun yolunu izlediklerini söyleyenlerin bir kısmı, (özellikle tasavvuf geleneğine sahip olanlar) başta Nebi as olmak üzere pek çok kimseye “insanüstü” nitelikler vererek onları ölümsüzleştirmeye kalkışması İslam akidesi adına kabul edilemez.</p>



<p>Maalesef, şark kültürünün bir gereği olarak, din adamları ve kanaat önderleri öldükten sonra takipçileri tarafından anıtları/türbeleri yaptırılarak azizleştirilmektedir. Ölüm yıldönümlerinde de onları anarak fetiştirmektedirler. Buldukları her değerli sözleri de onlara yakıştırmaya çalışmaktadırlar.</p>



<p>Allah’a tapar gibi bu zevatlara tapan güruh, Muhammed Nebi’yi ilahlaştırıcı sözler ve yüzlerce yalan bilgi üretmekle kalmadılar, damadı Ali b. Ebu Talip hakkında da benzer yalanları uydurarak “yarı ilah” mertebesine çıkardırlar. Şimdi Ali as, hakkında uydurulan birkaç cümleyi aktararak konuyu sonlandıralım.</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Ben, gayb ilminin anahtarının sahibiyim.</li><li>Ben, ilk çağ sahibiyim ve önceki kitaplarda zikredilmişim.</li><li>Ben, kıyamet günü mahlukatın hesabını soracak olanım.</li><li>Ben, Nuh’tan önceyim, Nuh’a gemiyim ve onun kurtuluş sebebiyim.</li><li>Ben, yağmur bulutları açanım.</li><li>Ben, kitab-ı Kur’an’ım.</li><li>Ben, her şeyi bilen ve analar rahminde suretleri yaratanım.</li><li>Ben, evlerinizde ne yaparsanız haberdar olanım.</li><li>Ben, Kabe ve Beytül Haramım.</li><li>Cennet ve cehennem anahtarları benim elimdedir.<br>(Kay. S. Hüseyin İbn Seyyid Gaybi; Haz. M. Saffet Sarıkaya; İslamiyat, C8, S1)</li></ol>



<p>Bu kaynakta Ali as için benzer uydurmalardan 70 madde sayılmaktadır. Ben sadece 10 tanesini aktardım. Bu yakıştırmaları/uydurmaları okuyanlar, başta Nebi as olmak üzere “önderler” hakkında nelerin uydurulduğunu ve onların nasıl ilahlaştırılıdığını rahatlıkla tahmin edebilirler. Yeter ki ön yargılardan, mezhep ve cemaat taassubundan uzaklaşarak hareket etsinler…</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hangi-unsurlar-sirke-goturur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasal Şirk Nedir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/siyasal-sirk-nedir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/siyasal-sirk-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Mar 2021 14:01:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16885</guid>

					<description><![CDATA[İlim ve irfanla donatılan Yusuf Peygamber hapisten çıktıktan sonra, mali yönden sıkıntılar çeken devletin maliye bakanlığına talip olmuştur. Daha açık bir ifadeyle siyasete resmi adımın atmıştır. Yeri gelmişken burada bazı şeyleri netleştirmek gerekiyor. Günümüzde dünya sistemini belirleyici kabul eden ve hayatın sorunlarına ait İslâmî çözümleri olmayan bazı ilahiyatçılar yazılarında ve ekranlarda “İslâm’ın siyasi bir talebinin olmadığını” söylemektedirler. Benzeri bir hüküm cümlesini de ülkemizdeki bazı dindar(!) kesimler siyasete karşı sözde nefret dili kullanarak; “siyasetten Allah’a sığındıklarını” ifade ediyorlar. Her iki kesimin de buluşma noktası; siyasette aktif olmaktan Müslümanları uzaklaştırmaktır. Böyle bir yargının temelinde Kur’an’daki velayetle ilgili ayetlerden cehalet, peygamberlerin gönderiliş amaçlarını bilmemek, İslâm’ın, hayatın genişlik alanlarına dair düzenlemelerini kavrayamamak, birikim yoksunluğu, yaşanılan siyasive iktisadi sorunlara çözüm üretememek, başkalarına teslimiyeti kabullenmek, Müslümanlar üzerinde uzun emelleri olan kâfirlerin oyuncağı hâline gelmek, kimlik ayırımı yapmadan herkese itaat vb. durumlar olmakla beraber, elbette kötü niyet de vardır. Neticede bu görüşlerin hepsi de tarihin öznesi olmak yerine edilgenliği tercih etmektedirler. Müslümanlara parya muamelesi yapılmasını reva görmektedirler. Bu düşüncelerine dinden deliller getirerek dinin iktidar talebini inkâr etmektedirler. Bilerek veya bilmeyerek Müslümanları ruhbanlık/papazlık medeniyetine monte etmeyi amaçlayan bu düşünceler hayata egemen olursa, İslâm dünyasının top yekûn ölümüdür. Çünkü edilgen hâle getirilen Müslümanların ellerinden tarihin öznesi olabilme isteği bile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İlim ve irfanla donatılan Yusuf Peygamber hapisten çıktıktan sonra, mali yönden sıkıntılar çeken devletin maliye bakanlığına talip olmuştur. Daha açık bir ifadeyle siyasete resmi adımın atmıştır. Yeri gelmişken burada bazı şeyleri netleştirmek gerekiyor. Günümüzde dünya sistemini belirleyici kabul eden ve hayatın sorunlarına ait İslâmî çözümleri olmayan bazı ilahiyatçılar yazılarında ve ekranlarda “İslâm’ın siyasi bir talebinin olmadığını” söylemektedirler. Benzeri bir hüküm cümlesini de ülkemizdeki bazı dindar(!) kesimler siyasete karşı sözde nefret dili kullanarak; “siyasetten Allah’a sığındıklarını” ifade ediyorlar. Her iki kesimin de buluşma noktası; siyasette aktif olmaktan Müslümanları uzaklaştırmaktır. Böyle bir yargının temelinde Kur’an’daki velayetle ilgili ayetlerden cehalet, peygamberlerin gönderiliş amaçlarını bilmemek, İslâm’ın, hayatın genişlik alanlarına dair düzenlemelerini kavrayamamak, birikim yoksunluğu, yaşanılan siyasive iktisadi sorunlara çözüm üretememek, başkalarına teslimiyeti kabullenmek, Müslümanlar üzerinde uzun emelleri olan kâfirlerin oyuncağı hâline gelmek, kimlik ayırımı yapmadan herkese itaat vb. durumlar olmakla beraber, elbette kötü niyet de vardır. Neticede bu görüşlerin hepsi de tarihin öznesi olmak yerine edilgenliği tercih etmektedirler. Müslümanlara parya muamelesi yapılmasını reva görmektedirler. Bu düşüncelerine dinden deliller getirerek dinin iktidar talebini inkâr etmektedirler.</p>



<p>Bilerek veya bilmeyerek Müslümanları ruhbanlık/papazlık medeniyetine monte etmeyi amaçlayan bu düşünceler hayata egemen olursa, İslâm dünyasının top yekûn ölümüdür. Çünkü edilgen hâle getirilen Müslümanların ellerinden tarihin öznesi olabilme isteği bile alınmaktadır.</p>



<p>Yeri gelmişken İslâm’ın siyasi yönü ile alakalı bir şeyler söylemenin zaruretine inanıyoruz. Şimdiye kadar hocalarımız siyasetin etimolojisi ile ilgili çok şeyler yazdıkları için biz tekrar buralara girmek istemiyoruz. Kavramsal çerçevenin iyi bilinmesini istiyoruz. Bu anlamda işe siyasetin dini açıdan tanımını yapmakla başlayalım. Siyaset; Kur’an ve sünnetten çıkarılan prensipler dâhilinde, insanların dünya ve ahiret selametlerini temin için Hz. Peygamber’e niyabeten/vekâleten ümmeti yönetme sanatıdır.</p>



<p>Böyle bir tanımın etkin olduğu siyasada hayatın anlamlandırılması vahiyle olur. Velayet Müslümanların elindedir. Hukukun kaynağı Kur’an ve sünnettir. İdareciler Müslüman, adil ve işlerini şura ile gören kimselerdir. Dağıtımda hiçbir dengesizlik yoktur. Halkın din, can, mal, akıl ve nesil/namus emniyeti sağlanmıştır. Kültürel ve cinsel fesat sıfırlanmıştır. Tekrar küfre ve zulme dönmemek için iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek kurumsal hâle getirilmiştir. Kısaca vasıflarını saymaya çalıştığımız yerde Müslümanlar ve İslâm’ın ahkâmı nafiz olduğu için buraya İslâmî literatürde dar’u-l İslâm denilir.[1] Böyle bir mekânı tesis edebilmek için bütün peygamberler cihad etmişlerdir. Allah Teâlâ bu mücadelenin sonunda kimi peygamberlere “medine” kurmayı nasip ederken kimilerine de nasip etmemiştir. Üstünlük böyle bir medine’yi kurmaktan ziyade, kurmak için verilen mücadelenin keyfiyetindedir. Dolayısıyla müslümanların kıymetleri, verdikleri ihlaslı mücadeleyle doğru orantılıdır.</p>



<p>İslâm Dininin siyasi talepleri dinin tevhidilik prensibinin zorunlu sonucudur. Eğer din hayata müdahil olmaz yönetim işini zalimlere veya vahiyle hareket etmeyen kurumlara bırakacak olursa, emir alanının Allah’a tahsis edilmesi gerçekleşmediği için şirk ortaya çıkmış olur. Şirkin bu türüne siyasal şirk denilir ki en büyük temsilcisi Firavun ve onun gidişatını benimseyen tüm yöneticilerdir. Bu nedenle Kur’an’da Hz. Musa ile Firavun arasındaki mücadele daha çok anlatılmıştır. Peygamberler şirkin itikadi, sosyal, ahlaki, iktisadi ve siyasi alanlarına karşı mücadele vermişlerdir. Az önce ifade ettiğimiz gibi, Hz. Musa döneminde etkin olan şirk siyasal şirktir. Belam, Karun ve Haman, Firavun’un siyasal-askeri hâkimiyetine destek veren dini, iktisadi ve sanatsal kurumların temsilcileridir. Hz. Musa kıssasından hareketle Kur’an, Hz. Peygamber’e şunu söylemektedir: Hz. Musa’nın ümmeti nasıl ki siyasal şirke düşmüş ve firavun tarafından bu şirk rejimini destekleyen kurumlar oluşturulmuş ise, senin ümmetin de siyasal şirke düşecek ve şirki destekleyen benzeri kurumlar oluşturulacaktır. Tarihi bir tecrübeyi Musa Peygamber üzerinden size tanıtıyorum ki siyasal şirk dâhil şirkin bütün türlerinden kaçınasınız. Asr-ı saadet döneminden sonraki yapılanmalara ve modernitenin dayatılmasıyla başlayan süreçlere baktığımızda görürüz ki İslâm ümmetinin başındaki en büyük bela da siyasal şirktir.</p>



<p>Allah Teâlâ’nın emir alanını hiçe saymak, insanı ya da insanların oluşturduğu din karşıtı kurumları tanrılaştırmak biçimlerinde tezahür eden siyasal şirk aynı zamanda itikadi şirktir. Kur’an genelinde, şirke karşı verilmesi gereken mücadele yeterince ele alınmış, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere diğer peygamberler de şirkin her türlüsüne tevhit mücadelesi vermişlerdir. Sonraki süreçteki Müslümanlar şirkin farklı tezahürlerini görüp tedbir almak yerine, şirki nesneler üzerine mutlaklaştırmışlardır. Bu basiret kararmasının ardından şirkin; itikadi, ahlaki, siyasi, sosyal, iktisadi yönleri hayatlarını kuşatmıştır. Siyasal şirk, tercih edilen dünya görüşünün tamamında vahyin olmamasıyla kayıtlıdır.</p>



<p>Vahye dayanan dünya görüşüne karşı beşeri olanı tercih edip iktidara taşımak ve hayatı Allahsızca anlamlandırmak siyasal şirktir.</p>



<p>[1] Şemsüddin Ebu Abdullah b. Müflh, Adab-ı Şeriyye, Kahire, trsz, c. I, s, 190.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/siyasal-sirk-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Hatırlatma</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-hatirlatma/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-hatirlatma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Nov 2020 08:32:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16209</guid>

					<description><![CDATA[Ehli Kitab’ın müşrik olması hasebiyle Hz. Peygamber (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali atadığında evvela onları Allah’ın birliğine imana davet etmesini emretmiştir.[1] Çünkü Ehli Kitap İslam nazarında müşriktir.[2] Müşrik olmaları hasebiyle Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ehli Kitab’a bir şey sormayınız. Çünkü onlar sapıttıkları için sizlere doğru yolu gösteremezler. Eğer onlara soru soracak olursanız, neticede ya bir batılı tasdik edersiniz veya bir hakkı yalanlarsınız. Şayet Musa (a.) bile aranızda olsaydı bana tabi olması gerekirdi.”[3] Buyurmuştur. Nitekim Selman el-Farisi (r.) Hıristiyanlarla ilgili bir soru sorduğunda Peygamber Efendimiz, “Kendilerinde de, dinlerinde de hayır yoktur.”[4] Açıklamasını yapmıştır. İslâm’ın bütün emirlerine teslim olmakla Müslüman olunacağına vurgu yapan Resulullah (s.a.v.), Vali Amr b. Hazm’a yazdığı mektupta “Yahudi veya Hıristiyan birisi içinden gelerek samimi bir şekilde İslam’ı kabul eder ve İslam’a hakkıyla boyun eğerse onların Müslümanlardan kabul edileceğini” belirtmiştir.[5] İslâm’ın dışındaki hiçbir din Allah Teâlâ katında makbul değildir. Sahih din; Allah’ın emrettiği, faillerinden razı olup amellerine sevap verdiği dindir.[6] Hıristiyanların ve Yahudilerin durumunu bizlere açıkça haber veren şu rivayetle yetinelim: “Biri Hz. Peygamber’e geliyor ve diyor ki: “Ey Allah’ın Elçisi! Hıristiyan birisi, İncil’e sarılıyor; Yahudi birisi de Tevrat’a sarılıyor, Allah’a da (kendi) peygamberlerine de iman ediyorlar. Fakat sana iman edip tabi olmuyorlar. Bunlar hakkında ne dersin? Resulullah (s.a.v.) &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ehli Kitab’ın müşrik olması hasebiyle Hz. Peygamber (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali atadığında evvela onları Allah’ın birliğine imana davet etmesini emretmiştir.[1] Çünkü Ehli Kitap İslam nazarında müşriktir.[2] Müşrik olmaları hasebiyle Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ehli Kitab’a bir şey sormayınız. Çünkü onlar sapıttıkları için sizlere doğru yolu gösteremezler. Eğer onlara soru soracak olursanız, neticede ya bir batılı tasdik edersiniz veya bir hakkı yalanlarsınız. Şayet Musa (a.) bile aranızda olsaydı bana tabi olması gerekirdi.”[3] Buyurmuştur. Nitekim Selman el-Farisi (r.) Hıristiyanlarla ilgili bir soru sorduğunda Peygamber Efendimiz, “Kendilerinde de, dinlerinde de hayır yoktur.”[4] Açıklamasını yapmıştır. İslâm’ın bütün emirlerine teslim olmakla Müslüman olunacağına vurgu yapan Resulullah (s.a.v.), Vali Amr b. Hazm’a yazdığı mektupta “Yahudi veya Hıristiyan birisi içinden gelerek samimi bir şekilde İslam’ı kabul eder ve İslam’a hakkıyla boyun eğerse onların Müslümanlardan kabul edileceğini” belirtmiştir.[5] İslâm’ın dışındaki hiçbir din Allah Teâlâ katında makbul değildir. Sahih din; Allah’ın emrettiği, faillerinden razı olup amellerine sevap verdiği dindir.[6] Hıristiyanların ve Yahudilerin durumunu bizlere açıkça haber veren şu rivayetle yetinelim: “Biri Hz. Peygamber’e geliyor ve diyor ki: “Ey Allah’ın Elçisi! Hıristiyan birisi, İncil’e sarılıyor; Yahudi birisi de Tevrat’a sarılıyor, Allah’a da (kendi) peygamberlerine de iman ediyorlar. Fakat sana iman edip tabi olmuyorlar. Bunlar hakkında ne dersin? Resulullah (s.a.v.) bu soruya şu cevabı vermiştir: “Yahudi olsun, Hıristiyan olsun kim benim peygamberliğimi işitir de bana tabi olmazsa o, mutlaka cehenneme girecektir.”[7] Aynı konuda bir başka rivayet ise şöyledir: “Bu (davet) ümmetinden ister Yahudi olsun, ister Hıristiyan olsun her kim ki benim peygamberliğimi işitir de benim kendisiyle gönderildiğim şeylere iman etmeyecek olursa, mutlaka cehenneme girecektir.”[8] Yahudi ve Hıristiyanlar kitaplarını tahrif ederek[9] elleriyle sözde kitaplar yazmışlar, sonra da, bunlar Allah katındandır diyerek dinlerini dünyalık uğruna satmışlardır.[10] Tevhitten sapan bu gruplarla evlilik çerçevesinde Hz. Ömer (r.) valisine yazdığı mektupta; “Müslüman bir kimse Ehli Kitap bir kadınla isterse evlenebilir. Ama Müslüman bir kadın onlardan birisi ile evlenemez.”[11] Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, kendisine Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla nikâhlanmak sorulduğunda babasından daha farklı düşünerek şu görüşü bildirmiştir: “Allah Teâla müşriklerle evlenmeyi haram kılmıştır. Allah’ın kullarından bir kadının ‘Rabbim İsa’ demesinden daha büyük bir şirk bilmiyorum.”[12] Fatiha Suresinde gazaba uğrayanlarla Yahudilerin, dalalete uğrayanlarla Hıristiyanların kast edildiği malumdur.[13] Hal böyle iken, batıl bir dine iman eden, sonraki süreçlerde ise bu dinle bile bağlantıyı keserek tamamen pozitivist bir dünya görüşüne teslim olan kimselerle Müslümanlığı kabul etmedikçe elbette evlenmemek gerekir. Şirk denilen, Allah’a yaratma ve emretmede ortak koşma en büyük itikadi günahtır. Evlilik dâhil hayatın her alanında şirkten ve müşriklerden uzak durulması şarttır.</p>



<p>Bu çerçevede bilinmesi gerekir ki Kur’an’a göre şu davranışlar şirktir. Şirk olan bu davranışlardan şiddetle kaçınmak gerekir:</p>



<p>1- Allah’tan başkasına ulûhiyet vermek.<br>a- Tabii varlıklara ulûhiyet vererek tapmak.<br>b- Ruhani varlıklara ulûhiyet vererek tapmak.<br>c- Salih insanlara, peygamberlere ulûhiyet vererek tapmak.[14]<br>2- Allah’tan başkasına sığınmak, yardım dilemek. Allah’tan başkasını mutlak tasarrufa malik olan yegâne güç bilmek<br>3- Allah’tan başkasına tevekkül etmek.<br>4- Putlardan şefaat beklemek.[15]<br>5- Allah’tan başkasını Allah’ı sever gibi sevmek.[16]<br>6- Allah’ı bırakıp kâfirleri veli edinmek.[17]<br>7- Allah’ın insana veya âleme hulul ettiğine inanmak.[18]<br>8- Heva ve tutkuları ilahlaştırmak.[19]<br>9- Batıl gelenek ve inançları dinleştirmek.<br>10- Şeytanın vesveselerini dinin önüne geçirip ona itaat etmek.<br>11- İnsanları şâri’ makamına koymak.[20]<br>12-Allah’tan başkasına secde etmek.<br>13- Putlara kurban kesmek.<br>14- İhtiyaçları Allah’tan başkasına arz edip onlara dua etmek.[21]<br>15- Riyakârlık yapmak; amelleri Allah’ tan başkasına arz etmek.<br>16- Beşeri görüş ve ideolojileri; felsefi fikirleri, hayat tarzlarını din yerine koymak. Hayata bu görüşler çerçevesinde anlam vermek.[22]</p>



<p>Şirkle ilgili bu yazılanlardan anlaşılan; Müslüman olduğunu söyleyen kimse Allah’ı hayatının bütün alanlarında müdahil varlık olarak kabul edip hayatına O’nun emirleri doğrultusunda anlam vermelidir. Hayatının genişlik alanlarını parçalar ve emir alanında Allah Teâlâ’yı reddedecek olursa bu kimse Kur’an nazarında müşriktir. Çoğu çalışmamızda vurguladığımız gibi, hayatın kendileriyle parçalandığı ideolojiler dine karşı şirk dinleridir. Hayatı din karşıtı olarak düzenleme iddiasındadırlar. Bu iddia ve fonksiyonlarına bağlı olarak onlara uydurma dinler diyebiliriz. İdeolojilerin bu özelliğinden dolayı, onları kabul eden kimseler müşrik olurlar. Bu neticeye göre İslâm nazarında, ideolojilere bağlananlarla evlenmek haramdır. İnsanlar yuva kurarken veya kurulmasına vesile olurlarken evlilik akdi yapacakları kimselerin önce inançlarını araştırmalıdırlar. Çünkü Müslüman olmayanlarla yapılan nikâh, daha önce de belirttiğimiz gibi meşru değildir. Şunu esefle belirtelim ki Müslümanlar bu konulara gereken hassasiyeti göstermemektedirler. Nikâhta iman ve İslam’ı belirleyici kabul etmek yerine, mal ve makamı belirleyici kabul etmektedirler. İdeoloji mensuplarının parçalı din algısı ve bazı ritüelleri aylık veya yıllık yapmaları, zihinsel tezkiyesini vahye göre gerçekleştiremeyen insanları aldatmaktadır. Kimse, politeist bir inanca bağlı olduğunun farkında bile değildir. Farkında olanlarda pragmatik bir anlayışla bu inanç biçimlerini ikrar etmemektedirler.</p>



<p>[1] Buhari, 97, Tevhid, 1, c. VIII, s. 164; Müslim, 1, İman, 7, Had.no: 29, c. 1, s. 50.</p>



<p>[2] Hazin, Ali b. Muhammed, Lübab’ü-t Te’vil fi Meani’t-Tenzil, Trsz, c. I, s. 309.</p>



<p>[3] Ahmed, Müsned, c. III, s. 338.</p>



<p>[4] Hakim, Müstedrek, Had.no: 6543, c. III, s. 697.</p>



<p>[5] İbni Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik, es-Siret’ü-n Nebeviyye, c. IV, s. 239.</p>



<p>[6] Hazin, a.g.e., c. I, s. 282.</p>



<p>[7] İbni Hamza, Esbab-ı Vürud’i-l Hadis, c. I, s. 313.</p>



<p>[8] Müslim, 1, İman, 70, Had.no: 240, c. I, s. 134.</p>



<p>[9] Bk. Bakara 2 / 75.</p>



<p>[10] Abdurrezzak, a.g.e, Had.no: 10159, c. VI, s. 110; Hakim, Müstedrek, Had.no: 3041,<br>c. II, s. 289.</p>



<p>[11] Abdurrezzak, a.g.e. c. IX, s. 106.</p>



<p>[12] Buhari, 68, Talak, 18, c. VI, s. 172.</p>



<p>[13] Heysemi, Zevaid, c. VI, s. 208.</p>



<p>[14] Bk: Tevbe 9/30-31.</p>



<p>[15] Bk. Zümer 39 / 3.</p>



<p>[16] Bk. Bakara 2 / 165.</p>



<p>[17] Bk. Maide 5 / 51.</p>



<p>[18] Bak. Macit, Nadim, Kur’an ve Hadise Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Konya, 1992,<br>s. 215-249.</p>



<p>[19] Bk. Furkan 25 / 43.</p>



<p>[20] Bk. Şuara 26 / 29.</p>



<p>[21] Dehlevi, Şah Veliyullah, Hüccetullah el-Baliğa, (terc. Mehmet Erdoğan), İz Yay. İst, s. 228.</p>



<p>[22] Bk. Zümer 39 / 29.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-hatirlatma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Politeizm veya Modern Şirk</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/politeizm-veya-modern-sirk/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/politeizm-veya-modern-sirk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2020 09:01:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15697</guid>

					<description><![CDATA[Birçok ilahı rab olarak kabul eden politeist anlayış, beraberinde ruhi sıkıntıları da getiren çok tanrılı bir inanış şeklidir. Çok ilahlılık dediğimiz politeizmi sadece putçuluk şeklinde anlamak, kavramın anlam alanını daraltmak demektir. Klasik putçulukla politeizmi birbirine karıştıran kişiler çok tanrıcılığı doyasıya yaşarken kendilerini yine de çok ilahlı bir insan olarak görmezler. Hayatın yönlendirilmesinde etkin olan modernite, sahte ilahlar üretmek suretiyle şirkin kurumsallaşmasını sağladığı gibi, bu hayata adapte olan ve özümseyen Müslümanlar da müşrik olabildiklerinin farkında bile değildirler. Zira bu kişiler somut bir putun önünde secde etmemektedirler. Secde ettikleri; mutlak itaatle bağlanıp teslim oldukları sistemin kendisidir. Onların bu eksik ve yanlış anlayışlarının bir başka nedeni, Kur’an-ı Kerim’deki ‘rab’ ve ‘ilah’ kavramlarının anlamlarını bilmemekten kaynaklanmaktadır. Kur’an-ı Kerim, birçok ilahı rab olarak kabul eden kişiyi ve onun ruh hâlini mecazi bir anlatımla şu ayet-i kerimede kendi mükemmel üslubuyla şöyle dile getirmiştir: “ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَّجُلًا فِيهِ شُرَكَاء مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِّرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Allah bir örnek verdi: kendisi hakkında uyumsuz, geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnızca Allah’adır. Hayır, onların çoğu mutlak hakikati bilmiyorlar.”[1]Ayet-i kerime, bir yönüyle şirkin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Birçok ilahı rab olarak kabul eden politeist anlayış, beraberinde ruhi sıkıntıları da getiren çok tanrılı bir inanış şeklidir. Çok ilahlılık dediğimiz politeizmi sadece putçuluk şeklinde anlamak, kavramın anlam alanını daraltmak demektir. Klasik putçulukla politeizmi birbirine karıştıran kişiler çok tanrıcılığı doyasıya yaşarken kendilerini yine de çok ilahlı bir insan olarak görmezler. Hayatın yönlendirilmesinde etkin olan modernite, sahte ilahlar üretmek suretiyle şirkin kurumsallaşmasını sağladığı gibi, bu hayata adapte olan ve özümseyen Müslümanlar da müşrik olabildiklerinin farkında bile değildirler. Zira bu kişiler somut bir putun önünde secde etmemektedirler. Secde ettikleri; mutlak itaatle bağlanıp teslim oldukları sistemin kendisidir. Onların bu eksik ve yanlış anlayışlarının bir başka nedeni, Kur’an-ı Kerim’deki ‘rab’ ve ‘ilah’ kavramlarının anlamlarını bilmemekten kaynaklanmaktadır.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim, birçok ilahı rab olarak kabul eden kişiyi ve onun ruh hâlini mecazi bir anlatımla şu ayet-i kerimede kendi mükemmel üslubuyla şöyle dile getirmiştir: “ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَّجُلًا فِيهِ شُرَكَاء مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِّرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Allah bir örnek verdi: kendisi hakkında uyumsuz, geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnızca Allah’adır. Hayır, onların çoğu mutlak hakikati bilmiyorlar.”[1]Ayet-i kerime, bir yönüyle şirkin seküler versiyonunu gösterdiği gibi bir yönüyle de Allah’tan başka birilerini rab olarak kabullenmenin insan hayatındaki kötü izlerini temsil hâlinde bizlere sunmaktadır. “Bu ayette verilen misalle taş ve topraktan yapılmış tanrıların kast olunmadığını açıklamakta fayda mülahaza ediyoruz. İşaret edilmek istenen, insanlara birbirinden çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için, onları kendi yanlarına çekmeye çalışan canlı mabutlardır. Dolayısıyla bu misalin taş ve topraktan yapılmış putlara ıtlak edilmesi mümkün değildir. İşaret edilmek istenen mabudlardan biri, insanı tatmin etmesi için çeşitli heveslere sevk eden kendi nefsidir. Diğeri kişinin kendi ailesidir, kabilesidir, milletidir, toplumudur, din adamlarıdır, liderleridir, kanun koyucularıdır, ticari ve iktisadi güçlerdir vs. Tüm bunlar insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar. Herhangi birinin isteği karşılanmadığında, hemen ceza vermeye kalkışırlar. Elbette her birisinin de ceza verme yöntemi farklıdır. Biri kalbe sıkıntı verirken diğeri zelil etmeye çalışır, başka biri ilişkileri kesmekle tehdit ederken diğeri iflasa sürüklemekle korkutur, biri dini silah olarak kullanır, öbürü kanunlarla korkutmaya çalışır. Velhasıl insanın bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bir tek çıkış yolu vardır. Bu da hâlisane bir kalple tevhide sarılmaktır. Yani, sadece bir tek olan Allah’a kulluk etmek ve onun dışındaki her şeyden kesilmektir.”[2]</p>



<p>[1] Zümer 39/29.<br>[2] Mevdudi, a.g.e, V, 104.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/politeizm-veya-modern-sirk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
