<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sinan Onuş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/sinan-onus/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Aug 2018 01:46:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Sinan Onuş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Vakit Artık Seçmenin Talebini Doğru Okuma Vakti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vakit-artik-secmenin-talebini-dogru-okuma-vakti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vakit-artik-secmenin-talebini-dogru-okuma-vakti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:27:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<category><![CDATA[Seçmen]]></category>
		<category><![CDATA[Seçmenin Talebi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Onuş]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2325</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet’in 79. yılında iktidara gelen AK Parti, “adalet ve kalkınma” sloganıyla yola çıkarken “bürokratik oligarşi”yle karşılaştı. Kurumları yeniden dizayn ederken de yeni bir “bürokratik sınıf” oluşturdu. Ancak bu sınıfın bir kısmı, bulunduğu ve kendisine iyi bir gelecek sunacağını düşündüğü mevzii kaybetmemek için aslında farkında olmadan tüm partinin bindiği dalı keser hale geldi. Türkiye yeni bir döneme uyandı. 16 Nisan referandumunda sistem değişikliğini kabul eden seçmen, 2018 seçimlerinde de toplumun tüm kesimlerini kucaklayacak, sıkıntılara güvenilir çözümler üretecek, güçlü ve istikrarlı bir yönetim için tek parti iktidarı isteğini yineledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti yine ipi göğüsleyen taraf oldu. AK Parti’nin seçimlerde kullandığı “Vakit Türkiye Vakti” sloganı da seçmen nezdinde artık yeni bir evreye girdi: Vakit artık çalışma ve seçmenin taleplerini önyargısız, doğru okuma vakti. Peki, bu talepler neler? Toplumun Tüm Kesimleri Kapsanmadan Ekonomik Büyümeyi Başarmak Zordur. ABD ekonomisindeki toparlanma ile birlikte ABD Merkez Bankası FED’in para politikasını sıkılaştırma beklentisi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu “gelişmekte olan ülkelerin” para birimleri ve tahvilleri üzerinde satış baskısı oluşturdu. Yatırımcıların yüksek risk karşılığında yüksek getiri sağlayan yatırım araçları olarak gördüğü “gelişen ülkeler” sınırlarından çıkıp ABD’ye dönüşü gelişen ülke ekonomilerinde dolar likiditesi sorununu ortaya çıkardı. Böyle olunca da gelişen ülkelerden olan Türkiye’de, Dolar/TL kurundaki artış &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet’in 79. yılında iktidara gelen AK Parti, “adalet ve kalkınma” sloganıyla yola çıkarken “bürokratik oligarşi”yle karşılaştı. Kurumları yeniden dizayn ederken de yeni bir “bürokratik sınıf” oluşturdu. Ancak bu sınıfın bir kısmı, bulunduğu ve kendisine iyi bir gelecek sunacağını düşündüğü mevzii kaybetmemek için aslında farkında olmadan tüm partinin bindiği dalı keser hale geldi.</strong></p>
<p>Türkiye yeni bir döneme uyandı. 16 Nisan referandumunda sistem değişikliğini kabul eden seçmen, 2018 seçimlerinde de toplumun tüm kesimlerini kucaklayacak, sıkıntılara güvenilir çözümler üretecek, güçlü ve istikrarlı bir yönetim için tek parti iktidarı isteğini yineledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti yine ipi göğüsleyen taraf oldu. AK Parti’nin seçimlerde kullandığı “Vakit Türkiye Vakti” sloganı da seçmen nezdinde artık yeni bir evreye girdi: Vakit artık çalışma ve seçmenin taleplerini önyargısız, doğru okuma vakti. Peki, bu talepler neler?</p>
<p><strong>Toplumun Tüm Kesimleri Kapsanmadan Ekonomik Büyümeyi Başarmak Zordur.</strong></p>
<p>ABD ekonomisindeki toparlanma ile birlikte ABD Merkez Bankası FED’in para politikasını sıkılaştırma beklentisi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu “gelişmekte olan ülkelerin” para birimleri ve tahvilleri üzerinde satış baskısı oluşturdu. Yatırımcıların yüksek risk karşılığında yüksek getiri sağlayan yatırım araçları olarak gördüğü “gelişen ülkeler” sınırlarından çıkıp ABD’ye dönüşü gelişen ülke ekonomilerinde dolar likiditesi sorununu ortaya çıkardı. Böyle olunca da gelişen ülkelerden olan Türkiye’de, Dolar/TL kurundaki artış rekor üstüne rekor tazeledi. Seçim kararı almadan önce başlayan bu artış, seçim kararıyla daha da hızlandı. Merkez Bankası, TL’nin erimesini engellemek için faiz artırımına gitti. İkinci tedbir ise zorunlu karşılıklarda alındı. Bankaların Merkez Bankası’nda tutmak zorunda oldukları TL cinsi likiditenin döviz olarak tutulmasına imkân tanıyan rezerv opsiyonu mekanizmasında üst sınır yüzde 55’ten yüzde 45’e düşürüldü. Böylece piyasaya bir miktar kaynak sağlandı. Sorun şu an için kısmen çözülmüş gibi dursa da önümüzdeki dönemde TL’deki zayıflamanın devam etmesi, Türkiye’ye açık biçimde dış finansman sorunu yaşatacak görünüyor. ABD dolarının yükselişinin ekonomiye kalıcı hasar vermesini önlemek için bu tedbirler yeterli mi? Asıl soru burada kilitleniyor. Çünkü Türkiye, net ithalatçı bir ülke ve büyümek için uluslararası sermayeye ihtiyaç duyuyor. Uzun vadede getiri sağladığı için “popülist” bakış açısı nedeniyle inşaat dışındaki alanlara yatırım yapılmaması, Türkiye’nin her an ekonomik olarak sıkıntı yaşayacağının da göstergesi.</p>
<p>Dünya Bankası’nın 2014’te yayımladığı raporu da bir anlamda bugünleri işaret ediyor. Raporda, 2002-2011 döneminde Türkiye’deki orta sınıf büyüklüğünün iki kat artışla yüzde 21’den yüzde 41’e yükselişi övülürken şu ifade oldukça dikkat çekici: “Buradaki soru, Türkiye’nin aynı yolda aynı hızla devam edebilmesi için gerekli koşulların mevcut olup olmadığıdır. En yoksul ve kırılgan gruplar da dâhil olmak üzere toplumun kesimleri kapsanmadan adil bir toplumu sağlayacak kapsayıcı ekonomik büyümeyi başarmak zordur.”</p>
<p><strong>TÜİK Anketine Göre Yaşlılar En Mutlu</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlere bir ay kala Xsights Araştırma’nın “Toplumsal Nabız Anketi”nin 2017 yılını kapsayan son çeyrek anketinde sorunlara ilişkin ilginç tespitler yer aldı. Türkiye’nin 26 ayrı kentinde yapılan araştırmaya göre vatandaş, devletin sunduğu 19 hizmet arasında en çok “savunma”dan en az da “ekonomi”den memnun görünüyordu. Vatandaşın en az memnun olduğu bir başka hizmet ise “yargı” olarak sıralamaya dâhil oluyordu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun “Yaşam Memnuniyeti Araştırması, 2017” başlıklı çalışması da “Toplumsal Nabız Anketi”ni doğrular nitelikteydi. TÜİK anketine göre 2017 yılında yüksek memnuniyet oranı yüzde 74,4 ile asayiş hizmetlerinde gerçekleşti. Ancak aynı ankette genel anlamda bireylerin “mutluluğunun” giderek düştüğü tespit ediliyordu. TÜİK anketine göre, “mutlu” olduğunu beyan eden bireylerin oranı 2016 yılında yüzde 61,3 iken 2017 yılında bu oran yüzde 58’e geriledi.</p>
<p>“Mutsuz” olduğunu beyan eden bireylerin oranı ise yüzde 10,4’ten yüzde11,1’e yükseldi. Yaş gruplarına göre mutluluk düzeyine bakıldığında, 2016 yılında en yüksek mutluluk oranı yüzde 65,1 ile 18-24 yaş grubu iken 2017 yılında en yüksek mutluluk oranının yüzde 66,1 ile 65 ve üzeri yaş grubunda gerçekleştiği görüldü. En düşük mutluluk oranı ise 2017 yılında yüzde 53,1 ile 45-54 yaş grubunda oldu. TÜİK verilerine göre ortaya çıkan bir başka gerçek ise “Bir okul bitirmeyen”lerin mutluluk oranının yüzde 62,5 ile en yüksek seviyede olması. Bunu sırasıyla yüzde 57,7 ile ilkokul mezunu, yüzde 57,4 ile lise ve dengi okul mezunu, yüzde 56,9 ile yükseköğretim mezunu takip etti. 2017 yılının son çeyreğinde vatandaş “en az ekonomiden” memnun olsa da Konsensus Araştırma Şirketi’nin yaptığı ankete katılanların yüzde 51’i, 2018 yılına daha iyimser bakıyor. Ancak hemen belirtmek lazım ki bu iyimserliğin yüzde olarak kritik eşikte olması, iyimserliğin pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve her an bir dip dalgayı beraberinde getirebileceği şeklinde de okunabilir.</p>
<p><strong>Ülkenin Yüksek Menfaati İçin Liyakat</strong></p>
<p>Peki, geriye kalanları “mutsuz” eden ne? Yanıt kısa ve net: Ülkenin yüksek menfaati için liyakate değer vermemek ve ortak akıl eksikliği. AK Parti, siyasete dâhil olduğu günden beri kendisini, “reformcu” ve “değişimci” olarak sundu ve bu alanlarda konumlandı. Buna uygun olarak da pek çok alanda “değişimler” gerçekleştirdi. Ancak görmezden gelinmeye çalışılsa da insanları ayakta tutan “umut” örselenmeye ve yitirilmeye başladı. Aslında AK Parti iktidara geldiğinde “bürokratik oligarşi”ye bayrak açarken “ötekileştirmeden” en çok etkilenen ve “çeken” parti olduğu için bu argümanı öne çıkarmıştı. Kapatma davaları, darbe girişimleri, e-muhtıralar hep onu sistem dışına itmek için rasyonel akıldan yoksun bürokrasinin kullandığı metotlardı.</p>
<p>Cumhuriyet’in 79. yılında “adalet ve kalkınma” sloganıyla iktidara gelen AK Parti, “bürokratik oligarşi”ye karşı kurumları yeniden dizayn ederken de yeni bir “bürokratik sınıf” oluşturdu. Ancak bu sınıfın bir kısmı, bulunduğu ve kendisine iyi bir gelecek sunacağını düşündüğü mevzii kaybetmemek için aslında farkında olmadan tüm partinin bindiği dalı keser hale geldi.</p>
<p>Kendi zekâsına ve becerisine güvenmeyen, üretim noktasında elini taşın altına sokuyor gibi görünen, parti içindeki güç dengelerini gözetip ona göre konumlanan bu sınıf, en küçük bir eleştiri karşısında liyakat sahibi, başarılı kişilerin hemen sistem dışına itilmesi için kolları sıvıyor. Bilgi ve liyakatten yoksun bu sınıfın aslında partiyle alakası da tartışmalı. İlkel bir güdü ile hareket eden bu sınıfın ortak kaygısı, ellerindeki imkânları başkasına kaptırmamak. Sistem dışına atılacak olanın “geçmişi”ni, tutmazsa mezhebi farkını öne çıkarmak ise bu sınıfın en önemli silahı. Bu da AK Parti’ye oy vermeyen ama problemi de olmayan, iletişim kurulduğunda aynı hedefe koşma potansiyeli olan liyakat sahibi, eğitimli ve bilgili unsurların mutsuzluğunu beraberinde getiriyor. Türkiye, son derece kısıtlı ve az sayıdaki beşeri sermayesini de bu sebeple küstürüyor.</p>
<p><strong>“Pirus Zaferi”</strong></p>
<p>Yeni sistemin tüm riskini üzerine alan lider Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti’nin önünde iki seçenek duruyor: Birinci seçenek, tüm bu “sorunlara” çözüm üretmek için kendisini ötelenmiş hisseden beşeri sermayeyi ve taleplerini anlamak ve öncelikle çuvaldızı kendisine batırmak. Bu da galibiyetin “Pirus Zaferi”ne dönüşmemesi için kendisine yöneltilen her eleştiriyi bir saldırı değil, ortak yaşama kültürü adına bir arayış olarak görmekle olacaktır. İkinci seçenek ise gerek 16 Nisan halkoylaması gerekse 2018 seçim sonuçlarından kısmen de olsa bir panik havası hissetmemek ve sürekli tekrarlandığı gibi, “milli olmayan tüm güçler birleşmesine rağmen” sonuç, AK Parti açısından “tartışmasız bir başarı” oldu demek.</p>
<p>Tercih ikinci seçenekse ve fırtınalar değil de geminin limana sağ salim getirilmesi ise bu durumda çözüm, sorunları gerçekten görmek mi yoksa zaferden zehirlenip halının altına süpürerek günü kurtarmak mı sorusunun cevabında yatmaktadır. Yanıtı çok değil bir sene sonra yerel seçimlerde karşımızda gelecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vakit-artik-secmenin-talebini-dogru-okuma-vakti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Anıl Çeçen: “Akşener, Bir Batı Projesidir”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-anil-cecen-aksener-bir-bati-projesidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-anil-cecen-aksener-bir-bati-projesidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 22:20:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anıl Çeçen]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Meral Akşener]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Onuş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2153</guid>

					<description><![CDATA[Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’in, “Orta Doğu’nun Geleceği” isimli bir kitapçığı var. Burada, Sovyetler Birliği sonrasında Orta Doğu’ya, “İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Bu karanlığı önleyecek olanların da Orta Doğu ülkelerinde yaşayan kadınlar olduğunu söylüyor. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı dünyası, kadın hareketi ve kadın önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor. Yörünge, Prof. Dr. Anıl Çeçen’le erken seçim kararını, Türkiye’nin beka sorunu olup olmadığını ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşında Cumhurbaşkanlığı için yarışacak olan CHP’nin adayı Muharrem İnce ile İYİ Parti’nin adayı Meral Akşener’i konuştu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, erken seçim kararını açıklarken bir beka sorunundan söz etti? Türkiye’nin beka sorunu var mı? Türkiye’nin kurulduğu günden beri beka sorunu var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra kuruluş aşamasında ortada kalan merkez coğrafya Anadolu’yu esas aldı. O dönemde başta İngiltere olmak üzere, Rusya ve Fransa’nın, Orta Doğu’nun yeniden yapılanmasında emperyal planları vardı. Bu coğrafyada, o zamandan bugüne gelen tarihsel süreç içerisinde Güneydoğu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Ermenistan peşinde koşanlar ya da Doğu Karadeniz’de geçmişten gelen Pontus arayışları içerisine girenlerin bu arayışlarını yeni dönemde de gündeme getirdiklerini görüyoruz. Yani Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına doğru giderken tarihsel olarak beka sorunu vardır. Öte yandan İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu coğrafyada Amerika’nın ve İngiltere’nin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’in, “Orta Doğu’nun Geleceği” isimli bir kitapçığı var. Burada, Sovyetler Birliği sonrasında Orta Doğu’ya, “İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Bu karanlığı önleyecek olanların da Orta Doğu ülkelerinde yaşayan kadınlar olduğunu söylüyor. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı dünyası, kadın hareketi ve kadın önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor.</strong></p>
<p><em>Yörünge, Prof. Dr. Anıl Çeçen’le erken seçim kararını, Türkiye’nin beka sorunu olup olmadığını ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşında Cumhurbaşkanlığı için yarışacak olan CHP’nin adayı Muharrem İnce ile İYİ Parti’nin adayı Meral Akşener’i konuştu.</em></p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, erken seçim kararını açıklarken bir beka sorunundan söz etti? Türkiye’nin beka sorunu var mı?</strong></p>
<p>Türkiye’nin kurulduğu günden beri beka sorunu var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra kuruluş aşamasında ortada kalan merkez coğrafya Anadolu’yu esas aldı. O dönemde başta İngiltere olmak üzere, Rusya ve Fransa’nın, Orta Doğu’nun yeniden yapılanmasında emperyal planları vardı. Bu coğrafyada, o zamandan bugüne gelen tarihsel süreç içerisinde Güneydoğu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Ermenistan peşinde koşanlar ya da Doğu Karadeniz’de geçmişten gelen Pontus arayışları içerisine girenlerin bu arayışlarını yeni dönemde de gündeme getirdiklerini görüyoruz. Yani Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına doğru giderken tarihsel olarak beka sorunu vardır.</p>
<p>Öte yandan İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu coğrafyada Amerika’nın ve İngiltere’nin desteğiyle bir proje olarak İsrail Devleti kuruldu. Bu proje gelecekte Orta Doğu’da Büyük İsrail İmparatorluğu hedefliyor ve eski Osmanlı hinterlandına yayılmayı amaç olarak ortaya koyuyor. Bu doğrultuda İsrail ve Amerika, Orta Doğu’da var olan devletlerin hiçbirini kabul etmiyor. Özellikle Irak ile Suriye’nin parçalanmasını istiyor ve şimdi de yavaş yavaş İran’ın parçalanması gündeme geliyor. Burada hep Türkiye’yi kullanmak istediler. Ancak ana hedefin, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek olarak görüldüğü noktada, Orta Doğu’da İsrail’in büyümesi, bölgeye egemen olması için mevcut devletlerin yıkılması ve parçalanması gerekiyor. Irak’tan üç eyaletin, Suriye’den ve İran’dan beş eyaletin gündeme geldiği bir noktada, Türkiye’de de yedi-sekiz bölge valiliği üzerinden bir eyalet yapılanması çeşitli mecralarda tartışılmaya başlanmıştır. Buradan da anlıyoruz ki Batılı emperyalistler ve Siyonistler, Osmanlı sonrası kurulmuş olan bölge devletlerinin hiçbirisini kabul etmiyor ve bölgedeki bütün devletlerin parçalanması hedefleniyor. ABD Genelkurmay Başkanı Wesley Clark, Orta Doğu’daki yedi devletin önümüzdeki on yıl içinde parçalanacağını açıkça ifade etmiştir. İsrail gibi kaçak devletlerin bölgeye egemen olabilmesi için bölgedeki bütün Müslüman devletlerin eyaletlere bölünmesi, bunun da mezhep ya da etnik ayrılıklar üzerinden gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir. Bu da hem Türkiye hem de bölge devletlerinin tümü için bir beka sorunu olduğunun açık bir göstergesidir.</p>
<p><strong>Türkiye, Geleceğini Güvence Altına Alma Arayışında</strong></p>
<p><strong>Erken seçim kararı, Türkiye’ye yönelik bu planları öteleyebilir mi?</strong></p>
<p>Bu, seçimlerin sonucunda Türk seçmeninin göstereceği demokratik olgunluğa bağlı bir durum. Seçim süreci içerisinde Türkiye, kendisini yeniden toparlayabilir, merkezi devlet gücü yeniden onarılabilir ve bu coğrafyanın geleceği için Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail projelerine veyahut Avrupa Birliği projelerine alternatif olarak B Planı’nı ortaya koyabilirse o zaman seçim sürecinden olumlu bir sonuç alabilir. Ancak seçim sürecinde emperyal güçlerin kışkırtmalarıyla alt kimlikli çekişmelere sürüklenirse ya da bölgede başlamış olan sıcak çatışmalar terör hareketleri olarak Anadolu’ya, Misak-ı Milli sınırları içine taşınırsa o zaman Türkiye seçim sürecinden maalesef zayıflayarak çıkacaktır. Böyle bir durumda önümüzdeki dönemdeki gelişmelerde yeterince etkin olunamayacağı için bizi, ciddi boyutlarda zor günler bekleyecektir.</p>
<p><strong>Bu tespitlerinizden yola çıkarsak erken seçim kararı, yerinde ve zamanında atılmış bir adım mı?</strong></p>
<p>Normal seçimlerden bir buçuk yıl önce seçime gidiyoruz. Amerika, İran’la sağlanmış olan barış platformundan geri çekildiğini ilan etti. Savaşın önümüzdeki günlerde tırmanma olasılığını gördük. Ankara kulislerinde, NATO’nun da devreye girebileceği ve bölgedeki varlığını ağırlıklı bir şekilde kullanmaya yöneleceği tartışmaları yoğun olarak dillendirildi. Bu çerçevede bölgedeki devletlerin önümüzdeki dönemde bağımsız bir çizgide varlığını koruması, Türkiye açısından büyük önem taşıyor. Türkiye de varlığını ve bağımsız yapısını koruyarak bu savaş süreci içerisinden geçmek ve geleceğini güvence altına almak arayışı içerisinde.</p>
<p>Türkiye’nin önümüzdeki dönemde savaşa sürüklenmesi, bir NATO baskısıyla karşı karşıya kalması gibi riskli durumların da ortaya çıkacağını dikkate alırsak tam bu noktada bir erken seçim kararı bence sağlıklı olmuştur. Her hükümetin böylesine bir darboğazdan geçilirken kendi geleceği açısından toplumsal tabanını ve kendi güvencesini sağlama almak ve alacağı önlemlerle savaş ortasından kendini kurtarmaya öncelik vereceğini görmek lazım.</p>
<p>Erken seçim kararıyla hem iktidar partisi hem diğer partiler kendini yenilemek, toplumda var olan potansiyeli siyaset sahnesine taşımak ve bu noktada da daha güçlü bir iktidarın ortaya çıkmasını sağlamak için yeni bir şans elde etmiştir. Bunu görmemiz lazım. Kutuplaşmanın önlenmesi için erken seçimin Türkiye için bir şans kapısı olarak açıldığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Batı, Hükümeti Ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın Konumunu Devre Dışı Bırakmaya Çalışıyor</strong></p>
<p><strong>Mayıs ayı başlarında İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i ziyaret eden Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Michael Roth, 24 Haziran seçimlerini yakından takip edeceklerini söyledi. Roth, AK Parti ve HDP arasında sıkışan Kürt seçmenin İYİ Parti’ye destek vereceğini öngördüklerini belirtti. Kürt seçmenin, İYİ Parti’yi tercih edeceğini düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Türkiye’de Kürt hareketi genelde Türk demokrasisinin solunda yer almıştır. İYİ Parti ise merkez sağın çökmesinden sonra yeniden merkez sağın toparlanması amacıyla gündeme getirilen yeni bir partileşme hareketidir. Buradan bakınca Kürt seçmenle İYİ Parti’nin bir arada olamayacağı gibi bir durum ifade edilmeye çalışılıyor. Ancak şartlar değişmiştir. Avrupa Birliği temsilcisi olarak gelen o diplomatın ortaya koyduğu çizgide hem Kürt hareketi hem de İYİ Parti üzerinden laik-çağdaş cumhuriyet yapılanması vardır. Türkiye’de 16 senedir Ilımlı İslam iktidarda. Ilımlı İslam en fazla Avrupa’yla karşı karşıya geliyor ve Avrupa’dan dışlanma gibi bir durumdan geçtiğimizi de hatırlamamız gerekiyor. Çünkü Avrupa Birliği bir Hristiyan Birliği’dir. Dikkat edin Balkanlarda, Osmanlı uzantısı olan Müslüman ülkelerin hiçbirini içerisine almamıştır. Türkiye’yi de Müslüman kimliği nedeniyle 50 senedir kapısında bekletmektedir. Hem bizi içlerine almıyorlar hem de bu coğrafyada Alman emperyalizminin ya da Avrupa emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yönlendirme yapmaya çalışıyorlar. Bu çerçevede Avrupalıların, Türkiye’nin iç dinamikleriyle ya da iç çelişkileriyle oynama hakkı olmaması gerekir. Bu noktada ben, Güneydoğulu, Kürt asıllı temsilcilerin tıpkı Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy verdikleri gibi çağdaşlık çerçevesinde ve Avrupa Birliğiyle yakınlaşma noktasında İYİ Parti’ye de destek olabileceğini söylüyorum. Tabii bu, seçim sürecinde ortaya çıkacak gelişmelere ve partilerin izleyeceği politikalara ve yeni yaklaşımlara bağlı bir durum.</p>
<p><strong>Bu tespitlerinizi biraz daha açalım isterseniz. Almanların Kürt meselesindeki yaklaşımını ve terör örgütü PKK’nın Almanya’daki örgütlenmesini biliyoruz. Alman Bakanın açıklamaları ne anlama geliyor?</strong></p>
<p>Almanya, bir emperyal güçtür. 20. yüzyılın başında Almanların da Orta Doğu’ya, Osmanlıya geldiğini, Afrika ülkelerine girdiğini hatırlayalım. Almanlar bugün, Avrupa’nın patronu haline gelmiştir. Avrupa Birliği’nin tamamen Almanya’nın kontrolüne girdiği aşamada İngiltere, Brexit’le Avrupa Birliği’nden çıkmıştır. Şimdi Almanya bu aşamada hem Avrupa Birliği’nin hâkimi olmaya hem de Birinci Dünya Savaşı sürecindeki planlarını hayata geçirmeye çalışıyor. Şimdi biraz geriye gidelim. Alman istihbarat servislerinin, hem Osmanlı hem İran hem Orta Asya hem de Rusya’daki Müslüman kesimlerde yoğun bir kampanyayla Töton<sup>1</sup> İmparatorluğu adı altında bir Alman-İslam İmparatorluğu’na yöneldiklerini hatırlayalım. Önümüzdeki dönemde Almanya’nın özellikle Balkanlar üzerinden Karadeniz’e, Türkiye’ye ve Kafkasya’ya yönelik yeni girişimlerde bulunacağı kanaatindeyim. Almanya, bu nedenle Türkiye’nin seçimiyle yakından ilgileniyor. Almanya, Türkiye’deki alt kimlikli yapılanmayla mevcut siyasi yapılanma içerisinde var olan birtakım sorunları sanki gelecekte büyük çıkmazlar oluşturacakmış gibi kamuoyuna yansıtıyor. Kendi istediği şekilde bir dizayn yapmaya çalışıyor. Bunu bugünkü hükümeti ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın konumunu devre dışı bırakma çalışmaları olarak görebiliriz. Çünkü son yıllarda Türkiye, Avrupa Birliği ve Almanya ile çok ciddi boyutlarda karşı karşıya gelmiştir.</p>
<p><strong>“Sıkışan Kürt seçmen oy verir” derken o zaman Meral Akşener topluma, “kurtarıcı” ya da “umut” gibi sunuluyor.</strong></p>
<p>Kurtarıcı denilmesi biraz zor ama bir proje olduğu açık. Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’i anımsayalım. Türkiye’nin çok yakından tanıdığı bir isim. Türkçe bilir, Türkiye ve Atatürk üzerine kitap yazmıştır. Aynı zamanda İsrail’in öncüsü olan Siyonistlerden birisidir. 1990’lı yılların başlarında bu bilim adamı, “Orta Doğu’nun Geleceği” diye bir kitapçık yayımlamıştır. Bu kitapçıkta, Sovyetler Birliği sonrasında Orta Doğu’ya, “İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Yani İslam yapılanmasını Orta Doğu’da, karanlık olarak görüyor. Bu karanlığı önleyecek olanlar da Orta Doğu ülkelerinde yaşayan kadınlardır diyor. Yalnız Türkiye değil, bütün Orta Doğu ülkelerindeki İslamcı güçlerin, kadın liderliği ve kadınların siyasi mücadele için sokağa inmesiyle dengelenebileceğini söylüyor. Orta Doğu’da öne çıkan İslam kimliği, Avrupa’yı ve aynı zamanda İsrail’i çok rahatsız ettiği için bölgedeki sancılı geçiş böylece aşılacak. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı dünyası, kadın hareketi ve kadın önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor. İşte bu doğrultuda Türkiye seçimlerinde de kadın adaylar öne geçme şansını elde etmektedir. Daha önce Tansu Çiller’in başbakanlığını da bu doğrultuda değerlendirmek mümkündür. Tansu Çiller’le başlamış olan bu açılım, Meral Akşener’le devam etmektedir.</p>
<p><strong>Sivil Örümceğin Ağında</strong></p>
<p><strong>Lewis’in “kadınların desteklenmesi projesi” üzerinden devam edelim o zaman. Denge ve Denetleme Ağı’nın kurucularından ve bir dönem sözcülerinden olan Selda Tandoğan Demirel’in, Akşener’e “başdanışman” olduğu iddia edildi. Ancak kamuoyundan gelen tepkiler sonrası bu iddia yalanlandı. Demirel danışman değil şu an ama İYİ Parti’nin 200 kişilik kurucuları arasında yer alıyor. Demirel’in kurucusu olduğu sivil toplum kuruluşu (STK), Demokrasi için Ulusal Bağış (National Endowment For Democracy/NED) destekli Ulusal Demokratik Enstitü (National Democratic Institute/NDI) tarafından fonlanıyor. Bu iki örgütün Renkli Devrimlerdeki rolünü biliyoruz. Bu birliktelik tesadüf mü sizce?</strong></p>
<p>Türkiye’de yeni bir siyasi yapılanma ortaya çıktığında her Türk vatandaşının bunun içine girme hakkı vardır. Selda Hanım’ın da o şekilde hareket ettiği kanaatindeyim. Kendisini çok yakın tanımıyorum. Ancak STK olarak hareket eden bir yapının temsilcisi olunca STK’ların arkasına bakmak lazım. Tam da bu noktada Mustafa Yıldırım tarafından kaleme alınan “Sivil Örümceğin Ağında” isimli kitabı anımsatmak isterim. Bu kitapta, Türkiye’deki STK’ların hangisinin, hangi Batı ülkesinden maddi destek aldığı tek tek yayımlanmıştır. Bu kitapta ortaya konan gerçekler açısından baktığımız zaman evet, Batı demokrasilerinin uzantısı olan STK’ların emperyal plan ve projeler doğrultusunda hareket ettikleri ve bu noktada da Batılı ülkeler tarafından finanse edildiklerini görüyoruz. Aynı durum Sovyetler Birliği sonrasında Rusya’da da vardı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin işbaşına gelince hepsini yasakladı. Banka hesaplarına el koydu ve Rusya, dışardan para alarak kendi ülkesinin aleyhine çalışan STK’lara izin vermedi. Türkiye ise daha demokrat davrandı. Bunların çalışmalarını Avrupa standartları içerisinde belirli bir düzene koymaya çalmıştı. Türkiye ne yazık ki bunda da başarılı olamadı.</p>
<p><strong>CHP önemli bir hamle yaptı ve Muharrem İnce’yi aday gösterdi. Meral Akşener, biraz geride kaldı gibi duruyor. İnce’nin adaylığıyla Akşener’in ikinci tur şansı biraz düştü mü?</strong></p>
<p>Devleti kuran, Atatürk’ün partisi çok durağandı. Bir türlü adayını açıklayamadı. Tabii iş geldi genel başkana kilitlendi. Genel başkanın da siyasetçi olmaması ve siyaset üretememesi nedeniyle Atatürk’ün partisi çok zayıf gidiyordu. Böyle bir noktada Sayın Cumhurbaşkanıyla rekabet edebilecek özelliklere sahip bir kişiyi yani halkın içinden gelmiş bir kişi olarak Sayın Muharrem İnce’yi aday çıkardılar. Böylece seçim yarışı hızlandı. Sayın İnce önümüzdeki dönemde medyada yer alabilirse dengeleri önemli bir şekilde değiştirecektir. Yeri gelmişken bir şey daha söylemek lazım. Daha işin başında Sayın İnce, Meral Akşener lehine birinci turda çekilebileceğini söyledi. Sanırım burada bir hesap yapılmaktadır. Eğer Meral Hanım ikinci tura kalırsa merkez sağdan gelen kemikleşmiş oylarla Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Kürt oylarını bağdaştırmak kolay olmayacaktı. İnce’nin kamuoyunda estirdiği sol rüzgâr, Doğu ve Güneydoğu halkını biraz harekete geçirdi. Bu noktada da İnce bir jest yaparak arkasına aldığı rüzgârla birlikte Cumhurbaşkanlığı adaylığından Meral Akşener lehine feragat ederek seçimi ikinci tura bırakmamak gibi bir yeni strateji üzerinde çalıştıklarını ve bu konuda pazarlıklar yapıldığını Ankara kulislerinde duyuyoruz.</p>
<p><strong>Kemalist Proje İle Siyonist Proje Orta Doğu’nun Geleceği İçin Bugün Karşı Karşıya</strong></p>
<p><strong>Siz, İYİ Parti’ye “proje” dediniz. Bu durumda Atatürk’ün kurduğu parti de bu projenin parçası olmuyor mu?</strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti de bir proje. Ancak Atatürk’ün projesiydi. Kuvayı Milliye hareketi zafere ulaşıp devleti kurduktan sonra yola parti olarak devam etti. Atatürk’ün yaklaşımı, hem partiyi hem devleti aynı çizgiye getirmekti. Bu noktada da partiyle devletin arasında bir ayrılık olmaması gerekiyordu. Ancak bugün Atatürk’ün partisinde maalesef İkinci Cumhuriyetçi, yani küreselleşmenin etkisiyle neoliberal bir çizginin öne geçtiğini görüyoruz. Bu doğrultuda sermaye kesimleri, Avrupa-Amerika-İsrail üçgeninde Türkiye’ye müdahale ederken Atatürk’ün partisini de baskı altına alarak yönlendirmeye çalıştıklarını izliyoruz.</p>
<p><strong>Soru işaretleri bırakmamak için bunu biraz daha açalım. O zaman dâhil olunan bu proje, Cumhuriyet’in kuruluşundan farklı olarak antiemperyalist olmayan bir proje mi?</strong></p>
<p>Atatürk’ün partisi bugün, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi antiemperyalist çizgide devam etseydi, Türkiye’nin, Avrupa Birliği süreci içerisinde kabul etmek zorunda kaldığı programlarla devletin tasfiyesini önleyebilirdi. Ancak maalesef devletin tasfiyesi süreci, Avrupa Birliği süreci üzerinden başlatılmış ve bugün de Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden devam ettirilmektedir. Büyük İsrail’in önü açılarak bu coğrafyadaki bölge devletleri, Siyonizm’in-emperyalizmin güdümünde eyaletler üzerinden yeni bir yapılanmaya yönlendirilmektedir. Bu coğrafyada yapılan mücadeleleri kendi haline bırakırsanız ya Arap Birliği ya İslam Birliği kurulur. Ya Rusya güneye iner ya Almanya doğuya açılır ya da bu coğrafyada iki proje çarpışır: Biri İsrail’i kuran Siyonist proje, öbürü Türkiye’yi kuran Kemalist proje. İşte Kemalist proje ile Siyonist proje bugün, Orta Doğu’nun geleceğinde karşı karşıyadır. Atatürk’ün partisinin Kemalist proje doğrultusunda hareket ederek ülkenin birliğini, bütünlüğünü ve bağımsızlığını güvence altına alması gerekirken bu coğrafyadaki eyaletler üzerinden bölgesel federasyon planına yumuşak baktığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Sizin belirttiğiniz kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar gerçekleşmezse ve Muharrem İnce ikinci tura kalırsa İYİ Parti ve Saadet Partisi seçmeninin tulum halinde CHP’nin adayına oy vereceğini düşünüyor musunuz? Örneğin son yerel seçimlerde CHP, eski MHP’li bir isim olan Mansur Yavaş’ı aday gösterdi ve MHP seçmeni tulum olarak vermedi.</strong></p>
<p>Muharrem İnce’nin son anda çıkan bir aday olarak hiçbir hazırlığı yok. Dikkat edin her gün sağdan sola konuşuyor, birçok şey söylüyor ama bir siyasi çizgi izlemiyor. Sadece polemik yapıyor. Gazete başlıkları üzerinden politika yapan bir adayın Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği noktasında istikrarlı bir çizgiyi ortaya koyması beklenemez.</p>
<p>O nedenledir ki bu izlenen zikzaklar nedeniyle Atatürk’ün partisinin, cumhurbaşkanlığı seçimi süreci içerisinde ortaya istikrarlı bir çizgi koyamadığını görüyoruz. Seçmen gidip Atatürk’ün partisinin adayına oy verirken bu partinin yine eskisi gibi antiemperyalist çizgide ülkenin geleceğini koruyup korumayacağından emin olması gerekir. Böyle bir durum söz konusu değilse o zaman önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak siyasi gelişmeler seçmen tabanını etkileyeceği için birtakım çelişkili gelişmeler ya da istikrarsız durumlar meydana gelecektir.</p>
<p>Devleti kuran Atatürk’ün partisi kuruluş ayarlarına dönmedikçe, Türkiye’nin geleceği için çözüm üretemez. Böylesine bir arayış içerisinde Muharrem İnce’den beklenen sonuç alınamayabilir.</p>
<p style="font-size:0.8em;"><em>1 Töton Şövalyeleri, bir Germen-Roman dini tarikatıdır. Tarikat, Katolik hacılara, hac yolunda yardım etmek, hasta ve yaralı Katoliklerin bakımlarını sağlamak üzere hastane kurmak amacıyla kurulmuştur. Adlarını özellikle Orta Çağ’da Haçlı Seferlerine katılarak duyurdular. Şövalyeler, üzerinde siyah bir haç olan uzun beyaz elbiseler giyerlerdi. Daha sonra bu imge, Prusya Krallığı ve Almanya tarafından Demir Haç Madalyası olarak da kullanıldı. Kimi araştırmacılara göre, Töton Şövalyeleri, dünyanın en güçlü imparatorluğu olacağına inandıkları “Türk-Germen İmparatorluğu” kurulmasını istiyordu.</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-anil-cecen-aksener-bir-bati-projesidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’yi Bekleyen  &#8220;Beka  Sorunu&#8221; Ne?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyeyi-bekleyen-beka-sorunu-ne/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiyeyi-bekleyen-beka-sorunu-ne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:55:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Beka Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Onul]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Onuş]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1998</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’yi Bekleyen “Beka Sorunu” Ne? Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda, Türkiye’nin sistem değişikliğini getirecek seçimi hızla erkene almasının en önemli nedenlerinden biri aslında meşruiyet ve halk desteğini yenileyerek uluslararası aktörler karşısında elini kuvvetlendirmek. Türkiye’nin gelecek siyasi tarihini şekillendirmesi beklenen en keskin dönemeçlerden biri, 24 Haziran’da geçilecek. Erken seçim, herhangi bir seçimden öte, Türkiye’nin yeni sisteme geçişinin de netleşeceği gün olacak. Seçim tarihi düşünülenden daha erken oldu ama toplumun her kesiminde genel beklenti, Türkiye’nin erken bir seçime gideceği yönündeydi. Hatta tüm partiler de olası bir erken seçim için teşkilatlarını diri tutmak adına açıklamalar yapıyordu. Bu nedenle 24 Haziran seçimleri, kimi çevrelerin bunun üzerinden bir kazanım elde etmek adına ortaya attıkları gibi bir “baskın seçim” gibi görünmüyordu. Öyle ki ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu, erken seçimin sinyallerini Yörünge dergisinin son sayısında şu cümlelerle duyurmuştu: “MHP, parlamentonun artık misyonunu tamamladığını, yeni dönemin bir an önce başlaması gerektiğini söyleyip erken seçim talep edebilir. Bu talebi AK Parti’nin reddetmesi için hiçbir neden yoktur. AK Parti de ‘aslında bizim niyetimiz süreyi sonuna kadar kullanmaktan yana &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’yi Bekleyen “Beka Sorunu” Ne?</strong><br />
<strong> Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda, Türkiye’nin sistem değişikliğini getirecek seçimi hızla erkene almasının en önemli nedenlerinden biri aslında meşruiyet ve halk desteğini yenileyerek uluslararası aktörler karşısında elini kuvvetlendirmek.</strong></p>
<p>Türkiye’nin gelecek siyasi tarihini şekillendirmesi beklenen en keskin dönemeçlerden biri, 24 Haziran’da geçilecek. Erken seçim, herhangi bir seçimden öte, Türkiye’nin yeni sisteme geçişinin de netleşeceği gün olacak.</p>
<p>Seçim tarihi düşünülenden daha erken oldu ama toplumun her kesiminde genel beklenti, Türkiye’nin erken bir seçime gideceği yönündeydi. Hatta tüm partiler de olası bir erken seçim için teşkilatlarını diri tutmak adına açıklamalar yapıyordu. Bu nedenle 24 Haziran seçimleri, kimi çevrelerin bunun üzerinden bir kazanım elde etmek adına ortaya attıkları gibi bir “baskın seçim” gibi görünmüyordu. Öyle ki ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu, erken seçimin sinyallerini Yörünge dergisinin son sayısında şu cümlelerle duyurmuştu:</p>
<p>“MHP, parlamentonun artık misyonunu tamamladığını, yeni dönemin bir an önce başlaması gerektiğini söyleyip erken seçim talep edebilir. Bu talebi AK Parti’nin reddetmesi için hiçbir neden yoktur. AK Parti de ‘aslında bizim niyetimiz süreyi sonuna kadar kullanmaktan yana ama ortağımızın da haklı gerekçeleri var, bu sebeple erken seçime gidiyoruz’ diyebilir.”</p>
<p>MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 17 Nisan’daki grup toplantısında da belirtiği gibi, ülkenin önünde iki seçenek duruyordu. Ya Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçiminin normal tarihi olan 3 Kasım 2019 beklenecekti ya da “milli mecburiyet ve ortaya çıkan meşru gerekçelerden dolayı” seçimler erkene çekilecekti. Bahçeli’ye göre, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne “herhangi bir tavsama, gecikme” olmaksızın geçilmesi, “milli beka ve tarihi emanetler açısından acil hal almıştı.”</p>
<p>Erken seçimin önünü açan görüşmede MHP Genel Başkanı Bahçeli’yi, Külliye’de kabul eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, tarihi görüşmeden hemen sonra yaptığı basın toplantısında, bu acil halin altını bir kez daha ve kalın olarak çiziyordu: ‘‘Suriye’de yürüttüğümüz sınır ötesi operasyonlar, Suriye ve Irak merkezli olarak bölgemizde yaşanan tarihi önemdeki hadiseler, Türkiye’nin bir an önce belirsizlikleri aşmasını zorunlu hale getirmiştir. Ülkemizin geleceğine yönelik kararların daha güçlü şekilde alınabilmesi ve uygulanabilmesi için yeni yönetim sistemine geçiş giderek aciliyet kesp etmeye başlamıştır.”</p>
<p><strong>Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’nın Ortaya Çıkardığı Özgüven</strong></p>
<p>Erken seçim kararı alınmadan önce piyasalardan spekülatif tepkiler gelmeye başlamıştı. Döviz kurları bu süreçte ardı ardına tarihi rekorlara imza attı. Döviz kurundaki dalgalanma, iş dünyasının ihtiyacı olan istikrar ortamının yara aldığının da göstergesiydi. Piyasalarda, 16 yıllık istikrarın devam etmesi talebi artarken dış politikadaki gelişmeler de Türkiye’nin kendisine bir an önce alan açması için bastırıyordu.</p>
<p>Suriye’deki savaş da seçim kararının alınmasından haftalar önce kritik bir aşamaya evrildi. Duma’da kimyasal silah kullanılması sonrası ABD, İngiltere ve Fransa, Esad yönetimi ve destek verdiği ülkelere füze mesajı vermişti. Ne var ki ABD’nin bölgesel planlarındaki ikili tavrı, değişikliğe uğramamıştı. Müttefiki Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen PKK’yı ve Suriye’deki kolu PYD/YPG’yi desteklemeye devam ediyordu. Türkiye’nin, Fırat Kalkanı ve ardından gelen Zeytin Dalı Harekâtı’ndaki başarısı sonrası artan özgüvenin, sandığa yansıması kaçınılmaz görülüyordu. Çünkü yerli ve milli kaynaklara dayanarak sınır ötesindeki terörle mücadelede yakalanan başarı grafiğinin ortaya çıkardığı özgüven, halk nezdinde güçlü ve kararlı bir liderin etrafında toplanılması mesajı içerecekti.</p>
<p><strong>“Beka”nın Karşılığı</strong></p>
<p>Siyasi analistlere göre “beka” vurgusu, coğrafi parçalanma tehdidini ortadan kaldırmakla birlikte sosyolojik keskinleşmenin derinleşmesini önlemek ve ortak siyasal bir kültür oluşturmak anlamlarına da geliyor. Peki, Türkiye gerçekten erken seçime gidecek kadar beka sorunuyla karşı karşıya mı?</p>
<p>1 Kasım seçimlerine kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sert eleştiriler getiren MHP lideri Devlet Bahçeli’nin gerek referandum çıkışı gerekse erken seçim talebi, çoğu yorumda, “fiili duruma son verme” olarak karşımıza çıktı. Yine benzer yorumlara göre, 15 Temmuz darbe girişimi, Bahçeli ve ekibinde bir “farkındalık” ortaya çıkardı. Buradan da parti yerine “devlet”i önceleyen bir noktaya ulaşıldı. Muhalefetse beka sorunu üzerinden üretilen politika ve güvenlikçi kimi uygulamaları, “tek parti devleti ve diktatörlüğe gidiş” olarak görüyordu. AK Parti-MHP ve BBP’nin yer aldığı “Cumhur İttifakı” ise FETÖ, DEAŞ ve PKK terörü başta olmak üzere bulunduğu coğrafyadaki çöküşlere kadar birçok meseleyi örnek gösteriyordu. Bu örneklerden yola çıkarak da meselenin, güçlü olmayan bir Türkiye’de beka sorunu oluşturacağı savunuluyordu.</p>
<p><strong>En Derin Kriz</strong></p>
<p>Suriye’deki iç savaş yedinci yılına girerken bölgenin güvenliği, siyaset uzmanlarının da tespit ettiği gibi Soğuk Savaş’tan beri en derin krizlere sahne olmaya başladı. Özellikle Türkiye’nin sınır komşularında yaşanan kriz, bölgenin önümüzdeki süreçte daha sert güvenlik sorunlarıyla karşılaşabileceğini gösterdi. Bu da Türkiye’nin öncelikle iç bütünlüğünü koruma ihtiyacını somutlaştırdı. FETÖ’nün darbe girişimiyle yara alan devlet mekanizmasının yeniden inşasına, PKK sorunu da eklenince iç güvenliğin tahkim edilmesi birinci halkayı oluşturuyordu. Türkiye, devlet aygıtının yaralarını sarmaya çalışırken bir yandan da beka sorunu olarak gördüğü “FETÖ ve PKK” hassasiyetlerini, muhataplarına açıkça anlattı. 2016’daki FETÖ darbe girişimi milat olarak kabul edilebilir ancak az daha zorlayarak miladı, biraz daha geriye götürmek mümkün. Çünkü Türkiye 2013’e kadar dış politikada yumuşak güç kullanan bir politika tercih ediyordu. 2013 sonrasında ise kısmen de olsa “köklü” bir değişikliğe doğru ilerleyiş başladı. Arap Baharı ile Orta Doğu’daki değişimler, terörist saldırılar ve vekâlet savaşları, Türkiye’nin dış politikasını yenileme ihtiyacı doğurdu. Türkiye’nin politika değişikliğindeki asıl amaç aslında sınır güvenliğini ve bekasına yönelik tehditleri en yüksek seviyede karşılamaya yönelik adımlardı.</p>
<p>ABD Başkanı Donald Trump’ın seçildiği günden beri, uluslararası platformlarda gösterdiği performans kaosları derinleştiren yeni bir unsur olarak ortaya çıkıyordu. Oluşan bu kaotik durumun özellikle Orta Doğu’ya büyük etkileri net olarak yaşanıyordu. Bu da Türkiye’nin bekası için “güçlü devlet arayışı”nı öncelemesi gerektiği fikrini güçlendirdi. İlişkilerin bir anda nasıl kaosa döndüğüne en iyi örnek Katar kriziydi. Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde 55 ülkenin katılımıyla gerçekleşen ABD-Arap ve İslam Ülkeleri Zirvesi’nin ardından “İtidal, Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi’nin açılışı gerçekleştirildi.</p>
<p>Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, ABD Başkanı Donald Trump ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, açılış sırasında manidar bir tebessümle dünyayı temsil eden küreye ellerini koydu. Sahne, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde dünyanın paylaşılmasını anlatan karikatürleri anımsatıyordu. Katar’ın İran ile ilişkileri ve ülkenin yasadışı silahlı örgütlere destek verdiği iddiası üzerine Haziran 2017’de Suudi Arabistan liderliğindeki birkaç ülke, Katar ile diplomatik ilişkileri kesti. Katar’a yönelik yaptırımlar, ta Ankara’dan hissedildi ve sıkıntıya neden oldu.</p>
<p><strong>Hegemon Güçler Arası Çelişkilerden Faydalanmak</strong></p>
<p>18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı, Avrupa devletleriyle ilişkilerinde diplomasiyi, zorunlu olarak sıcak savaşın yerine koydu. Ancak yine de toprak kayıplarının ve yıkılmanın önünü alamadı. Bu savunma pozisyonu, 1919-1922 arasındaki Milli Mücadele döneminde önemli bir kırılma yaşadı. Misak-ı Milli çerçevesinde bekasını korumak için yayılmacı olmayan savaş verildi. Sonrasında devletin, sınır içi ve ötesi harekâtlarını ise mevcut kazanımları hasar almadan devam ettirmek olarak görmek gerekiyor.</p>
<p>15 Temmuz’dan sonra bir kırılma daha yaşandığı ve Türkiye’nin ekseninin kaydığı belirtiliyor. Ancak Türkiye, Arap Baharı’ndan önce de bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirmeye çalışırken aynı eleştiri ve yorumlarla karşılaşıyordu.</p>
<p>Belki biraz popülist denilebilecek bu yorumlar yapılırken gözden kaçırılan unsur ise Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın kaygan zemininde hegemon güçler arasındaki çelişkilerden faydalanma zorunluluğundan başka bir şey değildi.</p>
<p>Dün bekasını korumak için ABD ile iyi ilişkilerin, bugün Rusya ile iyi ilişkilere evrilmesi de bir kırılma ve eksen kaymasıyla değil ancak coğrafyanın kaygan zemininde kendisine alan açmak olarak açıklanabilir.</p>
<p><strong>Belirsizliğe Karşı El Kuvvetlendirme</strong></p>
<p>Fırat Kalkanı ile DEAŞ hedef alınırken, Zeytin Dalı ile de PKK/YPG’nin üzerine gidildi. Bu anlamda gerek Fırat Kalkanı gerekse Afrin başarısı, “Suriye’de kaybetti” denilen Türkiye’nin hâlâ aktif olduğu ve sahada “kaybetmeyen” olarak bulunduğunun göstergesi olarak yorumlandı. Yeni güvenlik konseptinin sınırlar içindeki karşılığı ise siyasal istikrarı sağlamak olarak öngörüldü. 16 Nisan referandumuyla eşiği atlanan siyasal dönüşümün kurumsallaştırılması ve Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ülkeyi siyasal istikrar içinde ileriye taşıma amacı güdülüyordu. Yeni konseptin ideologlarına göre içe kapanmak, bu kazanımların tümünün kaybedilmesi anlamına da geliyordu. Yani yeni sistem, “siyasal alanı, devleti ve Türkiye’nin dış politikadaki etkinliğini güçlendirecek ölçüde restore edecek bir yeniden yapılanmayı” da beraberinde getiriyordu. Bu sacayağı aynı zamanda “beka sorunu” oluşturacak unsurlara da cevap olarak okunabilirdi.</p>
<p>Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda, Türkiye’nin sistem değişikliğini getirecek seçimi hızla erkene almasının en önemli nedenlerinden biri aslında meşruiyet ve halk desteğini yenileyerek uluslararası aktörler karşısında elini kuvvetlendirmek.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiyeyi-bekleyen-beka-sorunu-ne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
