<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>şiir &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/siir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Jan 2025 11:04:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>şiir &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Memduh Cumhur Ağabey*</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/memduh-cumhur-agabey/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/memduh-cumhur-agabey/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jan 2025 11:04:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19226</guid>

					<description><![CDATA[“Mine’l-kalbi ile’l-kalbi sebîlâ. – Gönülden gönüle yol vardır.” Şâirliği, heccavlığı ve nüktedanlığı o kadar öndeydi ki ismi anıldığında beşerin aklına mesleği olan eczacılık gelmezdi. Herkes kendisinin eczacı olduğunu bilir ama ilk anda zihinlerde bir “eczacı” imajı uyanmazdı. Belki de sadece tek alâkası eczacılık olan meslektaşlarının gözünde yaşıyordu o kimliğiyle. Cemiyetse onu daha çok yukarıda zikrettiğim özellikleriyle tanırdı. Zîrâ sahip olduğu o nitelikler, şahsiyetindeki hâkim unsurlardı. Bu yönden kendisini en iyi açıklayacak mefhumun sosyolojideki “anahtar rol” kavramı olduğunu düşünüyorum. Mutlaka her insanın yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardır. O rollerden birinin diğerlerine göre daha baskın olması ise ona toplumda sahip olduğu statüyü kazandırır. Herkes gibi Memduh Ağabeyin de içinde yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardı. Ama anahtar rolü bir kültür ve sanat adamı olarak oynadığı roldü. Hayatını eczacılıktan kazanmasına rağmen, toplum onu daha ziyâde bir şâir ve edip olarak görüyor, kendisine o pencereden bakıyordu. Bizim de kendisine yakın olduğumuz pencere oydu. Onu hep mesleğini icrâ ettiği Üsküdar’daki mekânında ziyaret etmeme rağmen, o kapıdan geçerken hiçbir zaman bir eczaneye giriyormuşum hissine sahip olmadım. Zaten muhiplerinin gözünde de orası bir ticarethaneden öte, bir gönül adamının açık adresi ve ziyaret mekânıydı. Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz;Dîvânelerin hemdemi dîvâne gerektir demiş Ziya Paşamız. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><em>“Mine’l-kalbi ile’l-kalbi sebîlâ. – Gönülden gönüle yol vardır.”</em></p>



<p>Şâirliği, heccavlığı ve nüktedanlığı o kadar öndeydi ki ismi anıldığında beşerin aklına mesleği olan eczacılık gelmezdi. Herkes kendisinin eczacı olduğunu bilir ama ilk anda zihinlerde bir “eczacı” imajı uyanmazdı. Belki de sadece tek alâkası eczacılık olan meslektaşlarının gözünde yaşıyordu o kimliğiyle. Cemiyetse onu daha çok yukarıda zikrettiğim özellikleriyle tanırdı. Zîrâ sahip olduğu o nitelikler, şahsiyetindeki hâkim unsurlardı.</p>



<p>Bu yönden kendisini en iyi açıklayacak mefhumun sosyolojideki “anahtar rol” kavramı olduğunu düşünüyorum. Mutlaka her insanın yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardır. O rollerden birinin diğerlerine göre daha baskın olması ise ona toplumda sahip olduğu statüyü kazandırır. Herkes gibi Memduh Ağabeyin de içinde yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardı. Ama anahtar rolü bir kültür ve sanat adamı olarak oynadığı roldü. Hayatını eczacılıktan kazanmasına rağmen, toplum onu daha ziyâde bir şâir ve edip olarak görüyor, kendisine o pencereden bakıyordu. Bizim de kendisine yakın olduğumuz pencere oydu. Onu hep mesleğini icrâ ettiği Üsküdar’daki mekânında ziyaret etmeme rağmen, o kapıdan geçerken hiçbir zaman bir eczaneye giriyormuşum hissine sahip olmadım. Zaten muhiplerinin gözünde de orası bir ticarethaneden öte, bir gönül adamının açık adresi ve ziyaret mekânıydı.</p>



<p><em>Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz;</em><br><em>Dîvânelerin hemdemi dîvâne gerektir</em></p>



<p>demiş Ziya Paşamız. Nitekim ne zaman hâlinden anlayan bir ehl-i dil yanına uğrasa masa başında üç-beş kelâm ettikten sonra koluna girer ve onu yakınlardaki bir kafeye götürüp ikramda bulunurdu. <em>Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül muhabbet ister kahve bahane…</em> demiş atalarımız. Kahve eşliğinde o demler tadına doyulmaz bir sohbet ziyafetiyle renklenirdi. Gün içinde verdiği bu kısa molalar onun için de bir tazelenme imkânıydı. Ticaretin sığlığı ve hayatın keşmekeşinden kaçarak gönül iklimine yol bulduğu demlerdi. Mesleğini maîşetini temin etmek için yapıyordu. Yoksa o bir tüccar değil, bir sohbet ve gönül adamıydı. Parayı sevdiğine, bizâtihi paranın kendisine talip olduğuna hiç şâhit olmadım. Onun bütün heves ve meyli gençlik yıllarından itibaren âşinâsı olup tozunu içine çektiği sohbet ortamlarınaydı.</p>



<p>2008-2010 yılları arasında evimde sohbet toplantıları düzenliyordum. Seçkin bir arkadaş grubumuz vardı. Bir akşam evimde kendisini de konuk etmiştim. Mahfûzatında olanları bir sebil misâli dağıtmaktan haz duyardı. O gece de her zamanki cömertliğiyle eteğindeki taşı dökmüş, gönlünden nefesine yol bulanları kayıtsız-şartsız çevresindekilere ikram etmişti.</p>



<p>Sohbet başlamadan evvel bir ara baş başa kalmıştık. O zaman bana; <em>“Eğer babamdan bana bir servet kalsaydı, bu işi yapmazdım. Bütün vaktimi ilim-kültür-sanata harcardım. O serveti de tedârikli kullanırdım ki hiç bitmesin, bana hep yetsin. Ama öyle bir lüksümüz yok. O yüzden de hayatımızın sonuna kadar bu işi yapmak zorundayız.</em>” demişti. Bu sözler bile onun gerçek sevdâsının ne olduğunu ne için yaşadığını gösteriyordu.</p>



<p>Çelebi şahsiyeti ve cana yakın tavrıyla dostları nezdinde bir yıldızdı Memduh Ağabey. Ne zaman karşılaşsak aramızdaki yaş farkına rağmen bana hep; “Nasılsın arkadaşım?” diye hitap ederdi. Yakınlarımdan birinin vefatını duysa mutlaka arar ve başsağlığı dilerdi.</p>



<p>Muhatabını incitmeden onun özel hayatına girip anlamlı dokunuşlar yapabilen âdemoğlunun seciyesi yüksektir. Memduh Ağabey de o âdemlerdendi. Vereceğim şu örnek kendisinin bu husûsiyetini çok güzel bir şekilde yansıtır: Dünya evine girmeden az evvel validem vefat etmişti. Evlendikten kısa bir süre sonra da pederim kalçasını kırmıştı. Tek evlât olduğum için bütün sorumluluk üzerimdeydi. O günlerden birinde yine yanına uğramıştım ki söz arasında birden bana; <em>“Biliyor musun, bu evlilik tam zamanında gerçekleşti. Sen babana bakıyorsun, hanım da sana destek oluyor.”</em> dedi. Güzel, gönül okşayıcı, ârifâne bir dokunuştu bu. Muhatabını anlayan insanın söyleyeceği sözdü. Hâfızama kazınan o anı hiç unutmadım.</p>



<p>Yazının girişinde de ifade ettiğim gibi nüktedan bir insan, mâhir bir heccavdı Memduh Ağabey. Her iki hünerinin muhassalası olan hicivleriyse ona Nef’î ile Neyzen’in vârisi olma imtiyazını kazandıracak evsâftaydı. O hususiyetini de yalnızca ulema ve üdebanın olduğu meclislerde değil, yeri geldiğinde ümeranın huzurunda da sergilemekten imtinâ etmezdi. Tabiî günümüzde örneklerine mebzul miktarda tesadüf ettiğimiz her tür müptezellikten uzak, kendisine has bir ölçü ve necâbet içinde…</p>



<p>13 Haziran 2008 akşamı Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde ölümünün yirmi birinci yıldönümünde Cemil Meriç için güzel bir anma toplantısı düzenlenmişti. Büyük ve hayli kalabalık olan toplantıya başbakan da teşrif etmişti. Memduh Ağabey de programın bir yerinde mûsikî icrâ edecekti. Sahneye çıktı ve icrâdan evvel, belki de o günlerde Anayasa Mahkemesinin açtığı parti kapatma davasından dolayı hayli gerilmiş olan ortamı da bir nebze olsun yumuşatmak adına merhum Nejat Muallimoğlu’nun <em>Politikada Nükte</em> isimli kitabının önsözünde geçen şu anekdotunu nakletti:</p>



<p>Amerikan Yüksek Mahkemesinin baş hâkimlerinden John Marshall, bir gün kitaplığındaki merdivene tırmanır. O yıllarda epey yaşlı ve hâlsiz olan hâkim, en üst rafta bulunan bir kitabı çeker. Çekmesiyle beraber raftaki bütün kitaplar üzerine devrilir ve kendini birden yerde bulur. Gürültüyü işiten hizmetçisi telâş içinde koşar ve hâkimi yerde, etrafa dağılmış kitapların arasında ağrıyan yerlerini kahkahalar içinde ovalarken bulur. Hâkim Marshall, hayret ve şaşkınlık içindeki kadına şöyle der: <em>“Böyle olacağı belliydi. Yıllarca ben kanunları çiğnedim, şimdi de kanunlar benden öç alıyor, beni çiğniyor.”</em></p>



<p>Memduh Ağabeyin sözü biter bitmez, müthiş bir kahkaha ve alkış tufanı koptu. Yerinde ve zamanında söylenmiş bir sözün, zarif ve latif bir dokunuşun etkisiydi bu hiç şüphesiz. Salon âdeta yıkılıyordu.</p>



<p>Önde oturup arkası dönük olan zevâtı biz göremiyorduk. Ama kendisi bulunduğu yerden protokoldeki herkesi görüyordu. Daha sonraki ilk görüşmemizde bana, nükteyi anlayan başbakanın kendisine bakarak mânîdar bir tebessüm fırlattığını söylemişti. Yaşanmış bir hikâyeden alınan bu sözler, o günlerde devam eden kapatma davasına yönelik güzel bir mesaj, anlamlı bir göndermeydi.</p>



<p>Şahsiyetiyle Üsküdar’a mâl olmuş bir insandı. Câmianın büyüklerinden olup aileden de Üsküdarlı olan mütefekkir ve mutasavvıf Ahmet Yüksel Özemre Beyefendi Memduh Ağabeyin ufulünden yaklaşık on yıl kadar önce âhirete hicret etmişti. Takip eden günlerde şöyle denildiğini hatırlıyorum: “Özemre, bir kültür ve edebiyat muhîti olan Üsküdar’ın bu vasfını kendi şahsında çok güzel bir şekilde temsil ediyordu. Ölümüyle birlikte bayrağı Memduh Bey devraldı.”</p>



<p>Memduh Ağabey aynı zamanda dikkatli bir seyyahtı da. Gezmeyi, görmeyi seviyordu. Özellikle de son yıllarında pek çok memleketi gezmişti. Doğuştan şâir olduğu için de ilham perisi onu gittiği yerlerde de yalnız bırakmıyordu.</p>



<p>Aşağıdaki dörtlük, Selânik’in elimizden çıkışının yüzüncü (2012) yılında hanımefendisiyle birlikte Selânik’i ziyaret eden Memduh Ağabey tarafından Beyaz Kule’nin gölgesinde kaleme alınmıştır. Her mısraı buram buram melâl kokan şu dizeler, hem bir Rumelili olarak gönlündeki dâüssılayı yansıtır hem de onun bir &#8220;şâir-i mâderzâd&#8221; olduğunu gösterir.</p>



<p><em>Kederle, yüz sene geçmiş, bu yerden ayrılalı,<br>Sükûn içinde deniz, paylaşır melâlimizi<br>Güzelliğiyle, vakarıyla süslüyor hâlâ,<br>Beyaz Kule’yle Selânik bugün hayâlimizî… **</em><br></p>



<p>Kendisini vefatından yaklaşık on sekiz yıl kadar önce o yıllarda müdâvimi olduğum Beşiktaş’taki bir kitabevine gidip gelirken tanımıştım. Dostluğumuzsa ağırlıklı olarak mekânının bulunduğu Üsküdar çevresinde gelişti. Emaneti teslim ettiği güne kadar da devam etti. Kaybolan coğrafyaların hicrânıyla sanatına hâkim o melâl duygusu, her ne zaman oralardan geçsem, alışamadığım bir kaybın hüznüyle artık beni de kendisine râm ediyor. Nasıl geçtiğine bir türlü akıl erdiremediğimiz zamansa, coşkun koca bir sel gibi hızla akıyor.&nbsp; Mâzîye dönüp şöyle bir bakınca ancak, bazı şeylerin farkına varabiliyoruz. Hayatımızın en kesin hakikati olan ölüm, onu bizden ayıralı altı yıl olmuş meğerse. Şaşmamak elde değil…&nbsp; Kendisinden dâima muhabbet ve samimiyet gördüğüm muhterem ağabeyime rahmet ve mağfiret niyâz ediyor, muhibbi olduğu ve derin muhabbet beslediği Efendimizle ehl-i beytine âlem-i mânâda&nbsp;komşu olmasını diliyorum. Mekânı cennet olsun.</p>



<p></p>



<p>* Bu yazı Ocak 2025’te yayımlanan <em>Tuna’dan Boğaziçi’ne Bir Ses: Memduh Cumhur</em> kitabından alınmıştır.</p>



<p>** Selânik’e ilişkin bu dörtlüğü ilk okuduğumda mest olmuştum. O yüzden de hemen kaydettim. Fakat nasıl olduysa daha sonra onu bulamadım. Bunun üzerine Memduh Ağabey’i arayıp istedim. O da bana: “Bende de yok arkadaşım! İlham gelince yazıp Facebook’ta paylaşmıştım. Ama şimdi elimin altında değil. Eğer biri bana onun bir mısraını hatırlatsa, gerisini çıkarırım.” demişti. <em>Tuna’yla Hasbihal</em> isimli eserinde de yoktu o dörtlük. Sanal ortamda kaybolmuştu maalesef. Vefatından sonra da hep bir yerlerden çıkmasını bekledim. Aklıma geldikçe de onu nerelerde bulabileceğimi düşündüm. Geçen sene bilgisayarımdaki bir klasörün içinde karşıma çıktı. Çok sevinmiştim. Kaybolmaması, kitaplarının yeni baskısında yer alması için de bilâhare götürüp muhterem refîkası Selman Yenge’ye teslim ettim. Böyle bir şeye vesile olmaktan dolayı duyduğum mutluluğu ise kelimelerle anlatamam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/memduh-cumhur-agabey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Şu Bülbül Bana Benziyor”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/su-bulbul-bana-benziyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/su-bulbul-bana-benziyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Nov 2021 10:42:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17876</guid>

					<description><![CDATA[Şöyle gökyüzüne baktı, doğu kurşuniye, batı kızıllığa bürünmeye başlamıştı. Ufka meyleden güneş kıpkızıl bir hal almış ama ışıklarının etkisi de bir o kadar zayıflamıştı, çıplak gözle bakılabilecek kıvama gelmişti. Ağaçların yeşilliği kararmaya yük tutmuş, hareketler yavaşlamış, akşamın sakinliği sokakları kaplamıştı. Havanın serinlemeye başlaması dışarısını biraz daha cazip hale getirmişti. Herkesler bir yere oturup güneşin batışıyla gelen bu tatlı yaz akşamının tadını çıkarma niyetindeydi. Böyle gözlemlerken etrafı, birden midesinde bir eziklik hissetti. Hemen oracıkta bir simitçi gördü. Tek başına lokantada yemek yemek âdeti değildi. Ya ailesiyle ya da dostlarıyla gidilecek ve bir nevi muhabbet edilecek yerlerdi oralar. Tek başına yemek tutkusu da takıntısı da olmadı. Böyle şeyleri düşünecek zaman da. Simidini aldı, yakındaki bir çay bahçesine yöneldi. Bahçenin bir köşesinde bir masa bulursa hem midesinin ezikliğini giderecek hem de dinlenecekti. Bunları düşünerek bahçeye yöneldi. Düşündü de hiç boş masa kalmamıştı. Yaz akşamının bu tatlı esintisine kapılan herkes bahçeye üşüşmüş ve her biri bir masayı tutmuştu. Tek kişinin oturduğu bir masa gördü, başka seçeneği yoktu, gitti selam verdi ve karşısına oturdu. Cana yakın bir yüz ifadesi vardı oturan kişinin, gelmesinden rahatsızlık duymamış hatta başıyla selamını almış ve “merhaba” demişti. Karşılıklı oturup sessizce çaylarını yudumladılar. O sırada bahçede bir şarkı başladı. İçten ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Şöyle gökyüzüne baktı, doğu kurşuniye, batı kızıllığa bürünmeye başlamıştı. Ufka meyleden güneş kıpkızıl bir hal almış ama ışıklarının etkisi de bir o kadar zayıflamıştı, çıplak gözle bakılabilecek kıvama gelmişti. Ağaçların yeşilliği kararmaya yük tutmuş, hareketler yavaşlamış, akşamın sakinliği sokakları kaplamıştı. Havanın serinlemeye başlaması dışarısını biraz daha cazip hale getirmişti. Herkesler bir yere oturup güneşin batışıyla gelen bu tatlı yaz akşamının tadını çıkarma niyetindeydi.</p>



<p>Böyle gözlemlerken etrafı, birden midesinde bir eziklik hissetti. Hemen oracıkta bir simitçi gördü. Tek başına lokantada yemek yemek âdeti değildi. Ya ailesiyle ya da dostlarıyla gidilecek ve bir nevi muhabbet edilecek yerlerdi oralar. Tek başına yemek tutkusu da takıntısı da olmadı. Böyle şeyleri düşünecek zaman da. Simidini aldı, yakındaki bir çay bahçesine yöneldi. Bahçenin bir köşesinde bir masa bulursa hem midesinin ezikliğini giderecek hem de dinlenecekti. Bunları düşünerek bahçeye yöneldi. Düşündü de hiç boş masa kalmamıştı. Yaz akşamının bu tatlı esintisine kapılan herkes bahçeye üşüşmüş ve her biri bir masayı tutmuştu. Tek kişinin oturduğu bir masa gördü, başka seçeneği yoktu, gitti selam verdi ve karşısına oturdu. Cana yakın bir yüz ifadesi vardı oturan kişinin, gelmesinden rahatsızlık duymamış hatta başıyla selamını almış ve “merhaba” demişti. Karşılıklı oturup sessizce çaylarını yudumladılar. O sırada bahçede bir şarkı başladı. İçten ve duygu yüklü. İnsanı alıp götüren türden. Söyleyen de güzel söylüyordu, bestenin de güftenin de hakkını veriyordu.</p>



<p>“<em>Batan gün kana benziyor</em><br><em>Yaralı cana benziyor</em><br><em>Bir gül için ah ediyor</em><br><em>Şu bülbül bana benziyor…</em>”</p>



<p>İkisinin de elinden çay bardağı adeta düştü. Gözlerini batan güneşin arkasında bıraktığı ufuktaki kızıllığa diktiler, öylece kalakaldılar. Artık içlerinde ne sevda fırtınaları esiyor, ne hüzünlü sahneler gözlerinin önünden geçiyor, hangi deli çağlayanlarda sürükleniyorlar… bir kendileri bir de Allah biliyordu. Şarkı bitti, etraf sessizleşti, gözler ufuktan indi, bakışlar birbirine mıhlandı. Bir süre bakıştılar birbirlerine öylece. O anda fark ettiler gözlerinin yaşardığını, yanaklarından aşağı gözyaşlarının süzüldüğünü.</p>



<p>Kendini toparladı, yutkundu, zor da olsa ağzından bir cümlelik ses çıkarabildi.</p>



<p>-Hayrola kardeş! Senin de mi bir derdin var?</p>



<p>-Dertsiz baş, yarasız gönül, bitmeyen ömür olur mu? Anlaşılıyor ki senin de bir derdin var. Aldı götürdü bu sözler beni de seni de. Ben Suriye’de kendi halinde ama hali vakti yerinde biriydim. Güzel bir ailem, sevgili eşim, sevimli mi sevimli iki çocuğum vardı. Ne olduysa oldu, bir anda her tarafı bir fitne ateşi sardı. Şarkı da geçiyor ya, “<em>Gece kapladı her yeri/ Keder sardı dereleri</em>” tam da öyle oldu. Kimse kimseyi görmüyor, herkes adeta kendi etrafında dönüyordu. Anlayacağın herkes başı derdine düşmüş ve birbirine yabancılaşmıştı sanki. Ne huzur kalmıştı ve ne yaşama sevinci. Bırakın bir gün sonrasını bir dakika sonrasını bile hesap edemez olmuştuk. İşte böyle hesapsız yaşanılan günlerin birinde bir bomba düştü, barınacak ev de gitti. Hayatta ve ayakta kaldığımıza sevindik. Aldık bulabildiğimiz bir iki eşyayı, düştük yollara. Eh, Halep’e en yakın yer Türkiye. Dilini de, örfünü de, âdetini de biliyoruz. Netice biz de Osmanlı bakiyesiyiz. Daha da önemlisi aynı dine mensubuz ve aynı Allah’a yalvarıyoruz. Geldik buralara zor da olsa, bir düzen kurduk. Ama Halep hiç aklımdan çıkmıyor. Akrabalarım, dostlarım, komşularım, toprağım, baba ocağım, ana kucağım…</p>



<p>-O acıyı ben bilirim be kardeş. Benzerini ben de yaşadım. Fitne ateşini de, insanların birbirlerine nasıl yabancılaştıklarını da iyi bilirim. Fitne önce insanın kalbinde başlar, içini sarar, sonra amansız bir volkan patlaması gibi dışa vurur, her yanı kaplar, önüne geleni yakar, kendine benzetir. Sizler aynı dine inanan, aynı mescide giden ve aynı seccadeye baş koyan müminlerdiniz. Bizlerse Sırp’ı ve Harvat’ıyla sadece aynı mekânı paylaşan insanlardık. Aslında mutluyduk, birbirimize öte git demişliğimiz olmamıştı, komşuluk ilişkilerimiz de çok iyiydi. Dinleri ve inançları ayrı olsa da, herkes birbirine saygılıydı. Ne olduysa oldu, bir fitne ateşi yandı, bir zehirli duman etrafı kapladı. Ondandır benim de hüzünlenmem bu şarkıdan. İçimde bir sızı, Saray Bosna sevdası. Bu sevda beni tekrar oraya çekti. Yeni bir düzen kurdum. Bir daha ayrılmama kararındaydım. Ne zaman ki bir Sırp liderin eski alışkanlığı depreşti. Ordu kuracakmış, savaş olacakmış. Benim de ailemin de huzuru kaçtı. Aldım çocukları geldim tekrar buralara. Şimdi burada üçüncü bir düzen kurmaya çalışıyoruz. Fakat içimdeki o Bosna sevdası hiç çıkmıyor. Korkarım ki, bu sevda beni alıp götürecek tekrar. Ora benim vatanım, onun için mücadele etmeliyim, savaşmalıyım.</p>



<p>-Güzel dersin be kardeş. Benim de içimde sevdadır Halep. Döneyim de, kiminle savaşayım? Öyle bir parçalandık ki, her parça benim bir parçam. Hangi parçama karşı mücadele vereyim, hangisiyle savaşayım?</p>



<p>-Sen de haklısın bizim düşmanımız belli. Ama mesele düşman değil, asıl mesele şu insanın içindeki fitne ateşini söndürmek. Aslında insanlar dinleri ve dilleri ayrı da olsa, bir arada yaşamayı becerebilirler. Yeter ki hiç kimsenin içinde bir fitne ateşi yanmasın, huzurun içine bir volkan patlamasın, bir çığ düşmesin ocağımıza, bucağımıza… Öyleyle tek tek insanlara karşı değil, şu fitne ateşine karşı mücadele vermeliyiz. Biliyorum, dünya döndüğü sürece bunu tam olarak söndüremeyeceğiz. Rahmet Peygamberi bile Medine’de tüm samimiyetiyle ve gayretiyle bunun denemesini yaptı, ama olmadı. Yahudilerin içlerindeki fitne ateşi hıyanete büründü, hain şeklinde göründü. Müşriklerle gizlice anlaştılar ve sözleştikleri Müslümanları arkalarından vurdular. İşte böyle, iyi niyetle başlayan bir arada yaşama sözleşmesi, hıyanet kıvılcımıyla yakılan fitne ateşinde yandı kül oldu.</p>



<p>Tam o sırada elinde bir sandalyeyle geldi birisi yanlarına, selam verdi ve masanın bir kenarına ilişti. Yüzünde gülümseme vardı ama gözünün içinde acı ve kederle karışık kahır ifadesi. “Bu da bizden” diye geçerdi her ikisi aynı anda içlerinden.</p>



<p>-Al sana bir dertli daha, dedi işitilecek bir sesle.</p>



<p>-Evet, tam dediğin gibi kardeş. Ben de bir dertliyim. O şarkı beni de aldı götürdü. Sonra sizin konuşmalarınıza istemeden kulak misafiri etti. Ben de sizden biriyim. Uzak değil, hemen yakından Kırcaali’den. Yüz elli yıllık hikâyenin son paragrafıydık biz. Zulüm ve fitnenin kol gezdiği seksenli-doksanlı yıllar. İyi bir kafaya sahiptim ve başarılı geçen bir eğitim sürecim olmuştu. Bulgar hocaların dahi dikkatlerini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştım. Beni yükseköğrenim için İngiltere’ye göndermeye karar vermişlerdi. Her türlü imkânı vereceklerdi. İyi bir geleceğim, başarılı bir kariyerim olacaktı. Tek şartları vardı: İsmimi değiştirmek. Anlayacağınız, Müslüman ismini bırakıp Bulgar ismini almam şart koşuluyordu. Hiç düşünmedim ve kararımı verdim, “Asla bunu yapmam” dedim. “Bütün dünyayı ayaklarımın altına serseniz bile…” İşte böyle kapattım Bulgaristan defterini. Aaah! İçimde tütüyor oralar, Kırcaali’deki çiçekler, böcekler ağaçlar ve dağlar… Aldı götürdü bu şakı beni, hatırlattı eski günleri, yaşadığımız yerleri&#8230; Doksanların başıydı, kalktık geldik buralara, bir düzen kurduk. Hani derler ya, “gülüyorum, oynuyorum ama eski sevgilim aklımdan hiç çıkmıyor.”</p>



<p>-Hepimiz öyleyiz be dostum. Şu bülbül şu gül olmasaydı, dertlilerimizi kim anlatır, kim bize hatırlatırdı? İnsan zor ve kederli zamanlarını işte böyle kendi dışındaki varlıklarla anlatıyor. Herkes dertli, kim kime ne anlatsın ki? Bu yüzden gülle bülbülle söyleşmeyi seçiyor insanoğlu.</p>



<p>-Belki onda buluyor kendini. Bir daldaki gülün, uçan bülbülün ne derdi olur diye düşünüyor. Bakıyor ki onlar kendinden de dertli. Oturuyor onlarla dertleşiyor. Bakın içimizden biri, Bursa’nın düşman çizmeleriyle çiğnendiği zamanlarda, nasıl söyleşiyor kalbindeki bülbülle, hem kederli hem kahırlı:</p>



<p>“<em>Eşin var, âşiyânın var, bahârın var ki beklerdin.</em><br><em>Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül nedir derdin?</em><br><em>O zümrüt tahta kondun bir semâvî saltanat kurdun.</em><br><em>Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.</em></p>



<p><em>…</em></p>



<p><em>Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişândır?</em><br><em>Niçin bir katrecik göğsünde bir umman hurûşandır?</em><br><em>Hayır matem senin hakkın değil… Matem benim hakkım:</em><br><em>Asırlardır var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!</em><br><em>Teselliden nasibim yok, hazân ağlar baharımda;</em><br><em>Bugün bir hânumansız serserîyim öz diyarımda</em>.”</p>



<p>-Ne güzel ifade etmiş şair. Düşman girmeye görsün yurduna, ocağına, bucağına; bülbüle imrenir, gül dalında yer ararsın. Ya da şairin yaptığı gibi dertlenir, kahırlanır; teselliyi bülbülü paylamakta bulursun.</p>



<p>-Doğru söylüyorsun. Bazen, belki de her zaman dert anlatmak, dertleşmek çok zordur. Her şeyi her yerde herkese söyleyemez insan. Belki bir zaman gelecek bir yer bulunacak ve her şey söylenecek.</p>



<p>-Bazen de duyarız, anlatamayız; tasarlarız, dillendiremeyiz; düşünürüz, söyleyemeyiz. Hep bir yer olsun ve bir zaman gelsin diye bekleriz. Bekli o zamanda ve o yerde de anlatamayacağız, şairin dediği gibi “<em>Bir yer var, biliyorum; / Her şeyi söylemek mümkün; / Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; / anlatamıyorum</em>.”</p>



<p>-Belki de en iyi gözyaşlarımız anlatır bizi. Halep’ten, Bosna’dan, Kırcaali’den gelmiş olmak fark etmiyor, aynı dertle dertlenmeye engel olmuyor. İşte bakın bir şarkının estirdiği duygu rüzgârı, aldı getirdi ve bizi bir yerde buluşturdu. Gözyaşlarımız bizi tanıştırdı. Anlatamadığımız duygularımızı onlar anlattı. Tıpkı dert şairi ve dertlilerin dili olan şairin hali gibi:</p>



<p>“<em>Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem.</em><br><em>Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım</em>…”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/su-bulbul-bana-benziyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
