<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şiilik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/siilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Jun 2019 12:48:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Şiilik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Safevîler ve İran’ın Şiîleştirilmesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/safeviler-ve-iranin-siilestirilmesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/safeviler-ve-iranin-siilestirilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jun 2019 12:48:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Safevîlik]]></category>
		<category><![CDATA[Şiilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11339</guid>

					<description><![CDATA[Şah İsmail kararını vermiştir. Şiîlik resmi mezhep olacak, direnenler ortadan kaldırılacaktır, öyle de olur. Ertesi gün Şah’ın askerleri pür silah Cuma Cami’inde halkın arasına karışırlar. Safevîlik; başlangıçtaki Safevî tarikatı sonrası Safevî Devleti olacak olan bu oluşum adını Erdebil’de bulunan Safevîye tarikatının kurucusu Şeyh Safiyyüddin’den alır. Şeyh’in etnik kökeni hakkında söylenenlerin çoğu rivayet olarak kalmıştır. Özellikle Safevîliğin tarikattan devlete geçişi sırasında yazılan eserlerde Şeyh Safiyyüddin’in Hz. Ali soyuna dayandırılma gayretleri görülür. Bununla birlikte Osmanlı ve İran kaynaklarından büyük bir gayretle dönemin tarihini çalışan Tufan Gündüz “Son Kızılbaş Şah İsmail (İstanbul 2018 – 8. Baskı)” adlı kapsamlı çalışmasında, bazı İranlı yazarların onu İran’ın yerli ahalisi olduğunu ispatlama gayesinde olduklarını, öte yandan bazı yazarların onun Kürt olduğu hakkındaki rivayetlerinin etkisi altında kalan Faruk Sümer’in de bu bilgiyi benimsediğini söyler. Bununla birlikte Şeyhin Türk soyundan geldiğine dair de birçok rivayet vardır. Özellikle Safevî Devleti’nin kuruluşundan sonra kaleme alınmış eserlerde Şeyh Safiyyüddin mitolojik, efsanevî ve menkıbevî bir kişiliğe büründürülmüştür. Doğumuyla başlayan kerametleri menkıbe geleneğinin birçok öğesiyle süslene gelmiştir. Etnik kökeni hakkındaki birçok karışıklığa rağmen Şeyh Safiyyüddin’in mezhebi kökeni bu kadar karışık değildir. Tufan Gündüz, Şeyh Safiyyüddin’in Şafii mezhebine mensup olduğunu, birçok mürşid arayışından sonra Gilan’da Şeyh Zahid-i Gilani’ye (Safevîler maddesinde, bu isim Geylani diye geçer) intisap ettiğini belirtir. Şeyh Safiyyüddin başlangıçta &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şah İsmail kararını vermiştir. Şiîlik resmi mezhep olacak, direnenler ortadan kaldırılacaktır, öyle de olur. Ertesi gün Şah’ın askerleri pür silah Cuma Cami’inde halkın arasına karışırlar.</strong></p>
<p><time>Safevîlik; başlangıçtaki Safevî tarikatı sonrası Safevî Devleti olacak olan bu oluşum adını Erdebil’de bulunan Safevîye tarikatının kurucusu Şeyh Safiyyüddin’den alır. Şeyh’in etnik kökeni hakkında söylenenlerin çoğu rivayet olarak kalmıştır. Özellikle Safevîliğin tarikattan devlete geçişi sırasında yazılan eserlerde Şeyh Safiyyüddin’in Hz. Ali soyuna dayandırılma gayretleri görülür. Bununla birlikte Osmanlı ve İran kaynaklarından büyük bir gayretle dönemin tarihini çalışan Tufan Gündüz “Son Kızılbaş Şah İsmail (İstanbul 2018 – 8. Baskı)” adlı kapsamlı çalışmasında, bazı İranlı yazarların onu İran’ın yerli ahalisi olduğunu ispatlama gayesinde olduklarını, öte yandan bazı yazarların onun Kürt olduğu hakkındaki rivayetlerinin etkisi altında kalan Faruk Sümer’in de bu bilgiyi benimsediğini söyler. Bununla birlikte Şeyhin Türk soyundan geldiğine dair de birçok rivayet vardır. Özellikle Safevî Devleti’nin kuruluşundan sonra kaleme alınmış eserlerde Şeyh Safiyyüddin mitolojik, efsanevî ve menkıbevî bir kişiliğe büründürülmüştür. Doğumuyla başlayan kerametleri menkıbe geleneğinin birçok öğesiyle süslene gelmiştir.</time></p>
<p>Etnik kökeni hakkındaki birçok karışıklığa rağmen Şeyh Safiyyüddin’in mezhebi kökeni bu kadar karışık değildir.</p>
<p>Tufan Gündüz, Şeyh Safiyyüddin’in Şafii mezhebine mensup olduğunu, birçok mürşid arayışından sonra Gilan’da Şeyh Zahid-i Gilani’ye (Safevîler maddesinde, bu isim Geylani diye geçer) intisap ettiğini belirtir. Şeyh Safiyyüddin başlangıçta adı geçen şeyhin tarikatına bağlı iken şeyhin vefatından sonra posta kendisi geçince tarikat Safevîyye diye anılmaya başlanmıştır. Safevîliğin yaygın olarak Erbil’de bulunmasından dolayı Osmanlı kaynaklarında bunlara Erdebiliyye ya da Erdebil sufileri denilmiştir.</p>
<p>Buna bağlı olarak Şeyh Safiyüddin; Şeyh Safiyüddin Erdebilî diye de anılır. Şeyh Safiyüddin’in tamamen sunnî bir karaktere sahip olan tarikatı daha sağlığında geniş bir yayılım alanı bulur. Reşat Öngören’in belirttiğine göre (Reşat Öngören “Safevîyye” DİA XXXV/460) Şeyh Zahid’in vefatından sonra Halvetiyye ve Safevîyye diye iki kola ayrılan hareketin lideri Şeyh Safiyyüddin irşad çalışmalarından dolayı devrin devlet adamlarının birçoğunun saygısını kazanmıştır. Bu sayede tarikat Erdebil’den Lübnan’a, (bazı kaynaklara göre) Seylan’a kadar yayılma imkanı bulur. Şeyhin irşadında henüz hiçbir Şiî öğeye rastlamak mümkün değildir. Hatta şeyhin şöyle dediği rivayet edilir:</p>
<p>Şeyh Safiyyüddin 1334’te vefat edince yerine oğlu Sadreddin geçer. Sadreddin Azerbaycan Hakimi Melik Eşref Çobanî tarafından tehlikeli görülüp, Tebriz’de üç ay hapse atılırsa da bu durum uzun sürmez. Şeyh Serbest kalınca Gilan’a döner ve burada Altın Ordu Devleti’nin himayesine girer. Bir müddet sonra Erdebil Valisi’nin emriyle Safevîyye tarikatının mal varlığı ve yapılan bağışlar vergiden muaf hale getirilir.</p>
<p>Şeyh Sadreddin’le ilgili kaynaklarda Emir, Timur ve oğlu Şahruh’un şeyhe derin bir saygı duyduğu söylenmektedir.</p>
<p>Şeyh bu ortamda Gürcistan ve Horasan’a da halifeler göndererek tarikatın etki alanını daha da geliştirir.</p>
<p>Şeyh Sadreddin’in ölümünden sonra (1392) tarikatın başına oğlu Hace Ali geçer. Kaynaklarda Timur’un Ankara Savaşı dönüşünde Erdebil’e uğrayıp Şeyhe hürmet ettiği 30 bin Türkmen’i ona teslim ettiği Edebil ve köyleri şeyhe hediye ettiği söylense de bazı araştırmacılar bu görüşü doğru bulmamaktadır.</p>
<p>Hace Ali’nin hac maksadıyla büyük bir toplulukla yola çıkıp geçtiği ve dönerken uğradığı menzillerdeki sohbetlerinden etkilenen bir çok alim fakihin ona bağlanmasını sağlar. Bazı kaynaklar Anadolu’da yaygın Bayramiyye Celvetiyye gibi anlayış ve tarikatların kaynağını da Safevîyye tarikatına bağlarlar.</p>
<p>Hace Ali’nin vefatından sonra (1429) yerine şeyh-şah diye anılan oğlu İbrahim geçer. İbrahim zamanında henüz Safevîlik şeyhlikten şahlığa sıçrama yapmak isteyen bir karakter göstermez. İbrahim’in 1447’de ölümüyle birlikte posta oturan Şeyh Cüneyd tarikattan devlete niyetlenen ilk şeyh olarak bilinir. Safevîlik bir irşad faaliyeti boyutunu aşarak siyasî bir nitelik kazanmaya başlar. Şeyh Cüneyd’in siyasî emeller taşıyor olmasından dolayı amcası Cafer’le arası açılır. Amcası onu Karakoyunlu Sultan Cihanşah’a şikayet eder. Cihanşah zaten Cüneyd’in müritlerin çokluğundan ve faaliyetlerinden kendisine zarar geleceğini düşündüğünden onu Erdebil’den çıkmaya zorlar. Çünkü şeyh şah olma hevesine kapılmıştır. Cihanşah’ın baskılarına dayanamayan Şeyh Cüneyd, Erdebil’i terk ederek Anadolu’ya gelerek Sultan II. Murad’a başvurarak kendisine Kurt Beli bölgesinin verilmesini, burada irşada devam etmek istediğini bildirir.</p>
<p>Fakat Osmanlı devlet adamları Şeyh Cüneyd’i muteber görmezler. Osmanlı kaynakları onun Konya’da Sadreddin Konevî dergâhında misafir kaldığını burada imamet-hilafet tartışmalarına girip Şiîlerin Ehl-i Beyt’e dayandırdıkları imameti yücelttiğini belirtirler. Şeyh Konya’da kalmaz Türkmenlerin yoğun yaşadığı Halep’e geçer. Burada onun hareketine bazı Bedreddini (Şeyh Bedreddin mensupları) toplulukları katılır. Şeyh Cüneyd artık irşadında tam bir Şiî gibi konuşmaktadır. Bu durum bölgedeki Sünnîleri rahatsız eder. Onlar, Şeyhi Memlûk hükümdarlarına şikayet ederler. Cüneyd buradan zorlukla kaçıp Canik’e geçer. Canik’te Çepni Türkmenlerinin büyük bir kısmını etkiler ve kendisine bağlar.</p>
<p>Şeyh Cüneyd Canik’teyken ilk defa metot değiştirerek, gaza (savaş) faaliyetlerine başlar. Trabzon Rumlarına saldırır. Fakat henüz bir ülke kuracak askeri güce sahip değildir. Trabzon’dayken Osmanlıların baskısından korkarak Akkoyunlu ülkesine sığınır. Diyarbakır’da bir müddet kalır. Diyarbakır’da iken Akkoyunlu Devleti’ni oluşturan Türkmen aşiretlerini etkilediğini görürüz. Bir müddet sonra Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan, Şeyhi kız kardeşi Hatice Begüm’le evlendirir. Bu evlilik şeyhe itibar ve ün kazandırır.</p>
<p>Kendisi Sünnî bir hükümdar olan Uzun Hasan’ın, Şeyhin Şiîlik eğilimlerinden habersiz olması mümkün görünmemektedir. Tufan Gündüz, adını zikrettiğimiz eserinde Uzun Hasan’ın bu evlilik ve akrabalık yoluyla, rakibi olan Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah’a karşı şeyhin müritlerinden faydalanmak düşüncesinde olduğu kanaatindedir.</p>
<p>Şeyh Diyarbakır’dan Erdebil’e yeniden döner. Burada şeyh şah olma hevesini daha da ileri götürerek henüz Müslümanlığı seçmemiş Çerkesler üzerine saldırılar düzenlemeye başlar. Şirvanşah Halil Şeyh’in Şahlık hevesini sezmiş onu şeyhliği bırakıp şahlığa heves etmemesi için uyarmış, şeyh bu uyarıları dikkate almayınca da şeyhin üzerine yürür. Şeyh savaşta ölür (1460). Yerine oğlu Haydar getirilir.</p>
<p>Haydar babası Şeyh Cüneyd’den sadece şeyhliği değil, savaşmaya hazır ateşli bir mürit ordusu da devralır. Bu da ona Akkoyunlu ülkesinde önemli bir itibar kazandırır. Şeyh Haydar’ın dayısı Uzun Hasan, Karakoyunlu Devleti’ne son verince, yeğeni Haydar’ı Erdebil’e yerleştirir. Haydar müritlerine on iki dilimli, üzerine beyaz tülbent bağlanan kırmızı bir tac (tâc-ı haydar) giymelerini emreder. Bu taç ilk zamanlarda Osmanlılar arasında alay edilen bir başlık gibi görülerek “kızılbaş” diye adlandırılır. Daha sonra Türkmen Alevileri genellikle bu adla anılır hale gelir. Yalnız bu adlandırmanın Türkmen Alevilerince de zamanla benimsediği de söylenebilir. Nitekim Alevi Bektaşî şiîrinin önemli şahsiyetlerinden olan Harabî Baba’nın bu kimliği iftiharla kabul ettiğini görürüz. Şöyle der;</p>
<p>Haydar, dayısı Uzun Hasan’ın kızıyla evlenince Akkoyunlu Devleti’nde önemli bir itibar daha kazanır. Haydar devletleşme yolunda babasının kaldığı yerden faaliyetlerine devam eder. Dayısının ölümünden sonra Haydar, Şirvanşahlar ve Akkoyunlularla mücadeleye girişir. Şirvanşah ve Akkoyunluların birleşik ordusuyla giriştiği savaşta (1488) savaşta öldürülür. Yerine önce oğlu Ali, onun ölümünden sonra da İsmail geçti. İsmail’in posta değil de tahta geçmesiyle birlikte şeyhlik şahlığa, tarikat devlete tamamen dönüşmüş olur. Bu sürecin anlaşılması için Şah İsmail’in hayatına biraz bakmak gerekir.</p>
<p><strong>Şah İsmail</strong></p>
<p>1484’de Erdebil’de doğar. Babası Safevî Şeyhi Haydar, annesi Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Halime Begüm’dür. Ebül-Muzaffer Bahadır El-Hüseyni diye anılır. Çocukluk yılları sıkıntılar içinde geçer. Babası Şirvanşahlarla girdiği mücadelede Akkoyunlularca öldürülür. Annesi ve iki kardeşiyle birlikte İstihar kalesine hapsedilir. Burada 4 yıl kalır. Akkoyunlu Hükümdarı Yakup’un ölümünden sonra yerine geçen Rüstem Bey Safevîlerin gücüne ihtiyaç duyduğu için İsmail’i ve kardeşlerini Tebriz’e getirtti. Fakat rakibi Beysungur’u bertaraf edince Safevî tarikatının başına geçmiş olan Sultan Ali’yi öldürttü (1494).</p>
<p>Safevîler bunun üzerine daha çok küçük bir çocuk olmasına rağmen İsmail’i kaçırıp başlarına şeyh olması için Erdebil’e götürürler. Şah İsmail sürekli Akkoyunlu takibinden kurtulmak için Reşt’e, Lahicun’a kaçırılır. Lahicun’da bölgenin ileri gelen Mollalarından Lahici’nin yanında Arapça Kur’an tefsir ve on iki imam Şia usulünü Kızılbaş reislerinden savaş taktiklerini öğrenir. Bu arada Anadolu’da yaşayan Kızılbaş Türkmenler grup grup gelip İsmail’i ziyaret etmektedir.</p>
<p>1498’de Akkoyunlu Rüstem Bey ölünce İran’da yeniden siyasî kargaşalar meydana gelir. Akkoyunlu ülkesi Murad Bey’le Elvend Bey arasında paylaşılır. Valiler, aşiretler bağımsız davranmaya başlarlar. Her tarafta kargaşa ve isyanlar baş gösterir. Bu çalkantılı ortamda Kızılbaş reisleri İsmail’in ortaya çıkışının zamanın geldiğine karar verirler. İsmail böylece Lahican’dan ayrılıp Erdebil’e döner. Burada irşada başlar müritleriyle ilgilenir. Buradaki yöneticiler, onun faaliyetlerinden rahatsız olamaya başlayınca İsmail Erdebil’den ayrılıp Karabağa gider.</p>
<p>Burada Akkoyunlularla yeniden çatışmaya girmemek için Erzincan’a geçer (1500). Amacının Anadolu’daki müritlerini toplamak olduğu düşünülen bu yolculuk amacına ulaşmış olmalı ki Anadolu Türkmen Kızılbaşlar etrafını alırlar. Avşar, Çepni, Şamlu, Dulkadirli, Tekeli, Rumlu, Kaçar, Varsak vb. aşiretlerden katılımlarla Şah İsmail’in gücüne güç katılmış olur. II. Bayezid’in İsmail ve müritlerinin Anadolu’ya girmesini engellemek için tedbirlere baş vermesi sonucunda İsmail Erzincan’dan ayrılıp orduyla birlikte yönünü siyasî çalkantılar yaşayan Akkoyunlu ülkesine çevirir.</p>
<p>1502’de Akkoyunlu ordusunu Nahçıvan yakınlarındaki Şercer’de ağır bir hezimete uğratıp Tebriz’e girer. Şeyh İsmail artık, Şah İsmail adıyla tarikattan devlete evrilmiş olan Safevî tahtına oturmuştur. Şah, Tebriz’de Akkoyunlu ailesine mensup olanlar ve Sünnî kalmakta direnenlere katliam uygular. On iki imam adına hutbe okutup camilerde Şiî ezanı okutmaya başlar. Adına para bastırır. O dönemde İran henüz tamamıyla Şiî değildi. Zaten başlangıçta Şah İsmail İran’daki diğer Şiî hükümetler tarafından desteklenmemişti. Şah İsmail önce diğer Şiî gruplarını hakimiyeti altına alırken diğer taraftan Şiîleştirme faaliyetlerine devam eder. Kısa bir süre sonra İran’daki bütün yerel güçler Şah İsmail’e gelip biat ederler.</p>
<p>İsmail İsfahan ve Yezd bölgesinde çıkan isyanları bastırdıktan sonra, hakimiyetini Diyarbekir’e doğru genişletmeye çalışan Dulkadir oğlu Alaüddevle Bey’in üzerine yürümeye karar verir. Bunun için Osmanlı Topraklarına girer. Alaüddevle’nin onunla savaşmaktan kaçınması üzerine Kayseri üzerinden Maraş ve Elbistan’a girer. (1507) Bunun üzerine Maraş ve Elbistan’ı tahrip ederek. Bağdat üzerine yürür (1508). Bağdat’ı aldıktan sonra Kerbela ve Necef’e de giren Şah İsmail oralarda on iki imama ait türbeleri tamir ettirir. Devamında Luristan ve Şirvan’ı da hakimiyeti altına alır.</p>
<p>Şah İsmail’in İran’dan uzaklaşmasını fırsat bilen Özbek Sultanı Şeybek (Şeybânî) Kızılbaşları tahkir edip, Şah İsmail’in Şiîleştirme politikalarını sebep göstererek Safevîler üzerine yürür. Yapılan savaşta Şeybani Han ağır bir hezimete uğrar ve savaş meydanında ölür. Böylece Herat’a kadar bütün toraklar Safevî hakimiyetine girmiş olur.</p>
<p>Artık Şah; yönünü yüzünü Anadolu’ya çevirmiştir. Şah, Maraş ve Elbistan üzerine yürüdüğünde Sultan II. Beyazid’e mektup yazıp amacının Osmanlı topraklarını zapt etmek olmadığını ve II. Beyazid’e derin saygısı olduğunu belirtmesinden olmalı ki Osmanlı Devleti, Şah İsmail’in ordusuna katılmak isteyen Kızılbaş Türkmenlerin kitlesel göçünü engellemeye çalışmaktan öte bir tedbire başvurmamıştır.</p>
<p>Türkmen göçünün engellenmesi Şah İsmail’i ziyadesiyle rahatsız etmektedir. Bu yüzden kendisine karşı gelenlerin akıbetini gösterip, adeta II. Beyazid’e meydan okumak için savaş meydanında ölen düşmanı Özbek Hanı Şeybani’nin kesik başını Sultan II. Beyazid’e yollar. Devlet adamlarının bir kısmının sert bir karşılık verilmesi gerektiği şeklindeki görüşlerine rağmen II. Beyazid sessizliğini bozmaz.</p>
<p>Şah İsmail’in Anadolu Türkmen Alevileri üzerindeki yoğun etkisi ile Şahkulu isyanı çıkar. Bu isyan Osmanlı askerlerince bastırılır (1511). Hatta Kızılbaş dervişlerden Nur Ali, Doğu ve Güneydoğu’dan topladığı Kızılbaş müritlerle Tokat’a yürür. Üzerine gelen Osmanlı ordusunu bozarak Tokat’ı ele geçirir. Şah İsmail adına sikke bastırır. Bu olaylarda II. Beyazid’in torunu Şehzade Murad da Kızılbaş tacı giyerek Şah İsmail’in taraftarlarına katılır.</p>
<p>II. Beyazid’in yerine geçen oğlu Yavuz Sultan Selim, devleti toplamak ve Anadolu’nun Safevîlerle olan ilişkilerini sona erdirmek gayesi ile savaş hazırlıklarına başlar. Şah İsmail birçok orduya karşı kazanmış olduğu başarıların etkisiyle Sultan Selim’e hakaret dolu bir mektup gönderir.</p>
<p>Savaşın dini sebepleri olmakla birlikte asıl sebep Şahın henüz ele geçirdiği Akkoyunlu ülkesinde hakimiyeti tam sağlamamış olması, Osmanlı’nın ise doğu sınırlarının güvenliğini tehlikede görüyor olmasıdır.</p>
<p>Nihayetinde Osmanlı Ordusu İran’a doğru yürüyüşe geçmeye başlar. Fakat Şah ortalıkta görünmemektedir. Sultan Selim de Şah’a hakaretlerle dolu mektuplar yazıp onu savaşa zorlamaktadır. Nihayet savaş kaçınılmaz olduğunda Şah; Kızılbaş reislerle istişare edip, bugün Van sınırları içerisinde bulunan Çaldıran Ovası’nda bulunan Sultan Selim’in ordusuyla çarpışmak üzere harekete geçer (23 Ağustos 1514).</p>
<p>Savaşta Şah ağır bir yenilgiye uğrar. Birçok komutanını kaybeder. Bu savaşta Safevîler Diyarbekir, Kemah gibi şehirleri kaybederler. Şah’ın bu savaşta esir düştüğü rivayet edilir. Şah Çaldıran Savaşı’ndan sonra yenilmezlik unvanını yitirdiğinden kendi ülkesinde birçok ayaklanma ve iç savaşla uğraşmak zorunda kalır. Ömrünün son yıllarında devlet idaresini adamalarına bırakıp kendisi av ve eğlenceye veren Şah, 23 Mayıs 1524’te Tebriz’de vefat eder. (TDE İslam Ansk. Tufan Gündüz)</p>
<p><strong>İran’ın Şiîleştirilmesi ve Şah İsmail</strong></p>
<p>Safevîliğin başlangıçta Sünnî bir tarikat iken Şiî bir karaktere nasıl büründüğüne dair çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Bazı araştırmacılar Safevîyye tarikatının Hace Ali zamanın da Şiîleştiğini söylüyorsa da Reşat Öngören bunu doğru bulmaz (Reşat Öngören “Safevviye” DİA XXXV/641). Ona göre W. Hinz gibi yazarların Hace Ali’nin Anadolu’ya halife gönderip Şiîliği yaymaya çalıştığı şeklindeki görüşleri yanlıştır. Çünkü Timur’un oğlu Sultan Şahruh, Sünnî olduğu gibi, Hace Ali’ye destek olmuşlardır.</p>
<p>Hace Ali’ye hac yolunda intisap eden Hanefi fakihi bir alimin varlığı, Hace Ali’nin Anadolu’daki halifesi ümmi Kemal’in de şiirlerinde Sünnî anlayıştan hiç uzaklaşmamış olmasının bu görüşlerin yanlış olduğunun göstergesi olduğunu belirtir. Üstelik Osmanlı Sultanları da Şeyh Cüneyd’in Erdebil’den çıkışına kadar Safeviî dergahına para yardımında bulunmuşlardır.</p>
<p>O halde, Şiîlik eğilimi Anadolu Alevilerinin gücünden büyük bir oranda faydalanmayı amaç edinen Şeyh Cüneyd ile başlamıştır denilebilir. Fakat Anadolu Alevilerin “ortak bazı temeller haricinde” İmamiye Şiası ile çok da benzerlik gösterdiği söylenemez. Zaten Anadolu Alevilerinin Şeyh Cüneyd ve Şah İsmail’e olan yakınlıkları Şiî özelliklerden ziyade geleneksel Anadolu Aleviliğini çağrıştırmaktadır. Zaten Şeyh Cüneyd’in de Anadolu Türkmen Alevileri arasındaki faaliyetlerinde Şiîden çok Anadolu Alevisi (Kızılbaş) bir söylem tutturduğu söylenebilir.</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr ve benzeri birkaç araştırmacı, Safevî Şiasının başlangıçta tasavvufun batiniî yorumlarıyla oluştuğunu dile getirmektedirler. Şah İsmail’in ortaya çıkışı ile bir değil iki büyük değişim görülür. İlki Kızılbaşlılığın Şiîliğe evrilmesi; ikincisi ise İran’ın devlet eliyle Şiîleştirilmesi&#8230;</p>
<p>Şah İsmail’in öncesinde babası Haydar zamanında Kızılbaş Alevilerin on iki imam Şiası gibi ibadet ettiklerine ya da bu mezhebin fıkhına bağlı olduklarına dair kaynaklarda bilgi yoktur. Şah İsmail tahta geçip Şiîliği resmi mezhep olarak benimseyip ilan edince Kızılbaşlığın da İran özelinde Şiîliğe dönüştüğünü söylemek mümkündür.</p>
<p>Hocamız Tayfun Gündüz’ün kitabına “Son Kızılbaş Şah İsmail” adını vermesi de bu vurguya yönelik olmalıdır. Yukarıda söylediğimiz gibi Anadolu Aleviliği Ehl-i Beyt, on iki imam gibi ortak temaların yanında İran Şiasından değişik karakterler taşır. Kendine özgü yönleri Şiîlikle ortak taraflarından çok fazladır.</p>
<p>Kızılbaşlık Şiîliğe evrilince özellikle İran Türkmen Aleviliği olan ve Anadolu Alevilerince de benimsenen Kızılbaşlık Arap Şia anlayışının baskısı altında kalmaya başlar. İran Kızılbaşlığı büyük bir oranda Şiileştiyse de Anadolu Aleviliği için bu durum geçerli değildir. Anadolu Aleviliği, kendisine özgü özellikleri hep koruya gelir.</p>
<p>Şah İsmail Şiîliği resmî mezhep olarak ilan edince bu mezhebin fıkhını iyi bilen din adamlarına ihtiyaç duyulur. İran’da yeterince Şiî din alimi bulunmamaktadır. Çünkü Safevî devletinin ilk yıllarında İran ahalisinin büyük bir bölümü Sünnî idi. Şah İsmail Sünnîliğin hakimiyetini iki yoldan ortadan kaldırır: Birincisi sert önlemlerle Sünnîliği yasaklar; ikincisi Lübnan ve Bahreyn’den Şiî ulamanın İran’a davet edilerek Şiîliğin medreselerde öğretilmesini sağlar.</p>
<p>Şah İsmail 1501’de ordusuyla Tebriz’i ziyaret ettikten sonra, adamlarıyla önemli müzakerelerde bulunur. Mezhep konumunu müzakere eder.</p>
<p>Emirleri nüfusu 300 bine ulaşan Tebriz ahalisinin üçte birinin Sünnî olduğunu ve aralarında “Biz Şiî padişah istemiyoruz” diye konuştuklarını söylerler. Ahalinin Şiîliğin ilanına karşı çıkabileceği uyarısında bulunurlar. Fakat Şah İsmail kararını vermiştir. Şiîlik resmi mezhep olacak, direnenler ortadan kaldırılacaktır, öyle de olur. Ertesi gün Şah’ın askerleri pür silah Cuma Cami’inde halkın arasına karışırlar. Şah İsmail elinde kılıçla minberin yanında durur.</p>
<p>Mevlânâ Ahmed-i Erdebili minbere çıkıp on iki imam adına hutbe okudu. Kaynaklara göre camidekilerin yarısı bundan memnuniyet duydular. Geri kalanlar rahatsız olup kıpırdanmaya çalışırken Kızılbaşlar hemen kılıçlarını çekip onları susturdular. Ezan’a “eşhedü enne Aliyye Veliyullah ve Hayyi alâ hayr’ül-amel Muhammed ve Ali hayr’ül-beşer” sözleri ilave edildi. Hutbeden sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman Emeviler ve Abbasilere lanet okundu. Bundan sonra her yerde ilk üç halifeye lanet okunması, okumayanların katledilmesi, Sünnîler gibi namaz kılanların başların kesilmesi, Şah’ın zuhurundan önce Safevîlerin ve Şiîlere sevgi duyanlara zulmeden Sünnîlerin intikam ateşinde yakılmaları emredildi. Bundan sonra Azerbeycan’da pek çok kişi öldürüldü. (Tufan Gündüz “Son Kızılbaş Şah İsmail, İst. 2018, s.68-69)</p>
<p>Şiîlik böylece devletçe herkesin tabi olmak zorunda olduğu bir mezhep haline getirilince, bunun eğitim ve kültür yoluyla yaygınlaştırmasına sıra gelecektir. Şah, daha önce de söylediğimiz gibi, on iki imam Şiası anlayışını bilen din adamlarının halka mezhebi bilgileri vermeleri için Lübnan ve Bahreyn’den Şiî imamları İran’a davet eder.</p>
<p>Bu yönüyle de Şiîlik İran’a has bazı milli öğeleri içerse de İran Şiasının temelini oluşturan anlayışın Bahreyn ve Lübnan kaynaklı olduğunu söylemek abartılı olmaz kanaatindeyiz. Bahsedilen ülkelerden gelen Şia ulamasının İran’a yerleşmesi ilk Şiî metinlerin Arapça yazılmasına ya da Arapçadan Farsçaya tercümelerin başlamasına zemin hazırlamıştır. Aynı dönemde bazı tarikatlar da Şiîliğin yayılmasına yardım etmiş, hem medrese hem de tekkelerden Sünnî akideye karşı yazılan reddiyelerde artış görülmüştür.</p>
<p>Sonuç olarak; burada anlattıklarımız herhangi bir inancın ve mezhebin eleştirisi değildir. Zaten bir şeyin hikayesi bizzat kendisi de olamaz. Biz burada siyasî olayların dini hareketleri, dini hareketlerin siyasî hareketleri nasıl etkilediğini tespite çalışmaktan başka bir amaç taşımıyoruz. Bir bilgenin değişiyle “Hiçbir teori kendisi adına kıyılmış cinayetten sorumlu tutulamaz”. Şah İsmail’i Sünnîlere zulmettiren inancı değil belki fanatizmiydi. Keza, İdris-i Bitlisi’nin Selimşahnamesi’nde Çaldıran Seferine gidilirken Sultan Selim’in emriyle öldürüldüğünü söylediği Alevilerin katline neden olan da Sultan Selim’in inancı değil, siyasî anlayışıydı.</p>
<p>Bizim işimiz yargılamak değil tespittir diyor ve “Dünyanın bütün hazineleri bir insanın kanını dökmeğe değmez” diyoruz.</p>
<p>Ariflere, ululara selam olsun diyerek bahsi bitiriyoruz.</p>
<p>Doç. Dr. Mehmet Çelik / Independent Türkçe</p>
<p>haksozhaber.net</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/safeviler-ve-iranin-siilestirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şia Mezhebi Atlas Okyanusuna Kadar Uzandı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sia-mezhebi-atlas-okyanusuna-kadar-uzandi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sia-mezhebi-atlas-okyanusuna-kadar-uzandi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2018 08:07:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Nijerya]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Şiilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5200</guid>

					<description><![CDATA[İran’ın Afrika’da Genişleyen Nüfuz Sahası 1979’da gelen İran devrimi birçok Nijeryalı Müslümana ilham kaynağı oldu. 1980&#8217;lere gelindiğinde, İran örneğinden ilham alan Nijeryalı aktivistlerin çoğu Sünniydi. Onlar için İran, genel olarak Müslümanların gerçekleştirebileceği şeyleri temsil ediyordu. İran tarafından davet edilen Zakzaki, mezhepçilik yolunu seçti. Zamanla, Şiiliğin dini sembollerini benimsedi. Nijerya&#8217;da Şiilik, Selefilik, Sufilik ve siyasi çatışma İran&#8217;ın da desteğiyle Nijerya&#8217;da yükselen Şii düşünce, Selefilik ve Sufilik gibi ideolojilerin çatışması zor bir denklem ortaya koyuyor. Nijerya&#8217;da Şiilik gün geçtikçe yükselen sosyal ve siyasal bir trend olarak karşımıza çıkıyor. İran&#8217;ın Afrika&#8217;da Şii ideolojiyi desteklediği en önemli merkez olan Nijerya&#8217;da Şii ideolojinin Şii karşıtlığı, Selefilik ve Nijerya devleti ile ilişkileri karmaşık bir denklem oluşturuyor. Nijerya&#8217;da Şii ideolojinin temeline ilişkin, Alexander Thurston&#8217;un &#8220;Maydan Politics&#38;Society&#8221;de 15 Mayıs 2017&#8217;de yayınlanan analizi Mepa News okurları için Türkçeleştirildi. Afrika&#8217;nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya, kıtanın en büyük Şii topluluğuna ev sahipliği yapıyor. Şiilerin Nijerya Müslümanları arasında üç milyona varan ya da yüzde 3 ile yüzde 5 arasında bir nüfus büyüklüğüne sahip oldukları tahmin ediliyor. Ülkede en görünür ve ihtilaflara sebep olan olan Şiilik oluşumu, İbrahim Zakzaki (d. 1953) tarafından yönetilen Nijerya İslami Hareketi&#8217;dir (IMN). Şiilik, hükümet baskısına ve Sünni muhalefetine rağmen kuzey Nijerya&#8217;da yayılıyor. Sünni muhalefetin öncülüğünü özellikle Selefi hareket üstleniyor. İronik olarak, rakip olsalar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İran’ın Afrika’da Genişleyen Nüfuz Sahası</strong></p>
<p>1979’da gelen İran devrimi birçok Nijeryalı Müslümana ilham kaynağı oldu. 1980&#8217;lere gelindiğinde, İran örneğinden ilham alan Nijeryalı aktivistlerin çoğu Sünniydi. Onlar için İran, genel olarak Müslümanların gerçekleştirebileceği şeyleri temsil ediyordu. İran tarafından davet edilen Zakzaki, mezhepçilik yolunu seçti. Zamanla, Şiiliğin dini sembollerini benimsedi.</p>
<p><strong>Nijerya&#8217;da Şiilik, Selefilik, Sufilik ve siyasi çatışma</strong></p>
<p>İran&#8217;ın da desteğiyle Nijerya&#8217;da yükselen Şii düşünce, Selefilik ve Sufilik gibi ideolojilerin çatışması zor bir denklem ortaya koyuyor.</p>
<p>Nijerya&#8217;da Şiilik gün geçtikçe yükselen sosyal ve siyasal bir trend olarak karşımıza çıkıyor. İran&#8217;ın Afrika&#8217;da Şii ideolojiyi desteklediği en önemli merkez olan Nijerya&#8217;da Şii ideolojinin Şii karşıtlığı, Selefilik ve Nijerya devleti ile ilişkileri karmaşık bir denklem oluşturuyor. Nijerya&#8217;da Şii ideolojinin temeline ilişkin, Alexander Thurston&#8217;un &#8220;Maydan Politics&amp;Society&#8221;de 15 Mayıs 2017&#8217;de yayınlanan analizi Mepa News okurları için Türkçeleştirildi.</p>
<p>Afrika&#8217;nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya, kıtanın en büyük Şii topluluğuna ev sahipliği yapıyor. Şiilerin Nijerya Müslümanları arasında üç milyona varan ya da yüzde 3 ile yüzde 5 arasında bir nüfus büyüklüğüne sahip oldukları tahmin ediliyor.</p>
<p>Ülkede en görünür ve ihtilaflara sebep olan olan Şiilik oluşumu, İbrahim Zakzaki (d. 1953) tarafından yönetilen Nijerya İslami Hareketi&#8217;dir (IMN).</p>
<p>Şiilik, hükümet baskısına ve Sünni muhalefetine rağmen kuzey Nijerya&#8217;da yayılıyor. Sünni muhalefetin öncülüğünü özellikle Selefi hareket üstleniyor. İronik olarak, rakip olsalar bile, hem IMN hem de Selefiler bu çatışmalardan yararlanıyorlar. Her iki hareket de, Nijeryalı Müslümanların sadakatleri için düşmanlarıyla -birbirleriyle ve diğer gruplarla- rekabete girdikçe etki alanlarını genişletiyorlar.</p>
<p><em>Nijerya İslami Hareketi&#8217;nin Kano bölgesinde 2015 düzenlediği Aşura yürüyüşünden bir kare</em></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-5202" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/ss.jpg" alt="" width="563" height="317" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/ss.jpg 563w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/ss-300x169.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/ss-330x186.jpg 330w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/ss-318x180.jpg 318w" sizes="(max-width: 563px) 100vw, 563px" /></p>
<p><strong>Nijerya&#8217;da Şiilik ve IMN</strong></p>
<p>IMN, Zakzaki’nin 1970’lerde öğrenci radikalizminden ortaya çıktı. Nijerya&#8217;nın en büyük üniversitesi olan Zaria Ahmadu Bello Üniversitesi&#8217;nde Zakzaki, Müslüman Öğrenciler Topluluğu&#8217;na (MSS) liderlik etti. MSS, 1970&#8217;lerin sonlarında, Nijerya’nın Müslümanları ile Hıristiyanları ve aynı zamanda farklı Müslüman sosyal gruplarının arasında gerginliğin arttığı günlerde, gittikçe İslamcı ve agresif bir grup haline geldi. 1970&#8217;lerin sonlarında, bazı Nijeryalı Müslümanlar, sosyal hayatın İslamileşmesi için önceki yirmi yıldan daha yüksek sesle çağrı yapmaya başladılar.</p>
<p>1979’da gelen İran devrimi birçok Nijeryalı Müslümana ilham kaynağı oldu. 1980&#8217;lere gelindiğinde, İran örneğinden ilham alan Nijeryalı aktivistlerin çoğu Sünniydi. Onlar için İran, genel olarak Müslümanların gerçekleştirebileceği şeyleri temsil ediyordu. İran tarafından davet edilen Zakzaki, mezhepçilik yolunu seçti. Zamanla, Şiiliğin dini sembollerini benimsedi.</p>
<p>IMN, Doğu Afrika&#8217;da var olan İsmaili mezhebi ya da Yemen&#8217;de yaygın olan Zeydi mezhebi yerine, İran&#8217;da baskın olan “İmamiyye Şiiliği&#8221; (On iki imam) mezhebini takip ediyor. IMN, Şia&#8217;nın imamlarından biri olarak kabul ettiği Hz. Muhammed&#8217;in torunu Hz.Hüseyin&#8217;in ölümünün anıldığı Aşure gibi Şii ritüellerine de idrak eder.</p>
<p>Şiilik, örgüt hareketinin sadece bir yönüdür, ancak bazı açılardan, Zakzaki, geleneksel bir Nijerya Müslüman dini lideri olarak hareket eder ve takipçilerin pratik sorularını yanıtlar. (Örneğin ülser hastasının Ramazan ayında oruç tutmasının gerekip gerekmediği gibi.) Soru ve cevap oturumlarında, bazı Şii uygulamalarını reddeder, örneğin İmamların bir başkası adına Allah&#8217;a aracı olması için dua etmek.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-5203" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/Untitled.jpg" alt="" width="563" height="306" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/Untitled.jpg 563w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/Untitled-300x163.jpg 300w" sizes="(max-width: 563px) 100vw, 563px" /></p>
<p><em>İbrahim Zakzaki</em></p>
<p>Zakzaki’nin memleketi Zaria, onun üssü olmaya devam ediyor. Ancak yetkililerle tekrarlanan çatışmalarından dolayı, yıllarca hapiste kaldı: 1981-1985, 1987-1989 ve 1996-1998.</p>
<p>Kuzey Nijerya&#8217;da, Zakzaki&#8217;nin takipçileri, yetkililer ve ana akım toplum tarafından sorunlu kişiler olarak görülüyordu. Örneğin, 1991 yılında, Zakzaki’nin takipçisi Yakubu Yahaya, Kuzeydeki Katsina kentinde, Daily Times gazetesini dine küfür ettiği iddiasıyla hedef alan şiddetli bir protestoya öncülük etti.</p>
<p>2007 yılında, IMN, Nijerya&#8217;nın kuzeybatısındaki Sokoto&#8217;daki yetkililerle çatıştı. Bu çatışma, 2015 yılına kadar süren hukuki bir savaşı tetikledi. Zakzaki ve Yahaya&#8217;ya ek olarak, diğer önde gelen IMN liderleri arasında Kano&#8217;daki İmam Kurna ve Sokoto&#8217;daki Kasimu Umar yer alıyor. Hepsi &#8216;tartışmacı kişiler&#8217; olarak kalmaya devam ediyorlar.</p>
<p><strong>&#8220;Nijerya&#8217;daki Şiiliğin yüzü&#8221;</strong></p>
<p>IMN, Nijerya&#8217;daki Şiiliğin yüzüdür, ancak orada sadece Şiiliği ifade etmezler. IMN ve öncülleri, bölünmeye eğilimlidir. 1994&#8217;te, Zakzaki’nin takipçilerinin bir kısmı, onun Şiiliğe dönüşünü reddederek gruptan ayrıldılar, grup kendisi &#8216;Cemaat Tecdid el İslam&#8217; olarak adlandırdı.</p>
<p>Bu arada, IMN&#8217;den kısmen ya da tamamen farklı olan Şii akımları da var. Biri Nura Dass ve Saleh Zaria tarafından yönetilen Rasul el Azam Vakfı; Vakfın liderlerinin Zakzaki ile &#8216;bir iyi bir kötü&#8217; ilişkisi vardı, fakat mevcut kriz sırasında (aşağıda açıklanacak) kendilerini onlardan uzaklaştırdılar ve Nijerya devletine bağlılıklarını beyan ettiler.</p>
<p><strong>Nijerya devleti ile IMN arasındaki gerilim</strong></p>
<p>Son yıllarda Nijerya ordusu IMN&#8217;ye sert karşılık verdi. Haziran 2014&#8217;te, güçlü bir paramiliter dokuya sahip olan IMN&#8217;nin  Kudüs Günü geçit töreni, şiddet olaylarına sahne oldu. IMN, askeri bir devriyeyi durdurdu ve askerler yürüyüşçülere ateş açtı. Askerler, Zakzaki&#8217;nin oğullarından üçü olmak üzere onlarca kişiyi öldürdü.</p>
<p>IMN ile Nijerya devleti arasındaki en son gerilimler Aralık 2015&#8217;te başladı. Zaria&#8217;daki bir tören sırasında, IMN bir otoyolu kapattı ve Genelkurmay Başkanı Tukur Buratai&#8217;yi taşıyan bir konvoyu durdurdu. Generalin adamları, Şii gençlere ateş açtı. Olayı bir suikast girişimi olarak gören ordu, Zakzaki&#8217;yi tutukladı.</p>
<p>Ortaya çıkan şiddet yaklaşık 300 kişinin ölümüne ve onlarca kişinin tutuklanmasına neden oldu. Zakzaki’nin kıdemli yardımcılarından bazıları &#8216;İran destekli terörizme&#8217; destek olmakla suçlandı. Onlar ise suçsuz olduğunu iddia ediyor. Ölenler arasında Zakzaki&#8217;nin üç genç oğlu vardı.</p>
<p><em>Nijerya&#8217;da güvenlik güçleri ve IMN göstericileri sık sık karşı karşıya geliyor</em></p>
<p>Zakzaki hapiste kalmaya devam ediyor [Editörün notu: 28 Kasım 2018 itibariyle Zakzaki halen hapiste.] Devletin adaletsizce onlara zulmettiğine inanan IMN, başkentte ve kuzey kentlerinde “Zakzaki&#8217;yi Serbest Bırakın” adı altında şiddetli protestolar başlattı. Aralık 2016&#8217;da, bir Federal Yüksek Mahkeme, yetkililere, suçlama olmadan tutukluluğun yasadışı olduğu gerekçesiyle Zakzaki&#8217;yi serbest bırakmalarını emretti.</p>
<p>Sağlık durumu kötü olan ve çok sayıda acil talep dikkatine sunulan Nijerya Cumhurbaşkanı Muhammadu Buhari, Zakzaki&#8217;yi serbest bırakmayı reddetti ve Uluslararası Af Örgütü gibi insan hakları örgütlerinden tepkiler yükseldi. Buhari’nin yokluğunda görevli olan Başkan Yardımcısı Osinbajo da Zakzaki’yi serbest bırakmayı reddetti.</p>
<p>Krizin ortasında, eyalet yönetimleri IMN karşıtı hareket ediyorlar. IMN&#8217;nin kalesi olan ve Zaria şehrinin bağlı olduğu Kaduna eyelatinde hareketin faaliyetleri yasaklandı. Dinler arası çatışmaların yoğun olduğu Plateau&#8217;da, en kalabalık kuzey eyaleti olan ve Şii aktivizmi için bir merkez olan Kano&#8217;da yetkililer IMN&#8217;nin faaliyetlerini kısıtladılar.</p>
<p>Nijeryalı demokrasi yanlısı aktivist Jibrin İbrahim, IMN&#8217;nin Kaduna&#8217;da yasaklanmasını “Örgütün yasaklanması, örgüt üyeleri tarafından kendi dinlerini uygulamada anayasal haklarının yasaklanması olarak anlaşılacaktır.” diyerek eleştirdi. Devlet yetkilileri IMN&#8217;ye baskı uygularken, diğer Müslüman gruplar örgütün dini meşruiyetini sorgulamakta.</p>
<p><strong>Şii karşıtlığı</strong></p>
<p>Şii karşıtı düşünce kuzey Nijerya&#8217;da güçlü ve büyümeye devam ediyor. Bir noktaya kadar Şiilik ve Şii karşıtlığı birlikte gelişir, çünkü bazı Sünni aktörler iddia edilen Şii tehdidine karşı çıkarak bu durumdan yararlanırlar.</p>
<p>Şiiliğe karşı en çok tepki, tamamen yazılı naslara dayalı bir din anlayışına sahip olan ve kendini Sünni İslam&#8217;ın en saf hali olarak gören Selefi hareketinden geliyor.</p>
<p>Dünyanın dört bir yanında, Selefiler keskin bir biçimde Şii karşıtıdır. En iyi ihtimalle, Nijerya ve diğer yerlerdeki Selefiler, Şia&#8217;nın kitlesini çok cahil görüyorlar. En olumsuz olarak ise, Şiileri hain, kafir ve “terörizm” ihraç eden kişiler olarak görüyorlar. Selefiler, Şiilerin Hz. Muhammed&#8217;in sahabelerine karşı antipati duymalarına atıfta bulunarak genellikle onları “Rafizi” &#8211; “reddediciler” diye adlandırırlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sia-mezhebi-atlas-okyanusuna-kadar-uzandi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran&#8217;ın &#8220;Milli&#8221; Anlayışı Olarak Şiîlik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranin-milli-anlayisi-olarak-siilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:42:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcı Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şiilik]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1599</guid>

					<description><![CDATA[Bin yıldır olduğu gibi bugün de Türkiye ve Türk milleti, devraldığı tarihî mirası ve rolü itibariyle hak ile batıl, iman ile küfür arasındaki kavganın göbeği, İbrahim milletinin itikadî (Ehl-i Sünnet) ve siyasî (Osmanlı/Türk) omurgası, İslâm’ın son yurdu ve imkânıdır. Arapça’da “ş-y-a” kökünden türeyen “Şia”, sözlükte “tâbi olmak, peşinden gitmek, desteklemek, bir kimsenin taraftarı ve yardımcısı olmak” gibi anlamlara gelir. Bir grubu ifade eden “Şia” kavramının tekili “Şiî”dir. “Teşeyyu” ise Şiî olmak ya da Şia’yı müdafaa etmek manasına gelmektedir. Bir mezhep olarak Şia Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra imametin nassla Hz. Ali’ye (ra) ve kıyamete kadar onun soyundan gelenlere ait olduğunu savunan ve bu imamların masumiyetini imanın esası hatta merkezi haline getiren toplulukların ortak adıdır. Başlangıçta Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye özel olarak verdiği iddia edilen “gizli ilim” anlayışıyla imamet adeta nübüvvetin devamı haline getirilmiş ve imamların, Allah’la konuşan kişiler (muhaddesûn) olarak diledikleri zaman Allah’tan bilgi alabileceği bir noktaya vardırılmıştır. Dini kaynakların ancak imamlar vasıtasıyla anlaşılabileceği görüşü Hristiyanlığa benzer bir ruhbanlığa yol açmış, “gizli ilim” ve imamların Allah ile sürekli irtibatlı olduğu kabulü ise İslâm inanç ve düşünce tarihinde ortaya çıkan batınî zihniyete, Hz. Ali’ye ulûhiyet isnadına varan aşırı fırkalara ve muharref bir dini anlayışa zemin teşkil etmiştir. Şia, Şiiliğin Hz. Peygamber &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bin yıldır olduğu gibi bugün de Türkiye ve Türk milleti, devraldığı tarihî mirası ve rolü itibariyle hak ile batıl, iman ile küfür arasındaki kavganın göbeği, İbrahim milletinin itikadî (Ehl-i Sünnet) ve siyasî (Osmanlı/Türk) omurgası, İslâm’ın son yurdu ve imkânıdır.</strong></p>
<p>Arapça’da “ş-y-a” kökünden türeyen “Şia”, sözlükte “tâbi olmak, peşinden gitmek, desteklemek, bir kimsenin taraftarı ve yardımcısı olmak” gibi anlamlara gelir. Bir grubu ifade eden “Şia” kavramının tekili “Şiî”dir. “Teşeyyu” ise Şiî olmak ya da Şia’yı müdafaa etmek manasına gelmektedir.</p>
<p>Bir mezhep olarak Şia Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra imametin nassla Hz. Ali’ye (ra) ve kıyamete kadar onun soyundan gelenlere ait olduğunu savunan ve bu imamların masumiyetini imanın esası hatta merkezi haline getiren toplulukların ortak adıdır. Başlangıçta Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye özel olarak verdiği iddia edilen “gizli ilim” anlayışıyla imamet adeta nübüvvetin devamı haline getirilmiş ve imamların, Allah’la konuşan kişiler (muhaddesûn) olarak diledikleri zaman Allah’tan bilgi alabileceği bir noktaya vardırılmıştır. Dini kaynakların ancak imamlar vasıtasıyla anlaşılabileceği görüşü Hristiyanlığa benzer bir ruhbanlığa yol açmış, “gizli ilim” ve imamların Allah ile sürekli irtibatlı olduğu kabulü ise İslâm inanç ve düşünce tarihinde ortaya çıkan batınî zihniyete, Hz. Ali’ye ulûhiyet isnadına varan aşırı fırkalara ve muharref bir dini anlayışa zemin teşkil etmiştir.</p>
<p>Şia, Şiiliğin Hz. Peygamber döneminde doğduğunu iddia etse de tarihi olarak Şia’nın doğuşunu bazıları Hz. Osman bazıları Hz. Ali dönemindeki hadiselerle, bazıları Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehadetiyle (h. 61) başlatırken, diğer bazıları ise hicrî birinci asrın sonlarına kadar ileri götürür. İmamların “nas ve tayinle belirlenmesi ve masumiyeti, vasilik, mehdilik, rec’at” gibi Şia’nın ayırıcı unsuru olan görüşlerin, hicri birinci asrın sonlarına doğru Muhammed b. Hanefiyye’nin vefatından (h. 81) sonra onun etrafında oluşturulan tasavvurlarla ortaya çıktığı söylenebilir.</p>
<p>Keysaniyye ve Kerbiyye gibi fırkalar, onun ölmediği, Medine’nin batısındaki Radvâ dağında yaşadığı, bir gün mehdî olarak geri dönüp hâkimiyetini kuracağı gibi efsanevi tasavvurlarına ilaveten, Sasani kültürü ve Aramî-Hristiyan gelenekten gaybet ve hulul gibi anlayışları devşirerek, İslâmi motiflerle bezemek suretiyle Şia’nın temelini atmış oldular. Öte yandan Kerbelâ Vak‘ası, Ehl-i beyt sevgisi, Hz. Ali ve evlâtlarına duyulan muhabbet ile Farisî asabiyeti ve Emevî düşmanlığı vesile kılınarak sistemleştirilen siyasi ve itikadî bir mezhep olarak Şia’nın geriye doğru örüldüğünü söylemek mümkündür. Bu döneme kadar imamet zincirinde adı geçen imamlardan Hz. Ali dışındaki isimlerin hemen hiçbirinin aktif siyaset içinde bulunmaması da bu tespiti doğrulayan unsurlardan biri olarak zikredilebilir.</p>
<p>İslâm dışı din ve kültürlerden alınan motiflerle örülmüş imamet teorisi itikadın merkezine yerleştirilmek suretiyle, İslâm’ın temelden tahrifine giden bir yola kapı aralanmıştır. Bu sebeple başlangıçtan beri Şia, İslâm dünyasındaki hemen bütün aşırı fırkaların türediği bir zemin olmuştur.</p>
<p>İlâhî ruhun Hz. Peygamber’e, daha sonra Ali ve evlâdına hulûl ve intikali, Allah’ın mahlukata benzetilmesi (teşbih), önceden haber verdiği bazı hadiseler konusunda görüş değiştirmesi (beda), Peygamberliğin ve dolayısıyla dinin tamamlanmadığı ve imamet üzerinden tekâmül ve tabâdülün devam ettiği, imamların gaybı bildiği, mucize gösterdiği, bir kısmının ölmeyip geri döneceği (rec’at) gibi anlayışlar ile nassların tahrifine vesile olan bazı sübjektif ve batınî yorumlar bu bağlamda zikredilebilir. Meselâ Sebeiyye ve Keysaniyye gibi fırkalar, Hz. Ali’nin ilâhlığını, ölümsüzlüğünü ve vasiliğini, Ali evlâdının kutsallığını, gaybı bildiğini, tenâsühü ileri sürmüş; İsmâilîler, İsmâil b. Ca‘fer’in ölmediğini, tekrar dönüp dünyayı ıslah edeceğini, her zâhirin bir bâtını bulunduğunu iddia ederek bâtınî te’vile yönelmiş, yine aynı mezhep altında mütalaa edilen Karmatîler, Bâtınîler, Nizârîler gibi diğer aşırı fırkalar aynı zeminde ortaya çıkmıştır. Yine Bâb Ali Muhammed Şîrâzî’ye bağlı olan Bâbîlik ve müstakil bir din hüviyeti iddiasıyla ortaya çıkmadan önceki Bahâîlik, Hakim Biemrillah’ın uluhiyyetini iddiaya kadar varan Dürzilik, Hz. Ali’nin uluhiyyetini telaffuz eden Nusayrilik gibi aşırı (gâlî) fırkalar hep Şia’nın temelini attığı bu muharref itikadi zeminden türemiştir. Şia’nın bütün bu anlayışlarında, İslâmî kaynaklar yanında Yahudilik ve Hristiyanlığın, Budizm, Brahmanizm, Maniheizm gibi eski Hint dinlerinin, Zerdüştîlik, Maniheizm ve Mecûsîlik gibi kadîm İran dinlerinin, Fars kültürünün, yeni Eflâtunculuğun gnostisizminin etkilerinden bahsedilegelmiştir.</p>
<p><strong>İran’ın Resmi Mezhebi Olarak Şia</strong></p>
<p>Şia şemsiye bir kavram olmasına rağmen zaman zaman, “imametin nass ve tayinle olması gerektiği” inancında olan bütün fırkalar için kullanılan “İmamiyye” de aynı manada kullanılmıştır. İmamların sayısının on iki ile sınırlandırılmasından sonra “İmamiyye” yerine “İsnaaşeriyye” ismi de kullanılmıştır. Günümüzde İran’ın resmi mezhebi olan ve yukarıda zikri geçen aşırı fırkalara göre daha mutedil bir anlayışa sahip olan İmamiyye’nin kurumsallaşması, daha ziyade temel kaynaklarının telif edildiği Şiî Büveyhoğulları (m. 945-1055) dönemine rastlar. Şia’nın önemli hadis âlimleri de bu dönemde yaşamışlardır. Yine Gâdir Hum gününün bayram olarak kutlanmaya başlanması, Kerbelâ’nın umumi yas günü olarak ilan edilmesi de aynı dönemin mahsulüdür. Selçuklular tarafından Büveyhî iktidarına son verilmesinden sonra Şia’nın İslâm dünyasındaki etkisi oldukça azalmıştır.</p>
<p>İran’da Şiiliğin yeniden canlandırılması Safevîler dönemine (m.1501-1737) rastlar. Bu dönemde İslâm coğrafyasındaki Şiî ulema İran’a getirilmiş, Şiilik resmî mezhep olarak kabul edilmiş, ülkedeki diğer mezhebi anlayışlar sistematik bir politika gözetilerek yok edilmiştir. İran’ın günümüze kadar gelen müstakil bir kimliğe kavuştuğu ve günümüzdeki itikadi, siyasi hatta coğrafi çerçevesinin büyük ölçüde çizildiği bu dönemde, aşırı Şiiliği ve on iki imam sevgisini devlet politikası haline getiren Safeviler, bütün diğer mezhep mensuplarını zor kullanarak büyük ölçüde asimile etmişlerdir. Şah İsmail’in devletini kurmak için yürüttüğü askeri ve siyasi faaliyetleri kimlik ve mezhep olarak Şiîliğe dayandırması, kendi anlayışına yakın gördüğü Anadolu’daki Alevî-Bektaşi Türkmen kabilelerinin mezhebi duygularını istismara yeltenmesi, onu Osmanlı ile karşı karşıya getirmiştir.</p>
<p>Şia ile savaşmanın caiz olduğuna dair ulemadan fetva alan Yavuz Sultan Selim, aynı zamanda kendini Ehl-i Sünnet’in mümessili ve müdafii olarak konumlandırmış ve o günden itibaren devam edecek olan Şiî-Safevi İran ile mücadeleyi başlatmıştır. Osmanlı Batıya doğru her adım attığında Şiî Safevîler, Hıristiyanlarla işbirliği içinde Osmanlı’yı doğudan sıkıştırmışlar ve meşgul etmişlerdir. Bu nedenle 16. ve 17. yüzyılda Batılı gezgin ve araştırmacılar tarafından kaleme alınan birçok eserde Şah İsmail ve onun şahsında Farisiler alabildiğine övülmüş hatta onların Hıristiyan olarak hidayete erdiklerinden dahi söz edilmiştir. Dikkate şayan bir diğer husus ise yine aynı kaynaklarca neredeyse Şiiliğin Farisiler, Sünniliğin ise Türklerle özdeşleştirilmesidir.</p>
<p>Daha sonra Kaçar Hanedanlığı (1737-1925) ve Pehlevîler döneminde (1925-1979) İran’da Şiiliğin daha da yerleşmesi temin edilmiştir. 1979 yılında Humeynî’nin önderliğinde gerçekleştirilen “İslâm Devrimi” ile Şia yeni bir safhaya adım atmıştır.</p>
<p>Genel Kelâmî meselelerde Mu‘tezilî düşüncenin yoğun etkisi altında olan İmamiyye’nin kendine mahsus anlayışına göre imamet, nass ve ilahi tayinle olup, nübüvvetin devamıdır; imamlar tıpkı peygamberler gibi mâsum olan ve özel bilgiyle donatılan, kendilerinde olağan üstü haller (mûcize) görülen kimselerdir.</p>
<p>On ikinci imam beklenen mehdîdir. H. 260 (m.874) yılında gaybete girmiş olup halen hayattadır ve bir gün ortaya çıkıp yeryüzünde adaleti sağlayacaktır. Şiî yaklaşımda Kur’an’ın ancak imamlar vasıtasıyla anlaşılabileceği, imâmetin İslâm’ın namaz, zekât, hac ve oruçla birlikte beş temel esasından birini, hatta en önemlisini teşkil ettiği zira imâmetin bu ibadetlerin anahtarı konumunda bulunduğu ifade edilmiştir. Yine ilk üç halife ve onlara destek olan sahabenin büyüklerinin Hz. Ali’nin hakkı olan imameti gayri meşru bir şekilde gasp etmekle büyük bir zulüm ve cürüm işledikleri inancı, tarih boyunca sahabe hakkında tekfire varan ağır suçlamalara neden olmuş, bazı kaynaklarında sahâbeyi mürted sayan rivayetlere yer verilmiştir.</p>
<p>Tarihen sabittir ki Hz. Ali, “hakkı olan” hilafeti elde etmek için ilk üç halife döneminde bir mücadeleye girişmediği gibi onlara bîat etmiştir. İşte bu vaka ile Hz. Ali’nin imamet vasfını telif etmek için bir iman esası olarak “takiyye” ihdas edilmiş, hatta Cafer Sadık’tan “Takiyye benim atalarımın dinidir, takiyyesi olmayanın dini yoktur.” sözü nakledilmiştir. İmamlar mâsum kabul edildiği için on iki imamdan nakledilen söz, fiil ve takrirler Peygamber sözüyle eş değerde görülüp dinin Kur’an’dan sonra ikinci kaynağı sayılmış, böylece fırkanın kendine mahsus bir hadis literatürü oluşmuştur. İmâmete ve Ehl-i Beyt’e yönelik aşırı vurgunun Kur’ân-ı Kerîm’le temellendirilememesi onun sıhhatine yönelik kuşkuların doğmasına yol açmış, hâkim anlayış Kur’an’da ziyade ve noksanlık bulunmadığı yönünde olmakla birlikte kaynaklarda buna aykırı rivayetler de yer almıştır.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Kelâmî açıdan bakıldığında Hz. Peygamber döneminden beri Müslümanlığın omurgasını temsil eden Sünnî anlayışa göre Şia, “Ehl-i kıble tekfir edilmez” kaidesince, nassta kat’î olarak temelini bulan zarurât-ı diniyyeden birini inkâr etmedikçe, sırf mezhebi mensubiyeti ve anlayışından dolayı tekfir edilmemiş fakat Hz. Peygamber ve ashabının yolu olan “Ehl-i Sünnet” ve Müslümanların kahir ekseriyetinin anlayışı manasındaki “Ehl-i Cemaat”tan bir sapma olarak telakki edildiğinden “Ehl-i bid’at, ehl-i heva, ehli dalâlet” olarak tanımlanmıştır.</p>
<p>Şiîlik ile Sünniliğin birbiriyle aynı hizada iki mezhebi anlayış olduğu, Müslüman kimliğine ilaveten mezhebi mensubiyetin önemsiz hatta gereksiz bir tefrika vesilesi olduğu, mezhepleri yakınlaştırma gibi söylemler modern dönemde ihdas edilmiş olup, aslında gerek fiili gerekse zihnî ve itikadî düzlemde Müslümanın şuurunu ve saf İslâm akidesini bulandırmaya yönelik neticeler doğurduğunu söylemek mümkündür. Zannedildiğinin aksine günümüzde Müslümanlar arasındaki tefrika ve çatışmalarının sebebinin mezhep değil bilakis mezhepsizlik olduğu kanaatindeyiz ki bu bir bahs-i diğerdir.</p>
<p>Bugün Türkiye’de yaşayan müslümanlar olarak bizden gayri hemen herkesin farkında olduğu, bizim gözümüzden kaçırılan gerçek şudur: Bin yıldır olduğu gibi bugün de Türkiye ve Türk milleti, devraldığı tarihî mirası ve rolü itibariyle hak ile batıl, iman ile küfür arasındaki kavganın göbeği, İbrahim milletinin itikadî (Ehl-i Sünnet) ve siyasî (Osmanlı/Türk) omurgası, İslâm’ın son yurdu ve imkânıdır.</p>
<p>Son iki yüzyıl içinde İslâm coğrafyasında Şia’nın önünün açılmasına dair politikalara ilaveten, Osmanlı’nın parçalanmasında önemli bir rol ifa eden Vehhabilikle, daha sonra aynı zeminde ortaya çıkan selefi meşrep radikal hareketlerle, ılımlı anlayışlarla, İslâm tarihini, kültürünü ve ilim geleneğini paranteze alarak doğrudan kaynaklara dönüşe vurgu yapan bazı modernist söylemlerle varılmak istenen neticenin nihayetinde tarih boyunca Müslümanların yüzde doksanını teşkil Ehl-i Sünnet omurgayı parçalama, “sevadu’l-azam” anlayışını ve onun mümessili olan Türkiye ve Türk milletinin merkezi rolünü gözden kaçırmak olduğu söylenebilir. Bahsi geçen İslâmî söylem ve hareketlerin bulundukları bölgelerde Sünnî Müslümanları hedef almaları, bilhassa Türkiye ve Türk milletine karşı tutumları gözden kaçırılmamalıdır.</p>
<p>Hatta 60’lı yıllardan sonra doğan Türkiye’deki “İslâmcı” hareketlerin dahi büyük ölçüde Türkiye dışındaki Hint alt kıtası, Mısır gibi müstemleke coğrafyalardan beslenmesi, bilhassa 1979 devriminden sonra yönünü İran’a çevirmesi de ayrıca dikkate değer bir husustur. İslâmcılık dâhil modern dönemde Türkiye’de ortaya çıkmış Türkçülük, Sosyalizm, Batıcılık gibi hemen bütün ideolojilerin söylem ve ideallerinin merkezinin İran, Orta Asya, Moskova ve Kopenhag gibi Türkiye dışında olması da bu bağlamda zikre değer bir husustur.</p>
<p>Bugünlerde dış müdahale iddialarıyla başlayan rejim karşıtı gösterilerle yeniden gündem olan İran “İslâm Devrimi”nin uluslararası sistemin ve Amerika’nın da dâhil olduğu bir organizasyonun katkısıyla, en azından izniyle gerçekleştiği hususu, Fransa’da iken Humeyni ile Amerika arasındaki pazarlıklar artık açıktan konuşulmaktadır. Dikkat edilirse İran’da da Irak’ta da pekâlâ Batılıların destekledikleri, beraber çalıştıkları seküler rejimler ve liderler var iken, yapılan operasyonlarla her iki ülkede de mezhepçi Şiî yönetimler ikame edilmiştir. Sınırı boyunca konuşlandırılan, kendisini tehdit eden örgütlere rağmen komşusu Suriye’de Türkiye’nin nüfuzunu kırmak için elinden geleni yapan merkezi sistemin, bir yandan yıllardır İran’la mücadele retoriği sürdürürken diğer yandan fiiliyatta İran’ın önünü sürekli olarak açtığı da bir vakıadır.</p>
<p>Son yıllarda İran’ın, Suriye, Lübnan, Yemen, Körfez ülkeleri gibi hemen bölgenin tamamına fiilî ve askeri olarak yerleştirilmesi buna misaldir.</p>
<p>Bir diğer açıdan da tarih boyunca Şiiliğin, üstün gördükleri kendi yüksek medeniyetlerinin, küçümsedikleri “bedevi Araplar” tarafından fethini hazmedemeyen Farisilerin İslâm şemsiyesi altında bir sığınağı, milli anlayışına ve umum Müslümanlığa karşı muhalif tavrına bir mevzi teşkil ettiği de ifade edilmiştir. Gayrimüslim dünyanın, tarih boyunca kullandığı gibi günümüzde de Şia’nın kendine mahsus bu muhalif tavrını İslâm ve Müslümanlar aleyhine kullanmaya devam edeceği anlaşılmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
