<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>şiddet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/siddet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Sep 2023 11:07:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>şiddet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ezik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ezik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ezik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Sep 2023 11:07:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18865</guid>

					<description><![CDATA[Gözlerini henüz açmıştı ki, içerden gelen bir çığlıkla yerinden sıçradı. Koştu mutfağa, annesi ağlıyordu. Ne olduğunu sormak istedi, annesinin terslemesiyle karşılaştı. Sessizce dışarı çıktı. Hava çok güzeldi. Güneş açmış, her tarafı yeşilin bütün tonları kaplamıştı. Bahardı, çiçeklerin coştuğu bir mevsimdi. Ama kendi içinde o coşkuyu hissedemiyordu. Eve girmek istiyor, giremiyordu. Ayakları adeta direniyordu. İçeri girdiğinde ne olacağını, nasıl tersleneceğini çok iyi biliyordu. Karnı açtı ama yemek isteyecek gücü yoktu. Mecburen bekleyecekti, annesinin sakinleşmesini ve mutfaktan çıkmasını. Bir fırsatını bulur, mutfağa girer ve bir şeyler atıştırırdı. Bazen bir şey de bulamıyor, kuru yiyecekleri kemirmek zorunda kalıyordu. Gene de girmeliydi evin içine, çünkü üşümeye başlamıştı sabahın ayazında. İçeri girdiğinde annesinin yüksek sesle söylendiğini duydu. Kendisinin orada olduğundan haberi yoktu. Bir müddet söylenmesinin bitmesini bekledi ama bitecek gibi değildi. Mecburen dinlemeye başladı. “Yetti lan artık çektiklerim! Onun da çocuğunun da Allah belasını versin. Ben belamı bunlarla bulmuşum. Diyorum ki, asayım kendimi, hem bunlardan hem de dünyadan kurtulmuş olurum. Böylece onlara vicdan azabı yaşatırım, intikamımı alırım. Ama yok. Niye ben kendime zarar vereyim? Onlardan intikam almanın başka bir yolunu bulmalıyım. En iyisi bunları yüzüstü bırakıp gideyim. Dünyanın kaç bucak olduğunu bir görsünler. Baba ve oğul rezil olsunlar. Yana döne beni arasınlar. Nah gelirim! Uzaktan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Gözlerini henüz açmıştı ki, içerden gelen bir çığlıkla yerinden sıçradı. Koştu mutfağa, annesi ağlıyordu. Ne olduğunu sormak istedi, annesinin terslemesiyle karşılaştı. Sessizce dışarı çıktı. Hava çok güzeldi. Güneş açmış, her tarafı yeşilin bütün tonları kaplamıştı. Bahardı, çiçeklerin coştuğu bir mevsimdi. Ama kendi içinde o coşkuyu hissedemiyordu. Eve girmek istiyor, giremiyordu. Ayakları adeta direniyordu. İçeri girdiğinde ne olacağını, nasıl tersleneceğini çok iyi biliyordu. Karnı açtı ama yemek isteyecek gücü yoktu. Mecburen bekleyecekti, annesinin sakinleşmesini ve mutfaktan çıkmasını. Bir fırsatını bulur, mutfağa girer ve bir şeyler atıştırırdı. Bazen bir şey de bulamıyor, kuru yiyecekleri kemirmek zorunda kalıyordu.</p>



<p>Gene de girmeliydi evin içine, çünkü üşümeye başlamıştı sabahın ayazında. İçeri girdiğinde annesinin yüksek sesle söylendiğini duydu. Kendisinin orada olduğundan haberi yoktu. Bir müddet söylenmesinin bitmesini bekledi ama bitecek gibi değildi. Mecburen dinlemeye başladı.</p>



<p>“Yetti lan artık çektiklerim! Onun da çocuğunun da Allah belasını versin. Ben belamı bunlarla bulmuşum. Diyorum ki, asayım kendimi, hem bunlardan hem de dünyadan kurtulmuş olurum. Böylece onlara vicdan azabı yaşatırım, intikamımı alırım. Ama yok. Niye ben kendime zarar vereyim? Onlardan intikam almanın başka bir yolunu bulmalıyım. En iyisi bunları yüzüstü bırakıp gideyim. Dünyanın kaç bucak olduğunu bir görsünler. Baba ve oğul rezil olsunlar. Yana döne beni arasınlar. Nah gelirim! Uzaktan haberlerini alırım. İçin için sevinirim, hatta elime kına bile yakarım.”</p>



<p>Bu sözleri duyunca irkildi, ama yapacak hiçbir şeyi yoktu. Bu küçücük haliyle elinden ne gelebilirdi. Mecburen bekleyecek, gelişmeleri izleyecekti. Bütün bu olanları babasına da söyleyemezdi. Hem inanmaz hem de bir güzel azarlardı. Sadece azarlasa iyiydi, dayak yemesi de büyük ihtimaldi. Sırtından sopa eksik olmamıştı zaten. Bir gün arkadaşı sınıfta “Yüzüme vurma öğretmenim, annem kızarıklığı görüyor, bana kızıyor” demişti de, çok şaşırmıştı. “Okuldan döndüğünde annesi yüzüne bakıyor, onunla ilgileniyor demek ki” diye içinden geçirmişti. Evde yediği dayak okulda gördüklerine kıyas bile edilemezdi. “Keşke” dedi içinden, “benim annem de bana sadece kızsa”.</p>



<p>Bir gün uyandığında evde büyük bir sessizlik hissetti. Alışmadığı bir uyanma haliydi. Çünkü ya annesinin çığlığıyla, ya bağırmasıyla ya da yüksek sesle söylenmesiyle uyanmaya alışmıştı. Bu sessizlik hiç iyiye alamet değildi. Sessizce odadan çıktı; mutfağı, anne babasının yatak odasını, bahçeyi dinledi kimse yoktu. Ardından tek tek her yere baktı. Bulamadı annesini. Mutfağa girdi, hazırda hiçbir şey yoktu. Buzdolabına baktı biraz peynir, birkaç zeytin kalmıştı. Bir dilim kuru ekmek parçası buldu. Suyla ıslatarak peynir ve zeytinle yedi. Eşyalarını giyindi okula gitti. Defterini çıkardı, uzun süre cebinde kalemini aradı, neyse ki buldu. Küçücük kalmıştı. O da arkadaşındandı. Arkadaşı küçülen kalemlerini ona veriyor, o da bunlarla idare ediyordu.</p>



<p>Öğretmen de ona yüz vermiyordu. Yokluk çektiği her halinden belliydi ama asla ilgilenmiyordu. Hiçbir öğrenciyle ilgilenmiyordu. Dersini anlatıyor, sonra çıkıp gidiyordu. Bütün bunlara rağmen dersi en iyi dinleyen öğrenci oydu. Bütün sınavlardan en yüksek notu o alıyordu. Arkadaşlarıyla da arası çok iyiydi. Onlara teneffüslerde hikâyeler anlatıyordu. Hikâyeler de büyüklerin anlattığı türdendi. Bazen eve babasının arkadaşları gelir o da onları dinlerdi. Her anlattıklarına kulak verir, hepsini de zihnine yerleştirirdi. Evde kimse onunla konuşmadığı için o da arkadaşlarına açılır, bildiği ve duyduğu ne varsa onlara anlatırdı.</p>



<p>Eve döndüğünde annesini yine bulamadı. Bulamaması iyi miydi, kötü müydü bilemedi. Önce sevindi, en azından azar işitmeyecek, kötü bir muameleyle karşılaşmayacaktı. Ama sonra düşündü, tek başına ne yapacaktı. Sonra annesinin bakkala borç yazdırdığı aklına geldi. Gitti, bakkaldan bir şeyler istedi. Bakkal hiç alışık değildi. “Annen yok mu?” dedi. “Yok” diyebildi kısık bir sesle. Bakkal bir şeyler verdi, deftere yazdı. Yazarken de şaşkınlığını belirten şeyler söylendi. Buna aldırmadı. Bu tür söylentilerin daha fazlasına annesinden ve babasından alışmıştı.</p>



<p>Babayla yalnız kalmışlardı. Kalmışlardı ama suçlu yine kendisi olmuştu. İki de bir babası “Bilmem nenin çocuğu! O anan olacak kadın gitti, seni de benim başıma bıraktı. Senin de ondan farkın yok. Belki de senin yüzünden gitti. Sen doğduğundan beri bir huzur bulamadık. Gerçi bu kadının karı olmayacağı ilk günden belliydi. Defolup gitti. Ama bir elime geçirirsem, geçmiş günlerini aratırım ona. Yıkıl lan karşımdan anası yapılı. Gözüm görmesin seni. Bütün hıncımı senden çıkartırım şimdi.”</p>



<p>Ne yapacağını şaşırmıştı. Bütün günlerini bir odada yalnız geçirmeye başlamıştı. Okuldan gelirken arada bir komşu teyzeler eline bir şeyler tutuşturuyor, onlarla idare ediyordu. Babasının arkadaşları daha sık gelmeye başlamışlardı. Yiyorlar içiyorlar her şeyi ortaya bırakıp gidiyorlardı. Ortalığı toplamak ve temizlemek ona kalıyordu. Bunları yapmak zor gelmiyor, zoruna gitmiyordu, fakat yediği azarlar, hatta tokatlar canından bezdirmişti. Buralardan ve bu hayattan bir şekilde kurtulmalıydı ama nasıl olacaktı? Yatıp kalkıp bunu düşünüyordu.</p>



<p>Sonunda ilkokul bitti. Yatılı okula gitmeye karar verdi. Babasına söyledi. Söylediğine söyleyeceğine pişman oldu. “Defol git lan, nereye gidersen git. Hatta anan gibi de gidebilirdin. Haber vermeden kaçarak. Ne halin varsa gör. Benden bir şey isteme, zırnık çıkmaz.” Bu azarları yiyeceğini bekliyordu. Umursamadı. Yatılı yurt sınavlarına girdi, hem de yüksek bir puanla kazandı. Fakat yatılı yurdun bulunduğu şehre nasıl gidecekti. Bunu babasına söyleyemezdi. Sonucu belliydi. Yakın diyebileceği akrabaları da yoktu. Bir uzak akrabasını gözüne kestirdi. Ara sıra yardımını görmüştü. Utana sıkıla yanına gitti, durumu anlattı. Neyse ki adam haline acıdı, ona bir yol parası tedarik etti.</p>



<p>Yurda yerleşti, hemen de alıştı. Zaten hiçbir beklentisi yoktu. Evinden daha rahat bir ortama kavuşmuştu. Harıl harıl derslerine çalışıyordu. Elinden tutacak kimsesinin olmadığını biliyordu. Öyleyse yolunu kendisi çizmeli ve hayatını bir şekilde kazanmalıydı. Onun için tek çıkar yol, okumaktı. Arkadaşlarının yurt imkânlarının kısıtlı olmasından, yemeklerden, yataklardan yakınmalarına şaşırıyordu.</p>



<p>Geçmişinden kimseye bahsetmedi. Hep gizledi. Sorulduğunda geçiştirdi. Arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde babasının arkadaşlarına anlattığı hikâyeleri biraz da kendisi ekleyerek-süsleyerek anlatıyor, hoş bir ortamın oluşmasını sağlıyordu. Bu yüzden sohbet zamanlarında arkadaşları hep onu arar olmuşlardı. Dersleri de çok iyiydi. Herkes onun bilgisinden yararlanmak istiyor, hatta sınıfta birlikte oturmaya çalışıyorlardı. Zaman zaman rüşvet kabilinden bir şeyler ısmarladıkları da oluyordu. Bazen can sıkıcı şeyler de olmuyor değildi. İmtihan sırasında bir arkadaşı önündeki sınav kâğıdını almış ve oradan yazmaya başlamıştı. Öğretmen fark etmiş, çok fena kızmıştı. Derdini zor anlatmış, kopya çektirme muamelesi görmekten kıl payı kurtulmuştu. Bir daha o arkadaşını yanına yaklaştırmamıştı.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;Yaz tatillerinde memlekete gitmemeye karar verdi. Zor da olsa çalışacak bir iş buldu. Aldığı ücrete az çok demediği için iş sahipleri de ona iş veriyorlardı. Onun çaresiz kanaatkârlığı bir kısmının işine geliyordu. Bazen iyi ücret verenler de oluyordu. Böyle iyi ücret veren kişilerin işinde daha hırslı çalışıyordu. Bu şekilde bir çevre edinmiş, şehirde tutunmayı başarmıştı. Yurt yönetimi de onun yazları kalmasına göz yummuştu. Arada bir bekçiden azar işittiği oluyordu. Zaten azarlara karşı bağışıklık kazanmıştı. Biraz üzülüyor, sonra boş veriyordu. Ama farkında olmadan içinde bir kin ve nefretin büyüdüğünü hissediyordu. Annesinin intikam yeminleri aklına geliyor, zihninden silmek istiyor fakat silemiyordu. Zamanla o da bu yeminleri benimseye başlamıştı.</p>



<p>Zaman çabuk geçti. Aslında hiç de çabuk geçmemişti. Çektiklerini düşündü. Ne zorlu yıllar geçirmişti. Yatılı yurt onun için kurtuluş mekânı olmuştu. Deli gibi çalışmış, iyi bir bölüm kazanmıştı. Artık üniversiteliydi. Orada da deli gibi çalışıyordu. Eline imkânlar da geçmişti. Projelerde yer almış, başarısını kanıtlamıştı. Böylece bölümün hocalarının gözüne girmişti. Üniversite bittiğinde işi de hazırdı. Ama yine işler ters gitti, onun yerine başka birini asistanlığa aldılar. Ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamadı. Gidip sormadı da. Hayat zorluydu. Mecburen öğretmenliğe gitti. Ama üniversite hayalinden hiç vaz geçmedi, hatta daha bir güçlendi. Yüksek lisansını yaptı, doktorasını bitirdi ve sonunda beklediği bir fakültede kadroya atandı.</p>



<p>Babası onun bu başarısını duymuş, irtibata geçmişti. Babasına karşı içinde öfke çoktu ama yanında olduğunda bir türlü eziklikten kurtulamıyordu. Yıllardır babasından bahsetmezken birden onun hikâyelerinden ve bilge kişiliğinden bahsetmeye başlamıştı. Babasını her yaz tatilinde ziyaret eder olmuştu. Artık babası onu el üstünde tutuyordu. Ne de olsa oğlu büyük adam olmuştu. O da babasının bu muamelesinden memnundu. Küçük bir çocuk gibi yanına sokulmak, kucağına oturmak, yanağından okşatmak geçiyordu içinden. Arada bir kendini sorguluyor, yaşayamadığı çocukluğu kırk yaşından sonra yaşama hayallerinin boş olduğunu anlıyordu ama kendini bir türlü frenleyemiyordu. Babasına yakın olmak, çocukluğunu telafi etmek gibi geliyordu ona. Ancak onun yanında niye hâlâ süklüm püklüm durduğunu anlayamıyordu, bir türlü bu halini üzerinden atamıyordu.</p>



<p>&nbsp;Fakültede durumu ve konumu gayet iyiydi. Hatta idarecilik görevi bile verilmişti kendisine. İdarecilik onda büyük bir dönüşüm gerçekleştirdi. Belki de içinde olan gerçek kişiliği dışarı çıkarttı. Birden havalara girdi. Emrindeki insanlara tıpkı babasının kendisine davrandığı gibi davranmaya başladı. Odasına gelenleri ayakta tutuyor, bekletiyor, zaman zaman azarlıyordu. Daha da ileri gitti anabilim dalındaki meslektaşları hakkında görevlerini yapmıyorlar diye şikâyet yazıları yazdı. İnsanlar onunla görüşmekten ve konuşmaktan korkar hale gelmişlerdi.</p>



<p>Bir toplantı sırasında kadro isteğini dile getiren bir arkadaşını fena halde azarladı. Kendisinin sekiz-on yıl kadro beklediğinden başladı ve herkesin her yere istediği zamanda gelemeyeceğine dair nutuklar çekti. Hızını alamadı odasına çağırdı, bir de orada azarladı ve ardından sert bir şekilde odayı terk etmesini söyledi.</p>



<p>Arkadaşı bunun geçmişini biliyordu, kendisini anlayacağını düşünmüş, samimi bir şekilde derdini açmıştı. Fakat ondan tam tersi bir muameleyle karşılaşmıştı. Üzgün, kırgın ve şaşkın bir şekilde dışarı çıktı. Düşünüyor fakat bir türlü davranışına anlam veremiyordu. O kadar içlenmişti ki, durumu arkadaşlarıyla paylaşma ihtiyacı hissetti. Herkes çok şaşkındı, zaten her biri benzer muameleye uğramıştı. Fakülteye ilk başladığı günleri düşündüler, ne kadar nazik ve sevecendi; şimdiki haline baktılar, tam zıt durumda ve davranışta. Uzun uzun konuştular, müzakere ettiler, ama bir sonuca ulaşamadılar, ne diyeceklerini bilemediler.</p>



<p>İçlerinden hiç konuşmayan birisi söze girdi. “Galiba bunun mantıklı bir açıklaması var. Kanaatimce bu zat, herkesten intikam alıyor, ezikliğinin intikamını. Bizi özel olarak seçmiş değil, öyle denk geldi. Korkarım ki, bu böyle devam edecek, belki ölene kadar. Gene de dua edelim, Allah’tan umut kesilmez. Bir zamanlar güngörmüş bir hocam benzer bir olayı nakletmiş ve şöyle demişti: Ezik bir şahsiyetin idareciliği genellikle böyle olur. Önce en yakınındakileri ezer. İçinde biriktirdiği öfkeyi çevresine kusar, kinini her tarafa yansıtır ve diş geçirebildiği herkesten intikam almak ister. Bazen bunu ele geçirdiği güçle, bazen bilgisiyle, bazen de söz gücüyle gerçekleştirir. Bu tiplerin zeki ve çalışkan olanları üstünlüklerini başkalarının aleyhine kullanmaktan kaçınmazlar. Ama ilginçtir, diş geçiremeyeceklerine çok iyi kuyruk sallarlar. O konuda da oldukça mahirdirler. Bunları yaparken asla suçluluk duymazlar, ikiyüzlülük yaptıklarını düşünmezler, en küçük pişmanlık belirtisi göstermezler. Yaptıklarının herkesçe yanlış bulunması bile kendilerini sorgulamaya götürmez. Güç yetiremeyeceklerini anlarlarsa susarlar veya ortamı terk ederler. Çünkü bunların iç dünyalarında her yaptıklarını meşrulaştıran ve doğrulayan bir mantık oluşmuştur. Hayat boyu ezildikleri için hep kendilerini düşünmüşler, kollamışlar ve her başarıyı kendi bireysel çabalarıyla gerçekleştirmişlerdir. Bu da onları muazzam bir bencillik sarmalının içine sokmuştur. Siz buna saplantı veya takıntı diyebilirsiniz. “Eden bulur” derler ya onların bu hale gelmesi sadece anne-babanın değil, biraz da o anne-babayı içinden çıkaran toplumun suçudur ve o suçun bedelini hepimiz ödüyoruz.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ezik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doktorlar Ülkemizi Terk Ediyorlarmış…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/doktorlar-ulkemizi-terk-ediyorlarmis/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/doktorlar-ulkemizi-terk-ediyorlarmis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2022 06:13:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[doktor]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18341</guid>

					<description><![CDATA[Vaazında, yaptıkları iş bırakma eylemini eleştiren imam da açığa alınmış…Neler oluyor! Üniversiteye hazırlanan her genç çevresinden yakın akrabalarından&#8221; &#8220;oku doktor ol, kendini kurtar&#8221; sözünü duymuştur. Yaşadığımız sorun tam da budur işte! Oysa doktorun işi kendini kurtarmak değil de başkalarının hayatını kurtarmaktır… İstisnalar hariç &#8211; onlara selam olsun- ama bu kültürle yetişen doktorların çoğu da görevleri süresince kendilerini kurtarmak dışında başka da bir şey düşünmüyorlar…Hastanelere bir şekilde düşen her hasta bahsi geçen acı tecrübeyi bir şekilde yaşamıştır. Önce bu yanlış algı değişmelidir! Tıp fakültesi 1. Sınıfta okuyan tüm öğrencilere, okumuş oldukları tıp fakültelerini milletimiz kendilerini kurtaracak doktorların yetişmesi için kurduğunu anlatmalıdır. Şayet bu görevi yerine getiremeyecek birileri varsa derhal eğitimi bırakmalı ve hizmet edecekleri halkın okullarına gitmelidirler. Mevcut hükümetin ekonomik politikalarını bahane ederek Avrupa ülkelerine gidenler hükümeti değil de milletimizi terk ettiklerini bilmelidirler. Şayet terk edeceklerse, şu halde onlara düşen görev, ülkemiz vatandaşlığından da çıkmalarıdır. Çalıştığının karşılığını alamadığını bahane ederek ülkemizi terk eden doktorlar emekli olup ülkemize döndüklerinde, canı pahasına ülkemizi koruyanlara, bu uğurda şehit olan kahramanlara, gözü yaşlı şehit eşi ve çocuklarının gözlerinin içine nasıl bakacaklar…İyi ki vatanı geri dönmemiz için beklediniz yüzsüzlüğünü mü sergileyecekler! Kendilerinin çalıştığının karşılığı para da, ya şehit olanların can pahası! Var mı karşılığı! Demek ki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Vaazında, yaptıkları iş bırakma eylemini eleştiren imam da açığa alınmış…Neler oluyor!</p>



<p>Üniversiteye hazırlanan her genç çevresinden yakın akrabalarından&#8221; &#8220;oku doktor ol, kendini kurtar&#8221; sözünü duymuştur. Yaşadığımız sorun tam da budur işte! Oysa doktorun işi kendini kurtarmak değil de başkalarının hayatını kurtarmaktır…</p>



<p>İstisnalar hariç &#8211; onlara selam olsun- ama bu kültürle yetişen doktorların çoğu da görevleri süresince kendilerini kurtarmak dışında başka da bir şey düşünmüyorlar…Hastanelere bir şekilde düşen her hasta bahsi geçen acı tecrübeyi bir şekilde yaşamıştır.</p>



<p>Önce bu yanlış algı değişmelidir!</p>



<p>Tıp fakültesi 1. Sınıfta okuyan tüm öğrencilere, okumuş oldukları tıp fakültelerini milletimiz kendilerini kurtaracak doktorların yetişmesi için kurduğunu anlatmalıdır. Şayet bu görevi yerine getiremeyecek birileri varsa derhal eğitimi bırakmalı ve hizmet edecekleri halkın okullarına gitmelidirler.</p>



<p>Mevcut hükümetin ekonomik politikalarını bahane ederek Avrupa ülkelerine gidenler hükümeti değil de milletimizi terk ettiklerini bilmelidirler. Şayet terk edeceklerse, şu halde onlara düşen görev, ülkemiz vatandaşlığından da çıkmalarıdır.</p>



<p>Çalıştığının karşılığını alamadığını bahane ederek ülkemizi terk eden doktorlar emekli olup ülkemize döndüklerinde, canı pahasına ülkemizi koruyanlara, bu uğurda şehit olan kahramanlara, gözü yaşlı şehit eşi ve çocuklarının gözlerinin içine nasıl bakacaklar…İyi ki vatanı geri dönmemiz için beklediniz yüzsüzlüğünü mü sergileyecekler!</p>



<p>Kendilerinin çalıştığının karşılığı para da, ya şehit olanların can pahası! Var mı karşılığı! Demek ki doktorluk öğretmek yetmez ne işe yaradığını da anlatarak eğitmek gerekir değil mi!</p>



<p>Üstelik Avrupada itibar görmeleri, bu ülkede milletimizin imkanlarıyla aldıkları nitelikli eğitim ve öğretim sayesinde olmaktadır. Çünkü Afrikalı bir doktor aynı ilgiyi görmez.</p>



<p>Hiçbir kabahati olmasa bile, siyasi olaylar nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan ve iş aradığı için bir şekilde tanıştığımız Mısırlı bir doktor Türkiye&#8217;de&#8221; ne iş olsa yaparım abi&#8221; diyecek kadar zavallı duruma düşmüştür. Neden biliyor musunuz?Çünkü ona doktor unvanını içinde yaşadığı Mısır toplumu vermiştir. Mesela, iş arayan Mısırlı bu doktora Avrupa&#8217;da iş yoktur! Bizim doktorlar bu hakikati niçin görmezler.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/doktorlar-ulkemizi-terk-ediyorlarmis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tüm Tedbirlere Rağmen Cinayetler Olabilir ama Böylesi Ol(a)maz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tum-tedbirlere-ragmen-cinayetler-olabilir-ama-boylesi-olamaz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tum-tedbirlere-ragmen-cinayetler-olabilir-ama-boylesi-olamaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2022 06:07:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[doktor]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18335</guid>

					<description><![CDATA[Ne kadar tedbir alırsanız alın bazı cinayetleri/katliamları önleyemezsiniz.Dünyanın en gelişmiş ve güvenlikli ülkesinde de olsanız bu böyle, olabilir.Suikastla öldürülen JF Kennedy, güvenlik açısından süper devlet kabul edilen ABD başkanıydı[1963],Dünyanın en güvenli ülkesi kabul edilen İsveç’in başbakanı katledildi [Olof Palme, 1986],İsrail, en geniş istihbarat denen MOSSAD&#8217;a rağmen başbakanını koruyamadı [Rabin, 1995],…Asya, Afrika ve Orta-Doğu ülkelerinde sıkı korunan devlet adamlarına yapılan yüzlerce suikastı saymıyorum zaten,Toplu katliamlara gelince, manyağın biri çıkar ve parkta, okulda, camide, kilisede bulunan insanları da öldürebilir;İşte en güvenli-müreffeh ülke denen Norveç’te Breivik manyağı çimlerde oturan 77 masum insanı katletti,Yine bir başka müreffeh ülke Yeni Zelanda’daki manyak camide ibadet eden 49 masumu katletti,ABD’de ise bu iş adete bir rutine bindi, son 5 yılda gerçekleşen kilise saldırısı ona yakın, 2017’de Texas’ta 27 kişi katledildi,Okul katliamları da böyle, rutin, daha 1 ay önce Texas’taki okul saldırısında katledilenlerin sayısı 27.Kısaca ne yaparsanız yapın, nasıl bir ülke olursanız olun, nasıl tedbirler alırsanız alın oluyor böyle manyaklıklar, vahşetler, maalesef.Ama,Ama,Ama,Tüm bu manyaklıkların olduğu bu ülkelerde bile, evet, kilisede katliam oluyor, camide katliam oluyor, parkta katliam oluyor, okullarda katliam oluyor ama bir şey olmuyor; doktorlara katliam yapılmıyor.Böyle bir manyaklık, maalesef ve maalesef sadece bizim ülkemizde gerçekleşiyor.Doktorlara karşı fiziksel şiddet, darp ve cinayet [sistematik olarak] sadece bizde mevcut, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ne kadar tedbir alırsanız alın bazı cinayetleri/katliamları önleyemezsiniz.<br>Dünyanın en gelişmiş ve güvenlikli ülkesinde de olsanız bu böyle, olabilir.<br><br>Suikastla öldürülen JF Kennedy, güvenlik açısından süper devlet kabul edilen ABD başkanıydı[1963],<br>Dünyanın en güvenli ülkesi kabul edilen İsveç’in başbakanı katledildi [Olof Palme, 1986],<br>İsrail, en geniş istihbarat denen MOSSAD&#8217;a rağmen başbakanını koruyamadı [Rabin, 1995],<br>…<br>Asya, Afrika ve Orta-Doğu ülkelerinde sıkı korunan devlet adamlarına yapılan yüzlerce suikastı saymıyorum zaten,<br><br>Toplu katliamlara gelince, manyağın biri çıkar ve parkta, okulda, camide, kilisede bulunan insanları da öldürebilir;<br><br>İşte en güvenli-müreffeh ülke denen Norveç’te Breivik manyağı çimlerde oturan 77 masum insanı katletti,<br>Yine bir başka müreffeh ülke Yeni Zelanda’daki manyak camide ibadet eden 49 masumu katletti,<br>ABD’de ise bu iş adete bir rutine bindi, son 5 yılda gerçekleşen kilise saldırısı ona yakın, 2017’de Texas’ta 27 kişi katledildi,<br><br>Okul katliamları da böyle, rutin, daha 1 ay önce Texas’taki okul saldırısında katledilenlerin sayısı 27.<br><br>Kısaca ne yaparsanız yapın, nasıl bir ülke olursanız olun, nasıl tedbirler alırsanız alın oluyor böyle manyaklıklar, vahşetler, maalesef.<br>Ama,<br>Ama,<br>Ama,<br>Tüm bu manyaklıkların olduğu bu ülkelerde bile, evet, kilisede katliam oluyor, camide katliam oluyor, parkta katliam oluyor, okullarda katliam oluyor ama bir şey olmuyor; doktorlara katliam yapılmıyor.<br>Böyle bir manyaklık, maalesef ve maalesef sadece bizim ülkemizde gerçekleşiyor.<br>Doktorlara karşı fiziksel şiddet, darp ve cinayet [sistematik olarak] sadece bizde mevcut, maalesef.<br><br>Niye mi? Çünkü sokakta 2 sn kırmızı ışıkta bekletildi diye levye ile saldıran manyakların bulunduğu bu ülkede, her gün [pimi çekilmiş bomba misali] milyonlarca gerilimli hasta-hekim buluşması gerçekleşiyor;<br>Her yıl 850 milyon muayene yapılıyor bu ülkede, bu, refakatçileri ile birlikte 2 milyar civarında insan demek, bunların içinde eli palalı, beli silahlı magandalar-manyaklar da var [şiddetin çoğu kez hasta yakınlarından geldiğine dikkat edin], bu devasa hasta sayısını bir avuç doktor karşılıyor, hem de 3-5 metrelik oda içinde ve baş başa, tek başına…<br><br>Evet, basın, yöneticiler, siyasiler, çevre ve toplum tarafından hekime karşı kışkırtılmış, ajite edilmiş ve bu yüzden de gardını alarak gelen [içinde sosyopat ve psikopatların da bulunduğu] bu 2 milyar civarındaki hasta ve yakınını, biz hekimler 3-5 m.lik bir odada, baş başa karşılıyoruz. Üstelik sistem de aramıza fitili çekilmiş konfetiler atıyor adeta, kıvılcımlar çıksın da gerilimli havadaki oksijen patlatsın diye, tüm randevular tıka basa dolduruluyor, 5 dakikada bir hasta alınıyor/baktırılıyor, odaya gerilimli hasta ve yakını alınıyor ve buluşma[çatışma mı desek] başlatılıyor, doktor da hasta da gergin ve kronometre de kurulu, tık tak, tık tak, başla ve bitir!<br><br>İşin ilginç yanı bu işe sadece hekim hakları adına değil, hatta daha çok hasta adına da isyan eden, &#8220;bu hasta haklarına tecavüzdür, kabul edilemez&#8221; diyen doktorlara da daha çok hastalar kızıyor. Fesubhanallah.<br><br>Dünyanın hangi ülkesinde hangi meslek grubu, böylesi bir gerilimli karşılaşmalara bu kadar yoğun bir şekilde tanık oluyor? Tek bir örnek ülke gösterin var mı? Tek bir örnek. Gelişmiş veya az gelişmiş/gelişmemiş ülke, fark etmez, gösterin ama gösteremezsiniz çünkü yok. Böyle bir ülke yok, yok, O-LA-MAZ.<br><br>Avrupa ülkelerinde bir uzman Dr. bir günde maksimum kaç hasta muyane ediyor? Bir bakın ve bize de söyleyin de görelim! Her türlü aksilikte Avrupa&#8217;yı vs örnek gösterenler, bu konuda oraya niye bakmıyoruz?, Niye kaçıyorsunuz? Her olayda car car bağıranlar, Allah için söyleyin, İngiltere, Almanya, Fransa, İsveç, İtalya, ABD&#8217;de… bir doktor max kaç hasta muayene ediyor, bizde kaç hasta? Lütfen önce bu sayılara bir baķın da ondan sonra konuşun, hadi. Ayrıca oralarda istediğiniz anda uzman doktora gidebiliyor musunuz? Bir bakın, araştırın, Alamancı akrabalarınıza sorun bakalım…<br><br>Bu işin çözümü bellidir, önce kontrolsüz ve kışkırtılmış hasta müracaatı acilen regüle edilmeli, mükerrer ve gereksiz müracaatlar önlenmeli, hasta randevuları özel hastanelerde olduğu gibi günlük 50 hasta ile sınırlı tutulmalı [SGK özel hastanelere 50 hastadan fazla provizyon vermiyor, niye bunu kamu hastanelerinde uygulamıyoruz?), bunun için düzenleyici önleyici tedbirler alınmalıdır ve tabii ki bu hizmeti veren doktorların tükenmişliklerine de çözümler getirilmeli…<br>Bunları yaptıktan sonra doktorlar yine mırıldanırsa, o zaman ben de sizinle olurum ama o zaman.<br><br>Peki dün herkesin öve öve bitiremediği Ekrem kardeşimiz, Kardiyolog meslektaşımız hangi günahından dolayı katledildi???<br><br>Yazacak çok şey var da mecal yok, lakin tüm bu olan bitenlere rağmen bir de ‘’ama bazı doktorlar da hak ediyor bunu’’ diyenler var ya, gerçekten asıl karamsarlık nedenimiz bu, benim bunu diyenler için duam şudur;<br><br>&#8220;Allah çocuklarınıza da zihin açıklığı ve çalışma azmi versin, tıbbı kazansınlar, yıllarca gece gündüz ders çalışsınlar, başarılı olsunlar, çocuğunuzla iftihar edin, 6 yıl sonra mezun ve Dr. olsunlar, TUS’u da kazansınlar, 4-6 yıl ihtisas yapsınlar, uykusuz nöbetler tutsunlar, gece boyunca ve ertesi gün hastalara güler yüz dağıtsınlar, şifa olsunlar, yıpratıcı bir ihtisas döneminden sonra uzman olsunlar, mecburi hizmete gitsinler, mecburi hizmette de sonrasında da her gün yüzlerce hasta ve yakınına hizmet versinler, tıbbi ve tıbbi olmayan taleplerini, dertlerini dinlesinler, terapi yapsınlar, şifa dağıtsınlar, güler yüz göstersinler, cenneti hak etsinler, laf anlamayan hasta ve yakınlarına hatta eli bıçaklı-silahlı, kapıyı tekmeleyen magandalara bile güzel güzel laf anlatsınlar, [ilaç ve rapor gibi] yasal olmayan taleplerini de güler yüzle karşılasınlar, acil müdahaleye, anjioyaya, doğuma, sonda takmaya vs gittiğiniz halde poliklinikte kapınızı Dr nerde diye tekmeleyen hastalara da güler yüz göstersinler, oğlunuzu/kızınızı darp etmeye çalışan hatta eden magandalara da, yan taraftaki meslektaşınızın kolunu başını kıran, hatta öldüren manyaklara da… işleri yetiştirmek için yemek yemeye hatta tuvalete bile gidemediğiniz halde odanızda bir çay içtiniz diye, &#8221;saatlerce çay içiyor, bize bakmıyor&#8221; yalanını atan ve bu yalanlarla SABİM&#8217;e, CİMER&#8217;e şikayet eden hastalara da… Ve tüm bunları yıllar boyunca her gün her gün yapsınlar, her sabah hastaneye giderken içleri ‘’oh ne güzel, bugün de ayni bahtiyarlıkları yaşayacağım’’ sevinci ile dolsunlar, eve tükenmiş bir halde dönseler bile uğultular halinde, kapıyı tekmeleyerek, ara sıra döverek, ara sıra da öldürerek gelen kalabalıklara güler yüzlü hizmet vermenin hazzını yaşasınlar,<br>Size de anne-babaları olarak [sevinç gözyaşları içinde] bu başarıları seyretme bahtiyarlığını yaşatsınlar…&#8221;<br><br>***Bu arada, ne derdi tabipleri temsil etmek olan ve de etmeyen TTB&#8217;nin ajitasyonları, ne içimizi ağlatan bu vahim olayı bile siyasi ranta devşirmek isteyen siyasilerin açıklamalar, ne muhalefetin tehditkâr söylemleri, ne de medyadaki troller [hükümet ve muhalif troller, hepsi], hiçbiriniz çözüm için bir katkı sunmuyor, aksine bizi[doktorları] daha da geriyorsunuz, hatta haklı söylemlerimizi gölgeliyorsunuz, doktorların haklı itiraz ve talepleri sizin yüzünüzden ideolojik hizalamalara tabi tutuluyor, kısaca bize destek değil köstek oluyorsunuz, düşün yakamızdan, düşün…<br>Gölge etmeyin başka ihsan istemez&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tum-tedbirlere-ragmen-cinayetler-olabilir-ama-boylesi-olamaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adil Ölçü Önemlidir!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/adil-olcu-onemlidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/adil-olcu-onemlidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2021 14:35:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16968</guid>

					<description><![CDATA[Son günlerde Ak Parti milletvekili Özlem Zengin ile Ayasofya Camii İmamı Muhammed Boynukalın hoca arasında meydana gelen tartışmada ne yazık ki her yerde olduğu gibi taraf olmamız bekleniyor… Oysa üçüncü bir yol daha vardır o da orta yol, mutedil duruş…Bu da, ne Muhammed hoca ne de milletvekili Özlem Zengin&#8217;in yanı… İslam Fıkıh hocası olan Muhammed hocadan beklediğimiz İstanbul Sözleşmesinin yerine Kuran ve sünnete dayalı ilkeleri bugünkü toplumun anlayabileceği, faydalı görebileceği, kolaylıkla kabul edebileceği ve hayatına uygulayabileceği nakil-akıl dengesinde yorumlayarak akla yatkın yerli alternatif ilkeler ortaya koymaktır. Bunu başarabilirsek İstanbul Sözleşmesi kendiliğinden ortadan kalkmaz mı? Ortada büyük bir sorun olduğu muhakkaktır. O da kadınlar öldürülüyor, mağdur ediliyor, çocuklarından kopuyor veya koparılıyor, aileler dağılıyor…Buna karşılık olarak da kadını aşırı derecede koruma titizliği de bazen eşine karşı çok büyük bir zulme dönüşüyor çoğu zaman da bu yolla kadın çok daha fazla tehlikeye atılmış oluyor. O halde sorun sadece teorik değildir. Elimizde sorunu bir hamlede halledecek bir sihirli değnek de yoktur. Evlilikle ilgili yaşanan tüm sorunları sadece İstanbul sözleşmesine bağlamak ve sorunu sosyolojik, psikolojik, ekonomik, siyasi ve ahlaki yönleriyle görmemek bizleri yeni çözüm önerilerine götürmez. Nitekim dindar olduğunu sandığımız çok büyük bir kitle yanlış sözlerine rağmen milletvekili Özlem Zengin&#8217;e hak vermiştir…Bu durum sonuçtur sebep &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son günlerde Ak Parti milletvekili Özlem Zengin ile Ayasofya Camii İmamı Muhammed Boynukalın hoca arasında meydana gelen tartışmada ne yazık ki her yerde olduğu gibi taraf olmamız bekleniyor…</p>



<p>Oysa üçüncü bir yol daha vardır o da orta yol, mutedil duruş…Bu da, ne Muhammed hoca ne de milletvekili Özlem Zengin&#8217;in yanı…</p>



<p>İslam Fıkıh hocası olan Muhammed hocadan beklediğimiz İstanbul Sözleşmesinin yerine Kuran ve sünnete dayalı ilkeleri bugünkü toplumun anlayabileceği, faydalı görebileceği, kolaylıkla kabul edebileceği ve hayatına uygulayabileceği nakil-akıl dengesinde yorumlayarak akla yatkın yerli alternatif ilkeler ortaya koymaktır. Bunu başarabilirsek İstanbul Sözleşmesi kendiliğinden ortadan kalkmaz mı?</p>



<p>Ortada büyük bir sorun olduğu muhakkaktır. O da kadınlar öldürülüyor, mağdur ediliyor, çocuklarından kopuyor veya koparılıyor, aileler dağılıyor…Buna karşılık olarak da kadını aşırı derecede koruma titizliği de bazen eşine karşı çok büyük bir zulme dönüşüyor çoğu zaman da bu yolla kadın çok daha fazla tehlikeye atılmış oluyor.</p>



<p>O halde sorun sadece teorik değildir. Elimizde sorunu bir hamlede halledecek bir sihirli değnek de yoktur. Evlilikle ilgili yaşanan tüm sorunları sadece İstanbul sözleşmesine bağlamak ve sorunu sosyolojik, psikolojik, ekonomik, siyasi ve ahlaki yönleriyle görmemek bizleri yeni çözüm önerilerine götürmez. Nitekim dindar olduğunu sandığımız çok büyük bir kitle yanlış sözlerine rağmen milletvekili Özlem Zengin&#8217;e hak vermiştir…Bu durum sonuçtur sebep değil. Bu sonuç nasıl meydana gelmiştir sorusunu sorup neyi ihmal ettiğimizi konuşmaz ve de sorumluları belirleyemezsek boş olarak konuşmaya devam ederiz.</p>



<p>Muhammed hocanın yanında olanlar da büyük oranda uygulamada yanlış olarak gördükleri hususları onun üzerinden eleştiri imkanı buluyorlar. Muhalefetlerini dile getirip psikolojik bakımdan rahatlıyorlar. Şikayetlerini onun üzerinden dile getiriyorlar. Olsun öyle de olur, faydası olmasa bile zararı da yoktur! Hoca, sosyal medyada takipçi sayısını artırır ve bu yolla daha da tanınır hale gelir…</p>



<p>Madem ki ilgi alanı olarak Muhammed hoca siyaset ve de toplumsal sorunlarla ilgili olmak istiyor o halde işe en zordan başlamamalıdır. Ölçü ise haram ve helal ölçüleridir…Laiklik uygulaması gibi kanun değişikliği gerektirmeyecek, gereksiz tartışmaya neden olmayacak ve hemen uygulanabilecek olan kolay işlerden işe başlamalıdır. Parti ayırımı yapmaksızın, adam kayırmanın, adaletsiz davranmanın, yolsuzluk yapmanın, zinanın, içki içmenin, rüşvet almanın, kul hakkına riayetin, kamu malını israf etmenin somut örnekleri üzerinden idari ve toplumsal kötülükleri anlatmalıdır…</p>



<p>İlahiyat hocalarını, diyanet camiasını ona sahip çıkmaya zorlamayı da haksızlık görürüm. Geçmişte bu ülkede İhsan Şenocak ve Nureddin Yıldız hoca efendilere yapılanlara İslam Fıkhı hocası olarak Muhammed Boynukalın hocanın tepkisi ne olmuştur? Önce onlara dini tebliğ noktasında kendisine yardımcı olacak şekilde desteği gerekmez mi? Ayasofya camii imam hatipliği gücünü burada istifadeye sunmaz mı?</p>



<p>Ayasofya camii İmamı olmak çok büyük bir güç ve avantajdır. Ya olmayanlar ne yapsınlar? Tahammül edilmesi çok zor yeni bedeller mi ödesinler!</p>



<p>Bu şartlar oluşuncaya kadar mutedil ve tarafısız olmaya devam!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/adil-olcu-onemlidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Melek İpek, Nurcan Serçe ve Hakkaniyet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/melek-ipek-nurcan-serce-ve-hakkaniyet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/melek-ipek-nurcan-serce-ve-hakkaniyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Feyzullah Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 08:54:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16715</guid>

					<description><![CDATA[Melek İpek konusunda itirazlarımı dile getirdiğimde ciddi bir tepkiyle karşılaşmıştım.Dediğim şuydu: Bir insanı öldüren kişinin cinayeti neden işlediğine odaklanmanız normaldir. Normal olmayan şey katil, kadın olduğunda cinayete giden sürecin; katil, erkek olunca sadece sonucun dikkate alınıyor olmasıdır. Bunun en açık göstergesi evladına uyguladığı şiddetle kanımızı donduran Nurcan Serçe oldu. Masum evladına uyguladığı şiddet ortadayken &#8220;belki de kadın bu şiddete mecbur kalmıştır. Kocası ona çok kötü davranıyordur kimsenin içini bilemeyiz&#8221; diyenler çıktı ortaya. Böyle bir ihtimal var mıdır? Evet vardır.. Bu tutuma tek şartla hak verilebilir o da katil/şiddet uygulayan erkek olunca da &#8220;kimsenin içini bilemeyiz&#8221; denilebilmesidir. Karısını öldüren erkeği cinayete götüren sebeplere de Nurcan Serçe veya Melek İpek vakalarında olduğu kadar odaklanabiliyorsanız siz dürüst ve tutarlı bir tavır takınıyorsunuz demektir. Aksi taktirde kadının melekleştirildiği erkeğin şeytanlaştırıldığı feminist modern dünyanın kölesi olmuşsunuz demektir. Bana göre her şiddet ve cinayet olayı cinsiyet farketmeksizin iki boyutlu ele alınmak zorundadır: Olaya giden süreç ve olayın sonucu. Süreç boyutunda önleyici müdahaleler eğitim, arabuluculuk, maddi ve manevi yardımlar; olayın sonucunda da olaydan etkilenenlere travma sonrası terapiler, maddi ve manevi yardımlar devlet eliyle en yetkin kişilerce verilmeli. Şuan için olaydan önce sadece polisiye tedbirler (evden uzaklaştırma, tedbir nafakası vs) var. Bu tedbirler maalesef tarafları birbirine karşı daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Melek İpek konusunda itirazlarımı dile getirdiğimde ciddi bir tepkiyle karşılaşmıştım.<br>Dediğim şuydu: Bir insanı öldüren kişinin cinayeti neden işlediğine odaklanmanız normaldir. Normal olmayan şey katil, kadın olduğunda cinayete giden sürecin; katil, erkek olunca sadece sonucun dikkate alınıyor olmasıdır.</p>



<p>Bunun en açık göstergesi evladına uyguladığı şiddetle kanımızı donduran Nurcan Serçe oldu. Masum evladına uyguladığı şiddet ortadayken &#8220;belki de kadın bu şiddete mecbur kalmıştır. Kocası ona çok kötü davranıyordur kimsenin içini bilemeyiz&#8221; diyenler çıktı ortaya. Böyle bir ihtimal var mıdır? Evet vardır..</p>



<p>Bu tutuma tek şartla hak verilebilir o da katil/şiddet uygulayan erkek olunca da &#8220;kimsenin içini bilemeyiz&#8221; denilebilmesidir.</p>



<p>Karısını öldüren erkeği cinayete götüren sebeplere de Nurcan Serçe veya Melek İpek vakalarında olduğu kadar odaklanabiliyorsanız siz dürüst ve tutarlı bir tavır takınıyorsunuz demektir. Aksi taktirde kadının melekleştirildiği erkeğin şeytanlaştırıldığı feminist modern dünyanın kölesi olmuşsunuz demektir.</p>



<p>Bana göre her şiddet ve cinayet olayı cinsiyet farketmeksizin iki boyutlu ele alınmak zorundadır: Olaya giden süreç ve olayın sonucu. Süreç boyutunda önleyici müdahaleler eğitim, arabuluculuk, maddi ve manevi yardımlar; olayın sonucunda da olaydan etkilenenlere travma sonrası terapiler, maddi ve manevi yardımlar devlet eliyle en yetkin kişilerce verilmeli.</p>



<p>Şuan için olaydan önce sadece polisiye tedbirler (evden uzaklaştırma, tedbir nafakası vs) var. Bu tedbirler maalesef tarafları birbirine karşı daha da bileyliyor. Polisiye tedbirler elbette gereklidir ancak çözüm onlarda değil eğitimlerde, akrabaların da içinde bulunduğu arabuluculuk heyetlerinde, şiddete neden olan alkol, uyuşturucu ve maddi manevi sıkıntıların engellenmesindedir. Bahsini ettiğim eğitim faaliyetleri çok ama çok yetersiz ve etkisiz. Polisiye tedbirlere ayrılan enerjinin onda biri bu tarz tedbirlere harcansa inanın çok daha farklı bir tablo çıkar karşımıza.</p>



<p>Bu yazdıklarım yargıyla ilgili değildir. Sivil insanların yaklaşımlarıyla ilgilidir. Yargı olay olduktan sonra zaten tahrik, nefsi müdafaa gibi kavramlarla olaya bütüncül bakmaya çalışıyor. Bu onların işi. Sadece bu çalışmaları daha fazla detaylandırıp titiz yapmalarını talep edebiliriz. Benim gündeme getirdiğim şey olaydan öncesidir. O da daha çok Aile, Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile ilgilidir.</p>



<p>Hakkaniyetli ve insaflı duruş herkese ve her topluma lazım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/melek-ipek-nurcan-serce-ve-hakkaniyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Saçmalamayın! İstanbul Sözleşmesiyle Lgbt’nin Ne Alakası Var (!)</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sacmalamayin-istanbul-sozlesmesiyle-lgbtnin-ne-alakasi-var/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sacmalamayin-istanbul-sozlesmesiyle-lgbtnin-ne-alakasi-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Feyzullah Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Feb 2021 10:02:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[lgbt]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16692</guid>

					<description><![CDATA[Defalarca anlattık ama anlamak istemediler. İstanbul Sözleşmesi’nin tamamen kadına yönelik şiddeti önlemeye çalışan bir metin olduğunu ısrarla savundular. &#160;Sözleşme, kadına yönelik şiddeti önlemek gibi masum bir kılıfa büründürülmüş sinsi bir metindir, birçok sapkınlığın ve rezaletin dayanağı olacak dedik “siz bu sözleşmeyi okumadınız bile” dediler. &#160;Sözleşme toplumsal cinsiyet gibi varlığı son derece tartışmalı bir kavram üzerine inşa edilmiş, bilimsel dayanakları bile gün geçtikçe çürütülüyor; şiddetin baş müsebbibi alkoldür. Bu hakikat tüm bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır ama sözleşmede alkolle mücadele yok, toplumsal cinsiyetle mücadele var. Bu metin iyi niyetli bir metin değil dedik. “Siz kadın düşmanısınız” dediler. &#160;Bu sözleşmeyi en çok feminist ve LGBT grupları destekliyor bakın bunun altında bit yeniği var dedik. “İftira atıyorsunuz. Bu sözleşmenin onlarla alakası yok” dediler. Sözleşme’nin uygulanmaya başlamasıyla kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet daha da arttı dedik. “Hayır, İstanbul Sözleşmesi yaşatır” dediler. &#160;Sözleşmede ve 6284 nolu yasada şiddetin sınırlandırılması yok. Fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetin ne olduğu, nerede başlayıp nerede bittiği belli değil. Bununla beraber beyanı esas alırsanız özellikle psikolojik şiddet konusunda keyfi uygulamalara ve türlü iftiralara kapı aralamış olursunuz dedik. “Hiçbir kadın iftira atmaz” dediler. &#160;Bu sözleşme sapıklığı, dini ya da bilimsel olarak ispatlanmış bile olsa sapıklıklara yönelik tüm itirazların önünü tıkayacak dedik. Duymadılar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Defalarca anlattık ama anlamak istemediler. İstanbul Sözleşmesi’nin tamamen kadına yönelik şiddeti önlemeye çalışan bir metin olduğunu ısrarla savundular.</p>



<p>&nbsp;Sözleşme, kadına yönelik şiddeti önlemek gibi masum bir kılıfa büründürülmüş sinsi bir metindir, birçok sapkınlığın ve rezaletin dayanağı olacak dedik “siz bu sözleşmeyi okumadınız bile” dediler.</p>



<p>&nbsp;Sözleşme toplumsal cinsiyet gibi varlığı son derece tartışmalı bir kavram üzerine inşa edilmiş, bilimsel dayanakları bile gün geçtikçe çürütülüyor; şiddetin baş müsebbibi alkoldür. Bu hakikat tüm bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır ama sözleşmede alkolle mücadele yok, toplumsal cinsiyetle mücadele var. Bu metin iyi niyetli bir metin değil dedik. “Siz kadın düşmanısınız” dediler.</p>



<p>&nbsp;Bu sözleşmeyi en çok feminist ve LGBT grupları destekliyor bakın bunun altında bit yeniği var dedik. “İftira atıyorsunuz. Bu sözleşmenin onlarla alakası yok” dediler.</p>



<p>Sözleşme’nin uygulanmaya başlamasıyla kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet daha da arttı dedik. “Hayır, İstanbul Sözleşmesi yaşatır” dediler.</p>



<p>&nbsp;Sözleşmede ve 6284 nolu yasada şiddetin sınırlandırılması yok. Fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetin ne olduğu, nerede başlayıp nerede bittiği belli değil. Bununla beraber beyanı esas alırsanız özellikle psikolojik şiddet konusunda keyfi uygulamalara ve türlü iftiralara kapı aralamış olursunuz dedik. “Hiçbir kadın iftira atmaz” dediler.</p>



<p>&nbsp;Bu sözleşme sapıklığı, dini ya da bilimsel olarak ispatlanmış bile olsa sapıklıklara yönelik tüm itirazların önünü tıkayacak dedik. Duymadılar bile.</p>



<p>&nbsp;Daha neler neler dedik. Lakin sağcısıyla, solcusuyla, feministiyle, komünistiyle, muhafazakârıyla yetkili ve etkili önemli bir kesim, bu haykırışlara bigâne kaldı. Nice uzmanın ve nice kadın, erkek ve çocuğun mağduriyetini görmezden geldiler.</p>



<p>&nbsp;İddialarımızda ve kaygılarımızda haklı olduğumuzu belki de en açık surette Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Cuma namazı hutbesinde gördük. LGBT akımının dinimizce sapıklık olduğunu ifade etmesiyle İslam’a &nbsp;&#8220;sesi çağlar ötesinden gelen&#8221; dediler. Ali Erbaş hakkında suç duyurusunda bulundular. Bütün bu saldırılarının ve suç duyurularının en büyük yasal dayanağı olarak İstanbul Sözleşmesi’ni adres gösterdiler.</p>



<p>&nbsp;Düşünce ve ifade özgürlüğü diye ortalığı inletenlerin, Müslümanların dinlerince apaçık reddedilmiş bir akıma yönelik eleştirilerini İstanbul Sözleşmesi’yle engellemeye çalıştılar ki sözleşme buna açık kapı bırakıyordu maalesef. Bugün aynı güruh, Boğaziçi Eylemlerinde milletimizin kutsallarına yaptıkları saygısızlığı İstanbul Sözleşmesi’nin ardına sığınarak meşru hale getirmeye çalışıyor.</p>



<p>&nbsp;Yine İstanbul Sözleşmesini adres göstererek İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya saldırıyorlar. Oysa Soylu, Kâbe’mize yapılan saygısızlığa tepki göstermişti. Kâbe’mizi koruyacak sözleşmemiz yokken Kâbe’ye saldıranları koruyan sözleşmemiz var. Aşağıdaki görsellerde gördüğünüz gibi yaptıkları saygısızlığı görmezden gelerek sözleşmenin ilgili maddesince ayrımcılığa maruz kaldıklarını iddia ediyorlar. Yani “her türlü saygısızlığı yaparız ama sizin buna tepki göstermeye hakkınız yoktur. Çünkü İstanbul Sözleşmesi bizi koruyor” diyorlar.</p>



<p>&nbsp;LGBT akımının artık bilimsellikten uzak bir ideoloji olduğunu görmeyen kalmadı. Yasal hakları olarak tedavi olmak isteyen eşcinsel ve interseks bireylere tedavi olmamaları yönünde baskı uyguladıkları biliniyor. Bununla beraber tedavi yöntemleri geliştiren tıp ve psikoloji uzmanlarına bile saldırıyorlar.</p>



<p>&nbsp;70’li yıllarda eşcinselliği akıl hastalığı sınıflandırmasından çıkaran Dr. Robert Spitzer 2001 yılında kararını değiştirerek eşcinselliğin tedavi edilebileceği tezini ortaya koyunca tüm LGBT lobisi ona saldırdı ve ihanetle suçladı. Tabi bunun sonucunda Spitzer geri adım attı. Ağızlarından bilimi düşürmeyenlerin halleri ortada.</p>



<p>&nbsp;Gördüğünüz gibi bu ideolojinin ve lobinin bilimsel çalışmalara dayalı dahi olsa hiçbir eleştiriye tahammülü yokken kendilerinde her türlü kutsala hakaret etme hakkını görebiliyorlar. Bunu yaparken de İstanbul Sözleşmesi gibi metinlerin arkasına saklanıyorlar. Sözleşme onlara bu özgüveni ve cüreti veriyor.</p>



<p>&nbsp;İstanbul Sözleşmesi’nin neden olduğu/olacağı buna benzer nice fecaat var. Yetkililerin artık bunu görmesi ve harekete geçmesi gerekiyor. Sözleşme’nin iptali ile LGBT’li bireylere şiddet göstermek gibi bir talep asla meşru olamaz. LGBT’li bireyler, evrensel insan haklarına sahipler. Yani her insanın sahip olduğu temel haklara zaten sahipler. LGBT’li bireylerle LGBT ideolojisini ayırmamız gerekiyor. Bizim tüm eleştirilerimiz LGBT ideolojisinin cüretkâr ve saygısız tutumunadır. LGBT’li bireylere dahi baskı uygulayan bu akım, özellikle Müslümanların kutsallarına saldırmayı bir hak olarak görüp İstanbul Sözleşmesi’nin ardına saklanmayı huy edinmiş durumdadır.</p>



<p> Bugüne kadar inatla gözlerini hakikate kapatanlar inşallah bu kadar olaydan sonra hala “Saçmalamayın İstanbul Sözleşmesi’yle LGBT’nin ne alakası var!” demeye devam etmezler.  Bizi yönetenlerin Anadolu halkının sesine, itirazına ve çağrısına kulak verme zamanı gelmedi mi?</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="930" height="1024" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/1i-930x1024.jpg" alt="" class="wp-image-16693" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/1i-930x1024.jpg 930w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/1i-272x300.jpg 272w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/1i-768x846.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/1i.jpg 1080w" sizes="(max-width: 930px) 100vw, 930px" /></figure>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="797" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/2i-1024x797.jpg" alt="" class="wp-image-16694" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/2i-1024x797.jpg 1024w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/2i-300x234.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/2i-768x598.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/02/2i.jpg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sacmalamayin-istanbul-sozlesmesiyle-lgbtnin-ne-alakasi-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zulmün Adresi Olmaz; Kimden Gelirse Gelsin KArşı Çıkılır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/zulmun-adresi-olmaz-kimden-gelirse-gelsin-karsi-cikilir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/zulmun-adresi-olmaz-kimden-gelirse-gelsin-karsi-cikilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Jan 2021 06:58:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16578</guid>

					<description><![CDATA[Zulmün adresi olmaz. Kim olursa olsun zalime karşı çıkmak ve tavır koymak insani ve İslâmî bir haslettir. Bu bağlamda kültürümüzde pek de meşru dayanakları olmayan bir hüküm oluşturulmuştur. Buna göre, “zulüm içerden yani bizim yöneticilerimizden olursa karşı çıkmamak gerekir.” Hatta bu konudaki yanlış itaat ve zulme karşı sessizliği ulemadan(!) bazıları naslarla destekledikten sonra aksi durumu fitne diye isimlendirmişlerdir. Özellikle de Nisa Suresi’nin 59. Ayetiyle bağlantı kurarak zulme boyun eğmeyi meşrulaştırmaya çalışmışlardır. İlgili ayete baktığımızda “itaat ediniz” emrinin Allah Teâlâ ve Resulü için iki defa tekrarlanmasına karşın “ülü’l emr/idareciler” için tekrar edilmediği ve atıf harfiyle alaka kurulduğu görülmüştür. Bunun anlamı; yöneticilere mutlak itaat edilmez; idarecilere itaat görecelidir. İtaat edilecek idarecileri işaret eden ayetteki “minküm” zamiri, hakka Müslüman idarecilere racidir. İdarecilerin görevlerini Kur’an bütünlüğünde değerlendirirsek en başta Allah’ın emirlerini uygulamak olduğunu görürüz. Bu bağlamda özellikle Nisa ve Maide Surelerinin iyi tahlil dilmesi gerekir Nisa Suresinde 20, Maide Suresinde 10 defa hüküm kavramı üzerinde durulmuş ve Yüce Allah ile bağlantı kurulmuştur. Kur’an özellikle Allah’ın hükmünden ve onunla hayata anlam verilmesinden bahsetmiştir. Hatta Allah’ın hükümlerini uygulamak ile imanın varlığı arasında alaka kurulup “Vahiyle hüküm vermeyenlerin kâfir, zalim ve fasık olduğu” vurgulanmıştır.[1] Bu ayetlere göre Müslümanlığının farkında ve ciddiyetinde olan idareciler, hayatlarında vahyi hâkim kılarlar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Zulmün adresi olmaz. Kim olursa olsun zalime karşı çıkmak ve tavır koymak insani ve İslâmî bir haslettir. Bu bağlamda kültürümüzde pek de meşru dayanakları olmayan bir hüküm oluşturulmuştur. Buna göre, “zulüm içerden yani bizim yöneticilerimizden olursa karşı çıkmamak gerekir.” Hatta bu konudaki yanlış itaat ve zulme karşı sessizliği ulemadan(!) bazıları naslarla destekledikten sonra aksi durumu fitne diye isimlendirmişlerdir. Özellikle de Nisa Suresi’nin 59. Ayetiyle bağlantı kurarak zulme boyun eğmeyi meşrulaştırmaya çalışmışlardır. İlgili ayete baktığımızda “itaat ediniz” emrinin Allah Teâlâ ve Resulü için iki defa tekrarlanmasına karşın “ülü’l emr/idareciler” için tekrar edilmediği ve atıf harfiyle alaka kurulduğu görülmüştür. Bunun anlamı; yöneticilere mutlak itaat edilmez; idarecilere itaat görecelidir. İtaat edilecek idarecileri işaret eden ayetteki “minküm” zamiri, hakka Müslüman idarecilere racidir. İdarecilerin görevlerini Kur’an bütünlüğünde değerlendirirsek en başta Allah’ın emirlerini uygulamak olduğunu görürüz. Bu bağlamda özellikle Nisa ve Maide Surelerinin iyi tahlil dilmesi gerekir Nisa Suresinde 20, Maide Suresinde 10 defa hüküm kavramı üzerinde durulmuş ve Yüce Allah ile bağlantı kurulmuştur. Kur’an özellikle Allah’ın hükmünden ve onunla hayata anlam verilmesinden bahsetmiştir. Hatta Allah’ın hükümlerini uygulamak ile imanın varlığı arasında alaka kurulup “Vahiyle hüküm vermeyenlerin kâfir, zalim ve fasık olduğu” vurgulanmıştır.[1] Bu ayetlere göre Müslümanlığının farkında ve ciddiyetinde olan idareciler, hayatlarında vahyi hâkim kılarlar ve Allah’ın istekleri çerçevesinde hayat sürerler. Bu ayetlere göre Müslüman bir yönetici vahiyle hükmetmek zorundadır. Kendisinin ve yönetiminin meşruiyeti vahiyle hükmetmesiyle mukayyettir. Bu bağlamda şu hadis oldukça meşhurdur: “Başınıza Habeşli bir köle yönetici tayin edilse, o da Allah Teâlâ’nın kitabıyla hükmetse, işte o zaman dinleyiniz ve itaat ediniz.”[2] Ayrıca konuyla alakalı onlarca ayet ve hadis varken hâkimiyet ve vahiyle alakalı emirlerin olmadığını söylemek bilimsel olmadığı gibi dünya sisteminin önünü açacak işbirlikçi bir ifadedir.</p>



<p>[1] Bak: Abdulaziz, Mustafa Kâmil, el-Hukm Ve’t Tehâküm Fi Hitab’i-l Vahy, Riyad, 1995, c. I, s. 113-166.</p>



<p>[2] Ahmed, Müsned, c. IV, s. 70.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/zulmun-adresi-olmaz-kimden-gelirse-gelsin-karsi-cikilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tebliğ Dili Teşdid Dili/Şiddet Diline Dönüştü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/teblig-dili-tesdid-dili-siddet-diline-donustu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/teblig-dili-tesdid-dili-siddet-diline-donustu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat PADAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Jan 2021 07:11:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Yıl]]></category>
		<category><![CDATA[Yılbaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16527</guid>

					<description><![CDATA[Sosyal medya üzerinden yoğun bir şekilde şiddet dili kullanılmaktadır. Kendilerine tebliğci, muvahhid, davetçi, hakkı haykıran vb. isimler takan bir çok kişi İslam dinini şiddet içerikli sözlerine kurban ettiler. Az kaldı yılbaşı gecesinde eğlenen insanları mürted, kafir, dinsiz, zındık ilan edeceklerdi. Halbuki insanların büyük bir kısmı hıristiyanlıkla alakası olduğu için değil, eğlenceye kapı araladığı için o geceyi kutladılar. Bir yılı geride bırakıp gelecek yıla girmeden amaçsızca da olsa eğlendiler. Burada konuşulacak konu eğlencenin içeriğidir. İçkili eğlence, karılı kızlı eğlence zaten zatı itibariyle haramdır. Bunu hangi gün yaparsa yapsın haramdır. Neyse bu konudan çıkıp asıl konuya geri döneyim. İnsanların puta taptığı bir zamanda peygamber efendimiz hangi dili kullandı?İnsanların hak hukuk tanımadığı bir zamanda peygamber efendimiz hangi dili kullandı?İnsanların her türlü melaneti işlediği bir zamanda peygamber efendimiz hangi dili kullandı? Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in iki özelliği vardı. Mübeşşir ve ve Nezir yani güzel haberler ile sevindiren ve güzel olmayan sonuçlara karşı uyaran Biz bu özellikleri bıraktık bunların yerine müneffir, münekkid, mükeffir, müşeddid dillerini kullanmaya başladık. İnsanları nefret ettiriyor, onları sürekli eleştiriyor, onların dinden çıktığını vurguluyor ve her zaman zoru, zorluğu onlara sunuyoruz. İnsanların inancını hikmete uygun yollar ile düzeltmeden insanların amellerini düzeltmeye çalışıyoruz. İnsanların dünyaya geliş amaçlarını hatırlatmadan sürekli olarak onların &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sosyal medya üzerinden yoğun bir şekilde şiddet dili kullanılmaktadır. Kendilerine tebliğci, muvahhid, davetçi, hakkı haykıran vb. isimler takan bir çok kişi İslam dinini şiddet içerikli sözlerine kurban ettiler.</p>



<p>Az kaldı yılbaşı gecesinde eğlenen insanları mürted, kafir, dinsiz, zındık ilan edeceklerdi. Halbuki insanların büyük bir kısmı hıristiyanlıkla alakası olduğu için değil, eğlenceye kapı araladığı için o geceyi kutladılar. Bir yılı geride bırakıp gelecek yıla girmeden amaçsızca da olsa eğlendiler. Burada konuşulacak konu eğlencenin içeriğidir. İçkili eğlence, karılı kızlı eğlence zaten zatı itibariyle haramdır. Bunu hangi gün yaparsa yapsın haramdır. Neyse bu konudan çıkıp asıl konuya geri döneyim.</p>



<p>İnsanların puta taptığı bir zamanda peygamber efendimiz hangi dili kullandı?<br>İnsanların hak hukuk tanımadığı bir zamanda peygamber efendimiz hangi dili kullandı?<br>İnsanların her türlü melaneti işlediği bir zamanda peygamber efendimiz hangi dili kullandı?</p>



<p>Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in iki özelliği vardı. Mübeşşir ve ve Nezir yani güzel haberler ile sevindiren ve güzel olmayan sonuçlara karşı uyaran</p>



<p>Biz bu özellikleri bıraktık bunların yerine müneffir, münekkid, mükeffir, müşeddid dillerini kullanmaya başladık.</p>



<p>İnsanları nefret ettiriyor, onları sürekli eleştiriyor, onların dinden çıktığını vurguluyor ve her zaman zoru, zorluğu onlara sunuyoruz.</p>



<p>İnsanların inancını hikmete uygun yollar ile düzeltmeden insanların amellerini düzeltmeye çalışıyoruz.</p>



<p>İnsanların dünyaya geliş amaçlarını hatırlatmadan sürekli olarak onların yanlış yolda olduklarını vurguluyoruz.</p>



<p>İnsanların gönüllerine girmeden akıllarına girmeye çalışıyoruz.</p>



<p>İnsanları bilgilendirmeden cezalandırmaya çalışıyoruz.</p>



<p>İnsanlar ile ilgilenmeden onları dinden çıkarıyoruz.</p>



<p>Hikmet ve güzel öğütler ile onları davet etmeden onların direk cehennemlik olduğunu dile getiriyoruz.</p>



<p>İslam dinini sevdirmeden ondan nefret ettiriyoruz.</p>



<p>İnsanlar bir dinin güzelliğini müntesipleri ile tanır. Müntesipleri kullandıkları dile dikkat etsin.</p>



<p>İnsanlar öldüklerinde onları hesaba çekecek olan Allah&#8217;tır. Bu dünyada kimsenin kimseyi hesaba çekme hakkı yoktur.</p>



<p>Gittikçe kutuplaşmaya neden olan tebliğ dilinin düzeltilmesini istiyorum. Allah teâlâ senden sadece tebliğ edip etmediğini soracaktır. Bunun dışında kendine bir pay çıkarma.</p>



<p>İslam dinini güzel bir dille anlatmayan herkes büyük bir vebalin altına girecektir. Allah&#8217;ın dininden nefret ettirmeye kimsenin hakkı yoktur.</p>



<p>Benim davet anlayışım böyle, benim tarzım böyle, benim huyum böyle, ben normalde de sert biriyim gibi sözler de seni kurtarmayacaktır.</p>



<p>Rabbimiz bizlere şuur ve basiret ihsan eylesin.<br>Hastalarımıza şifa talep ettiğimiz gibi, günahlarımıza ve günâhkârlarımıza tövbe nasip eylesin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/teblig-dili-tesdid-dili-siddet-diline-donustu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyal Sağlığımızı Korumak İçin Şiddetten Uzak Durmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sosyal-sagligimizi-korumak-icin-siddetten-uzak-durmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sosyal-sagligimizi-korumak-icin-siddetten-uzak-durmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Nov 2019 10:50:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[fethi güngör]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13152</guid>

					<description><![CDATA[İyilik Halini Yükseltmek İçin Şiddeti En Aza Düşürmek Şiddeti azaltmak suretiyle iyilik halini yükseltmek ve böylece sosyal sağlığımızı korumak için bize reva görülmesini istemediğimiz davranışları bizim de başkalarına reva görmememiz, bize davranılmasını istediğimiz şekilde başkalarına davranmamız ve ahlakın en üstün sürümünü en güzel örnekliğiyle insanlığa öğreten Son Nebi Muhammed Aleyhisselam’ın şu hadisini kulağımıza küpe yapmamız gerekmektedir: “Hiçbiriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân, 7). Arap dilinde sertlik, kabalık, zorluk ve mihnet anlam köklerini ihtiva eden “şiddet” kavramı (İngilizce karşılığı: violence) Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından; “fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda maruz kalan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara yol açması ya da açma ihtimali bulunması” durumu olarak tanımlamaktadır (1). Tanımın son ibaresinin oldukça problemli olduğu kanaatindeyim. Zira sübjektif ve spekülatif yönü sebebiyle “ihtimal” muğlaklığa ve kargaşaya yol açmakta olup bu husus müstakil olarak incelenmeyi gerektirmektedir… Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) tarafından 15-16 Kasım 2019 tarihlerinde Ankara’da “Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı” düzenlendi (2). 12 ilden gelen 60 tebliğci şiddeti dinî, felsefi, hukuki ve uluslararası ilişkiler boyutlarıyla ele aldı. “Şiddet Toplumundan Merhamet Toplumuna” üst başlıklı iki günlük Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı tebliğlerini kitap basıldığında okuma fırsatı bulabileceğiz. Şimdilik biz TİHEK Başkanı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İyilik Halini Yükseltmek İçin Şiddeti En Aza Düşürmek</strong></p>
<p>Şiddeti azaltmak suretiyle iyilik halini yükseltmek ve böylece sosyal sağlığımızı korumak için bize reva görülmesini istemediğimiz davranışları bizim de başkalarına reva görmememiz, bize davranılmasını istediğimiz şekilde başkalarına davranmamız ve ahlakın en üstün sürümünü en güzel örnekliğiyle insanlığa öğreten Son Nebi Muhammed Aleyhisselam’ın şu hadisini kulağımıza küpe yapmamız gerekmektedir: “Hiçbiriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân, 7).</p>
<p>Arap dilinde <strong>sertlik</strong>, kabalık, zorluk ve mihnet anlam köklerini ihtiva eden “<em>şiddet</em>” kavramı (İngilizce karşılığı: <em>violence</em>) Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından; “fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda maruz kalan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik <strong>zarara yol açması</strong> ya da açma ihtimali bulunması” durumu olarak tanımlamaktadır (<strong>1</strong>). Tanımın son ibaresinin oldukça problemli olduğu kanaatindeyim. Zira sübjektif ve spekülatif yönü sebebiyle “ihtimal” muğlaklığa ve kargaşaya yol açmakta olup bu husus müstakil olarak incelenmeyi gerektirmektedir…</p>
<p>Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) tarafından 15-16 Kasım 2019 tarihlerinde Ankara’da “Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı” düzenlendi (<strong>2</strong>). 12 ilden gelen 60 tebliğci şiddeti dinî, felsefi, hukuki ve uluslararası ilişkiler boyutlarıyla ele aldı. “Şiddet Toplumundan Merhamet Toplumuna” üst başlıklı iki günlük Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı tebliğlerini kitap basıldığında okuma fırsatı bulabileceğiz. Şimdilik biz TİHEK Başkanı Sayın Süleyman Arslan’ın açış konuşmasını ve sadece bir tebliği özetle aktarmakla yetinelim (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Şiddetle Topyekûn Mücadelede İnisiyatif Üstlenmek</strong></p>
<p>“… Bugün, burada, toplumumuzun ve insanlığın karşı karşıya kaldığı şiddet olgusunu konuşmak, tartışmak, şiddetin ülkemizden ve dünyamızdan uzaklaşması, her bir insanımızın onurunun korunması, yaşadığımız mekânların sevgi, rahmet ve merhametle dolması için yapılabilecekleri bir kez daha düşünmek, tespit ve önerilerimizi kamuoyuyla, tüm insanlıkla paylaşmak üzere toplanmış bulunuyoruz. Başkalarının kusurlarını bulmaktan önce kendi kusur ve ihmallerimizi ortaya koymak, insanlığa sevgi, şefkat ve merhamet mücadelemizde nasıl yardımcı olabileceğimize dair fikirler üretmek niyetindeyiz. Umarız ki bu amacımız gerçekleşir, insanlık davamızın başarıya ulaşması için önemli bir katkı sağlamış oluruz.</p>
<p>Bizi toplum olarak şiddet sarmalına iten sebepleri, neyi, nasıl yaptığımızı ya da yapamadığımızı yeniden düşünmek zorundayız. Her şiddet olayına, failine ve mağduruna aynı duyarlılık ve hassasiyetle yaklaşıp yaklaşmadığımızı samimi olarak sorgulamak durumundayız.</p>
<p>İnsanların yaşam haklarına, vücut bütünlüklerine, onuruna, inanç ve düşünce özgürlüğüne yönelen her insafsızca müdahale esasen bir şiddet unsuru barındırmaktadır. Toplumun bütün kesimlerini tehdit eden şiddet kimi ülkelerde ön yargı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yoluyla kurbanlarına yenilerini ekleyerek yayılmaktadır. Şiddet, her durum ve şartta, insanlar, kültürler, toplumlar, değerler ve inançlar arasında kavga, sürtüşme ve çatışma ortamı oluşturarak etki alanını genişletmektedir. Yeni Zelanda’da camileri ve Müslümanları hedef alan insanlık dışı saldırı hâlâ vicdanlarımızı sızlatmaktadır.</p>
<p>Son yıllarda özellikle batı dünyasında giderek yükselen İslam karşıtlığı, maalesef gerekli önlemler alınmadığı için hızla nefret hareketine ve şiddet davranışlarına dönüşmektedir. Dolayısıyla özellikle Müslümanlara yönelik sıkça yaşanan şiddet vakaları, bireysel ve istisnai olmaktan çıkarak bilinçli ve sistematik hale gelen şiddetin zalimane bir yüzüdür. Mescid-i Aksa başta olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde inanan insanlara yönelen şiddetin varlığı oldukça vahim bir tablodur ve bu durumu kabul etmek asla mümkün değildir.</p>
<p>Hiç şüphesiz ki, şiddetin en ağırı insanlığın en kutsal, en evrensel ve en temel hakkı olan yaşam hakkını ortadan kaldırmaya yönelik olanıdır; yani hayata kasttır. Zira diğer bütün haklar yaşam hakkının varlığına bağlıdır. Yaşam hakkı başta olmak üzere bütün temel hakların korunmasından ise, öncelikle devlet sorumludur. Devlet, ülkesinde yaşayanların yaşam hakkını ve diğer temel hak ve hürriyetlerini korumakla yükümlü olduğu gibi egemenliği altındaki insanların, insan haklarına saygılı olarak yetişmelerini sağlayacak her türlü tedbiri almakla da yükümlüdür.</p>
<p>Bununla beraber, sadece <strong>devlet</strong> değil toplum ve toplumu oluşturan ilgili bütün <strong>özel ve tüzel kişiler</strong> de kendilerini ilgilendirdiği ölçüde insan haklarından sorumludur. Bir ülkede kişiler birbirinin hayatına son veriyorsa veya diğer haklarını ihlal ediyor, şiddet uyguluyor, onurlarını zedeliyorsa başkalarının haklarına saygıyı öğretemeyen <strong>aileler</strong> sorumludur. Haklara saygıyı öğretemeyen, şiddeti bir sonraki nesle aktaran ve şiddet üreten bir <strong>eğitim sistemi</strong> sorumludur. Şiddetin önlenmesi için gerekli düzenlemeleri yapamayan bir <strong>yasama erki </strong>iktidarı ve muhalefetiyle birlikte sorumludur. Bu konuda gerekli önlemleri alamayan kolluk kuvvetleri ve <strong>yürütme gücü</strong> sorumludur. Etkin soruşturma yapamayan ve adil cezalar veremeyen <strong>yargı</strong> sorumludur. Şiddetin yayılmasına sebep olan <strong>medya</strong> ve toplum sorumludur. Şiddetin en önemli kaynaklarından biri olan terör örgütlerini gizli veya açık destekleyen, yaptıklarına ihmal suretiyle de olsa destek veren organizasyonlar ve devletler sorumludur. Toplumu ahlaki dejenerasyona sürükleyip toplumun en temel birimi aileyi parçalamaya, bireyi acziyete düşürmeye çalışan adı ne olursa olsun tüm yapı ve organizasyonlar sorumludur.</p>
<p>Başarılı bir şekilde uygulanamasa da barış içinde yaşamamızı sağlamaya yönelik uluslararası sözleşmeler ve ulusal kanunlar şiddeti önlemeye yönelik önemli kazanımlar sağlamaktadır. Bununla birlikte, yaşanan gerçekler mevcut düzenlemelerin ve uygulamaların yeterli olmadığını, olumsuz yan etkilerinin bulunduğunu, yeni düzenlemelerin ve uygulamaların yürürlüğe konulması gerekliliğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Şiddetin önlenmesi için sadece münferit olayların üzerine gidilerek veya cezalar arttırılarak bir sonuca ulaşılamamaktadır. Nitekim, kadın cinayetlerinde faillerin %16’sı cinayetten sonra kendisini öldürmekte, intihar etmektedir. Bu kişileri bu cinayetlere sevk eden saiklerin doğru belirlenmesi ve değerlendirilmesi son derece önemlidir. Kendisini öldürmeyi göze alacak kadar travma yaşayan bir kişiyi hiçbir ağır cezanın cinayetten döndüremeyeceği açıktır.</p>
<p>Bu nedenle, yaşanan şiddet olgusu acilen bütün yönleriyle ele alınmak zorundadır. Şiddete yol açan olgu ve etkenlerin ortadan kaldırılması için kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Mevcut sözleşmeler ve kanunlar gözden geçirilmeli, uygulama hataları ortadan kaldırılmalı, şiddeti üreten kaynaklar kurutulmalıdır. Çözümü sadece kanunda aramak yerine diğer normatif disiplinler de devreye sokulmalı, manevi değerlerimizden de istifade edilmelidir. Farklılıkları ahenk zemini olmaktan çıkarıp çatışmaya dönüştüren sosyo-kültürel ortam gözden geçirilmelidir. İnsan haklarının bir ahlak olduğu, bu bilinç içinde içselleştirilmesi gerektiği öğretilmeli ve insan hakları eğitim yoluyla bireysel yaşamda da uygulanabilir kılınmalıdır. Aksi takdirde insan haklarının korunup geliştirilmesi ve şiddetin önlenmesi amacı bir hayal olmaktan öteye geçemeyecektir.</p>
<p>Biz Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu olarak çalıştay logomuzda da vurguladığımız üzere, insan onurunu ve merhameti esas alıyor, bir bütün olarak insana yönelik şiddete karşı çıkıyoruz. Daha ötesi, hayvanlar ve bitkiler dâhil tüm canlılara, doğaya ve çevreye yönelik şiddete “hayır” diyoruz. Kadına, erkeğe, yaşlıya, çocuğa, engelliye, hastaya, hayvana, doğaya sevgi, şefkat ve merhamet gerek; insan onurunu korumak gerek, şiddet yok, sevgi var diyoruz. Kırma kimsenin kalbini yapacak ustası yok diyoruz. “Yaratılanı hoş gör Yaradan’dan ötürü” diyoruz.</p>
<p>Bu bakış açısıyla biz kadın ve erkeklerin birbirini destekleyerek yüceltmesini, güçlendirmesini, şiddetin yerini, sevgi, muhabbet ve merhametin doldurmasını arzuluyoruz. İnsanımızın cezaevlerinde, kadın sığınma evlerinde, çocuk yurtlarında, huzurevlerinde değil, kendi sıcak yuvalarında öz aileleriyle birlikte sevgi, şefkat ve merhametle kuşanmış olarak mutlu bir hayat sürmelerini temenni ve talep ediyoruz.</p>
<p>Zayıflara merhamet etmeyen, çocukları sevgisiz ve değersiz bırakıp geleceğe şiddet makinası hazırlayan, evliya değil de eşkıya yetiştiren kadın ve erkeklerin medeni bir dünya kurması veya sürdürmesi mümkün değildir. Bu nedenle, küreselleşen ve tek başına kurtuluşun imkânsız hale geldiği bir dünyada, gidilen yolun çıkmaz sokak olduğunu, buradan ne insanlığa ne kendilerine mutluluk çıkmayacağını söyleyen batılı düşünürlerin görüşlerinin eşliğinde, insanlığa kavramlarımızı yeniden hatırlatmalı ve geleneğin ihyası için bir teklif götürmeliyiz.</p>
<p>Merhamet olmadan adil olunamaz. Toplumdaki düzen sadece merhametten yoksun sert yasalarla sağlanamaz. Şiddet merhametsiz önlenemez. Şiddet faillerindeki kötü duyguların anlaşılıp kaldırılması için de merhamete ihtiyaç var. Şiddet mağdurlarının acısını dindirmek için faili cezalandırmak nasıl merhametin gereğiyse, şiddet faillerinin niçin bu şiddete düştüğünü anlamak ve kişileri şiddete yönlendiren ortamı ortadan kaldırmak da merhametin gereğidir. Kadim medeniyetimiz ancak ve ancak bir merhamet medeniyetidir. Bugün başımıza menfi manada ne geldiyse bu merhamet medeniyeti idealimizden uzaklaşmanın sonucudur… (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Şiddetin Önlenmesi İçin Uygulanabilir Çözümler Önermek</strong></p>
<p>TİHEK tarafından düzenlenen Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı’na STK temsilcili sıfatıyla katılan MAZLUMDER Genel Başkan Yardımcısı Av. Nesip YILDIRIM tarafından sunulan “Şiddetin Önlenmesi İçin Çözüm Önerileri” konulu tebliğini özetle aktarmakta yarar görüyorum (<strong>4</strong>):</p>
<p><strong>Ebeveynler!</strong> Çocuklarımızı ve eşimizi arabadan, kıyafetten ve kendi keyfimizden daha çok <strong>sevelim</strong>. Bizde bulamadıkları sevgiyi, başka yerde aramasınlar. İşimize nasıl zaman ayırıyorsak, eş ve çocuklarımıza da zaman ayıralım. Sosyal medyada gezerken onlara yabancılaşıyoruz. “Paylaşım” ve “durum” yapma hastalığından kendimizi kurtaralım.</p>
<p><strong>Eğitimciler!</strong> Önce iyi insan olmayı, kötülük yapmamayı, yalan söylememeyi, erdemli, ilkeli ve dürüst insan olmayı öğretelim. Sınav ve ezber odaklı eğitim yerine konuşan, tartışan ve yaşayan bireyler yetiştirelim. Güzel ahlakı yaşayarak anlatalım onlara. Şiddetin hak arama yöntemi olmadığını öğretelim.</p>
<p><strong>STK yöneticileri ve kanaat önderleri!</strong> Makam ve dünyalık için çalışmayı bırakıp sadece Allah rızası için çalışalım. Asıl vazifemiz iyi insan olmak ve iyi insan yetiştirmektir. Şeffaf, hesap verebilir olalım. Asla yalan söylemeyelim. Yalan söyleyenleri dışlayalım, dürüstlere değer verelim.</p>
<p><strong>Medyayı denetleyenler! </strong>Şiddet içeren filmlere, dizilere ve özellikle çocuk çizgi filmlerine normal kanallardan doğrudan ulaşılmasını engelleyin. Öldürme ve şiddet içerikli haberlere sınırlar getirilsin. Sosyal medyadaki hakaret ve iftiralarla etkin mücadele edilsin, failleri cezalandırılsın.</p>
<p><strong>İktidarı elinde tutanlar!</strong> Temel hak ve özgürlüklerin tanınması, korunması ve hayata geçirilebilmesi gerekir. Ayrımcılık yapılmamalıdır. Zira bu hakların sağlanmaması gerilim ve huzursuzluğun artmasına neden olacaktır.</p>
<p>Sadece kadının beyanının yeterli sayılması adalete aykırıdır. Boşanma sürecinde taraflar ölçüyü ve orantıyı kaçırıp eşini karalayabilmektedir. Yargı erkini kötüye kullanan, eşine iftira atan ve adli makamları yanıltanlara ceza soruşturması açılmalıdır. Aile içerisindeki sorunlar öncelikle “hakem/ uzlaştırmacı” müessesesine getirilmeli, boşanma öncesinde tarafların bu yapıya başvurması zorunlu tutulmalıdır.</p>
<p><strong>Yargı mensupları!</strong> Şiddetin artmasının sebeplerinden biri de <strong>cezasızlık</strong> sorunudur. Şiddeti önlemek istiyorsak, yapanın yanına kâr kalmayacağı etkin bir kolluk ve adalet mekanizmasının olması gerekir. Şiddete uğrayan birey, hak arama yoluna başvurduğunda, aylar ve hatta yıllar sürecek soruşturma ve kovuşturmaya muhatap olduğunda bıkkınlık, yılgınlıkla ve umutsuzluğa düşebilmektedir. Özellikle basit meselelerde doğrudan olay yerine giden savcı ve/ya hâkim, tarafları dinleyip, olayı yerinde görüp para cezası veya diğer yaptırımlarla meseleyi hızlıca çözebilir. Mazluma ve hatasını anlayana merhamet, ağır insan hakkı ihlali yapanlara ise etkin ceza gerekir.</p>
<p><strong>Mülki amirler ve kolluk kuvvetleri!</strong> Şiddetin önlenmesi için eğitim sürekli eğitimler alınmalı, hak temelli sivil toplum kuruluşu temsilcileriyle bizzat olayın mağdurları bu eğitimlerde dinlenilmelidir. Olaylara müdahale esnasında <strong>ölçülülük ve orantılılık</strong> ilkeleri ihlal edilmemeli, orantısız tepki veya tahrikle karşılaşıldığında dahi kolluk mensupları öfkelerini kontrol edebilmelidir. Müdahalelerin zulme dönüşmemesi için etkin denetim sağlanmalı, nefret söyleminden kaçınmalı, dışlamak yerine topluma kazandırmak esas olmalıdır… (<strong>4</strong>).</p>
<p>Şiddetin yaygınlaşarak insanlığı esir almasının önüne geçilebilmesin ve sosyal sağlığımızı korumak için şiddetin tüm nevileriyle en aza indirilebilmesi mücadelesinde her birimizin üzerine düşen sorumluluğu üstlenmesi niyazıyla…</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>POLAT, Oğuz. (2016). “<strong>Şiddet (Violence)</strong>”. https://dergipark.org.tr, MÜHF – HAD, C.22, S.1, s.15-34.</li>
<li>TİHEK. (2019). “<strong>Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı Basın Açıklaması</strong>”. Ankara. https://www.tihek.gov.tr/siddetin-onlenmesi-calistayi-basin-aciklamasi, 11.11.2019.</li>
<li>ARSLAN, Süleyman. (2016). “<strong>Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı Açış Konuşması</strong>”. Ankara. https://www.tihek.gov.tr/tihek-baskani-suleyman-arslanin-siddetin-onlenmesi-calistayi-acilis-konusmasi, 15.11.2019.</li>
<li>YILDIRIM, Nesip. (2016). “<strong>Şiddetin Önlenmesi İçin Çözüm Önerileri</strong>”. TİHEK Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı Ankara: 16.11.2019. http://mazlumder.org/tr/main/faaliyetler/seminer-panel-konferans/3/siddetin-onlenmesi-icin-cozum-onerileri/13675, 18.11.2019.</li>
</ol>
<p>Fethi Güngör</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sosyal-sagligimizi-korumak-icin-siddetten-uzak-durmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
