<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şevket Topal &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/sevket-topal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Jun 2018 12:47:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Şevket Topal &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Atayurt Özbekistan’a Bir Ramazan Seyrü Seferi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/atayurt-ozbekistana-bir-ramazan-seyru-seferi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/atayurt-ozbekistana-bir-ramazan-seyru-seferi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şevket Topal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:20:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Özbekistan]]></category>
		<category><![CDATA[Şevket Topal]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2277</guid>

					<description><![CDATA[Özbekistan, çöl ortasında bir cennet. Allah’ın insanlara yaşam hakkını ve bolca nimetini ikram ettiği hayat alanı. Özbekistan dışına çıkıldığı andan itibaren uçsuz bucaksız çöller sizi karşılamakta. Orada hayata tutunmak ise imkansıza yakın bir şey. Bu nedenle Özbekistan’da mevcut ovalara ve doğal kaynaklara sünnetullaha uygun bir şekilde bakmak insanların dikkat etmesi gereken bir vazife. “Muaydî’nin şöhretini işitmen, kendisini bizzat görmenden daha hayırlıdır.” Yazıya niçin böyle bir sözle başladığımı merak edenler için şöyle bir alaka kurarak başlayayım: Cahiliyye dönemi Arap şairi Muaydi’nin şiirlerindeki ifade ve güçlü etki okuyanları cezbettiğinden, onların ruh dünyasında efsanevi bir Muaydi figürünün oluşmasına yol açmıştır. Halbuki Muaydi, hayallerdekinin tam tersine çirkin ve alımsız bir cüsse sahibi olarak bir gün o insanların karşısına çıkınca adeta onların hayal dünyalarını yıkar; büyük bir kedere sebep olur. Bunun üzerine Muaydî hakkında şöyle bir söz söylenir: “Muaydî’nin şöhretini işitmen, kendisini bizzat görmenden daha hayırlıdır.” Bazen hayalini kurduğunuz bir şey sizde hayal kırıklığına yol açabilir. Bazen de tam tersi olur; hayalinizde canlandırdığınız bir şey size hayallerinizin de ötesinde güzellikler sunar. Özbekistan, benim için bu ikincisine dâhildir. İnsan, vaktin ve içinde yaşadığı mekânın çocuğudur. O sebepten olsa gerek hafızalarımızda bugün canlanan Özbekistan üzerinden tarihteki Özbekistan’ı anlamak kolay değildir. Tarihte Özbekistan, gerek coğrafi konumu gerek tarihi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özbekistan, çöl ortasında bir cennet. Allah’ın insanlara yaşam hakkını ve bolca nimetini ikram ettiği hayat alanı. Özbekistan dışına çıkıldığı andan itibaren uçsuz bucaksız çöller sizi karşılamakta. Orada hayata tutunmak ise imkansıza yakın bir şey. Bu nedenle Özbekistan’da mevcut ovalara ve doğal kaynaklara sünnetullaha uygun bir şekilde bakmak insanların dikkat etmesi gereken bir vazife.</strong></p>
<p><em>“Muaydî’nin şöhretini işitmen, kendisini bizzat görmenden daha hayırlıdır.”</em></p>
<p>Yazıya niçin böyle bir sözle başladığımı merak edenler için şöyle bir alaka kurarak başlayayım: Cahiliyye dönemi Arap şairi Muaydi’nin şiirlerindeki ifade ve güçlü etki okuyanları cezbettiğinden, onların ruh dünyasında efsanevi bir Muaydi figürünün oluşmasına yol açmıştır. Halbuki Muaydi, hayallerdekinin tam tersine çirkin ve alımsız bir cüsse sahibi olarak bir gün o insanların karşısına çıkınca adeta onların hayal dünyalarını yıkar; büyük bir kedere sebep olur. Bunun üzerine Muaydî hakkında şöyle bir söz söylenir: <em>“Muaydî’nin şöhretini işitmen, kendisini bizzat görmenden daha hayırlıdır.”</em> Bazen hayalini kurduğunuz bir şey sizde hayal kırıklığına yol açabilir. Bazen de tam tersi olur; hayalinizde canlandırdığınız bir şey size hayallerinizin de ötesinde güzellikler sunar. Özbekistan, benim için bu ikincisine dâhildir. İnsan, vaktin ve içinde yaşadığı mekânın çocuğudur. O sebepten olsa gerek hafızalarımızda bugün canlanan Özbekistan üzerinden tarihteki Özbekistan’ı anlamak kolay değildir. Tarihte Özbekistan, gerek coğrafi konumu gerek tarihi ipek yolunun topraklarından geçmesi nedeniyle her daim bir ilim, kültür, tarımsal üretim ve ticaret merkezi olmuştur. Jeopolitik konumu nedeniyle aynı zamanda pek çok iktidar mücadelesinin ve kanlı savaşların da canlı şahididir. Kısacası Özbekistan’ın tarihteki etki alanı ve kültürel havzası bugün ile kıyas edilemeyecek kadar çok fazladır.</p>
<p><strong>Maveraünnehir Bölgesi</strong></p>
<p>Beş ana bölgeden oluşan Maveraünnehir’in merkezinde bugünkü Özbekistan sınırları içersinde yer alan iki kadim şehir; Buhara ile Semerkand yer alır. Bu topraklar aynı zamanda Maveraünnehir’in en geniş ve en verimli topraklarını oluşturur. Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında kalan ve oldukça geniş bir alandan oluşan Maveraünnehir yöresi aynı zamanda havasının nezihliği, suyunun temizliği, topraklarının engebesizliği, geniş ovaları ve imar edilmişliği ile bilinir. Maveraünnehir’in diğer bölgeleri Harizm (Hîve), Sağaniyan-Huttel, Bedehşan ve Fergana-Şaş’tan (Taşkent) oluşur. Bölge insanının tarihteki en önemli özelliği ise savaşçı ve mücadeleci bir karaktere sahip oluşudur. Kendileri ayrıca tarihte cömertlik ve hayırseverlilikleri ile tanınırlar. Özbekistan, geçmişi ve bugünü ile bir bütün olarak ele alındığında ezber bozan bir coğrafya olarak karşımıza çıkar. Tarihi süreç içerisinde İslam dünyasının yaşamış olduğu en büyük sarsıntıların ya da yıkımların Taklamakan ve Gobi çöllerinin haşin, bir o kadar da yok edici şartlarında ayakta kalabilmeyi başarabilmiş Moğollar eliyle gerçekleştirildiğini tarih kitaplarından okumaktayız. Bu kavim son derece savaşçı ve tahripçi özelliği ile bilinmektedir. Kendilerine en ufak bir mukavemet gösteren kavimleri, insan ve medeniyet unsurları ile birlikte toptan ortadan kaldırma hususunda hiç bir tereddüt göstermemişlerdir. Bu yıkımlarını Maveraünnehir bölgesinde de fazlasıyla göstermişlerdir. Maveraünnehir bölgesi bir bakıma tarihte medeniyetler arası mücadelenin ve kavimler arası savaşların odak noktasıdır. Bölge esasında Türk, İran ve Moğol hakimiyetinin ciddi etkisi ve mücadelesi altında pek çok olaylara sahne olmuştur. Bu mücadeleler bir yandan yok edici felaketlere yol açmakla birlikte diğer yandan kültürel ve ilmi bir dinamizmi de beraberinde getirmiştir. Müslümanların bu yöreye ilgisi oldukça erken dönemlere ta Muaviye b. Ebu Süfyan devrine dayanır. Ancak bu yörenin kalıcı olarak Müslümanların hakimiyetine dahil olması hicri 86 yılında Horasan valiliğine atanan Kuteybe b. Müslim ile birlikte gerçekleşmiştir. Bölgenin sürekli olarak başkalarının ilgi odağında olmasının pek çok sebebi vardır. Her şeyden önce bu bölge korkunç ve devasa çöllerin ortasında adeta bir cennet misalidir. Dümdüz ovaları, verimli ve sulak toprakları yanında ticaret kervanlarının ana güzergâhı olması, ilme ve alime değer verilmesi gibi pek çok hasletleri ile bir ilim, kültür, ulaşım ve ticaret üssü işlevi görmüştür. Bu yöre alimlerinin bir özelliği paçavradan kağıt üretmeyi başarmış olmalarıdır. Bu yolla bir yandan geçimlerini sağlamış öte yandan bağımsız olarak ilmi faaliyetlerine devam edebilmişlerdir. Kısacası Buhara ve Semerkand başta olmak üzere bu yöre alimlerin ve ilmin ana merkezi olarak tarihteki önemini hep korumuştur.</p>
<p>İlim ve Kültür Merkezi</p>
<p>Bölge ilimde, kültürde ve sanatta en parlak döneminlerinden birini Samaniler döneminde yaşamıştır. Bu dönemde yetişen mümtaz şahsiyetler sadece Maveraünnehir yöresi için değil tüm İslam dünyası için bir öncü rol oynamıştır. Hadis alimlerinden Buhari, Darimi, Tefsir alimlerinden Dahhak b. Müzahim, Kelam ve fıkıh alimlerinden İmam Maturidi ve yine fıkıh alimlerinden Ebu’l-Leys es-Semerkandi bu dönemin alimlerinden sadece bir kaçıdır. Bölge, Türklerin Müslüman olmalarının ve ilk Müslüman Türk Devleti Karahanlıların kuruluşundan itibaren bambaşka bir şekle bürünerek Müslüman Türklerin doğal coğrafyası haline gelmiştir. Bölge üzerinde Müslümanlar adına ilk hakimiyet Emeviler ve Abbasiler tarafından kurulmuştur. Ardından sırasıyla Safariler, Samaniler, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Harezmşahlılar, Timurlular, Özbek Hanlığı, Buhara ve Hiva Hanlıkları uzun ya da kısa dönemli olarak burada hakimiyet kurmuşlardır. Bu yörede dünyanın en büyük ve tehlikeli çölleri yer alır. Bu çöllerde en ufak bir ihmal ve dikkatsizlik insanın canına mal olur. Dolayısıyla yöre insanı coğrafi ortamın da bir gereği olarak sert, mücadeleci ve savaşçı bir karaktere sahiptir. Bunun en tipik örneğini Moğollar oluşturur. Cengiz Han döneminde henüz İslam’la tanışmayan bu kavgacı, haşin ve sert mizaçlı milletin, kendisine en ufak bir mukavemet gösteren insanları ve devletleri nasıl yerle bir ettikleri ve çoluk çocuk demeden acımasızca katlettikleri bilinmektedir. Ancak aynı millet Müslüman olduktan ve Türklerle bir arada yaşamaya başladıktan sonra bambaşka bir kimlik kazanarak bu cevvaliyetlerini ilim, kültür ve medeniyete hasretmişlerdir. Bugünkü Özbekistan topraklarında yer alan pek çok medrese ve müessesede onların etkisini görmek mümkündür. Özbeklerin ilk dönemleri hakkında çok net bilgiler olmasa da kendilerinin 14. asırdan itibaren bu adla tarih sahnesinde yer alan Müslüman Türklerden oluşmuş bir topluluk olduğu bilinmektedir. Özbekistan büyük medeniyetlere beşiklik etmiştir. Sadece dini ilimler alanında değil aynı zamanda tıp, astsronomi, felsefe, matematik alanında da dünyaya öncülük etmiştir. Ali Kuşçu, Uluğ Bey ve İbn Sina bu toprakların yetiştirdiği alimlerdendir. Özellikle Maturidi-Hanefi düşünce eksenli fıkhın üretildiği ve tatbik edildiği bu topraklar adeta İslam’ın yeniden asırlara damgasını vurduğu ikinci şahlanış mekânı olmuştur.</p>
<p>İlim ve kültür hazinesinin dayandığı kök açısından Hanefi-Maturidi fıkıh ve itikat geleneğinden gelen bizler için Özbekistan’ın daha doğru bir ifade ile Maveraünnehir’in ayrı bir yeri ve önemi vardır. Ayrıca bu toprakların sünni tasavvuf geleneğinin ana yurdu ve Şahı Nakşibend’in memleketi olduğu da hatırdan çıkartılmamalıdır. Kısacası medeniyetimizin inşasında etkin üç ana damar olan kelam, fıkıh, tasavvuf ilimlerinin menbaı, alimler ve arifler yatağı bir coğrafyadır Özbekistan. Sadece üç şehir isminin zikredilmesi dahi zihinlerin harekete geçmesi açısından yeterlidir: Semerkand, Buhara, Taşkent. Semerkand aynı zamanda Maveraünnehir’in başkentidir.</p>
<p>Maveraünnehir yöresi alimlerini ismen saymak dahi oldukça zordur. Bununla birlikte İmam Maturidi, Şafii fakihi Kaffal eş-Şaşi, Hadis alimi Buhari ve Tirmizi, Kelam ve fıkıh alimi bir aile olarak Nesefi’ler, Serahsi, Debusi, Pezdevi ve daha pek çok alimi burada zikretmek mümkündür. Aynı zamanda tasavvuf ilminin öncü şahsiyetleri Emir Külal, Ubeydullah Ahrar, Şah-ı Nakşibend ve daha niceleri bu toprakların yetiştirdiği mühim şahsiyetlerdir. Bu insanlar hem yazdıkları eserleri hem de yetiştirdikleri öğrencileri yoluyla ilim ve irfan dünyasında öncü rol oynamışlardır. Bugün dünyanın en zengin el yazması kütüphanelerinden birisinin Taşkent’te olduğu da bilinmektedir. Özbekistan’ın tarihinde inişler ve çıkışlar hep olmuştur. Zira bu topraklarda birlik ve dayanışma zayıfladığı anda düşman bu zaafiyeti çok iyi değerlendirmiş ve anında üstlerine çöreklenmiştir. Maalesef tarih içerisinde Müslüman toplumların veya hanların kendi aralarında iktidar mücadelesine girişmeleri neticesinde bu topraklar çok büyük acılar yaşamıştır. Bunlardan sonuncusu uzun süre Sovyet işgali altında olmak suretiyle gerçekleşmiştir. 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yeniden bağımsızlığına kavuşan Özbekistan, bugün küllerinden yeniden doğmanın başarılı bir mücadelesini vermektedir.</p>
<p>Günümüz Özbekistan’ı geleneksel mimarisi ile adeta yeniden inşa edilerek, şehirlerin tarihi dokuları ve hafızaları meydana çıkarılmaya çalışılıyor. Kadim medrese ve camiler aslına uygun bir şekilde ya yeniden inşa ediliyor ya da tamir ediliyor. Bu anlamda Buhara ve Semerkand şehirlerinde adeta geçmişi aynen yaşıyor hissini taşıyorsunuz. Ancak binalarda var olan şekli güzellik henüz mana boyutuna yansıtılabilmiş değil. Bununla birlikte İslami ilimler alanında bir çaba içerisinde oldukları görülüyor. Türbeler, camiler ve medreseler öyle anlaşılıyor ki yeni Maturidilerin, Buharilerin, Şahı Nakşibendlerin yetişmesi amacına dönük olarak değil de daha ziyade Özbekistan kültürünün yeniden diriltilmesi amacına yönelik olarak inşa edilmekte. Camilerinde oldukça kalabalık gözüken cemaatin neredeyse tamamına yakınının gençlerden oluşması, ayrıca mekan açısından hiçbir eksikliklerinin bulunmaması, kadim bir ilim geleneğinden geliyor olmaları bu topraklarda çok hızlı bir şekilde İslami ilimler alanında olumlu gelişmelerin yeşermesine müsait bir zeminin varlığını gösteriyor. Ramazan ayı içerisinde ziyaret imkanı bulduğum Özbekistan’ın dikkat çekici bir başka özelliği ise ibadet hayatlarındaki ciddiyet ve kadim Hanefi fıkhının titizlikle uygulanmaya çalışılması. Bu yönüyle her ne kadar literatürde böyle bir kullanım olmasa da ben bu yöreyi “ameli ehli hanefiyye” yani Hanefi mezhebinin ameli hükümlerinin tatbikat sahası olarak nitelendiriyorum.</p>
<p>Camilerde teravih namazları genellikle hatimle ve oldukça kalabalık bir cemaatle büyük bir şevk içerisinde kılınmakta. Ayrıca teravih namazları, tadili erkana tam uyularak kılınmakta. İftar öncesi camilerde önce iftarlar açılmakta, akabinde cemaatle namazlar eda edildikten sonra insanlar iftar yemeklerini yemekteler. Camilerinde cemaatin rahat bir şekilde teravih namazlarını kılmaları için diz seviyesinde temiz ve estetik şilteler serilmekte, su ikram edilmekte ayrıca namaz aralarında dualar okunmaktadır. Camiler estetik açıdan adeta büyüleyici bir durumda. Kadim ya da çağdaş hangi dönemde yapılmış olursa olsun, camilerinde kullanılan ahşap işçiliği ve süslemeler dini ve kültürel zevkin bir göstergesi, zerafetin zirvesi olarak karşımıza çıkmakta. Türbe ziyaretleri de dahil toplumda dini anlamda şeriata muğayir hiçbir aşırılık göze çarpmamaktadır. Bu yönüyle Özbekistan, asırlarca inkiraza uğmasına rağmen dini/şerî ilimlerin ne denli güçlü bir etkiye sahip olduğunu göstermesi açısından iyi bir örnek teşkil etmektedir.</p>
<p>Emir Timur</p>
<p>Günümüz Özbekistan coğrafyasında gerek insanların konuşmalarından gerekse türbe ve heykellerinden yola çıkarak Emir Timur’a çok değer verildiğini söyleyebiliriz. Bu yönüyle Özbeklerin, tarihi olarak Müslüman Türklerin ve Moğolların kaynaşmasından oluşmuş ve bu birliktelik üzerinden İslam’a çok büyük hizmetler sunmuş bir medeniyet olduğu söylenebilir. Kısacası günümüz Özbekleri için Emir Timur’un müstesna bir yeri var. Emir Timur, savaşçılığı ve devlet adamlığı yanında bu bölgede aynı zamanda ilme ve âlimlere verdiği değerle tanınmakta. Bu nedenle Yıldırım Beyazıt gibi bir sultanı mağlup ederek, Osmanlıyı sendeleten Emir Timur’a Anadolu insanının bakışı doğal olarak olumsuz iken aynı Timur Özbekler için ata konumunda büyük bir emir ve komutan olarak hüsnü kabul görmektedir. Gerçekten de muhteşem bir türbesi olan Emir Timur’un kabrinin baş tarafında hocasının ayak tarafında ise kendi kabrinin yer alması sembolik açıdan da bir emirin ulemaya verdiği değeri göstermesi bakımından manidardır. Bugünkü Özbekistan, aynı zamanda bir Moğol emiri olan Timur’un memleketidir.</p>
<p>Özbekistan’da ya da daha genel ifadesi ile Maveraünnehir bölgesinde hak batıl mücadelesi öteden beri devam etmiştir. Osmanlı’da hukuk sistemi Hanefilik, itikat sistemi ise Maturidilik üzerine oturduğundan dolayı her iki mektebin de ana merkezi olan Maveraünnehir bölgesine fesat hareketlerinin bulaşmaması için Osmanlı Devleti tarih boyunca çok büyük çabalar sarf etmiştir. En son Enver Paşa’nın bu topraklar mücadele ederken şehit düşmesi de bunun bir kanıtıdır. Osmanlı’nın bölgeye değer vermesinin en önemli nedenlerinden birisi de hukuktaki ana kaynaklarının ve aynı zamanda tasavvuf büyüklerinin bu topraklara ait olmasıdır. Dolayısıyla Osmanlı bu toprakları korumakla bir anlamda kendi sahih kaynaklarını korumuş oluyordu. Ne varki Osmanlı’nın zayıfladığı dönemlerde düşmanlar da değişik yollarla bu topraklar üzerinde emellerini gerçekleştirerek, Müslümanlara ağır bedeller ödetmişlerdir. Ancak düşmanın en çok işine yarayan şey, Müslümanların belli dönemlerde birlik ve beraberliğini yitirerek kendi aralarında ucuz hesaplarla üstünlük kavgasına girişmiş olmalarıdır. Son iki asır içerisinde bu zafiyetten Ruslar çok iyi yararlanarak her açıdan bu bölgeyi tahrip edip bitirmişlerdir. Özbekistan, çöl ortasında bir cennet. Allah’ın insanlara yaşam hakkını ve bolca nimetini ikram ettiği hayat alanı. Özbekistan dışına çıkıldığı andan itibaren uçsuz bucaksız çöller sizi karşılamakta. Orada hayata tutunmak ise imkansıza yakın bir şey. Bu nedenle Özbekistan’da mevcut ovalara ve doğal kaynaklara sünnetullaha uygun bir şekilde bakmak insanların dikkat etmesi gereken bir vazife. Aksi halde olacakların en canlı misali Aral Gölü. Yakın tarihlere kadar dünyanın ikinci büyük gölü iken, yanlış su kullanımı ve tarım uygulamaları sebebiyle bugün adeta yok olan bu göl bana Kuran’daki bir ayeti hatırlattı: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler (Rum, 41).” Modern insan Özbekistan’ı bugün her yönüyle yeniden tanımalı; kendisini sürekli tahribe çalışan cereyanlardan ibret almalı; ilim, irfan, inanç, tarih şuuru ve kültür damarlarının çölleşmesine müsaade etmemelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/atayurt-ozbekistana-bir-ramazan-seyru-seferi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kutsala Saldırı ve İslam’ı Şiddetle Özdeşleştirme Çabaları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kutsala-saldiri-ve-islami-siddetle-ozdeslestirme-cabalari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kutsala-saldiri-ve-islami-siddetle-ozdeslestirme-cabalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şevket Topal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 21:30:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Din Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Dinleri ve dini metinleri şiddetle özdeşleştirmek veya şiddetin referansı olarak göstermek dinlerin mesajını sabote etmektir. Gerçekten bir din şiddeti besliyor ve ona destek oluyorsa]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Kutsal]]></category>
		<category><![CDATA[Kutsala Saldırı]]></category>
		<category><![CDATA[Şevket Topal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2132</guid>

					<description><![CDATA[Dinleri ve dini metinleri şiddetle özdeşleştirmek veya şiddetin referansı olarak göstermek dinlerin mesajını sabote etmektir. Gerçekten bir din şiddeti besliyor ve ona destek oluyorsa, artık o andan itibaren aslî hüviyetini kaybetmiş demektir. Son dönemlerde oldukça fazla bir şekilde İslam’ın bir terör ve şiddet dini olduğu yayılmaya çalışılmakta ve buna da kanıt olarak Kur’an’dan bazı ayetler delil olarak getirilmeye çalışılmaktadır. Günümüzde İslam’la şiddetin yan yana getirilme çabalarında sistematik bir artış gözlemlenmektedir. Gündemimize girsin ya da girmesin Batı dünyasının İslam düşmanlığında hiçbir zaman duraksama ya da yavaşlama görülmemiştir. Oryantalizmin doğuşundaki ve nihai hedefindeki amillerin iyi irdelenmesi halinde Batının niyetini ve onu gerçekleştirme uğruna başvurduğu yolları bütün açıklığı ile görmek mümkün olacaktır. Ancak şu kadarını ifade edelim ki onların hiçbir zaman kendilerince üçüncü dünya diye tabir edilen zavallı ve fakir milletlerin hayrına bir işleri olmamıştır. Bu hususta din ayırımı gözetmeksizin yaptıkları geçmişten beri hep böyle olmuştur. Bırakın geçmişi araştırmayı, daha yakın zamanlarda İslam dünyasında derin krizlere yol açan olaylara bakıldığında her şey bütün çıplaklığıyla görülecektir. Hint asıllı İngiliz yazar Selman Rüşdi üzerinden yürütülen bir kurgu ile tarihin çarpıtılarak Kuran’a şüphe bulaştırılma gayretleri ve bu yolla İslam toplumlarının keşmekeşe sürüklenme çabaları, üstüne üstlük bunlara sebebiyet veren kişinin İngiliz kraliyet nişanı ile taltif edilmesi daha dün &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dinleri ve dini metinleri şiddetle özdeşleştirmek veya şiddetin referansı olarak göstermek dinlerin mesajını sabote etmektir. Gerçekten bir din şiddeti besliyor ve ona destek oluyorsa, artık o andan itibaren aslî hüviyetini kaybetmiş demektir. Son dönemlerde oldukça fazla bir şekilde İslam’ın bir terör ve şiddet dini olduğu yayılmaya çalışılmakta ve buna da kanıt olarak Kur’an’dan bazı ayetler delil </strong><strong>olarak getirilmeye çalışılmaktadır.</strong></p>
<p>Günümüzde İslam’la şiddetin yan yana getirilme çabalarında sistematik bir artış gözlemlenmektedir. Gündemimize girsin ya da girmesin Batı dünyasının İslam düşmanlığında hiçbir zaman duraksama ya da yavaşlama görülmemiştir. Oryantalizmin doğuşundaki ve nihai hedefindeki amillerin iyi irdelenmesi halinde Batının niyetini ve onu gerçekleştirme uğruna başvurduğu yolları bütün açıklığı ile görmek mümkün olacaktır. Ancak şu kadarını ifade edelim ki onların hiçbir zaman kendilerince üçüncü dünya diye tabir edilen zavallı ve fakir milletlerin hayrına bir işleri olmamıştır. Bu hususta din ayırımı gözetmeksizin yaptıkları geçmişten beri hep böyle olmuştur. Bırakın geçmişi araştırmayı, daha yakın zamanlarda İslam dünyasında derin krizlere yol açan olaylara bakıldığında her şey bütün çıplaklığıyla görülecektir.</p>
<p>Hint asıllı İngiliz yazar Selman Rüşdi üzerinden yürütülen bir kurgu ile tarihin çarpıtılarak Kuran’a şüphe bulaştırılma gayretleri ve bu yolla İslam toplumlarının keşmekeşe sürüklenme çabaları, üstüne üstlük bunlara sebebiyet veren kişinin İngiliz kraliyet nişanı ile taltif edilmesi daha dün gibi hafızalardadır. Bu olay üzerinden çok geçmeden Avrupa’nın değişik ülkelerinde Peygamber Efendimize hakaret içeren karikatürlerin yayınlanması ve hatta Hollandalı aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders’in İslam karşıtlığı içeren karikatürleri internete koyarak dinimize ve kutsalımıza saldırması bir tesadüf olamaz. Yakın geçmişte aralarında sabık Fransa devlet başkanı Sarkozy’nin de bulunduğu üç yüz kişilik Fransız grubun, Kur’an’dan bazı ayetlerin çıkarılması talebini içeren açıklaması ise sistematik İslam karşıtlığının en son örneği olarak karşımızda durmaktadır. Avrupa’da cereyan eden ferdi ya da toplu İslam karşıtlıkları veya fiili saldırı içeren cami kundaklamaları neredeyse vakayı adiye haline gelmiştir. Bütün bunlara karşı hala daha batı toplumlarının İslamofobi edebiyatı yapmaları bizdeki “<em>yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış</em>” atasözünü hatırlatmaktadır.</p>
<p>Geçmişte İslam’a yönelik saldırılar genellikle dış kaynaklı iken, son yıllarda içeride de oldukça keskin ve sınırları zorlayan çıkışlar görülmektedir. Ülkemizden birileri de kimi zaman çıkıp, Fransızların sözlerine benzer şekilde Kuran’dan bazı ayetlerin çıkarılmasını önerebilmektedir. Dünyadaki olaylar tesadüfi ve birbirinden bağımsız cereyan etmemektedir. Hele de İslam dünyası söz konusu olduğunda İslam karşıtı milletler hangi din veya inançtan olursa olsun birlikte hareket ederek, adeta küfrün tek millet olduğunu doğrulamaktadırlar. Bunun en canlı örneğini Kudüs olaylarında masum onlarca insanın katledilişi hadisesinde gördük. Fransızların bildirgelerinden evvel benzer şeylerin İslam dünyasında konuşulur olması, Kudüs’ün aslında herhangi bir toprak parçası olmaktan öte bir anlam taşımadığı, ona kutsiyet atfedilemeyeceği… yollu fikirlerin kamuoyu önünde dillendirilmesi, bütün bunların Kudüs ile ilgili Batı’nın uygulamalarını meşrulaştırmaya dönük olarak İslam dünyasında algı oluşturma faaliyetlerinin bir parçası mı sorusunu hatıra getirmektedir. Kudüs veya vatan niteliğine haiz herhangi bir toprak parçasının tabii ki bir kutsiyeti vardır. Zira mal, can, namus, din, akıl, özgürlük, hak ve hakikat ancak vatan sayesinde korunabilir. Onun için vatan sevgisi imandandır. Hele de bir beldeye tarih boyunca başta Müslümanlar olmak üzere bütün din mensupları kutsiyet atfetmiş, orası için mücadele etmişse, söz konusu yerin önemi bir kat daha artmaktadır. Bunun en bariz örneği Kudüs’tür.</p>
<p>Kudüs niçin önemlidir? Biz millet olarak Kudüs’e niçin başkalarından daha fazla değer vermeliyiz? Kudüs, bir peygamberler diyarıdır. Bu nedenle sık sık oraya Cenabı Hak tarafından peygamberler gönderilerek, bozulan yapı düzeltilmeye çalışılmış, bu beldenin daima salih insanların eliyle yönetilmesi istenmiştir. Maalesef geçmişte de bu topraklarda çok elim hadiseler cereyan etmiş, Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya gibi kendi kavmini ıslaha çalışan Peygamberler şehit edilmiştir.</p>
<p>Kudüs’ün belli bir ırkın insafına ve yönetimine terk edilmesi çabaları ve oradan Müslümanları söküp atma gayretleri esasında muharref olanlar da dâhil bütün semavî din mensuplarına karşı yapılmış kabul edilemez bir girişimdir. Zira Kudüs, imar edildiği zamandan beri geniş bir coğrafya olan Şam diyarının merkezi ve başkenti olmuştur. Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un Filistin bölgesine gelip yerleşmelerinden itibaren bu bölgenin tümü mübarek ve bereketi bol bir bölge ilan edilmiştir. Kuran’da bu husus şöyle ifade edilir: “<em>Biz İbrahim’i ve yeğeni Lut’u âlemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık</em>” (Enbiya, 71). Buna ilaveten Efendimiz (s.a.v.): “Üç mekâna ziyaret yapılır buyurmuştur: Mekke’deki Mescidi Haram, Medine’deki benim mescidim ve Kudüs’teki Mescidi Aksa.” Kudüs miraç hadisesinin mukaddes bir mekânı, ayrıca Müslümanların da ilk kıblesidir. Bundan dolayıdır ki Kudüs, fatihlerin öncelikli hedefi, şairlerin ilham kaynağı, Müslümanların huzur mekânı olarak tarihteki müstesna yerini hep korumuştur.</p>
<p>Müslüman fatihler hiçbir zaman Kudüs’ü bir hâkimiyet mekânı olarak görmemişler, aksine ona <em>hâdim</em> olmayı amaç edinmişlerdir. Şehir hiçbir zaman muzaffer bir komutan edası ile değil, hür ve mukaddes bir belde oluşturmak için vefa ve tevazu ile teslim alınmıştır. Hz. Ömer bunun en bariz örneğidir. Kendisi eski, yamalı, mütevazı elbiseler içerisinde şehri teslim alırken, hangi dinden olursa olsun burada yaşayan insanlara inançlarını hür bir şekilde yaşayabilecekleri bir yazılı belge vermiştir. Bu durum sonraki Müslüman idareciler tarafından da aşağı yukarı aynı hassasiyetle devam ettirilmiştir. Osmanlı ise Kudüs’ü bambaşka bir gözle yönetmiş ve inanç özgürlükleriyle bezenmiş mukaddes bir belde haline getirmiştir. Osmanlılar mukaddes belde Kudüs’ü kendi ruhuna uygun olarak adeta bir vakıf şehir haline getirmiş, farklı ihtiyaçları temin için kurulan yüzlerce vakıfla yönetmiştir. On Osmanlı padişahının ve iki valide sultanın Kudüs’te vakfı olduğu düşünüldüğünde, ecdadımızın bu beldeye hangi gözle baktığı çok daha iyi anlaşılacaktır. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi bugün de bu millet Kudüs’e asla kayıtsız kalamaz. Aksi halde vakıf şehir Kudüs’ün vakfiyesine ihanet etmiş olur.</p>
<p>Kur’an’a ve Kur’an üzerinden Müslümanlara saldırı tarihte ne ilktir ne de son olacaktır. Ümmet olarak bu tür saldırılara karşı etkin mücadele verebildiğimiz dönemlerde engellemişiz, zayıflık gösterdiğimiz zamanlarda ise maalesef çaresiz kalmışız. Bizim Müslümanlar olarak tarafımıza yöneltilen iddia ve ithamlar karşısında öncelikle kendimizin donanımlı olması lazım. Kur’an belli bir ırkı veya zümreyi özellikle hedef alarak hitapta bulunmaz. Orada yerilen şey, genellikle kötü tutum ve davranışlardır. Bu olayların belli kavimlerin ismi zikredilerek anlatılması, hitabı hususileştirmez. Yani lafzın hususiliği hükmün umûmîliğine engel teşkil etmez. Dolayısıyla Kur’an doğrudan ne Yahudileri ne de bir başkalarını düşman ilan eder. Tam aksine bir Yahudi olup da sonradan Müslüman olarak sahabe şerefine ermiş ve bu ümmete hizmet etmiş kişiler, İslam’ın iftihar vesilesi olmuştur. Nasıl ki Müslümanlar şeklindeki bir genelleme tam tanımlayıcı değilse, Yahudi şeklindeki mutlak ifade de bütün Yahudileri tanımlamaktan uzaktır. Şiddet yanlısı olan Yahudi olduğu kadar, bunları tasvip etmeyen Yahudiler de vardır. Dolayısıyla genellemeci bir tavırla herkesi aynı kategoriye sokmanın yanlışlığı ortadadır.</p>
<p>Ana kaynağı Kur’an olan<em> İslam hukuku kitaplarında şiddeti ifade eden özel bir terim yoktur</em>. Bunun yerine her bir suçu niteleyen ifadeler vardır. İşin özünde ise İslam’ın her daim hakkın tarafında yer alarak zulme, haksızlığa ve şiddete karşı durması yer alır. Yani kime karşı işlenirse işlensin haksızlık günahtır. Her günah aynı zamanda bir zulümdür. Zalim şiddet yoluyla istediğini elde etmeye çalışan zorbadır. Kur’an’da zalime karşı etkin mücadele yürütülür; ancak adalet gereği zalime bile zulmedilmeden fiiline uygun nitelikte bir ceza ile cezalandırılır. Suçun niteliğine göre son derece ağır hükümler olduğu gibi, daha hafif cezalar da mevcuttur. Önceden suçu, suçun unsurlarını ve cezalarını alenen açıklayan bir hukuk sistemi için cezaların ağırlığına bakarak şiddet taraftarı ve uygulayıcısı denilemez. Hele de İslam hukuku gibi suçu hakkıyla cezalandırarak mağdurun hakkını koruyan, bununla birlikte cezası son derece ağır olup kısas gerektiren suçlarda hasım ile mağdur arasında anlaşmaya (sulha/affa) imkân tanıyan sistem için şiddet ve haksızlık ifadelerini kullanmak son derece yanlıştır. Şiddet ve zulüm kelimeleri İslam için kullanılamaz. Hele de toplumu hedef alan yıkıcı ve kargaşaya sürükleyici kitlesel hareket olan terör, İslam’a ve İslam hukukuna yabancı kavramlardır. Zira hukuk, sistem demektir. Terör ve şiddet ise nizam karşıtı olmak demektir. Ne yazık ki İslam geleneğinde bilinmeyen ve bu haliyle tanınmayan terör ve şiddet kavramları İslam ve Müslümanlarla anılır olmuş, bugün Batıda Müslüman denilince hemen 11 Eylül 2001 saldırıları hatırlatılarak Müslümanlar potansiyel terörist ve katil gibi lanse edilir olmuştur. Batı toplumlarının zihin dünyasında Müslümanlar, batının özgürlüğünü yok etmeye çalışan fanatik ruhlu kimselerdir. Oysa batı toplumları ile iç içe yaşayan her iki toplumun fertleri ya da gençleri, bu endişeleri boşa çıkarırcasına aynı ortak hayatı yaşamaktadırlar.</p>
<p>İşin özünde sadece İslam değil, bütün dinler şiddetin karşısındadır. Dinleri ve dini metinleri şiddetle özdeşleştirmek veya şiddetin referansı olarak göstermek dinlerin mesajını sabote etmektir. Gerçekten bir din şiddeti besliyor ve ona destek oluyorsa, artık o andan itibaren aslî hüviyetini kaybetmiş demektir. Son dönemlerde oldukça fazla bir şekilde İslam’ın bir terör ve şiddet dini olduğu yayılmaya çalışılmakta ve buna da kanıt olarak Kur’an’dan bazı ayetler delil olarak getirilmeye çalışılmaktadır. Ancak burada art niyetli bir tutum sergilenerek, naslar hakkındaki farklı yorum veya uygulamalar göz ardı edilmekte ve bir tür kara propaganda yürütülmektedir. Şurası bir gerçektir ki İslam asla şiddeti desteklemez. Ancak bugünkü psikolojik ortam içerisinde bunu dünyaya izah etmek oldukça zordur. Diğer bütün dinlerde olduğu gibi İslam’ın da kurduğu sistemi ve inandığı değerleri korumak için suç saydığı unsurlar ve bunlara uyguladığı değişik cezalar vardır. Sistem içerisinde mevcut, önceden belirlenen, aleni olarak insanlara beyan edilen hususların ve hukukî yaptırımların, şiddet veya terör olarak nitelendirilmesi bir tür algı operasyonudur. Zira İslam’da kendisine karşı saldırmayan veya kaba güç kullanmayanlara yönelik bir hareket söz konusu değildir.</p>
<p>İslam kendisi herhangi bir şiddete ve saldırıya maruz kalmadıkça, karşı tarafla savaşmaz. Allah azgınlık ve taşkınlık yapanları sevmez. Kaldı ki savaşın zorunlu olduğu hallerde dahi İslam keyfiliğe müsaade etmez. Savaşta ancak aktif olarak savaşanlarla mücadele edilir. Kadınlara, çocuklara, aktif olarak savaşa katılmayan din adamlarına ve yaşlılara dokunulmaz. Ayrıca tabiata ve doğal kaynaklara zarar verilmez.</p>
<p>Şiddet İslam tarafından asla tasvip edilmediği gibi, aklı başında hiçbir Müslüman tarafından da savunulmaz. Öyleyse, fiziksel güç uygulamayı gerektiren; cana, mala ve daha pek çok şeye zarar veren savaş emrinin İslam’daki manası ve temel hedefi oldukça farklı olmalıdır. Şu kadarını ifade edelim ki, şiddette kanunî dayanaktan yoksun olduğu halde bir başkasına haksız güç uygulama ve ona zarar verme amacı vardır. Cihat ise meşruiyetini naslardan alır. Cihatta, savaşı başlatan ve sona erdiren meşru bir devlet otoritesi vardır. Onun için neticesindeki benzerliklere bakarak bir takım kavram veya olayları birbirine karıştırmamak gerekir. Meşru otorite kanuna uygun bir nizamın tesisi ve devamı için çaba harcarken, şiddet yanlıları haksız bir şekilde kanuna dayanmayan yetki ve güç kullanımı yoluna giderler. Ancak bugün Batı, kendisi açısından inancını, kültürünü, müesseselerini tehlikeli gördükleri Müslüman devletleri de şiddet yanlısı veya terör destekçisi göstererek, onlara da fırsat buldukça yok etme operasyonları düzenlemektedir.</p>
<p>Tarihteki farklı eylemlerin İslam hukukçuları tarafından hükme bağlanması esnasında muhtemel bir takım yargı hatalarının seçkici bir yolla derlenip, algılama veya uygulama yanlışlığından kaynaklanan olumsuzlukları sistemin bütününe şamil kılmak ciddi bir hatadır. Şayet tarihteki olaylar üzerinden İslam ve Müslümanlar tenkit edilecekse, art niyetliler açısından bu konuda sayısız malzemeye ulaşmak mümkündür.</p>
<p>Netice itibarı ile İslam şiddeti teşvik için değil, onu önlemek için vardır. Modern algının Kur’an ile şiddeti özdeşleştirme çabaları iyi niyetten kaynaklanmamaktadır. <em>Hukuki hükümler kanunilik, aleniyet ve eşitlik esasına göre işlediğinden dolayı, neticesi ne kadar ağır olursa olsun, şiddet olarak nitelendirilemez.</em></p>
<p>Hiç kimse Kur’an ya da sünnete, içermediği ve amaçlamadığı literal anlamı nassa yükleyerek veya maksadı aşan yorumlarda bulunarak, onlardan şiddete meşruiyet üretemez. İslam ceza hukukunun hükümleri kendi itikadî, amelî ve ahlakî zemininde düşünüldüğünde bir anlam ifade eder. Gelenekten ve fukahanın dâhil olduğu ekolden bağımsız değerlendirmeler hem fıkha, hem fıkhın beslendiği Kur’an’a hem de Müslümanlara yapılan bir haksızlık olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kutsala-saldiri-ve-islami-siddetle-ozdeslestirme-cabalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Camiler, Medreseler ve İlahiyat Fakülteleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/camiler-medreseler-ve-ilahiyat-fakulteleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/camiler-medreseler-ve-ilahiyat-fakulteleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şevket Topal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 21:35:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Din Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat Fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Şevket Topal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1963</guid>

					<description><![CDATA[İslam medeniyetinde üç ilim dalı (kelam, fıkıh, tasavvuf) kurucu iradedir. Söz konusu üç ilim dalının şahsında müesses hale gelen üç temel kurum (medrese, cami, tekke) ise etkin ve şekillendiricidir. Tarihi tecrübede bu üç ilim dalı veya kurum birbirinin rakibi değil, tam aksine tamamlayıcısı mahiyetindedir. Zira bu medeniyetin ana umdelerinde inançsız, ahlaksız ve amelsiz bir toplum tasavvur dahi edilemez. Fakültedeki öğrenciliğimizin daha ilk yıllarında iken kendisinden klasik usulde İslami ilimler ve fıkıh metinleri tahsil ettiğimiz saygıdeğer bir hocamız, ders esnasında yeri gelmişken şöyle bir ifade kullanmıştı: “Bizim hocalarımız camide cemaate vaaz etmek için okur, camideki cemaatimiz ise arkadaşına nasihat etmek için hocayı dinler.” Bu söz, ilk duyduğum andan itibaren ilgimi çekmiş; yapılan işlerin nedenlerini ve niçinlerini sorgulama hususunda bana yol gösterici olmuştur. Ülkemizde imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri gibi eğitim kurumlarımızdan beklentiler nelerdir? İlim dünyamız açısından imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri ne anlam ifade etmektedir? Ahali ile ilmin buluşmasına en uygun zemin olan camilerimizde acaba yeterince imam hatip liselerinin ya da ilahiyat fakültelerinin ilmi birikiminden istifade edilebiliyor mu? Bu birlikteliğin önünde herhangi bir engel var mı? Bu müesseseler daha sıkı münasebet içerisinde olabilir mi? Bir de bunlara son dönemlerde “medrese mi? mektep mi?” şeklinde medyada da kendine gündem bulan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İslam medeniyetinde üç ilim dalı (kelam, fıkıh, tasavvuf) kurucu iradedir. Söz konusu üç ilim dalının şahsında müesses hale gelen üç temel kurum (medrese, cami, tekke) ise etkin ve şekillendiricidir. Tarihi tecrübede bu üç ilim dalı veya kurum birbirinin rakibi değil, tam aksine tamamlayıcısı mahiyetindedir. Zira bu medeniyetin ana umdelerinde inançsız, ahlaksız ve amelsiz bir toplum tasavvur dahi edilemez.</strong></p>
<p>Fakültedeki öğrenciliğimizin daha ilk yıllarında iken kendisinden klasik usulde İslami ilimler ve fıkıh metinleri tahsil ettiğimiz saygıdeğer bir hocamız, ders esnasında yeri gelmişken şöyle bir ifade kullanmıştı: “Bizim hocalarımız camide cemaate vaaz etmek için okur, camideki cemaatimiz ise arkadaşına nasihat etmek için hocayı dinler.” Bu söz, ilk duyduğum andan itibaren ilgimi çekmiş; yapılan işlerin nedenlerini ve niçinlerini sorgulama hususunda bana yol gösterici olmuştur. Ülkemizde imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri gibi eğitim kurumlarımızdan beklentiler nelerdir? İlim dünyamız açısından imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri ne anlam ifade etmektedir? Ahali ile ilmin buluşmasına en uygun zemin olan camilerimizde acaba yeterince imam hatip liselerinin ya da ilahiyat fakültelerinin ilmi birikiminden istifade edilebiliyor mu? Bu birlikteliğin önünde herhangi bir engel var mı? Bu müesseseler daha sıkı münasebet içerisinde olabilir mi? Bir de bunlara son dönemlerde “medrese mi? mektep mi?” şeklinde medyada da kendine gündem bulan ve ilahiyat hocalarını şu ya da bu şekilde itham eden çekişmeleri eklemek gerekir.</p>
<p>Medrese ve mektep tartışmaları başlı başına irdelenmesi gereken bir konu olmakla birlikte, kimi çevrelerce sahih dini bilginin ve ehlisünnet vel cemaat akidesinin medreselerde ve medrese hocaları marifetiyle verildiği, ilahiyat fakültelerindeki (güya) dini tahrif amaçlı bilgi aktarımıyla(!) kendilerinin samimi bir şekilde mücadele ettiği izlenimini vermeleri hayreti muciptir. Dahası hararetli ve reytingi yüksek televizyon programlarında en çok ilgi çeken çekişmelerden birisi de hocaların birbirini din tahrifçiliği veya bunun zıddı hurafecilikle suçlamalarıdır. Bu tartışmalarda ele alınan hususlar gerçekte günümüz insanının din hususundaki bilgi eksikliğini gidermeyi mi yoksa din üzerinden eğlenceli vakit geçirilmesini temin etmeyi mi amaçlamaktadır? Bu sorulara daha başkalarını da eklemek mümkündür.</p>
<p>İslam, bidayetinden itibaren asırlara sözü olan güçlü bir medeniyettir. Bu medeniyet, ilimle başlamış, ilimle yoğrulmuş, ilimle var olmuştur. İlimden koptuğu dönemler ise yok hükmünde olmuştur. İslam medeniyetinde üç ilim dalı (kelam, fıkıh, tasavvuf) kurucu iradedir. Söz konusu üç ilim dalının şahsında müesses hale gelen üç temel kurum (medrese, cami, tekke) ise etkin ve şekillendiricidir. Tarihi tecrübede bu üç ilim dalı veya kurum birbirinin rakibi değil, tam aksine tamamlayıcısı mahiyetindedir. Zira bu medeniyetin ana umdelerinde inançsız, ahlaksız ve amelsiz bir toplum tasavvur dahi edilemez.</p>
<p>Bu medeniyetin bir başka özelliği de alenilik ve meşruiyettir. Topluma hesabı verilebilir bilgi sunmaktır. Bunun bir gereği olarak zahiri bilgi medresede üretilir, irfani olansa tekkede. Medrese ve tekke, toplumun inancını veya ahlaki değerlerini zedeleme üzerine kurulmamıştır. Amel noktasında ise cami her ikisinin de ortak mekânıdır. Yani medrese ve tekke (günümüzde olanın aksine) bir ibadet kurumu değildir. Bir ilim (medrese) ve irfan (tekke) kurumudur. Birisi bilgilenmenin diğeri ruhî arınmanın mektebidir ve birbirini tamamlayıcı müesseselerdir.</p>
<p>İslam medeniyetinde gerek ilmin elde edilmesinde, gerekse ilmin topluma aktarılmasında belli bir edebe uyulur. Yani ilim ehli her türlü tartışmayı kendi arasında yapar, bunu eserlerine yansıtır. Topluma elzem ve faydalı olan bilgileri ise âlim, müftü veya kâdı kimliğiyle aktarır. Tekkeler ise bilgi üreten ve fetva veren değil, ihsana uygun olarak Allah’a kulluk yapmayı amaç edinen irfan kurumlarıdır. Bunlara temas etmemizin nedeni maalesef günümüzde her üç kurumun da zemininden kaydırılmış olması, kendi metotlarına uygun hareket etmemeleridir. Çatışmacı ve kavgacı bir dille toplumu din yorgunu haline getirmiş olmalarıdır. Günümüzde ilim kurumları da irfan kurumları da varoluş gayeleri olan fesadı engelleme, insanlar arasında adaletle ve ihsanla hükmetme gayeleri yönünde fikir üretmek yerine maalesef fesadı körükleyici, kavgacı ve tahammülsüz bir görüntü sergilemektedirler.</p>
<p><strong>Tarihte ve Günümüzde Mektep Medrese</strong></p>
<p>Bu yazı içerisinde mektep kelimesi ile modern eğitim kurumları içerisinde yer alan imam hatip liselerini ve ilahiyat fakültelerini, medrese kelimesi ile de geleneksel metotla öğretim yapan İslami eğitim kurumlarını kastetmekteyiz. Her iki kurumun da öğrencileri ve hocaları statüsüne göre molla, müderris, öğretim görevlisi, öğretim üyesi, akademik çevre, medrese çevresi gibi değişik isimlerle anılırlar. Bu isimlendirmeler normal şartlar altında bir durumu ifade etmekte iken, günümüzde maalesef karşı tarafın fikrini ya da ilmi duruşunu itham amaçlı kullanılabilmektedir.</p>
<p>Medreseler İslam toplumlarında asırlarca müesses ve müessir olmuş köklü eğitim kurumlarıdır. Osmanlı Devleti’nin eğitim sisteminin ana gövdesini de oluşturan medreseler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar hayatiyetini resmi müesseseler olarak sürdürmüşlerdir. Osmanlı eğitim anlayışında üç farklı türde eğitim kurumu vardı: Saray, hükûmet ve askerlik işlerinde vazife alacakların eğitildiği saray mektepleri, askerlik sanatının öğretildiği askerî mektepler ve dinî eğitim veren medreseler.</p>
<p>Medreseler, genellikle sivil insanların devam ettiği uzun süreli eğitim kurumlarıydı. Medrese öncesi hazırlık eğitimi mahiyetinde sıbyan mekteplerini de bu eğitimin bir parçası olarak görebiliriz. Ancak sıbyan mekteplerindeki (bugünkü cami kursları benzeri) esas amaç, çocuklara temel dini bilgiler ve Kur’an öğretmektir. Tarihte Nizamiye, Horasan, Maveraünnehir, Merv, Medrese-i Nasıri, Mustansariye vs. adlarla bilinen pek çok medrese kurulmuştur. Bunlar zengin kütüphaneleri de beraberinde getirmiştir. Hele Selçuklu dönemindeki Sırçalı Medrese (Konya), İnce Minareli Medrese ve Karatay Medresesi eğitim öğretim faaliyetleri yanında özgün mimarileri ile de göz kamaştırmışlardır.</p>
<p>Osmanlılarda da köklü bir medrese eğitimi vardı. Osmanlıların ilk dönemi içerisinde kurulan en önemli medreseler İznik, Bursa ve Edirne medreseleri idi. Ancak Osmanlı medreseleri dendiğinde ilk akla gelenleri Fatih devrinde kurulan Sahn-ı Seman diğer adıyla Fatih Medresesi ve Kanûnî Sultan Süleyman tarafından kurulan Süleymaniye Medresesi’dir. Medreseden mezun olanlar zamanla müderrislik payesi alarak devletin en yüksek makamlarına geçme imkânına kavuşurdu. Yeri gelmişken ifade edelim ki, Fatih Camii’nin iki yanında 4’er medreseden (Karadeniz ve Akdeniz) meydana gelen Fatih Medresesi’nde, üçer kişilik toplam yüz elli iki oda vardı. Müştemilatında ise basım evi (tabhane), sağlık evi (bimarhane), kütüphane, altı yüz kişiye kadar hazırlık eğitimi verebilen sekiz medrese daha vardı. Süleymaniye Medresesi’nde daha çok tıp ve fen ilimleri ağırlıklı bir eğitim verilmekle devletin tabip, mühendis ve mimar gibi ihtiyaçlarını karşılanmaktaydı. Müderrislere ilmi derecelerine göre mülâzim, molla, fakih, allâme, kari, muhaddir denirdi. Medrese öğrencilerine ise sınıfına göre çömez, softa, danişmend denirdi.</p>
<p>Osmanlı medreselerinde alet ilimleri ve yüksek ilimler ana tasnifi içerisinde dersler okutulmuştur. XVI. yüzyıla kadar medreselerde okutulan matematik, hendese, coğrafya gibi ilimler değişik gerekçelerle kaldırılmıştır. Bu aşamadan itibaren medresede okutulan dersler daha çok alet ilimleri ağırlıklı olarak devam etmiş ve gittikçe geriye doğru gitmiştir. Bu geriye gidiş hali zaman zaman medreselerin ıslahını gündeme getirmişse de beklenen neticeler alınamamıştır. Medreselerin ıslahı girişimlerinde ilk kapsamlı ıslahat “Medaris-i İlmiyye Nizamnamesi” adı altında Şubat 1910’da devreye sokulmuştur. Bu ıslahatla birlikte ders geçmeye dayalı ve süresi sabit olmayan medrese sistemi yerine bugün modern eğitimde kullanılan sınıf sistemine geçilmiş, öğrenim süresi de on iki yıl olarak belirlenmiştir. 1914’te Şeyhülislâm Mustafa Hayri Efendi’nin gayretleriyle uygulanan bu nizamname ile tâli kısm-ı evvel, tâli kısm-ı sâni ve âli olmak üzere üç eşit devre olarak toplam 12 senelik bir eğitim sistemi öngörülmüştür. Ayrıca dinî hizmetler alanında medresetü’l-eimme ve’l-hutebâ adı altında bir okulun kurulması öngörülmüştür. Daha sonra bu okulun adı medresetü’l-irşâd olarak değiştirilmiştir. II. Abdülhamid devrinden itibaren gittikçe yayılan modern eğitim kurumları karşısında medreseler işlevsiz görülmüş; 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler resmen kapatılmıştır. Görüldüğü üzere tarihte eşsiz eğitim öğretim hizmetlerini yerine getiren medreseler, son kertede hükmünü tamamlayarak yerini en azından resmi alanda imam hatip liselerine ve ilahiyat fakültelerine bırakmıştır. Demek oluyor ki geçmişteki medrese ile bugün zihinlerde olan medrese arasında ilişki sadece bir isim benzerliğinden ibaret. Öyleyse günümüzde mektep ve medresenin birbirini daha yakından tanımaya ihtiyacı var.</p>
<p>Mektep ve medrese birbirlerini tanımalılar ki ne olup olmadıklarını doğru anlayabilsinler. Tanımadan yapılan her bir tanım esasında karşı tarafın bir tahrifi anlamına gelmektedir. Maalesef günümüzde her iki kurumun mensupları da karşı tarafı yeterince tanımadan onun yaptığı işleri hafife almakta hatta kimi zaman onunla çatışmaktadır. Oysaki her şeyin değişime uğradığı bir dünyada ne medrese eski medresedir, ne de mektep eski mekteptir. Modern eğitimde medrese veya medrese kafalılık dendiğinde bununla genellikle karşı taraf tahkir edilmiş olur. Medrese çevrelerinde ilahiyat kafalı dendiğinde ise bununla dinde yenilikçi, din tahripçisi, bir parça da dini ilimlerden yeterince haberdar olmayan topluluk kastedilir. Hâlbuki ilim meclisleri söz konusu olduğunda akıl akıldan üstün olur. Bilgi seviyelerinde eşitlik diye bir şey söz konusu olamaz. Tarihteki medrese ile günümüzde üniversite aynı şey olmadıklarından, bunlar birbiri ile rekabet eder kurumlar da olamazlar.</p>
<p><strong>Toplumsal Beklentiler ve Cami</strong></p>
<p>Toplumun olmazsa olmaz gerçekliklerinden birisi de dindir. Toplumun din ya da din adamı ile buluştuğu en merkezi kurum camidir. O nedenle dini alanda sözü olanın camiyi ihmal etme lüksü yoktur. Bu anlamda İslam toplumlarının ibadethane olma yanında en yaygın eğitim kurumu camileridir. Akademisyen de olsa din eğitimi veren hocaların camiyi ihmal etmemesi gerekir.</p>
<p>Tarihi tecrübe içerisinde bir diğer eğitim kurumu ise medreselerdir. İslam toplumlarında medreseler zengin tecrübeleri ve köklü eğitimleri ile müstesna bir yere sahiptir. Medreseler sadece dinî değil aynı zamanda tıp, astronomi, mühendislik vs. dünyevî ilimlerle de hizmet sunmuş ileri düzey müesseselerdir. Ancak şu var ki medreseler de zamanla her toplumsal müessesenin yaşadığı doğal süreci yaşamış ana eksenini ve varlık sebebini yitirmiştir. Günümüzde medreselerin dini alandaki görevini yürütmek üzere kurulan imam hatip okulları ya da ilahiyat fakülteleri vardır. Bu ise beraberinde bir takım tartışma ya da sürtüşmeleri getirmiştir. Onların mevcudiyetini çeşitli gerekçelerle kabullenemeyen bir kesimin varlığı bir vakıadır. Aynı şeyi medreseler için de söylemek gerekir.</p>
<p>İmam hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin ilk yıllarında kendilerinden bekleneni şu ya da bu sebepten tam olarak veremediği bilinmektedir. Bu durum toplumda din, dini hizmet ve din adamı tartışmalarını körüklemiştir. Zamanla ciddi düzelmeler ve kalitede artışlar söz konusu olsa da geçmişten beri var olan sürtüşme ya da serzenişler hala devam etmektedir. Bu sürtüşmelerin içten kaynaklanan sebepleri yanında dıştan kaynaklanan nedenlerini de göz ardı etmemek gerekir. Bu okullara dini eğitimin içerisinde olup da karşı tavır takınan belli bir kesime göre nitelikli dini eğitim ancak hususi mekânlarda ve daha özel eğitimli kişiler maharetiyle (medrese usulünde) verilebilir. Medreseye karşı çıkan bazı meslektaşlar ise orada okuyanları “medrese kafalı” olmakla itham edilebilmektedir.</p>
<p>Hâlbuki insaf sahibi herkes şu hakkı teslim eder ki her iki kurum da günümüz dünyasının din alanındaki ihtiyaçlarına tek başına cevap vermede yetersizdir. Karşılıklı işbirliğine muhtaçtır. Zaten özellikle temel İslam bilimleri alanında temayüz etmiş pek çok hocanın medrese olmasa da en azından medresenin öğretim sisteminden takviye aldıkları bir vakıadır. Medresenin de kendisini imam hatip liseleri ve ilahiyatlar karşısında sorgulayarak o kurumlardan azami derecede istifade etmesini bilmesi gerekir.</p>
<p><strong>Mevcut İlmi Durum ve Cami</strong></p>
<p>İnsanın bilmeye olan ihtiyacı, kendi tarihi kadar eskidir. Her dönemin kendine has eğitim öğretim kurumları vardır. Bugünkü anlamda modern eğitim öğretimi tarihte aynısıyla aramak beyhudedir. Ancak geçmiştekini de bugüne alternatif olarak sunmak aynı derecede yanlıştır. Ülkemiz söz konusu olduğunda medreseler bugün resmiyette bir karşılığı olmayan sivil eğitim kurumlarıdır. Tabii ki bir ihtiyaca cevap vermektedirler ama ilahiyat ya da imam hatip liselerinin alternatifi olmadıkları aşikârdır. Bunlar İslami ilimleri öğreten kurumlardır.</p>
<p>İslam’da ilim kuru bir iddia değildir. Âlim de sadece bilgi taşıyan kimse değildir. Âlim bilgisini hayatına tatbik eden kişi, ilim ise ameli sonuçları olan, dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen bir ameliyedir. Kısaca ilimden maksat kuru iddia peşinde koşmak ve faydasız tartışmalarla gündemi işgal etmek değildir. Gerek medrese çevrelerinden gerekse ilahiyat çevrelerinden tartışmalara malzeme sunanları, bağlamından kopuk bir takım nasları veya tarihi tecrübeleri suiistimal ederek tartışma çıkaranları iyi niyetli kabul etmek mümkün değildir. En azından başkasının değirmenine su taşıdıklarını görmezden gelmemek gerekir. Bununla birlikte şu öz eleştiriyi de yapmak gerekir: Özellikle ilahiyat fakültelerindeki akademik çevrelerin cami hizmetlerine daha çok zaman ayırarak bilgisini halka aktarması gerekir. Bu yolla sahih bilgiyi tabana ulaştırma fırsatı yakalayacağı gibi, halka yakın olmak suretiyle toplumun gerçek dini bilgi ihtiyacını da yakından görmüş olacaktır. Akademik çevrelerle toplum arasındaki dini kopukluk belli ölçüde giderilmiş olacaktır. Bu teklif, akademisyenler asli işleri olan araştırma ve akademik seviyede ders verme görevlerini terk etsinler anlamına gelmemektedir. Ancak bütünüyle halka yönelik dini hizmetlerin bir yana bırakılarak, pratikte hiçbir faydası olmayan hatta halk nazarında ne olduğu tam olarak anlaşılmadığından fitne ve dedikodulara sebep olan medyatik tartışmalara ayırdıkları zaman kadar da cami hizmetlerine zaman ayırmaları gerektiği anlamını taşımaktadır. Aksi uygulamalara giderek ilahiyat çevrelerinin dini irşat ve cami hizmetleri alanını ihmal etmeleri, hiç de hak etmedikleri bir takım dedikoduları beraberinde getirmekte; bu kesimin namaz kıldırmak, hutbe okumak, dua etmek, vaaz ve irşat vazifelerinde bulunmak hususunda yetersiz oldukları, bu nedenle bu hizmetlere yanaşmadıkları ithamına sebep olmaktadır. Bu nedenle akademik çevrelerin dini hizmetler alanını ihmal ederek başkalarına malzeme vermemesi gerekir. Bunlar içten bakış ve öz eleştirilerdir. İlahiyat fakültelerinin ve akademisyenlerinin kimi zaman toplum nazarında itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, onlar üzerinden dinin bizzat din adamları tarafından bile doğru anlaşılmadığı, dinin çözümlerinin günümüz dünyasına hitap etmediği, dini tahsil eden öğrencilerin ve onları eğiten hocalarının dahi ne denli savrulmalar yaşadığı izleniminin verilmeye çalışılması, modern dönemin sinsi din aleyhtarlığının bir parçasıdır.</p>
<p>Bu tür tuzaklara düşerek din ilimleri alanında çalışan akademisyenlerin ve klasik metoda dayalı eğitimle iştigal eden hocaların birbirini itibarsızlaştırma bedbahtlığına düşmemesi gerekir. Müslüman toplumların ameli mekânı cami, ilmi ve irfânî mekânı müesses-meşru eğitim kurumlarıdır. Bunlar çatışmak için değil, toplumsal fayda ve ahiret mutluluğu için var olan kurumlardır. Dinin kavramları ve müesseseleri kimsenin magazin malzemesi olmamalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/camiler-medreseler-ve-ilahiyat-fakulteleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Fıkhı’nda Güncelleme Mümkün mü?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-fikhinda-gu%cc%88ncelleme-mumkun-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-fikhinda-gu%cc%88ncelleme-mumkun-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şevket Topal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:32:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Fıkhı]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Şevket Topal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1830</guid>

					<description><![CDATA[Değişen şey, fakihin vermiş olduğu zaman ve mekana dayalı hükmün, gerektiğinde yeniden zaman ve mekan şartlarına uygun hale getirilerek yenisi ile yer değiştirmesi ameliyesidir. Burada değişen şeriatın sabiteleri değil, içtihadi hükümlerdir. Yani değişim dinin özünde değil, fakihin görüş dünyasındadır. “Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur.” Mecelle, 14. “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz.” Mecelle, 39. Asırlardır bilinmesine ve fakihler tarafından gerektiğinde titizlikle işletilmesine rağmen, değişim konusunun yeniden toplum gündemine gelmesinin çeşitli sebepleri vardır. Öncelikle şu kadarını ifade edelim ki, insanların bir kaderi olduğu gibi, kavramların da bir kaderi vardır. İnsanların hazları ve elemleri olduğu gibi, kavramların da inişli çıkışlı devirleri vardır. Bunlar tarihin seyri içerisinde olağan şeylerdir. Olağandışı olansa, bunların kendi mecralarından soyutlanıp hiç de hak etmedikleri muamelelere maruz kalmalarıdır. Çağımızda böyle bir durumla karşı karşıyayız. İsmet Özel’in “zor zamanda konuşmak” kitap başlığından esinlenerek söyleyecek olursak, zor zamanda bir şeyin hakikatini ortaya koyabilmek için meseleyi iyi etüt etmek gerekir. Bugün maalesef baş döndürücü hızda yaşanan hayat bizlere bu imkânı tanımamakta; (çoğunlukla ne olduğunu bilmeden) tartıştığımız şeyleri çabucak tüketme israfını bizlere yaşatmaktadır. Tağyir-Tebdil Mecelle’deki tabiri ile ifade edecek olursak teğayyur değişim, dönüşüm demektir. Teğayyur kelimesi fiil kipinde (yüğayyiru) Kuran’ı Kerim’de de geçer: “Bu, bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah’ın da verdiği &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Değişen şey, fakihin vermiş olduğu zaman ve mekana dayalı hükmün, gerektiğinde yeniden zaman ve mekan şartlarına uygun hale getirilerek yenisi ile yer değiştirmesi ameliyesidir. Burada değişen şeriatın sabiteleri değil, içtihadi hükümlerdir. Yani değişim dinin özünde değil, fakihin görüş dünyasındadır.</strong></p>
<p>“Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur.” Mecelle, 14.</p>
<p>“Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz.” Mecelle, 39.</p>
<p>Asırlardır bilinmesine ve fakihler tarafından gerektiğinde titizlikle işletilmesine rağmen, değişim konusunun yeniden toplum gündemine gelmesinin çeşitli sebepleri vardır. Öncelikle şu kadarını ifade edelim ki, insanların bir kaderi olduğu gibi, kavramların da bir kaderi vardır. İnsanların hazları ve elemleri olduğu gibi, kavramların da inişli çıkışlı devirleri vardır. Bunlar tarihin seyri içerisinde olağan şeylerdir. Olağandışı olansa, bunların kendi mecralarından soyutlanıp hiç de hak etmedikleri muamelelere maruz kalmalarıdır. Çağımızda böyle bir durumla karşı karşıyayız. İsmet Özel’in “zor zamanda konuşmak” kitap başlığından esinlenerek söyleyecek olursak, zor zamanda bir şeyin hakikatini ortaya koyabilmek için meseleyi iyi etüt etmek gerekir. Bugün maalesef baş döndürücü hızda yaşanan hayat bizlere bu imkânı tanımamakta; (çoğunlukla ne olduğunu bilmeden) tartıştığımız şeyleri çabucak tüketme israfını bizlere yaşatmaktadır.</p>
<p><strong>Tağyir-Tebdil</strong></p>
<p>Mecelle’deki tabiri ile ifade edecek olursak teğayyur değişim, dönüşüm demektir. Teğayyur kelimesi fiil kipinde (yüğayyiru) Kuran’ı Kerim’de de geçer: “Bu, bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah’ın da verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden ve Allah’ın işiten, bilen olmasındandır.” (el-Enfâl, 53). Değişimi ifade eden daha başka kelimeler de vardır. Tebdîl onlardan bir tanesidir. O da teğayyura benzer bir anlam içerir. Ancak aralarında şöyle bir fark vardır: Tağyir, lafzın zahirine dayalı hükmün zamanla manada meydana gelen yeni duruma bağlı olarak değişmesini, tebdîl ise şer’î bir hükmün yerini bir başka şer’î hükme bırakmasını (kökten değişimini) ifade eder. Daha teknik ifade ile söyleyecek olursak tebdilden kasıt, nesihtir. İnsanın olduğu yerde zamana ve mekâna bağlı bir takım değişimlerin olacağını bütün aklıselim sahipleri kabul eder. İslam hukuku (fıkıh) da değişimi kural olarak kabul etmiştir. Bu kuralın işlevsel olduğu alan fıkıh olduğuna göre, o zaman fıkıh âlimlerimizin bu kuralı nasıl anladıklarına ve nerede kullandıklarına bakmamız gerekir. Değişim konusunda ancak onların bu sahadaki eserlerinden hareketle karar verebiliriz.</p>
<p>Günümüzde İslam toplumlarında cereyan eden hadiselerin içten ve dıştan kaynaklanan pek çok sebebi vardır. Kabul etmek gerekir ki Müslüman toplumlar modern dönemde kendilerine has güçlü bir sistem kuramamışlar, başkalarının etkisine maruz olarak yaşamışlardır. Bu da beraberinde toplumsal çelişkileri ve çarpıklıkları getirmiştir. Özellikle ortadoğu coğrafyası çok kültürlü ve çok devletli yapısıyla bunun için münbit bir zemin oluşturmuştur. Neticede bu coğrafya (petrol, doğal gaz, darbe gibi) sebebi ne olursa olsun, sık sık iç ve dış müdahalelere (kaos ve istikrarsızlığa) açık hale gelmiştir. Her bir olumsuzlukta ise fatura büyük ölçüde İslam’a mal edilmiş; İslam’ın asla tasvip edemeyeceği olaylar üzerinden maalesef İslam sorumlu tutulmuştur. Bu yazıda İslam hukukunun genel kaidelerinden ikisi dikkate alınarak, Müslümanların hayatında değişimin hangi alanlarda ve nereye kadar olması gerektiği hususunu biraz da sorgulayarak ele alacağız. Mecelle-i Ahkam-ı Adliye’nin baş kısmında yer alan bu iki genel kaide şu şekildedir: “Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur” Md. 14. “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkamın Teğayyuru İnkar Olunamaz” Md. 39.</p>
<p>Birinci kaidede “hükme delaleti kesin bir nassın mevcudiyeti halinde, söz konusu meselede içtihat ile hüküm vermek caiz değildir.” denilirken, ikinci kaidede “zamanın değişmesi halinde, örf ve âdete bağlı kalınarak verilen hükümler de değişir.” hükmü ifade edilmiştir. Bu kaideler içerik analizi yapılmadan yüzeysel bir okumaya tabi tutulacak olsaydı, birinci kaidenin “içtihat yolunu büyük ölçüde kapattığını”, ikinci kaideninse “her ne vakit başınız sıkışırsa zamansal ve mekânsal açıdan yeni bir durum değerlendirmesi yaparak yeni hale göre şekil alın” demek icap ederdi. Yani kaidelerden birincisinden bakarak İslam’ın donuk ve evrenselliğe kapalı olduğunu, ikincisine bakarak ise İslam’ın sürekli değişime açık çağdaş bir hukuk sistemi olduğunu söylemek mümkün olurdu. Oysaki hakikat hiç de yukarıda tasvir edildiği gibi değildir. Bunun böyle olmadığını anlamak için öncelikle İslam hukukunun (fıkhın) genel kuralları dendiğinde bundan neyin kastedildiğine, hangi alanlarda ve niçin bu türden kurallara ihtiyaç duyulduğuna bakmak gerekir. Aksi takdirde bağlamından koparılan bir kaide üzerinden dinin bütün sabitelerini ve hassasiyetlerini ortadan kaldıracak tarzda yorumlara gidilebilir. İçinde bulunduğumuz asırda tam da böyle bir hali yaşamaktayız. Zira pek çok kalem erbabı tarafından gündelik yazılarda bağlamından kopuk ve gelişi güzel olarak bu iki kaide bahse konu edilmekte, bu durum, toplum nezdinde de doğal olarak bir kavram kargaşasının yaşanmasına, meselenin eksik ya da yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermektedir.</p>
<p>Bugün bildiğimizden oldukça farklı bir düzlemde gelişen ve hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz. Buna günümüzde modern dünya denmektedir. Modern dünya gelenek karşıtlığı üzerine kurgulandığından, buradan beslenen zihniyet üzerinden insanın manevî dinamikleri yapaylaştırılmakta; amaç ve fonksiyonlarından uzaklaştırılmaktadır. Modern zihniyet, geleneğin kurduğu bütün kurumları ve kavramları yıkarak yerine kendi yozlaştırılmış dünyasını ikame etmektedir. (Guénon, 2012: 241 vd.). Bu yozlaştırılmış dünyada, bilgiye dayalı doğruluk ve kesinlik yerine zan ya da kanaate dayalı göreceli bir dünya inşa edilmektedir. Bu dünyada toplumun ve dinin yerleşik doğruları yerine kişinin kendine göre doğruları ortaya çıkmaktadır. Bu ise toplumsal çatışma ya da tahammülsüzlüğün en büyük nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysaki şüphe var diye kesin ve yerleşik bilgiler terk edilemez. (Askerî, 1997: 98).</p>
<p><strong>Modernite-Gelenek</strong></p>
<p>Gerçekten de günümüzde en çok konuşulan sorunları alt alta sıralayacak olursak çevre, aile, şiddet, finansal kriz, yönetici-yönetilen ilişkileri ve çocuk sorunları gündemin ilk sıralarını işgal eder. Dikkat edilirse burada sıralanan sorunların neredeyse tamamına yakını doğrudan insanla alakalı gözükmektedir. Bu sorunların her birinin çözülmesi gerekir. Ancak dünyasını makinaların ve mekanikleşen bir hayatın işgal ettiği toplumlar insanî sorunlara nasıl çözüm üretecek? Gelenekte insanın tüm sorunlarına bir şekilde çözüm üretiliyordu ve insanların Müslümanca yaşamalarının yolları kendilerine gösteriliyordu. Fakat modern sorunların pek çoğu gelenek dışında oluşmuş, haliyle cevapları da geleneksel ilimlerde pek yer almamıştır. Hakikat şu ki modernite zaten geleneği dışlama esasına dayandığından çağımız insanına fıkıh merkezli makul çözümler dahi itici gelmektedir.</p>
<p>Bugün tartışmalar daha çok gelenekte yer alan fıkhi kavramların bağlamından ve anlamından koparılarak tağyiri ve tahrifi çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Mana boyutunu ihmal ederek mevcudiyetini madde üzerine inşa eden bir yapı, kısa sürede maddedeki değişmeye bağlı olarak farklılaşacaktır. Dolayısıyla geleneğin öngördüğü mana boyutunu ihmal eden modernitenin ürettiği değerlerin sürekliliği ve devamlılığı da olamayacaktır. Bugün çabuk bozulmanın ve erken yıpranmaların temel nedenlerinden birisi de budur. (Guénon, 2012: 251-252.) Modernitenin bu tutumu karşısında geniş anlamda geleneğin, dar anlamda ise gelenek üzerine inşa edilen ilim anlayışının büyük sarsıntılar geçireceğini tahmin etmek hiç de zor olmayacaktır. Zira yeni durum ile birlikte dinî ve derûnî olanın yerini modern ritüeller ve İslamî daireden beslenmeyen kulluk anlayışları almıştır.<br />
Bu ise bir tür sapmadır. İslam ilim geleneğinde ise sapma değil, sisteme dâhil olma esastır.</p>
<p>İslam âlimlerinin insana, kâinata ve ilme bakışında takip ettikleri sistemin temelinde denge/adalet vardır. Onlar bir şeyin hakikatine vakıf olmak adına meselelere gelişigüzel değil, biri tümel (küllî) diğeri tikel (cüz’i) iki farklı boyuttan bakmışlardır. Bu bakış adalet açısından gerekli olduğu kadar, dinin sabiteleri ve değişkenleri açısından da gereklidir. Zaten onlar bu ayırımı yapabildikleri için “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz.” fıkıh kuralını üretebilmişlerdir. Üretilen bu kaide ana gövdeye dayalı hükümler açısından bir yok oluşun başlangıcı değil, aksine her çağda her daim var oluşun hukukî ilkesidir. Bu hususu biraz daha açacak olursak; İslam, insana ve kâinata beş tümel maslahat üzerinden şekil verir. Burada temel amaç zulmü ve şiddeti engelleyerek insanların din, can, ırz, mal ve aklını korumaktır. Âlimlerimizin ilimleri tasnif ederken de benzer saiklerden hareket ettikleri görülür. İslam âlimlerine göre ilimler bir açıdan dinî ilimler ve dünyevi (tecrübi) ilimler ayırımına tabi tutularak bu alanda değişimin adresi de işaret edilmiştir.</p>
<p>İlim dendiğinde bununla sağlam delile dayalı ve şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde bir şeyin hakikatini ortaya koymak kastedilir. Böyle bir bilgiyi ise ancak âlim vasfına sahip kişi ortaya koyabilir.</p>
<p>İlmin zıddı cehalet olup, cahil tarafından gelişi güzel söylenen sözleri ifade eder. (Askerî, 1997: 81.) Bir şey vasıfları üzerinden anlatılıyorsa o takdirde tanımdan değil, ancak tasvirden söz edilir. Tasvir ise bir şeyin hakikatini değil, onun arızi yani geçici hallerini esas alarak bilgi sunar. (Askerî, 1997: 33.)</p>
<p>Konuya fıkıhtaki hükümler açısından yaklaştığımızda bu alandaki değişimin ilim (müsellem) olarak gelen bilgiler üzerinden değil, arızi özellik gösteren vasıflar üzerinden gerçekleştiği görülecektir. Esasında İslam âlimlerinin, müttefekun aleyh (yerleşik hükümleri) ve muhtelefün fih (içtihat zenginliği) üzerinden gerçekleşen oldukça dengeli bir ilim geleneği vardır ve öyle de olmak zorundadır. Aksi halde dinî hükümlerin sabitelerini ve değişkenlerini belirlemek mümkün olamayacaktır. Bugün maalesef gelenekli olmak olumsuz bir şey gibi gösterilmektedir.</p>
<p>Dünya ve ahiret saadeti ancak ilimle elde edilir. Dünyanın nizamı insanların gayretleri ile mümkün olabilir. Bu açıdan ilim üç ana fonksiyon icra eder: Zaruri: Yaşam için zorunlu yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak yer temini gibi. Hacî: Ziraatta, dokumacılıkta temel ihtiyaçların üretiminde kullanılan aletler gibi. Tahsini: Üretileni tamamlayarak sanata dönüştürme gibi. Bütün bu aşamaların faydalı şekilde ve sanatsal bir değerde gerçekleşebilmesi için insanların doğru yönlendirilmesi gerekir. Bu ise iyi bir toplumsal idareyle, mütefekkir âlimlerle ve nihayetinde halkla âlimin irtibatını kuracak hatipler yoluyla gerçekleşebilir (Gazâlî, 1989: I, 40 vd). Bu üç alanda üretilen bilginin bir başka özelliği ise tecrübe yoluyla değişime ve gelişime açık olmasıdır. Zira tecrübe sayesinde insan hem tekrara düşmekten kurtulacak hem de her seferinde yeniden başa dönme döngüsünden azat olacaktır. Müslümanların ilim anlayışındaki tecrübe sadece deneysel alanla sınırlı değil, aynı zamanda ruhî olanı da kapsayacak genişliktedir. Bu sebepledir ki Müslümanlar hat sanatı, hitabet sanatı, süsleme sanatı yanında estetik çeşmeler, sebiller, hamamlar ve selatin camileri inşa ederek mekânlara da inançlarından kaynaklanan ruhu vermişlerdir. Bu alan ilmin fenne dönüştüğü alandır. Değişime ve eleştiriye açık bir alandır. Temel karakteri, sürekli yenilenme ve mükemmele ulaşma arzusudur.</p>
<p>İlmin ve eğitimin bu dünyaya dönük ferdî ya da içtimaî yönleri olmakla birlikte asıl amacı insanların kurtuluşunu, ebedî saadetini sağlama ve neticede uhrevî güzellikleri elde etmektir. İslam düşüncesinin merkezinde Kur’an yer alır. Müslüman âlimin temel görevi onun manasını en sahih bir şekilde anlamak ve başkalarına aktarmaktır. Esasında bütün İslâmî ilimlerin ortaya çıkış sebebi Kur’an’ı doğru bir şekilde anlamaktır. Anlam ise nazarî ya da amelî olabilir. Öyleyse burada anlamdan kasıt amelî olanı amelle, nazarî olanı ise akıl ve burhan yoluyla idraktir. Bu anlamda İslâmî ilimler kategorisi içerisinde yer alan aklî ilimler de naklî ilimler de doğrudan ya da dolaylı olarak Kur’an’ı açıklama görevini icra ederler. Bu halin muhafazası için öncelikle Kur’ân’ın sahih anlamını muhafaza etmek gerekir. Müslüman âlimlerin ortaya koymuş oldukları devasa lügatler bu amaca hizmet etsinler diye kaleme alınmışlardır. Bu yolla Kur’an’ın ıstılahları gelecek kuşaklara doğru bir şekilde aktarılarak, onların dillerinde ve kültürlerinde de bir İslamlaşma süreci başarıyla tamamlanabilmiştir. (Attas, 2003: 168 vd.)</p>
<p><strong>Fıkıh Ahkamı-Fıkıh Usulü</strong></p>
<p>Her iki kural da İslam hukukunun genel kaideleri arasında yer alır. Genel kaidelerin en önemli özelliklerinden birisi de genellik içermesidir. Bazı durumlarda bu kuralların istisnası olsa da istisnalar kaideyi bozmaz. Haliyle her hangi bir ortamda ya da bağlamda bu kaidelerin zikredilmiş olması, o alanda fetva verildiği anlamına gelmez, aksine genel zihniyeti hatırlatır. Genel kurallar fıkıhta iki farklı alanda karşımıza çıkar: Fıkıh ahkâmı ve fıkıh usulü.</p>
<p>Fıkıh usulü, fıkhın genel sistematiğine aittir. Daha yerleşiktir ve genellikle değişime/içtihada kapalıdır. Zira buradaki amaç sistemi/metodolojiyi belirlemektir. Yukarıda zikredilen iki genel kaide bu alan için söylenmiş değildir.</p>
<p>Fıkıh ahkâmı ise amelî hayatla alakalıdır. Amelî hayat içerisinde zamana bağlı olarak değişen hükümler olduğu gibi Hz. Peygamber’den itibaren değişmeksizin devam eden hükümler de vardır. Yukarıda zikredilen iki genel kaide bu vakıayı ifade için söylenmiştir. Öyleyse mevrid-i nass halinde içtihat edilmemesi ilkesi ve bunun yanında ezmanın teğayyuru halinde hükmün de değişeceği hususu, fıkıh ahkâmı (amelî/gündelik hayat) ile ilgilidir.</p>
<p>Bu iki kaide, İslam hukuk ilminin meselelere genel bakışını belirleyen Allah’ın iradesinin ve Hz. Peygamberin öğretisinin tarihsel olmadığı ve ana ilkelerin her çağda esas olduğu kuralına aykırı bir durum içermez. Sözü edilen ve günümüzde çokça zikredilen bu iki kural bağlamından koparıldığında, İslam hukuku açısından asla kabulü mümkün olmayan kapıların aralanacağı muhakkaktır. Nitekim uzmanlık alanı olsun ya da olmasın kimilerince çeşitli vesilelerle başta faiz, miras payları, tesettür gibi nasla düzenlenen ve üzerinde âlimlerce tarih boyunca ittifak edilmiş pek çok temel meselede dahi sınırları zorlayan sözler söylenebilmektedir. Bunlara tabii ki ehlince ve usulüne uygun söylenmediği için fetva dememiz mümkün değil. Öyleyse bu yazıda söz konusu edilen iki kaide usulle değil, fıkıhla ilgili kural olduğuna göre bunların fıkıh kitaplarında hangi bağlamda ve ne şekilde geçtiğine bakmak gerekir.</p>
<p>Örneklerine bakıldığında fıkıhta “ezmanın teğayyuru ile ahkamın teğayyuru inkar olunamaz” kuralı ile fakihlerin fıkıh sistematiğini kastedecek şekilde bir açıklama ya da örnekleme yapmadıkları anlaşılmaktadır. Bununla kastedilen şeyler daha çok gündelik hayatta cereyan eden hususlardır.</p>
<p>İslam hukuku âlimlerimiz içtihatlarını yaparken öncelikle ele aldıkları meseleyle ilgili hükmü açıklayıcı sarih bir nassın olmadığına bakmışlardır. Nassın varlığı halinde onun hükmü neyi gerektiriyorsa ona tabi olmuş, bu konuda bir de yerleşik kural geliştirerek “Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur.” (Md. 14) diyerek, nassa aykırı bir içtihadın geçerli olamayacağını ifade etmişlerdir. Ancak aynı mezhebe ait fıkıh kitaplarında aynı hukuk sisteminden beslenen fakihlerin hatta Hz. Peygamberin açık uygulaması olmasına rağmen Hz. Ömer gibi büyük sahabilerin dahi tam aksi uygulamalarının varlığı da bir vakıadır. Fakihlerimiz bunun öze muhalefet ya da tutarsızlık olmadığını tespit etmişler ve hükmün zamana ya da mekâna bağlı değişik sebepler (illetler) üzerine bina edilmesi halinde, yeni duruma göre değişimin de kaçınılmaz olacağını kurala bağlamışlardır. Yani bu halde iken değişen şey, fakihin vermiş olduğu zaman ve mekana dayalı hükmün, gerektiğinde yeniden zaman ve mekan şartlarına uygun hale getirilerek yenisi ile yer değiştirmesi ameliyesidir. Burada değişen şeriatın sabiteleri değil, içtihadi hükümlerdir. Yani değişim dinin özünde değil, fakihin görüş dünyasındadır.</p>
<p>Gerçekten de temel fıkıh kaynaklarına baktığımızda “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz” kuralının yer aldığı hükümlerin daha çok gündelik yaşayışla, aile düzeniyle, alış verişle, piyasa düzeniyle, şahitlikle, mesleki tutumla, sanatkârın yaptığı işle ilgili şahsi ya da mali sorumluluğu ile alakalı olduğunu görürüz. Örneğin; acemi terzinin mala zarar vermesi halinde tazminle yükümlü olması, satılan malın teslim şekli, yeri ve zamanı, mahkemede şahitlik yapacak kişilerde aranacak şartlar, vakıf mallarının kiralama usulleri, gaspçının mal üzerinde kendi malıymış gibi masraf yaparak tasarrufa gitmesi halindeki durumu örnek verilebilir. Bunun yanında ibadet hayatı söz konusu olduğunda, namazlarda kıraatin uzun tutulup tutulmaması noktasında cemaatin camiye daha çok gelmesini temin gayesi ile kısa tutulması ve buna benzer gündelik hayata dair hususların zikredildiğini görürüz. Bugün buna modern hayatın kaçınılmaz olarak önümüze getirdiği daha başka hususları da ekleyebiliriz. Bunlar ciddi anlamda fıkhî tetkik ve çözüm gerektiren hususlar olup, magazin üslubuyla ele alınacak konular değildir.</p>
<p><strong>Netice</strong></p>
<p>Müslümanların amel dünyasını belirleyen ve Müslüman âlimlere özgü olan iki mühim ilim dalı vardır. Bunlardan birincisi Fıkıh usulüdür. Fakihler fıkıh usulünün kati/kesin kurallar içermesi gerektiğini düşünürler ve bu ilmi bu şekilde vasıflandırırlar. Onun bu şekilde vasıflandırılması hayatı ya da düşünceyi durdurma anlamı taşımaz. Tam aksine düşünce ve yaklaşımda göreceliği kaldırmayı amaçlar. Fıkıh usulü, hukuk üzerindeki tartışmaları en aza indirme amacını güder.<br />
Oysaki günümüzde onun bu özelliği tam aksi bir istikamette gündem konusu yapılarak tartışmaların ve ihtilafların kaynağı gibi algılanmaktadır. Usul ilmimiz, aktüel ve siyasi tartışmaların bir nesnesi haline getirilerek gerçek fonksiyonu olan Müslümanların ameli hayatına çözüm üretme fonksiyonundan uzaklaştırılmak istenmektedir. Bu doğru değildir.</p>
<p>Günümüzde fıkıh usulü üzerinden yapılan tartışmalar genellikle teorik alanda cereyan etmekte, gerçek hayata dair çok az şeyler söylemektedir. Söylenen şeylerin geneli ise fıkıhtan üretilen hükümler olmak yerine, geçmişte mevcut çözümlerin tekrarı veya naklinden ibaret kalmaktadır.</p>
<p>Fıkıhtaki hükümlerin zaman değiştikçe yeni duruma göre şekilleneceği gerçeği, zaten Müslüman âlimlerin ortaya koyduğu genel bir kural olup, fıkhın ve içtihadın anlamını yansıtan bir ilkedir. İslam hukukunun sürekliliği ve evrenselliği de burada yatmaktadır. Ancak bu ilke asla bağlamından koparılmamalı; sahasının sistem değil, genellikle gündelik hayatla sınırlı olduğu gerçeği hatırdan uzak tutulmamalıdır. Bu kural modernizmin bir ilkesi değil, aksine gelenekli fıkhın her çağ için geçerli dinamizmidir.</p>
<p>Fıkıh usulü bize doğru düşünmenin ve doğru hüküm vermenin temel ilkelerini verirken, fıkhımız ve içtihat mekanizmamız da aynı alandaki farklı görüşlerin bir zenginlik ve çeşitlilik olduğunu gösterir. Bu çerçevede fıkıhta mevcut olan her hüküm sırf zaman değiştiği için değişmeyeceği gibi, zamanın değişimine bağlı olarak geçmişte verilen bir hüküm de sırf fıkıh kitaplarında böyle yazılı diye aynen sabit kalacak değildir. Her iki ilkemiz bunun ölçüsünü vermektedir.</p>
<p>Yararlanılan Kaynaklar:<br />
Guénon, R. Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri.<br />
Mecelle-i Ahkam- Adliyye.<br />
Attas, Seyyid Nakip, İslam Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi.<br />
Gazali, el- Mustasfa.<br />
Askerî, el-Furûku’l-Lugaviyye,</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-fikhinda-gu%cc%88ncelleme-mumkun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
