<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>selefi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/selefi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 19 Sep 2022 07:07:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>selefi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ehli Sünnet Mensupları Selefilere &#8220;Siz Ehli Sünnet Değilsiniz&#8221;; Selefiler Eş&#8217;ari ve Maturidi Olan Ehli Sünnet Mensuplarına Siz Bid&#8217;at Ehlisiniz Demekten Vazgeçmelidir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ehli-sunnet-mensuplari-selefilere-siz-ehli-sunnet-degilsiniz-selefiler-esari-ve-maturidi-olan-ehli-sunnet-mensuplarina-siz-bidat-ehlisiniz-demekten-vazgecmelidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ehli-sunnet-mensuplari-selefilere-siz-ehli-sunnet-degilsiniz-selefiler-esari-ve-maturidi-olan-ehli-sunnet-mensuplarina-siz-bidat-ehlisiniz-demekten-vazgecmelidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2022 07:07:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[bidat]]></category>
		<category><![CDATA[selefi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18470</guid>

					<description><![CDATA[Ümmet olarak bunu başarmak zorundayız. Şayet gayemiz Allah rızası ise bunu başarmak zorundayız. Önce bir algıya değinmek istiyorum. İtikadi anlamda ehli sünnet deyince akla Eş&#8217;ari ve Maturidi geliyor. Yani sanki bunların dışındakiler ehli sünnet değildir gibi bir anlam ortaya çıkıyor. Oysa burada büyük bir yanlış var. Eşari ve Maturidi h. 3. asırda ortaya çıkmış ve ehli sünneti sistemleştirmiş alimlerdir. Peki ilk iki asırda olanlar nedir? Bu asırlarda yaşayan alimler ehli sünnet değil midir? Bu asırlarda Ebu Hanife, İmam Malik, imam Şafii, Ahmet b. Hanbel ve pek çok ashabu&#8217;l-hadis yaşanmıştır. Sıfatlar konusunu dikkate alarak söylemek gerekirse bu asırlarda ulemanın kahir ekseriyeti te&#8217;vil taraftarı değildir. Yani bugünün ifadesi ile söylersek bu insanlar selefidir. Ne olacak şimdi? Bu alimleri ehli sünnet kabul etmeyecek miyiz? Sıfatları te&#8217;vil etmediler diye ehli sünnet dışında mı kalacaklar? Hayır, onlar da ehli sünnettir. O zaman ehli sünnet deyince akla gelen o ilk algıyı yani Eş&#8217;ari ve Maturidi olma algısını terk etmek durumundayız. Gelelim Eşari ve Maturidinin ehli bid&#8217;at olmasına&#8230; Bunlara bugün bir takım selefiler tarafından acımasızca bid&#8217;atçı deniliyor. Neden? Selef-i salihinin yolundan ayrıldıkları için. Yani yine sıfatlar üzerinden söylersek sıfatları te&#8217;vil ettikleri için. Zira onlardan önce tevil yoktu. Bunlar te&#8217;vil etmek suretiyle bir bid&#8217;at ortaya çıkarmış oldular. Soruyorum: &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ümmet olarak bunu başarmak zorundayız. Şayet gayemiz Allah rızası ise bunu başarmak zorundayız.</p>



<p>Önce bir algıya değinmek istiyorum. İtikadi anlamda ehli sünnet deyince akla Eş&#8217;ari ve Maturidi geliyor. Yani sanki bunların dışındakiler ehli sünnet değildir gibi bir anlam ortaya çıkıyor. Oysa burada büyük bir yanlış var. Eşari ve Maturidi h. 3. asırda ortaya çıkmış ve ehli sünneti sistemleştirmiş alimlerdir. Peki ilk iki asırda olanlar nedir? Bu asırlarda yaşayan alimler ehli sünnet değil midir? Bu asırlarda Ebu Hanife, İmam Malik, imam Şafii, Ahmet b. Hanbel ve pek çok ashabu&#8217;l-hadis yaşanmıştır. Sıfatlar konusunu dikkate alarak söylemek gerekirse bu asırlarda ulemanın kahir ekseriyeti te&#8217;vil taraftarı değildir. Yani bugünün ifadesi ile söylersek bu insanlar selefidir.</p>



<p>Ne olacak şimdi? Bu alimleri ehli sünnet kabul etmeyecek miyiz? Sıfatları te&#8217;vil etmediler diye ehli sünnet dışında mı kalacaklar? Hayır, onlar da ehli sünnettir. O zaman ehli sünnet deyince akla gelen o ilk algıyı yani Eş&#8217;ari ve Maturidi olma algısını terk etmek durumundayız.</p>



<p>Gelelim Eşari ve Maturidinin ehli bid&#8217;at olmasına&#8230; Bunlara bugün bir takım selefiler tarafından acımasızca bid&#8217;atçı deniliyor. Neden? Selef-i salihinin yolundan ayrıldıkları için. Yani yine sıfatlar üzerinden söylersek sıfatları te&#8217;vil ettikleri için. Zira onlardan önce tevil yoktu. Bunlar te&#8217;vil etmek suretiyle bir bid&#8217;at ortaya çıkarmış oldular.</p>



<p>Soruyorum: Bu eyleme yani te&#8217;vil etme eylemine bid&#8217;at demenin ne anlamı var? Evet, sahabe, sıfat ayetlerini te&#8217;vil etmemiştir. Çünkü onların zamanında böyle bir sorun yoktu, böyle bir ihtiyaç da ortaya çıkmamıştır. Biz sahabenin zihninde sıfat ayetlerinin nasıl algılandığını bilmiyoruz. Örneğin yedullah deyince bunu olduğu gibi mi kabul ettiler yoksa zihinlerinde bunun Kudret olduğuna dair bir anlam mı vardı? Onu bilmiyoruz; hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. Zira bu konu ile ilgili herhangi bir rivayet, o dönemde herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Bu durum aynen şuna benzer: Huruf-i mukatta&#8217;a var. Bu harflerin muahhar dönemde 30&#8217;a yakın te&#8221;vili olmuştur. Ancak bu te&#8217;villerden herhangi birinin sahabe döneminde ve sahabenin zihninde olduğunu bilmiyoruz. Sahabeden huruf-i mukatta&#8217;aya dair herhangi bir bilgi ve belge bize nakledilmemiştir. Çünkü o dönemde böyle bir sorun yoktu, böyle bir ihtiyaç da ortaya çıkmamıştı. Dolayısıyla sahabenin bu harfleri nasıl algıladığını bilemiyoruz. Şimdi muahhar dönemde ortaya çıkan te&#8217;villerden uygun bir veya birkaçını kabul etmek selef-i salihinin yolundan ayrılmak mıdır? Bid&#8217;at bir görüşe meyletmek midir?</p>



<p>O zaman şunu söylemek durumundayız: Sahabe, selef-i salihin sıfat ayetlerini te&#8217;vil etmemiş olabilir. Biz ise te&#8217;vil etmek durumunda kalabiliriz. Şartlar değişmiş, köprünün altından çok su akmıştır. Burada önemli olan dilin imkan dairesinden dışarı çıkmamaktır. Onun içindir ki, örneğin yedullah ifadesini te&#8217;vil ederken buna kudret anlamını vacipmiş gibi vermek değil de bir imkan olarak öyle yorumlamak gerekmektedir. Biz bu ifadenin kudret anlamına geldiğini kesin olarak bilmiyoruz. O zaman &#8220;kesin bunun anlamı kudrettir&#8221; demek de mümkün değildir. Ama kudret olması imkan dahilindedir. Dolayısıyla bu imkanı kullanmak gayet tabiidir. Bid&#8217;at ile de alakası yoktur.</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki, bu konuda isteyen sükut eder, ayetin zahirine teslim olur; isteyen de bu şartlarda öyle daha güzel mücadele edileceğine inanarak te&#8217;vil eder. Dolayısıyla te&#8217;vil eden teslim olanı ehli sünnet değil diyerek dışlamaz; teslim olan da te&#8217;vil edeni bid&#8217;atçı olarak nitelemez. Yoruma saygı duyar.</p>



<p>Çok mu zor?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ehli-sunnet-mensuplari-selefilere-siz-ehli-sunnet-degilsiniz-selefiler-esari-ve-maturidi-olan-ehli-sunnet-mensuplarina-siz-bidat-ehlisiniz-demekten-vazgecmelidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siz, Selefiliğin Hangi Kolundansınız?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/siz-selefiligin-hangi-kolundansiniz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/siz-selefiligin-hangi-kolundansiniz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Dec 2020 08:17:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[selefi]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16346</guid>

					<description><![CDATA[Bugünkü makalemizi selefiliğe ayırdık; zira selefilik, başlangıçta tüm Müslümanların temel referansı iken, bugün neredeyse herkesin adından bile korktuğu bir örgüt haline gelmiştir. Geçen gün bir tv’de ispiyoncunun biri, fikirlerini beğenmediği Müslümanları “selefilik” ile suçlayarak kendi saçmalıklarını örtmeye çalışıyordu. Halbuki selefiliğe en çok uyan kendi düşüncelerdir. Şimdi bakalım bu selefilik nedir, kimler selefidir?Kelime olarak ilkler, önce gelenler, önde olanlar anlamına gelen selef, İlim ve fazilet açısından Müslümanların ilkleri ve önderleri sayılan sahabe ve tabiin için kullanılan bir kavramdır. Selefin ilim ve fazilet olarak üstün kabul edilmesi, şu hadise/rivayete dayandırılmaktadır:“Ümmetimin en hayırlısı benim döneminde yaşayanlardır. Sonra onların ardından gelenler, sonra da onları takip edenlerdir.” Bu rivayetin sıhhati bir yana, elbette Resulullah as ile birlikte yaşayan ve her gün vahiyle hemdem olan Müslümanlar, dini en doğru anlayan ve yaşayan kimseler olmuşlardır; ancak Resulullah’ın vefatından sonra yaşayanlar için aynı kanaati sürdürmek pek mümkün görünmemektedir; zira tarih, Nebi as sonrası yaşanan fecaatı gözler önüne sermektedir. Bilindiği gibi, Nebi as sonrası Müslümanlar başta hilafet/siyaset olmak üzere, irtidat olayları, kader konusu, büyük günah işleyenlerin durumu, akıl ve nakil sorunu, Kur’an’ın mahluk olup olmadığı konusu gibi pek çok konuda karşı karşıya geldiler, bölündüler, parçalandılar. Hatta Cemel ve Sıffin adıyla bilinen iç savaşlar ve Harre, Kerbela gibi katliamlar yaşadılar. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bugünkü makalemizi selefiliğe ayırdık; zira selefilik, başlangıçta tüm Müslümanların temel referansı iken, bugün neredeyse herkesin adından bile korktuğu bir örgüt haline gelmiştir. Geçen gün bir tv’de ispiyoncunun biri, fikirlerini beğenmediği Müslümanları “selefilik” ile suçlayarak kendi saçmalıklarını örtmeye çalışıyordu. Halbuki selefiliğe en çok uyan kendi düşüncelerdir.</p>



<p>Şimdi bakalım bu selefilik nedir, kimler selefidir?<br>Kelime olarak ilkler, önce gelenler, önde olanlar anlamına gelen selef, İlim ve fazilet açısından Müslümanların ilkleri ve önderleri sayılan sahabe ve tabiin için kullanılan bir kavramdır.</p>



<p>Selefin ilim ve fazilet olarak üstün kabul edilmesi, şu hadise/rivayete dayandırılmaktadır:<br>“Ümmetimin en hayırlısı benim döneminde yaşayanlardır. Sonra onların ardından gelenler, sonra da onları takip edenlerdir.”</p>



<p>Bu rivayetin sıhhati bir yana, elbette Resulullah as ile birlikte yaşayan ve her gün vahiyle hemdem olan Müslümanlar, dini en doğru anlayan ve yaşayan kimseler olmuşlardır; ancak Resulullah’ın vefatından sonra yaşayanlar için aynı kanaati sürdürmek pek mümkün görünmemektedir; zira tarih, Nebi as sonrası yaşanan fecaatı gözler önüne sermektedir.</p>



<p>Bilindiği gibi, Nebi as sonrası Müslümanlar başta hilafet/siyaset olmak üzere, irtidat olayları, kader konusu, büyük günah işleyenlerin durumu, akıl ve nakil sorunu, Kur’an’ın mahluk olup olmadığı konusu gibi pek çok konuda karşı karşıya geldiler, bölündüler, parçalandılar. Hatta Cemel ve Sıffin adıyla bilinen iç savaşlar ve Harre, Kerbela gibi katliamlar yaşadılar.</p>



<p>Bu iç savaş ve karışıklıklardan dolayı Müslümanlar sığınacak bir kale aradılar ve haklı olarak “ilk kurucular” diyebileceğimiz sahabe ve tabiine (selefilere) sığındılar. Onların görüş ve inançlarına bağlanarak işin içinden çıkmaya çalıştılar.</p>



<p>Şimdi bakalım! On iki asır geçmesine rağmen halen güncelliğini koruyan bu Selefiliğin temel argümanları nedir ve kimler selefidir?<br>Selefilik; Kur’an ve hadisle birlikte, sahabe, tabiin ve hatta tebe-i tabiinin söz ve davranışlarına kutsiyet atfeden, nassı dokunulmaz kılan, nakli/rivayetleri temel referans kabul eden, akıl, tevil ve tenkite yer vermeyen kapalı bir düşünce biçimidir.</p>



<p>Selefilere göre “din asardan ibarettir.” Yani ilk kurucuların anladığı ilimdir. Bu da tamamen “isnad” yoluyla öğrenilir. İlk üç nesilden gelmeyen bilgiler ilim olarak kabul edilemez. Dolayısıyla onların öğrettiklerini muhafaza etmek, aykırı olan düşünceleri (mesela, Ebu Hanife’nin metodu olan akla ve reye dayalı metodunu) bid’at kabul ederek red etmek onlara göre dinin gereğidir.</p>



<p>Selefiliği sistemli bir ekol/mezhep haline getiren Ahmed b. Hanbel’dir. Dolayısıyla selefi olmak, bir anlamda “Hanbeli” olmaktır. Hanbelilerin temel referansı ise, “hadis” adı altında gelen rivayetlerdir. Onun için kendilerine ayrıca “Ehl-i hadis” adını vermektedirler.</p>



<p>Ahmet b. Hanbel’e göre din, ancak Selefe/ilklere bağlı kalınarak doğru yaşanabilir. Dolayısıyla o, ilmini hadislere/rivayetlere dayandırarak, aklın ve kıyasın kullanılmasına karşı çıkarak, Mu‘tezile kelamcılarıyla mücadele ederek, Kur’an’ın yaratılmadığını ve ezeli olduğunu savunarak, bunun için işkencelere maruz kalarak kendisinden sonraki Ehl-i hadis için model ve selef düşüncesinin öncüsü olmuştur.</p>



<p>Selefiliğin ikinci öncüsü, tarihe ismini eserleriyle yazan İbn Teymiyye’dir. O da Ahmed b. Hanbel’in takipçisi olmakla beraber -konjonktür gereği- yeni bir selefi paradigma hayata kazandırmaya çalışmıştır.<br>İbn Teymiyye (ö.1328), öğrencisi İbn Kayyim el-Cevziyye (ö.1350) ile birlikte, Haçlı seferleri ve Moğol istilâsı etkilerinin görüldüğü bir dönemde, Müslümanların inancını ve birliğini güçlendirmek amacıyla Kur’an ve Sünnet çerçevesinde kısmen de olsa akılcılığa yer vererek, tevhit ve şirk konusunda titiz davranarak, vahdet-i vücut ve “enelhak” felsefesini tenkit ederek ve bid‘at ve hurafelere karşı sert eleştirileriler getirerek yeni bir selef anlayışı geliştirdiler.</p>



<p>Selefiliğin üçüncü öncüsü de “vehhabilik” felsefesinin kurucusu kabul edilen Muhammed b. Abdulvehhab’dır. (ö.1792)<br>M. b. A. Vehhab, İbn Teymiyye’nin eserlerinin etkisinde kalarak tevhit ve şirk konularına önem veren, bid’at ve hurafelere karşı çıkan, özellikle kabirlere gösterilen ihtimam/hürmet/kutsiyet konusunda çok titiz davranan, tasavvufun bütün argümanlarına karşı çıkan, şeyhlerin ve evliyanın (!) ruhlarından yardım dilemeyi küfür sayan ve aynı zamanda siyasal alanda da mücadele veren devrimci/selefi bir semboldür.</p>



<p>Bilindiği gibi, ortaya çıkan fikir ve tezler zaman içerisinde değişim ve dönüşüme uğramaktadır. Selefilik de tarihi süreç içerisinde –kaynak değişmese de- sürekli kabuk değiştirmiş, farklı fikirlere kaymış, gruplara bölünmüş, hatta kimilerinde ideolojik bir harekete dönüşmüş ve Selefe/ilklere bağlılık sözde kalmıştır.</p>



<p>Bugün dönüp baktığınızda, halen selefin yolunda olduğunu iddia eden onlarca ekol/cemaat/grup görürsünüz. Gerçekten bunlar selefin (sahabe-tabiin) yolunda mı? Kabul edelim ki selefin yolundadırlar; peki, sahabe ve tabiinin fikir ve metotları homojen bir yapıda mıydı?<br>Mesela, sahabeden “Abdullah b. Abbas ile Abdullah b. Ömer, Hz. Aişe ile Ebu Hureyre; tabiinden Hasan-ı Basri ile İ. Zuhri ilimde aynı fikir ve metoda mı sahipti” diyebilir miyiz? Tabiinden sonra gelen kuşaklarda zaten fikir ve metotlar iyice ayrışmış ve mezheplere bölünmüşlerdi.</p>



<p>Bu açıklamalardan sonra, şimdi günümüzde, sahabe ve tabiinin (selefilerin) yolunda olduğunu iddia edenlere soralım; siz hangi selefi gruba aitsiniz?</p>



<p>Tasavvuf-tarikat-mezhep bünyesinde varlığını sürdüren Selefî cemaatlerden misiniz, yoksa “ıslah ve tecdit” adıyla başlayan siyasal ve radikal selefi örgütlerden misiniz?<br>Selefi grupları daha çoğaltarak soralım:<br>İlk kurucusu olan Ahmed b. Hanbel’in Hanbeli selefiliğine mi?<br>İbni Teymiyye’nin, akidevi ilkeler üzerine geliştirdiği selefiliğe mi?<br>Abdulvehhab’ın siyasal devrimci felsefesi üzerine kurulmuş selefeliğe mi?<br>Suud’un önderliğinde kurulan “Rabıta” selefiliğine mi?</p>



<p>19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkarılan Muhammed Abduh’un “ıslah ve tecdit” adıyla başlayan radikal selefiliğine mi?<br>Hassan el-Benna’nın ihvan teşkilatına kaynaklık eden selefiliğine mi?<br>Pakistanlı Mevdudi’nin, siyasal Cemaat-ı İslami’sini üzerine inşa ettiği selefiliğe mi?<br>Harici paradigmayla yola çıkan şiddet yanlısı (cihad, tekfir, en-Nusra, el-kaide, Işid, Deaş, Boko Haram vd.) örgütlere kaynaklık eden selefiliğe mi?<br>Hadis merkezli din anlayışına sahip “ehl-i hadis”in kaynak kabul ettiği selefiliğe mi?<br>Mezhep merkezli fıkıh anlayışına sahip selefi “ehl-i sünnet” blokuna mı?<br>Ehl-i Beyt, imamet ve mehdiyeti esas alan şii selefiliğin felsefesine mi?<br>Temeli sahabe, arif ve evliyaya (!) dayanan, eşitli inançlardan etkilenen, mistisizme kapı aralayan ve Anadolu’nun hoşgörü kültürü ile yoğrulan selefiliğe mi aitsiniz?</p>



<p>Sahiden hangi selefi ekole aitsiniz? Yoksa selefilik terörle anıldığı için vaz mı geçtiniz? Evet, ne yazık ki başlangıçta her grup, selef yolunda olduğunu iddia ederken, bugün gruplar (cübbeli-cübbesiz, sakallı-sakalsız) birbirlerini “selefi” olmakla suçlamaktadırlar. Bu durum, samimiyetsizliğin ve ikiyüzlülüğün daniskasıdır.</p>



<p>Öyle ise, gelin –başkalarını değil- Allah’ın kitabı olan Kur’an’ı ve onu pratiğe dönüştüren elçisinin yolunu aklımızı kullanarak doğru anlamaya çalışalım. Tarihten/müktesabattan yararlanalım, ders alalım; ama tarihe saplanıp kalmayalım. Bütün konuları çağın aydınlığında çözmeye çalışalım ve çağın idrakine sunalım.</p>



<p>Makalemizin uzandığının farkındayım; lakin konu geniş olduğundan ancak bu kadar kısaltabildim. Okuyucuların hoşgörüsüne…</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/siz-selefiligin-hangi-kolundansiniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arap Milliyetçisi ve Bir Selefi Olarak: Reşid Rıza</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/arap-milliyetcisi-ve-bir-selefi-olarak-resid-riza/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/arap-milliyetcisi-ve-bir-selefi-olarak-resid-riza/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hilmi Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Nov 2020 07:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Reşid Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[selefi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16104</guid>

					<description><![CDATA[Reşid Rıza konusunda Türkiye’de yazılan ansiklopedik eserler ve düşünce tarihi çalışmaları ile Batıda yazılanlar arasında iki farklı resim öne çıkıyor. Türkiye’de bu konuda iki çok önemli projeyi söyleyebilirim: Birisi kuşkusuz çok emek ve kaynak harcanan “İslam Ansiklopedisi”, diğeri de son zamanların bence en önemli projelerinden biri olan “İslam Düşünce Atlası”. İkisinde de Reşid Rıza konusunda çok benzer bir tanım kullanılıyor: Çağdaş İslâm düşüncesinin öncülerinden, ıslahatçı ve âlim. Buna karşılık alanının en önemli ve ilk kaynaklarından biri olan, Brill Yayınlarının İslam Ansiklopedisinde ise Reşid Rıza şu şekilde sunuluyor: “İslami reformun ve ayrıca belli ölçüde Arap milliyetçiliğinin de en üretken ve etkili yazarlarından biri… Selefiliğin sözcüsü.” Hakkını yemeyelim İslam Ansiklopedisinde Reşit Rıza maddesini yazan M. Sait Özervarlı, Reşit Rıza’nın Arap milliyetçiliğinden bahsetmiş ama bunun konjonktürel olduğunu iddia etmişti. Özervarlı bu konuda şunu yazar: “Türkiye&#8217;de Mustafa Kemal&#8217;in önderliğindeki Milli Mücadele hareketinin başarıları Reşid Rıza&#8217;yı sevindirmiş ve farklı icraatlar yapılacağı konusunda ümitlendirmişse de daha sonra hilafetin kaldırılması ve din eğitiminin sınırlandırılması sebebiyle tavrını değiştirmiştir. Müslümanların siyasi temsiline ve hilafetin yeniden işlerlik kazanmasına dönük yeni formüller geliştirmeye yönelmiş, Arap milliyetçiliğini vurgulayan söylemleri daha fazla dile getirmeye başlamıştır. Ancak Reşid Rıza&#8217;nın bu konjonktürel yönelişlerini koyu Arapçı veya panarabist düşünceye dayandırmak yanlış olur.” Bu ifadeye göre Reşid &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Reşid Rıza konusunda Türkiye’de yazılan ansiklopedik eserler ve düşünce tarihi çalışmaları ile Batıda yazılanlar arasında iki farklı resim öne çıkıyor. Türkiye’de bu konuda iki çok önemli projeyi söyleyebilirim: Birisi kuşkusuz çok emek ve kaynak harcanan “İslam Ansiklopedisi”, diğeri de son zamanların bence en önemli projelerinden biri olan “İslam Düşünce Atlası”. İkisinde de Reşid Rıza konusunda çok benzer bir tanım kullanılıyor: Çağdaş İslâm düşüncesinin öncülerinden, ıslahatçı ve âlim. Buna karşılık alanının en önemli ve ilk kaynaklarından biri olan, Brill Yayınlarının İslam Ansiklopedisinde ise Reşid Rıza şu şekilde sunuluyor: “İslami reformun ve ayrıca belli ölçüde Arap milliyetçiliğinin de en üretken ve etkili yazarlarından biri… Selefiliğin sözcüsü.”</p>



<p>Hakkını yemeyelim İslam Ansiklopedisinde Reşit Rıza maddesini yazan M. Sait Özervarlı, Reşit Rıza’nın Arap milliyetçiliğinden bahsetmiş ama bunun konjonktürel olduğunu iddia etmişti. Özervarlı bu konuda şunu yazar: “Türkiye&#8217;de Mustafa Kemal&#8217;in önderliğindeki Milli Mücadele hareketinin başarıları Reşid Rıza&#8217;yı sevindirmiş ve farklı icraatlar yapılacağı konusunda ümitlendirmişse de daha sonra hilafetin kaldırılması ve din eğitiminin sınırlandırılması sebebiyle tavrını değiştirmiştir. Müslümanların siyasi temsiline ve hilafetin yeniden işlerlik kazanmasına dönük yeni formüller geliştirmeye yönelmiş, Arap milliyetçiliğini vurgulayan söylemleri daha fazla dile getirmeye başlamıştır. Ancak Reşid Rıza&#8217;nın bu konjonktürel yönelişlerini koyu Arapçı veya panarabist düşünceye dayandırmak yanlış olur.” Bu ifadeye göre Reşid Rıza’nın Arap milliyetçiliğine temayülünün 1924’den sonra olması gerekir. Oysa Özervarlı’nın kaynak olarak kullandığı Eliezer Tauber’in “Rashid Rida As Pan-Arabist Before World War I” adlı makalesi hiç de böyle söylemez. Zaten makalenin başlığında Reşid Rıza’nın Pan-Arabist söylemlere birinci dünya savaşından önce başladığını açıkça göstermektedir. Peki, o halde Reşid Rıza’nın Arap milliyetçi söylemi neden geri plana çekildi?</p>



<p>Bu sorunun cevabını aramadan önce birçok kaynakta Reşid Rıza’nın neden, Selefi söylemin ve ideolojinin sözcüsü olarak kabul edildiğini de açıklamak isterim. Çünkü genelde modernist görüşleri ile öne çıkan Reşid Rıza’ya Türkiye’de Selefilik pek kondurulmaz. Reşit Rıza’yı İsmail Kara’dan Eliezer Tauber’a kadar birçok araştırmacının Selefi saymalarının nedenlerini şu şekilde özetleyebilirim: 1. Vehhabi-Selefiliği yüceltmesi, 2. Öze dönüşcü İslam anlayışı, 3. Mezheplerin birleştirilmesini savunması, 4. Tasavvuf karşıtlığı. Dolayısıyla Reşid Rıza belki yöntemde değil ama ilkelerde “Selefi” olarak kabul edilmektedir.</p>



<p>Türkiye’de Arap düşüncesi alanındaki çalışmalarda özellikle de İslamcı çevrenin Reşid Rıza gibi birçok düşünür hakkında Arap milliyetçiliği ve Selefîliği örtülemelerini anlamak pek mümkün gözükmüyor. Bununla birlikte 19-20. yüzyılda birçok Arap düşünürü için Selefilik ile Arap milliyetçiliği el ele giden iki ideoloji olarak karşımıza çıkar. İsterseniz gelin, Reşit Rıza üzerinden bu iki görüşün nasıl birbirini beslediğini anlamaya çalışalım.</p>



<p><strong>Reşid Rıza’nın Politik Eylemleri</strong></p>



<p>Muhammed Abduh’un ölümüyle, 1905’de El Menar dergisinde Reşid Rıza ipleri ele alır. R. Rıza’nın siyasi faaliyetleri bu tarihten sonra başlar. 1907’de, ed-Da‘vâ ve’l-İrşâd Cemiyeti’ni kurar. 1909&#8217;da Menar’da&nbsp; “Vatan” üzerine ilk yazılarını yazar ve kendisini “Arap bir Müslüman, Müslüman bir Arap” olarak isimlendirir. II. Abdülhamid’in tahtan indirildiği zaman da Menar’da: “Bugün Osmanlılar özgürlüğün tadını soludu” diye yazar. II. Abdülhamid’in tahtan indirilişini ve yeni durumu lehine kabul ederek okul için maddi kaynak bulmak üzere 1909’da İstanbul’u ziyaret kararı alır.</p>



<p>Görüşmelerde iki hususun altını çizer: İlki mezunlarının İslam’ı savunacak ve gerçek İslam’ı öğrenecek modern bir okul kurmak, ikincisi ise imparatorluğun iki büyük unsuru olan Araplar ve Türkler arasında son zamanlarda var olan yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmak. Hükümet okulun dilinin Türkçe olması ve Şeyhülislam&#8217;ın denetimi ve yönetimi altında olması şartıyla ödenek verileceğini söyler. Fakat bu Reşid Rıza’yı memnun etmez, çünkü o eğitim dilinin Arapça olmasını ve denetimin kendisinde olmasını ister. Kendisinin oyalandığını düşünerek düş kırıklığıyla İstanbul’u terk eder.</p>



<p>Tauber’e göre, İstanbul Reşit Rıza’yı Arapçı fikirleri nedeniyle güvenilmez bulmuş olabilir. Muhtemelen kendisi hakkında İstanbul’a gelen bilgiler şühelidir. R. Rıza, Ekim 1910&#8217;un başında Mısır&#8217;a döner dönemez Türkler ve İstanbul’daki Hükümet aleyhine çok sert eleştirilerde bulunmaya başlar. 1911’de “Cemiyyetu’l-Cȃmi’ati’-Arabiyye” diye gizli bir Arap Derneğinin kurucuları arasında yer alır. Dernek için bir yemin metni yazar: “Arap Derneği’nin belirlediği ilkelere göre Arapların bütünlüğünü, emirlerinin birliğini ve onlar için yeni bir krallığın kurulmasını sağlama çabasına… Destek vereceğine… Derneğin hedeflerini ve sırlarını koruyacağıma ve onun sırlarından tek birisini bile ifşa etmeyeceğime ve bu yemini Allah ile yapılmış bir ahit kabul edileceğine yemin edilir.”</p>



<p>Aynı yıllarda Kahire’deki İngiliz İstihbarat Departmanı ile görüşmelere başlar. Eliezer Tauber, Reşid Rıza’nın yazdığı siyasi notları (memorandum) ve karşılıklı yazışmaları İngiliz arşivlerinde çalışarak deşifre etmiştir. Reşid Rıza anlaşılıyor ki, İngilizleri büyük Arap Krallığını kurmak için ikna etmeye çalışıyordu.</p>



<p>Suriye&#8217;de Osmanlı ordusunda görev yapan Arap subayların Mısır&#8217;a ilerlemeleri emredildiğinde isyan edecekleri, Türk ve Alman komutanlarını öldürecekleri ve hükümetin dizginlerini kendi ellerine alacaklarını İngilizlere söyledi. Öngörülen isyanın geniş ve kitlesel olması için Rıza, İngilizlerden Arap subaylara manevi ve maddi desteklerini temin etmelerini istedi. Rıza Britanya istihbarat yetkililerini, Britanya&#8217;yı İslam düşmanı olarak sunan Suriye&#8217;deki Osmanlı propagandasına karşı rekabet etmek zorunda kalacakları konusunda uyardı. Toplumu, İngilizlerin İslam&#8217;ın düşmanı olmalarının aksine, Arapların bağımsızlıklarını kazanmalarına yardım etmeye istekli olduğu konusunda ikna edebileceğini savundu.</p>



<p>İngilizler, savaşın başında Arapların desteğini kazanmaya çalıştı ve hem Mekke&#8217;deki Haşimi ailesi hem de Kahire&#8217;deki Rıza’nın kurduğu Adem-i Merkeziyet Partisi liderleri ile görüşmelere girdiler. Rıza ile yaptıkları görüşmelerde, İngiltere&#8217;nin Arapların kendilerini Osmanlı boyunduruğundan kurtarmalarına yardım etmeye hazır olduğunu ve İngiltere&#8217;nin Arap ülkelerinde emelleri olmadığını savundular. Rıza&#8217;ya göre daha da ileri gittiler ve ona savaş sırasında Türkleri sürmek için Arap ülkelerini işgal etmek zorunda kalırlarsa savaş biter bitmez bu ülkeleri tahliye edeceklerine söz verdiler.</p>



<p>Rıza, Şubat 1915&#8217;te savaş sırasındaki Arap-İngiliz ilişkilerine ilişkin görüşlerini detaylandırdığı uzun bir memorandum sundu. Bu siyasi notun bir ekinde Rıza, İngilizleri, savaş sırasında işgal edecekleri tüm alanlardan çekilecekleri ve Araplara bağımsızlık vereceklerini açıklamaya çağırdı. Bu İngiliz yönetimi altındaki 100.000.000 Müslüman dahil herkesi sakinleştirecek ve İngiltere&#8217;nin İslam ve Halifeliğin hükümdarlığını sona erdirme niyetinde olduğu suçlamalarına son verecektir. İngiltere Araplarla dostluğunu garanti etmeli ve böylece bağımsızlık mücadelelerinde müttefiki olduğunu göstermelidir.&nbsp; Bunu yapmazsa Arapların, Almanya yanında yer alacağı konusunda onları uyardı. Osmanlı’nın Cihad-ı Ekber ilan ettiği günlerde o, Osmanlıya karşı isyanları desteklemek için İngilizlerle görüyordu.</p>



<p>24 Ekim 1915&#8217;te, Mısır&#8217;ın İngiliz Yüksek Komiseri Arthur Henry McMahon, ünlü mektubunu Mekke Şerif Hüseyin&#8217;e gönderdi ve bu mektubunda, İngilizler ile yaptığı iş birliği karşılığında, Mekke&#8217;deki bölgesel taleplerin çoğunu yerine getirmeyi kabul etti. Ancak mektup, gelecekteki Arap Devleti&#8217;nin sınırları, özellikle de kuzeybatı sınırlarıyla ilgili çeşitli çekinceler içeriyordu. Haziran 1916&#8217;da Şerif Hüseyin, İngilizlerin yardımıyla Osmanlılara karşı Arap isyanını başlattı. Rıza, rüyalarının gerçekleşmesinin başlangıcı olarak gördüğü isyanı coşkuyla destekledi. El-Menar’da: &#8220;Genel olarak Müslümanların isteği, Arap ülkelerinin kendi başlarına güçlü olmaları ve onları savunmak için dışarıdan bir güce bağımlı olmamalarıdır.”, diye yazdı. El-Ahrâm ve el-Menâr&#8217;da yayınladığı makalelerinde; Müslümanların, Hüseyin&#8217;in isyanının, dış etkilerden uzak, güçlü ve bağımsız bir Arap İmparatorluğunun kurulması konusunda umut olduğunu dile getirdi. R. Rıza, Şerif Hüseyin’in ona verebileceği herhangi bir ofiste, onun için çalışabileceğini yazdı. Fakat Şerif Hüseyin, kendisine cevap verme gereği bile duymadı. Hayal kırıklığına uğramıştı. Mısır’dan ayrılmayı düşündü. İngiliz ajanı Ronald Storrs, R. Rıza’nın Mısır&#8217;dan ayrılmasının önlenmesi gerektiğini söylemiştir. Kısa süre gözetim altında tutuldu. Bu sırada kurduğu Cemiyyetu’l-Cȃmi’ati’-Arabiyye için yazdığı yemin metnini yeniledi: Filistin, Suriye, Lübnan, Dicle ile Fırat arasındaki bölge ve Irak&#8217;tan oluşan Arap ülkelerini, parlamenter bir meclise dayalı, seçimle gelen üyelerden oluşan ve kendi yaptıkları yasalarla yönetilen bağımsız bir devlete kavuşturmak için yemin ediyordu.</p>



<p>Osmanlı’yı sekülerleştirmekle suçlayan Reşit Rıza, şimdi tam da Cumhuriyet fikrini Araplar için istemektedir. Şerif Hüseyin, İbn Suud’a karşı büyük bir hezimete uğrayınca da bu sefer Reşid Rıza dümeni tekrar Suud ailesine kırdı. Belki de değişmeyen tek fikri, bir Arap Halifesinin altında bir Arap Devleti görmekti. 1924’de onları öven meşhur eserini yazdı: El-Vahhabiyyun ve&#8217;l-Hicaz. Muhammed b. Abdulvehhab’ın Necd’de, İslam’ı şirk ve bid’at bataklığından kurtardığını söyledi. İngilizler onun için fanatik, ne yapacağı belli olmayan, pragmatist bir Arap milliyetçisidir, diye yazmışlardı. Haksız da değillermiş.</p>



<p>Arapların İslam’ın en şanlı zaferini temsil ettiğine ve Arapların Osmanlı ve Türkler sayesinde bu şanlı zaferden uzaklaştığına, muhtemelen Arapların zaferinin aynı zamanda İslam’ın zaferi olacağına inandı.&nbsp; Bunun yolu da İslam’a sokulan tüm bidatlerden temizlemek ve Arapların temsil ettiği o İslam’ın saf öz haline geri dönmekti. Böylece Arapçılık ile Selefilik İslam’ın zaferi için ortak bir yolda birleşmiş oldu. Anlaşılan hem Osmanlı’yı yıkma hem de Osmanlı’nın kültürel hafızasını tüm coğrafyadan silmek için, Arapçılık ile Selefilik kol kola yürüdüler. İlk yaptıkları işin de kabir ve türbeleri yıkmak olması da boşuna değil.</p>



<p>Selefî hareketin Mısır’daki en etkin ismi Muhammed Reşid Rıza, Menâr matbaasında Selefî âlimlerin kitaplarını yayımlamakla kalmamış, el-Menâr dergisinde Muhammed b. Abdülvehhâb ve onun başlattığı hareketten her zaman övgüyle sözetmiştir. O, bir değerlendirmesinde Vehhâbiliği şöyle tarif etmiştir: “Vehhâbiler hakka davet etmektedirler. Onlar tevhidi şirkten arındırmak için uğraşan muvahhidlerdir. Onlardan önce bu davayı İbn Teymiyye savunmuştur. Bununla birlikte onlar sadece kendi lerinin tevhid üzere olduklarını ve diğer Müslümanların şirk üzerinde olduklarını iddia etmemişlerdir. Onlar yeni bir fırka ve mezhep kurduklarını da iddia etmemişlerdir. Zaten bütün İslâm âlimlerinin de hedefi tevhid inancına insanları davet etmektir.”233 Reşid Rıza, Muhammed, el-Vehhâbiyyune ve’l-Hicaz, Matbaatu’l-Menâr, Mısır 1344, s. 11-12</p>



<p>https://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/6800/Arap+Milliyetcisi+ve+Bir+Selefi+olarak_+Resid+Riza+</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/arap-milliyetcisi-ve-bir-selefi-olarak-resid-riza/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
