<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Selçuklu &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/selcuklu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 23 May 2021 07:38:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Selçuklu &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Harzemşahlı Terken Hatun Hakkında&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/harzemsahli-terken-hatun-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/harzemsahli-terken-hatun-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cem ÇALIŞICI]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 May 2021 07:38:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17306</guid>

					<description><![CDATA[Selçuklularda Melikşah&#8217;ın ve Sencer&#8217;in hatunları gibi Harzemşah İl Arslan’ın (1156-1172) karısı da Terken unvanını taşımaktaydı. Kocası 1172’de vefat edince, kendi oğlu olan Sultan-şah’ı tahta oturtmuş, ancak İl Arslan’ın öteki oğlu Alaaddin Tokuş (Tekiş) Kara Hıtaylardan yardım isteyerek, bunlara karşı çıkmıştı. Nihayet aralarındaki kavgalar bittiğinde, Alaaddin Tokuş (1173-1200) üvey annesini öldürtmüştü (1174). Alaaddin Tokuş’un eşi de bir Kıpçak Türkü’ydü ve o da Terken Hatun diye anılmıştır. Gayet nüfuzlu olan bu Türk hatununun tesiri oğlu Muhammed üzerinde oldukça fazlaydı.. Onun yedi katipten oluşan bir inşa divanının, vezirinin, sarayının ve tamamen kendine bağlı Kıpçak Türklerinden oluşan bir ordusunun bulunduğunu biliyoruz.. Mührünün üzerinde &#8221; din ve dünyanın koruyucusu, Türklerin prensesi, bütün kadınların melikesi&#8221; yazıldığı söylenir.. İlerlemiş yaşına rağmen oldukça güzel bir kadın olan Terken Hatun&#8217;un hiçbir emrine oğlu karşı gelemiyordu. Ordu komutanları, valiler, hatta devletin harici siyasetine dahi o karar veriyordu. Bazen, hükümdarın sarayından ve kendi sarayından bir konu hakkında ayrı ayrı ferman çıkıyor, neticede Terken Hatun&#8217;un isteği oluyordu.. Sultan, annesine karşı kendisini ispatlamak için Azerbaycan&#8217;ı ve Irakı Acemi elegeçirmiş, hatta Bağdat&#8217;a Abbasi Halifesinin üzerine dahi yürümüştü (Bu esnada Çingis Han, güçlenmektedir).. Bağdat&#8217;ı Harzemşah ordusunun gazabından aniden bastıran kar yağışı ve tipi kurtarmış, Harzemşah ordusu kamilen donarak ölmüştü.. Terken Hatun, (kendi kabilesinden olduğu için &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Selçuklularda Melikşah&#8217;ın ve Sencer&#8217;in hatunları gibi Harzemşah İl Arslan’ın (1156-1172) karısı da Terken unvanını taşımaktaydı. Kocası 1172’de vefat edince, kendi oğlu olan Sultan-şah’ı tahta oturtmuş, ancak İl Arslan’ın öteki oğlu Alaaddin Tokuş (Tekiş) Kara Hıtaylardan yardım isteyerek, bunlara karşı çıkmıştı. Nihayet aralarındaki kavgalar bittiğinde, Alaaddin Tokuş (1173-1200) üvey annesini öldürtmüştü (1174). Alaaddin Tokuş’un eşi de bir Kıpçak Türkü’ydü ve o da Terken Hatun diye anılmıştır. Gayet nüfuzlu olan bu Türk hatununun tesiri oğlu Muhammed üzerinde oldukça fazlaydı.. Onun yedi katipten oluşan bir inşa divanının, vezirinin, sarayının ve tamamen kendine bağlı Kıpçak Türklerinden oluşan bir ordusunun bulunduğunu biliyoruz.. Mührünün üzerinde &#8221; din ve dünyanın koruyucusu, Türklerin prensesi, bütün kadınların melikesi&#8221; yazıldığı söylenir.. İlerlemiş yaşına rağmen oldukça güzel bir kadın olan Terken Hatun&#8217;un hiçbir emrine oğlu karşı gelemiyordu. Ordu komutanları, valiler, hatta devletin harici siyasetine dahi o karar veriyordu. Bazen, hükümdarın sarayından ve kendi sarayından bir konu hakkında ayrı ayrı ferman çıkıyor, neticede Terken Hatun&#8217;un isteği oluyordu.. Sultan, annesine karşı kendisini ispatlamak için Azerbaycan&#8217;ı ve Irakı Acemi elegeçirmiş, hatta Bağdat&#8217;a Abbasi Halifesinin üzerine dahi yürümüştü (Bu esnada Çingis Han, güçlenmektedir).. Bağdat&#8217;ı Harzemşah ordusunun gazabından aniden bastıran kar yağışı ve tipi kurtarmış, Harzemşah ordusu kamilen donarak ölmüştü..</p>



<p><br>Terken Hatun, (kendi kabilesinden olduğu için ) Sultan Alaeddin&#8217;in Kıpçak hanımından olan 5 yaşındaki Uzluk&#8217;u veliaht tayin etmiş, her yönden yetişkin olan, lakin anası bir Hintli cariye olan Celalettin Harzemşah&#8217;ın hakkı yenmişti.. Terken Hatun, oğlu Sultan Alaeddin Muhammed, Vezir ve Kıpçaklar koskoca Harzemşah devletinin içini oymuşlar, koca devlet Çingis hanın bir vuruşuyla darmadağın olmuştu. Alaeddin Muhammed Şah devletini savunamamış, Moğolların önündenn kaçarak Hazer Denizinde bulunan Abiskun adasına sığınmış burada korkakça vefat etmişti.. (Bu arada Harzemşahlar ile Moğolların arası Terken Hatun&#8217;un atadığı, aynı zamanda da amcası oğlu, Otrar Valisi İnalcık Hayır Han, Çingis Hanın himayesinde ticaret yapan çoğu Müslüman büyük bir tüccar kafilesini öldürtmesi sebebiyle açılmıştı.)</p>



<p><br>Terken Hatun yanında bulunan diğer hanedan üyeleri ve şehzadeler ile beraber, Moğol işgal ve tahribatından Kuzey İran&#8217;da Hazer denizi sahillerinde bulunan İlan kalesine sığınmış lakin senenin çoğu yağmurlu geçen bölgede bir damla su düşmemiş, kale şiddetli susuzluk sebebiyle teslim olmuştur.. Kümahi Şah adındaki en küçüğü müstesna, tüm şehzadeler derhal öldürüldüler. Sultanın kızları, vezir, hazine ve Terken Hatun esir olarak Cingiz Han&#8217;a Karakurum&#8217;a gönderildiler.. İhtiyar Terken Hatun&#8217;un durumu o derece sefihane idi ki günlük yiyeceğini bile Çingiz Han&#8217;ın sofrasının artıklarından bizzat gelerek toplamak suretiyle temine mecbur bulunuyordu..</p>



<p><br>İkbal devrinde irtikap ettiği hataların, cinayetlerin, binlerce insanın kanının dökülmesiyle intaç (neticelelen) eden hakimiyet teşneliğinin (susamışlığını) böyle akıbetini böyle acı bir şekilde gören bu kadın 1232-33&#8217;te vefât etmiştir..</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/harzemsahli-terken-hatun-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Sencer&#8217;e Dair</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sultan-sencere-dair/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sultan-sencere-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cem ÇALIŞICI]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Dec 2020 07:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16415</guid>

					<description><![CDATA[Dandanakan Ovası&#8217;nda 1040 senesinde kurduğumuz devletin 6. devlet başkanı olan Sultan Sencer 1086 senesinde doğdu.. Annesi Taceddin Seferiye Hatun&#8217;du.. Melikşah&#8217;ın diğer bütün şehzadeleri gibi mükemmel bir eğitim gördü.. Doğumundan itibaren ona kutsiyet yüklendi.. Hazreti Peygamber efendimiz: &#8221;Ahir zamanda bir insan zuhur edecek. Ceyhun sahillerine ve Şark haricine büyük ordu ile yürüyecek. Horasan sahibini bozguna uğratacak. Bu adam esmer yüzlü, büyük karınlı ve kafalı, gür sesli ve çiçek bozuğudur. Sağ elinde bir ya da iki ben vardır; Horasan’a galip gelecek, bunun ismi Cezire’de bulunan bir memleket ismidir. Merv’e nazil olacak, onun süvarileri ve piyadeleri burayı istila ve melikleri kahredecek ise de sonra Doğu’dan ve Çin’den gelen askerler onu kahredecekler, bilâhare zaafa uğrayacak ve Horasan’da karışıklık ortaya çıkacak” şeklindeki hadisiyle Sencer’i tarif etmişti. Çok güzel bir çocuk olan Sencer, küçüklüğünde pek çok çocuğu öldüren çiçek hastalığı geçirmiş, Ömer Hayyam tarafından tedavi edilmiş, bu hastalık yüzünde izler bırakmıştı.. 1092&#8217;de henüz 6 yaşındayken babası Melikşah aniden ölüvermiş, devlet büyük bir buhrana düşmüştü. Üvey abisi Berkyaruk, ana bir abisi Muhammed Tapar, üvey annesi Terken Hatun ve 2 yaşındaki kardeşi Mahmut&#8217;la beraber Selçuklu hanedanı taht peşinde koşmuştu.. Terken Hatun, 2 yaşındaki oğlu Mahmut&#8217;u sultan, Abbasi halifesinden olan torunu Cafer&#8217;i de halife yaparak, hem dini hem de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dandanakan Ovası&#8217;nda 1040 senesinde kurduğumuz devletin 6. devlet başkanı olan Sultan Sencer 1086 senesinde doğdu.. Annesi Taceddin Seferiye Hatun&#8217;du.. Melikşah&#8217;ın diğer bütün şehzadeleri gibi mükemmel bir eğitim gördü..</p>



<p>Doğumundan itibaren ona kutsiyet yüklendi.. Hazreti Peygamber efendimiz: &#8221;Ahir zamanda bir insan zuhur edecek. Ceyhun sahillerine ve Şark haricine büyük ordu ile yürüyecek. Horasan sahibini bozguna uğratacak. Bu adam esmer yüzlü, büyük karınlı ve kafalı, gür sesli ve çiçek bozuğudur. Sağ elinde bir ya da iki ben vardır; Horasan’a galip gelecek, bunun ismi Cezire’de bulunan bir memleket ismidir. Merv’e nazil olacak, onun süvarileri ve piyadeleri burayı istila ve melikleri kahredecek ise de sonra Doğu’dan ve Çin’den gelen askerler onu kahredecekler, bilâhare zaafa uğrayacak ve Horasan’da karışıklık ortaya çıkacak” şeklindeki hadisiyle Sencer’i tarif etmişti.</p>



<p>Çok güzel bir çocuk olan Sencer, küçüklüğünde pek çok çocuğu öldüren çiçek hastalığı geçirmiş, Ömer Hayyam tarafından tedavi edilmiş, bu hastalık yüzünde izler bırakmıştı..</p>



<p>1092&#8217;de henüz 6 yaşındayken babası Melikşah aniden ölüvermiş, devlet büyük bir buhrana düşmüştü. Üvey abisi Berkyaruk, ana bir abisi Muhammed Tapar, üvey annesi Terken Hatun ve 2 yaşındaki kardeşi Mahmut&#8217;la beraber Selçuklu hanedanı taht peşinde koşmuştu..</p>



<p>Terken Hatun, 2 yaşındaki oğlu Mahmut&#8217;u sultan, Abbasi halifesinden olan torunu Cafer&#8217;i de halife yaparak, hem dini hem de dünyevi yetkileri elinden tutmak, Atlas Okyanusu&#8217;ndan Çin Seddine kadar olan coğrafyada milyonlarca Müslümanın kaderine hakim olmak istemişti..</p>



<p>En büyük rakibi olan Berkyaruk&#8217;u bertaraf etmek için , Berkyaruk&#8217;un dayısı&nbsp; evlilik ve saltanata ortaklık teklif etmiş, bu muazzam teklif kabul edilmişti.. Diğer yandan da Muhammed Tapar ile uğraşıyordu..</p>



<p>Melikşah öldüğünde Sencer yanındaydı.. Biz zaman sonra Sencer, Terken&#8217;in yanından öz abisi Mehmet Tapar&#8217;ın yanında kaçıvermişti.</p>



<p>Mamafih muradına erememiş, hastalanarak İsfahan&#8217;da vefat etmiş, üzerine titrediği oğlu Mahmut da kısa bir süre sonra çiçekten vefat edecektir.</p>



<p>Nihayetinde Berkyaruk sultan olmuş fakat genç yaşta 26 yaşında 1105&#8217;te vefat etmişti. Yerine kardeşi Muhammet Tapar sultan olmuş kardeşi Sencer&#8217;i de Horasan&#8217;a melik olarak atamıştı..</p>



<p>Tapar vefat edince yerine oğlu Tuğrul sultan olmuş, Sencer sıranın kendisine geldiğini düşünerek yeğeninin üzerine yürümüştü.&nbsp; Tacettin Seferiye Hatun torunu ile oğlunun savaşmasına müsade etmemiş, Sencer sultan olmuş, Sencer&#8217;in kızı ile Tuğrul evlendiği gibi, Sencer&#8217;e de veliaht olmuştu.. Doğan erkek çocukları yaşamamıştı. Tuğrul daha sonra amcasına bağlı olarak Irak Selçuklu Devletini kurmuştu..</p>



<p>Bu şekilde tahta geçen Sencer, Selçuklu devletini küllerinden yeniden canlandırmış, eski haşmetli günlerine döndürmüştü.. Öyle ki Selçuklu tarihinin en önemli uzmanlarından Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, Sencer dönemini &#8221;İkinci İmparatorluk Dönemi&#8221; olarak kabul etmişti.. Halife tarafından kendisine “es-Sultanü’l-âzâm” (Kudretli Sultan) ve “es-Sultânü’s-Selâtin” (Sultanların Sultanı) unvanları verilmişti.</p>



<p>Ahmed Gazzâlî, Kalenderi dervişi Zâhid-i Âbapûş, zahid ve fakih kimliğiyle tanınan Abdurrahman b. Abdüssamed, Ebû İshak Kâzerûnî ve Ahmed Yesevî’nin şeyhi Yusuf Hemedânî Sultan’ın saygı duyduğu ve zaman zaman ziyaret ettiği mutasavvıflardı.</p>



<p>Yusuf Hamedani hazretleri ile ilişkisini her zaman taze tutmuş, Şeyh&#8217;ten sık sık dua istemişti..</p>



<p>İç isyanları bastırmış devletin sınırlarını genişletmiş, Haşhaşilerle mücadele etmiş lakin bu mücadelede veziri Ebu Nasır Ahmed&#8217;i kaybetmişti..</p>



<p>Kazandığı bu başarıya rağmen Selçukluların son hükümdarı oldu. Saltanatının son senelerinde ard arda stratejik hata yapmış bir yandan devletin asıl kurucu unsur olan Türkmenlerle diğer yandan da komşuları Moğol Karahitaylarla münasebetler bozulmuştu.</p>



<p>1141 senesinde Karahitaylılarla Katvan Savaşı yapılmış fakat büyük bir mağlubiyet yaşanmıştı. Hatta Sencer&#8217;in bir Karahanlı prensesi olan eşi Terken Hatun ( Selçuklularda gelenek herhalde bu Karahanlı prensesi almak) Karahitaylara esir düşmüştü..</p>



<p>Türkmenler Selçuklu sarayına her sene 24 bin koyun vergi veriyorlar bu koyunlar, saray mutfağından halka kesilip dağıtılıyordu.. Dini inancı ne olursa olsun herkes saraydan yemek yiyebiliyordu.. Eski Türk hükümdarlarının ve boy beylerinin arada bir halka ziyafet vermeleri,&nbsp; saraylarını ve çadırlarını halka yağmalatması hadisesi&nbsp; bu şekilde devam ediyordu ( Yani devletin malı&nbsp; deniz yemeyen domuz lafı hem sosyolojik hem de tarihi bir hakikattir.).</p>



<p>Verginin 30 bin koyuna yükseltilmesi ve bunun tahsili sırasında Türkmenlere incitici davranılması neticesinde&nbsp; Türkmenler, biz Sultan&#8217;ın sarayında bir aş bile yiyemedik&nbsp; diyerek isyanlarını da aynı zamanda meşrulaştırmışlar, üzerlerine gelen Sencer&#8217;i esir ederek, 3 seneye yakın ellerinde tutmuşlardır. Türkmendir elbette, kabadır, sabadır ama sultanlarına da saygıda kusur etmemişlerdir. Bu arada valiler, emirler, saray görevlileri de yağmaya çıkmış, ele geçirdikleri yerlerde bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.</p>



<p>Yakın adamlarından Müeyyed Ayaba tarafından kurtarılmış, devletini derleyip toparlamak isterken 72 yaşında 1157&#8217;de Merv&#8217;de ecel şerbetini içmiştir.</p>



<p>Sağlığında Merv&#8217;de yaptırdığı, Dar&#8217;ül Ahire ( ahiret yurdu) ismini verdiği türbesine defnedilmiştir..</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sultan-sencere-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Miryokefalon Zaferi&#8217;nin 844. Yıldönümü 17 Eylül 1176 &#8211; 17 Eylül 2020</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/miryokefalon-zaferinin-844-yildonumu-17-eylul-1176-17-eylul-2020/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/miryokefalon-zaferinin-844-yildonumu-17-eylul-1176-17-eylul-2020/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz Ünal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2020 09:42:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15791</guid>

					<description><![CDATA[Doğu Romalılar ile Türkiye Selçukluları arasında geçen ve Türklerin zaferi ile sonuçlanan savaş ve Anadolu’daki yeni Türk vatanının tapusunun târihe tescil edildiği zafer… Türkiye Selçuklu Sultanı Mesûd’un, 1155’te ölümü üzerine, yerine veliahd tayin ettiği oğlu II. Kılıç Arslan sultan oldu. Sultan Mesûd zamanında başlayan siyasî, askerî ve medenî hamleler bu kudretli sultan zamanında çok ileri bir safhaya erişti ve Türkiye Selçukluları târihinde yepyeni ve parlak bir devir başladı. Sultan II. Kılıç Arslan, uzun ve kanlı mücadelelerden sonra, Sangarios (Sakarya)’dan Eufrates (Fırat) boylarına kadar bütün Anadolu’yu hâkimiyeti altına aldı. Türkiye Devleti’nin bu kadar kuvvetlenerek tahmin ettiklerinden daha güçlü olmaya başlamasından ve Anadolu’nun rakipsiz şekilde hâkimi olmasından endişelenen ve Oğuzlar/Türkmenlerin yavaş yavaş Batı Anadolu’ya yayılmaya başladığını gören Doğu Roma İmparatoru Manuel Komnenos, Malazgirt’te kaybettiklerini geri almak, Türkleri, tamamen ezerek Anadolu’dan silip atmak ve Roma’yı tekrar Anadolu’ya hâkim kılmak kararıyla, büyük bir ordu hazırlayarak, 1176 yılında, bizzat İconium (Konya) üzerine yürüdü. Bu muazzam orduda Romalılar’ın kendi kuvvetleri yanında Frank, Macar, Sırp ve Peçenek askerleri de bulunuyordu. 5000 araba ile çok sayıda hayvan da Bizans ordusunun ağırlıklarını taşıyordu. Romalılar nihaî zaferden o kadar emindiler ki Selçuklular’ın anlaşma tekliflerini dinlemediler. Sultan II. Kılıç Arslan’ın müzakere ve anlaşma tekliflerini, Çağdaş Doğu Roma Kaynağı Nikeates Khoniates’in ifadesiyle, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><br>Doğu Romalılar ile Türkiye Selçukluları arasında geçen ve Türklerin zaferi ile sonuçlanan savaş ve Anadolu’daki yeni Türk vatanının tapusunun târihe tescil edildiği zafer…</p>



<p>Türkiye Selçuklu Sultanı Mesûd’un, 1155’te ölümü üzerine, yerine veliahd tayin ettiği oğlu II. Kılıç Arslan sultan oldu. Sultan Mesûd zamanında başlayan siyasî, askerî ve medenî hamleler bu kudretli sultan zamanında çok ileri bir safhaya erişti ve Türkiye Selçukluları târihinde yepyeni ve parlak bir devir başladı. Sultan II. Kılıç Arslan, uzun ve kanlı mücadelelerden sonra, Sangarios (Sakarya)’dan Eufrates (Fırat) boylarına kadar bütün Anadolu’yu hâkimiyeti altına aldı. Türkiye Devleti’nin bu kadar kuvvetlenerek tahmin ettiklerinden daha güçlü olmaya başlamasından ve Anadolu’nun rakipsiz şekilde hâkimi olmasından endişelenen ve Oğuzlar/Türkmenlerin yavaş yavaş Batı Anadolu’ya yayılmaya başladığını gören Doğu Roma İmparatoru Manuel Komnenos, Malazgirt’te kaybettiklerini geri almak, Türkleri, tamamen ezerek Anadolu’dan silip atmak ve Roma’yı tekrar Anadolu’ya hâkim kılmak kararıyla, büyük bir ordu hazırlayarak, 1176 yılında, bizzat İconium (Konya) üzerine yürüdü. Bu muazzam orduda Romalılar’ın kendi kuvvetleri yanında Frank, Macar, Sırp ve Peçenek askerleri de bulunuyordu. 5000 araba ile çok sayıda hayvan da Bizans ordusunun ağırlıklarını taşıyordu. Romalılar nihaî zaferden o kadar emindiler ki Selçuklular’ın anlaşma tekliflerini dinlemediler. Sultan II. Kılıç Arslan’ın müzakere ve anlaşma tekliflerini, Çağdaş Doğu Roma Kaynağı Nikeates Khoniates’in ifadesiyle, “kibirli bir palavrayla” reddeden İmparator, “ona cevabını bizzat ve İconium (Konya)’da bildireceğini belirtti.”</p>



<p>Roma ordusuna karşı harekete geçen Türkiye Sultanı II. Kılıç Arslan, Bizans ordusunu, meydan muharebesine girmeden, çete muharebeleri ile yıpratmağa başladı… Ve böylece iyice yıpranmış ve hırpalanmış olan düşmanı Akroterion (Eğirdir) Gölü kuzeyindeki Miryokefalon kalesi yakınlarında, dönemin Doğu Roma kaynaklarında “Tzybritze/Tzyvritzi” adıyla geçen, dar ve sarp bir geçitte, yakalayarak 17 Eylül 1176’da müthiş bir mağlûbiyete uğrattı.</p>



<p>Miryokefalon zaferi, Malazgirt’ten sonra Türkiye târihinde ikinci bir dönüm noktası teşkil eder. Romalılar, Malazgirt’in kendileri için nasıl bir darbe olduğunu o güne kadar henüz yeterince kavrayamamışlar ve bu sebeple daima Anadolu’yu geri alma ümit ve hayaliyle yaşamışlar, Anadolu’yu Türkler tarafından geçici bir süre için işgal edilmiş bir ülke gözüyle görmüşlerdi… Hâlbuki Miryokefalon zaferinden sonra, Haçlı istilâları nedeniyle 1097’den 1176’ya kadar Romalılarda olan üstünlük tekrar Türkiye Selçukluları’na geçmiş, Romalılar’ın Anadolu’yu kurtarma ve geri alma ümit ve hayalleri tamamen târihe karışmıştır; bir daha asla Doğu’ya büyük bir sefer düzenleyemeyeceklerdir. İmparator Manuel Komnenos’un hem Batı’da, hem Doğu’da gerçekleştirmeyi hayal ettiği cafcaflı plânlarının artık asla gerçekleştirilemeyeceği ortaya çıkmıştır. Bundan sonra Romalılar daima müdafaada ve çöküntüde, Türkler de ilerleme ve yükselme halinde olmuşlardır.</p>



<p>Böylece, Malazgirt zaferiyle açılan vatan (Anadolu) ve kurulan devlet (Türkiye Devleti), Miryokefalon zaferiyle korunmuş ve emniyet altına alınmıştır…</p>



<p>(Oğuz ÜNAL/HORASAN’DAN ANADOLU’YA TÜRKİYE TARİHİ/Anadolu’nun Fethi ve Türkiye Devleti’nin Kuruluşu/Güneş Ülkesinden Güneşin Doğduğu Yere, Ötüken Neşriyat, Genişletilmiş 3.Baskı, İstanbul 2019, s.416-417.)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/miryokefalon-zaferinin-844-yildonumu-17-eylul-1176-17-eylul-2020/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklu’nun İradesi, Gazalî’nin Başarısı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/selcuklunun-iradesi-gazalinin-basarisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/selcuklunun-iradesi-gazalinin-basarisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Turan Günaydın]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:10:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2769</guid>

					<description><![CDATA[Gazalî’nin felsefeciler hakkında ‘cahil din dostları’na da uyarılar ve eleştiriler yönelttiği gözlerden kaçtı, unutuldu. Bu unutuş, İslâm dünyasına pahalıya mal olmuştur. Çünkü doğurduğu sonuç, -o devirlerde felsefecilerin tekelinde bulunan- müspet bilimlerin de ilâhiyat alanındaki eleştirilere kurban giderek din dışı işlerden addedilmesidir. Sultan Alparslan’ın (1029-1072) perde arkasında kalan yönlerinden biri de entelektüel birikimidir. Kaynaklar onu, hep başarılı bir asker olarak ele alır. Oysa İslâm tarihi ve Selçuklu Türk tarihi açısından en belirleyici entelektüel hadiselerden biri, onun iradesiyle gerçekleşmiştir: Nizamiye Medreselerinin kuruluşu. Bu medrese, ismiyle vezir Nizamülmülk’e nispet edilse de Alparslan’ın iradesi olmasaydı herhâlde kurulamazdı. En önemli varlık gerekçesi, XI. yüzyıl İslâm dünyasında sınırları bir türlü belirlenemeyen mezheplerin, bazen toplumun ve devletin asayişini tehdide kadar varan aksiyonlar doğurmasıydı. Özellikle Hasan Sabbah’la ürkütücü bir temsilci bulan “Bâtınîlik” çerçevesinde yer alan akımlar zaman zaman terör odağı olabiliyor, Sultan bir sabah uyandığında bir bıçağın saplandığı kâğıdı yastığının az ötesinde buluyor ve üzerinde, “Bu hançeri senin kalbine saplamak, yatağına saplamaktan daha kolaydır!” tehdidini okuyordu… Sultan Alpaslan, dönemin bu karmaşasından büyük rahatsızlık duyuyor, çözümü için Nizamülmülk’ü sıkıştırıyordu. Siyasetnâme bize, Sultan’ın bir ara -aynı zamanda mensubu bulunduğu- Şafiî-Eş’arî ekol dışında bütün mezhepleri yasaklayarak soruna kesin bir çözüm bulmak istediğini, Nizamülmülk’ün onu, bundan vazgeçirmek için epeyce çaba sarf ettiğini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gazalî’nin felsefeciler hakkında ‘cahil din dostları’na da uyarılar ve eleştiriler yönelttiği gözlerden kaçtı, unutuldu. Bu unutuş, İslâm dünyasına pahalıya mal olmuştur. Çünkü doğurduğu sonuç, -o devirlerde felsefecilerin tekelinde bulunan- müspet bilimlerin de ilâhiyat alanındaki eleştirilere kurban giderek din dışı işlerden addedilmesidir.</strong></p>
<p>Sultan Alparslan’ın (1029-1072) perde arkasında kalan yönlerinden biri de entelektüel birikimidir. Kaynaklar onu, hep başarılı bir asker olarak ele alır. Oysa İslâm tarihi ve Selçuklu Türk tarihi açısından en belirleyici entelektüel hadiselerden biri, onun iradesiyle gerçekleşmiştir: Nizamiye Medreselerinin kuruluşu. Bu medrese, ismiyle vezir Nizamülmülk’e nispet edilse de Alparslan’ın iradesi olmasaydı herhâlde kurulamazdı. En önemli varlık gerekçesi, XI. yüzyıl İslâm dünyasında sınırları bir türlü belirlenemeyen mezheplerin, bazen toplumun ve devletin asayişini tehdide kadar varan aksiyonlar doğurmasıydı. Özellikle Hasan Sabbah’la ürkütücü bir temsilci bulan “Bâtınîlik” çerçevesinde yer alan akımlar zaman zaman terör odağı olabiliyor, Sultan bir sabah uyandığında bir bıçağın saplandığı kâğıdı yastığının az ötesinde buluyor ve üzerinde,<em> “Bu hançeri senin kalbine saplamak, yatağına saplamaktan daha kolaydır!”</em> tehdidini okuyordu… Sultan Alpaslan, dönemin bu karmaşasından büyük rahatsızlık duyuyor, çözümü için Nizamülmülk’ü sıkıştırıyordu. Siyasetnâme bize, Sultan’ın bir ara -aynı zamanda mensubu bulunduğu- Şafiî-Eş’arî ekol dışında bütün mezhepleri yasaklayarak soruna kesin bir çözüm bulmak istediğini, Nizamülmülk’ün onu, bundan vazgeçirmek için epeyce çaba sarf ettiğini söylüyor.</p>
<p>Nizamülmülk, “ihyâ” için Gazâlî’yi seçti. Gazalî hem zekiydi hem de İslâmî ilimlerde döneminin en iyilerindendi. Üstelik hem Sultan’la hem de veziriyle mezheptaştı. Nizamülmülk, Gazalî’yle konuyu nasıl konuştu ve şekillendirdi; bütün ayrıntılarıyla bilemeyiz. Fakat şartların ilk anda bir medresenin varlığını zorunlu kıldığı da açıktı. Nitekim bu medrese kuruldu. Gazalî, bu medrese/üniversitenin en üst düzey yetkilisiydi. Artık konuya çözüm bulabilmek için kafa yorması gerekiyordu. Bu çabanın sergilenişini, entelektüel otobiyografisi olan <em>el-Munkiz</em> mine’d-Dalâl’de ayrıntılarıyla buluyoruz. <em>el-Munkiz’</em>den anlaşıldığı kadarıyla Gazalî, dönemin fikir akımlarını tasnif ederek işe başlamış, dört etkili ana akım tespit etmiştir: Felsefe, Kelâm, “Talimiyye”/Bâtınîlik ve Tasavvuf.</p>
<p><strong>Felsefecilere Yönelttiği Üç Suçlama</strong></p>
<p>Felsefe o dönemin İslâm dünyasında nasıl toplumsal sonuçlar doğurduğu tespit edilemeyen, etkisi açık fakat sınırları belirsiz bir görünüm sergiliyor, bu yönüyle hem devlet adamlarını tedirgin ediyor hem de Gazalî’nin <em>el-Munkiz’</em>de “cahil din dostları” diye nitelediği bir kısım dindarları rahatsız ediyordu. Kelâm ilmi o devirde sadece kendi sınırları içine kapanmış, oluşturduğu ağır ıstılah yükü sebebiyle bu ilimle uğraşanların dışında neredeyse kimseye hitap etmeyen bir yapı sergiliyordu. Gazalî bu sebeple Kelâmcıları toplum için zararsız veya etkisiz eleman konumunda görüyordu. Talimîlik/Bâtınîlik ise gizli kapaklı yapısıyla Gazalî’nin bir türlü içine nüfuz edemediği bir yapı görünümündeydi. Bu handikabı, Bâtınîlerin içine bir dostunu sokarak aştığını, ondan aldığı birinci el bilgiyle Bâtınîleri değerlendirmeye tâbi tuttuğunu <em>el-Munkiz</em>’de bizzat Gazalî beyan ve itiraf ediyor. Sûfîleri ise çocukluk yıllarından beri yakından tanımaktadır. Gazâlî, bu dört alanın hiçbirisine daha baştan olumsuz veya olumlu bir bakışla yaklaşmadığını, İslâm dünyasında felsefeyi en ileri derecede temsil eden bir feylesof kadar hatta ondan daha iyi öğrenmedikçe eleştirmediğini belirtiyor. Bunun en önemli şahidi sanırız <em>Makâsıdu’l-Felâsife</em> adlı eseridir. Gazalî’nin sergilediği entelektüel çabada uyguladığı yöntem “şüphecilik”tir. Çünkü Batı’da Gazalî incelemeleri Septizm = Şüphecilik unvanlı bir akım doğurmuştur.</p>
<p>Selçuklu devlet idare ve iradesinin kendisine verdiği görev sonucu Gazalî, etkisi bugüne kadar süren ve bütün İslâm dünyasına şamil olan bir yapıyı şekillendirmiş oldu. “Sünnîlik” denilen şey elbette ondan önce de vardı ama o, bu yapıya nihaî şeklini kazandırdı: Amelde ‘dört mezhep’ kavramı onunla netlik kazandı. Ondan önce bırakın karşıt akımları, bugün bizim âdeta kardeş mezhepler addettiğimiz dört mezhebin müntesipleri birbirlerini tekfir edebiliyor hatta zaman zaman aralarında savaşıyorlardı bile. Gazalî’den sonra bu kargaşa öncelikle ve hiç değilse dört mezhep mensupları arasında sonlanmış oluyordu. Gazalî’nin felsefecilere -sadece felsefenin ilâhiyat alanıyla sınırlı olarak- yönelttiği üç suçlamaya, dönemin felsefecileri içinde ikna edici bir karşılık verebilen çıkmadı ve felsefenin etkisi bu üç temel eleştiri sebebiyle kırılmış oldu. Fakat bu arada Gazalî’nin felsefeyle ilgili olarak ‘cahil din dostları’na da uyarılar ve eleştiriler yönelttiği gözlerden kaçtı, unutuldu. Bu unutuş, İslâm dünyasına pahalıya mal olmuştur. Çünkü doğurduğu sonuç, -o devirlerde felsefecilerin tekelinde bulunan- müspet bilimlerin de ilâhiyat alanındaki eleştirilere kurban giderek din dışı işlerden addedilmesidir.</p>
<p>Sûfîlik ise Gazalî’nin eliyle, sınırları belirsiz ve yine devlet adamları başta olmak üzere toplumun belli başlı kesimlerini rahatsız eden görünümünden kurtarıldı. <em>İhyâu Ulûmi’d-Dîn,</em> daha adıyla ‘din’in ihyasını öngören bir kitapsa da tasavvufî bir muhteva taşır. Ancak bu eserle tasavvuf, sivriliklerinden arındırılmış, yaygın tabirle ‘müteşerri’ bir görünüm kazanmıştır. Bunu yapmasaydı, tasavvufun nasıl evrileceği, nerelere savrulacağı hiç de belli olmazdı. Bu ise İslâm toplumuna pahalıya mal olurdu. Çünkü tasavvuf, toplumu etkileyen, ona temel oluşturan yapılardan biriydi. Gazalî sergilediği entelektüel çabayla İslâm dünyasında gittikçe yaygınlık kazanan bir toplumsal karmaşayı önlemeyi başarmıştır. İlginçtir, onun entelektüel birikimi Batı’da “Septizm” akımını doğururken İslâm dünyasında müspet bilimler açısından bir olumsuzluğa yol açmıştır. Müslümanlar, Gazalî’yi yanlış anlamışlardır. <em>el-Munkiz</em>’de vurucu bir ifadeyle şikâyet ettiği ‘cahil din dostları’ devreye girmiş ve akış âdeta tersine dönmüştür. Gazalî’nin entelektüel çabası olmasaydı, İslâm dünyasında taşlar yerine oturmaz, anarşi alır başını gider, toplumu etkileyip şekillendiren mihraklar birbirini yerdi. Gazalî’nin yanlış anlaşılması, İslâm dünyası açısından kötü olmuştur. Fakat hiç değilse anarşiyi ‘sevâd-ı azam’ çerçevesinde sona erdirmiş gözükmektedir. Kaostan kurtuluş, Sultan Alparslan’ın iradesi, Vezir Nizamülmülk’ün teşkilatçılığı ve Gazalî’nin zekâsıyla mümkün olmuştur diyebiliriz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/selcuklunun-iradesi-gazalinin-basarisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
