<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Selahattin Özkök &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/selahattin-ozkok/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 31 May 2018 20:56:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Selahattin Özkök &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gök Sofrasına Davet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gok-sofrasina-davet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gok-sofrasina-davet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selahattin ÖZKÖK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 21:10:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[İftar]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[Sahur]]></category>
		<category><![CDATA[Selahattin Özkök]]></category>
		<category><![CDATA[Teravih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2121</guid>

					<description><![CDATA[“Oruç dünyasına girer girmez, her gün kıyısından geçtiğimiz halde, alışkanlığın zulüm özlü direnişiyle fark etmediğimiz veya göz kapadığımız evrensel trajedyayı görmeye başlarız. Bu, dünyanın dışını ilk sarış, ilk yırtıştır. Fakat, oruç bizi kapladıkça duygumuzda bir oruç duyarlığı, düşünüşümüzde bir oruç mantığı geliştikçe ve belirdikçe, bu trajedyanın altındaki tatlı hikmeti sezmeğe, evrenden yükselen vahdet türküsünü, gayb sesini öz kulaklarımızla işitmeğe başlarız&#8230;” “Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan büyüyen oynıyan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar müslümanlığın çocukluk rü’yasını nasıl görürler?” diye sitemle başlar “Ezansız Semtler” yazısına Yahya Kemal. Bu yazı ilk kez 23 Nisan 1922’de Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanmış. Demek ki 96 yıl önce yazılmış. Mübarek üç ayların başladığı ve ardından “hoş geldin ya şehr-i Ramazan” demeye hazırlandığımız şu günlerde geriye dönüp eski Ramazanlara bir bakalım. Eski Ramazanlar dediysem “nerede o eski Ramazanlar” diyerek ah vah edecek değilim.Dünyanın bu derece büyük bir köy haline gelmediği, insanların içlerini henüz buzulların kaplamadığı, kendilerine, birbirlerine ve yaşama bunca yabancılaşmadıkları, paranın, maddi değerlerin tek amaç/her şey demek olmadığı zamanlarda Ramazanlar nasıl yaşanırmış? On bir ayın sultanı, ayların efendisi Ramazanda, günlük yaşantı, iftar, teravih, sahur nasıldı? Bugün &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Oruç dünyasına girer girmez, her gün kıyısından geçtiğimiz halde, alışkanlığın zulüm özlü direnişiyle fark etmediğimiz veya göz kapadığımız evrensel trajedyayı görmeye başlarız. Bu, dünyanın dışını ilk sarış, ilk yırtıştır. Fakat, oruç bizi kapladıkça duygumuzda bir oruç duyarlığı, düşünüşümüzde bir oruç mantığı geliştikçe ve belirdikçe, bu trajedyanın altındaki tatlı hikmeti sezmeğe, evrenden yükselen vahdet türküsünü, gayb sesini öz kulaklarımızla işitmeğe başlarız&#8230;”</strong></p>
<p>“<em>Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan büyüyen oynıyan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar müslümanlığın çocukluk rü’yasını nasıl görürler?</em>” diye sitemle başlar “<em>Ezansız Semtler</em>” yazısına Yahya Kemal. Bu yazı ilk kez 23 Nisan 1922’de Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanmış. Demek ki 96 yıl önce yazılmış. Mübarek üç ayların başladığı ve ardından “<em>hoş geldin ya şehr-i Ramazan</em>” demeye hazırlandığımız şu günlerde geriye dönüp eski Ramazanlara bir bakalım. Eski Ramazanlar dediysem “<em>nerede o eski Ramazanlar</em>” diyerek ah vah edecek değilim.Dünyanın bu derece büyük bir köy haline gelmediği, insanların içlerini henüz buzulların kaplamadığı, kendilerine, birbirlerine ve yaşama bunca yabancılaşmadıkları, paranın, maddi değerlerin tek amaç/her şey demek olmadığı zamanlarda Ramazanlar nasıl yaşanırmış? On bir ayın sultanı, ayların efendisi Ramazanda, günlük yaşantı, iftar, teravih, sahur nasıldı? Bugün belediyelerin kurdukları iftar çadırlarından, Kocatepe Camii’nin avlusunda ve Beyazıt Meydanında (ilkin Sultanahmet Camii’nin avlusunda) açılan Dini Yayınlar Fuarlarından ve Feshane’de yapılan Ramazan etkinliklerinden, radyo ve tv’lerimizin beşer, onar dakikalık ‘özel’ programlarından, on bir ay yıpratmaya, aşındırmaya çalıştığı değerlerin bu ayda ticaretini yapan bir kısım basınımızın Ramazan promosyonlarından başka bu günlerin, bu ayın ayrıcalığını bize hissettiren, tattıran, yaşantımızda iz bırakan kutlamalar maalesef yok. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer dememek için kendimi zor tutuyorum. Eski Ramazanlarla ilgili bilgilerin pek çoğuna klasik edebiyatımızda özellikle kasidelerin nesip bölümlerinde rastlamaktayız. Neredeyse Ramazanla ilgili bir şiir türü diyebileceğimiz kasidelere Ramazaniyye, bayramın gelişinin ve coşkusunun işlendiği kasidelere de îdiyye denir. Türk edebiyatında pek çok yazarın oruçla, Ramazan ayıyla ilgili birçok yazısı vardır. Yahya Kemal’den Halide Edip’e, Namık Kemal’den Osman Cemal’e (Kaygılı), Halit Ziya’dan Muallim Naci’ye, Refik Halit’ten Ahmet Rasim’e kadar kimler yazmamış ki Ramazan ayındaki yaşantıyı, iftarın ve sahurun nasıl yapıldığını, teravihin nasıl ve nerelerde kılındığını, iftardan teravihe ve teravihten sahura kadar geçen zamanın nasıl değerlendirildiğini. Hatta Halit Fahri Ozansoy’un “<em>Eski İstanbul Ramazanları</em>”, Cenab Şahabeddin’in “<em>Ramazan Hasbihalleri</em>”, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “<em>İstanbul’da Ramazan Mevsimi</em>”, Süheyl Ünver’in “<em>Bir Ramazan Bin Bir İstanbul</em>”, Amil Çelebioğlu’nun “<em>Ramazanname</em>” kitapları Ramazan ayının edebiyatımızı da bereketlendirdiğine birkaç örnektir. Gecenin gündüze aktığı sahurun nihayet bulduğu seher vaktini, yemenin içmenin son bulduğunu haber veren müezzinin salâ sesinden, akşamüstü iftarın yaklaşmasıyla başlayan tatlı koşuşturmaya, topun patlamasıyla “<em>Ya Rabbi, senin rızan için oruç tuttum. Senin verdiğin nimetlerle orucumu açıyorum</em>” diyerek yapılan iftardan, misafirlere verilen diş kirasına, minarelerin Ramazan aylarındaki gerdanlığı olan mahyalardan, Direklerarası eğlencelerine kadar devam eden süreç şiir olur, mısra mısra akar şairlerin gönüllerinden kalemlerine. Kalemlerinden de kâğıtlara. Her ülkede, her şehirde hatta şehirlerin değişik semtlerinde, mahallelerinde farklı kutlanırmış on bir ayın sultanı. Telaş, koşuşturma da mutlaka bugünkünden çok farklı yaşanırmış o zamanlar.</p>
<p>“<em>Ramazan mübarek ay, müminlerin balayı; Hatırla der, suyu bal kaybedilmiş sılayı&#8230;</em>” biçiminde çok veciz bir tanımını yapar Necip Fazıl Ramazan ayının, arınma mevsiminin. Nihat Sami Banarlı’ya ithaf edilen “<em>Atik &#8211; Valde’den İnen Sokakta</em>” gördüklerini bakınız nasıl anlatıyor bize Yahya Kemal Beyatlı:</p>
<p>“<em>İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,</em><br />
<em> Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,</em><br />
<em> Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti</em><br />
<em> Bir tatlı intizara çevirmiş sükûneti;</em><br />
<em> Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,</em><br />
<em> Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;</em><br />
<em> Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları</em><br />
<em> Az çok yakından sezdiriyorlar top ve iftarı.</em><br />
<em> Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;</em><br />
<em> Bir top gümbürtüsüyle bu sahilde bitti gün.</em><br />
<em> Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,</em><br />
<em> Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.</em><br />
<em> Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!</em>”</p>
<p>“<em>Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu Cehennem’den âzâd</em>” olan bu mübarek ayda Arif Nihat Asya’nın <em>Dua</em>’sına bütün içtenliğimizle bizde âmin diyoruz:</p>
<p>“<em>Yarının yollarında yılları da</em><br />
<em> Ramazansız bırakma, Allah’ım!</em><br />
<em> Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,</em><br />
<em> Ya çobansız bırakma Allah’ım!</em><br />
<em> Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız</em><br />
<em> Ve vatansız bırakma, Allah’ım!</em>”</p>
<p>Her yıl bir mucize gibi gelen, hanemize, ülkemize, dünyamıza, kültür ve folklorumuza bereket, zenginlik ve derinlikler katan Ramazan ayını “<em>elveda ey mâh-ı gufran</em>” diyerek uğurlamadan, oruç yazılarıyla bizleri “<em>Samanyolunda Ziyafet</em>”e davet edip oruç ülkesinde yolculuğa çıkaran üstad Sezai Karakoç’a kulak verelim şimdi de: “<em>Oruç başlı başına bir melek ülkesinin dünyaya çağrıldığı ay olmanın dışında her günkü zamandan daha çok ve katmer katmer donanmıştır namazla da, Kur’anla da. Oruç topluma inen bir takva gibi gelmiştir. Her yıl gelen bir takva mucizesidir oruç. Sürekli bir mucizedir&#8230; Oruç dünyasına girer girmez, her gün kıyısından geçtiğimiz halde, alışkanlığın zulüm özlü direnişiyle fark etmediğimiz veya göz kapadığımız evrensel trajedyayı görmeye başlarız. Bu, dünyanın dışını ilk sarış, ilk yırtıştır. Fakat, oruç bizi kapladıkça duygumuzda bir oruç duyarlığı, düşünüşümüzde bir oruç mantığı geliştikçe ve belirdikçe, bu trajedyanın altındaki tatlı hikmeti sezmeğe, evrenden yükselen vahdet türküsünü, gayb sesini öz kulaklarımızla işitmeğe başlarız&#8230;</em>”</p>
<p>“<em>Ey oruç, diriltici rüzgâr, islâm baharı</em><br />
<em> Es insan ruhuna inip yüce ilham dağından</em><br />
<em> Kevser içir, âb-ı hayat boşalt kristal bardağından</em><br />
<em> Susamış ufuklara insan kalbinin ufuklarına.</em>”</p>
<p>Ve Kamil Eşfak Berki’nin de belirttiği gibi, Sezai Karakoç “<em>Kıyamet Aşısı adlı kitabında şair ve oruç arasındaki ilişkiyi edebiyatımıza kazandırmıştır.</em>”</p>
<p>Hoş geldin ya şehr-i Ramazan derken, Ramazan-ı Şerifinizin kutlu olmasını ve âlemi İslam’a hayırlar getirmesini niyaz ederim&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gok-sofrasina-davet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazı &#8211; Resim Kardeşliği: Hüsn-i Hat</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yazi-resim-kardesligi-husn-i-hat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selahattin ÖZKÖK]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:12:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsn-i Hat]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Sanatları]]></category>
		<category><![CDATA[Selahattin Özkök]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1559</guid>

					<description><![CDATA[Hat sanatı “Aklam-ı Sitte (Altı Yazı)” denen Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhani, Tevki ve Rik’a yazı türlerini bünyesinde toplamış ve silsile yoluyla gelip geçen birçok hat ustasının kaleminden beslenerek meşk etme geleneğiyle günümüze kadar gelmiştir. Çıkış noktası Arap alfabesidir. Zaten ‘hatt’ kelimesi Arapçada ‘çizgi’ anlamına geliyor. “Yüce Allah en güzeldir ve güzeli sever.” kabulüyle kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i nasıl daha güzel yazabiliriz gayreti sayesinde başlamış ve zamanla alanını genişletip güçlü bir sanat dalı halini almıştır. Bir sanat türü düşünün ki tasavvuftan aldığı iklimini Türk-İslam zarafetiyle şekillendirip bir de Picasso’nun Kübik eserlerine ilham kaynağı olsun. Nereden nereye öyle değil mi? Ama ne var ki birbirinden çok uzak, hatta alakası ilk bakışta pek de mümkün görünmeyen bu iki sanat çizgisinin yolları bir şekilde kesişmiştir. Sanatın hemen hemen her türünün evrensel bir dimağdan çıktığını varsayarsak eğer bu bağlantı son derece makul. İlaveten İspanyol ressam Pablo Picasso’nun İslam sanatının kadim eserlerine ve üslubuna hayranlığı da sanat çevrelerince bilinir. Örnek vermek gerekirse ünlü ressam bu eğilimini “resim sanatında ulaşabildiğim en ileri noktada hat sanatının beni çok uzun zaman önce aşmış olduğunu gördüm.” diyerek açıkça ifade ediyor. Belli ki Endülüs mirası, sanatçının resme bakış açısında gizli bir kazanıma dönüşmüş. Dünyanın neresinde olursa olsun Türk-İslam eserlerindeki güzellik vurgusu, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hat sanatı “Aklam-ı Sitte (Altı Yazı)” denen Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhani, Tevki ve Rik’a yazı türlerini bünyesinde toplamış ve silsile yoluyla gelip geçen birçok hat ustasının kaleminden beslenerek meşk etme geleneğiyle günümüze kadar gelmiştir.</strong></p>
<p>Çıkış noktası Arap alfabesidir. Zaten ‘hatt’ kelimesi Arapçada ‘çizgi’ anlamına geliyor. “Yüce Allah en güzeldir ve güzeli sever.” kabulüyle kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i nasıl daha güzel yazabiliriz gayreti sayesinde başlamış ve zamanla alanını genişletip güçlü bir sanat dalı halini almıştır.</p>
<p>Bir sanat türü düşünün ki tasavvuftan aldığı iklimini Türk-İslam zarafetiyle şekillendirip bir de Picasso’nun Kübik eserlerine ilham kaynağı olsun. Nereden nereye öyle değil mi? Ama ne var ki birbirinden çok uzak, hatta alakası ilk bakışta pek de mümkün görünmeyen bu iki sanat çizgisinin yolları bir şekilde kesişmiştir. Sanatın hemen hemen her türünün evrensel bir dimağdan çıktığını varsayarsak eğer bu bağlantı son derece makul. İlaveten İspanyol ressam Pablo Picasso’nun İslam sanatının kadim eserlerine ve üslubuna hayranlığı da sanat çevrelerince bilinir. Örnek vermek gerekirse ünlü ressam bu eğilimini “resim sanatında ulaşabildiğim en ileri noktada hat sanatının beni çok uzun zaman önce aşmış olduğunu gördüm.” diyerek açıkça ifade ediyor. Belli ki Endülüs mirası, sanatçının resme bakış açısında gizli bir kazanıma dönüşmüş. Dünyanın neresinde olursa olsun Türk-İslam eserlerindeki güzellik vurgusu, tasavvufun da etkisiyle göze çarpan ilk özelliği olmuştur diyebiliriz. Netice itibariyle Hüsn-i Hat şahsiyetini büyük ölçüde İslam’dan almış ve kurallara dayalı bir estetik anlayışıyla eserler verilmiştir. İlahi bir söz ya da münacaatın bazen bir çiçek, zarif bir kuş, simetrik bir şekil bazen de Hakk aşkıyla sema eden bir Mevlevi kimliğinde karşımıza çıkması, hattatların özgün bir hayal gücüne sahip olmalarının yanı sıra tasavvuf öğretisinin çok yönlü düşünce sisteminden de kaynaklanmış olabilir. Her ne kadar güzel yazı yazma tekniğine belki de en eski şekliyle Çin’de rastlasak bile sürekli gelişme gösterip sanatseverlerin takdir ve beğenisini kazanan hat örnekleri Türk-İslam kültürüne hastır.</p>
<p>İlk gelişim aşamasını Bağdatlı İbn-i Mukle ile kaydettiği söylenir. Hat sanatı “Aklam-ı Sitte (Altı Yazı)” denen Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhani, Tevki ve Rik’a yazı türlerini bünyesinde toplamış ve silsile yoluyla gelip geçen birçok hat ustasının kaleminden beslenerek meşk etme geleneğiyle günümüze kadar gelmiştir. ‘Talik’ denen İran menşeli bir yazı stili de Osmanlı hat geleneğinde zenginleştirilerek kullanılmıştır. Hattatların kullandığı kamış kalem hat sanatının olmazsa olmazları arasında görülmüştür. Buraya kadar anlattıklarımız bu sanatla ilgili birçok kaynak kitapta bulabileceğimiz türden kısa bilgiler mahiyetinde.</p>
<p>Hat sanatının bugün Latin alfabesiyle yazılan örnekleri bulunmakla beraber asıl şöhretini Arap harflerinde yakaladığı bilinmektedir. 1928 yılında gerçekleştirilen Harf İnkılâbı’na değin Osmanlı yazı dilinde Arap harfleri kullanıldığı için doğal olarak hat sanatı da bu yönde gelişme göstermiştir. Şahsen Edebiyat Fakültesi’nde okumuş ve bilfiil Osmanlıca okuyup yazabilen biri olarak söylüyorum ki inanın sanıldığı kadar zor değil eski yazımız. Hani birilerinin zannettiği gibi karışık olduğu iddia edilen o yazılar var ya sevgili dostlar, aslında hünerli ellerde birbirleriyle sessizce bağ kurarak sanata dönüşür. Belli bir süre sonra harflerin sizi yönlendirip kendi yolunu bulduğuna şahit olursunuz. Bir bakmışsınız ki yazı akıp gitmiş bile çoktan. Latin harflerine geçildikten sonra yeterince ilgi görmemesinin altında yatan sebep kim bilir belki de asırlarca kullandığımız geleneksel Osmanlı alfabesine uzak düşmemiz ve buna istinaden zihnimizde oluşan önyargıdır. Halbuki Çin, İran, Abbasi hatta Endülüs uygarlıkları derken esas gücünü ve ihtişamını Osmanlı’da edinmiştir hat sanatı. Sultan II. Beyazıt Han döneminde Kıbletü’l Küttab Şeyh Hamdullah Efendi ile başlayan güzel yazı meşk etme akımı, Hafız Osman Efendi, Ahmet Karahisari, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, İsmail Zühdi ve tabiî ki Mustafa Rakım Efendi gibi büyük hattatların ve daha birçok sanatkârın emekleri sayesinde asırlarca yaşamayı başarmıştır. Karşımıza çıkan Osmanlı mirası pek çok eserde, bünyesinde taşıdığı zarafetle özgün hat sanatı örnekleri, benzerlerine göre her daim bir adım önde olmuştur. Bir tablo ya da kitapla evlerimize tarihimizin latif edasını getiren de o, Süleymaniye’nin en güzel cephelerinde mukaddesatın azametini hatırlatan da… Latin alfabesine geçilmesiyle her ne kadar antik bir yazı sanatına dönüştüğü düşünülse de günümüze kadar belki minimum düzeyde belki de hiç değişmeden gelebildi hüsn-i hat. Son dönemlerde merhum Hezarfen Necmeddin Okyay, Eski Türk Edebiyatı profesörü merhum Ali Alparslan Efendi başta olmak üzere birçok isim hüsn-i hat ekolüne sahip çıkmış ve bu zarif geleneksel sanatımızın mevcut saygınlığını koruyarak devam etmesine öncülük etmişlerdir. Üstad Ali Alparslan Efendi modern eğilimlerden uzak durmuş, klasik manada yazı meşk etme tavrını tercih etmiş ve bunu eserlerinde büyük bir ustalıkla uygulamıştır. Yalova Üniversitesi Türk-İslam Sanatları Tarihi hocası Doç. Dr. Süleyman Berk’in “Devlet-i Aliyye’den Günümüze Hat Sanatı” adlı eserinde hat sanatının tarihsel gelişimine tanıklık edebilir, gerek hattatlar ve gerekse bu sanat türü ile ilgili lazım gelen her türlü öğretici ve yönlendirici bilgiye rahatlıkla ulaşabilirsiniz dostlar. Buna ek olarak Sayın Berk’in kitap ve makalelerden oluşan birçok eseri de bulunmakta. Güzel yazıya bir ilginiz varsa eğer bu külliyattan gönül rahatlığıyla faydalanabilirsiniz. Resmin yazıda eridiği görsellik abidesi hüsn-i hat sanatıyla ilgili bu sohbetimizi dilerseniz şair Hüseyin Haşim Bey’in, bir Üsküdar Beyefendisi Hattat Necmeddin Okyay Hoca’ya ithafen yazdığı dizelerle bitirelim.</p>
<p><em>“Gerçi mecladır o necm-i din-ü hatta Üsküdar</em><br />
<em> Pertevi zanneyleme eyler o semte inhisar</em><br />
<em> Kevkeb-i evc-i zekadır şems-i burc-ı iktidar</em><br />
<em> Asuman-ı hüsn-i hat eyler anınla iftihar”</em></p>
<p>(Gerçi o din ve hat yıldızının parladığı yer Üsküdar ise de, ışığını sadece o semte yaydığını sanma. Zekanın doruğundaki yıldız, iktidar burcundaki güneş mertebesinde olan Necmeddin’le, hüsn-i hattın gökleri iftihar eder.)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
