<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şefik Kantar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/sefik-kantar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 31 Jan 2018 21:08:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Şefik Kantar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Almanya &#8211; İran Denkleminde Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/almanya-iran-denkleminde-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:40:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<category><![CDATA[Şefik Kantar]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1597</guid>

					<description><![CDATA[Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir. İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir. Bu günlerde Almanya’da ilginç bir kaçakçılık davası görülüyor. İran’da sahte banknot fabrikası kurmak için harekete geçen kriminal bir organizasyon adına 22 kamyon dolusu baskı makinesi ve diğer araç gereçler Almanya’da yakalandı. Konunun adi bir kalpazanlık hadisesi mi yoksa İran ekonomisine darbe vurmak için bir komplo mu olduğu konusunda henüz tatmin edici bir bilgi ve açıklama yok. Yine bu günlerde Federal Alman Savcılığı’nın talimatı ile değişik eyaletlerde ‘casusluk faaliyeti şüphesi’ ile 10 İranlının ikametgahlarına baskın yapıldı. Bu konu hakkında da kamuoyunun tatmin edici bir bilgisi henüz yok. Bu baskınlardan üç hafta kadar önce, 2017 yılının son haftasında İran’ın Berlin büyükelçisi, Dış İşleri Bakanlığı’na çağrılmış, deşifre olan İranlı ajan Syed Mustafa H.’nin Sosyal Demokrat Partili (SPD) politikacı ve Alman-İsrail Toplumu eski başkanı Reinhold Robbe hakkında bilgi toplaması protesto edilmiş, İran casusluk faaliyetleri nedeniyle uyarılmıştı. İran’da hükümete ve rejime karşı yoğun protesto eylemlerinin sürdüğü günlerde Almanya’daki muhalifler 1999-2009 yılları arasında görev yapan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir. İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın </strong><strong>çekim alanına sokmaktan geçmektedir.</strong></p>
<p>Bu günlerde Almanya’da ilginç bir kaçakçılık davası görülüyor. İran’da sahte banknot fabrikası kurmak için harekete geçen kriminal bir organizasyon adına 22 kamyon dolusu baskı makinesi ve diğer araç gereçler Almanya’da yakalandı. Konunun adi bir kalpazanlık hadisesi mi yoksa İran ekonomisine darbe vurmak için bir komplo mu olduğu konusunda henüz tatmin edici bir bilgi ve açıklama yok. Yine bu günlerde Federal Alman Savcılığı’nın talimatı ile değişik eyaletlerde ‘casusluk faaliyeti şüphesi’ ile 10 İranlının ikametgahlarına baskın yapıldı. Bu konu hakkında da kamuoyunun tatmin edici bir bilgisi henüz yok. Bu baskınlardan üç hafta kadar önce, 2017 yılının son haftasında İran’ın Berlin büyükelçisi, Dış İşleri Bakanlığı’na çağrılmış, deşifre olan İranlı ajan Syed Mustafa H.’nin Sosyal Demokrat Partili (SPD) politikacı ve Alman-İsrail Toplumu eski başkanı Reinhold Robbe hakkında bilgi toplaması protesto edilmiş, İran casusluk faaliyetleri nedeniyle uyarılmıştı.</p>
<p>İran’da hükümete ve rejime karşı yoğun protesto eylemlerinin sürdüğü günlerde Almanya’daki muhalifler 1999-2009 yılları arasında görev yapan Şahrudi’nin birçok idamın sorumlusu olduğunu iddia ederken, Almanya bunları dikkate almayıp eski bakan üzerindeki koruma tedbirlerini arttırıyordu. Bu davranış, Şahrudi’nin tedavisi bitip memleketine dönerken iyileşmesi için gayret gösteren doktorlar kadar idareciler ve polise de açıkça teşekkür etmesine yol açmıştı. Tüm bunlar artık İran’da rejim ve hükümet karşıtı gösteriler ateşini daha kaybetmeden, hadiseler nedeniyle ölüm vakalarına şahit olurken yaşanmaktaydı ve Ruhani’nin ‘İran’da İslâm bozuluyor’ açıklaması ile ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la yapılan nükleer anlaşmayı zoraki imzalamasının sonrasına denk düşmekteydi. Trump’ın üzerinde ne kadar düşünüldüğü bilinmeyen absürt şovu, İran’ın doğrudan tepkisini çekmişti. Trump’ın tehdidi, İsrail’in tahmin edilebilir alkışı dışında hiçbir ülke tarafından desteklenmeyince işe yaramamış, İran’daki muhalif protesto eylemlerine ve zaman zaman bir ayaklanmayı andıran saldırılara yaslanarak meşruiyet arayan bu hamle sonuçsuz kalmıştı.</p>
<p>Trump, yaygın protestolar nedeniyle İran rejiminin zayıfladığını, uluslararası camianın da insan hakları ihlalleri ve gösterici ölümleri nedeniyle İran aleyhine döneceğini hesaplamış ama yanılmıştı. Rusya ve Çin hemen İran yanlısı bir tutum sergilerken, AB de Trump’ın istediği değişikliklerin yapılmasına lüzum görmediğini açıklayarak İran’ın yanında yer almıştı. Zaten daha Trump’ın çıkışından önce Almanya, İngiltere ve Fransa açıkça ABD’nin söz konusu nükleer anlaşmayı imzalamasını yüksek bir tonda talep etmişlerdi.</p>
<p>ABD, Aralık 2017’nin son haftasında başlayan ve 2018’in ilk haftasında yoğunluk kazanan protestoları fırsata çevirmek isterken tek başına kalmıştı. İran’da yükselen hayat pahalılığına ve genç işsizliğe karşı başlayan protestolara hükümet ve rejim aleyhtarı sloganlar eklenip bazı yerlerde hükümet binalarına saldırılar vuku bulunca heveslenen Trump, adeti olduğu veçhile yine twittera koşmuş, İran’ı tehdit eden bir mesaj yayınlamıştı. 2009 yılında benzer bir protesto yaşamış olan İran’da ve dünya kamuoyunda ‘acaba Arap Baharı benzeri yeni bir süreç mi yaşanacak’ sorusu kafaları kurcalarken, ABD’nin çağrısı ile toplanan Birleşmiş Milletler’de tüm ülkeler ABD karşıtı bir pozisyon aldı. Bu pozisyon alışta, bir ülkenin içinde yaşananlara eğilmenin BM’nin görev alanına girebilmesi için gerekli şartların oluşmaması kadar, Trump’ın güven vermeyen temelsiz ataklarına karşı tavır koyma gerektiği düşüncesinin önemli rol oynadığı açıktır. Kaldı ki bu güne kadar içlerinde güvenlik güçlerinin de bulunduğu 25 kadar ölüye, yüzlerce yaralıya ve binlerce gözaltına mal olan hadiselere karşı İran devletinin tutumu, birçok çevreyi kıskandırır şekilde soğukkanlı olmuş, AB ve Avrupa ülkeleri ise kişi hak ve hürriyetlerinin kullanımındaki hassasiyetleri ön palana çıkarmakla birlikte yangına körükle gitmeme konusunda gayet dikkatli davranmışlardır. İran yönetimi, Tahran, Kirmanşah ve Gorgan gibi büyük yerleşim merkezleri yanında birçok kente yayılan protestoların dış güçler tarafından organize edildiğini, silah, lojistik ve strateji olarak desteklendiğini iddia ederken Mossad’ın eski başkanlarından Halevy, İsrail’i hadiselere karışmaması konusunda uyardı. Gerçekten İran yönetimi protesto hakkına saygılı olduğunu açıklarken karışıklıkların ardında ABD-İsrail-Suud komplosu yattığı yolundaki beyanatlar toplumda etkili olmuş, tüm bunlar Trump’ın mesajı ile birleşince gösteriler Türkiye’deki Gezi tipi bir sürekliliğe dönüşmeden etkisini azaltmıştır. Alman Dış İşleri Bakanı Sigmar Gabriel hadiselerin hemen başında İran’ı uyarıp ‘öldürülen göstericiler ve çok sayıdaki tutuklamalardan’ duydukları endişeyi dile getirmiş, protestocuların toplanma ve barışçıl şekilde fikirlerini açıklama haklarına riayet edilmesini talep etmiştir. Benzer açıklamaları AB dış politika sözcüsü Mogherini yanında İngiltere Dış İşleri Bakanı Johnson ve Fransa Devlet Başkanı Macron da yaptılar. Hatta Ruhani ile bir telefon görüşmesi yapan Macron hürriyetler ve demokrasi konusunda endişelerini dile getirirken Ruhani bu hususlarda muhatabına açık ve net garantiler vermişti. İran’da olaylar devam ederken Avrupa’nın çeşitli yerlerinde göstericileri destekleyen eylemler yapıldı. Almanya’da başta Berlin ve Hamburg olmak üzere bazı kentlerde göçmen İranlılar ve destekçi Almanlar tarafından yürüyüş ve mitingler tertip edildi. Yeşiller, Sol Parti ve başka bir kısım grupların İran’da idam cezasının yürürlükte oluşuna atfen ortaya koydukları sert tutuma karşın kitle partilerinin daha mesafeli açıklamaları ve İran’ın provokasyonlara kapalı tavrı, yaşananların bir İran-Almanya krizine dönüşmesini daha başlangıçta önledi.</p>
<p>Yaşananlar, aralarında hemen her gün büyük kavgalara dönüşebilecek bir hayli konu varken Almanya ile İran münasebetlerinin nasıl istikrarlı bir çizgide gidebildiğini anlayabilmek için önümüze bir hayli ilginç sonuçlar çıkarmaktadır.</p>
<p><strong>Tarihte Almanya-İran Münasebetleri</strong></p>
<p>Kökleri 17. yüzyıla kadar giden Almanya-İran münasebetlerinin o günden bu güne değişmeyen temel özelliği ‘hissiyattan uzak’ ve ‘karşılıklı menfaatler’ üzerine kurulu oluşudur. Hem tarihte hem günümüzde Türkler ve Türkiye bu denklemde önemli bir yere sahiptir. Bilindiği gibi Türklerle Almanların ilk münasebetleri Haçlı Savaşları ile başlar. İran ise Haçlılarla yapılan savaşların hiçbir tarafında yoktur. 1189’da başlayan Üçüncü Haçlı Seferi sırasında, Kutsal Roma-Germen İmparatoru unvanını elinde bulunduran I. Friedrich Barbarossa, ordusu ile birlikte o zamanki Selçuklu başkenti Konya’ya kadar gelmişti. Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile Friedrich Barbarossa arasındaki bir anlaşma ile Türkler, Alman ordusunun Kilikya’ya geçişine izin vermişlerdi. Bu anlaşma Türkmenlerin yol boyunca Haçlı ordusuna baskınları ve Haçlıların anlaşmaya aykırı şekilde Konya’ya girmeleri dışında genelde uygulanmıştı. Ancak F. Barbarossa, 1190 yılında, İçel-Göksu ırmağında yıkanırken boğulmuş, bu olaydan sonra başsız kalan Alman ordusu tümüyle dağılmıştı.</p>
<p>Türklerle Almanlar daha sonraki Haçlı seferlerinde de karşı karşıya geldiler; münasebetler kimi zaman savaşla kimi zaman anlaşmalarla yürüdü. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra düzenlenen Haçlı orduları içerisinde de Alman derebeyliklerine ait birlikler hemen her zaman vardı. Uzun süren bu mücadeleler boyunca Osmanlılar Almanlar ve İranlılar ile yoğun bir temas ve mücadele içerisindeyken Almanlarla İranlıların uzun süre birbirlerinden haberlerinin olmadığını söylesek yanılmış olmayız. Almanların İranlıları tanımaları Türklerle doğrudan alakalı bir hadise üzerinden olmuştur. Bavyeralı bir Alman olan Hans Johann Schiltberger 1394 yılında Macaristan Kralı Siegmund’un yanında Sultan Bayezid’e karşı girişilen bir savaşta esir düşer. Schiltberger, 1402 yılında Bayezid ile Timur arasında Ankara’da yapılan savaşta ise Timur güçlerinin eline düşer. Değişik Türkmen ve Moğol beylerinin esiri olarak oradan oraya dolaştırılan Schiltberger, yıllarca o tarihlerde Türk boylarının hüküm sürdüğü İran topraklarında yaşar. Yıllar sonra firar ederek Kafkaslar ve Moldavya üzerinden 1427 yılında tekrar vatanına döner. Toplam 32 yıl gibi bir süreyi esarette geçiren Schiltberger’in yazdığı hatırat İran hakkında Almanlara doğrudan bilgi veren ilk önemli kaynak olmuştur. Birçok tarihi yanlışa rağmen Almanlar bu hatırat sayesinde hayallerini süsleyecek egzotik bir dünyaya kapı açmış oldular fakat daha ileriye gidemediler. Halbuki aynı dönemde başta İspanyollar olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi İran ile doğrudan ilişkiler geliştirme çabasındaydılar. Almanlarla İranlıların devlet olarak ilişkileri I. Şah Abbas’ın 1600 yılında II. Rudolf’a gönderdiği elçi Hüseyin Ali Beg vasıtasıyla başladı. Kaiser II. Rudolf buna 1602 yılında İran’a gönderdiği elçilik heyeti ile cevap verdi. Fakat Prag üzerinden Moskova ve Astrakhan yoluyla Hazar Denizi’ne varan heyetin 8 üyesi Lankaran’a geçtiğinde limanda çıkan fırtına nedeniyle hayatını kaybetti, heyetten sadece bir kişi sağ kaldı. Almanlar bir yıl sonra tekrar bir heyet gönderdiler, bu heyet Tebriz’e varıp Şah Abbas’ın huzuruna çıktı. Bir müddet sonra Şah Abbas’ın Türklere karşı yaptığı bir savaşa da katıldılar ve 1605 yılında zorluklarla dolu bir yolculuktan sonra Almanya’ya döndüler. Karşılıklı gidiş gelişler bundan sonra da devam etti. Kurulan ilişkilerin hedefi iki ülkenin Osmanlılara karşı ortak strateji takip ederek onları Doğu’dan ve Batı’dan baskı altına almaktı. Bunun ne kadar koordineli yürüdüğü üzerinde yeteri kadar belgeye sahip olunmamakla birlikte Osmanlıların Batı’ya doğru yaptıkları her seferle birlikte İran’ın Osmanlı topraklarına yürüdüğü, İran üzerine yürüdüğünde ise Batı’dan baskı altına alınmak istediği tarihi bir gerçektir. Tarihin enteresan hususlarından birisi de Türklerle Almanların resmi ilişkilerinin 18. yüzyılın başında ısınmaya yüz tutmasına rağmen ancak 1763 yılında yani Alman-İran ilişkilerinin başlamasından bir buçuk asır sonra başlamasıdır. Başlangıcından itibaren Osmanlılara endeksli yürüyen ve inişli çıkışlı süreçler izleyen Almanya-İran ilişkilerinde 17 ve 18. yüzyıllarda Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmak hedef alınırken, eski dini ve felsefi sistemler ile İran edebiyatı da başlıca ilgi çeken unsurlar oldular. Sömürgeciliğin başlaması ve petrolün değer kazanmasına paralel olarak İran’ı artık bu kategoride değerlendirmeye çalışan Almanya’nın en büyük problemi, İran’a ulaşmak için kullanabileceği yolların karmaşıklığı ve zorluğu idi. Ne Rusya ne Osmanlı ne de Okyanus üzerinden İran’a ulaşmak Almanya için kolay değildi. 1873 yılında Nasreddin Şah’ın Berlin’i ziyareti ve 1885’te resmi temsilciliğin açılmasından sonra İngilizler’e karşı düşünülen uzun vadeli hesaplar çerçevesinde 1906 yılında İran’da ilk Alman okulu açıldı. Buradan mezun olanlar Almanya’ya götürülerek yüksek tahsil görecekler, böylece İran’da Alman yanlısı bir elit oluşacaktı. Bu istenilen şekilde gerçekleşmediği gibi birinci büyük harpte Almanların İran’ı kendilerinin yanında harbe sokma gayretleri de beklenen neticeyi vermedi.</p>
<p><strong>Hitler Döneminde Almanya-İran İlişkileri</strong></p>
<p>Hitler döneminde ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerde büyük gelişmeler yaşanırken bunların etkisi dini sahada da görülmeye başlandı. 1936 yılında Nazi Almanyası’nın ekonomi bakanı ve Merkez Bankası başkanı İran’ı ziyaret ettiğinde Rıza Pehlevi ve Muhammed Rıza Pehlevi tarafından büyük bir içtenlikle ağırlanmış, veda ederken Hitler selamı ile selamlanmıştı. Bunu 1937 yılında Hitler Gençliği (Hitlerjugend) örgütü liderinin İran’da Rıza Pehlevi tarafından ağırlanması takip etti. 1938 yılına gelindiğinde Almanya, İran’ın Batı’daki en büyük ticari partneri haline gelmişti.</p>
<p>Savaş öncesi bir hayli İranlı politikacının Almanya’ya seyahatleri ve başta Hitler ve Göring olmak üzere önemli Nazi şahsiyetlerce ağırlanmaları meyvelerini vermişti. Almanların nüfuz alanı sadece bunlarla kalmamış dini sahaya da sirayet etmişti. Din adamları vasıtasıyla halk arasında Hitler’in aslında çocukken kayıp olan 12. İmam Hasan el-Askerî’nin oğlu Muhammed Mehdi olduğu propagandası yapılmakta ve taraftar bulmaktaydı. Aynı şekilde Almanya kaynaklı anti-semitik fikirlerin de bir hayli alıcısı mevcuttu. Birbirini karşılıklı besleyen ve özünde Goebbels’in propaganda taktiklerinin izleri görülen bu türden gelişmelerde İranlıların Almanlar gibi üstün ırk kabul edilen aryan ırkına mensup oluşlarının belirgin bir rolü vardı. Resmen savaşa girmemekle birlikte İran, Almanya’nın önemli bir destekleyicisiydi. Bu tutum, müttefiklerin stratejik öncelikleriyle de birleşince 1941 yılında ülkenin İngilizler ve Ruslar tarafından işgalini beraberinde getirdi. Alman taraftarlığı daha açık görülen Şah Rıza sürgüne gönderilirken Muhammed Rıza Pehlevi İngilizler ve müttefikleri tarafından tahta oturtuldu. Savaş sonuna kadar müttefiklerin emrinde hareket eden Şah, daha sonra Batı eksenli ama çok yönlü politikalar izleme gayretinde oldu. Siyasi arenada açık şekilde ABD ve İngiliz etkisi görülürken ticaret ve sanayi alanında Almanya giderek ön plana çıktı. Zamanla değişen şartlar Almanya-İran münasebetlerinin mahiyetini değil sadece şeklini değiştirdi. Almanya’nın teknolojik üstünlüğü, ekonomik gücü, Avrupa ve Dünya politikasındaki rolü İran için cazibesini ayakta tutarken; Almanya için İran köklü devlet geleneğine sahip, petrol ihracatçısı, Şii inancı nedeniyle İslam dünyası içerisinde denge unsuru bir ülke olarak daima önemli oldu. Almanya için İran, Körfez’in ve Hindistan’ın kapısı olması yanında Arap dünyası, Rusya ve Türkiye arasında oluşturulacak dengelerde daima önemli bir ülkeydi. Aynı zamanda petrol savaşlarında İngiltere ve diğer hakim ülkelere karşı güçlü bir kozdu. İki dünya harbinin ateşleyicisi olduğundan ‘suçlu’ hükmünü boynunda taşıyan Almanya, aslında global ve mahalli hiçbir gücün ön planda görmek istemediği bir devletken, güçlü yönlerini ısrarla kullanarak hedeflerine ulaşmakta hep başarılı oldu. Humeyni Devrimi sonrasında ilişkilerin zayıflayacağını hatta kopacağını düşünenlerin kısa sürede yanıldığı görüldü. Almanya bir yandan İran’dan kaçan on binlerce İranlı mülteciye kucak açarken diğer yandan devletten devlete münasebetleri geliştirerek sürdürmeyi başardı. Devrim sonrasında İran’da esen Batı karşıtı rüzgarlardan en az etkilenen ülke Almanya oldu. ABD ve İngiltere’nin devre dışı bırakıldığı denklemde kendisine sağlam bir yer edindi. İran-Irak savaşında her iki tarafa da yakın durması bile bunu zedelemedi. Kurulan yeni rejimi teokratik bir ‘Molla Rejimi’ olarak değerlendirmesine rağmen diyalog yollarını sürekli açık tuttu. İnsan hak ve hürriyetleri, idamlar ve işkence, İsrail düşmanlığı, kadın hakları gibi konularda İran’ı sürekli uyarırken bunu ‘dostların birbirlerine karşı açık olması’ söylemiyle izah etti. İran’ın nükleer enerji ve nükleer bomba üretimi için çabaları, yaygın anti-semitizm ve bir kısım cihatçı örgütlere açık destekleri birçok çevre tarafından sürekli gündemde tutulmasına rağmen Almanya her defasında bu konularda köşeye sıkışmadan ustaca sıyrılmasını becerebiliyordu. Zaman zaman İran’a karşı uygulanan ambargolara uyar göründü ise de birçok kez bunun sözden ibaret kaldığı biliniyor. Büyük Alman sanayi şirketleri İran’da her zaman aktif oldular. Almanya, uluslararası camiada kendisini izole etmeyecek şekilde İran’ın hep yanında durdu. İranlı devrimcilerin ABD elçiliğini basıp diplomatları rehin tuttuğu dönemde bile Almanya-İran ticaret hacminin rekor seviyeye ulaşması hatırlardadır. Almanya, terör suçlamasına muhatap olanlar dahil neredeyse İranlı tüm muhalif grupların Almanya’da faaliyet yürütmesine müsamaha etti, ses çıkarmadı. Almanya’dan alabileceklerini istemek konusunda hassas olan İran, bu hususlarda mutedil davranma yolunu seçerek bu konuları kavga mevzuu yapmayarak ilişkileri krize sokmamaya özen gösterdi. Kendisini mecbur hissettiği zamanlarda operasyonlara başvurmaktan çekinmedi ancak sonunda hep diplomasi galip geldi ve ilişkilerde kesintiye müsaade edilmedi.</p>
<p><strong>Almanya’nın Akılcı Dış Politikası </strong></p>
<p>Arap ülkeleriyle dostluklarından vaz geçmeden, desteklemek zorunda olduğu İsrail’i ürkütmeden, Rusya’yı ve Çin’i fazla endişelendirmeden, Türkiye’yi küstürmeden, en önemlisi ABD ve diğer müttefiklerin kızgınlığına yol açmadan bir İran politikası yürütmenin hiç de kolay olmayacağı açıktır. Ancak sağlam temellere oturmuş Alman dış politik sistemi, derin bir geleneğe sahip İran dış politikası ile uyum içerisinde fincancı katırlarını ürkütmeden, testileri kırmadan bu nazik oyunu başarıyla yürütmektedir. Her iki ülkenin milli menfaatleri bu hassas dengeleri bozmadan işlerini sürdürmelerini mecburi kılmaktadır. İki taraf da iç politik kaygı ve menfaatlerle bu dengenin bozulmasının kolayca onarılamayacak hasarlara yol açacağını bilme sorumluluğuyla hareket etmektedir. Almanya, özünde ‘çağdışı ve totaliter’ olarak nitelendirdiği rejimin varlığını İran’ın iç işi görmekte, hak ihlalleri ve hürriyetler konusunu sürekli gündemde tutmakta ama bunları diplomatik ve ekonomik ilişkilerin önüne geçirmemektedir. Ticarette, bilhassa silah ticaretinde eskiden beri İran-Irak, İran-Suudi Arabistan, İran-İsrail arasındaki dengeyi ısrarla korumaktadır. Daha geniş ele alınınca buna Ürdün, Mısır ve diğer Arap ülkelerini de eklemek mümkündür. Türklere karşı bir pakt oluşturma çabasıyla başlayan Almanya-İran işbirliğinde, geçmişteki gibi günümüzde de dengeler denkleminde yeteri kadar hassas şekilde ele alınmayan dezavantajlı ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Elbette Türkiye ve İran günümüzde birbirlerinin düşmanı olmayan, ancak birbirinin rakibi ülkelerdir. Bölgemizde akşamdan sabaha dostların düşmana, düşmanların dosta dönüştüğü bilinmektedir. ABD’nin baskılarıyla hayata geçirilen İran’a yönelik sözde ambargoları delme teşebbüsü iddialarının Türkiye’nin başına ne işler açtığını bu günlerde yaşayarak idrak etmekteyiz. Öte yandan bir ateş çemberinin tam ortasında yer almaktayız. Hal böyle iken, başta NATO ve Avrupa Konseyi olmak üzere bir çok uluslararası organizasyonda yıllardır birlikte olmamıza ve bölgedeki Batı tipi demokratik sisteme sahip yegane ülke olmamıza rağmen Almanya ile ilişkilerimizin bugün içinde bulunduğu durumun nasıl bu çıkmaza sürüklendiğinin çok yönlü ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Almanya-İran ilişkilerinin Almanya-Türkiye ilişkilerinden daha ileri bir noktada oluşu eşyanın tabiatına uygun değildir. Yaşadıklarımızın sorumlusunun Almanya olduğunu söylemek, pratikte bize bir şey kazandırmamaktadır. Dış politikada marifet, karşımızdakilerin negatif tutumlarını pozitife çevirebilmektir. Çatışmaları önlemenin, iyiye yönelebilmenin sihirli anahtarı sadece ve sadece budur. Ülke ve millet menfaatinin adım atmayı gerektirdiği zamanlarda, başkalarından jest beklemek manasızdır.</p>
<p><strong>Türkiye Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Türkiye ve İran, samimi olarak iyi komşuluk ilişkilerini bölgesel ve global ölçekteki işbirlikleriyle devam ettirmek zorunda iki komşu ülkedir. Almanya, hem Avrupa’daki hem Dünya’daki rolü bakımından ekonomik ve teknolojik gücü itibarı ile Türkiye ve İran için hayati önemde bir ülkedir. Üç ülkenin müşterek yürüttükleri faaliyetlerin doyurucu bir seviyede olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Almanya ve İran arasındaki ekonomik ve teknolojik ilişkilerde Türkiye’nin sadece lüzum hissedildiğinde ‘köprü’ görevi üstlenmesi yeterli değildir. Türkiye, Almanya ve İran her alanda birlikte hareket edebilecekleri mekanizmalar oluşturmak zorundadırlar. Bunlar şu anda yaşanan ve hiçbir ülkeye yararı olmayan, ancak başka ülkeleri sevindirecek sun’î krizleri daha kolay önleyecektir. Milletler şuur altlarında ta mitolojik çağlara kadar giden bazı şeyleri yaşatmaya yatkın olsalar da değişen şartlarda illa menfiliklerin yaşatılmaya çalışılmasının anlamsızlığı ortadadır. Üç ülkenin birlikte hareket etmekle elde edebilecekleri tahminlerin ötesindedir. Türkiye, bu hesabı Almanya ve İran’ın yapmasını beklemeden kendisi yapmalı ve ısrarlı adımlar atmasını bilmelidir. Gezi benzeri hadiseler, suçlu teröristlerin iadesi ve muhalif unsurların desteklenmesi, hak ihlalleriyle alakalı tenkitler gibi konulara gereğinden fazla takılmayıp esasa taalluk eden konuları çıkmaza sokmamak konusunda İran, aslında önümüzde iyi bir örnek olarak durmaktadır.</p>
<p>Türkiye’nin birikimi ve gücü, tüm benzer konuları Almanya’dan ve İran’dan daha kolay ve acısız halletme potansiyeline sahiptir. Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir.</p>
<p>İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk-Alman İlişkileri Nerede Kilitleniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turk-alman-iliskileri-nerede-kilitleniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Şefik Kantar]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1463</guid>

					<description><![CDATA[Ancak şurası açıktır ki hiçbir komplo planı toplum hayatında akılsızlar ve muhterisler kadar etkili değildir. Düşünenler ve mutediller ise, her zaman için Türklerin ‘korkmadığını’, Almanya da dâhil hiç kimsenin ‘dünyadaki her şeyden üstün olmadığını’ bilmektedir. Sorumluluk mevkiindekilerin bunu hatırlamaları işleri daha da kolaylaştıracaktır. ‘’Deutschland, Deutschland über alles, über alles in der Welt’’ diye başlayan Alman Milli Marşının aslı, 1841 yılında ünlü Alman şairlerinden August Heinrich Hoffmann von Fallersleben tarafından yine dünyaca ünlü Alman bestekârlardan Joseph Haydn’in bir melodisine uyarlanmak için yazılmış ‘Almanların Türküsü (Das Lied der Deutschen)’ adını taşır. Daha sonra üzerinde Walter Andreas Schwarz tarafından da çalışılan parça 1922 yılında Almanya’nın Milli Marşı kabul edilmiştir. Büyük şâir, düşünür ve mücadele adamı Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı’nın Meclis tarafından kabulüne (12 Mart 1921) baktığımızda aynı döneme denk düştüğünü söyleyebiliriz. M. Âkif Ersoy’un, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret ederken saklandıkları mağarada yoldaşı Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) endişesini gidermek için inzâl olduğu bilinen ‘lâ tahzen/ endişelenme’ ilâhi emrinden mülhem ‘Korkma!’ uyarısı ile başlayan mısraları, bir milletin zillete boyun eğmeyerek istiklâlini muhafazasının ateşleyici gücü oldu. ‘Almanya, Almanya! Dünyada her şeyin üzerinde, her şeyin üzerinde.’ şeklinde başlayan marş ise Almanya’nın dünyayı 2. Dünya Harbi’ne sürükleyip milyonlarca insanın yok olması, milyonlarcasının yaralanması ve yerinden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ancak şurası açıktır ki hiçbir komplo planı toplum hayatında akılsızlar ve muhterisler kadar etkili değildir. Düşünenler ve mutediller ise, her zaman için Türklerin ‘korkmadığını’, Almanya da dâhil hiç kimsenin ‘dünyadaki her şeyden üstün olmadığını’ bilmektedir. Sorumluluk mevkiindekilerin bunu hatırlamaları işleri daha da kolaylaştıracaktır.</strong></p>
<p><strong>‘’Deutschland, Deutschland über alles, über alles in der Welt’’</strong> diye başlayan Alman Milli Marşının aslı, 1841 yılında ünlü Alman şairlerinden August Heinrich Hoffmann von Fallersleben tarafından yine dünyaca ünlü Alman bestekârlardan Joseph Haydn’in bir melodisine uyarlanmak için yazılmış <strong>‘Almanların Türküsü (Das Lied der Deutschen)’</strong> adını taşır. Daha sonra üzerinde Walter Andreas Schwarz tarafından da çalışılan parça 1922 yılında Almanya’nın Milli Marşı kabul edilmiştir. Büyük şâir, düşünür ve mücadele adamı Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı’nın Meclis tarafından kabulüne (12 Mart 1921) baktığımızda aynı döneme denk düştüğünü söyleyebiliriz.</p>
<p>M. Âkif Ersoy’un, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret ederken saklandıkları mağarada yoldaşı Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) endişesini gidermek için inzâl olduğu bilinen<strong> ‘lâ tahzen/ endişelenme’</strong> ilâhi emrinden mülhem <strong>‘Korkma!’</strong> uyarısı ile başlayan mısraları, bir milletin zillete boyun eğmeyerek istiklâlini muhafazasının ateşleyici gücü oldu. <strong>‘Almanya, Almanya! Dünyada her şeyin üzerinde, her şeyin üzerinde.’</strong> şeklinde başlayan marş ise Almanya’nın dünyayı 2. Dünya Harbi’ne sürükleyip milyonlarca insanın yok olması, milyonlarcasının yaralanması ve yerinden yurdundan edilmesinin sembolü oldu. Türklerin <strong>‘Kim bu Cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ’</strong> deyişleri, kurtuluş ve hürriyetimizin işaret fişeği olurken, Almanların hançerelerini yırtarcasına sarıldıkları <strong>‘Deutschland, Deutschland, über alles, über alles in der Welt’</strong> haykırışları dünyayı cehenneme dönüştürmenin habercisi oldu. İki ayrı marş, iki ayrı dünyanın, ayrı felsefelerin, ayrı inancın ifadesiydi.</p>
<p>2. Dünya Harbi’nden sonra aynı marş söz konusu mısralar çıkarılarak, ufak değişikliklerle Almanya’nın millî marşı olmaya devam etti. Geçen zaman, resmen yasaklanmasına rağmen Alman ruhunun derinliklerinde <strong>‘dünyadaki her şeyin üzerinde’</strong> anlayışının yaşadığını, bu ırkçı duygunun her vesile ile kendisini açığa vurduğunu ve giderek daha çok hissettirdiğini gösterdi. Çalışkanlık, disiplin, bilgi birikimi ve yurt sevgisi gibi özelliklerini bölge ve dünya şartlarının karşısına çıkardığı ekonomik, sosyal ve siyasi müspet şartlarla birleştirerek daha güzel bir dünyanın oluşmasına katkı sağlamak için kullanmak yerine, eski korkuları hatırlayacak mecralarda gezmeyi tercih etti. İçerde derin devlet yapılanmalarının neo-nazi odaklarla kol kola yabancılara ve bilhassa Türklere yönelik saldırıları, Mölln, Solingen, Ludwigshafen katliamları ve NSU cinayetleri gibi eylemler bu korkuların haklılığını gösterdi, Almanya’nın gücünü yine insanlığın felaketi için harcayabileceği endişelerini arttırdı.</p>
<p><strong>Bilmek ve Anlamak</strong></p>
<p>Sosyologların özellikle vurguladıkları<strong> ‘geç milletleşme’</strong>nin itici gücüyle iki kez dünyayı kana bulayıp sonunda yenilmenin yol açtığı kompleks ve saldırganlık iki Almanya’nın birleşmesinin ardından yeni bir yüzle karşımıza çıktı. Bu yeni yüzün tanınması <strong>‘Yeni Almanya’</strong>nın bilinmesini sağlayacaktır. Bilmek ise anlamanın anahtarıdır. Bin yılı bulan ilişkiye, 250 yılı aşan resmî temasa, karşılıklı savaşlara, barış ve ittifak dönemlerine, silah arkadaşlıklarına ve yoğun iletişime rağmen Almanya’yı ve Almanları yeteri kadar tanıdığımızı ve anladığımızı söyleyebilmek mümkün değildir. Bu nedenledir ki merhum Mehmet Âkif’in 1. Dünya Harbi’nde Kudüs’ün elimizden çıkışı üzerine o zaman müttefikimiz olan Almanların yaşadığı bayram havası karşısında düştüğü hayret ve şaşkınlık duygusunu son zamanlarda neredeyse her gün yaşıyoruz.</p>
<p>Sovyetler’in dağılışı ve Soğuk Savaş’ın bitişi ile gördük ki Türkiye olarak böyle bir gelişmeye hazır değiliz. Ne bağımsızlaşan Türkî devletlerle ne de özerk bölgelerle ilişkilerimizi nasıl düzenleyeceğimizi bilmeden bir müddet milliyetçi-romantik söylemlerle, bir müddet oraya iktisadî ve siyasî ilgisi olan başka güçlere köprülük yapma hevesiyle vakit geçirdik. Bir zaman sonra Rusların Sovyet bölgesinde değişik bir şekilde tekrar hâkimiyet sağladığına şahit olduk.</p>
<p>Almanya ise her yeni duruma hazırlıklı olduğunu gösterdi. SSCB’nin dağılma sürecine girişiyle; Avrupa’daki güçlü konumunu pekiştirmek, Doğu Avrupa ülkeleri üzerinden kalkacak Rus hegemonyasından doğacak boşluğu doldurmak, Rusya ile tarihi bir çatışmasızlık dönemine girerek kaynaklarını daha doğru yerlere harcamak, anayasal hedefi olan Doğu Almanya (Demokratik Alman Cumhuriyeti) ile birleşmeyi gerçekleştirmek, 2. Dünya Savaşı’nın neticesinde doğan işgalin kalkmasını sağlamak ve tam bağımsızlığını elde etmek, dağılan Yugoslavya’da aslan payına konmak, bunlara ilaveten ABD, Japonya gibi ülkelerle ticari rekabette ön saflara geçmek, uluslararası arenada edineceği yeni rol ile siyasi etkinliğini arttırmak gibi hususlarda elinin altında üzerinde ciddiyetle çalışılmış hazır plan ve programlarının olduğu görüldü.</p>
<p>Almanya, yaşanan Hitler ve Nazizm pratiklerinden elde edilen tecrübe ile hamaseti devlet aklından çıkardı, popülizmi sürekli mücadele edilmesi gereken bir sapma olarak gördü. Avrupa değerleri diye takdim edilen demokratik prensipler ile akıl, sabır ve doğru zamanı kollamayı politik bir yol olarak benimsedi. Bütün bunları daha güçlü ve büyük bir Almanya için vazgeçilmez esaslar haline getirirken, kendisi dışındakilere bakışı ve onlarla münasebetlerinde hakkaniyet ölçüleri yerine menfaatlerini ön planda tuttu. Dünyada tek seveninin olmadığının şuuruyla ayakta kalabilmek için güçlü olmak ve güçlü kalmak gerektiği inancıyla eğitim, millî şuur, güçlü devlet, ileri teknoloji, yatırım-üretim-ihracat gibi temel konularda tavizsiz oldu. Geçmişten ders aldığını gösterircesine Rusya ile ilişkilerinde, Orta Doğu’ya açılma politikalarında, İslam ülkelerinin hamiliğine soyunma konusunda, BOP, Arap Baharı ve Kuzey Afrika krizlerinde, BM Güvenlik Konseyi’ne girme niyetinde taktik geri adımlar atıp az zararla kurtulacağı mevzilere çekilmesini bildi. ABD ile zaman zaman karşılıklı sert mücadelelere dönüşen rekabetinde dik durmaktan vaz geçmedi ama ölçüsüz güç kullanmaktan çekinmeyen bu ülkenin gazabını üzerine çekmemek için her türlü manevrayı yaptı. Uzun vadeli hesapları için kısa vadede tepki görebilecek politik adımlar atmaktan imtina etmedi. Genel bir değerlendirme ile böylece başta Türkiye olmak üzere birçok dünya ülkesinin aleyhindeki gelişmelerin son tahlilde Almanya’nın kazanç hanesine yazıldığı müşahede edildi.</p>
<p><strong>Hissî ve Sıcak Türkiye Karşısında Aklî ve Soğuk Almanya</strong></p>
<p>Türkiye-Almanya ilişkileri söz konusu edildiğinde tarih boyunca bizim yaklaşımımız ne kadar hissî ve sıcak olduysa, Almanlarınki o derecede aklî ve soğuk oldu. Tarihe baktığımızda belki de en sağlıklı eşit ilişkinin Sultan 2. Abdülhamit döneminde gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Zira gerek Abdülhamit gerekse Kaiser Wilhelm ne istediklerinin ve ne elde edebileceklerinin farkındaydılar. Her iki hükümdar da inceden inceye hesaplarını yapmış, adımlarını ona göre ayarlamışlardı. Ancak İttihatçıların hesaba değil hamasete, akla değil hisse dayalı politikaları devreye girince durum bir anda değişti, alt üst oldu ve 1. Dünya Harbi’nin enkazı altında kaldık. Almanya ve Türkiye’nin devletten devlete ilişkilerde uzun süre birbirinden uzak durma mecburiyetleri yaşanırken, içten içe Almanlara hissî yakınlığımız sürdü. Dünyayı bütün kötülük kaynaklarından kurtardıktan sonra Hitler’in bizi de kurtaracağına inanmaktan tutun da Nazi önderlerinin gizli Müslüman olduklarına, Almanların da yakında din değiştireceklerine inanç sürekli yaşadı. Tamamına yakını İngiliz ve Fransız sömürgesi durumundaki Arap ülkelerinde de durum böyleydi. Üstüne üstlük fiilen savaş alanı oluşları beklentileri arttırıyordu. Müslüman ülkelerden Almanya’ya yaşanan işçi göçünde de aynı tezat yaşandı; onlar ‘işgücü’ istediler, biz ‘insan’ gönderdik.</p>
<p>Ancak müspet ve menfi tüm yaşananların ışığında tarihin bize öğrettiği gerçek şudur ki; Almanya ile Türkiye birbirine mecbur iki ülkedir. Türkiye’nin Avrupa’da ne şekilde olursa olsun avantajlı bir pozisyon elde etmesi için Almanya’ya, Almanya’nın ise Akdeniz, Orta-Doğu ve Asya’da avantajlı bir konum elde etmesi için Türkiye’ye ihtiyacı vardır. İki ülkenin coğrafi, tarihi, demografik, ekonomik, kültürel, askeri şartlar, stratejik gerçekler sebebiyle birbirlerini görmezlikten gelmeleri, denklem dışında tutmaları mümkün değildir. İki ülkenin aksi yöndeki çabalarının sadece üçüncü tarafların arzusu ve menfaatine olacağı bilinmektedir. Peki hal böyle iken iki ülke arasında son yıllarda yaşanan ve giderek kayıkçı kavgası görüntüsü veren çekişmelerin manası nedir ve kime hizmet etmektedir? Bu sorular üzerinde soğukkanlı düşünmek gerekmektedir.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın bitimiyle dünya ülkelerini endişeye sevk eden konuların başında Almanya’nın gücünün ölçüsüz ve kontrolsüz artması neticesinde tekrar bir ‘Almanya Problemi’nin yaşanıp yaşanmayacağıydı. Gelişmeler bu korkuyu haklı kılarken Almanya dünya kamuoyunu böyle bir gelişmenin yaşanmayacağına ikna etmeye çalışmaktaydı. Avrupa ülkeleri, AB’de yaşanan gelişmelerin Almanya’yı sıradan bir ortak konumundan ‘egemen güç’ konumuna çıkaracağı endişesini dillendirirken Almanya kamuoyuna niyetinin sadece ‘düzenleyici güç’ konumunda kalmak olduğunu söylüyordu. İçte yükselen yabancı düşmanlığı, popülizm, ırkçılık, Türk düşmanlığı, İslamofobia gibi hareketlere ilaveten dünyanın kriz bölgelerinde oynanmaya çalışılan rol, Almanya’nın inandırıcılığını yok ediyordu. Ancak ekonomik güçlülük, siyasi istikrar, dış politikaya halk desteği gibi unsurlar düşünülen hedeflere ulaşmakta ısrarı kolaylaştırıyordu. Irkçı hareketler ve popülist yapılanmalar üzerindeki devlet kontrolü ve hâkimiyetinin sağladığı öz güven, güvenlikçi politikaların izlenmesinde kolaylık sağlamaktaydı.</p>
<p>Gerek AB içinde gerekse dünyanın değişik bölgelerinde oynamak istediği rolü ‘daha etkin sorumluluk alma’ şeklinde formüllendiren Almanya, bu söyleme rağmen 2001 yılındaki Afganistan Savaşı ve 2003 yılında Irak’a karşı ABD saldırısından en az sorumlulukla kurtulmayı becerdi. Topladığı ekonomik güç ile bilhassa son on yılda ‘hegomonik güç’ olma adımlarını arttırdı. Bu çabalar sürerken Türkiye, İran, Rusya, Mısır gibi ülkelere ön gördüğü rolleri oynatmak hususunda yoğun bir faaliyete girişti. Ak Parti iktidarının ilk 10 yılında Türkiye’nin AB’ye girme çabasını kullanarak Türkiye’den istediklerini büyük ölçüde elde eden Almanya, Türk hükümetinin attığı adımların meyvesini görmeye yönelik taleplerinin yoğunlaşmaya başlamasıyla birlikte kendi elini güçlendirmeye dönük arayışlara yöneldi. Türkiye’nin yumuşak karnı özelliğindeki Ermeni Meselesi, Kürt Problemi gibi konularla birlikte insan hak ve hürriyetleri, demokrasi, adalet gibi konuları kaşımaya başladı. Globalizm rüzgârları eserken kendisini neo-liberalizm rüzgârının etkisi dışında tutmayı başaran Almanya, AB içindeki Macaristan, Polonya, Bulgaristan gibi ülkelerin demokrasiye, Yunanistan’ın azınlık haklarına ve tüm birliğin yabancı düşmanlığı, İslamofobia gibi ilan edilen Batılı değerlerle uyuşmayan yaklaşımlarına sessiz kalmayı tercih ederken Türkiye’nin üzerine daha sert ve kararlı gelişi, Türk hükümet çevrelerinde ve kamuoyunda haklı bir tepkiyle karşılanıyordu.</p>
<p><strong>Almanya Penceresinden Türkiye-AB İlişkileri</strong></p>
<p>AB sürecinde Almanya’nın tavrını sadece müspet yönleri ile değerlendiren medyamız kamuoyunu Türkiye’nin birkaç yılda birliğe gireceğine, kısa süre içinde vizelerin kalkacağına inandırmıştı. Hatta AB’nin büyüyüp güçlenen Türkiye’yi bir an evvel yanına almak için can attığı havası yayılmıştı. Halbuki başını Alman Hıristiyan demokratların çektiği Avrupalıların görüşüne göre Türkiye hiçbir zaman AB üyesi olmayacak, kendisine verilecek ‘imtiyazlı ortaklık’ statüsü ile yetinecekti. İmtiyazlı ortaklık, ayrı bir dünyanın ve medeniyetin mensubu olan Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini düzenleyen ancak karar ve yönetim mekanizmalarına girişini önleyen bir sistemi öngörmektedir. Buna göre Türklerin Avrupa’da serbest dolaşımı da olmayacaktır.</p>
<p>Buna rağmen başlangıcından bu yana Avrupa’yı düşman kategorisinde değerlendiren muhafazakâr millî görüş geleneğinden bir iktidarın AB müktesebatı yolunda attığı inanılmaz adımlar büyük bir dönüşümün göstergesiydi ama Batı, tedbiri hiçbir zaman elden bırakmamış, bize kapının sürekli dış yüzünü göstermişti. Kaldı ki Türk kamuoyu hala bazısı büyük gösterilerle sunulan, özünde millî görüş düşüncesiyle hiçbir zaman örtüşmeyecek, siyasette, ekonomide, sosyal ve dini hayatta, dış politikada, eğitimde, azınlık politikalarında ve ülkenin millî hedefleriyle ilgili konulardaki aşırı liberal adımların Ak Parti’nin samimi inanç ve düşüncelerinin sonucu olarak mı, yoksa başlangıçta masum bir dini cemaat görüntüsü verirken sonunda tarihimizde görülmemiş kanlı bir kalkışmanın faili olması nedeniyle devlet belgelerinde FETÖ’ye dönüşen yapılanmanın telkinleri neticesi mi atıldığı hususunda tatmin edici bir cevaba sahip değildir.</p>
<p>Almanya Türkiye ile ilgili hakikaten büyük bir politika değişikliğine mi gitmişti? Son üç-dört yıl itibarı ile gerek Türk medyası gerek Alman medyasına baktığımızda iki ülkeyi neredeyse savaşın eşiğine getiren bir değişikliği var sayabiliriz. Peki, birbirine muhtaç hatta mahkum iki ülkeyi bu noktaya getiren neydi?</p>
<p>Almanya’da Türkiye’nin hızla otoriterleşmeye yöneldiği, insan hakları ve hürriyetleri konusunda geri adımlar atıldığı iddia edilmeye başlandığında Türkiye bunu fazla önemsemedi. Ancak Gezi hadiseleri başlayıp, bu hadiselere karşı yoğun Alman ilgisi görülünce Almanya’nın pozisyonunun hiç de dostane olmadığı yorumlarını yapmaya başladık. Türk siyasetinin o günden bu güne kadar kendi kendisine cevabını veremediği soru hala ‘işin neden ve nasıl bu noktaya geldiği’dir. Almanların cevabını veremedikleri soru da şudur: ‘Dünya üzerinde Almanları seven nerdeyse tek millet olarak kalan Türklerle alıp veremediğimiz nedir?’ Sonunda sevinen tarafın ne Türkler ne de Almanlar olacağı bilinen bir kavganın kazananları kimler olacaktır? Aslında cevap burada saklıdır.</p>
<p><strong>Kayıkçı Kavgası</strong></p>
<p>Adeta Türk ve Alman kamuoyları bu gerçeği aramasınlar ve bulamasınlar diye gündem oldukça magazinleştirildi, basitleştirildi ve çekişme kayıkçı kavgasına benzer bir durum arz etmeye doğru götürüldü. Bölgelerinin ve dünyanın iki önemli devleti arasındaki anlaşmazlıklar Gezi hadiselerini düzenleme, üçüncü havalimanını istememe, köprüyü kıskanma, karikatür, miting izni, mülteci konusu, seçimlere karşılıklı müdahale gayreti ve Almanya’yı İncirlik’ten atma gibi bir gündeme hapsedildi. PKK’nın ve FETÖ’nün Almanya tarafından desteklenmesi tüm bunlara tuz biber oldu. Bunların acısını Almanya’dan çıkarmak için biz de onları nazi, faşist, ırkçı, terör işbirlikçisi hatta terörün ortağı, Türkiye’yi karıştırmak, ekonomimizi batırmak, bizi AB’ye sokmamak isteyen ülke olarak suçladık. Türkiye’deki referandum süreci ile Almanya’daki seçim sürecinin kavgayı daha da alevlendirmek isteyen popülist çevrelerin eline verdiği fırsat da üstüne binince belki de tarihte yaşamadığımız bir girdabın içine girmiş olduk.</p>
<p>Almanya ile Türkiye’nin zaman içinde önemli konulardaki görüş ayrılıkları nedeniyle çatışmaları aslında ilk değildir. Daha yakın diyebileceğimiz bir zamanda Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde yaşanan Yılmaz-Kohl kavgası bu günkünden daha şiddetli ve derin idi. Verilen sözlere rağmen Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişinin Helmut Kohl tarafından önünün kapatılması, Türkiye tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmış, Almanya’nın nazi dönemindeki hedeflerinin peşinde koştuğunu ifade eden Mesut Yılmaz, Almanya’nın genişleme emellerini dile getirmişti. İş bununla da kalmamış, o zamana dek görülmedik şekilde bir müdahale teşebbüsü ile Mesut Yılmaz ülkedeki Türklerin Kohl’e oy vermemeleri çağrısı yapmıştı. Bu süreç Gerhard Schröder’in seçimi kazanmasıyla sonuçlanmış; kavga, diplomasinin işletilmesi suretiyle sükûnet bulurken, konunun halk arasında bir husumete dönüşmesi için malzeme verilmemişti. Aynı şekilde Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde de derin bir kriz yaşanmış; Almanya’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri Çiller’i dolayısı ile Türkiye’yi Avrupa’ya gelen uyuşturucunun merkez üssü ve bu yolla döviz açığını kapatan bir ülke olarak ilan etmişti. Basının oldukça körüklediği bu kavga da diplomatik temaslar neticesinde kapatılmıştı.</p>
<p>Yaşamakta olduğumuz son kavganın en önemli özelliği, diplomasinin devre dışı bırakılması, Almanya’daki geleneksel Türk dostu çevrelerin düşman kategorisine sokulması, İslam ve Türk karşıtı radikal grupların eline malzeme verilmesi ve konunun giderek halklar arasında bir meseleye dönüşmesi olmuştur.</p>
<p>Bu, iki tarafın lehine olmadığı gibi sürdürülebilir bir çekişme de değildir. Çünkü şimdiye kadar elde edilen sonuçlarına baktığımızda bile kavganın iki ülkeden biri için avantaj sağladığını söyleyebilmek mümkün değildir. Diğer yandan Almanya, savunma ve dış politika çizgisinin belirlendiği Beyaz Kitap’ta 2016 yılında yaptığı değişikliklerle Türkiye ve benzeri ülkelerle ilişkilerini ve işbirliklerini hangi temelde değerlendireceğinin esaslarını güncellemiştir. Almanya’nın yeni dış politikası, ilişkileri insan hak ve hürriyetleri, siyasi dayatma, karşılanamayacak talepler gibi gerçekçi ve yararlı olmayan çerçevenin dışında ele alarak ekonomik çıkara dayalı çok yönlülüğü ön görmektedir. Aslında bu Türkiye ile ilişkilerin daha kolaylaşmasını sağlayacakken gelişmeler tam tersi istikamette olmuştur.</p>
<p>Kavganın şimdiye kadarki seyrine özetle baktığımızda şu sonuçlarla karşılaşmaktayız: Halklar arasında gerginlik doğmuştur. Almanya’da yaşayan 3,7 milyonu aşkın Türk bedel öder duruma gelmiştir. Almanya’da aşırı sağcı, nazi eğilimli partiler güçlenmiş, Türk düşmanlığı ve İslamofobia güç kazanmıştır. Turizm gelirlerimiz düşmüş, yatırımlar askıya alınmıştır. Gizli ve açık ambargolar yürürlüğe girmiş, bundan savunma kabiliyetimiz olumsuz etkilenmiştir. Alman partilerindeki geleneksel Türk dostları işlevsiz hale sokulmuş, partiler Türk üyeler konusunda mütereddit hale gelmiştir. Alman siyasetinde bu güne kadar görülmeyen bir popülist dil devreye girmiş, iç barış zedelenmiştir. Almanya, İncirlik’i terk etmek zorunda kalınca Orta-Doğu’daki çok önemli bir avantajını kaybetmiştir. Yaşanan kavga neticesinde Türkiye-Almanya işbirliği ile ABD, Rusya, Çin gibi güçler nezdinde, Orta-Doğu’da, Asya’da ve diğer yerlerde elde edilebilecek avantajlar yok olmaktadır. Türkiye ve Almanya’nın uluslararası diplomatik sahada bu güne dek yürürlükteki ittifakı zarar görmektedir. Ortak üçüncü güçlere karşı veya pozitif kazançlara yöneltilmesi gereken enerji boşa tüketilmektedir. Terör örgütleri bu karmaşa içinde hareket alanlarını genişletmektedirler. Bu listeyi uzatmak mümkündür. Ortaya çıkan tablonun vahametini veya mantıksızlığını görmüş olacaklar ki son zamanlarda iki ülke yetkilileri arasında alttan alta başlayan bir ilişkileri tamir sürecinin başladığını hissetmekteyiz. İlişkiler düzelince her iki ülkenin de kazanacağı açıkken, ilişkilerin bu seviyeye inişinin baş müsebbiplerinden iki tarafın medyası konuyu yine ‘kazandık, diz çöktürdük, anladılar, öğrendiler, yendik’ gibi basit bir seviyeye indirerek adeta sabote etmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Eğer düşünce yapınız komplo teorilerine yatkın ise bunu birilerinin veya belli odakların bilerek yaptırdığını iddia edebilirsiniz. Ancak şurası açıktır ki hiçbir komplo planı toplum hayatında akılsızlar ve muhterisler kadar etkili değildir.<br />
,Düşünenler ve mutediller ise, her zaman için Türklerin ‘korkmadığını’, Almanya da dâhil hiç kimsenin ‘dünyadaki her şeyden üstün olmadığını’ bilmektedir. Sorumluluk mevkiindekilerin bunu hatırlamaları işleri daha da kolaylaştıracaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Rus Rüyası Olarak Avrasyacılık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-rus-ruyasi-olarak-avrasyacilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 05:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya]]></category>
		<category><![CDATA[Rus]]></category>
		<category><![CDATA[Şefik Kantar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1269</guid>

					<description><![CDATA[Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır. Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz. Büyük idealler büyük iddialara sahip olmak zorundadır. Büyük iddialar savunucularını büyük sözler söylemeye itmektedir. Entelektüel tavır ve faraziyeler üzerinden yapılan çözümlemeler büyük sözler söylemeyi kolaylaştırır. Ancak kişi hayatındaki gibi devletlerin ve milletlerin hayatında da çoğu kez gerçekler, idealleri aşan karakterdedir. İdealler, bir anlamda muhayyel güzel bir geleceğin inşası için katı gerçeklerin aşılması kavgasıdır. Ego, çevre ve tarihin kuşattığı ve yolunu çizdiği reel politik, ne kadar güzel olduğuna bakmadan ideallerin önüne aşılmaz setler örer. Tarihte çok az kahraman ve toplum, bu setleri yıkabilmeyi başarmıştır. Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır.</strong></p>
<p>Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz.</p>
<p>Büyük idealler büyük iddialara sahip olmak zorundadır. Büyük iddialar savunucularını büyük sözler söylemeye itmektedir. Entelektüel tavır ve faraziyeler üzerinden yapılan çözümlemeler büyük sözler söylemeyi kolaylaştırır. Ancak kişi hayatındaki gibi devletlerin ve milletlerin hayatında da çoğu kez gerçekler, idealleri aşan karakterdedir. İdealler, bir anlamda muhayyel güzel bir geleceğin inşası için katı gerçeklerin aşılması kavgasıdır. Ego, çevre ve tarihin kuşattığı ve yolunu çizdiği reel politik, ne kadar güzel olduğuna bakmadan ideallerin önüne aşılmaz setler örer. Tarihte çok az kahraman ve toplum, bu setleri yıkabilmeyi başarmıştır.</p>
<p>Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve<br />
barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır. Konu, her biri nevi şahsına münhasır yapıdaki Rusya, Türkiye ve Almanya açısından ele alındığında çok bilinmeyenli bir karaktere bürünmektedir. Siyaset bize, matematikteki gibi tartışılmaz sonuçlar vermez. Eldeki verilere göre hareket edersek, Türkiye ve Almanya’nın Avrasya nezdindeki durumlarının, bir takım sonuçlara ulaşmaktan ziyade, önümüze geniş bir fikir jimnastiği alanı açma imkânı verdiğini görürüz.</p>
<p>Avrasya kavramının mucidi ünlü Alman ilim adamı Alexander von Humboldt’tur. Avrasya, coğrafi olarak Asya ve Avrupa kıtalarının birlikte kullanılan ismidir. Böyle olmakla birlikte, Avrasya dendiğinde daha ziyade Rusların ve Türklerin yaşadıkları ve etki alanları altındaki topraklar akla gelmektedir. </p>
<p>Avrasyacılık, ideolojiler çağının hızlı geliştiği 19. yüzyılın sonlarına doğru Rus elitler eliyle önce edebî, sonra felsefî, nihayetinde siyâsi bir akım olarak literatüre sokulan bir kavramdır. Avrasya idealini savunan Ruslar Çar I. Petro’yu Avrasyacılığın fikri önderi sayarlar. Çar I. Petro, “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır” diyerek Güney’i işaret etmekle birlikte Rusya’nın Avrupalılaşmasını başlatan ve tarihte emperyal bir güç olmasını hedefleyen kişi olarak kabul edilmektedir. </p>
<p>Rusya’nın Batı karşısındaki konumunu daha güçlü hale getirme arayışları içerisinde edebiyatta öncelikle muhafazakâr Rus yazarlarca işlenen Avrasya fikri, Rus edebiyatının dünyaca ünlü üstadları Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski, Aleksandr Puşkin, Nikolay Gogol gibi isimlerce de geniş ölçüde işlenmiştir. Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz. Avrasyacılık düşüncesinin ilk dönemi diyebileceğimiz ve 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar süren ilk devre, Rusya’da ve Türkiye’deki hızlı değişimler neticesinde bu idealin hayata geçirilemeyen romantik bir düşünce olarak kalmasına yol açmıştır. </p>
<p>1930’lu yıllarda, Sovyetler döneminde Avrupa’ya sığınmış muhalif Rus aydınlarca yürütülen Avrasyacılık çalışmalarının bu günkü neo-Avrasyacılık akımına ilham vermesi dışında iz bırakan önemli bir etkisi olmadı. Bu anti-sovyetik teşebbüs ile Rusya’nın ne Doğu ne Batı ülkesi olmayıp Avrasya ülkesi olduğu, kültür olarak her iki dünyadan da yararlandığı, sentezlenen değerler sisteminin üstünlüğü gibi hususlar öne çıkarılmak isteniyordu. Ancak Sovyetler’in tarihi, hayatı ve geleceği sınıf farklılığı ve sınıf çatışmaları üzerinden okuyan resmî ideolojisi ve uyguladığı ceberrut baskı karşısında bu görüşlerle herhangi bir mesafe elde edilemedi.</p>
<p>Günümüzde tekrar ön plana çıkan ve dünya siyasetini izah ederken dikkate alınması mecburi hale gelen Avrasyacılık kavramı, ünlü Rus ideolog Aleksandr Dugin’in 80’li yıllarda formüle etmeye başladığı, 90’lı yıllarda Sovyetler’in dağılması ve dünyanın yeniden şekillenmeye başlamasıyla ağırlık kazanan “Jeopolitiğin Temelleri” adlı kitabında dile getirdiği görüşlere dayanmaktadır. Günümüz Avrasyacılık düşüncesinin temelinde, Rusya Federasyonu liderliğinde birleşen Avrasya coğrafyasındaki milletlerin “Yeni Dünya Düzeni”nin öncüsü ve savunucusu Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) ve onunla birlikte hareket edenlere karşı güçlü bir ittifak oluşturması yatmaktadır. Rusya’nın eski Sovyet Cumhuriyetlerini bir çatı altına aldıktan sonra ilk elde müttefik olarak düşündüğü ülkeler İran, Almanya ve Japonya’dır. Türkiye, başlangıçta ikincil pozisyonda bir ülke şeklinde değerlendirilirken, ABD ve AB ile yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle daha yakın durulan bir ülke konumuna gelmiş, Avrasyacılık ekseni Rusya-İran-Türkiye ittifakı düşüncesine kaymıştır.</p>
<p>İdeolojik Sovyet yapılanmasının dağılmasında sonra eski imparatorluk sahasında yeniden dirilmek gayretindeki Rusya, yeni devlet anlayışında ekonomik menfaatleri ön planda tuttuğunu açıklamıştır. ABD’nin tek kutuplu dünyasına karşı çok merkezliliği hedeflemektedir. Bu hedeflere ulaşmak isterken Rusya’nın Türkiye, İran, Japonya, Çin ve Avrupa Birliği’nin (AB) çekici gücü Almanya’yı hangi çerçeveye yerleştirmek istediği kadar, bu ülkelerin Rusya’yı hangi rolde gördüğü ve görmek istediği de üzerinde hassasiyetle durulması gereken konulardandır.</p>
<p><strong>Avrasya Bağlamında Almanya İle İlişkiler </strong></p>
<p>Almanya, iki asırdır Rusya ile münasebetlerini Ostpolitik (Doğu Politikası) bağlamında ele almaktadır. İzlenen politikalarla elde edilmek istenen netice, ifadesini Drang nach Osten (Doğu’ya açılım, baskı) kavramında bulmaktadır. “Doğu’ya Açılım”ın ardında yatan, sömürgecilik döneminde denizaşırı coğrafyalara açılamayarak sanayileşmede rakiplerinin gerisine düşen Almanya’nın Asya’daki zengin madenlere ve petrol yataklarına ulaşma hedefidir. Almanya aynı hesabı Osmanlı coğrafyası üzerinden de yapmış, Şark Meselesi ve Oryantalizm çalışmaları neticesinde önce Orta Doğu’ya daha sonra Bombay’a kadar olan bölgede etkinlik sağlama planları üzerinde yoğunlaşmıştır. (7B Projesi: Berlin-Budapeşte-Belgrad-Bosphorus-Bağdat-Basra-Bombay Hattı). Bu hedeflere varabilmek için iki dünya harbi çıkaran Almanya, her ikisinde de başarısız oldu.</p>
<p>İkinci Dünya Harbi sonrasının cezalı Almanyası, öncelikle iç istikrarı ve ekonomik güçlülüğü ön plana alarak yoğun hamlelere yöneldi. Sovyet tehtidine karşı ABD ve diğer müttefiklerin desteğini alırken, attığı akıllı politik adımlarla kısa denebilecek bir sürede birçok dış problemini halletti. Anayasal hedefi olan iki Almanya’nın birleşmesini (Wiedervereinigung) başarıyla sağladı. Birleşmenin ardından içte homojen bir Almanya hedefine yönelik tedbirler alırken, dışta globalizmin menfi ekonomik sonuçlarından etkilenmemeye, dış politikada çok yönlülüğü öne çıkarmaya gayret etti. Atlantik Paktı’ndaki rolüne rağmen Doğu Avrupa ülkeleri ve Rusya, Çin ve Hindistan ile kurmak istediği yakın ilişkiler uluslararası camianın pek işine gelmiyordu. Helmut Kohl ile Mikail Gorbaçov tarafından hayata geçirilmeye çalışılan ‘’Ortak Avrupa Evi’’ projesi Boris Yeltsin’in başa geçmesiyle gündemden kalktı. Avrasyacı fikirlerin daha yüksek sesle dile getirilmeye başlaması da Alman dostu Gorbaçov döneminde değil, Boris Yeltsin döneminde başladı. Soğuk Savaş dönemi dâhil her dönemde Almanya bilhassa doğalgazda ve yeraltı zenginliklerinde Rusya’ya olan bağımlılık nedeniyle ekonomik ilişkilerini siyasî anlaşmazlıklara rağmen arttırarak devam ettirdi. Sağlıklı yürümedi ise de bu ilişkiler askerî alanda NATO şemsiyesine kadar taşındı.</p>
<p>Almanya’nın Rusya ve İran ile geliştirdiği ilişkilere ilaveten Orta Doğu ülkeleriyle kurduğu ticari ilişkilere de ABD ve müttefikleri tarafından sürekli engeller çıkarıldı; iki Irak savaşı ile bölgeden ayağı büyük ölçüde kesildi. Benzer engellerle Afrika’da da karşılaştı. Ağırlığını AB’nin hâkim gücü olmaya veren Almanya, bu konuda büyük ölçüde başarılı oldu. Ancak ABD gibi birleşik bir devlet olma konusunda başarısız kaldı. Ortak Anayasa, ortak ordu ve tek dış politika çizgisi takibi gerçekleşemedi. Bu menfi sonuçlar şüphesiz ABD’yi memnun ettiği kadar Rusya’yı da sevindirdi. Birleşik Krallık’ın bir anlamda dışarıda bırakılması, bir anlamda AB denkleminde bulunmak yerine ABD çizgisinde harekete zorlanması, Almanya’nın AB’de belirleyici tek güç kalmasına yardım etti. Öte yandan Çin ile ekonomik ilişkilerinde büyük mesafe elde etti. Tüm aleyhte şartlara ve yaşanan dünya krizlerine rağmen, sanayi ürünlerinde, otomotivde ve kimyadaki öncü rolü nedeniyle yıllarca üst üste dünyanın ihracattan en çok kazanan ülkesi oldu, düşük enflasyon ve yüksek istihdam hedeflerini tutturdu. İhracatının yarıdan fazlasını AB ülkelerine yapan Almanya, ABD ile ticaretinde de kazançlı taraf olmayı sürdürmektedir.  </p>
<p>ABD’nin Atlantik Paktı çerçevesinde dayatmak istediği, üçüncü ülkelerle ilişkileri insan hakları ve demokrasi çizgisinde sürdürme, terörle mücadeleyi tek merkezli yürütme hususundaki kıstaslara uymada zaman zaman zorluk çeken Almanya, Rusya, Çin, İran gibi demokrasi anlayışı Batı’ya uymayan ülkelerle ilişkilerini yeniden formüle eden politik bir çizgiye yöneldi. Batı ittifakı içinde olan Macaristan, Polonya gibi ülkeler dâhil demokraside klasik Avrupa standartlarına sahip olmayan Rusya, Çin, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Brezilya gibi ülkelerle ilişkileri, ekonomik menfaatleri önceleyen bir mecraya soktu. Bu anlayış, Ukrayna’nın yarısının işgal edilmesine, Kırım’ın ilhakına rağmen Rusya ile ikili münasebetlerini sürdürme imkânı verdi. Rusya’ya rağmen Asya’daki diğer Türk cumhuriyetlerine ulaşımını kolaylaştırdı. Ancak aynı Almanya, görüş ayrılıklarına rağmen Rusya ile ikili ilişkileri sürdürmede gösterdiği mahareti Türkiye ile ilişkilerinde gösteremedi. </p>
<p>Bu haliyle Almanya’nın Rus ideologların düşündükleri şekilde Atlantik Paktı’ndan ve Batı Bloku’ndan koparak Avrasya Birliği’ne yanaşması hayal bile edilemez. Çünkü bu, Almanya’nın Rus önderliğini kabul etmesi anlamına gelmektedir. Kaldı ki diğer iki büyük Asya ülkesi Çin ve Hindistan’ı stratejik müttefik olarak gören Almanya’nın Rusya’ya yaklaşımı daha çekingendir. Almanya, Avrasya ülkeleri ile ekonomik ilişkileri en üst seviyeye çıkarmanın kendi yararına olduğunu biliyor. Rusya, dünyanın en büyük petrol, gaz, kömür, demir ve diğer hammaddelerine sahip ülkesidir. Almanya, Çin ve Hollanda ile birlikte Rusya’nın en büyük ticari partneri durumundadır. Rusya’nın hammadde ve enerji kaynaklarından yararlanıp onun sanayi ürünlerine olan ihtiyacını karşılamak suretiyle sürdürülen al-ver ilişkisinin, Rusya’nın enerji ve hammadde satarak ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle diğer rekabet alanlarına girme işini zorlamamasını isteyen ABD’yi rahatsız etmeyeceği biliniyor. Öte yandan, Almanya’nın Çin ile gelişen ilişkilerinin, onu kıtadaki en büyük rakibi olarak gören Rusya’yı pek memnun etmediği görülüyor.</p>
<p>Son yıllarda yaşanan hızlı değişim, Rusya’nın Almanya’ya yaklaşımını ‘Avrupa’nın sahibi’ mesabesinde ele aldığını göstermektedir. Ukrayna’da yaşananlar başta Polonya olmak üzere Doğu Avrupa ve Balkanlardaki Alman-Rus rekabetinin boyutlarının ne kadar büyük olduğunu göstermiştir. Bu nedenle Almanya, iktisadi ilişkilerin yükseltilmesi yanında dostluk ilişkilerinin devamı, kültürel ve sivil faaliyetlerle iki toplumun yakınlaşmasını öne alan bir politikayı daha akıllıca bulmaktadır. Askeri sahada Atlantik Paktı ile yaşanan kıyasıya rekabetin mümkün olduğunca Avrupa dışına kaymasını arzu etmekle beraber bunda pek başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Rusya’yı tahrik edecek savunma sistemlerinin yerleşeceği yerler konusunda ABD’ye karşı koyamamaktadır. Öte yandan Almanya’nın dünya silah pazarındaki payını gittikçe arttırdığı ve Rusya ile doğrudan rakip konumunda olduğu da bir gerçektir.</p>
<p>Bunlar göstermektedir ki Rusya ile Almanya’nın Avrasyacılık merkezli bir birlikteliği henüz hayal-ötesi bir fantezi mahiyetindedir. Ancak tarihin birçok fantaziyi umulmayan bir hızla gerçeğe dönüştürdüğü de bir gerçektir.    </p>
<p><strong>Dostluk ve İşbirliği Ekseninde Rusya-Türkiye-İran </strong></p>
<p>Avrasya konusuna Türkiye-Rusya ekseninden yaklaştığımızda, iki ülkenin bilhassa son iki yüzyılda yoğun bir rekabet-düşmanlık ilişkisi içinde olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Türkiye, Rusya’nın ilan edilmiş tarihi stratejik hedeflerinden sıcak denizlere inmesinin önündeki en büyük engeldir. Coğrafya ve halklar bazında ele alındığında iki ülke Asya’da benzer yer ve gruplara hitap etmektedirler ki bu, aradaki rekabeti güçlendirmektedir. Günümüz itibariyle Rus Federasyonu’nca etki alanı altında tutulan Türk halkları ve Türk yurtları, Türkiye’nin etki alanındakilerden katbekat fazladır. İki ülke arasındaki rekabet ve düşmanlık alanı, dostluk ve işbirliği alanından daha büyüktür ve kolayca aşılamayacak mahiyettedir. Bu, kendisini Avrasyacılık ve Turancılık fikriyatı üzerindeki tartışmalarda da göstermektedir. Tüm bunlara rağmen her iki milletin ve devletlerin yakınlaşmaları, işbirlikleri ve barış içerisinde yaşamaları kısmî de kalsa hem bölge barışı, hem dünya barışı için hayati önemdedir.</p>
<p>Avrasyacılık fikriyatının ideologları, Türkiye’nin bu projenin çekirdeğinde yer alması konusunda ikirciklidirler. Türkiye’yi ABD’nin müttefiki, AB üyeliği bekleyen, NATO’nun güçlü ülkelerinden birisi olarak değerlendirdiklerinde projenin uzağında; ABD, AB ve NATO ile ilişkilerinde çekişmelerin arttığı zamanlarda ise daha yakınında görmektedirler. Türkiye’nin son on beş yılda geliştirmeye çalıştığı çok yönlü dış politika gereği günden güne değişebilen tavır, Avrasyacı çevrelerde de bu günden yarına fikir değişikliklerine sebebiyet vermektedir. Bunu, başta Aleksandr Dugin olmak üzere işin ideologları, Putin gibi uygulayıcıları nezdinde kolayca müşahade ettiğimiz gibi Avrasyacılık fikrinin Türkiye’deki temsilcileri üzerinden kolayca okuyabilmekteyiz. </p>
<p>Avrasyacılık fikriyatının Rusya’daki sahipleri, iki-üç yıl öncesine kadar Türkiye’yi parantezin dışında görürken son zamanlarda Türkiye’ye dönük değişik açılımlara yönelmişlerdir. Buna en bariz şekliyle Putin-Erdoğan münasebetlerinde ve Aleksandr Dugin ve benzerlerinin artan Türkiye ilgisinde şahit olmaktayız. Türkiye’nin ABD, AB ve NATO ile problemlerini bir eksen değişikliği için fırsat bilen Rusya, önümüze hem bugün içinde çırpındığımız problemlerin çözümü konusunda hem de geleceğimizi yeniden dizayn için Avrasyacılığı bir reçete olarak sunmaktadır. Projenin eksenini, daha önce Türkiye’deki ulusalcı çevrelerin savunduğu Rusya-İran-Türkiye çekirdeğine oturtmaktadırlar. Bu işbirliğinin Rusya ile Türkiye arasındaki tarihten gelen olumsuzlukların aşılmasına yardım edeceği gibi, Türkiye-İran ve Sünni-Şii geriliminin de izalesini sağlayacağı savunulmaktadır. Rusya ve İran’ın kullandığı teknolojiye ve silah üretimine dikkat çekilerek Türkiye’nin de işin içine girmesiyle kendine yeten ve tehditleri yok edebilecek bir ittifaktan söz edilmektedir. İdeologların kolayca hamasete dönüşebilen dilinde Avrasya Projesi, Kürt konusundan teröre, Suriye’den Irak’a bütün meselelerin nerdeyse bir dokunuşla hallini vadetmektedir. </p>
<p>Bunlar yapılırken, herkesin kafasındaki ‘Rus Yayılmacılığı’ hususunda da zihinler rahatlatılmak istenmektedir. Halbuki Türk cumhuriyetleri üzerindeki tahakkümünü, Sovyetler döneminden gelen kurumlar üzerinden kolayca pekiştiren Rusya’nın Kafkaslar’da, Azerbaycan topraklarının ve Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgalinde, Ukrayna’da, Kırım’ın ilhakında ve Suriye’de oynadığı kanlı role baktığımızda bunun kolay olmadığı açıktır. Dünya ölçeğinde ele alındığında karşımıza çıkan, ülkeleri istikrarsızlaştırmaya dönük sanal saldırılar ve espiyonaj faaliyetleri, Rusların emperyalist emellerinin canlandığı düşüncelerine katkı vermektedir. Ruslar yalanlasa ve alaya alıyor görünse de ABD seçimlerinde manipülasyon teşebbüsleri ve Kıta Avrupa’sında kurulan yaygın medya ve iletişim ağları üzerinden yapılan propaganda faaliyetleri işin ciddiyetini göstermektedir. Bilhassa manipüle edilmiş haberlerin Türkiye de hedefidir. </p>
<p>Türkiye üzerinden Akdeniz’e açılacak, İran üzerinden Hindistan’a biraz daha yaklaşacak Rusya’nın Türkiye ve İran’a aralarındaki rekabeti bitirebilecekleri, ticari ve sınai işbirliklerini daha da arttırabilecekleri dışında elle tutulur bir vadi yoktur. Bunların gerçekleşmesi için bir pakta dâhil olmanın, pratikte beklenen yararı sağlamadığı, Türkiye-NATO ilişkilerinde görülmektedir.</p>
<p>Aleksandr Dugin son zamanlarda, Türkiye’deki İslâmî çevrelerin değişen bakış açılarına atfen oluşacak Ortodoks Rus, Sünni Türk ve Şii Pers bloğunun barış için önemli bir adım anlamına geldiğini söylemektedir. Dugin, İslam dünyası için en büyük tehlikenin Vehhabi-Selefi akımlar olduğunun da farkındadır; ancak bu türden bir Türk-Pers ittifakının çoğunluğu Sünni olan Arap ülkelerini dışlamak ve tahrik etmek anlamına geleceğini, böylece Batı’nın Arap ülkelerini daha çok karıştırmak için fırsat bulacağını hesaplamamaktadır. Şii-Sünni ayrılığının rekabetten düşmanlığa dönüşmesi esas olmayıp bu gerilim, tarihin belli zamanlarında yükselen sun’î bir durumdur. İki rakip ülke olarak tarihin büyük bir evresinde Türkiye ve İran aralarında çatışmasızlığı gerçekleştirebilmişlerdir. Bunun için Rusya’ya ihtiyaç duyulduğu veya Rusya işbirliği ile bunun sağlanabileceği şüphelidir.              </p>
<p>Türkiye’deki Avrasyacı çevrelerin Rusya’dakilerden ayrılan önemli bir özelliği, konuyu Türkiye-Rusya ekseniyle birlikte Çin-Rusya-Türkiye ekseninde gerçekleşmesi gereken bir hedef olarak görmeleridir. Bununla, Avrasya ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan + Özbekistan) gaye ve hedeflerini birleştirme, Uzak Doğu’daki açılımlarla birlikte tüm Asya’yı kapsayan devasa bir ekonomik işbirliği alanı kurmak istenmektedir. Rusya ve Çin’in tüm yakınlaşma çabalarına rağmen birbirinden ürken iki rakip güç olduğu ortadadır. Türkiye’deki Avrasyacıların önde görünen çekirdek kadrolarının konuyu siyasi geçmişlerinin tesiriyle ekonomik işbirliğinden ziyade ideolojik ve politik düzlemde elde aldıkları da bir gerçektir. </p>
<p>Bu yolda bir zamanlar oluşturulmak istenen ve Kızıl Elma Koalisyonu adı verilen milliyetçilerle ulusalcıların işbirliğini sağlamaya yönelik adımların akim kaldığı bilinmektedir. Başını Rusların çektiği ve Turancılığın alternatifi olan bir projeye milliyetçilerin ‘evet’ demeyecekleri, sadece taktik işbirliklerine sıcak bakacakları açıktır. </p>
<p>İdeolojileri coğrafya ve etnisiteden bağımsız olan İslamcıların yaklaşımı da stratejik değil, Batı’nın baskıcı tutumu nedeniyle reaksiyon alanında kalmaya mahkûm görünmektedir. Özünde Batıcı olmalarına rağmen ülke üzerinde kaybettikleri konumlarını tekrar kazanmak için öne geçme gayretindeki Kemalistlerin, Türkiye’nin yön tayininde artık belirleyici olmadıkları da ortadadır. </p>
<p>Eski sınıflandırma ile sağdan sola Türk siyasi hareketlerinin en önemli beklentisi ve gayreti ülkede demokratik geleneğin güçlendirilmesi ve demokrasinin yerleşmesidir. Demokrasi ve demokratik değerler denince akla gelen, Batı tipi demokrasidir. Türkiye’de demokrasinin yerleşmeye başlaması Rusya ve İran’daki süreçten değişik bir mecrada gelişmiştir. Bu iki ülkede aslolan otoriter yönetim şekilleridir. Türkiye için ise otoriter yönetim modelleri ara rejim dönemlerinin ürünüdür. Son yıllarda kendilerini demokrasi bekçisi olarak gören bazı Batılı ülkelerin haddi aşan tenkit, müdahale ve saldırılarına karşı gösterilen reaksiyonlar, demokrasiye değil onun adına dayatılmak istenen ülkenin ve milletin varlığına yönelik baskıcı tavra karşıdır. Batı tipi demokratik rejimlerin bütün eksik ve zafiyetlerine rağmen Türkiye’nin onun yerine Rusya tipi veya İran tipi bir rejimi benimsemeyeceği bilinmektedir. Bu, aynı zamanda ülkenin sosyal ve siyasi gelişmesi ile alakalı bir durumdur. Avrasyacılık düşüncesini benimsediğini defalarca dile getiren bu günkü Rus yönetimi ideolojik sözcülerle kıyaslandığında daha gerçekçidir, ilişkilerin ideolojik olmaktan ziyade ekonomik menfaat ilişkisi çerçevesinde yürümesini istemektedir. Batı’nın değişik bahanelerle ikide bir ekonomik bakımdan Rusya’yı zor duruma düşüren baskılara yönelmesi, hem Putin’in başını çektiği ekibin bu husustaki hırslarını tahrik etmekte hem de mümkün olduğunca tedbirli davranmaya itmektedir. Türkiye, Batı’nın Rusya ve İran’a karşı hayata geçirmek istediği her arzusunu yerine getirmeyerek bu ülkeleri memnun ederken, her iki ülke de son yıllarda gördüğümüz gibi Suriye üzerinden yürütülen mücadele nedeniyle Türkiye’yi ekonomik, siyasi, askeri baskı altında tutmaktan geri durmamaktadır. </p>
<p>Rusya’nın Türkiye tarafından uygulanmak istenen çok yönlü dış politik açılım gayretlerinin ne şekilde sonuçlanacağı konusunda açık bir öngörüsünün bulunmadığı sezilmektedir. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra takınılan müspet tutum ve Batı’nın aksine Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan yana açık tavır alması kamuoyu nezdinde memnuniyet verici olmuştur. Ancak bunun pratikte uzun vadede Türkiye lehinde gelişip yürüyeceği konusunda açık işaretler yoktur. Konunun domates, turizm ve S-400 füzelerine hapsedilmesinin tercihli bir seçim mi olduğu konusu da muğlaktır. NATO ve Batı Paktı ile yaşanan bir hayli düşmanca ilişkiye rağmen Türkiye’nin bir pakt değişikliğine hazır olduğunu söylemek ne derece gerçekçidir? Rusya gibi tarihî derinliğe sahip bir ülkenin Türkiye gibi bir ülke ile ilişkilerinde, Batı blokundan tamamen kopacağını görmeden bilhassa silah alımı ve en büyük enerji güzergâhı olmamızı desteklemekte pek cömert davranmayacağı açıktır. Rus yetkililerin sıkça dile getirdikleri ‘stratejik değeri olan silahlara ait sırların düşman paktın eline geçmemesi’ konusu aslında temel tayin edicilerdendir.  </p>
<p>Türkiye, Rusya dışında Çin, İran ve Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini ayrı ayrı geliştirme gayretindedir. ABD ve AB’nin bundan pek memnun olmadığı açıktır. Ancak Rusya’nın ne derece memnun olduğu da belli değildir. Türkmenistan ve İran gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakli konusunda olduğu gibi Pekin ile Londra’yı birbirine bağlayacak İpek Demiryolu Projesi konusunda da iki ülkenin aynı inanç ve heyecana sahip olmadığı görülmektedir. Türkiye Anadolu üzerinden bir hat düşünürken Rusya Karadeniz’in kuzeyinden geçecek bir hattı menfaatlerine uygun görmektedir. Bunlar, yakınlaşma ve ortak bir gelecek inşasını gerçekleştirme niyetlerine rağmen, reel politik gereği ülkeleri birbirine karşı gayet dikkatli olmaya itmektedir. Azerbaycan-Ermenistan çekişmesinin hakkaniyet ölçüleri içerisinde halli gerçekleşmeden, birçok alandaki kilitleri açmak mümkün değildir. Rusya ise her halükarda Ermenistan’a hamilik yapmaktan vaz geçememektedir.  </p>
<p>Bu çerçevede ele alındığında adı geçen ülkelerin Avrasya bağlamındaki ilişkileri, inceden inceye işlenmesi gereken hayli çatışma noktasının ve aşılması gereken mâniaların varlığına işaret etmektedir. İç aktörlerin bunları bir sonuca bağlama niyetleri ve güçlerinin yeterliliği konusunda peşinen bir hüküm vermek kolay değildir. Ayrıca dış aktörlerin ne gibi silahlarla mukabele edebileceklerine bakıldığında, çok zengin denebilecek bir ihtimaller ve seçenekler kataloğu mevcuttur. Bu denklemler ışığında neo-Avrasyacılığın tekrar aslına rücu etmek zorunda kalacak bir Rus rüyası olduğunu söylemek mümkün müdür? Bunu cephelerdeki güç dengeleri ve tarafların inat ve kararlılığı kadar birbirlerine karşı açıklıkları ve samimiyetleri gösterecektir. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
