<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Savaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/savas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 14 Aug 2026 09:12:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Savaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Afganistan Yeniden Şiddet Sarmalına mı Sürükleniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Aug 2026 09:12:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20223</guid>

					<description><![CDATA[Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor. Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor. Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor. Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor. Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor. Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor. İntikam Döngüsü Memnuniyetsizlik Öfkeye, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor.</p>
<p>Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor.</p>
<p>Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor.</p>
<p><strong>Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi</strong></p>
<p>Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor.</p>
<p>Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor.</p>
<p>Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor.</p>
<p><strong>İntikam Döngüsü<br />
Memnuniyetsizlik Öfkeye, Öfke İntikama Dönüşüyor<br />
</strong></p>
<p>Afganistan’ın yakın tarihi, küçük görünen yerel çatışmaların zaman içerisinde nasıl büyük savaşlara dönüşebildiğinin örnekleriyle dolu.</p>
<p>Bir bölgede yaşanan adaletsizlik algısı, başka bir bölgede siyasi dışlanmışlıkla birleştiğinde toplumsal öfke büyüyebiliyor. Silahlı grupların devreye girmesiyle birlikte de mesele, ekonomik veya yerel bir anlaşmazlık olmaktan çıkıp siyasi bir çatışmaya dönüşebiliyor.</p>
<p>Badakhshan’da bugün ortaya çıkan en büyük tehlike de budur.</p>
<p>Eğer yaşanan ölümler ve yaralanmalar yeni intikam girişimlerine yol açarsa, taraflar arasındaki çatışmanın kontrol edilmesi giderek zorlaşabilir. Böyle bir süreç, yalnızca Badakhshan’ı değil, Afganistan’ın diğer bölgelerini de etkileyebilecek yeni bir istikrarsızlık dalgası oluşturabilir.</p>
<p><strong>Taliban İçin Kritik Bir Sınav</strong></p>
<p>Taliban yönetimi açısından bu gelişmeler aynı zamanda önemli bir yönetim sınavıdır.</p>
<p>Bir devletin gücü yalnızca güvenlik güçlerinin varlığıyla değil, adalet mekanizmasının tarafsızlığı, hukukun üstünlüğü, kamu kaynaklarının adil dağıtılması ve toplumun farklı kesimlerinin kendisini yönetimin parçası olarak görebilmesiyle ölçülür.</p>
<p>Taliban yönetiminin önündeki en önemli görevlerden biri, ekonomik kaynaklar üzerindeki mücadeleyi silahlı çatışmaya dönüşmeden çözmek ve taraflar arasında güven oluşturacak bir mekanizma kurmaktır.</p>
<p>Aksi takdirde yerel çatışmaların giderek siyasi bir karakter kazanması ihtimali göz ardı edilemez.</p>
<p><strong>Afganistan’ın Yeni Bir Savaşa İhtiyacı Yok</strong></p>
<p>Afgan halkı son kırk yılda savaşın, yoksulluğun ve istikrarsızlığın bedelini fazlasıyla ödedi.</p>
<p>Farklı dönemlerde yaşanan iç savaşlar, Sovyet işgali, Taliban ile diğer gruplar arasındaki çatışmalar, El Kaide ve DEAŞ tehdidi ve ardından gelen uluslararası müdahaleler milyonlarca Afganın hayatını doğrudan etkiledi.</p>
<p>Bugün Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, güvenlik, ekonomik kalkınma ve toplumsal uzlaşmadır.</p>
<p>Bu nedenle Badakhshan’da yaşanan gelişmeler yalnızca Afganistan’ın iç meselesi olarak görülmemelidir. Afganistan’ın yeniden bir şiddet sarmalına sürüklenmesi, bölgedeki ülkeler açısından da ciddi güvenlik ve insani sonuçlar doğurabilir.</p>
<p><strong>Ümmetin Akil İnsanlarına Sorumluluk Düşüyor</strong></p>
<p>Afganistan’ın yeniden çatışmaya sürüklenmemesi için öncelikle Afgan toplumunun kendi içindeki akil ve sorumlu insanların devreye girmesi gerekiyor.</p>
<p>Bunun yanında bölgedeki ülkeler, İslam dünyasının kanaat önderleri ve Afganistan üzerinde etkisi bulunan aktörler de yapıcı bir rol üstlenebilir.</p>
<p>Burada amaç herhangi bir tarafın yanında yer almak değil; kan dökülmesini önlemek, adaletin tesis edilmesine yardımcı olmak ve tarafları müzakere masasında buluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü Afganistan’ın yeni bir savaşın içine sürüklenmesi, kazananı olmayan bir mücadele anlamına gelecektir.</p>
<p><strong>Artık Aynı Tarih Tekrar Edilmemeli</strong></p>
<p>Ömrümüz Afganistan’ın iç ve dış savaşlarını izlemekle geçti. Her yeni çatışmada aynı acıların, aynı yoksulluğun ve aynı göçlerin yeniden yaşandığına şahit olduk.</p>
<p>Bugün Badakhshan’dan gelen haberler bu nedenle ciddiye alınmalıdır.</p>
<p>Henüz yaşananları yeni bir büyük savaşın başlangıcı olarak nitelendirmek için erken olabilir. Ancak memnuniyetsizlik, ekonomik çıkar çatışmaları, silahlı mücadele, kayıplar ve intikam duygusu aynı anda büyümeye devam ederse, küçük bir kıvılcımın daha büyük bir yangına dönüşmesi mümkündür.</p>
<p>Afganistan’ın buna tahammülü yoktur.</p>
<p>Akil, adil ve kapsayıcı bir müdahale mekanizması zamanında kurulamazsa, bu aziz ülkenin yeniden insan kaynağını tüketen, yoksulluğu derinleştiren ve geri kalmışlığı kalıcılaştıran bir şiddet sarmalına sürüklenmesi riski büyüyecektir.</p>
<p>Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, huzur ve geleceğe dair umuttur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Dünyasında İşgale Açıklık: Askerî Yenilgiden Önce Fikrî Yenilgi mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2026 09:25:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20181</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Bir ülke nasıl işgal edilir? Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir. İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir. Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür. Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler: &#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221; Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bir ülke nasıl işgal edilir?</p>
<p>Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir.</p>
<p>İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir.</p>
<p>Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir.</p>
<p><strong>Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı</strong></p>
<p>Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür.</p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler:</p>
<p><strong>&#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221;</strong></p>
<p>Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktaran bir süreç değildir. Aynı zamanda bir toplumun tarih anlayışını, kimliğini, değerlerini ve geleceğe bakışını şekillendirir.</p>
<p>Tarih boyunca sömürgeci güçlerin işgal ettikleri bölgelerde önce eğitim sistemlerini değiştirmeleri tesadüf değildir. Yeni müfredatlar, yeni bürokratik yapılar ve yeni yönetici sınıflar oluşturarak uzun vadeli bir zihniyet dönüşümü hedeflenmiştir.</p>
<p><strong>Malik bin Nebi&#8217;nin &#8220;Sömürgeleştirilebilirlik&#8221; Kavramı</strong></p>
<p>Malik bin Nebi&#8217;nin en çok tartışılan tespitlerinden biri şudur:</p>
<p><strong>&#8220;Her sömürgecilik hikâyesinden önce, sömürgeleştirilmeye elverişli hâle gelmiş bir halkın hikâyesi vardır.&#8221;</strong></p>
<p>Bu cümle, ilk bakışta sert bir eleştiri gibi görülebilir. Ancak Nebi&#8217;nin amacı mağduru suçlamak değildir. Onun dikkat çektiği nokta, toplumların kendi iç muhasebelerini yapmaları gerektiğidir.</p>
<p>Bir toplum bilim üretmiyorsa…</p>
<p>Liyakat yerine sadakati öne çıkarıyorsa…</p>
<p>Adalet duygusunu kaybediyorsa…</p>
<p>Kurumlarını zayıflatıyorsa…</p>
<p>Eleştirel düşünceyi terk ediyorsa…</p>
<p>Dış müdahalelere karşı direnci de giderek azalır.</p>
<p>Dolayısıyla Malik bin Nebi, sömürgeciliği yalnızca dış aktörlerin iradesiyle açıklamaz. Ona göre dış müdahaleleri mümkün kılan iç zemin de mutlaka incelenmelidir.</p>
<p><strong>Eğitimden Yönetici Kadrolara</strong></p>
<p>Bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca doğal kaynakları değildir.</p>
<p>Asıl belirleyici olan, o kaynakları yönetecek insan kalitesidir.</p>
<p>Bu nedenle sömürgecilik üzerine çalışan birçok araştırmacı, yönetici elitlerin yetişme biçimini önemli bir araştırma alanı olarak görmektedir. Farklı ülkelerde eğitim almış olmak tek başına bir sorun değildir. Asıl mesele, karar vericilerin kendi toplumlarının tarihini, kültürünü ve değerlerini hangi ölçüde dikkate aldıklarıdır.</p>
<p>Kendi toplumuna yabancılaşmış bir yönetici sınıf ile evrensel bilgiye açık ama kendi medeniyet kökleriyle bağını koruyan bir yönetici sınıf arasında önemli bir fark vardır.</p>
<p><strong>Günümüz Tartışmaları</strong></p>
<p>Bugün İslam dünyasında yaşanan krizler, yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapı göstermektedir.</p>
<p>Filistin&#8217;den Sudan&#8217;a…</p>
<p>Yemen&#8217;den Libya&#8217;ya…</p>
<p>Suriye&#8217;den diğer kriz bölgelerine kadar uzanan gelişmeler, farklı aktörlerin farklı politikaları çerçevesinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>Bazı yorumcular, bazı bölgesel yönetimlerin dış politika tercihlerinin Batılı ülkelerin stratejik hedefleriyle uyumlu olduğunu ileri sürmektedir. Buna karşılık ilgili ülkeler ise bu politikalarını ulusal güvenlik, bölgesel istikrar ve kendi dış politika öncelikleriyle açıklamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle güncel siyasi gelişmeleri değerlendirirken tek boyutlu açıklamalar yerine çok yönlü analizlere ihtiyaç vardır.</p>
<p><strong>Asıl Mücadele Zihinlerde Başlıyor</strong></p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki medeniyetler yalnızca askerî başarılarla kurulmaz.</p>
<p>Onları ayakta tutan;</p>
<ul>
<li>eğitim sistemi,</li>
<li>adalet anlayışı,</li>
<li>bilim üretme kapasitesi,</li>
<li>güçlü kurumlar,</li>
<li>ahlaki değerler<br />
ve yetişmiş insan kaynağıdır.</li>
</ul>
<p>Eğer bu alanlarda zayıflama yaşanırsa, dış baskılar karşısında direnç de azalır.</p>
<p>Bu yüzden gerçek bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir. Aynı zamanda düşünce bağımsızlığını, bilimsel üretimi ve kurumsal güveni koruyabilmektir.</p>
<p><strong>Yeniden Güçlü Bir Medeniyet Mümkün mü?</strong></p>
<p>İslam dünyasının yeniden güçlü bir konuma ulaşabilmesi için yalnızca ekonomik kalkınma ya da askerî yatırımlar yeterli değildir.</p>
<p>Asıl ihtiyaç;</p>
<p>fikrî özgüvenini yeniden kazanan,</p>
<p>bilim üreten,</p>
<p>adaleti önceleyen,</p>
<p>liyakati esas alan,</p>
<p>eğitim sistemini kendi medeniyet değerleriyle evrensel bilgi arasında sağlıklı bir denge üzerine kurabilen toplumlar oluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü güçlü medeniyetler önce insan yetiştirir; ardından güçlü kurumlar inşa eder.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Malik bin Nebi&#8217;nin değerlendirmeleri, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken önemli fikirler ortaya koymaktadır. Bu görüşler, İslam dünyasında yaşanan sorunların yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacağını; eğitim, düşünce, kurumlar ve yönetim anlayışının da belirleyici olduğunu hatırlatmaktadır.</p>
<p>Elbette bu yaklaşımlar, günümüz siyasal olaylarını tek başına açıklayan kesin hükümler olarak değil; tartışmaya katkı sunan düşünsel çerçeveler olarak değerlendirilmelidir. Çünkü her ülkenin kendi tarihî, siyasi ve toplumsal şartları vardır.</p>
<p>Bununla birlikte değişmeyen bir gerçek vardır: Bir toplumun bağımsızlığı, sadece sınırlarının güvenliğiyle değil; zihninin özgürlüğü, kurumlarının sağlamlığı ve yetiştirdiği insanın niteliğiyle ölçülür.</p>
<p>Topraklar işgal edilmeden önce zihinler teslim alınır. Zihinlerini koruyan toplumlar ise yalnızca bağımsız kalmaz; aynı zamanda kendi medeniyetlerini yeniden inşa edecek gücü de kendilerinde bulurlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu&#8217;da Yeni Büyük Oyun: Türkiye ile İran Karşı Karşıya mı Getirilmek İsteniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 09:05:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20177</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu, son yüzyılda defalarca yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Sykes-Picot Anlaşması&#8217;ndan Soğuk Savaş dönemine, Irak&#8217;ın işgalinden Arap Baharı&#8217;na kadar her büyük kırılma, bölgesel dengeleri değiştirdi. Bugün yaşanan gelişmeler de birçok analiste göre benzer ölçekte yeni bir jeopolitik dönüşümün işaretlerini taşıyor. Son aylarda Suriye, Lübnan, Irak ve İran ekseninde yaşanan askerî ve diplomatik hareketlilik, birbirinden bağımsız olaylar olarak görülmeyebilir. İsrail&#8217;in güvenlik politikaları, ABD&#8217;nin bölgesel öncelikleri, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; stratejisi ve Türkiye&#8217;nin sınır güvenliği odaklı yaklaşımı aynı coğrafyada kesişiyor. Bu durum, bölgeyi yeni bir güç mücadelesinin merkezine dönüştürüyor. Tarih Tekerrür Etmez Ama Benzerlikler Taşır Ortadoğu&#8217;nun yakın tarihi, büyük güçlerin bölgesel rekabetleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığı örneklerle doludur. 1980-1988 arasındaki Irak-İran Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yaklaşık sekiz yıl süren savaşta her iki taraf da yüz binlerce insanını kaybetti, ekonomik olarak büyük yıkım yaşadı ve savaş sonunda belirgin bir kazanan çıkmadı. Buna karşılık, bölgedeki güç dengeleri önemli ölçüde değişti. Bu tarihsel örnek, uzun süreli bölgesel savaşların yalnızca tarafları değil, bütün Ortadoğu&#8217;yu zayıflattığını göstermektedir. Suriye Düğüm Noktası Bugün Suriye, yalnızca bir iç savaşın yaşandığı ülke değildir. Aynı zamanda Türkiye, İran, Rusya, ABD ve İsrail&#8217;in güvenlik hesaplarının kesiştiği stratejik bir merkezdir. Türkiye açısından Suriye&#8217;nin kuzeyi sınır güvenliği, düzensiz göç ve silahlı gruplar nedeniyle kritik öneme &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu, son yüzyılda defalarca yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Sykes-Picot Anlaşması&#8217;ndan Soğuk Savaş dönemine, Irak&#8217;ın işgalinden Arap Baharı&#8217;na kadar her büyük kırılma, bölgesel dengeleri değiştirdi. Bugün yaşanan gelişmeler de birçok analiste göre benzer ölçekte yeni bir jeopolitik dönüşümün işaretlerini taşıyor.</p>
<p>Son aylarda Suriye, Lübnan, Irak ve İran ekseninde yaşanan askerî ve diplomatik hareketlilik, birbirinden bağımsız olaylar olarak görülmeyebilir. İsrail&#8217;in güvenlik politikaları, ABD&#8217;nin bölgesel öncelikleri, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; stratejisi ve Türkiye&#8217;nin sınır güvenliği odaklı yaklaşımı aynı coğrafyada kesişiyor. Bu durum, bölgeyi yeni bir güç mücadelesinin merkezine dönüştürüyor.</p>
<p>Tarih Tekerrür Etmez Ama Benzerlikler Taşır</p>
<p>Ortadoğu&#8217;nun yakın tarihi, büyük güçlerin bölgesel rekabetleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığı örneklerle doludur.</p>
<p>1980-1988 arasındaki Irak-İran Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yaklaşık sekiz yıl süren savaşta her iki taraf da yüz binlerce insanını kaybetti, ekonomik olarak büyük yıkım yaşadı ve savaş sonunda belirgin bir kazanan çıkmadı. Buna karşılık, bölgedeki güç dengeleri önemli ölçüde değişti.</p>
<p>Bu tarihsel örnek, uzun süreli bölgesel savaşların yalnızca tarafları değil, bütün Ortadoğu&#8217;yu zayıflattığını göstermektedir.</p>
<p>Suriye Düğüm Noktası</p>
<p>Bugün Suriye, yalnızca bir iç savaşın yaşandığı ülke değildir. Aynı zamanda Türkiye, İran, Rusya, ABD ve İsrail&#8217;in güvenlik hesaplarının kesiştiği stratejik bir merkezdir.</p>
<p>Türkiye açısından Suriye&#8217;nin kuzeyi sınır güvenliği, düzensiz göç ve silahlı gruplar nedeniyle kritik öneme sahiptir.</p>
<p>İran açısından ise Suriye, Lübnan&#8217;daki Hizbullah&#8217;a uzanan kara bağlantısının önemli bir halkası olarak görülmektedir.</p>
<p>İsrail ise uzun süredir Suriye&#8217;deki İran bağlantılı hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlediğini açıklamakta ve İran&#8217;ın askerî varlığının kendi ulusal güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu savunmaktadır.</p>
<p>Bu farklı güvenlik öncelikleri, aynı coğrafyada birbirine temas eden fakat farklı amaçlar güden aktörleri karşı karşıya getirme potansiyeli taşımaktadır.</p>
<p>Türkiye ile İran Aynı Cephede mi, Karşı Cephede mi?</p>
<p>Son dönemde dile getirilen analizlerden biri, bölgedeki gelişmelerin Türkiye ile İran arasında doğrudan ya da dolaylı bir askerî gerilim oluşturabilecek zemini hazırladığı yönündedir.</p>
<p>Bu değerlendirmeye göre önce Suriye-Lübnan hattındaki tansiyon yükseltilmekte, ardından Suriye-Irak ekseninde yeni kriz alanları oluşturulmaktadır.</p>
<p>Bu senaryonun gerçekleşeceğine dair kamuya açık kesin kanıtlar bulunmamaktadır. Ancak bölgesel aktörlerin askerî hareketliliği ve karşılıklı açıklamaları, böyle bir risk ihtimalinin analizlerde tartışılmasına neden olmaktadır.</p>
<p>Türkiye ile İran arasında doğrudan yaşanabilecek bir çatışma, iki ülke açısından olduğu kadar bütün bölge için de ağır sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>İsrail&#8217;in Güvenlik Doktrini</p>
<p>İsrail&#8217;in güvenlik politikası uzun yıllardır sınırları dışında oluşabilecek askerî tehditleri mümkün olduğunca erken aşamada etkisiz hâle getirmeyi hedeflemektedir.</p>
<p>Bu kapsamda Suriye&#8217;deki İran bağlantılı hedeflere yönelik operasyonlar, Lübnan sınırındaki gelişmeler ve bölgesel güç dengeleri İsrail&#8217;in stratejik hesaplarının önemli parçalarıdır.</p>
<p>İsrail&#8217;in resmî güvenlik belgelerinde ve yöneticilerinin açıklamalarında İran&#8217;ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması temel hedeflerden biri olarak yer almaktadır.</p>
<p>ABD&#8217;nin Bölgesel Hesapları</p>
<p>Washington&#8217;un Ortadoğu politikası yönetimlere göre değişiklik gösterse de bazı temel öncelikler büyük ölçüde korunmaktadır.</p>
<p>Bunların başında İsrail&#8217;in güvenliği, enerji yollarının açık tutulması, İran&#8217;ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması ve ABD&#8217;nin askerî varlığının korunması gelmektedir.</p>
<p>Bu hedeflerin nasıl uygulanacağı konusunda farklı yaklaşımlar bulunsa da, bölgedeki gelişmeler çoğu zaman bu stratejik çerçeve içinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>En Büyük Kaybeden Kim Olur?</p>
<p>Türkiye ile İran arasında yaşanabilecek uzun süreli bir askerî gerilim, ilk bakışta iki ülkeyi ilgilendiriyor gibi görünse de sonuçları çok daha geniş olacaktır.</p>
<p>Böyle bir çatışma;</p>
<p>&#8211; Suriye&#8217;deki kırılgan yapıyı daha da istikrarsızlaştırabilir.<br />
&#8211; Irak&#8217;taki güvenlik sorunlarını derinleştirebilir.<br />
&#8211; Lübnan&#8217;daki dengeleri bozabilir.<br />
&#8211; Enerji koridorlarını etkileyebilir.<br />
&#8211; Bölgesel ticaret ve yatırımları olumsuz etkileyebilir.</p>
<p>Dahası, uzun süreli bir yıpratma savaşı bölgesel güçlerin kaynaklarını tüketirken, dış aktörlerin manevra alanını genişletebilir.</p>
<p>Diplomasi Neden Hayati?</p>
<p>Ortadoğu&#8217;nun son yüz yılı gösteriyor ki savaşlar kolay başlıyor ancak sona ermesi yıllar alıyor.</p>
<p>Bu nedenle Türkiye ile İran arasında doğabilecek olası gerilimlerin diplomatik kanallarla yönetilmesi yalnızca iki ülkenin değil, bütün bölgenin çıkarınadır.</p>
<p>Rekabet kaçınılmaz olabilir; ancak rekabetin doğrudan askerî çatışmaya dönüşmesi, hiçbir taraf için kalıcı bir kazanç sağlamayabilir.</p>
<p>Sonuç</p>
<p>Ortadoğu bugün yeni bir yol ayrımındadır. Ya bölgesel aktörler tarihî tecrübelerden ders çıkararak rekabeti yönetmenin yollarını arayacak ya da yeni cepheler açılarak uzun yıllar sürecek yeni istikrarsızlıkların kapısı aralanacaktır.</p>
<p>Jeopolitik hesapların yoğunlaştığı bu dönemde en önemli ihtiyaç, gelişmeleri duygusal reflekslerle değil, stratejik akıl ve soğukkanlı analizle değerlendirebilmektir. Çünkü tarihin gösterdiği en önemli gerçeklerden biri şudur: Bölgesel savaşların bedelini çoğu zaman onları başlatanlar değil, o coğrafyada yaşayan halklar öder.</p>
<p>Yararlanılabilecek Kaynaklar</p>
<p>&#8211; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları ve Suriye raporları.<br />
&#8211; Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI), Yearbook.<br />
&#8211; International Crisis Group (ICG), Ortadoğu analizleri.<br />
&#8211; RAND Corporation, Türkiye, İran ve Ortadoğu güvenlik politikalarına ilişkin raporlar.<br />
&#8211; Council on Foreign Relations (CFR), Ortadoğu dosyaları.<br />
&#8211; Chatham House, bölgesel güvenlik ve jeopolitik analizleri.<br />
&#8211; İsrail Savunma Bakanlığı ve ABD Savunma Bakanlığı (DoD) tarafından yayımlanan kamuya açık açıklamalar ve strateji belgeleri.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>II. Mahmut’tan NATO’ya: Türkiye’nin İki Yüzyıllık Güvenlik Jeopolitiği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:08:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20163</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir. Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez. I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır. Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir.</p>
<p>Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez.</p>
<p><strong><em>I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm</em></strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri hâline gelmiştir.</p>
<p>II. Mahmut’un tahta çıktığı 1808 yılında Osmanlı Devleti, hem iç isyanlarla hem de kuzeyden gelen Rus baskısıyla karşı karşıyaydı. Balkanlar’da yükselen milliyetçilik hareketleri, Mora İsyanı ve Rusya’nın Ortodoks topluluklar üzerindeki etkisini artırması, İstanbul’un güvenlik algısını köklü biçimde değiştirmiştir. Devlet açısından temel mesele artık yalnızca sınırların korunması değil, imparatorluğun siyasal bütünlüğünün sürdürülebilmesiydi.</p>
<p>1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Edirne Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Rusya’yı tek başına dengelemesinin giderek zorlaştığını ortaya koymuştur. Ardından Mısır Meselesi’nin patlak vermesi ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın ilerleyişi karşısında Rus desteğine başvurulması, 1833 tarihli Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı beraberinde getirmiştir. Kısa vadede güvenlik sağlayan bu gelişme, uzun vadede Rus nüfuzunun artmasına ve Boğazlar meselesinin Avrupa güç dengelerinin merkezine yerleşmesine neden olmuştur.</p>
<p>Bu gelişmeler, Osmanlı yönetimini güvenlik politikasını yeniden tanımlamaya yöneltmiştir. Devlet, Rusya’yı yalnızca askerî güçle dengelemenin mümkün olmadığını görerek İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerle daha yakın ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması da yalnızca ekonomik sonuçlarıyla değil, Osmanlı’nın Batı ile kurduğu stratejik yakınlaşmanın önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>II. Mahmut döneminde şekillenen bu güvenlik anlayışı, Osmanlı Devleti’nin Batı ittifak sistemine doğrudan katıldığı anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte devlet, güvenliğini uluslararası güç dengeleri ve ittifak ilişkileri üzerinden sağlamaya yönelik yeni bir stratejik yönelim benimsemiştir. XIX. yüzyıl boyunca gelişen bu yaklaşım, Cumhuriyet döneminde farklı kurumlar ve farklı aktörler üzerinden devam etmiş; 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir çerçeve kazanmıştır. Bu yönüyle Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, ani bir dış politika değişikliğinin değil, yaklaşık iki yüzyıldır devam eden güvenlik jeopolitiğinin doğal sonucudur.</p>
<p><strong><em>II. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Güvenlik Arayışı ve Batı İttifakına Kurumsal Entegrasyon</em></strong></p>
<p>Cumhuriyet’in ilanı, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan güvenlik anlayışını ortadan kaldırmamış; değişen uluslararası sistem içerisinde yeniden yorumlamıştır. Yeni Türk Devleti, dış politikasını egemenlik, bağımsızlık ve uluslararası meşruiyet ilkeleri üzerine inşa ederken, güvenlik stratejisini de bölgesel denge ve diplomasi temelinde şekillendirmiştir.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında temel öncelik, Lozan Antlaşması ile kurulan uluslararası statünün korunması ve genç devletin kurumsal yapısının güçlendirilmesiydi. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda izlenen dış politika, pasiflikten ziyade dönemin şartlarına uygun ihtiyatlı bir güvenlik stratejisini yansıtmaktaydı. Bu dönemde Türkiye, bölgesel iş birliklerini destekleyerek çevresinde istikrar kuşağı oluşturmayı hedeflemiştir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemin iki kutuplu yapıya dönüşmesi, Türkiye’nin güvenlik ortamını köklü biçimde değiştirmiştir. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar rejimine ilişkin talepleri ve Türkiye’nin doğu sınırlarına yönelik iddiaları, Ankara’nın güvenlik önceliklerini yeniden şekillendirmiştir. Böylece XIX. yüzyılda Çarlık Rusyası karşısında ortaya çıkan güvenlik baskısı, farklı bir uluslararası sistem içerisinde yeniden hissedilmiştir.</p>
<p>Bu gelişmeler karşısında Türkiye, güvenliğini uluslararası ittifaklar aracılığıyla güçlendirme yolunu tercih etmiştir. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile başlayan Batı ile yakınlaşma süreci, 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir nitelik kazanmıştır. NATO üyeliği, yalnızca Sovyet tehdidine karşı alınmış kısa vadeli bir güvenlik tedbiri olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan  denge stratejisinin Cumhuriyet dönemindeki kurumsal devamı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik değeri; Türk Boğazları üzerindeki egemenliği, Sovyetler Birliği’nin güney kanadındaki konumu ve Balkanlar, Kafkasya ile Orta Doğu arasında oluşturduğu jeopolitik köprüden kaynaklanmıştır. Kore Savaşı’nda gösterdiği askerî performans ve İttifak’ın güneydoğu kanadına sağladığı katkılar, Türkiye’nin yalnızca güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Dolayısıyla Cumhuriyet döneminin güvenlik politikası, Osmanlı’dan kopuşu temsil eden yeni bir stratejik yönelimden ziyade, değişen uluslararası koşullara uyarlanmış tarihsel bir sürekliliği ifade etmektedir. Bu süreklilik, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yeni sınamalarla karşılaşacak; ancak Türkiye’nin jeopolitik önemini ortadan kaldırmak yerine, farklı güvenlik dinamikleri içerisinde yeniden tanımlayacaktır.</p>
<p><strong><em>III. Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türkiye’nin Değişmeyen Jeopolitiği</em></strong></p>
<p>1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte uluslararası sistem iki kutuplu yapıdan tek kutuplu bir düzene evrilmiş, bu dönüşüm NATO’nun geleceği ve Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik konumu hakkında yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Dönemin yaygın değerlendirmelerinden biri, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Türkiye’nin jeostratejik öneminin de azalacağı yönündeydi. Ancak sonraki gelişmeler bu öngörünün gerçekleşmediğini göstermiştir.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın sona ermesi tehditleri ortadan kaldırmamış, yalnızca güvenlik risklerinin niteliğini değiştirmiştir. Etnik çatışmalar, uluslararası terörizm, düzensiz göç, enerji arz güvenliği, siber tehditler ve bölgesel istikrarsızlıklar, güvenlik gündeminin yeni başlıkları hâline gelirken NATO da kolektif savunmanın yanında kriz yönetimi ve bölgesel istikrara odaklanan daha geniş bir güvenlik anlayışı geliştirmiştir.</p>
<p>Türkiye açısından değişmeyen temel unsur ise coğrafya olmuştur. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki konumu; Yugoslavya’nın dağılması, Kafkasya’daki çatışmalar, Irak ve Suriye’deki istikrarsızlık ile Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti gibi gelişmeler karşısında Türkiye’nin stratejik değerini korumasını sağlamıştır. Bu süreçte Türkiye, Bosna-Hersek, Kosova ve Afganistan başta olmak üzere NATO’nun çeşitli operasyonlarına aktif katkı sağlayarak yalnızca güvenlik talep eden değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye ile NATO arasında terörle mücadele, Orta Doğu politikaları ve savunma sanayii gibi alanlarda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Ancak bu farklılıklar, Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik önemini azaltmamış; aksine değişen güvenlik ortamında Türkiye’nin jeopolitik konumunun vazgeçilmezliğini daha görünür hâle getirmiştir.</p>
<p>24 Şubat 2022 tarihinde başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa güvenlik mimarisinde Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yaşanan en önemli kırılmalardan biri olmuştur. Karadeniz yeniden Avrupa güvenliğinin merkezine yerleşirken, Türkiye’nin tarihsel olarak sahip olduğu jeostratejik konum da yeniden ön plana çıkmıştır. Yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’ni Batılı güçlerle güvenlik eksenli iş birliğine yönelten Rusya kaynaklı baskı, farklı uluslararası koşullar altında benzer bir jeopolitik etki üretmiştir.</p>
<p>Savaş sürecinde Türkiye, NATO üyeliğinin gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirirken Rusya ile diplomatik iletişim kanallarını da açık tutmuştur. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uygulanması, tahıl koridoru girişimi ve taraflar arasında yürütülen diplomatik temaslar, Türkiye’nin yalnızca askerî kapasitesiyle değil, diplomatik etkinliğiyle de bölgesel güvenliğe katkı sağlayabildiğini göstermiştir</p>
<p>Bununla birlikte</p>
<p>Savunma sanayii ve Türkiye’nin NATO içindeki rolünde ayrı bir başlık olarak incelenmelidir</p>
<p>Son yirmi yılda Türkiye, NATO içinde sadece askerî personel sağlayan bir ülke olmaktan çıktı; aynı zamanda savunma teknolojisi geliştiren ve ihraç eden bir aktöre dönüştü. Bu durum NATO açısından üç nedenle önemlidir:</p>
<ul>
<li>İttifakın askerî kapasitesine katkı: Türkiye’nin geliştirdiği insansız hava araçları, zırhlı araçlar, mühimmat ve deniz platformları, NATO ülkelerinin de ilgisini çekmektedir.</li>
<li>Lojistik ve üretim kapasitesi: Avrupa’nın savunma üretimini artırmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye, üretim altyapısıyla önemli bir ortak olabilir.</li>
<li>Operasyonel tecrübe: Türkiye’nin terörle mücadele, sınır güvenliği ve farklı coğrafyalardaki operasyonlardan edindiği deneyim, NATO açısından değerli bir bilgi birikimi sunmaktadır.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla, NATO’nun Türkiye’ye yaklaşımını yalnızca coğrafya üzerinden değil, askerî ve teknolojik kapasite üzerinden de değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Ayrıca</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve NATO–Rusya dengesi de ayrı bir başlık olmayı haketmektedir</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’ye Türk Boğazları üzerinde önemli yetkiler tanımaktadır. Özellikle savaş zamanında veya Türkiye’nin kendisini savaş tehdidi altında hissettiği durumlarda, savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine ilişkin hükümler büyük stratejik önem taşır.</p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye’nin Montrö hükümlerini uygulaması, hem Rusya’nın hem de NATO ülkelerinin Karadeniz’e ilave savaş gemisi göndermesini sınırlayan bir denge oluşturdu. Bu nedenle Montrö:</p>
<ul>
<li>Karadeniz’in büyük güç rekabetinin tamamen kontrolden çıkmasını önleyen önemli bir hukukî çerçeve işlevi gördü.</li>
<li>Türkiye’yi sadece Boğazların sahibi değil, aynı zamanda Karadeniz güvenlik dengesinin uygulayıcısı konumuna taşıdı.</li>
<li>NATO açısından Türkiye’nin stratejik önemini bir kez daha görünür hâle getirdi.</li>
</ul>
<p>Bu nedenle Montrö, yalnızca tarihî bir antlaşma değil; günümüzde de Türkiye’nin NATO ve Rusya arasında denge kurabilmesini sağlayan temel araçlardan biridir.</p>
<p>Dolayısıyla Soğuk Savaş sonrası dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin stratejik değerinin belirli bir tehdide değil, bulunduğu coğrafyanın kalıcı jeopolitiğine dayandığını ortaya koymuştur. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi de bu tarihsel sürekliliğin güncel yansımalarının değerlendirileceği önemli platformlardan biri niteliğindedir. Türkiye’nin zirvede dile getireceği öncelikler, yalnızca mevcut krizlere verilen kısa vadeli tepkiler değil; iki yüzyılı aşan güvenlik tecrübesinin günümüz şartlarına uyarlanmış doğal uzantısı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p><strong><em>IV. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi Bağlamında Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri</em></strong></p>
<p>Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca mevcut güvenlik sorunlarının değerlendirileceği bir toplantı değil, aynı zamanda değişen bölgesel güvenlik ortamında ulusal önceliklerin müttefiklerle paylaşılacağı önemli bir platformdur. Türkiye’nin zirvede öne çıkaracağı başlıklar; Karadeniz ve Güney Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Levant ile NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi olmak üzere üç temel eksende değerlendirilebilir.</p>
<p><strong>Karadeniz ve Güney Kafkasya</strong></p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin en hassas bölgelerinden biri hâline gelmiştir. Deniz ulaştırmasının güvenliği, enerji nakil hatlarının korunması ve artan askerî hareketlilik, Türkiye’nin güvenlik algısını doğrudan etkilemektedir. Son dönemde Türk ticaret gemilerine yönelik saldırılar ile Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönüş görevi sırasında Gürcistan’da meydana gelen Türk askerî nakliye uçağı kazası, Karadeniz-Kafkasya hattındaki güvenlik risklerinin Türkiye açısından daha yakından değerlendirilmesine yol açmıştır. Her ne kadar bu olayların nedenleri farklı değerlendirmelere konu olsa da, ortaya çıkan tablo Türkiye’nin bölgeye ilişkin tehdit algısını güçlendirmiştir.</p>
<p>Karadeniz güvenliği, Türkiye açısından Güney Kafkasya’dan ayrı düşünülemez. Ermenistan ile yürütülen normalleşme süreci ve Zengezur Koridoru’nun açılması ihtimali, Türkiye’nin Azerbaycan ve Türk dünyasıyla kara bağlantısını güçlendirecek, enerji ve ulaştırma koridorlarına yeni bir stratejik boyut kazandıracaktır. Bununla birlikte bu gelişme, İran ve Rusya’nın bölgesel dengelerini de etkileme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Türkiye’nin, Karadeniz’in güvenliği kadar Güney Kafkasya’da ulaştırma ve enerji koridorlarının güvenliğine yönelik uluslararası desteği de öncelikli gündem maddeleri arasında değerlendirmesi beklenebilir.</p>
<p><strong>Doğu Akdeniz ve Levant</strong></p>
<p>Türkiye açısından Doğu Akdeniz; enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Kıbrıs meselesinin kesiştiği stratejik bir güvenlik havzasıdır. Ankara, Kıbrıs Türk halkının adanın doğal kaynakları üzerinde eşit haklara sahip olduğu tezini sürdürmekte ve bu haklar gözetilmeden oluşturulacak herhangi bir enerji düzeninin kalıcı istikrar sağlayamayacağını savunmaktadır.</p>
<p>Doğu Akdeniz güvenliği, Gazze ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez. Gazze’de yaşanan insani kriz ile yeniden yapılanma süreci, bölgesel istikrar açısından önem taşırken; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve ülkenin güneyindeki istikrarsızlığın giderilmesi de Türkiye’nin güvenlik öncelikleri arasında yer almaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin, Gazze’nin yeniden imarına yönelik uluslararası çabaların desteklenmesini, insani yardım mekanizmalarının güçlendirilmesini ve Suriye’de bölgesel istikrarı destekleyen ortak politikaların geliştirilmesini gündeme getirmesi muhtemeldir.</p>
<p><strong>NATO’nun Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi</strong></p>
<p>Bölgesel krizlerin yanı sıra hibrit tehditler, siber saldırılar, kritik altyapının korunması ve deniz güvenliği gibi yeni riskler, NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda Türkiye; istihbarat paylaşımının geliştirilmesi, savunma sanayii alanındaki iş birliklerinin artırılması, teknoloji transferinin teşvik edilmesi ve NATO’nun güneydoğu kanadına yönelik planlamaların güçlendirilmesini destekleyebilir.</p>
<p>Irak’taki güvenlik meseleleri büyük ölçüde Türkiye ile Irak arasında yürütülen ikili mekanizmalar çerçevesinde ele alınmaktadır. Yıllardan beri Türkiye Irak konusunu uluslararası arenadan uzak tutmuş ve burada bir hareket serbestiyesi kazanmıştır. Benzer şekilde Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan arasında sürdürülen diyalog süreci dikkate alındığında krizin soğutulması Türkiye’nin lehinedir zira zamanla Türkiye güçlenmekte Yunanistan ittifak arayışlarında tavizler vermektedir. bu iki başlığın zirvenin temel gündem maddeleri arasında yer alması beklenmemektedir.</p>
<p>Sonuç olarak Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde ön plana çıkaracağı başlıklar, yeni kriz alanları oluşturmayı değil; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik kuşağının güçlendirilmesini hedeflemektedir. Bu yaklaşım, yalnızca Türkiye’nin ulusal güvenliğine değil, NATO’nun kolektif savunma kapasitesine de katkı sağlayabilecek bütüncül bir stratejik perspektif sunmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, yalnızca 1952 yılında başlayan bir ittifak ilişkisinin sonucu değildir. Bu konum, II. Mahmut döneminden itibaren şekillenen ve yaklaşık iki yüzyıldır jeopolitiğin yön verdiği güvenlik anlayışının kurumsal devamıdır. Bugün Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, yalnızca NATO’nun güvenliğine katkı sunan bir müttefik değil, aynı zamanda İttifak’ın güneydoğu kanadının güvenliği ve Avrupa-Atlantik istikrarı açısından vazgeçilmez bir stratejik aktördür. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde dile getireceği önceliklerin önemli ölçüde NATO’nun kolektif güvenlik çıkarlarıyla örtüştüğü değerlendirilebilir. Türkiye’nin bu önceliklerine verilecek destek, yalnızca müttefik dayanışmasının bir göstergesi değil, aynı zamanda İttifak’ın değişen güvenlik ortamına uyum sağlama kapasitesini güçlendirecek stratejik bir tercih olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük İhmaller, Büyük Felaketler, Büyük Acılar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Feb 2024 07:50:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18955</guid>

					<description><![CDATA[21. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında, 2023’te, ülkemiz Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem felaketi yaşadı.(1) &#160;Resmi kayıtlara göre 50 binden fazla insanımız vefat etti. Yüce Allah’ın takdiri ile meydana gelen deprem hadisesinde, gözle görülen ihmaller sonucu can ve mal kayıplarımız felaketin büyüklüğünü etkiledi. Yüce Allahın takdiri ile o gün o saatte, o bölgelerde o deprem olacaktı. Deprem bölgelerinin meskun mahal olup olmaması, üzerinde yaşayan insanların, diğer canlıların, bitkilerin, su kaynaklarının varlığı veya yokluğu, ne kadarının sonunun ne olacağı hususu, din adamları, yerbilimciler ve siyasetçilerden önce Yüce Allah’ın bilgisi dahilindeydi ve takdir edilen oldu. Bugün her an dünyanın değişik yerlerinde yüksek şiddette depremler yaşanmakta, ancak insan nüfusunun azlığı veya yokluğu nedeniyle gündemimizde yer almamaktadır. (2) İnsanoğlu kendisine verilen akıl ve bilgi birikimi sayesinde, muhtemel yer kabuğu hareketlerini tanımlayarak, deprem haritalarını çıkarmış ve belirli periyotlarda bunların oluşabileceğini öngörür hale gelmiş iken, gerekli tedbirleri almamış olması kendisinin bir ihmali, bir hatasıdır. Yüce Allah geçmişte açık uyarılara rağmen, kendisinin bizim dünyada uymamız için koyduğu itikadi, toplumsal, biyolojik ve fiziksel yasalarına uymada gösterilen ihmallerde, bizlere hastalıklar, savaşlar, sel felaketleri, depremler ve yangınlarla yaptığımız hataların sonucunu acı bir şekilde tattırmıştır. Kur’an-ı Kerim’de ve diğer ilahi kitaplarda, tarihi kaynaklarda, efsanelerde bu tür büyük felaketlere ve acılara, insanlık tarihi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>21. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında, 2023’te, ülkemiz Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem felaketi yaşadı.(1) &nbsp;Resmi kayıtlara göre 50 binden fazla insanımız vefat etti. Yüce Allah’ın takdiri ile meydana gelen deprem hadisesinde, gözle görülen ihmaller sonucu can ve mal kayıplarımız felaketin büyüklüğünü etkiledi.</p>



<p>Yüce Allahın takdiri ile o gün o saatte, o bölgelerde o deprem olacaktı. Deprem bölgelerinin meskun mahal olup olmaması, üzerinde yaşayan insanların, diğer canlıların, bitkilerin, su kaynaklarının varlığı veya yokluğu, ne kadarının sonunun ne olacağı hususu, din adamları, yerbilimciler ve siyasetçilerden önce Yüce Allah’ın bilgisi dahilindeydi ve takdir edilen oldu.</p>



<p>Bugün her an dünyanın değişik yerlerinde yüksek şiddette depremler yaşanmakta, ancak insan nüfusunun azlığı veya yokluğu nedeniyle gündemimizde yer almamaktadır. (2) İnsanoğlu kendisine verilen akıl ve bilgi birikimi sayesinde, muhtemel yer kabuğu hareketlerini tanımlayarak, deprem haritalarını çıkarmış ve belirli periyotlarda bunların oluşabileceğini öngörür hale gelmiş iken, gerekli tedbirleri almamış olması kendisinin bir ihmali, bir hatasıdır.</p>



<p>Yüce Allah geçmişte açık uyarılara rağmen, kendisinin bizim dünyada uymamız için koyduğu itikadi, toplumsal, biyolojik ve fiziksel yasalarına uymada gösterilen ihmallerde, bizlere hastalıklar, savaşlar, sel felaketleri, depremler ve yangınlarla yaptığımız hataların sonucunu acı bir şekilde tattırmıştır.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim’de ve diğer ilahi kitaplarda, tarihi kaynaklarda, efsanelerde bu tür büyük felaketlere ve acılara, insanlık tarihi boyunca düçar olduğumuz bildirilmektedir. İnsanoğlu bu tür felaketleri ve acıları yaşamasına rağmen, gerek ferdi olarak mal, şöhret, dünya sevgisi gibi nedenlerle nefislerine, gerekse içtimai olarak idarecilerinin makam sevdası, iktidar hırsı ve adaletsizliklerinin ağır basması sonucu mütemadiyen aynı hataları yapmaya devam etmekte ve aynı sonuçlarla karşılaşmaktadır.</p>



<p>Allah-ü Teâla’nın elçileri bütün bu hatalar konusunda bizleri uyarmış, sonucunun dünya ve ahrette hüsran olacağını bildirmişlerdir. Buna rağmen insanoğlu fert ve cemiyet olarak nefsine uymuş ve cezayı hak etmiştir.</p>



<p>Burada üzerinde duracağımız mesele, tabiatta cereyan eden biyolojik ve fiziki hadiselerin sonucu meydana gelen felaketler ve onlar için alacağımız tedbirlerden çok, manevi ve toplumsal hayatımızda oluşan, devam eden ve onların yıkımlarına neden olacak ihmal ve felaketlerin neden olacağı acılar olacaktır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;*****</p>



<p>Yukarıda da temas edildiği üzere, kendi tarihimizde meydana gelen toplumsal hadiselerin çoğunu tam olarak tahlil etmemiş/edememiş, görmemiz gerekenleri göz ardı etmiş, bunun sonucu da yapılması gerekenleri ihmal etmiş ve devamında yine büyük acılarla karşılamışız.</p>



<p>Tarihimizde yaşadığımız iki büyük savaşı ele alarak, sonuçlarını yukarıda çizmeye çalıştığımız bakış açısından değerlendirmeye çalışalım.</p>



<p>Birincisi “93 Harbi” (3) olarak bilinen ve yaklaşık bir yıl süren Osmanlı &#8211; Rus Savaşı’dır. Bu savaş bütün açıklığı ile anlaşılmadan ve alınacak dersler, ders olarak okutulmadan, sadece başarılı cepheler ve savunmalar öne çıkarılarak, gerçekler göz ardı edilerek, sonuçların tahliline dayalı politikalar üretilmeden ve uygulanmadan geçen her gün, ülkemiz ve ümmet adına kayıptır.</p>



<p>Bu savaşta, liyakatsizlik, ihanet, tedbirsizlik, ağır can ve mal kaybı, askeri ve siyasi başarısızlık, yüz binleri aşan mülteci sorunu, soykırım, savaşa ve siyasete dinlerin ve mezheplerin etkisi, toplumsal kırılmalar, halkta ve siyasi erkanda panik vb. pek çok alınacak dersler vardır.</p>



<p>Özetle 93 Harbi dediğimiz büyük hadise şöyledir:</p>



<p>Osmanlı Devleti’nin devam eden güç kaybından yararlanmak isteyen Rusya ve Batı Avrupa ülkeleri, Osmanlı Devleti&#8217;nde yaşayan Hıristiyanların, insan haklarının çiğnendiği konusunu bahane ederek, Osmanlı’dan toprak talebinde bulunmuşlardı. Bunun reddi üzerine Rusya, Osmanlıya savaş açarak, Balkan cephesinde Romanya’nın kuzey sınırından İstanbul Yeşilköy’e kadar, Kafkas cephesinde ise Erzurum’a kadar ilerleyerek bizi ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Savaşın sonunda Ayastefanos (Yeşilköy) antlaşması imzalanmak zorunda kalınmış, ancak Batı Avrupa ülkelerinin (özellikle İngiltere’nin) bu antlaşmanın şartlarından hoşnut kalmamaları sonucu, bu antlaşma geçerliliğini yitirmiş ve yeniden imzalanan&nbsp;Berlin Antlaşması&nbsp;ile&nbsp;Osmanlı Devleti yok olmaktan dönmüştür. Bununla beraber savaşın sonunda, çok fazla toprak kaybetmiş, savaş tazminatı ödemek zorunda kalmış ve Balkanlardaki nüfuzunu önemli ölçüde yitirmiştir.</p>



<p>Savaş sonucu Balkanların ve Kafkasya’nın demografik ve dini yapısı değişmiş, pek çok balkan ülkesinin tarihi şekillenmiştir. Balkanlar’da Romanya ve Sırbistan bağımsız, Bosna-Hersek imtiyazlı bir devlet olarak varlıklarını sürdürürken, Kafkasya’da Batum, Kars, Ardahan Ruslara verilmiştir. Daha ilginci, bize vereceği siyasi destek için Kıbrıs’ın yönetimi geçici olarak İngiltere’ye verilmiş ve maalesef İngiltere Kıbrıs’ı daha sonra bize iade etmemiştir.</p>



<p>Şimdi Türk – İslam tarihinde meydana gelen bu elim hadiselerde yurtlarından edilen yüz binlerce Müslümanın, şehit ve sürgün edilmesinde, sorumlular kimlerdir? Bu büyük felaket ve acının sonunda gerekli dersler alınmış mıdır?</p>



<p>Bu sorunun cevabını ikinci savaş olan 1. Dünya Savaşı’ndaki (4) benzer hadiseleri özetledikten sonra verelim.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>1. Dünya Savaşı, 1914-1918 yılları arasında dünyanın çeşitli kıtalarında birçok devletin iki gruba ayrılarak yapılan, Osmanlı Devleti’nin de katılmak zorunda kaldığı savaştır. Bu savaşta Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri grubunda yer aldığı için, savaşın sonunda yenilen taraf olarak yine büyük kayıplar vermiştir.&nbsp;</p>



<p>1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, &nbsp;Çanakkale, Kafkasya, Balkan, Galiçya,&nbsp; Hicaz &#8211; Yemen, Sina &#8211; Filistin, Irak cephelerinde savaşmıştır. Savaştan sonra Osmanlı Devleti, Balkanlardan sonra Irak, Hicaz, Filistin ve Suriye topraklarını kaybetmiş, iyice küçülmüştür. Bu savaşta da, dinin etkisi olmasına rağmen, daha çok siyasi ve ekonomik nedenler etkili olmuş, sonuçları da ona göre şekillenmiş, ancak dini bir kurum olan halifelik gücünü yitirmiş, İngilizlerin Müslüman topraklarda dinin gücünü kırması ve yerel halkları milliyetçilik saikiyle kışkırtması sonucu, milliyete dayalı çok sayıda küçük devletçik oluşturulmuştur. Yine göçler, sürgünler, acılar yaşanmış ve tesiri onlarca yıl sürmüştür.</p>



<p>*****</p>



<p>Yukarıdaki sorumuza dönecek olursak, bu büyük felaketlerin ve acıların sorumluları kimlerdir? Hadi 1. Dünya savaşı bir miktar bizim kontrolümüzün dışında iken, 93 Harbi başlayana kadar, ulema ve devlet erkanı ne yapmıştır? Neden bu felaketler tahmin edilememiştir? Tahmin edildi ise neden tedbir alınmamıştır?</p>



<p>Aslında Osmanlı devlet adamları yapmaya çalıştıkları ıslahat, tanzimat ve diğer bütün iyileştirme hareketlerinde, çok farklı yöntemlerle gidişatı düzeltmeye çalışmışlardır. Ancak bu çözüm arayışları, meseleler dallanıp budaklanıp, topluma zarar vermeye başladığında başlamıştır. Hem önceden tedbir alınmamış ve pek çok ihmal söz konusudur, hem de çözüm ya farklı alanlarda, (askeri alan) aranmış, ya da ağır vergiler veya ağır cezalar verilerek çok katı yöntemler uygulanmıştır.</p>



<p>Bu durumda yöneticiler ile halk arasında bağlar kopmuş, bu güvensiz ortamda savaşlar arka arkaya gelmiş ve devlet bir daha kendine gelememiştir. Halk ise yokluk içinde, yüzyıllarca o cepheden bu cepheye sürülmüş, sırf dininin kurtuluşu saikiyle, nerdeyse her aileden birden fazla şehit vererek, devletin ayakta kalması için uğraşmıştır.</p>



<p>Osmanlıya ve halifeliğe bel bağlayan nice uzak beldelerde Müslüman halk, İngilizlerin, Fransızların, Rusların ve daha başka küffarın zulmüne maruz kalmıştır. &nbsp;&nbsp;Merhum Osman Yüksel Serdengeçti’nin “İmparatorluğa Mersiye” (5) şiirinde sorduğu gibi, “biz neyledik o koskoca elleri?”&nbsp; Önceleri haritamızı kendimiz çizer iken, sonradan bizim topraklarımız cetvelle bölüştürülmüş, İslam’ın tesirini yitirdiği bazı beldelerde, camilerimiz yosun tutmuş, minarelerimiz boynu bükük kalmıştır.</p>



<p>Ayasofya Camii kapalı iken, camiinin açılmasını isteyen Müslümanların fazla telaş ettiğini, “Nasıl olsa Ayasofya’nın bundan sonra kilise olacak hali yok ya!” diye laf edenlere Merhum Necmettin Erbakan, yüzyıllarca varlığını sürdüren Endülüs Emevi Devleti’nin (711- 1090) (6) bugün yerinde yeller estiğini, camilerin yerini kiliselerin aldığını hatırlatmıştır. İstanbul’un ve diğer İslam beldelerinin de her an aynı tehlike ile karşı karşıya olduğuna işaret etmiştir.</p>



<p>*****</p>



<p>Bütün bu hadiseler ışığında günümüze bakacak olursak, Osmanlı’dan yüz yıl sonra Müslümanların durumu kontrollü bir izinle, İmparatorluğun merkezinde nispeten iyi iken İslam coğrafyası, sahipsiz, başıbozuk, birbirinden habersiz, kopuk, her biri yerel ve kendini düşünen küçük emirlikler ve devletçikler halinde, kendi inanç, kültür ve medeniyetinden uzak ve habersiz yaşamaktadır.</p>



<p>Memleketimizde halkımız, son gayretlerle kendi gibi düşündüğü sandığı insanları başa getirmeye çalışmış, fakat mevcut durumda da bir asır önceki gibi büyük ihmaller ve büyük hatalar tekrar edilmektedir. Korkarız ki Yüce Allah’ın toplumsal yasalarına uyulmadığı sürece, yine büyük felaketler ve büyük acılar yaşanacaktır.</p>



<p>Maalesef karar vericilerimiz tarafından ekonomik, siyasi ve kültürel tedbirler alınmamaktadır. Kültürel yozlaşmayı, yoksulluğu, adaletsizliği ve ahlaksızlığı önleyici tedbirleri almada yapılacak her ihmal, bize felaket ve acı olarak geri dönecektir.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bir misal olarak, kültür ve milli şuur oluşturma cihetinden uygulamalara bakarsak, yapmamız gerekenler ortadadır. Öncelikle tarihimiz şuurlu bir şekilde gençliğimize öğretilmemektedir. Ne yazık ki, hatırlattığımız tarihi olaylar ve genel olarak tarih öğretiminde, İslam tarihi ve Cumhuriyet öncesi dönemler ve olaylara yeterli önem verilmeyip, gerekli dersler çıkarılmamaktadır. Plevne Savunması, Çanakkale veya Kût&#8217;ül-Amârezaferleri kadar, Kafkas cephesinde, Yemen’de, Filistin’de yenildiğimiz; Çanakkale zaferine rağmen, Balkanlar, Hindistan, Mısır gibi nispeten uzak beldeler değil, &nbsp;İstanbul’un, Adana’nın, İskenderun ve pek çok şu an ülkemiz hududu dahilindeki illerin İngilizlerce işgal edildiği,&nbsp; o İngilizlerin bugün uluslararası camiada yine bizim tekerimize taş koymaya çalıştığı anlatılmalıdır.&nbsp;</p>



<p>Öğrencilerimiz sekiz yıl okula devam ettikten sonra, ortaokul sonunda, sadece İnkılap Tarihi’nden sorumlu tutulmaktadır. 14 yaşına kadar temeli oluşmuş kişiliği, sonra nasıl tekrar İslam’dan ve İslam tarihinden haberdar edebiliriz? Biz onları kendi tarihimizden uzak tutarken, gençlerimizi internet ve film platformlarından, putperest tarihleri ballandıra ballandıra anlatan Vikinglerden, Romalılara yabancı kültürlerin bombardımanına terk etmiş oluyoruz.</p>



<p>Bu şuursuzlukla yetişen nesil, yabancı kültürler karşısında ezik, silik ve özgüven mahrumu kişilikler ile dış dünyaya hayran ve emirlerini yapmaya hazır hale geliyor. Devletin yaptığı bu ihmaller yetmiyor, aileler geçim kaygısı omuzlarında, süregelen bilgisizliğin de etkisi ile gençleri kendi haline bırakıyor veya ne yapacağını bilemiyor.</p>



<p>Bu durumda yapılacak şey, bu gidişatın farkında olan, yöneticilerin, eğitimcilerin ve din alimlerinin ortak bir çalışma ile önce şerleri ortadan kaldırmak, sonra yerine hayırlı davranışları ikame etmek suretiyle, yeni bir toplum oluşturmak için harekete geçmeleridir.&nbsp;</p>



<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>



<ol class="wp-block-list"><li>https://tr.wikipedia.org/wiki/ 2023_Kahramanmaraş_depremleri</li><li>https://earthquake.usgs.gov/earthquakes/map</li><li>Miladi: (1877-1878) https://tr.wikipedia.org/wiki/93_Harbi, &nbsp;&nbsp;&nbsp;<br>https://islamansiklopedisi.org.tr/doksanuc-harbi&nbsp;</li><li>https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Dünya_Savaşı &nbsp;https://islamansiklopedisi.org.tr/birinci-dunya-savasi</li><li>https://www.antoloji.com/imparatorluga-mersiye-siiri/</li><li>https://islamansiklopedisi.org.tr/endulus</li></ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arap İhânetinin(!) Gölgesindeki Filistin Davası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/arap-ihanetinin-golgesindeki-filistin-davasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/arap-ihanetinin-golgesindeki-filistin-davasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Oct 2023 17:02:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18896</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;En tehlikeli yalan, içine doğru karışmış yalandır.&#8220; Acar Balta Gerileme devrimiz, 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması ile başlar. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın başında olduğu Osmanlı ordusu şehri fethetmek üzere Viyana önlerine gelir. Yaklaşık iki ay süren kuşatmadan sonra artık şehrin düşmesi yakındır. Fakat buna rağmen durum yine de kritiktir. Zîrâ Viyana Avrupa’nın kilidi olduğundan Hıristiyan dünyanın ondan vazgeçmeye niyeti yoktur. Bunu bilen Merzifonlu, Kırım Hanı Murat Giray’ı, Tuna Nehri’ni tutmakla görevlendirir. Çünkü şehre yardıma gelecek bir düşman kuvveti buradan geçmeye mecburdur. Nitekim Polonya Kralı Jan Sobieski ordusuyla birlikte yardıma koşar. Tuna’dan geçerken uzaktan manzarayı seyreden Kırım Hanı, Merzifonlu’ya duyduğu kin ve öfkeden dolayı, o güne değin târihimizde görülmemiş bir ihânete imzâ atar. Düşman askerinin saf saf Tuna’nın güneyine geçişini kayıtsız seyreder. Kılını bile kıpırdatmaz. O esnâda kendisinin yanında olup ihânetine şâhitlik eden müftü efendi dayanamayıp; “Sultânım, küffar askerinin beri tarafa geçmesine neden müsaade ediyorsunuz? Nehri geçerken bunları kırdırmak daha kolay olmaz mı?” der. Bunun üzerine Kırım Hanı köpürüp Osmanlı’ya olan hıncını kustuktan sonra sözü şöyle bağlar: “Bu kâfire hücûm edip dağıtmak işten bile değildir. Amma yaralanmış gönlüm, benim bu gayretime mâni oluyor.” &#160; Durum, yalnızca emre itâatsizlik değil, açık bir ihânettir. Netîcede iki ateş arasında kalan Osmanlı ordusu büyük kayıplar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">&#8220;<em>En tehlikeli yalan, içine doğru karışmış yalandır.</em>&#8220;</p>



<p class="has-text-align-right">Acar Balta</p>



<p>Gerileme devrimiz, 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması ile başlar. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın başında olduğu Osmanlı ordusu şehri fethetmek üzere Viyana önlerine gelir. Yaklaşık iki ay süren kuşatmadan sonra artık şehrin düşmesi yakındır. Fakat buna rağmen durum yine de kritiktir. Zîrâ Viyana Avrupa’nın kilidi olduğundan Hıristiyan dünyanın ondan vazgeçmeye niyeti yoktur. Bunu bilen Merzifonlu, Kırım Hanı Murat Giray’ı, Tuna Nehri’ni tutmakla görevlendirir. Çünkü şehre yardıma gelecek bir düşman kuvveti buradan geçmeye mecburdur. Nitekim Polonya Kralı Jan Sobieski ordusuyla birlikte yardıma koşar. Tuna’dan geçerken uzaktan manzarayı seyreden Kırım Hanı, Merzifonlu’ya duyduğu kin ve öfkeden dolayı, o güne değin târihimizde görülmemiş bir ihânete imzâ atar. Düşman askerinin saf saf Tuna’nın güneyine geçişini kayıtsız seyreder. Kılını bile kıpırdatmaz. O esnâda kendisinin yanında olup ihânetine şâhitlik eden müftü efendi dayanamayıp; “Sultânım, küffar askerinin beri tarafa geçmesine neden müsaade ediyorsunuz? Nehri geçerken bunları kırdırmak daha kolay olmaz mı?” der. Bunun üzerine Kırım Hanı köpürüp Osmanlı’ya olan hıncını kustuktan sonra sözü şöyle bağlar: “Bu kâfire hücûm edip dağıtmak işten bile değildir. Amma yaralanmış gönlüm, benim bu gayretime mâni oluyor.” &nbsp;</p>



<p>Durum, yalnızca emre itâatsizlik değil, açık bir ihânettir. Netîcede iki ateş arasında kalan Osmanlı ordusu büyük kayıplar vererek geri çekilir. Sadece Viyana’nın fethinden vazgeçmek zorunda kalmayız, Orta Avrupa’ya da veda ederiz. On beş yıl boyunca devam edecek büyük bir yıkım ve karışıklık devri başlar. Ve akabinde de târihimizin ilk toprak kaybıyla netîcelenen antlaşması olan Karlofça’yı imzâlarız.&nbsp;</p>



<p>Evet, bozgun çığırımızı başlatan Viyana hezimetinin sebeplerinden biri de işte bu ihânettir.&nbsp;</p>



<p>Aradan asırlar geçer, bu sefer başka bir coğrafyada, Fahr-i Kâinâtın doğduğu topraklarda bir başka ihânetle karşılaşır Osmanlı. Bu defa olayların merkezinde Mekke Emiri Şerif Hüseyin vardır. Bu seferki ihânet, bir husûmetin değil, şâhsî bir ihtirâsın eseridir. Başına kendisinin geçeceği, sınırları Halep’ten Yemen’e uzanacak büyük bir Arap Krallığı kurma hayali içindeki Şerif Hüseyin, İngilizlerle işbirliği yapar. Onların vaat ve telkinlerine kanar, yardım ve teşvikleriyle velinimetine karşı isyan bayrağını açar.</p>



<p>Sonuç ne Osmanlı’nın, ne de kendisinin hayrına olur. “Böl ve yönet” politikasından her zaman olduğu gibi İngilizler kazançlı çıkar. Yıkılan imparatorluğun geniş toprakları üzerinde farklı isimlerle birçok uydu devlet kurulurken büyük oyunun küçük aktörü Şerif Hüseyin, on beş yıl sonra umduğunu bulamamış me’yûs ve nâdim bir rûh hâli içinde bugünkü Ürdün’ün başkenti Amman’da son nefesini verir.&nbsp;</p>



<p>Mes’elenin burada kapanması gerekir, öyle değil mi? Ama öyle olmaz. Zîrâ ihânetin gölgesi kendinden daha uzundur ve o yüzden de günümüze kadar gelir. Şerif Hüseyin ile etrafına topladığı bir avuç bedevinin bu teşebbüsü zaman içinde; “Araplar, Birinci Dünya Savaşı’nda bizi arkamızdan vurdu.” söyleminin mesnedi hâline dönüşür. Hattâ bazı çevreler daha da ileri giderek bunu, Araplardan bize hayır gelmeyeceğinin, onlardan kurtulmak gerektiğinin gerekçesi olarak sunarlar. Bu unsurdan uzak durmamız gerektiğini sessiz ve derinden fısıldarlar.</p>



<p>Bu ihânetlerden ilki, gerileme çığırımızın başladığı devre, diğeri ise imparatorluğun tasfiyesinin gerçekleştiği günlere rastlar. Bazıları, her iki hezimeti de bu olaylarla doğrudan irtibatlandırır. Yıkımların arkasındaki en önemli sebebin bu ihânetler olduğunu öne sürer. Bu iddialar, kesinlikle doğru değildir. Zîrâ büyük devletler ihânetlerle yıkılmazlar. Çöküş ve hezimetlerin daha esaslı sebepleri vardır.&nbsp;</p>



<p>Fakat burada ilginç olan şudur ki, Murat Giray’ın ihânetinden dolayı bugüne kadar hiç kimse Kırımlılara “hain” dememiştir. Onları ihânetle ithâm etmemiştir. Özellikle de Araplara hain yaftasını yapıştıran, onlarla yol yürümenin mümkün olmadığını söyleyerek çizgi dışına itmeye çalışan çevrelerin, nedense bu konu akıllarına bile gelmemiştir.</p>



<p>Kimse yanlış anlamasın. Biz de Kırımlılara “hain” demiyoruz. Onlar bizim canımız. Hem dindaş hem de töreyle bağlı olduğumuz kardeşlerimiz. Her zaman da haklı davalarının davacısıyız. Bizi rahatsız eden, birbirinden pek bir farkı olmayan bu iki hâdise karşısında takınılan farklı tutum, yani çifte standarttır.&nbsp;</p>



<p>Ne Murat Giray’ın ihâneti ne de Şerif Hüseyin’in isyanı, mensubu oldukları milletleri töhmet altında bırakır. Bir şahsın ya da onunla beraber hareket eden bir grup insanın kusurunu bir topluluğa ya da mensubu olduğu millete yüklemek hak ölçüsüyle bağdaşmaz.</p>



<p>Kanunda bile suçun şâhsîliği prensibi vardır. İhâneti bütün bir millete mâl etmek yanlış olduğu gibi, bu durum Araplardan uzaklaşmanın, onlara sırtımızı dönmenin de gerekçesi olamaz.&nbsp;</p>



<p>Bazen insanoğlu geçmişin hesabını sormanın gayreti içine düşer. Fakat bu gayret, idrâkini perdeleyerek hâli ve istikbâli görmesini de engelleyebilir. İşte bugün Şerif Hüseyin İsyanı üzerinden içine düşürüldüğümüz durum tam da budur. Maalesef bu ülkede bazı zihinler, yakın târihin bir koridorunda sıkışıp kalmış, bir türlü onun ötesine geçememektedir. Bunun yol açtığı en büyük sıkıntı ise Türk-Arap ilişkilerini bütünüyle onun üzerinden okuyup anlama ve günümüz hâdiselerine de sürekli onu öne çıkararak ve yalnızca ona atıfta bulunarak bakma eğilimidir. Bugün belli çevrelerin Araplara ilişkin yaklaşımlarında bunun ne kadar müessir olduğunu görmekteyiz.</p>



<p>Anâsır arasında geçmişte yaşanmış bazı nahoş hâdise ve çekişmelerin umûmî bir hoşnutsuzluğa dönüşerek sonsuza kadar sürdürülmesi gereksizdir. Bu, hem eşyanın tabiatına hem de siyâsetin ve millî menfaatlerin doğasına aykırıdır.&nbsp;</p>



<p>Fakat ne yazık ki, bu ülkede yıllardan beri bu yapılıyor. Şerif Hüseyin’in kalkıştığı isyan, temcit pilavı gibi sürekli gündeme getirilerek iki unsur arasındaki mesâfenin hep açık olmasına çalışılıyor.</p>



<p>Bu söylemleri bir kısım mihrâklar kasıtlı olarak gündemde tutsa da, bazı kesimlerin özellikle de Türkçü çevrelerin buna, bazen garip bir duygusallık bazen de reaksiyon psikolojisiyle sımsıkı sarıldıklarını görüyoruz. &nbsp;</p>



<p>Mes’eleye dönük yaklaşımların oldukça sığ ve yüzeysel olduğu açık. Bu, öncelikle bir şartlanmanın eseri. Birileri yalnızca isyanın çıkmasına odaklanmış durumda. Neden ve nasıl diye sormuyorlar. İsyanı tetikleyen sebepler, öncesindeki süreç, o günkü yönetimin defoları ilgi alanlarına girmiyor. İttihat ve Terakki’nin yanlışlarını, Cemal Paşa’nın hatalı icraatlarını ıskalıyorlar. Bütün bunları, İttihat ve Terakki’nin son dönem târihimizdeki yeri, millî devletin kuruluş aşamasındaki rolünden dolayı görmeme eğilimindeler.&nbsp;</p>



<p>Ve onları dinlediğinizde, Araplar târih boyunca bizi hep arkamızdan vurmuşlar duygusuna kapılıyorsunuz. Bugüne kadar kamuoyu sürekli olarak bu algı üzerinden belli bir noktaya çekilmeye çalışıldı. Hâlbuki gerçek, hiç de söylendiği gibi değil…</p>



<p>Şerif Hüseyin’in önderlik ettiği isyan Hicaz bölgesiyle sınırlı olup etki alanı Mekke-Akabe hattının ötesine geçememiştir. Bu dönemde Araplarla meskûn Suriye, Irak, Lübnan, Filistin gibi coğrafyalarda tek bir kişi bile isyan etmemiştir. Ayrıca bugünkü Arabistan’ın Hicaz dışında kalan bölgelerinde yaşayan diğer Arap kabileleri de ne bu isyana destek vermişler, ne de bir başka isyanın planlayıcısı olmuşlardır. Hattâ bugünkü Suudi Arabistan’ın kurucusu olan Necid Emiri bile çevresindeki İngiliz ajanlarının telkinlerine rağmen Osmanlı’ya karşı hasmâne bir tutum içine girmemiştir. Feridun Kandemir “Medine Müdafaası” isimli hâtıratında, hâdiselerin görgü şâhidi olarak Osmanlı ordusu Medine’den ayrılırken yerli Arapların hüzünlendiklerini söyler. Aylar süren kuşatma boyunca, Osmanlı askerleri ile birlikte her türlü çileye katlandıklarını anlatır. Yani isyanın çıktığı bölgede bile devlete bağlı olan Arapların sayısı, isyan edenlerden çoktur. İsyancı unsur, Şerif Hüseyin’in türlü vaatlerle çevresine topladığı bedevilerden oluşmaktadır. Onları bu işe sevk edense Türk’e düşmanlık ya da Arap milliyetçiliği değil, çapulculuk ve menfaat tutkusudur.</p>



<p>Yukarıdaki iddianın en kuvvetli delili, Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” isimli hâtıratıdır. Atay ünlü eserinde bedevileri “Altın ve kıymetli taştan başka dinleri yoktu.” şeklinde tanımlar. Hattâ eserinin bir yerinde; “İngiliz cephesinden at kaçırıp bize satan Bedeviler, dönüşlerinde bizim atlarımızı çalıp İngilizlere satarlardı.” demektedir.&nbsp;</p>



<p>Şerif Hüseyin’in teşebbüsü sadece İslâm dünyasında değil, Araplar arasında da kınanarak ağır eleştirilere hedef olmuştur. Şerif Hüseyin’in kardeşi Şerif Nasır bile o günlerde; “Biraderim hakkında ne söylerseniz söyleyiniz buna tamamıyla müstahaktır.” demiştir.&nbsp;</p>



<p>İsyandan sonra İttihatçı hükûmetin yaptığı gazete duyurusunda da şöyle denilmiştir: “Bütün iş Hüseyin’in şâhsî eseridir. İslâmlık ve Araplıkla ilgisi yoktur. Hüseyin’in hıyâneti çoktandır biliniyordu; O bir İngiliz aleti idi…”&nbsp;</p>



<p>Ve iddia olunanın hilâfına, Arapların Birinci Dünya Harbi yıllarında bize önemli faydaları dokunmuştur. Savaş esnâsında ordu içinde Arap erlerden kurulu tümenler görev yapıyordu. Meselâ, Çanakkale’deki 25. tümen tümüyle Araplardan oluşuyordu. Yine o yılların istihbarat örgütü olan Teşkîlât-ı Mahsûsa’da sadâkatle hizmet eden Araplar vardı. Bunlar karşı tarafın Türkler aleyhine yaptıkları planlardan Türk komutanları haberdâr ediyorlardı. Bu uğurda ölümü göze alarak görev yapan Arap casusların varlığı bilinmektedir.&nbsp;</p>



<p>Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın başkanı olan Kuşçubaşı Eşref Arapları kastederek şöyle demiştir: “Onlardan ihânet görmedik. Bizi asıl arkadan vuran, altınlardan başka kendilerini bağlayacak bir gaye ve mefkûresi bulunmayan politikacılarıydı.” Birinci Dünya Savaşı boyunca Ortadoğu’da görev yapan ve o yıllarda bölgenin en yetkili kişisi olan Cemal Paşa da hâtıralarında; Şam ulemâsından övgüyle söz etmekte, onlarla çok iyi ilişkiler kurduğundan bahsetmekte ve bu gerçek âlimler topluluğu içinde, Osmanlı hilâfetine ihânet içinde olan bir kimseye rastlamadığını söylemektedir. Görüldüğü gibi, dönemin en yetkili kişileri bu görüştedir.</p>



<p>Bu kanâat yalnızca Osmanlı bürokrat ve siyâsetçileri tarafından değil, İsrail’in kurucu devlet adamları tarafından da paylaşılmıştır. Meşrutiyet yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi görmüş olan İsrail’in ilk başbakanı Ben-Gurion, o günlerde İstanbul’da tanıştığı Arap öğrencilerle ilgili olarak şöyle der:</p>



<p><em>&#8220;&#8230;İktidar merkezine bu kadar yakın olarak, Filistin&#8217;deki Yahudilerin durumunu geliştirebilmeyi düşünüyordum. Çeşitli yollarla Yahudi özgürlük hareketini ilerletebilirdim; önce özerklik, nihai olarak tam bağımsızlık elde ederek. Akıl yürütmem böyleydi. İstanbul&#8217;da rasladığım Arap öğrencilerle bu konuda düşüncelerimin çok farklı olduğunu görmekten şaşırdım&#8230; Bu genç entellektüel Araplar, mücadelelerinin geleceğini Türk idaresinden bağımsızlık olarak görmüyorlardı. Hiçbiri Arap topraklarının bağımsızlığından söz etmedikleri gibi böyle bir amaç için çalışmıyorlardı. Tam tersine, birçoğu, daha geniş ve daha büyük bir Türk imparatorluğu görmek istiyorlardı&#8230;&#8221;</em>&nbsp;<em>(Ben Gurion Looks Back-Talks with Moshe Pearlman, s.46)</em></p>



<p>Ayrıca Millî Mücâdele dönemi ve takip eden yıllarda yine birçok Arap topluluğu Türkiye’ye bağlanmak istemiş, fakat bu girişimlerin hiçbirinden dönemin şartları gereği olumlu sonuç alınamamıştır.</p>



<p>Bu topluluklardan biri de Filistinlilerdir. 1922 senesinde Millî Mücâdele zafere doğru koşarken Ankara Hükûmeti’ne başvuran bazı Filistinli Arap liderler, kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde Türk mandası istediklerini bildirmişlerdir. (Y.Porath&#8217;ın &#8216;The Emergence of Palestinian-Arab National Movement 1918-1929&#8217; (Filistin Arap Ulusal Hareketinin Doğuşu 1918-1929) adlı kitabının 160-165. sayfaları&#8230;)</p>



<p>Ne yazık ki günümüzde de bazı Arap liderlerin samimiyetten uzak yaklaşım ve aleyhte demeçleri bu menfî algıyı beslemeye devam ediyor. Nasıl geçmişte Şerif Hüseyin’in çevresine topladığı bir avuç insanla yanlış bir yola girmesi Arapları töhmet altında bırakmak için kullanıldıysa, çağdaşı olduğumuz bazı Arap liderlerin tutumu da bugün yine aynı maksada hizmet ediyor.&nbsp;</p>



<p>Öncelikle şunu bilelim: Arapları siyâsî arenada temsil eden şahısların önemli bir kısmı gerçekte onları temsil etmiyor. Türkiye’ye karşı olan tavırları da halklarının hissiyâtını yansıtmıyor.&nbsp;</p>



<p>Bu çerçevede Kudüs davası ve Filistin mes’elesini, Mahmud Abbas’ın tavır ve söylemleri üzerinden algılayıp anlamaya çalışmak büyük bir handikap. Çünkü ne bu şahıs, ne de diğerleri, başlarında bulundukları toplulukları temsil ediyorlar. Makamlarını, uluslararası sistemin inâyetine borçlu olan bu şahısların arkalarında halk desteği yok.&nbsp;</p>



<p>Bu yüzden de ne Esad’dan dolayı Suriyelilere, ne Mahmud Abbas’tan dolayı Filistinlilere, ne de Sisi’den dolayı Mısırlılara fatura kesebiliriz. Verdikleri demeçleri, iki milyara yaklaşan İslâm âlemine sırtımızı dönmenin gerekçesi olarak göremeyiz. Ayrıca bugüne kadar Batılı devletlerin menfî tutumunu, onlarla ilişkilerimizi bitirmenin sebebi olarak gördük mü hiç?&nbsp;</p>



<p>İçimizdeki Arap karşıtı lobi, Arap devletlerinin uluslararası toplantılarda Türkiye’ye destek vermediklerini sürekli olarak işleyip bunun üzerinden parsa toplamaya çalışıyor. Fakat şu nedense hiç görülmüyor: Sadece Araplar değil, bugüne kadar birçok İslâm ülkesi bunu yapabilecek, bir kez yapsa bile devamını getirebilecek bir güce sahip olmadı.</p>



<p>Ayrıca bu konuda Türkiye’nin cumhuriyet dönemindeki sicilinin de gözden geçirilmesi gerekiyor. 1957 senesinde BM’de Cezayir’in bağımsızlığı için yapılan bir oylamada Türkiye’nin çekimser kalması hem Cezayir halkını hem de diğer Arapları üzmüştür. Hâlbuki Millî Mücâdelenin başarıyla sonuçlanmasından sonra buna en çok sevinen topluluklardan biri de Cezayirliler olmuş, Anadolu zaferini sevinç gösterileriyle karşılamışlardır.</p>



<p>Yüz beş yıl önce yaşanmış bir hâdise üzerinden bütün bir târihe şerh düşmenin, bugüne ve geleceğe sırf ona bakarak yön vermenin tutarlı bir tarafı yok. Bu, Kudüs davasına, Filistin mes’elesine bigâne kalmanın gerekçesi değildir. Çekilen acılar karşısında sükût etmenin sebebi olamaz. İçinde ilk kıblemizin de yer aldığı Kudüs’ün bugün içine düştüğü durum, hiçbir Müslümanın görmezden gelemeyeceği bir keyfiyettir.</p>



<p>Kudüs, 27 Recep 620’de Habîb-i Ekrem yedi kat semâya çıkmak üzere Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya doğru yola çıktığı anda bir daha silinmemek üzere gönlümüze mühürlenmiştir. Bir Müslüman Türk olaya bu zâviyeden bakmakla yükümlüdür.&nbsp;</p>



<p>Son yıllarda fitne kazanını karıştıranların mal bulmuş Mağribî gibi sarıldıkları bir argüman var: Niçin Filistin mes’elesine gösterilen alâka, Doğu Türkistan’dan esirgeniyor? Hattâ aralarından; “Filistin’e verdiğimiz desteği çekelim, enerjimizi bütünüyle Doğu Türkistan’a harcayalım.” diyenler bile çıkıyor.&nbsp;</p>



<p>Buna cevap vermek ve zihinlerde oluşabilecek şüphe bulutlarını dağıtmak elzem hâle gelmiştir. Bunun birinci sebebi, Türkiye’nin henüz buna gücünün yetmemesidir. Seksenli yıllarda soydaşları için Bulgaristan’ı ve bugün Filistinliler için İsrail’i karşısına alan Türkiye, henüz Çin’i karşısına alabilecek güce ulaşmamıştır. Yoksa ne Türk halkı ne de Türk devleti Doğu Türkistan’daki zulme karşı kayıtsızdır.&nbsp;</p>



<p>Mevcut iktidârın Araplara ve diğer Müslüman topluluklara karşı sıcak, Türk dünyasına karşıysa soğuk ve daha mesâfeli bir tavır içinde olduğunu söyleyenler, geçtiğimiz yılın sonlarında Azerbaycan’ın Ermenistan karşısındaki mutlak zaferinin, bugünkü iktidârın yardımıyla gerçekleştiğini görmüyorlar anlaşılan. Kanâatimce görmek istemiyorlar.&nbsp;</p>



<p>İkinci ve daha önemli sebepse, hem teopolitik hem de reel politik açıdan Kudüs’ün öne alınması gerekliliğidir. Yani stratejik açıdan Kudüs ilk sıradadır.&nbsp;</p>



<p>Kudüs, İslâm dünyasının cümle kapısıdır. Nasıl eve girebilmek için önce elimizdeki kilitle daire kapısını açıyor ve ancak oradan geçtikten sonra diğer odalara ulaşabiliyorsak Kudüs’ün İslâm dünyasındaki mevkiinin de ondan bir farkı yok. Onu çözmeden diğer problemlerimizi çözemeyiz. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bir arpa boyu yol alamayız. Kudüs hürriyetine kavuşmadıkça, diğerleri için atılacak adımlar, bizi sonuca götürmez.&nbsp;</p>



<p>Şunu unutmayalım ki, sadece Doğu Türkistan’ın değil, bütün İslâm dünyasının kilidi Kudüs’tür. Anahtar da Anadolu Türkünün elindedir. Mescid-i Aksâ hürriyetine kavuştuğu gün, yalnızca Doğu Türkistan’ın değil, bütün İslâm dünyasının makûs talihi değişecektir.&nbsp;</p>



<p>İşte o zaman Türkiye’nin nefesi, bugüne kadar hiç görülmedik bir şekilde genişleyecek, rüzgârı Uzak Asya’ya kadar ulaşacaktır.&nbsp;</p>



<p>O çözülmeden bütün enerjimizi Doğu Türkistan’a hasretsek bile, sağlıklı yol alamayız. Ama Kudüs’ü hürriyetine kavuşturmuş bir Türkiye, ilerleyen zamanda diğer dış politika düğümlerini de çözer.&nbsp;</p>



<p>Her dem yeniden düşünmeye ve anlamaya mecburuz. Farkında değiller ama bazıları için geçmiş, geleceği ipotek altına almanın mazereti hâline dönüşmüştür.&nbsp;</p>



<p>Evet, târihten ibret alınmalı, dersler çıkarılmalı. Bunda mutâbıkız. Ama târih, geçmişteki tek bir hâdise üzerinden istikbâle şerh düşmenin, kasıtlı ve yanlı yorumlarla, zihinleri ifsâd etmenin de vasıtası olmamalı…&nbsp;</p>



<p>Filistin mes’elesine doğru bir şekilde yaklaşabilmenin ilk şartı, zihnimizi ön yargılardan kurtarmaktır. Rezervlerimizi bir kenara koyup duygu ve düşünce dünyamızda esaslı bir mıntıka temizliği yapmadan sağlıklı bir bakış açısına kavuşamayız.&nbsp;</p>



<p>Şerif Hüseyin isyanının o yıllarda savaşın kaderini tayin edici bir etkisi olmadı. Bize, Birinci Dünya Harbi’ni ve Arap coğrafyasını kaybettiren o isyan değildi. İsyanın Arap ihâneti masalına dönüşmesinden sonra ortaya çıkan durumsa bize daha pahalıya mâl oldu. Bunun tabiî sonucu, Arap-İslâm dünyası ile aramıza örülen psikolojik duvarlardır. Maalesef bir asırdan beri biz, birileri öyle istediği için bu duvarları yıkamadık.</p>



<p>Bugün bu ihânet masalı, gerek ders kitapları ve gerekse fısıltı gazetesinin etrafa yaydığı bölük pörçük bilgilerle toplumun şuûraltında geziyor. Bu, bir zihin bulandırma operasyonu. Hedefse Türkiye’nin İslâm dünyasıyla olan bağlarını gevşetmek, alâkasını zayıflatmak, daha uzun yıllar ilişkileri buzdolabında tutmak. Bu durumun en çok da Batılı dostlarımızın(!) işine geldiğini görelim artık.&nbsp;</p>



<p>Yıllar önce bir televizyon programında Oğuzhan Asiltürk; “Her uluslararası kuruluşun içinde olmalıyız. Bunlar bugün için faydalıdır da… Ama bizim nihâî hedefimiz, Orta Asya’daki cumhuriyetler ve çevremizdeki İslâm ülkeleriyle kuracağımız birliktelik olmalıdır.” demişti. O günlerde bu, yalnızca bir niyet ifâdesiydi. Günümüzde ise buna dönük somut adımların atıldığını görüyoruz.&nbsp;</p>



<p>Evet, bugünkü iktidâr, attığı adımlarla bu yolda emin bir şekilde ilerliyor. Fakat ne yazık ki hâlâ birileri, 1923’ten sonra İslâm ülkeleriyle aramıza örülmüş duvarları biraz daha yükseltme gayretinde…</p>



<p>Evet, Şerif Hüseyin’in çevresine topladığı bir avuç bedeviyle kalkıştığı bir isyan vuku bulmuştur ama ona kesinlikle “Arap İsyanı” denemez. “Arap ihâneti”, bir kurgu olup içine bir parça doğrunun karıştığı kocaman bir yalandır. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne değin bunun sürekli bir şekilde propagandası yapılarak Türklerle Araplar arasına kalın duvarlar örülmüştür.&nbsp;Hattâ “Ne Şam&#8217;ın şekeri, ne Arabın yüzü!..” denilerek toplumun şuûraltı iğfâl edilmiştir. Asırlarboyunca aynı devletin çatısı altında yaşamış iki unsur birbirine yabancılaştırılmıştır. Eğer bir isim konacaksa, “Şerif Hüseyin İsyanı” demek şüphesiz daha doğru olur.</p>



<p>Artık bu yalan ve çarpıtmaya bir son vermenin zamanı geldi. Zîrâ günümüzde bu yalan, İsrail’in vahşet ve gaddarlığına göz yummanın, onu insanımıza mazûr göstermenin gerekçesi olarak sunuluyor. Bütün tezvîrâta rağmen sağduyulu milletimizin büyük çoğunluğu yine de tavrını mazlûm Filistinli kardeşlerinden yana koyuyor. Fakat belli kesimlerin hâlâ bu yalanlara inandığını ya da inanmak istediğini görmekse bizi derinden üzüyor.</p>



<p>Çok şükür ki, Şerif Hüseyin İsyanı Türk-Arap ilişkileri târihinde bir yara değil, yalnızca bir çıbandır. Ve o çıbanı üzerine merhem sürerek iyileştirmekse kolaydır. Çıbanı durmadan kaşıyarak yara hâline dönüştürmekse hiç de akılcı ve tercih edilebilir bir siyâset değildir. &nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/arap-ihanetinin-golgesindeki-filistin-davasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tahıl Koridoru, III. Dünya Savaşı Sebebi mi…?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tahil-koridoru-iii-dunya-savasi-sebebi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tahil-koridoru-iii-dunya-savasi-sebebi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jul 2023 11:58:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tahıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18830</guid>

					<description><![CDATA[Uzun süre aranızda olamadığım için en derin özürlerimin kabulünü değerli okurlarımızdan istirham ediyorum. Bu haftadan sonra yine her hafta gündemi değerlendirmeye devam edeceğiz. Geçtiğimiz haftanın en önemli gündemi bana kalırsa tahıl koridoru anlaşmasıydı. Tahıl koridoru anlaşmasının uzatılmaması ile ilgili Rusya’nın verdiği karar bugün gündemde kendine çok yer bulmasa da yakın zamanda sonuçları itibariyle bize 17 Temmuz ve öncesinde yaşananları hatırlatacak. ‘Tahıl koridoru anlaşması’ neydi önce onu bir hatırlayalım. Rusya’nın Ukrayna’yı yok etme hayaliyle giriştiği savaşta Karadeniz’deki ticaret yolları da tabi ki etkilendi. Ukrayna en büyük ihraç kalemi olan tahılı bu nedenle alıcılara ulaştıramadı. Ancak Türkiye’nin arabuluculuk rolü ile Karadeniz’de savaş devam ederken Ukrayna tahılının alıcılarına ulaştırılması için BM garantörlüğünde bir anlaşma imzalandı. Biz bu kadar biliyoruz. Halbuki imzalanan metnin devamında Rus tahılının da aynı yöntemle bir koridordan güvenli nakli ve Rus Tarım Bankasının tekrar swift sistemine dahil edilmesi de vardı. Altı aylık bir süre için imzalanan anlaşmanın yürürlük süresi dolduğunda Türkiye’nin özel çabasıyla altı ay daha uzatıldı. Ancak bu bir yıllık sürede sadece Ukrayna tarafına dair maddeler yerine getirildi. Rus tarafı diğer maddelerin de uygulanması talebini aylardır dile getiriyordu. Bu konuda hakkını savunabilmek adına anlaşmanın yürürlüğünün sona ereceği 17 Temmuz gününe kadar da sürenin uzatılacağına dair bir açıklama yapmadı. Nispeten &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Uzun süre aranızda olamadığım için en derin özürlerimin kabulünü değerli okurlarımızdan istirham ediyorum. Bu haftadan sonra yine her hafta gündemi değerlendirmeye devam edeceğiz.</p>



<p><br>Geçtiğimiz haftanın en önemli gündemi bana kalırsa tahıl koridoru anlaşmasıydı. Tahıl koridoru anlaşmasının uzatılmaması ile ilgili Rusya’nın verdiği karar bugün gündemde kendine çok yer bulmasa da yakın zamanda sonuçları itibariyle bize 17 Temmuz ve öncesinde yaşananları hatırlatacak.</p>



<p><br>‘Tahıl koridoru anlaşması’ neydi önce onu bir hatırlayalım. Rusya’nın Ukrayna’yı yok etme hayaliyle giriştiği savaşta Karadeniz’deki ticaret yolları da tabi ki etkilendi. Ukrayna en büyük ihraç kalemi olan tahılı bu nedenle alıcılara ulaştıramadı. Ancak Türkiye’nin arabuluculuk rolü ile Karadeniz’de savaş devam ederken Ukrayna tahılının alıcılarına ulaştırılması için BM garantörlüğünde bir anlaşma imzalandı. Biz bu kadar biliyoruz. Halbuki imzalanan metnin devamında Rus tahılının da aynı yöntemle bir koridordan güvenli nakli ve Rus Tarım Bankasının tekrar swift sistemine dahil edilmesi de vardı. Altı aylık bir süre için imzalanan anlaşmanın yürürlük süresi dolduğunda Türkiye’nin özel çabasıyla altı ay daha uzatıldı. Ancak bu bir yıllık sürede sadece Ukrayna tarafına dair maddeler yerine getirildi. Rus tarafı diğer maddelerin de uygulanması talebini aylardır dile getiriyordu. Bu konuda hakkını savunabilmek adına anlaşmanın yürürlüğünün sona ereceği 17 Temmuz gününe kadar da sürenin uzatılacağına dair bir açıklama yapmadı. Nispeten ‘diğer maddeler uygulanmazsa anlaşmadan çekiliriz’ demesine rağmen yine Türkiye’nin bir omuz vermesiyle anlaşmanın devam edeceği düşünülüyordu.<br></p>



<p>Ukrayna tahılının en büyük alıcısı Çin. Çin, Ukrayna’da Belçika büyüklüğünde bir alanda tarım yapıyor. Buna rağmen anlaşmanın durumu hala muallakta iken ABD tarafından sert bir açıklama geldi. ‘Rusya anlaşmayı uzatmazsa sonuçlarına katlanır’ minvalinde ki bu söylem şaşırtıcı gelmişti. Anlaşmanın mimarı olan Türkiye ise bu konuda ne açıklama, ne telefon, ne resmi ziyaret hiçbir girişimde bulunmadı. Eylem bir yana bir söylem bile geliştirmedi. Hâlbuki Türkiye de Ukrayna tahılının ciddi bir kısmının alıcısı konumunda. Finali de Ukrayna kendi yaptı. Önce Kırım Platformunun 3. Toplantısı hazırlıkları kapsamında (ki okuyucularımız hatırlar bu konuda yazmıştık) uzmanlar grubunu 18 -19 Temmuz’da toplanacağını ardından da Ağustos ayında devlet başkanları düzeyinde Kiev’de 3. Kırım Platformu’nun icra edileceğini açıkladı. Sonra da Rusya’nın kararını açıklayacağı 17 Temmuz tarihinden bir gün önce Rusya’nın can damarı Kırım Köprüsünü vurdu. Geçen yıl ekim ayında da Kırım köprüsünü vurmuştu. Savaşın gidişatını doğrudan etkilemese bile psikolojik olarak Rusya’yı çok yıpratıyor.<br></p>



<p>Rus tarafı tüm bunlardan sonra tabi ki anlaşmadan çekildiğini açıkladı ama yine de ‘şartlar oluşursa hızlıca döneriz anlaşmaya’ gibi yumuşak ifadeler de vardı açıklamasında. Ukrayna tarafından bu açıklamaya cevap gecikmedi. Zelensky anında eski retorikle ‘gelişmemiş ülkelerin tahıl ihtiyacı Kremlin’in keyfiyetine bırakılacak kadar önemsiz değil’ gibi bir mesaj yayınladı. Hâlbuki anlaşmanın yürürlükte olduğu bir yıl boyunca Ukrayna limanlarından çıkan tahılın yüzde iki kadarı gelişmemiş ülkelere gitmişti. Ayrıca Rusya’nın anlaşmanın diğer kısmının uygulamasıyla ilgili taleplerine bu süreçte hiç değinilmedi bile.<br></p>



<p><strong>Rusya’nın büyük çıkmazı…</strong><br>Konu Türkiye olarak bizi buraya kadar anlaşmadaki arabulucu rolümüz ve alacağımız tahıl kadar ilgilendiriyordu ancak bundan sonraki süreç Türkiye’yi bizzat içine çekebilir. Nedenleri ile açıklayalım. Ukrayna limanlarından anlaşma olmaksızın tahıl sevk etmeye çalışırlarsa ne olur? Rusya’nın önünde iki seçenek olur; ya bu sevkiyata müdahale etmez ki bu durumda büyük bir güç kaybeder. Anlaşmaya ihtiyaç olmadığı tescillenmiş olur ve Karadeniz’in efendisi rolünü Türkiye’ye devreder. Ya da ticaret gemilerini vurabilir ki bu seçeneğin dezavantajı çok daha fazla. ABD’nin I. Cihan Harbine girmesine sebep olan olay tam da buydu. Ticaret gemileri Almanlar tarafından vurulunca savaşa dâhil olmuştu ve o gemiler de zaten vurulmak için çıkmıştı. Bu olay savaşın gidişatını da tersine çevirdi. Bununla birlikte tüm dünyaya yapılan algıya göre az gelişmiş ülkeleri açlığa mahkûm eden kişi olarak Putin iyice şeytanlaşır. Zaten Ukrayna’dan kaçırılan çocuklar sebebiyle Lahey’de hakkında çıkan yakalama kararı sebebiyle BRİCS toplantısına bile gidemedi. Üzerine bir de bu imajı eklemek istemez. Ticaret gemisine bir füze fırlattığını varsaysak bile sonrasında bu ticaret gemilerine refakat etme bahanesiyle NATO Türkiye ve bilumum ülke savaş gemileri Karadeniz’de cirit atabilir. Zaten bu kararı vermemek için 18 Temmuz’dan itibaren Odesa Limanını vurmaya başladı ancak bunun da devamlılığı yok. Limanı çalışamaz halde tutması için savaşın sıklet merkezini oraya kaydırması gerekir. Tüm bu senaryolara gerek kalmasın diye Rusya, Ukrayna limanlarına giden ticaret gemilerinin tamamını hedef ilan etti. Karşılığında da Ukrayna Rusya’nın işgal altıda tuttuğu Kırım limanları dâhil Rus limanlarına giden gemileri hedef ilan etti. Savaş şimdiden ticari alana kaydı. Mevcut durum itibarı ile Rusya açısından çıkmaz sokak.<br></p>



<p><strong>Türkiye, Karadeniz’de tek söz sahibi olabilir…</strong><br>Türkiye açısından durumu değerlendirdiğimizde Türkiye her senaryoda müdahildir. Karadeniz şimdiden ısındı. Karadeniz’deki bu gerginlik bize olumsuz yansır. Montrö sebebiyle Karadeniz’e kıyısı olmayan ülke savaş gemilerine boğazları sadece 21 günlüğüne kullanım izni veriyoruz ama dünyanın büyük kısmını ilgilendiren bu gıda problemi üzerimizde baskı oluşturur. Türk donanması eşlik etsin desek yine Rusya’yla karşı karşıya gelme riski var. Bu defa da NATO-Rusya savaşına sebep olur. III. Cihan Harbini başlatmış oluruz. Tüm bu seçenekler dışında bu tahılın yüzde 50’ye varan oranda alıcısı olan Çin, Rusya ile yapacağı ikili anlaşma ile sevk etmek istese bile problemin merkezinde boğazlar sebebiyle yine Türkiye kalır. Problem sadece Rusya’nın değil Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin çıkmazına dönüştü. Bir süre gözümüz kulağımız orda olacak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tahil-koridoru-iii-dunya-savasi-sebebi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika&#8217;nın Dünyayı Sömürgeleştirme Felsefesi-1</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-dunyayi-somurgelestirme-felsefesi-1/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-dunyayi-somurgelestirme-felsefesi-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet HATUNOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Jul 2023 11:07:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18809</guid>

					<description><![CDATA[II. Dünya Savaşı çıktığında ABD&#8217;nin elinde 33 Milyar dolarlık altın vardı.O dönemde altın rezerv paraydı ve basılan paranın karşılığı altın olarak bulundurmak gerekiyordu. ABD II. Dünya Savaşı&#8217;nda çok büyük riske girdi.Savaş bittiğinde ellerinde sadece 4 Milyar dolarlık altın kalmıştı. Büyük riske girilmiş varını yoğunu savaşa harcamış olan ABD savaşı kazanınca hem bu harcananları hem de dünyada yeni bir ekonomik düzen kurması gerekiyordu.Tabii bizimkilerin bu kurulacak yeni düzenden haberleri bile yoktu.Birazda İsmet Paşa&#8217;nın Almanlara göz kırpması bizimkileri biraz korkutmuştu.İsmet Paşa ve ordudan birçok subay Adolf Hitler bıyığı bırakmıştı ve tüm dünya bunu biliyordu. Burada Mareşal Fevzi Çakmak&#8217;ı rahmetle anmak lazım, o olaylara hakimdi ve Almanlara asla güvenilmesi gerektiğini biliyor Trakya&#8217;yı boydan boya Almanlara karşı savunma mevzi olarak hazırlamıştı. Savaşı kazananlar tarafında iki görüş ortaya çıktı.Birincisi Bretton Woodsİkincisi Keynesyen. Bu konu o kadar önemli ki,Biz eğitim müfredatı olarak Osmanlı Hanedanı ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki tarihten ileri gidemedik. Ne çok ileri gidebiliyoruz ne çok yakına gelebiliyoruz. W.Churchill&#8217;ün bir sözü var…&#8220;Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görebilirsiniz.&#8221; Bu konuda yazmaya devam edeceğim..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>II. Dünya Savaşı çıktığında ABD&#8217;nin elinde 33 Milyar dolarlık altın vardı.<br>O dönemde altın rezerv paraydı ve basılan paranın karşılığı altın olarak bulundurmak gerekiyordu.</p>



<p>ABD II. Dünya Savaşı&#8217;nda çok büyük riske girdi.<br>Savaş bittiğinde ellerinde sadece 4 Milyar dolarlık altın kalmıştı.</p>



<p>Büyük riske girilmiş varını yoğunu savaşa harcamış olan ABD savaşı kazanınca hem bu harcananları hem de dünyada yeni bir ekonomik düzen kurması gerekiyordu.<br>Tabii bizimkilerin bu kurulacak yeni düzenden haberleri bile yoktu.<br>Birazda İsmet Paşa&#8217;nın Almanlara göz kırpması bizimkileri biraz korkutmuştu.<br>İsmet Paşa ve ordudan birçok subay Adolf Hitler bıyığı bırakmıştı ve tüm dünya bunu biliyordu.</p>



<p>Burada Mareşal Fevzi Çakmak&#8217;ı rahmetle anmak lazım, o olaylara hakimdi ve Almanlara asla güvenilmesi gerektiğini biliyor Trakya&#8217;yı boydan boya Almanlara karşı savunma mevzi olarak hazırlamıştı.</p>



<p>Savaşı kazananlar tarafında iki görüş ortaya çıktı.<br>Birincisi Bretton Woods<br>İkincisi Keynesyen.</p>



<p>Bu konu o kadar önemli ki,<br>Biz eğitim müfredatı olarak Osmanlı Hanedanı ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki tarihten ileri gidemedik.</p>



<p>Ne çok ileri gidebiliyoruz ne çok yakına gelebiliyoruz.</p>



<p>W.Churchill&#8217;ün bir sözü var…<br>&#8220;Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görebilirsiniz.&#8221;</p>



<p>Bu konuda yazmaya devam edeceğim..</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-dunyayi-somurgelestirme-felsefesi-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kerç Köprüsü…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kerc-koprusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kerc-koprusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2022 12:32:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18546</guid>

					<description><![CDATA[Ukrayna-Rusya savaşı bugün hala sahada ve masada devam ediyor. Rusya’nın enerji pazarlıkları, ekonomi tedbirleri savaşın seyrini etkilerken, ABD ve AB, şuana dek bir ülkeye yapılan en büyük savaş yardımını yaparak toplamda 100 milyar dolarlık yardımı Ukrayna’ya gönderdi. Savaş sadece iki ülke arasında değil, çeşitli şart ve koşullarda bölge ülkelerini ve hatta dünya ülkelerini dolaylı olarak etkilemeye devam ediyor. Bugüne baktığımızda ortada 8 aydır süren bir savaş var. Bu yazımızda ben size 8 aylık savaşın aslında 8 yıl önce nasıl başladığını ve bugüne gelindiğini etraflıca anlatacağım. Rusya Ukrayna savaşı aslında şubat ayında başlamadı. 2014 yılına kadar Ukrayna, Rusya’ya bağlı bağımlı bir devletti. 2014 yılında halkın demokrasi ve bağımsızlık talepleri daha fazla bastırılamayınca Rusya,&#160; Ukrayna iç politikasından Kırım’ı da yanına alarak uzaklaştı. Uzaklaşırken de Donbass bölgesinde istikrarsız bir durum yarattı. Daha sonra Rus toprağı ilan ettiği Kırım ile anakarayı bağlayan bir köprü inşa etti ‘Kerç Köprüsü’. Bugünkü savaş aslında temelleri 8 yıl önce atılmış olan o savaştır. 2022 Şubatında bu mücadele konvansiyonel bir savaşa dönüştü. Kuvvet farklarına bakınca Putin dâhil herkes kısa sürede Ukrayna’nın mağlup olacağını ve hatta haritadan silineceğini söylerken gelinen noktada Ukrayna savaşı kazanıyor. Şubat ayında Putin’in tabiriyle özel askeri operasyon başladığında İngiltere ve kısıtlı kabiliyetleriyle Polonya dışında Ukrayna’ya açık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ukrayna-Rusya savaşı bugün hala sahada ve masada devam ediyor. Rusya’nın enerji pazarlıkları, ekonomi tedbirleri savaşın seyrini etkilerken, ABD ve AB, şuana dek bir ülkeye yapılan en büyük savaş yardımını yaparak toplamda 100 milyar dolarlık yardımı Ukrayna’ya gönderdi. Savaş sadece iki ülke arasında değil, çeşitli şart ve koşullarda bölge ülkelerini ve hatta dünya ülkelerini dolaylı olarak etkilemeye devam ediyor.</p>



<p>Bugüne baktığımızda ortada 8 aydır süren bir savaş var. Bu yazımızda ben size 8 aylık savaşın aslında 8 yıl önce nasıl başladığını ve bugüne gelindiğini etraflıca anlatacağım.</p>



<p>Rusya Ukrayna savaşı aslında şubat ayında başlamadı. 2014 yılına kadar Ukrayna, Rusya’ya bağlı bağımlı bir devletti. 2014 yılında halkın demokrasi ve bağımsızlık talepleri daha fazla bastırılamayınca Rusya,&nbsp; Ukrayna iç politikasından Kırım’ı da yanına alarak uzaklaştı. Uzaklaşırken de Donbass bölgesinde istikrarsız bir durum yarattı. Daha sonra Rus toprağı ilan ettiği Kırım ile anakarayı bağlayan bir köprü inşa etti ‘Kerç Köprüsü’. Bugünkü savaş aslında temelleri 8 yıl önce atılmış olan o savaştır. 2022 Şubatında bu mücadele konvansiyonel bir savaşa dönüştü. Kuvvet farklarına bakınca Putin dâhil herkes kısa sürede Ukrayna’nın mağlup olacağını ve hatta haritadan silineceğini söylerken gelinen noktada Ukrayna savaşı kazanıyor. Şubat ayında Putin’in tabiriyle özel askeri operasyon başladığında İngiltere ve kısıtlı kabiliyetleriyle Polonya dışında Ukrayna’ya açık destek veren ülke yoktu. Birçok ülke aktif bir tarafsızlık sergiliyor bir yandan Rusya’yı kınarken bir yandan da Ukrayna’ya destek vermekten imtina ediyordu. Ukrayna’ya askeri yardım götüren İngiliz uçakları Alman hava sahasını kullanmadan Kiev’e uçuyordu.&nbsp; ABD öncülüğünde başlayan yaptırım furyası bu aktif tarafsızlar için ilaç oldu. Herkes sırayla yaptırım kervanına katılıyor Rusya için her günyeni bir şeyler yasaklı olarak tabir ediliyordu. Rusya açısından bu kısa vadede sürdürülebilir bir durumdu. Ne de olsa Avrupa enerjide yüzde 40’lara varan bir oranda Rusya’ya bağımlıydı. Hatta Putin, Macron ile görüşmesinden sonra bunu açıkça dile getirdi ve ‘Ukrayna için bir Nükleer güç olan Rusya’yı karşınıza almak ve enerji fiyatlarını yükseltmek ister misiniz’ diye Avrupa halklarına seslendi. Rusya bu zamana kadar hedeflerine ulaşıp Ukrayna’yı yok etseydi bu plan tutardı. Bugün Avrupa Ukrayna&#8217;nın arkasından yas tutar ama ucuza Rus gazını almak için de sıraya girerdi. Ukrayna direnişi arttıkça Avrupa da enerji için başka kaynaklar aradı. Yine ABD öncülüğünde Avrupa’ya taşınan kaya gazı yani LNG Rus gazına alternatif hale geldi. Bugün Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığı yüzde 7,5 seviyesinde.</p>



<p><strong>Rusya’nın çarlık hayali suya mı düştü…</strong></p>



<p>Rusya, şubat ayında ‘Ukrayna diye bir ülke yok’ söylemiyle başlayan, Kiev ve tüm Ukrayna’yı Rus topraklarına katarak post modern bir çarlık hayali kurarken eldeki bulgurdan olma noktasına geldi. Kiev’i işgal planı tutmayınca Odessa’yı kuşatarak Moldova’daki Transdinyester ile birleştirip Avrupa’nın içlerine kadar uzanan bir Rus hattı inşasını hayal etti. Odessa kuşatması da hüsranla sonuçlanınca askeri ve lojistik olarak önemli gördüğü yılan adasından da çekilmek zorunda kaldı ve hedef küçülttü. Bu kadar askeri stratejik kaybın üstüne Pirus zaferi bile olsa küçük bir başarı hikâyesine tutunmak isteyen Putin, ikisi istikrarsızlaşmış olan dört şehri sahte referandumlarla topraklarına katarak bu kazanımını nükleer şemsiye altında korumayı planladı. Ancak Kerç Köprüsü’nün patlatılması 2014 yılında işgal ettiği Kırım’ı kaybetme riskini su yüzüne çıkardı. Kırım’ın anakarayla bağlantısının kesilmesi riski bile büyük bir kargaşaya sebep oldu. &nbsp;Kırım’da baş gösteren istikrarsız durum bir yana Herson savunmasının başarısız olmasıyla ikmal yollarının da tehlikeye girmesi Putin’i endişeye ve acele kararlar almaya zorladı. İşte tam bu noktada bence bu güne kadarki en büyük hatasını yaptı ve kendi sonunu hazırlayan bir karar verdi.&nbsp; Kırım’ın dokunulmazlığına vurgu yapıp savaşı kaybetse bile Kırım’ı pazarlık konusu yapmayacağını göstermek için Ukrayna&#8217;nın başkent dahil diğer şehirlerindeki sivil yerleşim bölgelerine elindeki sınırlı füze stokuna rağmen füze saldırısı düzenledi. Bu füzelerden biri de Alman büyükelçiliğine isabet etti. Füze saldırıları iki durumu netleştirdi birincisi Tüm başarısızlığına rağmen hala potansiyeli olan bir Rusya ve Rus olgusu çaresizce füzeye sarılan, sivil halkı katleden umutsuz bir Rusya görünümüne dönüştü. Daha da önemlisi Rusya’nın yenilmesi için can atan ama bunu hem politik sebeplerle dile getiremeyen hem de yükselen enerji fiyatları nedeniyle Ukrayna’ya olan desteğini iç kamuoyuna kabul ettiremeyecek Avrupa devletlerine Ukrayna’ya açık ve sınırsız destek verebilmek için bir fırsat sundu. Ardından bu hatasında da ısrar ederek İran yapımı kamikaze dronlarla Kiev’e saldırı gerçekleştirdi. Böylece batı açısından sevimsiz görülen İran rejimi de Rusya ile birlikte meşru bir sebeple hedefe oturtuldu. Savaşın başladığı günden beri tarafsız kalan İsrail bile bu meşru sebebe dayanarak Ukrayna’ya askeri yardımda bulunacağını açıkladı.</p>



<p>&nbsp;Ukrayna açık bir şekilde 2014 öncesi sınırlara dönmek istiyor. Rusya ise Rus toprağı etiketi vurduğu Herson’u daha bir hafta geçmeden kaybediyor ve her gün nükleer tehdidini hatırlatıyor. Sanıyorum ki bu durumda Putin, çarlık hayalleriyle tamamen zıt biçimde Rus tarihine toprak kaybeden lider olarak geçmemek için çaresizce her yolu deneyecek. Bunlardan ilki daha önce çeşitli bölgelerde başarıyla uyguladığı hibrit savaş formatına geri dönmek.&nbsp; Alelacele ilan edilen ve sosyolojik bir travmayla sonuçlanan seferberlik ilanı hibrit savaşa hazırlık için zaman kazanmak amacıyla tasarlandı. Zaten etnik Rus olmayan acemi askerlerin eğitimsiz ve hatta teçhizatsız bir şekilde muharebe alanına gönderilmeleri bu tezi doğruluyor.&nbsp; Putin’in seferberlik ilanı sonrası üç günlük eğitimle sahaya sürdüğü acemi askerleri bir süre direnebilirlerse doğuya çekilip orada sağlam bir savunma hattı kurup tutunmayı sonrasında da tekrar hibrit savaş formatında uzun bir süre dünya kamuoyunu oyalamayı amaçlıyor. Herson’un geri alınmasıyla psikolojik üstünlüğün Ukrayna tarafına geçtiği ve Ukrayna&#8217;nın artık Batı’nın sınırsız desteğine de sahip olduğu düşünülürse yakın zamanda Rusya’nın yenilgisinin sonuçlarını konuşmaya başlamamız ihtimal dâhilindedir.</p>



<p><strong>Rusya’nın referandum ilanı müttefiki ülkeler içinde tehdide dönüşür…</strong></p>



<p>Siyasi açıdan da Rusya sahte referandumlarla elde ettiği bu şehirleri zaten elde tutamaz. Rusya’nın müttefik saydığı pasif tarafsız ülkeler Çin, Hindistan, Kazakistan ve Türkiye bu referandumları tanımayacağını ilan etti. Avrupa’daki en yakın müttefiki Sırbistan bile referandumları tanımadı. Zira böyle bir referandum yöntemiyle Ukrayna’nın toprak kaybını meşrulaştırmak,&nbsp; Sırbistan ve hatta Türkiye için büyük riskler barındırır. Bir süre sonra aynı yöntemle Voyvodina bölgesi Macaristan’a bağlanmak isterse veya Sancak bölgesi bağımsızlık talep ederse Sırbistan bunları kabul etmek zorunda kalabilir. Böylece iç savaşın eşiğindeki İran ve yıllardır iç savaşta ülkesini harap etmiş Suriye yönetimi dışında siyasi açıdan müttefiki kalmayan Rusya ordusunun elde edemediği başarıyı siyasal olarak elde etmek için, en azından hibrit savaş için ihtiyacı olan zamanı kazanmak amacıyla bazı ülkelerin tarafsızlığına ihtiyaç duyar hale geldi.</p>



<p>Konuyu biraz daha açalım, sahada ordusunun başaramadığını önce doğal gaz kartını kullanarak başarmak istedi. Avrupa, özellikle Almanya bu sopa ile mücadele için bir yol bulunca bu kez tahıl krizi krizi patlak verdi. Açıkçası önce Batı’yı mahrum bıraktığı enerji kaynakları sebebiyle sonrasında da açlıkla tehdit etti. Ancak bu iki tehdit bir siyasi kazanımdan çok çaresiz bir yalnızlığa itince bu kez nükleer kartını daha inandırıcı bir şekilde tekrar açtı. Kamuoyunda yine kasten oluşturulan yanlış bir algı var şöyle ki, Putin’in yanında bir çanta var içinde de nükleer tuşu var Putin bastığı anda dünyayı yok eder. Bu konuya da açıklık getirelim; Rusya’nın nükleer silah kullanması için işletmek zorunda olduğu bir prosedür var. Putin’e gelmeden önce birçok makam buna onay vermek durumunda ayrıca nükleer başlıklarını da İskender tarzı füzelere monte edebilmek için en az bir hafta kadar hazırlık süresine ihtiyacı var. Bu hazırlık süresi sebebiyle nükleer hareketliliği ABD tarafından izlenip tespit edilebilir durumda. Bu noktada devreye giren ABD ve NATO’nun Nükleer tehdidin karşılığını bulacağını söylemesi önemliydi.</p>



<p>Nükleer bomba tehlikesi Batı tarafından kabul görüp Ukrayna’ya destek sekteye uğrasaydı Rusya ajandasını gerçekleştirmek için kimseye ihtiyaç duymayacaktı ancak tehdit ile bir kazanım elde edemeyen Putin Astana Zirvesi’nde tavır değiştirdi. Astana Zirvesi süresince ‘Ukrayna’ kelimesini hiç ağzına almadı. Bu aslında sahadaki yenilgiyi kabul ediş biçimidir. Tacikistan Devlet Başkanının Putin’in yüzüne söylediği sert sözler ve Kazakistan ile birlikte diğer Türk Cumhuriyetlerinin vatandaşlarına Rus seferberlik ilanına uymama çağrıları da bu ülkelerin Rusya’nın başarısızlığını kabul ediş biçimiydi. Putin’in Astana Zirvesi’nde yaptığı Türkiye’yi bir gaz dağıtım merkezi olarak tanıttığı konuşma ve o konuşmanın kasten yanlış çevirilerle sosyal medyada dolaşan kısımları ise Türkiye’nin pasif tarafsızlığını satın alma çabaları. Neredeyse Türkiye’ye Rus doğal gazına ortaklık teklif ettiği o konuşma ile Türkiye’ye bir yem uzatıyor. Uygulanabilirliği neredeyse hiç olmayan bu projeye bel bağlayan Putinistler de her gün algı yapıyorlar. Türkiye’yi Rus gazının dağıtım merkezi yapacak boru hattını inşa edebilecek teknolojiye sahip tüm şirketler Batı kaynaklı ve yaptırımlar sebebiyle de bu hattın inşası mümkün değil. Ayrıca Avrupa zaten Rus gazına bağımlılığını azalttı ve Rusya Avrupa’daki pazarını da neredeyse kaybetti. &nbsp;Hal böyleyken inşası mümkün olmayan hat ile alıcısı olmayan gazı Avrupa’ya taşımak hayali gerçekçi görünmüyor. Ancak Türkiye halen arabuluculuk, diplomasi gibi terimlerin içleri boşaltılmış haliyle oyalanıyor.</p>



<p><strong>Diplomasi, diplomatik bir çözüme ihtiyaç duyar…</strong></p>



<p>Diplomasi, diplomatik bir çözüme ulaşmak isteyen iki taraf ve sonucunda da diplomatik bir çözüme ihtiyaç duyar. Mevcut durumda siz arabulucu olsanız bile Ukrayna’nın eski Sovyet İmparatorluğuna katılması hedefiyle yola çıkmış Putin’e bu yanlışı diplomatik bir dille anlatamazsınız. Bunu ancak güçlü ve savaşı kazanmış bir pozisyonda kabul ettirebilirsiniz. Sizo diplomasi masasına oturduğunuzda Rusya ABD’ye rakip bir süper güç değil, askeri gücü kırılmış, Belarus’tan eski Sovyet tanklarını getirip kullanmaya çalışan, İran’dan kamikaze dron, Kuzey Kore’den mühimmat alan; sanayisi, ekonomisi iflas etmiş konumda olursa ancak barışı ve geri çekilmeyi konuşabilirsiniz. Yoksa bu durum II. Dünya Savaşı’nın sonunda Berlin işgal edilmişken Hitler ile Stalin arasında arabuluculuk yapmaya çalışmak gibi saçma olur.</p>



<p><strong>Türkiye, bölgesel güç…</strong></p>



<p>Daha önceki yazılarımızda değinmiştik Doğu Akdeniz’den çıkarılacak gazın Avrupa’ya ulaştırılmasında Türkiye kilit ülke. Türkiye zaten İsrail ile anlaşarak Afrodit yataklarından Putin’in verdiğinden çok daha fazlasını kazanabilir. Bununla birlikte Ukrayna’da devam eden savaş sebebiyle kara bağlantısı sekteye uğrayan Asya-Avrupa arasında, Kafkasya ile Avrupa arasında coğrafi konumu sebebiyle kilit olan ülke yine Türkiye. Zengezur koridorunun açılması bu konuda bize büyük bir avantaj sağlıyor. Hal böyleyken Rusya’nın bize verdiği rüşvete ihtiyacımız yok. Bizim yapmamız gereken çok daha önemli işler var. Türk devletlerini Rusya sonrası döneme hazırlamalıyız. Onlarla daha yakın ilişkiler kurup askeri, politik, ekonomik altyapılarını güçlendirmeliyiz. Bir yandan da dilde birliği sağlamak için çalıştaylar düzenlemeliyiz. Bölgeden Rus gölgesi kalkmak üzereyken enerjimizi Azerbaycan’ın Karabağ’daki kazanımlarını korumasında yardımcı olmaya, diğer Türk cumhuriyetlerinin yeni kazanımlar elde etmesine öncülük etmeye harcamalıyız. İran’ın bu istikrarsız durumunda güney Azerbaycanlı 25 milyon Türk’ün, Irak’ta Türkmenlerin durumuyla ilgilenmeliyiz. Balkanlarda, Akdeniz’de Müslüman toplumun dertleriyle hemhal olmalıyız. Gelecek zaten bizim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kerc-koprusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Acırım Tükürüğe</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Sep 2022 08:15:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18452</guid>

					<description><![CDATA[Son günlerde soyu sopu belli olmayanların dilinde yine yeniden Osmanlı var. Hep bildiğimiz teraneler. Yok, padişah şöyle kaçmış şöyle hainmiş deyu saçmalamaların bini bir para. İlkokul seviyesinde üretilmiş ve öğretilmiş laklakları tekrar ile avunan leylekler. Bir topluma / millete mensup olmak sadece o ırka mensubiyetten ya da devletin sınırları içinde doğmaktan ibaret olsaydı iş belki kolay olabilirdi. Ama maalesef öyle değil. Hain olanın sadık olanı hainlikle yaftaladığı, sahtekâr ve dolandırıcı hırsız tayfasının sadakati ruhunun derinliklerine işlemiş olanları hırsızlıkla suçladığı tuhaf, garip hatta saçma sapan bir dönemi yaşıyoruz. Bir milletin geçmişi ile bu kadar aleni savaştığı başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Eğer varsa mutlaka orada da satılmış kalemler, sahte aydınlar üretilmiştir mutlaka. En azından bizde öyle. Karl Max’ın sakalına ihtiram edip Müslümanın sakalına çember sakal diyerek aşağılayan bu güruh hala bitmedi, bitecek gibi de değil maalesef. Rahibenin kıyafetine tazim eden bu zevatın Müslüman kadının tesettürü ile kavgasını ölesiye sürdürmesi en basitinden cehalet, hamakat derecesinde aldanmışlıktır. Osmanlıyı eleştirmeyi marifet sayanların aynı dönemde hayranı oldukları Avrupa’nın ne halde olduğunu bilmediklerini de sanmıyorum. Ama işte iğdiş edilmiş beyinlerin çaresizliğini seyre devam ediyoruz.&#160;&#160;&#160; Kendi toplumuna bu kadar yabancı olmanın, hatta düşman olmanın cazibesini başkaca hesaplara bağlamak artık demode. Herhangi bir menfaat çerçevesini aşmış gerçek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son günlerde soyu sopu belli olmayanların dilinde yine yeniden Osmanlı var. Hep bildiğimiz teraneler. Yok, padişah şöyle kaçmış şöyle hainmiş deyu saçmalamaların bini bir para. İlkokul seviyesinde üretilmiş ve öğretilmiş laklakları tekrar ile avunan leylekler. Bir topluma / millete mensup olmak sadece o ırka mensubiyetten ya da devletin sınırları içinde doğmaktan ibaret olsaydı iş belki kolay olabilirdi. Ama maalesef öyle değil. Hain olanın sadık olanı hainlikle yaftaladığı, sahtekâr ve dolandırıcı hırsız tayfasının sadakati ruhunun derinliklerine işlemiş olanları hırsızlıkla suçladığı tuhaf, garip hatta saçma sapan bir dönemi yaşıyoruz.</p>



<p>Bir milletin geçmişi ile bu kadar aleni savaştığı başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Eğer varsa mutlaka orada da satılmış kalemler, sahte aydınlar üretilmiştir mutlaka. En azından bizde öyle. Karl Max’ın sakalına ihtiram edip Müslümanın sakalına çember sakal diyerek aşağılayan bu güruh hala bitmedi, bitecek gibi de değil maalesef. Rahibenin kıyafetine tazim eden bu zevatın Müslüman kadının tesettürü ile kavgasını ölesiye sürdürmesi en basitinden cehalet, hamakat derecesinde aldanmışlıktır. Osmanlıyı eleştirmeyi marifet sayanların aynı dönemde hayranı oldukları Avrupa’nın ne halde olduğunu bilmediklerini de sanmıyorum. Ama işte iğdiş edilmiş beyinlerin çaresizliğini seyre devam ediyoruz.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Kendi toplumuna bu kadar yabancı olmanın, hatta düşman olmanın cazibesini başkaca hesaplara bağlamak artık demode. Herhangi bir menfaat çerçevesini aşmış gerçek bir inanışa dönüşmüştür bunlarda. Çünkü milli menfaatlerini bile tayinde basiretleri kapalı olan bu tiplerin sadece akılları, zekâları değil kalpleri de hastalığın illetinden mustarip olsa gerek. Çünkü en azından hassas milli meselelerde bile tavır belirleme konusunda tutarlı davranışlar ortaya koymaktan acizlerdir bunlar. Ülkede mevcut idarenin Müslümanlara açıktan zulmettiği günlerde bile hiç bitimiz kalkıp ülke aleyhine bir çalışmaya destek olmadık. Terörize olmadık ve hukuki, siyasi hatta sosyolojik mücadelemizi kanunlar çerçevesinde yürüttük.</p>



<p>Şimdi yaşı bir üniversite öğrencisinin üç buçuk katı olmuş bir zat kalkıp Osmanlı bizim atamız değil geçmişimiz diye üşenmemiş köşesine yazmış Yazı boyunca hakikati ifade ettiği ender yerlerden biri olan bu cümleye katılmamak elde değil. Çünkü hiçbir torun dedesine, atasına bunların söylediğinin söylemez. En azından kendi adına doğruyu ifade etmiş. Ancak bizim adımıza konuşması pek doğru olmamış. Çünkü Osmanlı bizim hem geçmişimiz hem de atamızdır. Hatta sadece Osmanlı değil Selçuklu da Abbasi de Eyyubi de Emevi de bizim atamızdır. Çünkü bir İbrahim’in milletindeniz. Başkaları Abraham ya da Josef’in ya da Agop’un torunu olabilir. Bu kabahat değildir.</p>



<p>Ama kalkıp ta koskoca bir millet adına ahkâm kesmesin. Bu millet ecdadı ile sadece övünmüyor onlar gibi de düşünüyor ve yaşıyor. Siz anlamasanız da bilmeseniz de bu böyle. Atasını reddeden soysuza karşı acımak dışında bir duygu taşırsak o sadece yüzüne tükürmek için içimizden gelecek öfkedir. Ama onun için de bir kez daha düşünür ve vazgeçeriz. Çünkü;</p>



<p>Acırız tükürüğe…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
