<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>PYD &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/pyd/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 02 Dec 2022 14:38:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>PYD &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Suriye Operasyonu Nereye Doğru Gidiyor…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suriye-operasyonu-nereye-dogru-gidiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suriye-operasyonu-nereye-dogru-gidiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Dec 2022 14:38:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18585</guid>

					<description><![CDATA[Milli Savunma Bakanlığının 20 Kasım gecesi ‘’hesap zamanı’’ etiketiyle başlattığı ‘Pençe-Kılıç Hava Harekatı’ tüm dünya gündeminde yer aldı. Bu harekatın emrini ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Endonezya dönüşü uçakta verdi. 17 Mart tarihli “yeni doğalgaz rotası beş benzemezi bir araya getirdi’’ başlıklı yazımda aslında Suriye operasyonuna ilişkin öngörülerimi ifade etmiştim. Öncelikle genel kanının aksine, operasyonun kararının İstiklal Caddesindeki patlamadan sonra alındığını düşünmüyorum. Daha önce de yazdığım gibi Türkiye uzun zamandır bu operasyonu planlıyordu. Şartların tam olarak oluşması, doğru diplomasinin alan açması gibi gereklilikleri tamamlandıktan sonra operasyon başladı. Burada şartlardan kastımız tabi ki ‘İstiklal Caddesindeki bombalı eylem’ değil.&#160; Bu eylemin operasyon yapabilmek için devletçe düzenlendiğini düşünmek akıl tutulmasından ziyade ihanetle ancak tanımlanabilir. Türkiye’nin, terör operasyonu yapmak için böyle bir sebebe ihtiyaç duymayacağı aşikar. &#160;‘Zeytindalı’ veya ‘Barış Pınarı’ operasyonları öncesi taksimde bomba mı patladı? &#160;Terörle mücadele için ihtiyacımız olan tek şey var o da iradedir. Operasyon zaten planlıydı ancak neden bugün yapıldığı sorusuna verilecek cevabı aramak burada daha doğru olur. &#160;Seçilen zamanın taksim patlamasıyla ilgisi olmadığını Suriye’deki diğer taraflar açısından açıklayalım. Rusya geçtiğimiz haftalarda, &#160;işgal ettiği Herson şehrinden çekildi. Gün gelecek Kırım’dan da çekilecek o ayrı bir yazının konusu ama Herson’dan çekilmesini bir işaret olarak düşünmeliyiz. Rusya Herson’dan çekilerek kuvvet tasarrufu, sıklet merkezi prensibine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milli Savunma Bakanlığının 20 Kasım gecesi ‘’hesap zamanı’’ etiketiyle başlattığı ‘Pençe-Kılıç Hava Harekatı’ tüm dünya gündeminde yer aldı. Bu harekatın emrini ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Endonezya dönüşü uçakta verdi.</p>



<p>17 Mart tarihli “yeni doğalgaz rotası beş benzemezi bir araya getirdi’’ başlıklı yazımda aslında Suriye operasyonuna ilişkin öngörülerimi ifade etmiştim. Öncelikle genel kanının aksine, operasyonun kararının İstiklal Caddesindeki patlamadan sonra alındığını düşünmüyorum. Daha önce de yazdığım gibi Türkiye uzun zamandır bu operasyonu planlıyordu. Şartların tam olarak oluşması, doğru diplomasinin alan açması gibi gereklilikleri tamamlandıktan sonra operasyon başladı. Burada şartlardan kastımız tabi ki ‘İstiklal Caddesindeki bombalı eylem’ değil.&nbsp; Bu eylemin operasyon yapabilmek için devletçe düzenlendiğini düşünmek akıl tutulmasından ziyade ihanetle ancak tanımlanabilir. Türkiye’nin, terör operasyonu yapmak için böyle bir sebebe ihtiyaç duymayacağı aşikar. &nbsp;‘Zeytindalı’ veya ‘Barış Pınarı’ operasyonları öncesi taksimde bomba mı patladı? &nbsp;Terörle mücadele için ihtiyacımız olan tek şey var o da iradedir. Operasyon zaten planlıydı ancak neden bugün yapıldığı sorusuna verilecek cevabı aramak burada daha doğru olur. &nbsp;Seçilen zamanın taksim patlamasıyla ilgisi olmadığını Suriye’deki diğer taraflar açısından açıklayalım.</p>



<p>Rusya geçtiğimiz haftalarda, &nbsp;işgal ettiği Herson şehrinden çekildi. Gün gelecek Kırım’dan da çekilecek o ayrı bir yazının konusu ama Herson’dan çekilmesini bir işaret olarak düşünmeliyiz. Rusya Herson’dan çekilerek kuvvet tasarrufu, sıklet merkezi prensibine göre hareket edeceğini gösterdi. Bu demek oluyor ki bir merkezde kuvvetini toplayacak ve orası savaşın sıklet merkezi olacak (ki bence burası Kırım).&nbsp; Bunun için de diğer cephelerden kuvvet tasarrufu yapacak. &nbsp;Kuvvet tasarrufu yapabilmek için Suriye’den bir kısım askerini zaten çekmişti, zamanla biraz daha çekilecek. Rusya’nın ardından Suriye’de anafor gibi bir boşluk oluşacak. Bu operasyon o boşluğu Rusya çekilmeden doldurma operasyonudur. &nbsp;Sonuçta Putin için terk edeceği bu alanı Türkiye’ye bırakmak ABD’ye bırakmaktan daha rasyonel bir çözümdür. Bu sayede Ukrayna savaşında Türkiye’nin tarafsızlığını elde etmiş olur.&nbsp; Türkiye’nin operasyonu öncesi hava sahasını açmasının sebebi budur. Ayrıca operasyon yapılan bölgelerin de çoğunlukla Rusya’nın kontrolünde bulunan yerler olması bu tezi güçlendiriyor.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Batı cephesinden de Türkiye’deki terör sevicilerin beklentisini karşılayacak bir tepki gelmedi. ABD sadece&nbsp; ‘Türkiye kendini savunuyor’ minvalinde bir açıklama yaptı. Bunun sebebi de Türkiye’nin, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto etme hakkını saklı tutuyor olmasıdır. Türkiye, bu ülkelerin teröre verdiği destek yüzünden NATO üyeliklerini engelleme kartını elinde tutuyorken, onlar açısından Türkiye’nin terörle mücadelesine tepki göstermek doğru bir seçim olmazdı. İstiklaldeki patlamadan birkaç gün önce İsveç başbakanı Ankara’daydı ve İsveç parlamentosu da aynı günlerde yeni terörle mücadele yasasını görüşüyordu.</p>



<p>Suriye hükümeti Türkiye’nin daha önceki operasyonlarını işgal, içişlerine müdahale gibi sebeplerle BM ye taşıyordu ancak bu kez bu konuda bir adım atmadı. Bu güne kadar Suriye’nin,&nbsp; BM’deki Türkiye aleyhine bütün tezlerine Rusya ile birlikte batı da destek veriyordu, ancak Ukrayna’daki durum ve NATO’daki veto hakkı sebebiyle ilk defa batının da Rusya ve Suriye hükümeti aleyhinde, Türkiye’nin yanında olması ihtimali belirdi. Böylece BM nezdinde Türkiye’nin yapacağı operasyon bir zemine oturabilirdi.</p>



<p>Diğer yandan sayın cumhurbaşkanının operasyon öncesi iki önemli görüşmesi oldu. Bunlardan biri Mısır devlet başkanı Sisi ile görüşmesiydi. Türkiye medyasında sıkça dile getirilen deniz anlaşmaları tezinin aksine bu görüşmenin Suriye ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Mısır ve Yunanistan zaten münhasır ekonomik bölge anlaşması yaptı. Bu anlaşmadan feragat edip Türkiye ile yeni bir anlaşma yapması imkânsız. &nbsp;Mısır ve Suriye’nin 1958’de birleşerek ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurduğunu Suriye’nin 1961 yılındaki darbeden sonra mısırdan ayrıldığını hatırlamak bu iki ülkenin birbirine ne kadar yakın olduğu konusunda bize fikir verir.&nbsp; Bu temas, Türkiye’nin Suriye’de daha uzun vadeli planlarının olduğuna dair bir işaret olarak algılanmalı. Bir diğer önemli görüşme ise İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz’ın Türkiye ziyaretiydi. Sayın Cumhurbaşkanımızın da kabulüne çıktığı ziyaret sonrası Gantz, Türkiye’yi savunma alanında ve tüm bölgenin istikrarını sağlamada küresel bir aktör olarak gördüğünü söyledi. &nbsp;Bu görüşmenin de Suriye ile ilgili olduğunu düşünüyorum. &nbsp;ziyaret edenin savunma bakanı olması zaten başlı başına bir anlam ifade ediyor. &nbsp;Daha önceki yazılarımda belirttiğim üzere ilerleyen zamanda Şam ile İsrail arasında kalan Dera-Süveda bölgesine de İsrail’in bir operasyon düzenleyeceğini düşünüyorum. O yüzden İsrail savunma bakanının Türkiye’nin muhtemel operasyonu ile ilgili Ankara’ya geldiğini ve ziyaret sonrası yapılan açıklamalardan da bu konuda hemfikir olduğumuzu anlıyorum.</p>



<p>Esad ile görüşme konusu son dönemde çok gündemde olduğu için bu konudaki düşüncemizi de belirtelim. Kurtuluş savaşında İzmir’de Türk ordusu yunanlıları denize döktükten sonra Atatürk’ün emriyle kuzeye doğru bir harekata başlar. Çanakkale önlerine geldiğinde İngilizlerle karşılaşır. Bunun üzerine Mudanya mütarekesi düzenlenir. Mudanya mütarekesine Yunanlılar davet edilmez.&nbsp; Zaten Yunanistan’ı temsilen İngiltere masadadır. Şimdi de Esad ile görüşmenin bir getirisi, katkısı, gereği yoktur. Zira kendisi karar verici konumda bile değildir. Suriye’de muhatabınız Esad’ı temsilen Rusya’dır. &nbsp;Bugün Esad’ı mağdur gösterenler babası Hafız Esad’ın yıllarca PKK ve Abdullah Öcalan’ı beka vadisinde besleyip büyüttüğünü hatırlamıyorlar mı acaba? Rusya’nın çekilirken Esad’a bırakacağı miras Türkiye ile diyalog kapısını açmış olmasıdır. Esad ile görüşme fikrinin temeli de Rusya’nın bu konudaki talebidir. Türkiye’nin uzun vadede Suriye’de muhatabı da Esad olmayacaktır. Tüm bu gelişmelerden anladığımız üzere Türkiye geniş kapsamlı bir harekâtı uzun süredir planlamaktadır.&nbsp; Hava harekâtında seçilen bölgelere bakınca tahminimizden de büyük bir alanı kapsayacak bu harekât sonrasında da bölgede kalıcı olacaktır. Suriye topraklarına barış Türk ordusu eliyle gelecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suriye-operasyonu-nereye-dogru-gidiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış Pınarı’dan sonra PYD’nin tükenişi&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/baris-pinaridan-sonra-pydnin-tukenisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/baris-pinaridan-sonra-pydnin-tukenisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Oct 2019 10:17:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Pınarı]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12866</guid>

					<description><![CDATA[Aysel Tuğluk imzası ile 29 Ekim 2014 tarihinde “Kobani&#8217;den sonra çözüm süreci ve AKP&#8217;nin tükenişi” başlıklı bir yazı yayınlanmıştı T24 sitesinde. Yazıya aynı siteden erişim yok ama başka bir siteden tamamını okumak mümkün. Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna gerçekleştirdiği harekat ve ardından ABD ve Rusya ile varılan mutabakatlar neticesinde PYD’nin 440 km genişlik ve 30 km derinlikteki hattan çekilmek zorunda kaldığı bugün, dönüp o yazıyı bir daha okumanızı öneririm. Türkiye’nin DEAŞ’ı desteklediği yalanının psikolojik harp taktiği olarak dolaşıma sokulduğu günlerdi. Tuğluk bu yalanı delil göstererek “AKP kesin bir şekilde partner olmaktan çıkmıştır. Zira IŞİD kartı ile sürece karşı en büyük komployu kurdu. Bu açıdan süreç konusunda devletin geleceğini düşünenler ve seküler güçler hızla sorumluluk almalıdır” diyordu malum yazıda. Vaktiyle söz konusu yazı üzerine çok yorum yapılmış, çok yazı yazılmıştı. Seküler kesimleri güçlerini birleştirmeye çağıran Aysel Tuğluk, Eşbaşkanı olduğu DTP ile birlikte PKK’nın siyasi ayağında yeni bir dönemin temsilcisi olarak pohpohlanıyordu. Leyla Zana gibi katı Kürt milliyetçisi figürlere karşı laik kesime sevimli gelebilecek “liberal, ılımlı” biri olarak lanse ediliyor, o da &#8220;Kurtarıcı motif, tarihsel imge Mustafa Kemal ve onun tarihsel eylemselliğinin büyüklüğü kendisini gösterdi ve gösterecek&#8221; gibi ifadelerle bugün CHP ve HDP arasındaki ittifakın taşlarını örüyordu. ABD’sinden Rusya’sına, İran’ından Esed’ine, FETÖ’sünden PKK’sına Türkiye düşmanı ne kadar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aysel Tuğluk imzası ile 29 Ekim 2014 tarihinde “Kobani&#8217;den sonra çözüm süreci ve AKP&#8217;nin tükenişi” başlıklı bir yazı yayınlanmıştı T24 sitesinde. Yazıya aynı siteden erişim yok ama başka bir siteden tamamını okumak mümkün. Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna gerçekleştirdiği harekat ve ardından ABD ve Rusya ile varılan mutabakatlar neticesinde PYD’nin 440 km genişlik ve 30 km derinlikteki hattan çekilmek zorunda kaldığı bugün, dönüp o yazıyı bir daha okumanızı öneririm.</p>
<p><strong>Türkiye’nin DEAŞ’ı desteklediği yalanının psikolojik harp taktiği olarak dolaşıma sokulduğu günlerdi. </strong>Tuğluk bu yalanı delil göstererek “AKP kesin bir şekilde partner olmaktan çıkmıştır. Zira IŞİD kartı ile sürece karşı en büyük komployu kurdu. Bu açıdan süreç konusunda devletin geleceğini düşünenler ve seküler güçler hızla sorumluluk almalıdır” diyordu malum yazıda.</p>
<p>Vaktiyle söz konusu yazı üzerine çok yorum yapılmış, çok yazı yazılmıştı. Seküler kesimleri güçlerini birleştirmeye çağıran <strong>Aysel Tuğluk, Eşbaşkanı olduğu DTP ile birlikte PKK’nın siyasi ayağında yeni bir dönemin temsilcisi olarak pohpohlanıyordu. Leyla Zana gibi katı Kürt milliyetçisi figürlere karşı laik kesime sevimli gelebilecek “liberal, ılımlı” biri olarak lanse ediliyor, o da &#8220;Kurtarıcı motif, tarihsel imge Mustafa Kemal ve onun tarihsel eylemselliğinin büyüklüğü kendisini gösterdi ve gösterecek&#8221; gibi ifadelerle bugün CHP ve HDP arasındaki ittifakın taşlarını örüyordu.</strong></p>
<p>ABD’sinden Rusya’sına, İran’ından Esed’ine, FETÖ’sünden PKK’sına Türkiye düşmanı ne kadar mahfil, örgüt, devlet varsa hepsinin hep bir ağızdan “Türkiye Kürtlere karşı DEAŞ’ı destekliyor” yalanını söylüyordu. Yalana kılıf da hazırdı; FETÖ ve Tuğluk’un çağrı yaptığı seküler güçlerin iş birliğiyle MİT tırları kumpası devreye sokulmuştu. Kimi CHP’li vekiller kumpasa kuryelik yapıyor kimisi de Meclis çatısı altında bu yalanı tekrarlamak suretiyle yabancı basına da malzeme sağlıyordu.</p>
<p>Bu film döndürüle döndürüle gösterilirken Suriye’nin kuzeyi, PKK ve DEAŞ arasındaki danışıklı dövüş ile sarı renge boyandı. Yine o günlerde sonra “AK Parti hükümetinin DEAŞ’a yardım ettiği ve bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yargılanması gerektiği” iddiası dillendirilmeye başlandı.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Aradan 5 yıl geçti. Türkiye kendine karşı oynanan bu oyunu tersine çevirmeyi başardı. Suriye’nin kuzeyinde, hemen ayağımızın dibinde devlet kurma hayaline kapılan terör örgütü şimdilerde kendine yeni efendiler arıyor. Komutan süsü verilerek aktörleştirilmeye çalışılan terör örgütü yöneticisi biri, aynı anda Esed, Rusya, ABD, Fransa, Almanya ve daha bilmediğimiz kim bilir hangi ülke ve istihbarat örgütü ile görüşmeler yapıyor. Yeni sahipleri için yeni ve cazip tarifeler sunuyor.</p>
<p>Ama o iş bitti artık. Türkiye sınır güvenliğini tehdit etmeyecek bir derinliğe kadar sürdü PYD’yi. Oradan gerisini rejim ve Rusya düşünsün. Suriye’nin toprak bütünlüğü sadece Türkiye’nin derdi değilse tabii.</p>
<p>Beş sene önce “Kobani’den sonra AK Parti’nin tükenişi” diye kendi kendine müjde verenler için bugün işler pek iyi gitmiyor olmalı. Türkiye, en başından beri Suriye’nin kuzeyinde bir güvenli bölge kurulsun teklifini dile getirdi. İstedi ki Suriye halkı ülkesini terk etmek zorunda kalmasın, burada BM gözetiminde bir güvenli bölge oluşturulsun ve insanlar geçici olarak burada kalabilsin. Bu en başında yapılabilseydi ne PKK ve DEAŞ kendileri için egemenlik alanları oluşturmaya kalkabilirdi, ne olaylar iç savaşa dönüşür, ne de bu kadar uzun sürerdi.</p>
<p>Türkiye sahada ve masada güçlendikçe Suriye’de istikrar ve çözüm daha yakın.</p>
<p>Halime Kökçe/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/baris-pinaridan-sonra-pydnin-tukenisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Demiştim: Bu ABD sizi satar!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/demistim-bu-abd-sizi-satar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/demistim-bu-abd-sizi-satar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Oct 2019 09:25:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12724</guid>

					<description><![CDATA[Önce Rusya tarafından “satılmışlardı”; Rusya tarafından satılınca, otomatikman İran tarafından da satılmış oluyorlardı. Çok kırgın ve üzgün tepkiler vermişlerdi, sitemler etmişlerdi; “sitem” uluslararası ilişkilerde belirleyiciymiş gibi. Bu ağlamalar birkaç ay sürdü. Ne olacaktı yani? Elinizdeki ABD silahlarıyla, iki gücü (Rusya ve Amerika’yı) karşılıklı dengeleyip “kullanarak”, uyuşturucu geçişini kolaylaştırmak için bölgede bir terör devleti mi kuracaktınız? Bölgenin en güçlü iki ülkesi, Türkiye ve İran da buna göz yumacaktı ve sizin karşılıklı “dengeleme/tartma” manevralarınıza teslim olacaktı. Öyle mi? Rusya, evet, bir dönem YPG/PYD’ye göz kırptı&#8230; Rusya’nın uçağını düşürmüştük ve Başbakanımız çıkıp “talimatı ben verdim” deyip bir çuval inciri berbat etmişti. PYD de bu konjonktürü kullanarak Rusya’da birtakım irtibat büroları açmıştı ama “işbirliği” bir yere kadardı. Çünkü Rusya’nınki, hem Türkiye’ye kıllık yapmak, hem de örgütü Amerika’ya kaptırmama aculluğuydu. Sadece “aculluk” olarak kaldı. Çünkü tamamen “Amerikan malı” olmuş bir örgüte karşı Türkiye’nin yakınlığını/dostluğunu gözden çıkaramazdı. Bu nedenle PYD’yi sattı&#8230; Sırada ABD vardı. Elbette ABD de aynı işlemi gerçekleştirecekti. Nasıl ki Barzani’yi satıp yüzüstü bıraktı, PKK/PYD’yi de satacaktı. Söylemesi ayıptır, bu tespitleri bundan iki yıl kadar önce yapmış, ABD’nin PKK/PYD’yi satacağını yazmıştım. (Yazının başlığını da hatırlatayım, tam olsun: “Rusya sattı&#8230; Amerika da satacak mı?”) Bu işlem önceki gün itibariyle gerçekleşti&#8230; Amerika, binlerce TIR silah verip “kara gücü” haline getirmeye çalıştığı PKK/PYD’yi sattı. Hazır konu açılmışken, “Marksist örgüt” diye ortalarda dolanan PKK/PYD’yle ilgili bazı hatırlatmalarda bulunalım: Terör yöntemleri ve Amerikan silahlarıyla Suriye’nin kuzeyinde alan hâkimiyeti &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Önce Rusya tarafından <strong>“satılmışlardı”</strong>; Rusya tarafından satılınca, otomatikman İran tarafından da satılmış oluyorlardı. Çok kırgın ve üzgün tepkiler vermişlerdi, sitemler etmişlerdi; <strong>“sitem”</strong> uluslararası ilişkilerde belirleyiciymiş gibi.</p>
<p>Bu ağlamalar birkaç ay sürdü.</p>
<p>Ne olacaktı yani? Elinizdeki ABD silahlarıyla, iki gücü <em>(<strong>Rusya</strong> ve <strong>Amerika</strong>’yı) </em>karşılıklı dengeleyip <strong>“kullanarak”</strong>, uyuşturucu geçişini kolaylaştırmak için bölgede bir <strong>terör devleti</strong> mi kuracaktınız?</p>
<p>Bölgenin en güçlü iki ülkesi, Türkiye ve İran da buna göz yumacaktı ve sizin karşılıklı <strong>“dengeleme/tartma”</strong> manevralarınıza teslim olacaktı. Öyle mi?</p>
<p>Rusya, evet, bir dönem <strong>YPG/PYD</strong>’ye göz kırptı&#8230;</p>
<p>Rusya’nın uçağını düşürmüştük ve Başbakanımız çıkıp <strong>“talimatı ben verdim” </strong>deyip bir çuval inciri berbat etmişti.</p>
<p>PYD de bu konjonktürü kullanarak Rusya’da birtakım irtibat büroları açmıştı ama <strong>“işbirliği”</strong> bir yere kadardı. Çünkü Rusya’nınki, hem Türkiye’ye kıllık yapmak, hem de örgütü Amerika’ya kaptırmama aculluğuydu. Sadece <strong>“aculluk”</strong> olarak kaldı.</p>
<p>Çünkü tamamen <strong>“Amerikan malı”</strong> olmuş bir örgüte karşı Türkiye’nin yakınlığını/dostluğunu gözden çıkaramazdı.</p>
<p>Bu nedenle PYD’yi sattı&#8230;</p>
<p>Sırada ABD vardı.</p>
<p>Elbette ABD de aynı işlemi gerçekleştirecekti.</p>
<p>Nasıl ki <strong>Barzani</strong>’yi satıp yüzüstü bıraktı, <strong>PKK/PYD</strong>’yi de satacaktı.</p>
<p>Söylemesi ayıptır, bu tespitleri bundan iki yıl kadar önce yapmış, ABD’nin PKK/PYD’yi satacağını yazmıştım. <em>(Yazının başlığını da hatırlatayım, tam olsun: <strong>“Rusya sattı&#8230; Amerika da satacak mı?”</strong>)</em></p>
<p>Bu işlem önceki gün itibariyle gerçekleşti&#8230;</p>
<p>Amerika, binlerce TIR silah verip <strong>“kara gücü”</strong> haline getirmeye çalıştığı PKK/PYD’yi sattı.</p>
<p>Hazır konu açılmışken, <strong>“Marksist örgüt”</strong> diye ortalarda dolanan PKK/PYD’yle ilgili bazı hatırlatmalarda bulunalım: Terör yöntemleri ve Amerikan silahlarıyla Suriye’nin kuzeyinde alan hâkimiyeti oluşturan PYD/YPG, tarihin kaydettiği en ilkesiz, en düstursuz, hatta en <strong>“midesiz”</strong> örgütlerinden biridir.</p>
<p>Marksçılıkları da bir tuhaf&#8230; Marksizm’i <strong>“kimlik”</strong> üzerinden tanımlıyorlar.</p>
<p>İşbu tuhaf Marksist örgüt, yukarıda da yazdığım gibi, Rusya-Türkiye arasında uçak krizini fırsat bilerek Moskova’da temsilcilik açmıştı. Duvarına da, Türkiye’nin bir bölümünü, kurmayı umdukları PKK devletinin toprakları arasında gösteren bir harita asmıştı.</p>
<p>Bütün savaşımları, kendilerine kimlik dahi vermeyen <strong>Esed rejimine</strong> karşı idi&#8230; Esed’i devirebilmek için, kısa bir dönem, Suriyeli muhaliflerle <strong>“ortak çalışma”</strong> yürüttüler.</p>
<p>Ne zaman ki Amerika bölgeye çöreklendi, <strong>“Biz artık ABD’nin kara ordusuyuz” </strong>dediler ve başlangıçta iş tuttukları muhaliflere saldırmaya başladılar.</p>
<p><strong>Rojava </strong>devriminden (!) sonra da <strong>“etnik temizliğe”</strong> giriştiler.</p>
<p><strong>Hasan Cemal</strong> gibilerin çok sevdiği bir <strong>“devrim”</strong>dir bu.</p>
<p>Devrimin ilk icraatı, bölgedeki <strong>Arapları, Türkmenleri</strong> ve <strong>Ezidileri</strong> sürmek oldu.</p>
<p>Kendileri gibi düşünmeyen Kürtlerin okullarını yaktılar, derneklerine saldırdılar, mescitlerini kundakladılar, kanaat önderlerini ağır işkencelerden geçirdiler, yargısız infazlar yaptılar&#8230; Böylece, 300 bin Kürdü Barzani bölgesine sürdüler. Bu işler olurken <strong>Hasan Cemal</strong> ve gibilerinden nedense ses çıkmadı.</p>
<p>Rusya bölgeye yerleşip <strong>Lazkiye</strong>’de büyük bir hava üssü kurunca, tornistan edip, <strong>“Biz Rusya’nın da kara ordusuyuz, Rusya için de savaşacağız”</strong> demeye başladılar.</p>
<p>Derken, Esed, elinde Amerika’nın verdiği <strong>“temiz kâğıdı”</strong>yla çıkageldi. Kendilerine kimlik dahi vermeyen Esed&#8230;</p>
<p>Bu kez <em>(Amerika’nın da onayıyla)</em> Esed’e yanaştılar ve <strong>“Suriye Demokratik Güçleri”</strong> etiketini kullanarak, aynı anda hem Suriye’nin, hem Amerika’nın kara ordusu oldular: <strong>“Bundan sonra Suriye’nin toprak bütünlüğü için savaşacağız.”</strong></p>
<p>Suriye’nin toprak bütünlüğü için savaştığını söyleyen bu midesiz tuhaf Marksist örgüt, <strong>“DEAŞ’e karşı savaşıyoruz”</strong> kamuflajıyla Suriye’yi parçaladı. Ama yolun sonuna da geldi.</p>
<p>Bakalım bundan sonra hangi ülkeye <strong>“kara ordusu”</strong> yazılacaklar?</p>
<p>Ahmet Kekeç/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/demistim-bu-abd-sizi-satar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Azez Saldırısının Perde Arkası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/azez-saldirisinin-perde-arkasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/azez-saldirisinin-perde-arkasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Jun 2019 13:07:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Azez]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11086</guid>

					<description><![CDATA[Haber malum. Türkiye’nin terörle mücadele kapsamında teröristlerden arındırdığı Suriye’nin sınırımızdaki kenti Azez’deki TSK üssüne 9 Haziran’da PYD/YPG’li teröristlerin yaptığı tanksavar saldırısında bir askerimiz şehit oldu. Milli Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada saldırının Tel Rıfat bölgesindeki terörist unsurlarca gerçekleştirdiği belirtildi. Bilindiği üzere Tel Rifat, Rusya’nın kontrolünde bir bölge. Tam da İdlib üzerinden Rusya ile Türkiye’nin karşı karşıya getirilmeye çalışıldığı bir dönemde bu bölgeden yapılan bir saldırının anlamı büyük. ABD’nin; &#8211; Son haberlere göre Türk pilotlara verilen F-35 eğitimleri durdurduğu, &#8211; S-400 meselesi üzerinden Türkiye’ye ikinci Johnson mektubunu gönderdiği, &#8211; Doğu Akdeniz’de (her ne kadar Türkiye’nin tezlerini kabul ettiği yönünde haritalar gündeme gelse de) Türkiye karşıtı pozisyonunu koruduğu bir dönemde gerçekleşen bu saldırı akıllara “ABD, Fırat’ın batısında Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirerek Astana birlikteliğini vurmak mı istiyor” sorusunu getirdi. Malum, saldırıyı gerçekleştiren PYD/YPG, her ne kadar Tel Rifat bölgesinde Rusya ile de iletişim halinde olsa da ABD’nin bölgedeki “kara gücü” niteliğini koruyor. Yani emirleri Yanki’den alıyor. Terör örgütünün, Türkiye ile Fırat’ın doğusunda Güvenli Bölge görüşmelerini yapan ABD’ye rağmen gerçekleşmesi mümkün değil. Ayrıca içinde bulunduğumuz dönem de bu soruyu sormaya çok uygun. Türk ve Rus devlet yetkilileri son derece itidalli hareket etmesine rağmen, bölgede artan provokasyon zemini dikkat çekici. Özellikle İdlib’te Türkiye’nin kontrolü &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="c1">Haber malum. Türkiye’nin terörle mücadele kapsamında teröristlerden arındırdığı Suriye’nin sınırımızdaki kenti Azez’deki TSK üssüne 9 Haziran’da PYD/YPG’li teröristlerin yaptığı tanksavar saldırısında bir askerimiz şehit oldu. Milli Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada saldırının Tel Rıfat bölgesindeki terörist unsurlarca gerçekleştirdiği belirtildi.</span></p>
<p><span class="c1">Bilindiği üzere Tel Rifat, Rusya’nın kontrolünde bir bölge. Tam da İdlib üzerinden Rusya ile Türkiye’nin karşı karşıya getirilmeye çalışıldığı bir dönemde bu bölgeden yapılan bir saldırının anlamı büyük.</span></p>
<p><span class="c1">ABD’nin;</span></p>
<p><span class="c1">&#8211; Son haberlere göre Türk pilotlara verilen F-35 eğitimleri durdurduğu,</span></p>
<p><span class="c1">&#8211; S-400 meselesi üzerinden Türkiye’ye ikinci Johnson mektubunu gönderdiği,</span></p>
<p><span class="c1">&#8211; Doğu Akdeniz’de (her ne kadar Türkiye’nin tezlerini kabul ettiği yönünde haritalar gündeme gelse de) Türkiye karşıtı pozisyonunu koruduğu bir dönemde gerçekleşen bu saldırı akıllara “ABD, Fırat’ın batısında Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirerek Astana birlikteliğini vurmak mı istiyor” sorusunu getirdi. Malum, saldırıyı gerçekleştiren PYD/YPG, her ne kadar Tel Rifat bölgesinde Rusya ile de iletişim halinde olsa da ABD’nin bölgedeki “kara gücü” niteliğini koruyor. Yani emirleri Yanki’den alıyor. Terör örgütünün, Türkiye ile Fırat’ın doğusunda Güvenli Bölge görüşmelerini yapan ABD’ye rağmen gerçekleşmesi mümkün değil.</span></p>
<p><span class="c1">Ayrıca içinde bulunduğumuz dönem de bu soruyu sormaya çok uygun. Türk ve Rus devlet yetkilileri son derece itidalli hareket etmesine rağmen, bölgede artan provokasyon zemini dikkat çekici. Özellikle İdlib’te Türkiye’nin kontrolü dışındaki grupların haricindeki gruplar ve teröristlerin hareketliliğinde ciddi bir artış var. Bu grupların ve teröristlerin CIA, MOSSAD bağlantısı ile ilgili ciddi tespitler olduğu biliniyor.</span></p>
<p><span class="c1">Bölgede yer yer sıcak çatışmaya varan gerilim yaşanıyor. Bölgedeki Rusya destekli Suriye askerlerinin operasyonlarında TSK gözlem noktaları yakınında çatışmalar yaşanıyor ve bombalar patlıyor. Türkiye ile Şam yönetimi arasında olası askeri gerilim ve çatışma, Türkiye ile Rusya ilişkilerine de olumsuz yansıyacaktır. Bu da başından beri Astana birlikteliğini sonlandırmayı amaçlayan ABD’nin Suriye sahasındaki en büyük hayaline giden yolun açılması anlamı taşır. Türkiye’nin Rusya ile gerilmesi ise bizi otomatik olarak bağlantılı şu seçeneklere sürükler:</span></p>
<p><span class="c1">&#8211; Suriye sahasında devlerin arenasında yalnız kalarak, masada da kaybetmek,</span></p>
<p><span class="c1">&#8211; ABD’nin kontrolünde kukla PYD terör devletçiğine onay vermek.</span></p>
<p><span class="c1">Washington ile S-400 gerilimindeki mektup da, bizi adeta bu konuda zorlamak amaçlı yapılmış gibi. ABD “Ya bizdensin ya onlardan. Karar ver” demeye getiriyor. Türkiye adeta nihai bir karara doğru ilerliyor. Yani S-400 meselesi artık birçok üst düzey siyasi meselenin kilidi haline geldi.</span></p>
<p><span class="c1">Bu dediklerimden, “Rusya’nın her dediğine evet” anlamı da çıkmasın. Moskova, İdlib üzerinden Ankara’yı sıkıştırıyor ama bu kentte olası bir şiddetli çatışma ortamının Türkiye’ye yükünün çok ağır olacağını hepimiz biliyoruz. Özellikle 2 milyona yakın sivilin bulunduğu kentten olası bir göç hareketi, sadece Türkiye’nin değil, Astana bozulursa Rusya’nın da işine yaramayacaktır. Türkiye ağır bir taştır. Bölgede Türkiye’yi yanına çeken, Suriye sahasında dengeyi kendi lehine çevirir. Bu nedenle Rusya’nın, Türkiye’nin hassasiyetlerini gözardı etmemesi gerekiyor. Yaklaşık 2,5 yıldır bu şekilde büyük avantaj sağlayan Astana sürecinin iki önemli aktörünün bundan sonra da bu şekilde devam edeceğini umuyorum. Azez benzeri provokatif eylemlerin hedefine ulaşamayacağını da…</span></p>
<p><strong>Ceyhun Bozkurt</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/azez-saldirisinin-perde-arkasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD Kandildeki PKK Liderlerini İran’a Karşı Kullanamayınca Başlarına Ödül Koydu!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abd-kandildeki-pkk-liderlerini-irana-karsi-kullanamayinca-baslarina-odul-koydu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abd-kandildeki-pkk-liderlerini-irana-karsi-kullanamayinca-baslarina-odul-koydu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Nov 2018 17:03:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Bayık]]></category>
		<category><![CDATA[Duran Kalkan]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Karayılan]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4210</guid>

					<description><![CDATA[ABD, terör örgütü PKK’nın başındaki isimler Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan&#8217;ın kimlik ya da yer tespitini mümkün kılacak bilgiler karşılığında para ödülü verileceğini duyurdu. Ama bu açıklama ABD Dışişleri Bakanlığınca değil ABD’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından yapıldı. Bu uygulama aslında ABD’nin konuyu önemsemediğini gösterdiği gibi, Ankara’nın kiminle muhatap olması gerektiği şeklinde algılanabilecek bir tavır. Diplomatik nezaket yoksulu Amerikalı sığır çobanları akılları sıra Türkiye’ye ayar veriyor. Ziya Paşa merhum boşuna dememiş, “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz /Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinin Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer’ın Ankara ziyaretiyle ilgili bilgilendirmede; Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Palmer’ın “Amerika Birleşik Devletleri, NATO müttefikimiz Türkiye ile terörle mücadele alanında yürüttüğü işbirliğine değer vermektedir. Ziyaretim kapsamında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Rewards for Justice (Adalet için Ödül)” programının PKK terör örgütüne mensup üç üst düzey ismi hedef aldığını duyurmaktan mutluluk duymaktayım. ABD Dışişleri Bakanlığı, söz konusu PKK’lıların kimlik ya da yer tespitini mümkün kılacak bilgiler karşılığında para ödülü verilmesini onaylamıştır’’ ifadeleri yer aldı. Matthew Palmer, Murat Karayılan için (5 milyon Amerikan dolarına kadar), Cemil Bayık için (4 milyon Amerikan dolarına kadar) ve Duran Kalkan için (3 milyon Amerikan dolarına kadar) ödül verileceğini,  iki gün süren ziyaretinde Türk hükümetinden üst düzey &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ABD, terör örgütü PKK’nın başındaki isimler Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan&#8217;ın kimlik ya da yer tespitini mümkün kılacak bilgiler karşılığında para ödülü verileceğini duyurdu. Ama bu açıklama ABD Dışişleri Bakanlığınca değil ABD’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından yapıldı. Bu uygulama aslında ABD’nin konuyu önemsemediğini gösterdiği gibi, Ankara’nın kiminle muhatap olması gerektiği şeklinde algılanabilecek bir tavır. Diplomatik nezaket yoksulu Amerikalı sığır çobanları akılları sıra Türkiye’ye ayar veriyor. Ziya Paşa merhum boşuna dememiş, “<em>Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz /Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”</em></p>
<p>ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinin Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer’ın Ankara ziyaretiyle ilgili bilgilendirmede; Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Palmer’ın “Amerika Birleşik Devletleri, NATO müttefikimiz Türkiye ile terörle mücadele alanında yürüttüğü işbirliğine değer vermektedir. Ziyaretim kapsamında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Rewards for Justice (Adalet için Ödül)” programının PKK terör örgütüne mensup üç üst düzey ismi hedef aldığını duyurmaktan mutluluk duymaktayım. ABD Dışişleri Bakanlığı, söz konusu PKK’lıların kimlik ya da yer tespitini mümkün kılacak bilgiler karşılığında para ödülü verilmesini onaylamıştır’’ ifadeleri yer aldı.</p>
<p>Matthew Palmer, Murat Karayılan için (5 milyon Amerikan dolarına kadar), Cemil Bayık için (4 milyon Amerikan dolarına kadar) ve Duran Kalkan için (3 milyon Amerikan dolarına kadar) ödül verileceğini,  iki gün süren ziyaretinde Türk hükümetinden üst düzey yetkililer, iş dünyasından temsilciler ve milletvekilleri ile bir araya gelerek ortak menfaatlere ilişkin konularda görüş alışverişinde bulunma fırsatını yakaladığını söyledi. ABD Dışişleri Bakanlığı, PKK’yı 1997 yılında Göçmenlik ve Uyruk Kanunu’nun 219’uncu bölümü uyarınca yabancı terör örgütü olarak kabul etti. PKK, 2001 yılında da 13224 sayılı ABD Başkanlık Kararnamesi uyarınca Küresel Terör Unsurları listesine alındı. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nce yayımlanan yazılı açıklamada, Adalet İçin Ödül programının iletişim bilgileri de yer aldı. İletişime geçecek kişilerin bilgilerinin gizli tutulacağına da dikkat çekildi.</p>
<p>ABD&#8217;nin 3 PKK yöneticisine toplamda 12 milyon doları bulan ödül koyması hakkında Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın&#8217;ın &#8220;Bu çok geç kalınmış bir eylem. Bu YPG-PYD angajmanını perdelemek için yapılan bir şey ise zaten 3 gün sonra asıl gerçek ortaya çıkacaktır&#8221; demesi, Türkiye’nin Amerikalıların sözde bu jestine hiçte sıcak bakmadıklarını gösteriyor.  Kalın’ın açıklamalarından yola çıkılacak olursa bu YPG-PYD angajmanını perdelemek için yapılmıştır. Fırat&#8217;ın doğusu politikası ve pozisyonu Amerikalıların bu açılımı ile değişmeyecektir. Türkiye’nin Münbiç yol haritası planlandığı şekilde sürdürülecek. Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki ABD destekli PKK/YPG unsurlarına yönelik izlediği stratejinin Suriye ile örtüştüğü görülüyor. Nitekim Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, “İdlib&#8217;ten sonra hedefimiz Fırat&#8217;ın doğusu olacak. Fırat&#8217;ın doğusu meselesi hayati önemde ve bundan vazgeçemeyiz” diyerek Türkiye ile üstü örtülü dayanışmalarını ifşa etti. Çünkü Şam yönetimi çok iyi biliyor ki Türkiye’nin yardımı olmadan Amerikalıların Suriye’den çıkarılması oldukça zor.</p>
<p>Saha istihbarat raporlarına göre ABD; Suriye&#8217;nin YPG kontrolündeki Kobani ve Haseke kentlerinde elektronik radar sistemi kurdu. Radar sistemi askeri nakliye uçakları ile bölgeye taşındı ve Amerikan askerleri tarafından monte edildi. ABD, Suriye&#8217;nin Kuzeyindeki Menbiç kentinde yeni bir askeri üs daha kurdu. Yeni üsle birlikte ABD&#8217;nin Menbiç&#8217;teki askeri üs sayısı 3, Suriye genelinde ise 25 oldu. ABD&#8217;nin Menbiç kentindeki askeri varlığını artırdı ve bölgede yeni askeri üsler kurdu. ABD, daha önce Menbiç&#8217;te Halep yolu üzerinde ve Sacur Çayına yakın Ayn Dedat bölgesinde bulunan askeri üslerine, Menbiç&#8217;in Güneyinde yer alan ve kentin girişi olan Medah bölgesine kurduğu sonuncusuyla birlikte üçüncü askeri üssünü inşa etmişti.</p>
<p>Kuzey Irak kaynakları Amerikalı kovboyların WANTED operasyonunun perde arkasında; Kandil, Süleymaniye, Erbil ve Duhok’ta terör örgütü PKK yetkilileriyle görüşmelerinde örgüt yöneticilerini İran’a yönelik operasyonlar konusunda ikna edemeyince bu kararın alındığını iddia ediyor. PKKlı teröristlerin boyun eğmediği şantaja bakıldığında adamlar nalına da mıhına da vuruyor. Bilmiyorlar ki nalıncı keseri Türkiye’nin elinde. Ne yapar bu keser;  ne yontarsa elinde tutan kişiye doğru yontar.</p>
<p>Ömür Çelikdönmez<br />
Twitter: @oc32oc32</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abd-kandildeki-pkk-liderlerini-irana-karsi-kullanamayinca-baslarina-odul-koydu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;YPG ve PYD&#8217;yi Perdelemek İçinse Yakında Ortaya Çıkar&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ypg-ve-pydyi-perdelemek-icinse-yakinda-ortaya-cikar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ypg-ve-pydyi-perdelemek-icinse-yakinda-ortaya-cikar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Nov 2018 07:22:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4173</guid>

					<description><![CDATA[İBRAHİM KALIN: Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, ABD’nin üç PKK yöneticisinin yakalanmasına yardım edenlere ödül vereceği açıklamasına ilişkin tepki gösterdi. Habertürk TV’de ‘Teke Tek’ programına katılan Kalın, ABD’nin bir politika tercihi yaptığını (YPG’nin desteklenmesini kast ediyor), bunu devam ettirmek için zorlandığını ifade etti. ABD’nin “YPG’yi, PYD’yi PKK’dan ayırıyoruz” diyerek kendilerini kandıramayacağını aktaran Kalın, PKK’lıların başına ödül konmasının ‘geç kalınmış bir karar’ olduğunu kaydetti. Kalın şöyle devam etti: “YPG ve PYD’yi perdelemek içinse yakında ortaya çıkar. Münbiç yol haritası bütün yönleriyle planlandığı şekilde uygulanacak. Bizim beklentimiz ABD’nin PYD ve YPG ile angajmanını bitirmesi. Türkiye’nin Fırat’ın doğusu politikasını değiştirmez. Bu adımı ihtiyatla karşılıyoruz.” ABD Dışişleri Bakanlığı, ‘Rewards for Justice (Adalet için Ödül)’ kapsamında PKK yöneticilerinden Murat Karayılan’a 5, Cemil Bayık’a 4, Duran Kalkan’a da 3 milyon dolar ödül belirlemiş, bu kişilerin yakalanmasına yardımcı olunmasını istemişti.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İBRAHİM KALIN:</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, ABD’nin üç PKK yöneticisinin yakalanmasına yardım edenlere ödül vereceği açıklamasına ilişkin tepki gösterdi.</p>
<p>Habertürk TV’de ‘Teke Tek’ programına katılan Kalın, ABD’nin bir politika tercihi yaptığını (YPG’nin desteklenmesini kast ediyor), bunu devam ettirmek için zorlandığını ifade etti.</p>
<p>ABD’nin “YPG’yi, PYD’yi PKK’dan ayırıyoruz” diyerek kendilerini kandıramayacağını aktaran Kalın, PKK’lıların başına ödül konmasının ‘geç kalınmış bir karar’ olduğunu kaydetti.</p>
<p>Kalın şöyle devam etti: “YPG ve PYD’yi perdelemek içinse yakında ortaya çıkar. Münbiç yol haritası bütün yönleriyle planlandığı şekilde uygulanacak. Bizim beklentimiz ABD’nin PYD ve YPG ile angajmanını bitirmesi. Türkiye’nin Fırat’ın doğusu politikasını değiştirmez. Bu adımı ihtiyatla karşılıyoruz.”</p>
<p>ABD Dışişleri Bakanlığı, ‘Rewards for Justice (Adalet için Ödül)’ kapsamında PKK yöneticilerinden Murat Karayılan’a 5, Cemil Bayık’a 4, Duran Kalkan’a da 3 milyon dolar ödül belirlemiş, bu kişilerin yakalanmasına yardımcı olunmasını istemişti.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ypg-ve-pydyi-perdelemek-icinse-yakinda-ortaya-cikar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İttifaklar Gölgesinde 2019 Seçimleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:50:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[2019 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Gül]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Bahçeli]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[HDP]]></category>
		<category><![CDATA[İP]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Resul Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1842</guid>

					<description><![CDATA[Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi. MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının. 2019’da yerel yönetimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim yapılacak. Bu üç seçim içinde şüphesiz en önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Çünkü Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimiyle yeni bir evreye girmiş olacak. Parlamenter sistem bütünüyle sona erecek ve adına ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen ama dünyada başkanlık olarak bilinen sisteme geçilecek. Bu sistem bir taraftan siyasi istikrarı garanti ederken, diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek (sert kuvvetler ayrılığı), ülke kalkınmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Sistem gereği icra erki yasama erkinin güvenoyuna muhtaç olmayacak, yasama erki de parlamenter sistemdeki icranın vesayetinden kurtulacaktır. Detaylar tartışılabilir, ancak başkanlık sisteminin ülkeye kazandıracağı en önemli kazanımlardan biri de kutuplaşmayı törpüleyecek olmasıdır. Malum parlamenter sistemde yüzde 30-40 bandındaki oy oranı ile de hükümetler kurulabiliyor. Oysa başkanlık sisteminde artık çıta yüzde 50+1’e yükselmiştir. Yani cumhurbaşkanlığında baraj yüzde 50+1 olmuştur. Durum böyle olunca başkan adayları ya da partiler ister istemez ittifaklar kurmak zorunda kalacaklardır. Bu da partileri ve partilileri birbirlerine karşı daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi. MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının.</strong></p>
<p>2019’da yerel yönetimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim yapılacak. Bu üç seçim içinde şüphesiz en önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Çünkü Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimiyle yeni bir evreye girmiş olacak. Parlamenter sistem bütünüyle sona erecek ve adına ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen ama dünyada başkanlık olarak bilinen sisteme geçilecek. Bu sistem bir taraftan siyasi istikrarı garanti ederken, diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek (sert kuvvetler ayrılığı), ülke kalkınmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Sistem gereği icra erki yasama erkinin güvenoyuna muhtaç olmayacak, yasama erki de parlamenter sistemdeki icranın vesayetinden kurtulacaktır. Detaylar tartışılabilir, ancak başkanlık sisteminin ülkeye kazandıracağı en önemli kazanımlardan biri de kutuplaşmayı törpüleyecek olmasıdır. Malum parlamenter sistemde yüzde 30-40 bandındaki oy oranı ile de hükümetler kurulabiliyor. Oysa başkanlık sisteminde artık çıta yüzde 50+1’e yükselmiştir. Yani cumhurbaşkanlığında baraj yüzde 50+1 olmuştur. Durum böyle olunca başkan adayları ya da partiler ister istemez ittifaklar kurmak zorunda kalacaklardır. Bu da partileri ve partilileri birbirlerine karşı daha dikkatli, daha itinalı ve daha hoşgörülü davranmaya sevk edecektir. Nitekim bugün AK Parti MHP ve BBP arasındaki ittifak bu üç partinin birbirlerine daha dostane yaklaşımlarını sağlıyor. Ayrıca AK Parti, SP’yi de ittifakta görmek istediği için çok ölçülü bir üslup kullanıyor. Yani yeni sistem partilerin birbirlerine karşı sert tutumlarını daha şimdiden yumuşatmıştır diyebiliriz. Aynı esnek tavrı muhalefetteki CHP’nin diğer partilere yaklaşımında da görüyoruz. Dolayısıyla başkanlık sistemi partiler arasında bir dayanışmayı da mecbur kıldığı için kutuplaşmayı törpüleyen bir sistem olarak öne çıkıyor diyebiliriz.</p>
<p><strong>Her Parti Önemlidir</strong></p>
<p>Bir diğer husus da yüzde 50+1 barajı, partileri büyüklüğüne küçüklüğüne bakılmaksızın önemli kılmaktadır. Bırakın yüzde bir oyu, başkanın seçimini bir oy bile etkileyeceği için küçük partiler de artık çok önemli. 1 Kasım 2015 seçimlerindeki tabloya bakıldığında yüzde birin altında oy alan partiler bile cumhurbaşkanlığı seçimlerinde önem arz ediyor. Mesela SP, yüzde 0.68 ile 325 bin 947 oy almış. BBP yüzde 0.54 ile 259 bin 579 oy almış. VP yüzde 0.25 ile 119 bin 196 oy almış. HAK-PAR yüzde 0.23 ile 109 bin 722 oy almış. DYP yüzde 0.03 ile 14 bin 87 oy alarak en küçük parti olmuş. Ama değil mi ki 14 bin oyu var başkanlık sisteminde DYP bile görüşülmesi, konuşulması ve ittifak edilmesi gereken bir parti konumundadır. Başka bir ifadeyle başkanlık seçimi en küçük partiyi bile önemli kılan bir özelliğe sahip görünüyor. Tabii ki ittifaklar cumhurbaşkanın söylediği gibi azami müşterekleri olan partiler arasında gerçekleşebilir ya da gerçekleşmesi daha mantıklıdır. Onun için cumhurbaşkanı cumhur ittifakına başka partileri de beklediğini açıkça söylüyor. SP’nin yüzde 0.68 oy oranıyla gündemde bu kadar fazla kalmasının bir diğer sebebi de budur.</p>
<p><strong>Cumhur İttifakı</strong></p>
<p>Seçimlere bir seneden fazla vakit olmasına rağmen AK Parti ile MHP arasında cumhur ittifakı adı verilen bir ittifak şimdiden kurulmuştur. Bu ittifaka BBP’nin de olumlu yaklaştığı bilinmektedir. Başta SP olmak üzere belki başka partiler de bu ittifaka destek verebilir. Kimi çevrelerin bu bağlamda SP’yi cumhur ittifakından uzaklaştırma gayretleri de gözden kaçmıyor değil. SP’nin kendisine uzatılan eli boş çevirmiş olması da konunun ayrı bir boyutu. Halbuki azami müşterekleri itibariyle AK Parti’ye en yakın parti Saadet Partisi’dir.</p>
<p>SP, Milli Görüş’ü sahiplenmektedir. Ancak Milli Görüş tabanının ezici çoğunluğu bugün AK Parti’yi desteklemektedir. 1995 seçimlerinde Milli Görüş’ün partisi RP, 6 milyon oy alarak (yüzde 21 oranıyla) birinci parti olmuştu. SP’nin son seçimde aldığı oy miktarı ise 325 bin 947 (%0.68) dir. En basit hesapla Milli Görüş tabanının 5 milyon 600 bini AK Parti’yi desteklemektedir! 7 Haziran ya da 1 Kasım seçimleri öncesiydi. CNN Türk, her partinin liderini misafir ediyordu. SP Lideri Mustafa Kamalak Bey’i misafir ettiğinde sorduğu can alıcı sorulardan biri, ‘Saadet neyi yapmak istedi AK Parti yapmadı?’ sorusuydu. Kamalak söyleyecek söz bulamadı, Suriye politikasını ele alarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Azami müşterek itibariyle Ak Parti’ye en yakın parti SP derken bunu kastediyorum. SP tabanının beklentilerinin büyük çoğunluğunu AK Parti gerçekleştirdiği için Milli Görüş’ün ezici çoğunluğu bugün AK Parti saflarındadır. Dahası hâlen SP’de olup da oylarını AK Parti’ye veren sağduyulu Milli Görüşçüler de vardır! Cumhurbaşkanı, ‘azami müştereklerimiz bulunan partileri ittifaka davet ediyoruz’ derken bunların başında SP gelir. Ama SP yönetiminin menfi tavrı öylesine sert ki ‘fazla naz âşık usandırır.’ özdeyişini hatırlatıyor. Sonunda cumhurbaşkanına ‘gelmezlerse güle güle’ dedirttiler.</p>
<p><strong>SP’nin Gerekçeleri</strong></p>
<p>SP lideri Karamollaoğlu’nun cumhurbaşkanına verdiği 3 maddelik ittifak cevabı da anlaşılır gibi değil. Karamollaoğlu, AK Parti’yle ittifaka neden sıcak bakmadığını 3 sebebe bina ediyor. Birinci sebep olarak siyaset üslubunu öne sürüyor ve, ‘Biz siyaset üslubunun kamplaştırıcı, kutuplaştırıcı değil kucaklayıcı olması gerektiğine inanıyoruz. Bu olmazsa olmazımız.’ diyor. Bu, AK Parti’nin programında yazılı olan ve savunmakta olduğu ilkelerden biri. İşin garibi davet edip kucaklayan cumhurbaşkanı ‘Deli miyim?’ diyerek reddeden kendisi? Aslına bakılırsa SP’nin bu gerekçesi, kendileri haricindeki herkesin imanını bile sorgulayan bazı radikal SP’liler için geçerli olabilir ama SP’yi ittifaka davet ederek kucaklayan AK Parti için hiç de inandırıcı görünmüyor.Karamollaoğlu, ittifaka sıcak bakmayışının ikinci sebebini ‘İkincisi yönetim anlayışımız. Biz yönetim anlayışında kuvvetler ayrılığı ilkesinin belirlenmesini istiyoruz.’ diyor. AK Parti de başka bir şey istemiyor ki. Kuvvetler ayrılığının temel özelliklerinden biri olan başkanlık sistemini AK Parti savunmuyor mu? Başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı şimdikinden daha sert değil mi? Varsa eksiklik -ki olabilir- katılır ittifaka ıslah etmeye çalışır. Ama bu gerekçeyle ittifaktan kaçarsa bu tavır inandırıcı olmaz diye düşünüyorum. Üçüncü sebep olarak da diyor ki ‘Yolsuzluk ve israf ile mücadele edilmeli.’ AK Parti’nin yolsuzluğun ve israfın önünü açalım dediğini hatırlamıyorum. Ama iktidar süresi içinde kimi icraatları sebebiyle bu gerekçeyi sunuyor olabilir SP. Yolsuzluk suçtur, SP’nin tespit ettiği yolsuzluğu yargıya taşıyarak gereğini yapması beklenir, ittifaka engel olarak zikretmesi inandırıcı olmaktan uzak görünüyor. İsrafa gelince, yoktur denemez ama ittifaka dâhil olarak israf konusunda da iktidara yol gösterilebilir. İlkeler bazında ‘CHP ve İP ile hemfikiriz’ diyen Karamollaoğlu’nun azami müşterekleri bulunan AK Parti’ye karşı tavrının kendi tabanını bile ikna etmeyeceği kanaatindeyim. Bununla birlikte siyasette dengeler her an değişebilir. Yarının nelere gebe olduğunu bilmiyoruz.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Adayları</strong></p>
<p>Şimdiye kadar sadece bir ittifak netleşmiş görünüyor. ‘Cumhur İttifakı’. Adayı da Recep Tayyip Erdoğan. Muhalefet cephesinden İyi Parti, Meral Akşener’i Vatan Partisi de Doğu Perinçek’i aday ilan ettiler. Her iki partinin de cumhurbaşkanı seçecek gücü olmadığı için dostlar alışverişte görsün kabilinden adaylık olarak görünüyor. Asıl beklenen aday ana muhalefet partisi CHP’nin adayıdır. Normalde genel başkanın aday olması gerekir ama genel başkanın aday olmayacağı anlaşılıyor. Hatta tıpkı 2014 seçimlerinde olduğu gibi CHP kökenli bir aday göstermekten çekindikleri anlaşılıyor. CHP perspektifinden bakınca ben bu tavrı doğru buluyorum. Çünkü CHP’nin tabanının tek başına cumhurbaşkanı seçmeye yetmediğini görüyorlar. Bu tercih bir başka gerçeği daha hatırlatmaktadır ki o da toplumun yüzde 70’lere varan kesiminin dindar, muhafazakâr ve milliyetçi vasıflara sahip olmasıdır. Bu vasıflardan uzak bir CHP’linin yüzde 50+1 oy alması mümkün değildir. Bence CHP bu gerçeği gördüğü için geçmişte İhsanoğlu’nu aday gösterdikleri gibi şimdi de kendi tabanlarına ilaveten yüzde yetmişten en az yüzde 20-25 oy alacak bir muhafazakâr aday belirleme eğilimindedirler ki bence siyaseten doğru bir taktiktir. Onun için İlhan Kesici ve Abdullah Gül isimleri sürekli gündemdedir. Hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Abdullatif Şener’in ismi bile geçmektedir. Başkanlık sisteminin en önemli kazanımlardan biri de artık CHP gibi milletin değerleriyle buluşmaktan uzak partilerin icra erkinde etkili olamayacaklarıdır.</p>
<p><strong>Abdullah Gül Faktörü</strong></p>
<p>Abdullah Gül Bey, AK Parti’nin kurucusu, ilk başbakanı, bakanı ve cumhurbaşkanıdır. Kişiliği sebebiyle her kesimin beğenisini kazanmış değerli bir şahsiyettir. Ayrıca siyaseti iyi gözlemleyen ve adımlarını ona göre atan, hesap kitap bilen bir siyasetçidir. ‘Cumhurbaşkanı adayıyım.’ demedi ama ‘Kardeşim Erdoğan karşısında aday olmam.’ da demedi. Kapıyı hep açık tuttu. Yakın çevresi de ‘Neden olmasın?’ diyerek adaylık ihtimalini gündemde tuttular. Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi.<br />
MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının. O güne kadar medyaya imalı açıklamalar yapan Gül dikkat edilirse o günden sonra cumhurbaşkanlığı konusuna hiç girmedi. Hele MHP’nin 18 Mart’ta yaptığı genel kuruldan sonra cumhur ittifakının oyları daha bir derlenip toparlandı.</p>
<p><strong>MHP Toparlandı İttifak Güçlendi</strong></p>
<p>MHP geçen süre içinde özellikle dindar ülkücüleri tasfiye eden bir kadro tarafından idare ediliyor, partiyi Türk-İslam ülküsünden uzaklaştırıyordu. İyi Parti tabanını küskün MHP’liler oluşturuyordu. İyi parti MHP’yi fiilen bölmüştü. Bunu gören Devlet Bey, 18 Mart Kurultayında dindarları küstürenleri tasfiye etti ve öyle bir kurultay konuşması yaptı ki küskün MHP’lilerin neredeyse tamamı yuvaya döndü. MHP kongresinden sonra Devlet Bey’e şiddetle muhalefet eden bazı önemli MHP’liler mealen ‘MHP aslına döndü biz de MHP’ye döndük.’ diyorlardı. Devlet Bey’in, konuşmasının giriş bölümünde, “Türk ve İslam’ın nefes aldığı her yere” selam göndermesi, “Türk-İslam ülküsünün inanmış yürekleri nerede?” diye sorması, kurultayın “Türk-İslam alemine hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz etmesi”, “duruşumuz Müslüman Türk milletinin ta kendisidir.” vurgusu, vefaya çağrı yaparken, “imani asaletten” bahsetmesi” ve “Vefası olmayanın milli ve manevi değerlere vedası kat’idir, kesindir.” demesi ülkücüleri can evinden yakalamış görünüyor. Partinin milli duruşuna ‘Yüce Allah’ı şahit’ göstermesi, darbecilerin, ‘Türk-İslam ülküsünü yargılamaya’ kalkıştıklarını hatırlatması, “yolumuz hak yolu, hakikat yolu, Allah yoludur.” dedikten sonra, ‘Göğsümüz imanla kabardı, gözlerimiz heyecanla yaşardı, ihanete inançlarımızdan aldığımız güçle dayandık.’ tespitinde bulunması ve Ahmed Arvasi’nin “İmansız zümreyi yokluk kemirir.” diye başlayan dizelerini okuması ülkücülerin ruhuna işlemiş anlaşılan. “Din tacirlerinden kurtulup, hainleri yok edip, taassup bekçilerini ayıklarsak, Türk-İslam ülküsü Türkiye’nin ve komşu coğrafyaların bayraktarlığı göreviyle İ’lay-ı Kelimetullah mührünü cihana vuracaktır.” deyip konuşmasını tekbirlerle noktalaması, küstürülen dindar MHP’lilerin yuvaya dönmelerine yetip de artmış bile. Gördüğüm kadarıyla, MHP, İP’e kaptırdığı ülküdaşlarının gönlüne bu hamle ile girip, yuvaya döndürmüş ve kongreden gerçekten güçlenerek çıkmıştır. MHP’nin güçlenmesi cumhur ittifakının güçlenmesi demektir!</p>
<p><strong>İttifak Sandığa Yansır mı?</strong></p>
<p>Asıl sorulması gereken soru ‘İttifak sandığa yansır mı?’ sorusudur. Çünkü ittifakları yasal çerçeveye oturtan kanunda cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili oy tasnifinde bir boşluk var. Milletvekili seçimlerinde her partinin ne kadar oy alacağı gayet net bir şekilde tespit edilebilecek. Çünkü ittifak kutusunun altında ittifak eden partilerin amblemi olacak ve her seçmen kendi partisine oy verecek.<br />
İttifak partilerinin oyları toplanacak ve toplam oylar barajı geçiyorsa her parti barajı aşmış sayılacak ve partiler aldığı oya göre milletvekili çıkaracak. Bence çok adil ve güzel bir düzenleme. Fakat cumhurbaşkanı seçimlerinde bu netlik olmayacak. Oy pusulasında cumhurbaşkanı adaylarının adı bulunacak, ittifak eden partilerin amblemleri bulunmayacak. Seçmen tercih edeceği adaya oy verecek ama hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak.</p>
<p>Dolayısıyla milletvekili seçiminde kendi partisine oy verip cumhurbaşkanlığı seçiminde başkasına oy verme kapısı açık duruyor. Tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak. Evet referandumda MHP resmen destekledi ama ne kadarı kabul oyu verdi orası meçhul. AK Parti’den ne kadar kabul oyu geldi orası da meçhul. AK Parti ve MHP tabanlarının toplam oyunun yüzde 60’ın üzerinde olması gerekirdi. Durum böyle olunca ittifaklar, cumhurbaşkanlığı seçiminde partilerin oylarını garanti etmiş olmuyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ittifakların tabana ne kadar yansıdığı bilinemeyeceğinden ‘Tabanda ittifak yok’ söylemini yabana atmamak gerekir.</p>
<p>MHP’nin toparlanmasından sonra cumhur ittifakının oy oranı yüzde 60’ların üzerinde görünüyor. Buna istinaden Devlet Bahçeli, 18 Mart Kurultayında, “CHP, İP, HDP, PKK, FETÖ, PYD, YPG, DEAŞ, DHKP-C ve küresel cinayet şebekesinden müteşekkil ihtilaf ve ihanet bloku, cumhurun karşısında tel tel dağılacak, kaybetmekten başka seçeneği olmayacaktır.’ diyor ama 16 Nisan sonuçları göz önünde bulundurulursa ittifakın diğer partilerle güçlendirilmesi gündemden düşmeyecek diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PKK-PYD-YPG’ye Destek Veren ABD Suç İşliyor!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/pkk-pyd-ypgye-destek-veren-abd-suc-isliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/pkk-pyd-ypgye-destek-veren-abd-suc-isliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:15:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></category>
		<category><![CDATA[KCK]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1716</guid>

					<description><![CDATA[2003 yılında Suriye’de kurulan bu yapının lideri Salih Müslim’dir. YPG ise, PYD’nin silahlı kanadıdır. PKK’nın İran kolu PJAK, Irak kolu PÇDK’dır. Bu yapılanmaya KCK’yı da ilave etmek gerekir. Türkiye’nin Afrin operasyonu, Türkiye’nin güneyinde devam eden bir sorunu gündemin baş sıralarına taşıdı. Bu sorun, herkesin bildiği, Amerika’nın da gizlemekten çekinmediği PYD desteği. Amerika’nın partner olarak ilan ettiği PYD, Fırat nehrinin doğusunu ve DAEŞ’in boşalttığı alanı kontrol ediyor. Türkiye’nin Afrin’e başlattığı operasyon, Fırat nehrine oradan da Fırat’ın doğusuna uzanırsa, Amerika ile Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi söz konusu olacak. Aynı güvenlik paktında (NATO) yer alan iki devletin birbiriyle “çatışma” riski çok az olsa da ortada ciddi bir sorun olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye’nin Afrin operasyonunun muhtemel sonuçlarını “güvenlik uzmanlarına” bırakarak, Amerika’nın PYD’ye olan desteğinin hukuki sonuçlarını ele almaya çalışacağım. Ama önce PKK ile PYD arasındaki ilişkiyi açıklamak gerekiyor. Ardından terör örgütlerini oraya çıkaran zemini, son olarak devletlerin terör örgütlerine desteğinin hukuki sonuçlarını açıklamaya çalışacağım. PKK-PYD Arasındaki İlişki PKK’nın, 1978 yılında kurulan, Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen kanlı bir terör örgütü olduğunu biliyoruz. Bu örgüt, bu imajından kurtulmak için, 2002 yılında kendini feshederek, KADEK’i kurduğunu, 2003 yılında KONGRA-GEL adını aldığını açıklamış ise de eski ismini kullanmaya devam etmiştir. PKK, bölgedeki diğer ülkelerde de faaliyet göstermektedir. Mesela PYD, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>2003 yılında Suriye’de kurulan bu yapının lideri Salih Müslim’dir.</strong><br />
<strong>YPG ise, PYD’nin silahlı kanadıdır. PKK’nın İran kolu PJAK, Irak kolu PÇDK’dır. Bu yapılanmaya KCK’yı da ilave etmek gerekir.</strong></p>
<p>Türkiye’nin Afrin operasyonu, Türkiye’nin güneyinde devam eden bir sorunu gündemin baş sıralarına taşıdı. Bu sorun, herkesin bildiği, Amerika’nın da gizlemekten çekinmediği PYD desteği. Amerika’nın partner olarak ilan ettiği PYD, Fırat nehrinin doğusunu ve DAEŞ’in boşalttığı alanı kontrol ediyor.</p>
<p>Türkiye’nin Afrin’e başlattığı operasyon, Fırat nehrine oradan da Fırat’ın doğusuna uzanırsa, Amerika ile Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi söz konusu olacak. Aynı güvenlik paktında (NATO) yer alan iki devletin birbiriyle “çatışma” riski çok az olsa da ortada ciddi bir sorun olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye’nin Afrin operasyonunun muhtemel sonuçlarını “güvenlik uzmanlarına” bırakarak, Amerika’nın PYD’ye olan desteğinin hukuki sonuçlarını ele almaya çalışacağım. Ama önce PKK ile PYD arasındaki ilişkiyi açıklamak gerekiyor. Ardından terör örgütlerini oraya çıkaran zemini, son olarak devletlerin terör örgütlerine desteğinin hukuki sonuçlarını açıklamaya çalışacağım.</p>
<p><strong>PKK-PYD Arasındaki İlişki</strong></p>
<p>PKK’nın, 1978 yılında kurulan, Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen kanlı bir terör örgütü olduğunu biliyoruz. Bu örgüt, bu imajından kurtulmak için, 2002 yılında kendini feshederek, KADEK’i kurduğunu, 2003 yılında KONGRA-GEL adını aldığını açıklamış ise de eski ismini kullanmaya devam etmiştir. PKK, bölgedeki diğer ülkelerde de faaliyet göstermektedir. Mesela PYD, PKK terör örgütünün Suriye koludur. 2003 yılında Suriye’de kurulan bu yapının lideri Salih Müslim’dir. YPG ise, PYD’nin silahlı kanadıdır. PKK’nın İran kolu PJAK, Irak kolu PÇDK’dır. Bu yapılanmaya KCK’yı da ilave etmek gerekir. KCK, ilk kez Abdullah Öcalan’ın 2004 yılında yazdığı kitapta dile getirdiği, 2005 yılının mayıs ayında PKK’nın 5. Kongresinde kurulan, Türkiye, Suriye, Irak, İran’daki Kürtleri kapsayan bir çatı örgütüdür.</p>
<p>2007 yılında, Kandil’de, üst düzey PKK örgüt üyelerinin katıldığı 7. Kongrede “KCK Sözleşmesi” kabul edilmiştir. Bu sözleşme, bu örgütün bulundukları ülkelerde özerklik ilan etmesini, özerk yönetimleri KCK çatısı altında birleştirerek bağımsız bir devlet olmayı hedeflemiştir. Bir devletin sahip olabileceği yetkileri düzenlemesi nedeniyle, bu sözleşmeyi bir anayasa olarak nitelemek yanlış olmaz. KCK çatısı altında toplanan bütün örgütlerin lideri Öcalan’dır ve hepsinde de amaç birliği söz konusudur. KCK sözleşmesine göre, PKK ile PYD, aynı yapının unsurlarıdır. Amerikalı bazı yetkililer, YPG isminden hareketle, bu örgütün PKK ile ilişkisi olmadığını iddia etmiştir. Yine bazı üst düzey Amerikalılar, Suriye’deki PYD’ye PKK demiştir. 2016 yılı Nisan ayında, dönemin ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, senatör Lindsey Graham’ın sorusuna karşı verdiği cevapta, PYD’nin PKK’nın kolu olduğunu kabul etmiştir. Amerika senatosundaki görüşmeler, güvenlik birimleri, raporlar, PYD ile PKK arasında organik bir bağ olduğunu kanıtlamaktadır. PKK terör örgütünün aldığı kararlar, imzaladığı sözleşmeler, kendi açıklamaları, PYD’nin, PKK’nın Suriye kolu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye’deki istihbarat birimlerinin raporları, yargıya intikal eden pek çok vaka, PKK’nın, çok sayıda örgüt mensubunu PYD’de görevlendirdiğini ortaya koyuyor. Bu konu yetkili mercilere intikal ettiğinde, Amerika’nın, “PYD ile PKK arasında ilişki olmadığı” savunması itibar görmeyeceğinden, bu konuyu daha fazla irdelemeye gerek olmadığını düşünüyorum.</p>
<p><strong>Terör Örgütlerini Ortaya Çıkaran Sebepler</strong></p>
<p>Geçtiğimiz yüzyılın başında ve ortasında, milyonlarca kişinin hayatını kaybettiği, şehirlerin yerle bir edildiği savaşlardan sonra, bütün dünya, barış içinde yaşama özlemi içindeyken, terör örgütleri mantar gibi çoğalıyor. Bu örgütlerin bazıları, pek çok devletin sahip olmadığı, ileri teknoloji ürünü silahları kullanıyor. Savaşlardan daha fazla kayıp yaşanıyor. Bu terör örgütlerini hangi koşulların ortaya çıkardığını teşhis edersek, soruna çözüm üretmek daha kolay olacaktır.</p>
<p>Bu konuda BM statüsündeki “kuvvet kullanma yasağının” milat alınması isabetli olacaktır. 1919 yılında kurulan Milletler Cemiyeti’nin bu yönde olumlu çabalarını ve 1928 yılında imzalan Paris Misakını takdir etmekle birlikte, BM kurulmadan önce, devletler için, kuvvet kullanma yasağı söz konusu değildi.</p>
<p>Güçlü olan devlet, zayıf olana karşı kuvvet kullanabilmekteydi. Yani gücün hukuku söz konusu idi. BM sözleşmesi, 2. maddeyle, kuvvet kullanma yasağı getirilmiştir. Uluslararası hukukta geniş anlamda kuvvet kullanma deyimiyle, savaşı da kapsamak üzere çeşitli silahlı zorlama yolları anlaşılmaktadır. Sözleşmede savaş, silahlı güce başvurma yerine, “kuvvet kullanma” deyimi tercih edilmiştir. Bu sözleşmede savaş sadece bir yerde, (o da giriş bölümünde), “BM halklarının iki kez insanlığa tarif olunmaz acılar getiren savaş felaketinden gelecek kuşakları korumaya karar verdikleri” şeklinde geçmektedir. Sözleşme ile kuvvet kullanma yasaklanırken, 51. maddede, haksız saldırılara maruz kalan devletlere meşru müdafaa hakkı tanınmıştır.</p>
<p>Bu sözleşmenin imzalanmasıyla “yeni bir dönem” başlamıştır. Kuvvet kullanma yasağı kuralının benimsenmesinde, 1. Dünya Savaşı’nda (çoğu asker) 10 milyon, 2. Dünya Savaşı’nda (büyük çoğunluğu sivil) 70 milyon kişinin yaşamını yitirmesi etkili olmuştur. Bu kuralla birlikte, savaşların sona ereceği, barışçı bir düzen kurulacağı düşünülmüştür. Ama pratikte böyle olmamış, tam tersi bir durum ortaya çıkmıştır. Devletler, kuvvet kullanma yasağını taşeron terör örgütleri vasıtasıyla delme formülünü bulmuştur. Bugün dünyadaki terör örgütleri, belli devletlerin adına, onların taşeronu olarak görev yapmaktadır. Eğitimi, donatımı, araç ve gereçleri bu devletler tarafından temin edilmektedir.</p>
<p>İkinci dünya savaşından önce, hafif silahlarla mücadele eden terör örgütleri, ağır silahlara sahip olmaya başlamıştır. Bu örgütlerin mücadele alanı ülke içiyle sınırlı iken, küresel bir boyuta evrilmiştir. Büyük devletlerin desteklediği bu terör örgütleri, sadece kuruldukları topraklarda değil, Türkiye’de, Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da dünyanın her yerinde terör eylemi gerçekleştiriyor. Bazı terör örgütlerine birden fazla devlet destek verirken, birbiriyle savaştığını zannettiğimiz terör örgütlerinin aynı devlet tarafından desteklendiğini ve kullanıldığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Amerika’nın Terör Örgütüne Yardım Etmesinin Hukuki Sonuçları</strong></p>
<p>Türkiye’deki, PKK terör örgütünün kurulmasında da, taban bulmasında da Amerika’nın büyük payı var. Bu örgütün bölge ülkelerine yayılması da Amerika’nın eseri. PYD’nin, PKK’nın Suriye kolu olduğunu yukarıda açıklamıştık. Amerika, PYD’ye yaklaşık 5 bin TIR silah gönderdi ayrıca helikopterlerle de silah taşıdı. Otuz bin kişilik bir ordu kurduğunu açıkladı. Türkiye’nin itirazları üzerine, DAEŞ terör örgütüne karşı mücadele etmek için birlikte hareket ettiklerini, bu desteğin sürekli olmadığını dile getirdi. PKK’nın, Amerika’dan aldığı (veya Amerika’nın verdiği) ağır silahları Türkiye’ye karşı kullanması, ABD ve Türkiye arasındaki gerginliği artırdı. Türkiye’nin bu konuda neler yapabileceği tartışılmaya başladı.</p>
<p>Bu arada, PKK’nın Suriye kolu olan PYD’nin sadece Amerika ile değil, Rusya ile de yakın ilişkisi olduğunu, Rusya’dan destek aldığını belirtmek gerekir. YPG sözcüsü Redur Celil, “20 Mart’ta Rusya ile anlaşma imzaladıklarını ve PYD’nin Efrin Kantonu Cinderes ilçesindeki varlığının bu anlaşma sonucu gerçekleştiğini” söylemiştir.</p>
<p>Rusya devlet başkanı Vladimir Putin de 15 Mayısta yaptığı açıklamada; “Kürtleri silahlandırmaya gerek görmediklerini ancak Kürtlerle çalışmaya devam edeceklerini” söylemiştir. Rusya’nın terör örgütleri listesinde PKK’nın olmaması, bu örgüte destek verdiğinin başka bir kanıtıdır. Milletlerarası hukuk nezdinde, terör örgütlerine destek veren her ülke sorumludur.</p>
<p>PKK’nın ve bu örgütün Suriye kolu PYD’nin saldırılarına maruz kalan Türkiye’nin bu örgütlere karşı müdahalesi, BM sözleşmesinin 51. maddesi kapsamında olup, milletlararası hukuk nezdinde himaye görmektedir.</p>
<p>“Bu Andlaşma’nm hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya (armed attack) hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu Andlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.” Uluslararası Adalet Divanı’nın, “Nikaragua’ya Karşı Askeri ve Benzeri Faaliyetler Davası” kararında saldırının niteliğine ilişkin tespitleri, Türkiye’nin PKK ve uzantılarıyla mücadelesini haklı görmektedir. ABD’nin PYD’ye desteğini, “milletlerarası hukuk” ve “iç hukuk” açısından da ele almak gerekir.</p>
<p><strong>Milletlerarası Hukuk Açısından Terör Örgütlerine Destek</strong></p>
<p>Bu konuda en bilinen örnek, BM Adalet Divanı’nın vermiş olduğu Nikaragua kararıdır. 1979 yılında orta Amerika ülkesi olan Nikaragua’da sosyalist Sandinista devrimcileri sağcı Somoza hükümetini devirerek yönetimi ele geçirir. Hükümet, ideolojik tercihleri doğrultusunda Sovyetler Birliği ve Küba ile yakınlaşmaya başlar. Devrik Somoza’nın ulusal muhafızlardan oluşan paramiliter grupları, Sandinista hükümeti aleyhine faaliyette bulunmaya başlar. Nikaragua ile sınırı olmayan ABD, hükümeti devirmeye çalışan gerillalara yardım etmeye başlar. Sandinista hükümeti, Uluslararası Adalet Divanı’na başvurur. Adalet Divanı, 1986 yılında, 3’e karşı 12 oyla, Nikaragua hükümetinin başvurusunu kabul ederek, Amerika’yı sorumlu tutar. 1970 Devletlerarası İşbirliğine ve Dostça İlişkilere İlişkin Karar’ına gönderme yaparak, “her devletin, bir başka devletin içindeki sivil mücadele hareketleri ya da terörist hareketleri örgütlemek, kışkırtmak, bunlara yardımda bulunmak ya da bunların içinde yer almaktan ya da bu tür hareketlerin yürütülmesine yönelik olarak kendi toprakları içinde yürütülen örgütlü etkinliklere rıza göstermekten, bu paragrafta sözü edilen hareketler güç tehdidi ya da güç kullanımı içerdiği zaman, kaçınmakla yükümlü olduğunu” belirterek, ABD’nin uluslararası hukuku ihlal ettiğini, (…) terör örgütlerine sadece silah desteğinin, silahlı saldırı boyutunda olmadığına” karar vermiştir.</p>
<p>BM Güvenlik Konseyi, 2001 yılında ABD’de ikiz kulelere saldırı olayından sonra, terör örgütlerine silah yardımını da kuvvet kullanma yasağı kapsamına almıştır. 28.09.2001 tarih ve 1373 sayılı kararında, “terör eylemlerinin, metotlarının ve uygulamalarının BM’nin amaç ve ilkelerine ters düştüğünü; aynı şekilde terörist eylemlerin finanse edilmesi, planlanması ve teşvik edilmesinin de BM’nin amaç ve ilkelerine ters düştüğünü” açıklamıştır. Kararda ayrıca terör örgütü mensuplarının eleman temin etmesi ile teröristlere silah verilmesini zapt ederek; “tüm devletlerin terör eylemlerine karışmış kişi veya kurumlara, aktif ya da pasif her ne şekilde olursa olsun, destek vermekten kaçınması gerektiğini” kabul etmiştir. 2001 yılında aldığı 1371 sayılı kararında “uluslararası hukukun genel ilkeleri uyarınca da bir devletin silahlandırılmış gruplar oluşturarak başka bir devletin sınırlarına saldırtmak üzere örgütleme veya bunu teşvik etmekten kaçınması mecburiyeti olduğunu” vurgulamıştır. 2017 yılında aldığı 2370 sayılı kararda da “devletlerin teröristlere destek vermemesi gerektiğine” dikkat çekmiştir.</p>
<p>Doktrinde, Ahmet Hamdi Topal “Uluslararası Hukukta Devlet Destekli Terörizme Karşı Kuvvet Kullanma” isimli doktora tezinde, “devletin; planladığı, yönlendirdiği ya da destek verdiği kişi veya gruplarca gerçekleştirilen terörist eylemlerden bu eylemleri tıpkı kendi organları işlemiş gibi sorumlu olacağını” belirtmektedir. Modern hukukta, kuvvet kullanma yasağı, milletlerarası hukukun emredici hükümleri (ius cogens) arasında kabul edilmektedir.</p>
<p>Milletlararası hukukun emredici kuralları, BM sözleşmesi, BMGK kararları ve doktrin dikkate alındığında, Türkiye, (PKK’nın Suriye uzantısı olan) PYD terör örgütüne destek veren ABD aleyhine, BM Adalet Divanı’na başvuruda bulunabilir. Ancak Adalet Divanı’nın bu başvuruyu değerlendirebilmesi için iki devletin de “rızası” gerekiyor. Amerika rıza gösterirse, davanın Türkiye lehine sonuçlanması kaçınılmaz görünüyor. Rıza göstermezse, “ABD’nin terör örgütlerine silah desteği sağladığı, BM 2. maddesinde yazılı olan kuvvet kullanma yasağını deldiği” kayıtlara geçmiş olacak. Bir başka başvuru yolu, Uluslararası Ceza Mahkemesi’dir. UCM, Soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suç gibi suçları kovuşturma yetkisine sahip olarak tasarlanmış ve Roma antlaşmasına istinaden kurulmuştur. Bu sözleşmeye taraf olan ülkeler, bu mahkemenin yargı yetkisini de kabul etmiş sayılıyor. 1998-2001 yılları arasında 139 ülke bu antlaşmayı imzaladığı halde Türkiye bu sözleşmeyi imzalamamıştır. 31 Aralık 2000 tarihinden sonra sadece onay yolu açıktır. ABD ise, Clinton döneminde bu antlaşmayı imzaladığı halde, Bush iktidara geldiğinde, imzasını geri çektiğini açıklamış, bu mahkemeyi etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. Bu mahkemeyi tanımadığını, Amerika personelini bu mahkemeye teslim etmeyeceğini açıklamıştır. Bu olgular dikkate alındığında, UCM yolunun tıkalı olduğunu söyleyebiliriz. ABD’nin, (Vietnam, Afganistan, Irak ve Libya gibi) birçok ülkede işlediği savaş/insanlık suçları, pek çok ülkede organize ettiği kanlı darbeler, Guantanamo’da gerçekleştirdiği işkenceler, UCM’nin kapsama alanı dışında kalmaktadır.</p>
<p><strong>İç Hukuk Açısından Terör Örgütlerine Destek</strong></p>
<p>Milletlerarası hukukta, devletlerin eşit egemenlik hakkı, bir devletin, başka bir devleti yargılamasına engeldir. İnsanlık aleyhine işlenen suçlarla ilgili olarak belli konularda bu kurala istisna getirilmiştir. Bu istisnalardan biri, insanlık aleyhine işlenen suçlardır. İnsanlık aleyhine suçlarda dava, (devleti değil) suç işleyen kişileri kapsamaktadır.</p>
<p>1982 yılında İsrail’in Lübnan işgali sırasında meydana gelen Sabra ve Şatila katliamından kurtulan 23 kişi, katliamda sorumluluğu bulunduğu gerekçesiyle, İsrail Başbakanı Şaron hakkında Belçika’da dava açmıştır. Bu düzenleme birçok devlet tarafından kabul edilmeye başlamış, Türkiye de 2004 yılında, yeni ceza kanununa böyle bir hüküm (77. madde) koymuştur. Bu suçların mağdurları başvuruda bulundukları takdirde, Türk Mahkemeleri, “Irak işgalinde işlenen savaş suçları, PKK/PYD’ye verdiği silahlar nedeniyle, Irak’ta, Suriye’de ölümlere sebebiyet veren Amerikalı askerler ve yetkililer hakkında soruşturma başlatabilir, kamu davası açabilir, şüpheliler Türkiye’ye girdiğinde tutuklayabilir, mahkumiyet kararı verebilir.</p>
<p>ABD’nin PYD’ye (bu örgütün bağlı olduğu PKK’ya) desteğini, sadece Türkiye açısından değil, Amerika iç hukuku açısından da değerlendirmek gerekir. PKK terör örgütü, ABD terör örgütleri listesinde yer almaktadır. ABD anayasası, terör örgütleri listesinde bulunan bir terör örgütüne yardım etmeyi suç saymaktadır. Amerika vatandaşları, terör örgütlerine destek veren kamu görevlilerini şikayet edebilir. Amerika’daki yargı sistemi dikkate alındığında, Amerika’da böyle bir soruşturma başlatılması, soruşturma başlatılsa bile davaya dönüşmesi çok zordur.</p>
<p>Özetle, Amerika, PKK’nın Suriye kolu PYD’ye silah vermekle suç işliyor. Türkiye, hem milletlerarası hukuk ve hem de iç hukuk açısından önemli haklara sahip. Ancak Türkiye’nin, uzun ve dikenli olan bu yollara başvurarak ABD ile köprüleri atması ve seçenekleri azaltması yerine, diplomatik kanalları kullanarak fırsata dönüştürmesi daha isabetli olacaktır. Bütün dünyanın gözleri önünde cereyan eden bu olay, ABD’nin karizmasını çizmiştir. ABD’nin Suriye’de düştüğü durum, 1986 yılında Polonya’da Sovyet Rusya’nın durumunu çağrıştırıyor. Hatırlanacağı üzere, bu olaydan üç yıl sonra komünizm çökmüştü. Sömürge alanları sürekli daralıyor, silah sanayii ve petrolün etkinliği azalıyor, küresel sistemden şikayet eden devletler bir araya gelmeye çalışıyor, bu da küresel sistemi tehdit ediyor. (Savaş galibi) Bazı devletlere imtiyaz veren sistem bir yere kadar devam edebilirdi ve sınıra dayanmış durumda. Birleşmiş Milletlerin üyesi olan devletler, sistemin, eşitlik ve egemenlik esasları çerçevesinde yeniden düzenlenmesini istiyor.</p>
<p>BM statüsü yeniden düzenlenip, dünya barışını tehdit eden (savaş galibi) 5 devletin imtiyazları (veto yetkisi) kaldırılırsa, bu devletler, başka devletlerin iç işlerine müdahale edemeyecek. Bu gerçekleşirse, dünya daha yaşanılır bir hale gelecek!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/pkk-pyd-ypgye-destek-veren-abd-suc-isliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’nin “Terör Ordusu” Planı Suya  Düştü&#8230; Orta Doğu’da Dengeler Değişiyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdnin-teror-ordusu-plani-suya-dustu-orta-doguda-dengeler-degisiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:52:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Terör Ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[TSK]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1614</guid>

					<description><![CDATA[Afrin’in PYD’den alınmasıyla terör örgütü PKK’nın Akdeniz’e çıkış yolu kapatılacak, Amanoslar üzerinden Türkiye’ye yönelik terör tehdidi minimize edilecek, terör devleti projesine ikinci büyük darbe vurulacak. “ABD’nin, PYD’li teröristlerden oluşacak 30 bin kişilik sınır koruma ordusu kuracağı” haberleri Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek itici güce dönüştü. Türkiye artık dünden daha da kararlı. Türkiye İçin Çıkış Noktası: Afrin Yıllar sonra “20 Ocak tarihi neyi ifade ediyor” denildiğinde, “Türkiye’yi ve bölgeyi paramparça etmeyi, Doğu Akdeniz havzasındaki münhasır ekonomi bölgelerini bölge ülkeleri aleyhine ele geçirmeyi amaçlayan bir planın tepelendiği tarihtir” yanıtı verilecektir. Evet, 20 Ocak saat 17.00’de Türk Silahlı Kuvvetleri ve TSK destekli ÖSO güçlerinin Afrin’e dört koldan başlattığı harekat bu kadar tarihi önemdedir. Başta PKK/PYD olmak üzere bölgedeki terör örgütlerini hedef alan harekat, aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik önemli bir hamleydi. Harekatın siyasi, askeri, diplomatik aşamaları da Türkiye’nin attığı adımın ne kadar doğru olduğunu göstermekte. Bu önemli harekatın perde arkası ise yıllar öncesinde bu bölgede oluşturulan yapılanmaya dayanıyor. Geçmişten günümüze Afrin’in önemini bilirsek, harekatın önemini de bir o kadar özümseriz, öğreniriz. PKK İçin Afrin’in Önemi PKK terör örgütünün kuruluşundan bu yana en önemli üslenme bölgelerinin başında Suriye’nin kuzeyi geliyordu. Özellikle Suriye kontrolündeki Bekaa Kampı’na giden teröristler bu bölgeyi kullanıyor ve buradan güneye iniyorlardı. Bölgedeki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Afrin’in PYD’den alınmasıyla terör örgütü PKK’nın Akdeniz’e çıkış yolu kapatılacak, Amanoslar üzerinden Türkiye’ye yönelik terör tehdidi minimize edilecek, terör devleti projesine ikinci büyük darbe vurulacak. “ABD’nin, PYD’li teröristlerden oluşacak 30 bin kişilik sınır koruma ordusu kuracağı” haberleri Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek itici güce dönüştü. Türkiye artık dünden daha da kararlı.</strong></p>
<p><strong>Türkiye İçin Çıkış Noktası: Afrin</strong></p>
<p>Yıllar sonra “20 Ocak tarihi neyi ifade ediyor” denildiğinde, “Türkiye’yi ve bölgeyi paramparça etmeyi, Doğu Akdeniz havzasındaki münhasır ekonomi bölgelerini bölge ülkeleri aleyhine ele geçirmeyi amaçlayan bir planın tepelendiği tarihtir” yanıtı verilecektir. Evet, 20 Ocak saat 17.00’de Türk Silahlı Kuvvetleri ve TSK destekli ÖSO güçlerinin Afrin’e dört koldan başlattığı harekat bu kadar tarihi önemdedir.</p>
<p>Başta PKK/PYD olmak üzere bölgedeki terör örgütlerini hedef alan harekat, aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik önemli bir hamleydi. Harekatın siyasi, askeri, diplomatik aşamaları da Türkiye’nin attığı adımın ne kadar doğru olduğunu göstermekte. Bu önemli harekatın perde arkası ise yıllar öncesinde bu bölgede oluşturulan yapılanmaya dayanıyor.</p>
<p>Geçmişten günümüze Afrin’in önemini bilirsek, harekatın önemini de bir o kadar özümseriz, öğreniriz.</p>
<p><strong>PKK İçin Afrin’in Önemi</strong></p>
<p>PKK terör örgütünün kuruluşundan bu yana en önemli üslenme bölgelerinin başında Suriye’nin kuzeyi geliyordu. Özellikle Suriye kontrolündeki Bekaa Kampı’na giden teröristler bu bölgeyi kullanıyor ve buradan güneye iniyorlardı. Bölgedeki Kürt nüfusun varlığı da örgüt açısından bazı demografik avantajlar sağlıyordu. Özellikle Ayn el Arap ve Afrin’de yoğun olarak Kürt nüfus bulunması, dönemin Suriye yönetiminin örgüte verdiği destek vs. nedenlerle PKK terör örgütünü bölgede güçlendirmişti. Afrin bölgesi, örgüt açısından çok sayıda avantaj barındırıyordu.</p>
<p>Bölgenin dağlık yapısı, Akdeniz’e açılan kapılardan olması, Türkiye ile Suriye arasındaki Hatay gerilimini kullanması gibi nedenlerle örgüt Amanoslar üzerinden bölgede etkinliğini artırıyor, siyasi gücünü pekiştiriyordu. Irak’ın kuzeyindeki peşmerge destekli partilerin de diğer bölgelerde yoğunlaşması, Afrin’de PKK’nın aradığı boşluğu oluşturmuştu. Ayrıca Afrin önemli bir ekonomi merkeziydi. Afrin’in zeytin, zeytinyağı, un ve şeker üretiminde ciddi bir merkez olması, terör örgütüne mali kaynak sağlamasına yol açtı.</p>
<p>Bu durum yıllar sonra PKK’nın Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde oluşturduğu KCK’nın Suriye ayağı olarak kurulan PYD döneminde de devam etti. Örgütün Suriye iç savaşı başlamadan önce yığınak yaptığı yerlerden biri de Afrin’di. Bu hazırlıklar, 2011 yılı Mart ayında başlayan gösteriler ve ardından çıkan iç savaşla sonuç vermeye başladı. Terör örgütünün silahlı teröristlerinin 2012 yılı Temmuz’unda ele geçirdiği üç merkezden biri, Hatay’ın hemen dibindeki Afrin bölgesiydi. Bu dönemde terör örgütü PYD, silahlı teröristlerinden oluşturduğu YPG’nin ilanını da yaptı. Artık bölge YPG’li teröristlerin kontrolüne geçmişti.</p>
<p><strong>Koridor Planı Ortaya Çıkıyor</strong></p>
<p>Bu hamlenin üzerinden henüz birkaç ay geçmişti ki, şu an tutuklu bulunan Aysel Tuğluk, esas planın merkezini ve özünü itiraf eden bir yazı yazdı. Tuğluk, Radikal 2 internet sitesinde 21 Eylül 2012 tarihinde yayımlanan “Yeni Stratejik Hamleler” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullandı:</p>
<p><em>“Sanırım Washington koridorlarında kavramlar epeyce değişti.</em></p>
<p><em>I- Basra’dan Akdeniz’e ‘Kürt koridoru’ üzerine uzun vadeli planlar tartışılıyor.</em></p>
<p><em>II- Sünniler, Şiiler ve farklı Sünni aktörler arasında Kürtlerin tampon ve denge unsuru olması konuşuluyor.</em></p>
<p><em>III- Ortadoğu’da Hıristiyan azınlıklar ile Kürtler arasında yeni bir ‘seküler merkez’ inşası düşünülüyor.”</em></p>
<p>Koridor demek, Suriye’nin kuzeyindeki üç bölgenin birleştirilmesi ve genişletilmesi hedefinin işaretiydi. Ancak önce buraların sağlamlaştırılması, askeri anlamda tahkim edilmesi gerekiyordu. Örgüt önüne ilk hedef olarak bunu koydu. 2014 yılının Ocak ayında Cezire ve Ayn el Arap’ın yanı sıra Afrin’de kanton yönetimi ilan edilmesi bunun işaretiydi.</p>
<p>Türkiye’nin hassasiyetleri daha çok kaşınmaya başlamıştı. Özellikle Türkiye’de PKK’nın silah bırakmasını esas alan Çözüm Süreci devam ederken yapılan bu hamle, sürece yönelik şüpheleri de artırdı. Örgüt, Türkiye’deki çatışmasızlık sürecini sadece Türkiye içinde değil, Suriye’de de istismar ediyordu.</p>
<p><strong>DAEŞ’in Ortaya Çıkması ve “Kobani” Olayları</strong></p>
<p>Örgüt açısından koridorun birleştirilmesi planı, DAEŞ’in ortaya çıkmasıyla rahatça uygulanmaya başlandı. DAEŞ terör örgütünün kanlı saldırıları gerekçe gösterilerek PYD adım adım toprak işgalini genişletti. Koridor için de ilk hamle Cezire bölgesi ve Ayn el Arap arasındaki Tel Abyad bölgesi işgal edilerek yapıldı.</p>
<p>DAEŞ’in Ayn el Arap’a yaptığı saldırı ile Batı kamuoyunda “seküler Kürt siyasi örgütü” görüntüsü kazandırılan PYD terör örgütü, Türkiye’nin NATO’daki müttefiki ABD’nin büyük askeri desteği ile bu kuşatmayı sonlandırdı. Artık örgütün Batı dünyasında önü açılmıştı. Sadece Kürtlerin yaşadığı topraklar değil, koridor planı ve Ortadoğu’yu yeniden dizayn edecek hamlelerin yapılacağı Arap, Türkmen coğrafyası da örgütün ve akıl hocalarının hedefindeydi.</p>
<p>Türkiye’de Çözüm Süreci’nin sona ermesi ve güvenlik güçlerimizin PKK terör örgütünü adeta ezmesi, PYD’nin de gözünü korkuttu. Ancak üst akıl terör örgütüne yeni rotasını çizmişti.</p>
<p>Herkes, PKK terör örgütünün şehir merkezlerindeki militanlarına indirilen darbelere kilitlenmişken PYD, Afrin ile diğer bölgenin birleştirilmesi için ilk hamleyi yaparak 2016 yılının Haziran ayında Fırat’ın batısına geçerek Münbiç’i işgal etti. Bundan sonraki hamle, Münbiç’in Afrin’le birleştirilmesiydi. PKK/PYD unsurları Suriye’nin kuzeyindeki sözde “Kobani”, “Cezire” kanton yapılarını Afrin’le birleştirmek için güneyde El Bab’ın kuzeyi, Mare ve Tel Rıfat hattını, kuzeyde ise Cerablus ve Azez hattını kullanmak istedi.</p>
<p><strong>Fırat Kalkanı İlk Hançer</strong></p>
<p>Tüm bu süreçte Türkiye, diplomasi ile sorunu çözme yolunu denedi. Başta ABD ile olmak üzere tüm müttefikleri PYD konusunda ikna çalışmaları, içeride de yaşanan bazı gelişmeler ve FETÖ unsurlarının etkinliği nedeniyle sonuç vermedi.</p>
<p>15 Temmuz’da yaşanan işgal girişimi püskürtülünce askeri hamle zamanı gelmişti. O zor dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri, 24 Ağustos 2016 tarihinde başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı, koridor planının tam ortasına “hançer saplama” olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Yaklaşık 7 ay süren harekat sonucunda Türkiye Cerablus ile El Bab arasındaki yaklaşık 40 km’lik alana yerleşti ve PYD’nin Münbiç’teki teröristleriyle burun buruna geldi. Türkiye koridor planına ilk hançeri saplamıştı. Harekat sona erdikten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Nisan 2017 tarihinde yaptığı açıklama bugünlerin habercisi gibiydi. Trabzon’da yaptığı konuşmasında terörle mücadele konusuna atıf yapan Erdoğan şunları söylemişti:</p>
<p>“El Bab’ın teröristlerden temizlenmesiyle Fırat Kalkanı harekatının birinci etabı şuanda bitti. Bundan sonra da olacak tabii. Durmak yok yola devam. Diğer bölgelerde de terör örgütlerinin tepelerine binmek için hazırlıklar yapıyoruz. Yeni harekatlara yeni isimler vereceğiz. Baharı bekleyen tüm terör örgütlerine PKK, YPG, DAEŞ, FETÖ’ye çok güzel sürprizlerimiz var. Önümüzdeki aylar Allah’ın izniyle Türk milletinin baharı teröristlerin ise kara kışı olacaktır. Biz terör örgütleri üzerinden kurulan oyunu bozacağız.”</p>
<p>Gerek Erdoğan gerek diğer üst düzey isimler, benzer açıklamaları bu yılın Ocak ayı başına kadar yineledi. Çünkü tehdit devam ediyordu. Fırat Kalkanı harekatı sırasında sık sık çatışmalar çıksa da, Türkiye PYD’nin işgal ettiği bölgelere henüz müdahale etmemişti. Kamuoyunda ağırlıklı olarak iki hedef nokta konuşuluyordu: Münbiç ve Afrin. Türkiye bu konuda ilk hamleyi Afrin ile yaptı. Bu süreçte Türk devleti, diplomasiyi ve Astana süreciyle başlayan bölgesel iletişimi son derece akıllıca uyguladı. Astana sürecinin bir sonucu olarak TSK tarafından İdlib’in kuzeyinde oluşturulan gözlem noktaları kuruldu.</p>
<p>Artık bu bölgede terör örgütünün kaçacağı tek bir yer kalmıştı. İdlib’in doğusunda Halep’e uzanan cep dışında artık bölge güvenlik güçleri tarafından tamamen kuşatıldı. Afrin’in PYD’den alınmasıyla örgütün Türkiye’yi tehdit edecek şekilde Akdeniz’e çıkış yolu kapatılacak, Amanoslar üzerinden Akdeniz’e uzanan terör tehdidi minimize edilecek, koridor planına ikinci büyük hançer saplanacaktı. Bardağı taşıran ise “ABD’nin, PYD’li teröristlerden oluşacak 30 bin kişilik sınır koruma ordusu kuracağı” haberleri oldu.</p>
<p>İşte 20 Ocak 2018 tarihinde başlayan Zeytin Dalı harekatı bu süreçte geldi.</p>
<p><strong>Harekatın Safhaları</strong></p>
<p>Zeytin Dalı Harekatı başladığından bugüne kadar geçen süreçte, harekatın boyutları üzerine çok sayıda değerlendirme, bilgilendirme yapıldı. Başbakan Binali Yıldırım, medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı toplantıda Afrin harekatının dört safhada yapılacağını belirtti. Başbakan Yıldırım bu safhaları şu şekilde açıkladı:</p>
<p><em>“Birinci safha bir kere sınırlarımızdan içeri doğru güvenli bir alanın oluşturulması. Azez bölgesinden başlayarak, kuzey batıya doğru, oradan tekrar güney batıya doğru 130 kilometrelik Afrin bölgesinin bir güvenli şerit oluşturulması, derinliği 20-30 kilometre. İlk hedef orada güvenli bir alan oluşturacağız ki ondan sonra terör unsurlarını yok etmek için oraya ayağımızı sağlam basmamız lazım. Daha sonra gerek Afrin merkezinde gerekse diğer bölgelerinde yerleşik bu terör örgütlerinin yok edilmesi için çalışma yapılacak. Sahadaki durum netleştikçe süre de -belirlediğimiz süreler var ama- bu sürelerin tutması, erken olması biraz daha uzaması sahada karşılaşacağımız durumla netleşecek. Güneye kaçıp sivil halkın arasına karışacaklar, orada da belki sivil halkı kalkan olarak kullanacaklar. O bakımdan ikinci, üçüncü, dördüncü safhalar daha titiz çalışmayı gerektirecek. O bakımdan ilk safahatı bizim için çok önemli. Buradan 20-30 kilometrelik bir bandı güvenli alan haline getirdiğimiz zaman sonraki işlerin önemi biraz daha azalıyor. O bir temizlik harekatına dönüşüyor. Orada çok aceleci davranmamıza ihtiyaç yok.”</em></p>
<p>İstihbarat uzmanları, bu açıklamaları “güvenlik güçlerinin ve istihbarat birimlerinin bölgeyi adım adım çalıştığını gösteriyor” şeklinde yorumlamakta.</p>
<p>Bir diğer boyut da harekatın iç ve dış siyasete yansımaları oldu. Özellikle içeride terör örgütüne müzahir yapılar haricinde topyekun bir birliktelik gösterilmesi, ülke içinde ayrıştırmayı körüklemeye çalışanların başarılı olmadığını gösteriyor. Bu durum, Türk milletinin harekatın meşru olduğuna inandığını da gösteriyor.</p>
<p>Türkiye’nin özellikle harekat öncesinde yürüttüğü diplomasi de meyvelerini verdi. Astana sürecini oluşturan ve Suriye’de etkili güç olan Rusya ile İran’ın küçük itirazlar dışında bir hamle yapmaması dikkat çekici. Hatta harekat öncesi Rusya’nın bölgeden askerlerini çekmesi, Türkiye ile Rusya arasında bir anlaşma olduğu şeklinde bir algı oluşmasına neden oldu. Yine Türk jetlerinin teröristlere yönelik hava harekatı yapması da bu çerçevede değerlendirildi.</p>
<p>Böylece, harekat öncesinde “Rusya ile anlaşılmadan bu harekat yapılırsa bölgedeki Rus hava savunma sistemleri, Türk jetlerini vurabilir” yorumları devre dışı kaldı. Üst düzey Rus yetkililerin de Türkiye’den çok ABD’nin Suriye politikalarını çok sert bir dille eleştirmesi de dikkat çekici. Bunların en çarpıcısı Rusya’nın Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “ABD’nin Suriye’de tek taraflı eylemleri Türkiye’yi çıldırttı” demesi oldu.</p>
<p><strong>ABD’nin Tepkisi Cılız</strong></p>
<p>Harekatın en çok merak edilen yönlerinden bir tanesi de Amerikan yönetiminin göstereceği tepkiydi. Ancak gerek Amerikan yönetiminden gerek Pentagon’dan yapılan açıklamaların, Türkiye’nin haklılığını hedef almaması ve sadece “sükunet” çağrıları içermesi dikkat çekiciydi. En sert tepki “Türkiye’nin DAEŞ’le mücadeleye odaklanması” yönünde oldu. Ancak harekatın üçüncü günü ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM’un Komutanı General Joseph Votel’in Suriye’nin Rakka kentine yaptığı ziyaret dikkat çekti. Bilindiği üzere Rakka şu an terör örgütü PYD-YPG’nin kontrolünde bulunuyor. Votel burada terör örgütü elebaşları ile görüşmeler yaptı. ABD, adeta dolaylı bir mesajla PYD-YPG’nin yanında olduğu mesajı da veriyordu.</p>
<p><strong>Askeri Boyut</strong></p>
<p>Bu yazıyı kaleme aldığımızda harekat henüz dördüncü gününü tamamlamıştı (24 Ocak 2018). Bu dört günde Türk Silahlı Kuvvetleri 3 şehit vermişti. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasına göre, harekat sırasında 260 PKK/KCK/PYD-YPG ve DAEŞ’li terörist etkisiz hale getirilmişti.</p>
<p>TSK unsurlarının, Afrin dört bölgeden kuşatması ve belli yerlerde işgal altındaki bölgeleri kurtardığı bilgileri de haber merkezlerine ulaşmaya başladı. Özellikle Burseya Dağı’nın hemen harekatın ilk günlerinde kontrol altına alınması büyük başarı olarak nitelendiriliyor. Burseya Dağı, Azez ile Afrin arasında stratejik bir nokta olarak görülüyordu. Bu dağın teröristlerden temizlenmesi, buradan gelebilecek saldırıların da önüne geçecek.</p>
<p>Ayrıca Türk jetlerinin terör örgütü hedeflerine yönelik son derece başarılı bir operasyon gerçekleştirmesi de dikkat çekici. Özellikle FETÖ gibi bir yapıyı sökmeye çalışan hava kuvvetlerinin başarısı, kara birliklerine büyük güven verdiği söyleniyor.</p>
<p>Yine bölgede Özel Kuvvet ve komando birliklerinin de gerek özel operasyonlar gerek süpürme harekatında etkili olduğu bilgileri ulaştı. Bu unsurlara verilen tank desteği de harekatın başlangıçtaki başarısında etkili olmakta.</p>
<p>Harekatın planlanan çerçevede sürmesi durumunda 2-3 ayda bitebileceği kaydedilirken, PYD-YPG’nin bu bölgede fazla direnemeyeceği ifade ediliyor. Ancak bu konuda en fazla merak edilen ve araştırılan konu ise Afrin ve PYD işgali altındaki diğer bölgelerde bundan sonrasında ne olacağı?</p>
<p><strong>Bundan Sonra Ne Olur?</strong></p>
<p>Ayrı bir makale konusu olabilecek bu soru, tehdidin Afrin kurtarılırsa sona ermeyeceğinin adeta önemli bir göstergesi. Türkiye’nin tam karşısında Suriye topraklarının yaklaşık yüzde 15’ini işgal eden PYD-YPG terör örgütünün varlığının oluşturduğu tehdit, vurguladığımız üzere Afrin’le sınırlı değil. Özellikle PYD’nin kontrol ettiği coğrafyanın kuzeyinde yer alan Ayn el Arap, Tel Abyad ve Kamışlı hattı ile güney doğusunda Rakka’ya inen bölge bu terör örgütünü beslemeye devam ediyor. Türkiye’ye yönelik çok sayıda terör saldırısının merkezi de buralarda. Kamışlı’dan, Ayn el Arap’tan giriş yapan teröristlerin gerçekleştirdiği saldırılar halen hafızalarda. ABD’nin Münbiç dahil olmak üzere çok sayıda bölgede varlığı da kafa yorulan bir başka konu.</p>
<p>Türkiye’nin baskısıyla Zeytin Dalı’na yumuşak tonda tepki vermeyi tercih eden ABD’nin, Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki bölgede daha sert bir direnç göstereceği belirtiliyor. Bölgede Amerikan unsurlarının ve üslerinin varlığı da bu tezi kuvvetlendiriyor. Pentagon’dan yapılan açıklamalarda da bunun işaretlerini görebiliyoruz.</p>
<p>PYD-YPG terör örgütünün Afrin’deki unsurlarını sahiplenmeyen ancak diğer terör bölgelerine yönelik bir eleştiri getirilmemesi dikkat çekici. Votel’in sözünü ettiğimiz Rakka ziyareti de yine bu çerçevede dile getirilebilir. Pentagon yalanlasa da bu ülkenin, Türkiye-Suriye sınırındaki Tel Abyad’a yığınak yaptığı yönündeki bilgilerin haberlere yansıması da dikkat çekici.</p>
<p><strong>Şam Yönetimi Detayı</strong></p>
<p>Bir diğer merak edilen konu, Astana sürecinin aktif aktörleri Rusya ve İran’ın sözü edilen bölgelere olası bir harekata yönelik tavrının aynı olup olmayacağı yönünde. Bu noktada kamuoyunda iki görüş öne çıkmakta. Birinci görüşe göre, benzer şekilde yoğun diplomasi yürütülerek bu bölgelere yönelik harekat adım adım planlanabilir.</p>
<p>İkinci görüşe göre ise, bu bölgelere operasyon planlaması, Şam yönetimiyle temas kurularak gerçekleştirilebilir. Bu görüş sahipleri, “böyle bir hamle yapılırsa Rusya ve İran’ın desteği de sağlanır ve PYD militanları bölgeden temizlenirken ABD’nin de bölgeyi terk etmesinin önü açılır” yorumunu öne çıkarıyor. Başbakan Yıldırım’ın gazetecilere yaptığı şu açıklama, önümüzdeki dönemde Şam yönetimiyle ilgili önemli gelişmeler olabileceği yorumlarına neden oldu: “Rejimle de Rusya üzerinden mutabakat sağlandı.</p>
<p>Suriye merkezi hükümeti ile alt düzeylerde konuşuluyor. 7 yıldır yaşadıklarımızı göz önüne alırsak kolay olmuyor. Geldiğimiz noktada rejim de işin parçası. Bunu yok sayamayız.”</p>
<p>Bu açıklama, Zeytin Dalı Harekatı açısından önemli bir diplomasi hamlesi olarak yorumlanırken, “Rejimi yok sayamayız” sözleri basın organlarında “önemli detay” şeklinde yer buldu.</p>
<p>Henüz ilk günlerini yaşadığımız ve gelecekte çok sayıda önemli gelişmeyi tetikleyebilecek Zeytin Dalı Harekatı sürerken, gelecek günler kritik gelişmelere gebe gözüküyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Edward J. Erickson: “Zeytin Dalı Harekatı Amerika’nın Planını Bozdu”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-edward-j-erickson-zeytin-dali-harekati-amerikanin-planini-bozdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengiz Şişman]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:50:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Şişman]]></category>
		<category><![CDATA[Edward J. Erickson]]></category>
		<category><![CDATA[İncirlik Hava Üssü]]></category>
		<category><![CDATA[Körfez Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı Harekatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1607</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Edward J. Erickson’dan Yörünge’ye Önemli Açıklamalar&#8230; “Zeytin Dalı Harekatı Amerika’nın Planını Bozdu” Türklerin bu son (Afrin) kararı Amerikalıların ellerini kollarını bağlamış oldu. Amerikalıları zor durumda bıraktı. Çünkü eğer bizim bundan sonra yapacaklarımız Türklerin çıkarlarına ters düşerse, onların yapacağı tek şey İncirlik Hava Üssü’nü kapatmak olacaktır. Eğer burayı kapatırlarsa biz bölgede şu anda yürüttüğümüz operasyonlarımızı sürdüremeyiz. Prof. Edward J. Erickson, askerî ve akademik kariyeri olan önemli bir isim. 1991’de Körfez Savaşı’nda 3. Zırhlı Tümen Topçu Harekat Subayı olarak görev yapan Erickson, İzmir’de NATO subayı olarak da bulunmuş. 1995’te IFOR bünyesinde Saraybosna’da, 2003’te Irak’ın işgalinde 4. Piyade Tümeni’nde, 2007-2008 yılları arasında ise Bağdat’ta Irak Savunma Bakanlığı’nda görev almış. Siyaset bilimi dersleri veren Prof. Erickson, aynı zamanda Osmanlı ve modern Türkiye askerî tarihini en iyi bilen akademisyenlerden birisi. Türkiye’nin PYD-YPG unsurlarına yönelik başlattığı Afrin Zeytin Dalı Harekatı sonrası Prof. Erickson ile Türkiye, ABD ve NATO ilişkilerinin geleceğini konuştuk. Uzman olduğunuz alanlar ışığında sizinle bugün Türkiye’nin son dönemlerde içinde bulunduğu bazı siyasî ve askerî gelişmeleri konuşmak istiyoruz. Ama öncelikle Amerika’nın Ortadoğu’ya olan genel ilgisinden bahsedelim biraz. Hepimizin bildiği petrol ve silahtan başka ne tür bir ilgisi var Amerika’nın Ortadoğu’ya? Değişen şartlar Amerika’nın çıkarlarını burada nasıl etkiledi? Önceleri ilgimizin temelinde tabii ki bir enerji &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Edward J. Erickson’dan Yörünge’ye Önemli Açıklamalar&#8230;</strong><br />
<strong> “Zeytin Dalı Harekatı Amerika’nın Planını Bozdu”</strong></p>
<p><strong>Türklerin bu son (Afrin) kararı Amerikalıların ellerini kollarını bağlamış oldu. Amerikalıları zor durumda bıraktı. Çünkü eğer bizim bundan sonra yapacaklarımız Türklerin çıkarlarına ters düşerse, onların yapacağı tek şey İncirlik Hava Üssü’nü kapatmak olacaktır. Eğer burayı kapatırlarsa biz bölgede şu anda yürüttüğümüz operasyonlarımızı sürdüremeyiz.</strong></p>
<p><em>Prof. Edward J. Erickson, askerî ve akademik kariyeri olan önemli bir isim. 1991’de Körfez Savaşı’nda 3. Zırhlı Tümen Topçu Harekat Subayı olarak görev yapan Erickson, İzmir’de NATO subayı olarak da bulunmuş. 1995’te IFOR bünyesinde Saraybosna’da, 2003’te Irak’ın işgalinde 4. Piyade Tümeni’nde, 2007-2008 yılları arasında ise Bağdat’ta Irak Savunma Bakanlığı’nda görev almış. Siyaset bilimi dersleri veren Prof. Erickson, aynı zamanda Osmanlı ve modern Türkiye askerî tarihini en iyi bilen akademisyenlerden birisi. Türkiye’nin PYD-YPG unsurlarına yönelik başlattığı Afrin Zeytin Dalı Harekatı sonrası Prof. Erickson ile Türkiye, ABD ve NATO ilişkilerinin geleceğini konuştuk.</em></p>
<p><strong>Uzman olduğunuz alanlar ışığında sizinle bugün Türkiye’nin son dönemlerde içinde bulunduğu bazı siyasî ve askerî gelişmeleri konuşmak istiyoruz. Ama öncelikle Amerika’nın Ortadoğu’ya olan genel ilgisinden bahsedelim biraz. Hepimizin bildiği petrol ve silahtan başka ne tür bir ilgisi var Amerika’nın Ortadoğu’ya? Değişen şartlar Amerika’nın çıkarlarını burada nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Önceleri ilgimizin temelinde tabii ki bir enerji kaynağı olan petrol vardı. Ancak günümüzde işlerin boyutu çok değişti. Amerika bugün enerji ihraç eden ülkelerin başında geliyor. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan’la enerji ihracatı konusunda başa baş gidiyoruz ve neredeyse onları geçmek üzereyiz. Dolayısıyla bugünkü ilgimizin temelinde yatan daha önemli başka şeyler var. En önemlilerinden birisi bölgesel istikrarı sağlamak, ikincisi de İran’ın ve Rusya’nın bölgedeki etkisini en aza indirmek. Bence şu anda Amerika’nın bölgeye olan ilgisinin arkasındaki iki temel saik bunlar.</p>
<p><strong>Ortadoğu ülkeleri arasındaki siyasî ve askerî rekabetin yakın bir gelecekte sıcak savaşa dönüşebileceğini düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Ben açıkçası devletler arasında bir savaş olacağını öngörmüyorum yakın gelecekte. Ancak büyük oyuncular, mesela İran, Suudi Arabistan, Amerika ve Rusya, vekalet savaşlarına devam edecekler. Onun haricinde Amerika ve İran arasında, İsrail ve İran arasında ya da Suudi Arabistan ve İran arasında doğrudan bir sıcak savaş olmaz. Askerî çatışmalar devam edecektir, ama bunlar vâsiler aracılığı ile sürdürülecektir. Bu bağlamda benim için önemli sorulardan bir tanesi Amerika’nın Irak’ta daha uzun süre kalıp kalamayacağıdır. Iraklılar bizim orda kalmamıza izin verecekler mi? İkinci soru da Amerika’nın Suriye’de kalıp kalamayacağıdır. Suriye’de şu an yaklaşık 2.000 Amerikan askeri var ve bizim orada kimse ile tam bir anlaşmamız yok. Rusların Esad rejimi ile anlaşması var ama Amerika’nın yok. Amerika orada dışarıdan bir oyuncu gibi&#8230;</p>
<p><strong>Bu Amerikalılar için hayatî bir soru tabii&#8230;</strong></p>
<p>Tabii ki öyle. Eğer 2010’da olduğu gibi Irak bizim oradan çıkmamızı isterse, o zaman Amerika’nın Suriye’deki pozisyonu da çok kırılgan hale gelecek. Çünkü Suriye’ye ulaşmak için Amerika’nın Irak hava sahasını kullanması gerekiyor. Dolayısıyla şu an Ortadoğu’da Amerika’nın varlığı konusunda Irak anahtar role sahip.</p>
<p><strong>Amerikalılar Irak’ta Ciddi Sorun</strong></p>
<p><strong>Irak Amerika’nın çıkmasını isteyecek mi sizce? Yoksa çok değişkenli bir denklem mi bu hala?</strong></p>
<p>2008, 2009 ve 2010’da Amerika ve Irak arasındaki en önemli konu oradaki Amerikan askerlerinin ve diğer Amerikalıların durumlarıydı. Mesela bir Amerikalı suç işlediğinde Iraklı mahkemeler tarafından mı yoksa Amerikan askerî mahkemesi tarafından mı yargılanacaktı. Bu konularda hiç bir zaman bir anlaşmaya varılamadı. Bugün de durum bundan daha iyi değil. Yani pek çok konuda anlaşmazlıklar sürüyor. Dolayısıyla bence Amerika’nın Irak’ta kalıp kalmaması çok ciddi bir sorun. Görünen odur ki Amerikalılar Irak’ı kademeli olarak terk edecekler ve bir kaç yıl içinde de bizim oradan tamamen çıkmamız istenecek. Çünkü bizim orada daha fazla varlık göstermemizi istemiyorlar.</p>
<p><strong>Bu yüzden mi Amerika Suudi Arabistan’a ve Körfez ülkelerine daha çok yanaşıyor? Yani Irak’tan çıkma durumunda Amerikalıların barınacağı yeni yerlere mi ihtiyacı olacak? Özellikle de askerî açıdan?</strong></p>
<p>Şuan Katar ve Kuveyt’te de askerî üsler var zaten. Ancak bunlar asıl olarak hava üsleri ve lojistik üsler. Savaş çıktığında asker sevkiyatı için uygun yerler. Ama asıl ihtiyacımız olan Irak’ta serbestçe girip çıkabileceğimiz ve içinde hava üssünün de olduğu tam teşekküllü bir askerî üs.</p>
<p><strong>Rusya’nın ve Çin’in bölge üzerinde artan etkisi ile Amerika nasıl başa çıkacak?</strong></p>
<p>Rusya geçen sene Esad rejimi ile bir anlaşma imzaladı. Orada daimî bir askerî üsleri olacak. Biz de geçen Aralık ayında ilk defa İsrail ile daimî bir askerî üs kurmak üzere anlaştık. Bu konu henüz çok fazla basında tartışılmadı. Yani Amerikalıların İsrail’de daimî bir askerî üsleri olacak. Bu bir anlamda İncirlik Amerikan üssünün güneydeki karşılığı olacak.</p>
<p><strong>Bu üs yapılmaya başladı mı?</strong></p>
<p>Okuduklarıma göre Aralık ayında ilk kazma vurulmuş. Ancak nerede olduğunu bilmiyorum.</p>
<p><strong>Biliyorum sizin uzmanlık alanınız değil ama, acaba bu gelişmenin İsrail-Filistin sorunu üzerine etkisi ne olur, bu konuda bir şeyler söylemek ister misiniz?</strong></p>
<p>Şimdiye kadar İsrail ile resmî bir askeri anlaşmamız yoktu. Ancak siyasetçilerimiz her zaman “İsrail bizim müttefikimizdir” tabirini kullanıp durdular. Bu hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar için geçerli. Şüphesiz ki İsrail ile ortak çıkarlarımız mevcut. İran konusu mesela. Ama Japonya’ya Filipinler’e ya da NATO ülkelerine olduğu şekliyle İsrail’e karşı resmî bir sözümüz ya da yükümlülüğümüz yok. Yeni kurulacak olan tam teşekküllü askerî üs bir anlamda İsrail-Amerikan ilişkilerinin resmiyet kazanması yönünde bir gelişme&#8230; Bir noktada Amerika, İsrail ile resmi olarak güvenlik ya da savunma işbirliği anlaşması yapacak.</p>
<p><strong>Böyle bir işbirliği aslında gayrı resmî olarak hep yok muydu?</strong></p>
<p>Evet vardı. Ama resmî değildi. İşlerin resmiyete dökülmesi Trump yönetiminde hız kazandı. Trump’ın gündeminde sadece Kudüs yok. Buna benzer büyük konular da var. Şimdilik fazla tartışılmıyor ama bence bir kaç yıl içinde herkes İsrail ile yapılacak olan bu savunma paktı hakkında konuşuyor olacak. Bu bir saldırı değil, savunma paktı olacak. NATO’nun 5. Maddesinde olduğu gibi yani.</p>
<p><strong>“Amerika’nın Derdi Kürt Devleti Kurmak Değil”</strong></p>
<p><strong>Şimdi biraz daha kritik konulara geçelim. Türkiye açısından tabii. ABD ve Türkiye iki NATO ülkesi. Ancak ABD, Türkiye’nin terörist grup olarak kabul ettiği PKK’nın bir uzantısı olan PYD-YPG’yi destekliyor. Türkiye bundan rahatsız. İki NATO üyesi bu konuyu nasıl çözecekler?</strong></p>
<p>ABD Suriye’de oyuncu olmak ve gelişmelerin parçası olarak kalmak istiyor. 2014’ten sonra oraya Rusya, İran ve Hizbullah girdi ve Esad’a yardım etmeye başladılar. Eğer oyuncu olarak kalmak istiyorsak bizim de zeminde bir müttefikimizin olması gerekliydi. Önceleri Özgür Suriye Ordusu ile ittifak yaptık. Üyelerinin bazılarını Ürdün’e götürüp eğitim verdik. Ve proje için yaklaşık 300 milyon dolar harcadık. Ama bu proje yürümedi. Daha sonra dönüp yeni değerlendirmeler yaptık ve asıl düşman DEAŞ’a karşı kim bizimle savaşır diye düşünmeye başladık. Ve bu noktada PYD bize en uygun müttefik olarak göründü. Önce onlara eğitim verdik, daha sonra da silah. Böylelikle yeni bir ittifak kurmuş olduk. PYD ile işbirliği yaparak İran ve Rusya’nın etkisini de dengelemiş olduk. Yani bizim asıl derdimiz oradaki Kürt ayrımcılığını desteklemek ya da Kürt devleti kurmak değil. Bizim asıl derdimiz Rusya, İran ve Hizbullah’ın etkisini bölgede en aza indirmek. Anlaşmamıza göre PYD’ye verdiğimiz silahları daha sonra bize geri vereceklerdi. Türkiye’ye de bunun böyle olacağının sözünü vermiştik. Şimdi DEAŞ konusu neredeyse tamamen çözüldü. Ama zannetmiyorum ki PYD bu silahları ABD’ye geri versin. Bu da bir sorun tabii. PYD, Afrin’de de varlık gösteriyor. Türkiye’nin iddiasına göre burada 8-10 bin PYD üyesi konuşlanmış vaziyette. Ancak rakamın bu kadar yüksek olduğunu düşünmüyorum. Ama orada olanların elinde Amerikan silahları da vardır muhtemelen.</p>
<p><strong>Türkiye bu yüzden şu anda Afrin’e askerî operasyon düzenliyor&#8230;</strong></p>
<p>Evet, çünkü onların ellerinde roketler var ve bunları Türkiye’yi taciz etmek için kullanabilirler. Aynen Hizbullah’ın ve Hamas’ın İsrail’e attığı roketler gibi. Türkler şuan Afrin’e gidip oraları temizlemeye çalışıyor. Ama şunu tekrar etmek isterim, Amerika ne bağımsız Kürdistan’ı destekliyor ne de PKK’yı destekliyor. Bizim için PYD sadece DEAŞ’a karşı ittifak ettiğimiz bir güçtü. Benim şahsi görüşüme göre Amerika’nın bu ittifakı baştan itibaren yeterince düşünülmemiş ve yönetilememiş bir operasyondu.</p>
<p><strong>“Amerika Biraz Daha İleri Giderse Türkler İncirlik’i Kapatabilir.”</strong></p>
<p><strong>Sonuçta Türkiye Amerika’nın bütün uyarı ve ihtarlarına rağmen Afrin’e girdi. Türk-Amerikan ilişkileri bundan nasıl etkilenecek?</strong></p>
<p>Ben tarihe bakıyorum. 1974’te Türkiye, Amerika’nın bütün uyarılarına rağmen Kıbrıs Harekatı’nı başlattı, Amerikalılar Türkleri 1990’larda “Kuzey Irak’a girmeyin” diye bir çok defa uyardı. Amerikalılar Türkleri Kardak konusunda “Yunanlıları çok sıkıştırmayın” diye de uyardı. Ancak Türkler, bu uyarıların hiç birini dinlemedi ve kendi çıkarları için ne gerekiyorsa onu yaptılar. Demem odur ki Amerika’nın uyarıları hiç bir zaman Türkleri yapacakları işlerden alıkoymuyor. Türklerin bu son (Afrin) kararı aslında Amerikalıların elini kolunu bağlamış oldu. Onları daha zor durumda bıraktı. Çünkü eğer bizim bundan sonra yapacaklarımız Türklerin çıkarlarına ters düşerse, onların yapacağı tek şey İncirlik Hava Üssü’nü kapatmak olacaktır. Eğer burayı kapatırlarsa biz bölgede şu anda yürüttüğümüz operasyonlarımızı sürdüremeyiz. Suriye’deki operasyon kabiliyetimiz yarı yarıya azalır. Türkler baskıya boyun eğmiyorlar…</p>
<p><strong>Yani şu an Amerikalılar Türklerden daha zor durumda öyle mi?</strong></p>
<p>Evet, Türkiye’nin askerî harekatı bizi çok zor durumda bıraktı. Aslında bence Amerika kendi kendisini çok zor duruma soktu. Afrin’de Türkler halihazırda Ruslarla koordineli çalışıyorlar. Amerikalıların Suriye’de beraber hareket edeceği kimse yok ama Rusların var. Dolayısıyla Türkler olası bir Türk-Rus çatışmasından kaçınmak için şuan Ruslarla işbirliği yapıyor.</p>
<p><strong>Sizce Türkiye bu operasyon sonucunda istediğini elde edebilecek mi?</strong></p>
<p>Bence edecek. Türklerin istediği Dicle’nin batısı ile Hatay arasında güvenli bir bölge oluşturmak. Böylelikle güneyden gelebilecek saldırıları kontrol altına almak. Bunu yapabilecekler gibi görünüyor.</p>
<p><strong>“Türkiye İçin En Kritik Soru: Suriye’de Kalacak mı, Kalmayacak mı?”</strong></p>
<p><strong>Türkiye genel anlamda Suriye’de ne yapabilir ya da yapmalıdır?</strong></p>
<p>Tarihsel olarak Kuzey Irak’ta Kürtlere ne yaptıklarına baktığımızda şunu görürüz ki oraya girdiler, PKK’lıları ve kaynaklarını önemli ölçüde etkisiz hale getirdiler. Ve daha sonra geri çekildiler. Şimdi de Fırat Kalkanı operasyonuyla önce El-Bab’a girdiler, ardından Afrin’e. Bu noktada Türkiye için kritik soru şu olacaktır: “Burada kalmalı mıyım yoksa gitmeli miyim?” Sorun şu ki eğer kalmaya karar verirsen bu çok pahalıya patlayan bir operasyon olur. Çünkü bir yerde uzun süre asker barındırmak, o askerleri geri gönderip tekrar yerine yenilerini getirmek çok maliyetli işlerdir. Ancak Türkiye bölgeden hemen çekilirse de sorun bitmiyor. Yarın öbür gün oralarda YPG’nin tekrar ortaya çıkmayacağının garantisi nedir? PKK olayında böyle olmadı mı? Ya da oralar sonuçta tekrar Suriye’ye ve de dolayısıyla Rusya’ya bırakılmış olmuyor mu? Burada Türkiye’nin uzun vadede güvenliğini sağlayacak olan nedir?</p>
<p><strong>Bu ciddi bir paradoks tabi ki. Kısa dönemde Türkiye açısından çözüm sağlansa da uzun vadede bunun bir garantisi yok.</strong></p>
<p>Aynı şey İsrail’in başına geldi. Güney Lübnan’ı 15 yıl boyunca işgal ettiler. Ve orada kendilerine göre bir tampon bölge oluşturduktan sonra geri çekildiler. Daha sonra da periyodik olarak oralara öncü birlikler gönderip kontrol ettiler. İsrail ordusu bu operasyonlara bir isim bile bulmuştu: “Çimleri biçmek”. Yani çimler uzayınca gidip biçmek gerekiyordu. Şimdi Gazze’de aynı şeyleri yapıyorlar. Türkiye de bu paradoksla karşılaşacak. Orada kalmanın çok maliyetli ve siyasî olarak da tehlikeli bir şey olacağını anlayacaklar. Benim tahminim eğer kalmaya karar verirlerse en geç bir yıl içerisinde geri çekilirler. Ve daha sonra oralara keşif güçleri gönderirler.</p>
<p><strong>Ama kimse kuzey Suriye’de bir “Lübnanlaşma” olmasını istemez herhalde.</strong></p>
<p>Evet. Bu güzel bir benzetme oldu…</p>
<p><strong>Beşar Esad’ın tüm bu olanlara karşı tepkisi ne olur?</strong></p>
<p>Türkiye’nin bu tavrı karşısında Esad’ın çok rahatsız olduğunu tahmin etmek zor değil. Öte yandan bu konunun Türkiye ile Rusya arasında tartışılıyor olmasında da gayet memnundur. Bölgede Amerika hariç hiç kimse silahlı bir YPG varlığı görmek istemiyor. Aslında ironik olarak Türkler bir anlamda Esad’ın işini görüyorlar. Ona iyilik yapıyorlar. Türkler eninde sonunda Kuzey Suriye’den çıkacaklar. Ama bu Esad’ın ordusu yeterince güçleninceye, gelip bölgeyi tekrar kontrol altına alıncaya kadar olmayacak.</p>
<p><strong>Amerika’nın Esad’a karşı tavrı bundan sonra ne olacak?</strong></p>
<p>Obama yönetimi “rejim değişikliği”nden “Esad yakın dönemde çözümün bir parçası ama uzun vadede değil” noktasına geldi. Trump yönetiminin tavrı ise bu konuda daha da belirsiz. Benim tahminim Esad ve Rusya, Suriye’nin kontrolünü yeniden sağlarken Amerika kafasını başka tarafa çevirecek.</p>
<p><strong>“Zeytin Dalı Harekatı Türk Amerikan İlişkileri Etkilemez.”</strong></p>
<p><strong>Rusya Türkiye’ye Zeytin Dalı Operasyonu için neden yeşil ışık yaktı peki? Amaçlarından birisi Türkiye ile Amerika arasında bir gerilim yaratıp Türkiye’yi NATO’dan uzaklaştırmak olabilir mi? Daha da önemlisi Amerikan-Rus soğuk savaşında Türkiye yeni bir savaş alanı haline dönüşebilir mi?</strong></p>
<p>Eğer Putin NATO üyelerinin arasını açmak istiyorsa bunu kesinlikle yapabilir… NATO ittifakını istikrarsızlaştırmak ABD’nin Avrupa’daki pozisyonunu zayıflatır… Ve Zeytin Dalı Operasyonu Amerika ve Türkiye’yi karşı karşıya getirebilir. Afrin’de YPG’nin yanında hiç bir Amerikan gücü yok. Dolayısıyla sahada her hangi bir Türkiye-Amerika çatışması riski yok. Eğer Türkler operasyonu kısa zamanda bitirir ve fazla sivil zayiatına yol açmazlarsa, bunun Amerikan-Türk ilişkilerine bir etkisi olacağını düşünmüyorum.</p>
<p><strong>“15 Temmuz Darbesinin Arkasından Fetullah Gülen Çıkarsa Şaşırmam.”</strong></p>
<p><strong>Şimdi biraz konuyu Türkiye’nin iç meselelerine getirmek istiyorum. Malumunuz yaklaşık bir buçuk yıl önce Türkiye’de başarısız bir darbe girişimi oldu. Türkiye’yi tanıyan bir asker olarak bu darbeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Kim yaptı? Niye yaptı? Hedef kimdi?</strong></p>
<p>Buna çok tatmin edici bir cevabım yok. Son 5-6 yılda Türkiye ordusunun yapısı çok değişti. Genelkurmay Başkanının yetkileri önemli ölçüde azaltıldı ve ordu en genel anlamıyla sivillere bağlandı. Bence 15 Temmuz’da hedef çok net olarak Erdoğan ve onun yakın çevresiydi. Ancak bu, bildiğimiz klasik darbeler gibi değildi. Önceki darbelerin çoğunda Genelkurmay Başkanları işin içindeydi. Ancak bu darbede işin arkasındaki asıl mimar kimdir bilemiyorum. Bu konuda iyi bir cevabım yok maalesef.</p>
<p><strong>Birileri yaptı birileri etti derken, “onlar” dediğimiz kimler olabilir? Malumunuz Türkiye’deki yaygın kabul ve Türkiye’nin resmî tezi darbeyi planlayanın, organize edenin ve sahneye koyanın FETÖ olduğu. Ancak bunu yaparken de dışarıdan yardım aldığı.</strong></p>
<p>Şundan çok eminim ki CIA bu işin içinde yok. FETÖ mü yaptı? FETÖ öyle bir örgüt ki orduya, bürokrasiye, siyasete, medyaya, her yere, kilit mevkilere adamlarını yerleştirdi. Ancak bütün bu organizasyon nasıl bir araya geldi, Fetullah Gülen bunları nasıl koordine etti, bilemiyorum. Darbe çok büyük bir fiyaskoydu. Çok kötü planlanmış ve çok kötü yönetilmişti.</p>
<p><strong>Bu plansızlık ve başarısızlık yüzünden mi CIA kesinlikle bu işin içinde yoktur diyorsunuz?</strong></p>
<p>Evet, CIA ya da başka profesyonel bir ekip bir şekilde yardım etseydi çok daha sofistike ve iyi planlanmış bir darbe ile karşı karşıya kalırdık. Bu beceriksizlik ve sakarlık yüzünden işin içinde profesyonel planlayıcıların olmadığını düşünüyorum. Bütün bu yaşananların arkasından Fetullah Gülen çıkarsa hiç şaşırmam.</p>
<p><strong>Türkiye’deki bir çok insan şu şekilde akıl yürütüyor. Darbeyi FETÖ organize etti ama Amerika’dan da yardım aldı. Zira son 50-60 yılda dünyadaki rejim değişiklerine ve darbelere bakıldığında Amerika bir şekilde işin içinde. Dolayısıyla bu darbede de işin içinde olmalı…</strong></p>
<p>1953’te İran’a, 1961’de Küba’ya baktığımızda, ya da Irak ve Libya’ya baktığımızda Amerika buradaki rejim değişiklerinin içinde. Çok doğru. Ülkemiz maalesef bu konuda kötü bir sicile sahip. Dolayısıyla Türkiye’de bir çok insanın böyle düşünmesi anormal değil. Dışarıdan bakıldığında Amerika işlerini bu şekilde yürütüyor diye düşünülüyor. Bence her konuda bu yaklaşım doğru değil. Ama yine de kim bilir?</p>
<p><strong>“Türkiye, Savunma Sanayiinde Dünya İle Rekabet Edecek Hale Geldi.”</strong></p>
<p><strong>Sizin gibi bir askeri ve aynı zamanda da askerî tarihçiyi bulmuşken biraz da Türkiye’nin askerî kabiliyet ve kapasitesinin sınırlarını konuşmak isabetli olacak kanaatindeyim. Türk Silahlı Kuvvetleri yerli silah üretimini % 60’a çıkartmış durumda. Son dönemlerde Türkiye ile ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin ilişkilerindeki gerilimin nedenlerinden birisi bu olabilir mi? Çünkü bu silah piyasasında yeni bir rakip demek aynı zamanda…</strong></p>
<p>Normalde eğer ABD bir ülkeye silah satıyorsa ya da veriyorsa onu bir takım şartlara bağlar. Onun kullanım yerleri ve amaçları bellidir. 1980’lerden başlayarak Türkiye silahlanma açısından kendine yeten özerk bir hale gelmek için çaba göstermeye başladı. Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi Genelkurmay Başkanları hep bu özerkliğin peşinde koştular. Ve her türlü silahı kendileri üretmek istediler. Şimdi artık tanklar, savaş helikopterleri, füzeler üretecek düzeye geldiler. Amerika bunun farkında. Türkiye artık Fransa, İngiltere, Brezilya hatta Rusya ve Çin gibi ülkelerle uluslararası silah pazarında rekabet edecek hale gelmeye başladı. Tabii henüz kimse Amerika ile rekabet edecek durumda değil. Zira Amerika’nın üretip sattığı savaş ve nakliye uçakları teknolojik olarak çok daha ileri düzeyde. Türkiye’nin üretip sattıkları ile Amerika’nın üretip sattığı silahlar aynı kulvarda rekabet etmiyorlar. Ama Türkler Ruslarla, Brezilyalılarla, Güney Afrikalılarla, Fransızlarla rekabet halinde. Bizim ürettiğimiz Patriot savunma füzelerini, savaş gemilerini ya da F35 savaş uçaklarını Türkiye belki 20 yıl sonra üretebilecek. Yani şu anda ABD ve Türkiye silah pazarında bir rekabet içinde değil. Dolayısıyla bu konu, Amerika ile Türkiye arasındaki gerilime katkıda bulunabilecek bir konu değil. Ancak Türkiye’nin geldiği bu yerin Rusları, Brezilyalıları ya da Fransızları rahatsız etmediğini söylemek mümkün değil.</p>
<p><strong>Ama bu gelişmeler Türkiye’yi silah pazarında Amerika için potansiyel bir rakip yapmaz mı? Sonuçta her bir silah üreten ülke kendi askerî-endüstriyel kompleksini inşa etmeye çalışıyor.</strong></p>
<p>Tabii tabii. Kesinlikle. Dünyada çok büyük bir silah pazarı var. Ve bu pazar çok karlı bir pazar. Türkler mesela Iraklılara silah satıyorlar. Pakistan ile yeni bir anlaşma imzaladılar. Amerikan silahlarını kullanan bazı ülkeler Türkiye gibi yerlerden silah almayı tercih ediyor; zira bu silahlar, Amerikan silahlarında olduğu gibi her hangi bir koşulla gelmiyor. Sözgelimi şuan Amerika’da Pakistanlılar tarafından parası ödenmiş savaş uçakları bekliyor. Çünkü Amerikan Kongresi uçakların teslimatını hala onaylamadı. Türkler piyasayı yokluyorlar. Görünen o ki Türkiye önümüzdeki 10-15 yıl içinde orta düzey büyüklükte, daha ziyade ikinci ve üçüncü dünya ülkelerine silah satan bir ülke olacak.</p>
<p><strong>“Türkiye’nin Kendini Savunmak İçin S 400’lere İhtiyacı Var.”</strong></p>
<p><strong>Son zamanlarda Türk Silahlı Kuvvetleri silah temininde farklı kaynaklara yöneliyor. (Rusya ile S-400 anlaşması ve Fransa ile ortak füze üretimi vs.) ABD için bu durum bir sorun. Oysa bir NATO ülkesi olan Yunanistan da daha önce Rusya ile benzer bir anlaşma yapmıştı. Türkiye’nin ve Amerika’nın bu tavırlarını nasıl açıklamak gerekir?</strong></p>
<p>S-400 çok yüksek kapasiteli bir savunma sistemi. Hem Stealth hem de daha konvansiyonel füzelere karşı çok etkin. Türkiye’nin şimdiye kadar böyle bir sistemi yoktu. 2011-2012 yıllarında NATO Türkiye’nin güneyine Patriot füzeleri yerleştirdi. Bunlar Amerikan, Alman ve Hollanda füze bataryalarıydı. Bir anlamda Türkiye’nin savunmasını NATO füzeleri yapıyordu. Ancak Türkiye füzeleri kendi satın almak istediğinde Amerika satmadı. Neden olduğunu bilmiyorum. Bu noktada Rusya onlara teklif götürdü. Ve sistemi satın almak için de onlara borç para vermeyi önerdi. Bunlar tabii çok yüksek teknolojiye sahip silahlar. Sofistike işletim sistemleri, kara kutuları falan var. Ama anladığım kadarı ile Ruslar bu sistemleri ve kara kutuları verme taahhüdünde henüz bulunmadılar. Yani bir anlaşma yapıldı ama ödemenin nasıl olacağı, bu kara kutuların verilip verilmeyeceği konuları hala muallakta.</p>
<p><strong>Türkiye açısından bakıldığında bu cazip bir anlaşma mı sizce?</strong></p>
<p>Öyle. Her ne kadar yapmamış olmalarını arzu etsem de, öyle. Eğer İran’dan, Irak’tan ya da Suriye’den balistik füze tehdidi altındaysa o zaman Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Yani neden ülkeni savunmak için Amerikan veya Alman ya da Hollanda füzelerine bağlı kalasın ki! Türkiye her zaman her alanda kendine yeten bir ülke olmak istiyor. Türkiye, NATO’da askerî açıdan kendi kendine yeten belki de ender bir iki ülkeden birisi. Diğer ülkelerin hepsi askerî kaynak ve mühimmata sahip olma konusunda işbirliği yapıyor. Önümüzdeki bir iki yıl içerisinde İngiliz ve Fransızlar ortak bir uçak gemisi yapacaklar. Hollanda bütün tanklarını tasfiye etti ve bir savaş durumunda Alman tanklarına güveniyor. Bütün NATO üyeleri masraflarını azaltacak yollar peşinde. Bunun tek istisnası Amerika, Fransa ve Türkiye.</p>
<p>Türkiye stratejik olarak tam bağımsız ve özerk bir ülke haline gelmek istiyor. Uçakları, gemileri, tankları olsun istiyor. Ve bu da askerî siyaset ve stratejilerine uyuyor aslında. Dolayısıyla Ruslarla yapılan anlaşma Türkler açısından mantıklı. Ancak bu, ABD ve NATO için endişe verici, zira çoğu insan bunu Türklerin Rusya merkezli yapılara kaydığı şeklinde yorumluyor. Ben böyle düşünmüyorum. Türkiye pragmatik olarak kendi planlarına uygun silahları satın alıyor.</p>
<p><strong>Son olarak Türkiye-NATO ilişkisine değinelim isterseniz. Bu gelişmeler ışığında ilişkinin geleceği nasıl olacak?</strong></p>
<p>Bence çok değişen bir şey olmayacak. Ancak şöyle bir problem var: Ruslardan alınan bu silahlar NATO savunma sistemi ile uyumlu değil. Eğer Türkiye bunları alırsa ve NATO da Rusya ile savaşa girerse burada bir sorun çıkacak. NATO’nun savunma hattında bir boşluk doğacak. Bu da ciddi bir sorun tabii. Bu arada, Suudi Arabistan, elinde Amerikan Patriotları olmasına rağmen, S-400 sistemini almak için anlaşma yaptı. Aynı şekilde Hintliler ve Çinliler de. Bunlar ilginç gelişmeler&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
