<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>protesto &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/protesto/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 24 Sep 2022 16:45:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>protesto &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İran Türkiye Olur Mu?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iran-turkiye-olur-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iran-turkiye-olur-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Sep 2022 16:45:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[protesto]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18486</guid>

					<description><![CDATA[1979’da İran’da gerçekleşen devrimin ardından, Türkiye’yle İran’ın birbirlerine olan bakış açılarıyla yaklaşım tarzları büyük ölçüde değişti. Bir monarşi olmasına rağmen devrimden önceki şahlık idâresi, bugünkü düzene nispetle Türkiye’nin laik cumhuriyet rejimiyle daha büyük benzerlikler gösteriyordu. Biri 1923’te Türk, diğeri ise 1925’te Fars milliyetçiliği üzerine kurulan bu iki rejimin birleştikleri nokta, Batı’ya öykünen modern bir toplum oluşturmak hevesiydi. Hedeflerinde modernlik ve Batılılaşma olan bu iki rejimin ideolojik bazda birbirleri için tehdit algısı oluşturmaları akla yakın bir ihtimal değildi. Devrim iki ülkenin birbirlerine olan bakış açılarının değişmesinde bir milât teşkil etti. İran’da devrimden sonra doğası itibarıyla Kemâlist cumhuriyeti tasvip etmeyen muhalif karakterli bir rejimin kurulması ve ayrıca resmen ifade edilmese de yeni yönetimin devrim ihracı gibi ayağı yere basmayan niyetlerinin olması mevcut algıyı değiştirdi. Algının değişmeye başlamasıyla birlikte, hükûmetler nezdinde geçmişte olduğu gibi komşuluk ve ikili ilişkiler devam etse de rejimlerin birbirlerine olan bakış açılarıyla tavır alışları değişti. Medyanın İran’daki rejimi sürekli olarak gerilik, karanlık ve mollalıkla yaftalaması, bu ülkeye ilişkin zihnimizde irrasyonel bir algının oluşmasına ve de İran gerçeğini sadece onun üzerinden değerlendirmemize yol açtı. Gerçekte İran’daki Türkiye algısı da bundan hiç farklı değildi. Yönetim erkini elinde tutan mollaların gözündeki Türkiye bir dârü’l-harpti. Her iki ülkenin de birbirleriyle ilgili kanaat ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>1979’da İran’da gerçekleşen devrimin ardından, Türkiye’yle İran’ın birbirlerine olan bakış açılarıyla yaklaşım tarzları büyük ölçüde değişti. Bir monarşi olmasına rağmen devrimden önceki şahlık idâresi, bugünkü düzene nispetle Türkiye’nin laik cumhuriyet rejimiyle daha büyük benzerlikler gösteriyordu. Biri 1923’te Türk, diğeri ise 1925’te Fars milliyetçiliği üzerine kurulan bu iki rejimin birleştikleri nokta, Batı’ya öykünen modern bir toplum oluşturmak hevesiydi. Hedeflerinde modernlik ve Batılılaşma olan bu iki rejimin ideolojik bazda birbirleri için tehdit algısı oluşturmaları akla yakın bir ihtimal değildi.</p>



<p>Devrim iki ülkenin birbirlerine olan bakış açılarının değişmesinde bir milât teşkil etti. İran’da devrimden sonra doğası itibarıyla Kemâlist cumhuriyeti tasvip etmeyen muhalif karakterli bir rejimin kurulması ve ayrıca resmen ifade edilmese de yeni yönetimin devrim ihracı gibi ayağı yere basmayan niyetlerinin olması mevcut algıyı değiştirdi. Algının değişmeye başlamasıyla birlikte, hükûmetler nezdinde geçmişte olduğu gibi komşuluk ve ikili ilişkiler devam etse de rejimlerin birbirlerine olan bakış açılarıyla tavır alışları değişti. Medyanın İran’daki rejimi sürekli olarak gerilik, karanlık ve mollalıkla yaftalaması, bu ülkeye ilişkin zihnimizde irrasyonel bir algının oluşmasına ve de İran gerçeğini sadece onun üzerinden değerlendirmemize yol açtı. Gerçekte İran’daki Türkiye algısı da bundan hiç farklı değildi. Yönetim erkini elinde tutan mollaların gözündeki Türkiye bir dârü’l-harpti.</p>



<p>Her iki ülkenin de birbirleriyle ilgili kanaat ve değerlendirmelerine hiçbir zaman için realist bir üslûp ve derinlik hâkim olamadı. Türkiye’nin gözündeki İran, kara tehlikenin merkezi, İran’ın gözündeki Türkiye ise puta tapıcıların memleketiydi. Korkulardan kaynaklanan bir reddediş psikolojisiyle satıh üstü değerlendirmeler yapıldı sürekli olarak. Kendi rejimini kutsayan, diğerini ise kendisi için ölüme eşdeğer gören bir anlayış seviyesiyle kifâyetsizlik hâkim oldu yorumlara çoğu zaman. Belki de rejimler açısından doğruydu böyle bir tavır alış. Zîrâ her rejim, mefhûm-u muhâlifini kötüleyerek kitleler nezdindeki meşrûiyetini koruyabilirdi. Ve ayrıca bu durum, Soğuk Savaş yıllarının mantığıyla da çelişmiyordu. Seksenli yılların başında bir antikomünist olan ABD Başkanı Reagan da SSCB’yi “şeytanlıklar imparatorluğu” olarak tanımlıyordu.</p>



<p>2014 yılı başlarında bir dost grubuyla beraber İran’a gittik. Dokuz gün kaldığımız İran’da, önyargıları bir kenara bırakıp işittiklerimizle okuduklarımızın yanına gözlemlerimizi de ekleyerek bu ülke hakkında bir kanaat sahibi olmaya çalıştık.</p>



<p>Öncelikle mâlûmun îlâmı da olsa bilineni tekrar edelim: İran’ın devrim yasaları, kadınların sokakta başörtüsüz dolaşmasını kesin olarak yasaklıyor. Kadınların sokak ortasında şarkı söyleyip dans etmeleri de yasak. Beyoğlu’ndan geçerken görmeye alışık olduğunuz manzaralara orada rastlayamazsınız. İran toplum polisinin görevi, hanımların bu yasağa uyup uymadıklarını denetlemek. Bu yasak İran vatandaşı olsun ya da olmasın bu ülkeye giden bütün kadınları kapsıyor. Buna siyasetçi ve diplomatlar da dâhil. Tahran’da Gülistan Sarayı’nı gezerken aslen Tebrizli bir Türk olan tur rehberimiz Hüseyin Zamanoğlu, tura katılan hanımları kastederek bir ara bana: “Hocam! Ablalara ben başörtüsü konusunda daha fazla bir şey diyemiyorum. Bir sefer de siz söyleseniz nasıl olur?” demiş ve her an toplum polisi tarafından rahatsız edilmekten duyduğu endişeyi dile getirmişti.</p>



<p>Tabiî her ülke, her kent ve hattâ her insan gibi İran’ın da birden çok yüzü var hiç şüphesiz. Başörtüsü, devrimden bu yana İran kadınının simgesi olsa da herkes başını ve bedenini aynı şekilde örtmüyor. Bir yanda siyah çarşaflar içinde sıkı sıkıya örtünen hanımlar, diğer yanda ise dünya markalarını yakından takip edip kullanan kadın ve gençler. Muhafazakârlar başlarını tümüyle kapatıyor, reformcularsa örtüyü bir aksesuar olarak kullanıyor. Saçlar başörtüsünün altından dökülüyor. Burada başın üzerindeki örtü tesettüre değil, büyük ölçüde şıklık ve zarafete hizmet ediyor. Ayrıca yasaklar yalnızca kadınlara yönelik de değil. Erkeklere ilişkin de bazı kısıtlamalar var. Mesela bir erkeğin şortla sokakta dolaşması yasak. Ambargoya, rejimin sahip olduğu rezervlere ve Humeyni’nin gençlere gösteriş ve fanteziden uzak yaşamayı tavsiye eden hayat reçetelerine rağmen, tüketim ekonomisinin çarkları arasında kimlik ve heyecan arayan gençlik, marka peşinde koşuyor. Yasaklar, uyarılar, cezalar gençlerin özlemlerini bastıramıyor.</p>



<p>İran’da kadınlar kapalı olmalarına rağmen hayli bakımlı ve süslüler. Özellikle genç hanımlar yabancılarla konuşurken bile son derece rahatlar. Kendilerini sınırlama ihtiyacı duymuyorlar. Daha ilk karşılaştıkları insandan bile çoğu zaman tebessümü esirgemiyorlar. Alışveriş esnasında muhataplarıyla ziyadesiyle ilgileniyor ve nezâkete de riâyet ediyorlar. Diğer bir özellikleri ise yardımseverlik. Özellikle tahsil görmüş hanımlarda kendilerine duydukları özgüven hemen fark ediliyor. Sosyal hayatın içinde yer alan kadının Türkiye’deki hemcinslerinden pek bir farkı yok. Ülkemizde yüksek tahsil görmüş, başını örtmek isteyen hanımlarla, İranlı kadının talebi ortak: Her ikisi de daha özgür olmak ve hayat kalitesini arttırmak istiyor. Kendi kimliğini koruyarak…</p>



<p>İran’ın gelişmiş bir sineması var. Uluslararası festivallerden ödülle dönen, hattâ en iyi yabancı film Oscar’ına layık görülen bir sinema bu. Sinemada sahne ağırlığı ve görsel efektler yok. Filmler konu ağırlığı ve kendisine has anlatım üslûbuyla dikkat çekiyor. Sosyal hayata hâkim olan hassasiyetler tabiatıyla oraya da yansımış. Tıpkı sokakta olduğu gibi filmlerde de açık bir kadın göremezsiniz. Filmde bir kadın yatağa girerken bile başında örtüsü var. Televizyonda haber sunan spikerler için de durum aynı. Onlar da benzer kayıtlara tâbiler. İran devleti kadını sosyal hayattan dışlamıyor ama örtünmeyi de şart koşuyor.</p>



<p>İran’daki ilginç yasaklardan biri de müziğe getirilen kısıtlamalar. Rock tarzı müzik tamamen yasak. Klasik müzikle halk müziği ise serbest. Kadın mes’elesi yine burada da karşınıza çıkıyor. Zîrâ kadınların solo şarkı söylemesi yasak. Ancak erkek şarkıcılardan solist olabiliyor. Nitekim Tahran’dan ayrıldığımız akşam gittiğimiz bir lokantada canlı müzik eşliğinde yemek yerken bu durumu bizzat müşâhede ettik. Burada daha fazla dikkatimizi çeken diğer bir husus ise oraya yemek yemeye ve eğlenmeye gelen insanların neşesiydi. Kadınlı erkekli gruplar şarkıyı erkek soliste eşlik ederek söylüyor ve âdeta gönüllü vokalistlik yapıyorlardı. Şarkıyı söylerken kendilerinden geçip mest oluyorlardı. İmamların ve imamzadelerin türbelerindeki yas havası orada yoktu. Toplumun tamamı Kerbelâ’ya gönderme yapan bir mâtem kültürü içinde yaşamıyordu. Eğlenmesini de biliyorlardı.</p>



<p>Facebook, twitter gibi sosyal paylaşım sitelerine de serbestçe girilemiyor. Zîrâ sosyal ağlara erişimi engelleyen filtreler devrede. Buna rağmen İran halkı sosyal medyaya uzak değil. Çoğu insan, özellikle de gençler şifre kırıcılar vasıtasıyla deliyor bu yasağı. İşin ilginç olan yanı ise erişimi sağlayan şifre kırıcıların çoğu İsrail’den gelip kaçak olarak giriyor İran’a. Yirmi birinci yüzyılın dünyasında iletişim sınır ve kural tanımıyor.</p>



<p>Bugün yaşı ellinin altında olan kesim, şahlık devrini hatırlamıyor. Genç kuşak, yetmişli yılların sosyoekonomik bunalımlarıyla Şah ve avanesinin yaşadığı debdebeli hayata şâhit olmamış. Bildikleri, yalnızca duydukları ve okuduklarından ibâret. Hâlbuki bugünkü rejimin hayatlarına getirdiği kısıtlamalar ise bizzat yüzleşmek zorunda oldukları bir realite. O yüzden de İran’ın geçmişinden değil de bugününden rahatsız ve şikâyetçiler.</p>



<p>İran katı kurallara ve devlet erkini elinde tutan mollaların diş bilemesine rağmen yasakların delindiği bir ülke manzarası arz ediyor. Tahran’da toplu halde kılınan cuma namazlarında zaman zaman kadınların tesettüre gerektiği şekilde uymadıklarından ve daha kapalı giyinmeleri gerektiğinden bahsediliyor. Siyasî iktidar, kuralların gevşetildiğini gördüğünde bazen topluma ayar vermek ihtiyacı hissediyor ve o zaman da yasaklar sıkılaştırılıyor. Hicâbla ilgili kanun yürürlükten kalktığı anda milyonlarca kadının bir gün içinde başını açacağına hiç şüphe yok. Bugün İran devletine hâkim olan zihniyet bu izni vermez. Fakat cebir ve kanunla yola devam etmenin de mümkün olamayacağını görüyor. Çünkü yasaklar gövde gösterisi yaparcasına olmasa da yarı açık, yarı gizli deliniyor. Uzun sözün kısası, sökük artık dikiş tutmuyor. Soğuk Savaş şartlarında halkın özgürlük alanını yasaklarla daraltmış olan yönetim, haberleşmenin sınır tanımadığı yenidünya şartlarında zorlanıyor ve kesin bir çözüm de bulamıyor.</p>



<p>Başörtüsü ve tesettürle ilgili uygulama ve yasaklar zaman içinde tedricen yumuşamış. Nitekim hükûmetin konuya ilişkin açıklamalarında da görülüyor bu durum. Humeyni’nin sağlığında ve ölümünden sonra geçen sekiz yıl boyunca tesettürü en ufak bir ihlâl teşebbüsü dahi ağır bir şekilde cezalandırılırken Ruhani Hükûmeti Tahran sokaklarında “başörtüsü ve ahlâk uyarısı” yapacağını duyuran Ensar-i Hizbullah Grubu’nu uyarıyor. Öfke ve baskıyla neticeye varılacağını düşünenlerin yanıldıklarını, kadınlara saygıyla davranılması gerektiğini söylüyor. İran’daki değişim, ister dışarıdan ister içeriden olsun rahatlıkla gözlenebiliyor.</p>



<p>1997’de cumhurbaşkanı olan reform yanlısı Muhammed Hatemi bu göreve halkın %69’unun oyunu alarak gelmiş. 2001’de ikinci kez seçildiğinde ise halkın %77’sinin desteğini almış. Yani halkın çoğunluğu değişimden yana. Hatemi çok liberal olduğu gerekçesiyle muhafazakârlar tarafından sevilmeyen bir tip. İşbaşına gelmesiyle birlikte kadın tesettürüne ilişkin sınırlamalar hafiflemiş. 2013’te %52 oy alarak seçilen daha sonraki cumhurbaşkanı Ruhani de kitlelere Batı’ya açılma ve İran’ı şeffaflaştırma sözü vererek koltuğuna oturmuş.</p>



<p>Reformcu kimlikleriyle öne çıkan ve kitlelere değişim sözü veren her iki şahıs da üniversite eğitiminden önce İran’ın dini eğitim merkezi olan Kum’da kalmış ve orada klasik medrese eğitimi alarak yetişmişler. Değişim yanlısı tavırlarına rağmen her ikisi de bugün İran’ı perde arkasından yöneten o mutaassıp zihniyete uzak olmayan, en azından onu yakından tanıyan kişiler.</p>



<p>Başörtüsü ve diğer konulardaki liberal açılımlar, mollalara rağmen, onları devre dışı bırakarak ulaşılan bir netice olmayıp gerçekte rejimin kendisini koruma refleksidir. Kitlelerin taleplerine Şah gibi uzun süre kayıtsız kalmanın bedelinin ne olduğunu yakın tarihte bizzat görmüş olan devrim bağnazı zihniyet kerhen de olsa halkın özgürlük alanını genişletmeyi tercih ediyor. Rejim, halkın hoşnutsuzluğunu daha fazla taşıyamayacağını görüyor. Hatemi’den bu yana İran’da yaşanan gelişmeler, rejimin kendisini koruma içgüdüsünün, kırmızıçizgilerine karşı beslediği hassasiyetten daha ağır bastığını gösteriyor.</p>



<p>Uzun yıllar boyunca bu ülkede hep “Türkiye İran olur mu?” sorusu sorulmuş, bu endişe sürekli olarak gündemde tutulmuştur. Hâlbuki dünyadaki eğilimlere ve sosyolojik gerçeklere bakıldığında sorulması gereken soru şudur: “İran Türkiye olur mu?”</p>



<p>İran’ın Türkiye olma potansiyeli, Türkiye’nin İran olma potansiyelinden çok daha fazladır. Hele İran’a gidip de bu gerçeği görmemek imkânsızdır. Türkiye mâzîsinde hiç İran gibi olmamış, fakat İran geçmişinde Türkiye’ye benzeyen dönemler yaşamıştır. 1925’ten 1979’a kadar geçen şahlık idâresinin Türkiye’nin cumhuriyetçi-laik düzeninden sosyal anlamda pek bir farkı yoktur. Modernleşme projesi çerçevesinde atılan adımların ve hayata geçirilen reformların keskinliği açısından ise İran Türkiye’nin önündedir. Kemal Atatürk’ün reformları içinde kadın kıyafetine ilişkin bir devrim olmamasına rağmen, İran’da Rıza Şah kara çarşafı yasaklamıştır. İran’da bu durum çok ciddî bir muhalefete sebep olmuş, hattâ birçok kadın yasak kalkıp Şah’ın yerine geçen oğlunun kara çarşafı serbest bıraktığı güne kadar senelerce evinden dışarıya adım atmamıştır. İran’ı sadece bugünüyle değil, yakın tarihinde yaşadığı o sakim modernleşme tecrübesiyle de değerlendirmek gerekiyor.</p>



<p>Ülkemizin yakın siyasî geçmişinde belli çevreler tarafından sık sık tekrarlanan “Türkiye İran olmayacak.” söylemi gerçekte böyle bir tehlikenin vârit olmasından değil, rejimin kendisini tahkim etme gayretinden doğmuştur. Laikliği bayraklaştıran zihniyet tarafından İran ortaçağ karanlığının yaşandığı bir ülke olarak lanse edilmiş ve Türkiye’nin de her an ayağının kayıp İran gibi olma ihtimalinin bulunduğu yaygarası koparılmıştır. Türkiye’de rejim, kitlelerin şuuraltında sosyolojik gerçekliği olmayan sunî bir tehdit algısı oluşturarak mevzi kazanmak istemiş ve bu yolla da toplum nezdindeki meşrûiyetini korumaya çalışmıştır.</p>



<p>Geçtiğimiz günlerde uzun bir süreden beri görüşemediğim din bilgisi öğretmeni olan bir arkadaşımla yolda karşılaştık. Yanında eşi de vardı. Dikkatimi çeken husus yakın zamana kadar başı kapalı olan eşinin uzun bir vicdânî muhasebe döneminden sonra karar değiştirerek başını açmış olmasıydı. Geçmişte bir Kûr’ân meâli de hazırlamış olan arkadaşım konuyu bana anlatırken eşinin kendi irâdesiyle aldığı bu kararı anlayışla karşılayan bir tutum sergiliyordu.</p>



<p>Başörtüsünün problem olmaktan çıktığı muhafazakâr bir iktidar döneminde böyle bir örneğin yaşanmış olması hem dikkat çekici hem de Türkiye’de yaşanan sürecin normalleşmekte olduğunun bir göstergesidir. Başörtüsü kullanan kadınları edilgen, onların kocalarını ise baskıcı ve buyurgan olarak niteleyen ve de hepsini bir torbanın içine atarak değerlendiren şartlanmış kafanın iflâsıdır bu. Türkiye’de toplumun talebi daha fazla kişisel özgürlüktür. Yoksa kitleler siyasal İslâm’ı hayata geçirmek yolunda gönüllü nefer olmak niyetinde değillerdir.</p>



<p>Bugün “Türkiye İran olur mu?” diye kara kara düşünmenin hiçbir mantıkî temeli yoktur. Zîrâ bugünkü İran devrim ihraç etmenin gayreti içinde değil, kendi insanını rejimine ısındıramamanın çıkmazı içindedir. Kitleler hiçbir zaman baskı altında yaşamayı tercih etmemişler, kendilerine tanınan özgürlük alanının daraltılmasına da razı olmamışlardır. Hayat tarzlarına yönelik icbarlarsa, insanları dâimâ kendilerini yönetenlerden soğutmuştur. O itibarla daha kendi vatandaşını kazanamamış baskıcı rejimler, liberal rejimler için bir tehdit unsuru olamaz. Tam aksine özgürlükçü yapılarıyla liberal rejimler, baskıcı rejimler için bir tehdittir. Bugün Türkiye’deki siyasî ortam, İran’ın rejimine nispetle çok daha özgürlükçüdür. O sebeple İran Türkiye için değil, Türkiye İran için bir tehdittir. Muhafazakâr ve mütedeyyin kitlenin kahir ekseriyetinde ise ne yönetim modeli, ne de kültür ve yaşam tarzı olarak İran’ı örnek alan bir tutum ve anlayış vardır.</p>



<p>Kısacası halkı özgürlük arayışı içinde olan bir İran gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu gerçeği kavramak en başta entelektüelimizin görevidir. Şartlanmışlıklardan arınıp önyargılardan kurtulmak, İran’ı anlamanın ilk aşaması ve en temel şartıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iran-turkiye-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Boğaziçi&#8217;nde Neler Oluyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bogazicinde-neler-oluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bogazicinde-neler-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2021 07:14:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[protesto]]></category>
		<category><![CDATA[Provakasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16731</guid>

					<description><![CDATA[Dünyanın her yerinde Yükseköğretim Kurumları toplumsal manada saygı duyulan ve&#160; her daim ülkenin değişimi ve gelişimi konusunda Lokomotifi olma özelliği taşıyan önemli müesseselerdir. Yaklaşık on gündür ülke gündeminde Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde &#8220;Sözde Demokratik Gösteriler&#8221; adı altında çoğunluğu öğrenci dahi olmayan bir grup tarafindan gerçekleştirilen provakasyon kokan eylemler tartışılıyor. Dünyanın her yerinde özellikle Demokratik Teamüllere uygun gösteriler ve yürüyüşler yapılır. Bu eylem modelleri gayet kanuni ve insani usuller olarak kabul görmektedir. Bu çağda tartışılacak bir konu olmadığı noktasında hepimiz hemfikiriz! Oysa ülkemizde son dönemlerde yapılan Sözde Demokratik Eylemler yakından mercek altına alınırsa gerçek amaçların ve meselenin asıl iç yüzü ayan beyan ortaya çıkacaktır. İsterseniz bu konuyu maddeler halinde inceleyelim. Her Demokratik Eylem girişiminde olduğu üzere öncelikle; 1- Hedef yani Amaç olmalıdır. Boğaziçi Eylemlerinde herhangi bir Amaç göremiyoruz. Herhangi bir grubun &#8220;Silahlı Terör Örgütü&#8221; gibi Rektörlük Binasını işgal girişimi dünyanın her yerinde suç teşkil eder. 2- Üslup, yani varsa bir sorun ve itiraz bunun için gerekirse bir kaç Akademisyen ile birlikte Basın Açıklaması yapılır. Rektör Atamasına neden karşı olduğu kamuoyu önünde izah edilirek savunma yapılır. 3- Gerekçe, aslında bu tür eylemlerin olmazsa olmazı neden orada toplandığıdır. Rektör Atamasına neden karşı olduğunu bilmek. Kime neye hizmet ettiğinizin farkında olmak. Asla unutulmaması gereken ise farkında &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dünyanın her yerinde Yükseköğretim Kurumları toplumsal manada saygı duyulan ve&nbsp; her daim ülkenin değişimi ve gelişimi konusunda Lokomotifi olma özelliği taşıyan önemli müesseselerdir.</p>



<p>Yaklaşık on gündür ülke gündeminde Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde &#8220;Sözde Demokratik Gösteriler&#8221; adı altında çoğunluğu öğrenci dahi olmayan bir grup tarafindan gerçekleştirilen provakasyon kokan eylemler tartışılıyor.</p>



<p>Dünyanın her yerinde özellikle Demokratik Teamüllere uygun gösteriler ve yürüyüşler yapılır. Bu eylem modelleri gayet kanuni ve insani usuller olarak kabul görmektedir.</p>



<p>Bu çağda tartışılacak bir konu olmadığı noktasında hepimiz hemfikiriz!</p>



<p>Oysa ülkemizde son dönemlerde yapılan Sözde Demokratik Eylemler yakından mercek altına alınırsa gerçek amaçların ve meselenin asıl iç yüzü ayan beyan ortaya çıkacaktır.</p>



<p>İsterseniz bu konuyu maddeler halinde inceleyelim.</p>



<p>Her Demokratik Eylem girişiminde olduğu üzere öncelikle;</p>



<p>1- Hedef yani Amaç olmalıdır. Boğaziçi Eylemlerinde herhangi bir Amaç göremiyoruz. Herhangi bir grubun &#8220;Silahlı Terör Örgütü&#8221; gibi Rektörlük Binasını işgal girişimi dünyanın her yerinde suç teşkil eder.</p>



<p>2- Üslup, yani varsa bir sorun ve itiraz bunun için gerekirse bir kaç Akademisyen ile birlikte Basın Açıklaması yapılır. Rektör Atamasına neden karşı olduğu kamuoyu önünde izah edilirek savunma yapılır.</p>



<p>3- Gerekçe, aslında bu tür eylemlerin olmazsa olmazı neden orada toplandığıdır. Rektör Atamasına neden karşı olduğunu bilmek. Kime neye hizmet ettiğinizin farkında olmak. Asla unutulmaması gereken ise farkında bile olmadan bir grubun piyonu haline gelmemektir. Amaç birlikteliği yoksa yapılan gösteri herhangi bir değer taşımaz ve sonuç alınmaz.</p>



<p>Bunun sağlamasını yapmak çok zor değildir. Terör Örgütü üyesi göstericiler ile yapılan eylemler kısa bir sürede sabun köpüğü misali sona erdi. Belliki ortak bir amaç ve sağlıklı planları yokmuş. Eylemde, bir grup terör örgütüne prim kazandırma gayretinde iken başka bir grup ise hükümeti karalamayı hedef almıştı.</p>



<p>Keza yine eylemde yer alan gençlerin samimi olmak gerekirse yeni atanan rektörü tanımadıklarını özgeçmişini dahi olamadıklarını tahmin edebiliyoruz.</p>



<p>Âdeta birer tetikçi misali kullanıldıkları eylemin her aşamasında gayet net fark ediliyor. Gerçekten yazık ediyorlar bu gençlerimize!</p>



<p>Hukuki anlamda bir hak arayışının en güzel örneği &#8220;Diyarbakır Anneleri&#8221; diyebiliriz. İllegal bir örgütten çocuklarını geri isteyen, ortak bir amaç etrafında toplanmış, belkide İlkokul dahi okumamış annelerin hak arayışı yukarıda saydığımız maddelerin hepsini kapsamaktaydı.</p>



<p>Boğaziçi Eyleminde bu maddelerden hiçbirine maalesef yanıt ve karşılık bulamadık. Dahası Pandemi Döneminde üniversite önünden geçmeyen öğrencilerin eylem adı altında her türlü bulaş riskini yok sayıp tedbirsiz davranmaları daha feci bir durum oluşturdu.</p>



<p>Oysa topluma örnek olmaları gerekiyordu! Üniversiteler akademik ve kültürel manada Ülkelerin çatısı olma özelliği taşımaktadır.</p>



<p>Yine irdelenmesi gereken önemli bir husus ise Anadolu Gençliğinin 12 Eylül 1980 darbesi sonrası zihinsel ve siyasal manada içinin boşaltılması ve çok kolay yönlendirilmesi durumudur. Apolitik yetiştirilen gençlerimiz Üniversite Ortamında illegal yapılar tarafından çok kolay yönlendirilebilmektedir.</p>



<p>Tüm dünyanın ciddî bir salgın ve ekonomik krizle boğuştuğu hattâ can çekiştiği bir ortamda gençlerimizin tek sorunu rektör ataması mıdır acaba?</p>



<p>Konu ile ilgili olarak örnek vermek gerekirse Lisans Eğitimimi aldığım Üniversiteye o dönemde emekli bir general büyük tepkilere rağmen rektör olarak atanmıştı. Ve ne hazindir ki malum rektör döneminde Terör Örgütünün en fazla dağ kadrosuna öğrenci taşıdığı bir tarihti. Legal bir yapı olan Atatürkçü Düşünce Derneği bünyesinde gençleri Örgüte Yönlendiren zihniyet bugün yine kirli ellerini genç beyinlerimizin üzerinde gezdirmektedir.</p>



<p>Gün akıllı ve uyanık olma günüdür. Düşmanlar her türlü taktiği ve açığı gözetmektedirler.</p>



<p>Kurt puslu havayı sever misali. Kaostan beslenen dış güçler daha çok yerli müesseseler üzerinden ülkenizi yıpratmaya gayret gösterirler. Bu yöntem &#8220;Küresel Güçlerin&#8221; asla vazgeçmediği bir taktiktir.</p>



<p>Üniversitelerimiz bir an önce Misyon ve Vizyon noktasında İcat , Değişim ve Gelişim kaygısı taşıyan, Kuluçka yani Üretim Merkezi olma özelliğine geri dönmelidirler.</p>



<p>İstisnalar kaideyi bozmaz muhakkak. Bilimsel Çalışmalarda takdire şayan akademisyenlerimiz malumunuz. Onları her daim takdir etmekle beraber saygı ve hürmet ile selamlıyoruz. Sözümüz Meclisten hem içeri hem dışarı. Üzerine alınması gerekenler mutlaka alınmalıdırlar.</p>



<p>Üniversitelerimiz muhakkak her daim saygı duyduğumuz kurumların başında olmaya devam edecektirler.</p>



<p>Ancak kendi hür iradelerini kullanma feraseti gösteremeyenlerin daha fazla takdir görmeyecekleri kaçınılmaz bir durumdur.</p>



<p>Türkiye&#8217;deki bir üniversitenin Türkiye&#8217;ye karşı bir duruş sergilemesi saygı duyulacak bir durum değildir.</p>



<p>Bu nedenle değişen ve gelişen Türkiye modelinin artık Üniversiteler için de örnek teşkil edeceğine inanıyorum.</p>



<p>Üniversitelerimiz, Dış Kaynaklı İllegal Örgütlerin arka bahçesi değildir.</p>



<p>Muhalefet yapmayı beceremeyen ideolojilerin arka bahçesi hiç değildir.</p>



<p>Son sözümüz ailelere olsun.</p>



<p>Lütfen gözünüzü açın ve evlatlarımıza sahip çıkalım. Bu gençler muhakkak bu ülkenin geleceği olacaktırlar.</p>



<p>Çocuklarımızı akademik manada sadece sınavlara değil aynı zamanda hayata hazırlamak en büyük sorumluluğumuzdur.</p>



<p>Bu gençler Tarih ve Kültür eksenindede ihmal edilmemelidirler. Köklerinden kopan ve uzaklaşan milletler yok olmaya mahkûmdurlar.</p>



<p>Geçmişi ile bağlarını koparmamış Sevgi ve Muhabbetle yetişen bir nesil, sevgi ve muhabbet üreten nesillere vesile olacaktır muhakkak.</p>



<p>Selâm ve dua ile&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bogazicinde-neler-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Boğaziçi Üniversitesi Özgürlükçü İmiş!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bogazici-universitesi-ozgurlukcu-imis/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bogazici-universitesi-ozgurlukcu-imis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2021 08:39:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[protesto]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Vandallık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16703</guid>

					<description><![CDATA[Kriteri ne bunun? 28 Şubat döneminde başörtülü öğrenciler hiçbir sıkıntı yaşamadan derslere girebilmişler imiş!Birincisi, bu bir şehir efsanesi, yani doğru değil. Başörtülüler Boğaziçi’nde de sıkıntı yaşadılar. Orada da başını açmak zorunda kalan, peruk takan, okula ara veren ve hatta okulu bırakan/uzaklaştırılan öğrenciler oldu.İkincisi, diyelim ki bu böyle oldu, bu durum o üniversitenin özgürlükçü olduğunu mu gösteriyor? Hayır. Asla. Aldığı puan karşılığında (emeğinin karşılığı olarak) gelen bir öğrenciyi sırf başörtülüdür diye hak ettiği okuluna sokmamak büyük bir ayıptır. Bunu yapmamak ise sadece bu ayıbı yapmamak olur. Özgürlükçülük bu değil.Şimdi ben size özgürlükçülüğün kriterini söyleyeyim, bakalım sınıfı geçebiliyor mu Boğaziçi?Bir üniversitenin en önemli başarı kriterlerinden biri de akademisyen olan mezun sayısıdır(oranı). Madem bu başörtülüler özgürce okudular burada(iddia böyle ya), bunların içinden herhalde birkaç tanesi de akademisyen olarak üniversitede kalmıştır, değil mi? Öyle olmalı yani. Tümü değil elbette ama akademisyen olmayı düşünen ve bunu hak eden birkaç başörtülü olmuştur hehalde, degil mi? Peki var mı? Yok. Tek bir tane bile yok.Neden yok? Bu başörtülü öğrencileri ayrımcılık yapıp daha kötü mü eğittiniz yoksa ayrımcılık yapıp akademisyen mi yapmadınız onları? Hangisi ise sonuç değişmiyor. Ayıp ettiniz. Bırakın özgürlükçü olmayı ayıp ettiniz, ayıp. Kendinize getto kurdunuz.Boğaziçi’ne üniversite sınavında derece yaparak giren birçok İmam-Hatip mezunu öğrenci oldu, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kriteri ne bunun? 28 Şubat döneminde başörtülü öğrenciler hiçbir sıkıntı yaşamadan derslere girebilmişler imiş!<br><br>Birincisi, bu bir şehir efsanesi, yani doğru değil. Başörtülüler Boğaziçi’nde de sıkıntı yaşadılar. Orada da başını açmak zorunda kalan, peruk takan, okula ara veren ve hatta okulu bırakan/uzaklaştırılan öğrenciler oldu.<br><br>İkincisi, diyelim ki bu böyle oldu, bu durum o üniversitenin özgürlükçü olduğunu mu gösteriyor? Hayır. Asla. Aldığı puan karşılığında (emeğinin karşılığı olarak) gelen bir öğrenciyi sırf başörtülüdür diye hak ettiği okuluna sokmamak büyük bir ayıptır. Bunu yapmamak ise sadece bu ayıbı yapmamak olur. Özgürlükçülük bu değil.<br><br>Şimdi ben size özgürlükçülüğün kriterini söyleyeyim, bakalım sınıfı geçebiliyor mu Boğaziçi?<br><br>Bir üniversitenin en önemli başarı kriterlerinden biri de akademisyen olan mezun sayısıdır(oranı). Madem bu başörtülüler özgürce okudular burada(iddia böyle ya), bunların içinden herhalde birkaç tanesi de akademisyen olarak üniversitede kalmıştır, değil mi? Öyle olmalı yani. Tümü değil elbette ama akademisyen olmayı düşünen ve bunu hak eden birkaç başörtülü olmuştur hehalde, degil mi? Peki var mı? Yok. Tek bir tane bile yok.<br><br>Neden yok? Bu başörtülü öğrencileri ayrımcılık yapıp daha kötü mü eğittiniz yoksa ayrımcılık yapıp akademisyen mi yapmadınız onları? Hangisi ise sonuç değişmiyor. Ayıp ettiniz. Bırakın özgürlükçü olmayı ayıp ettiniz, ayıp. Kendinize getto kurdunuz.<br><br>Boğaziçi’ne üniversite sınavında derece yaparak giren birçok İmam-Hatip mezunu öğrenci oldu, hatta Türkiye birincisi olan var. Mesela Mustafa Kıyıklık(Kartal Anadolu İHL, 1997). Mustafa, akademisyen olmak istediğini beyan etmişti TV’deki röportajlarında, büyük bir heyecanla. Hani nerede o, böyle bir isim göremiyorum akademisyen listenizde, ne yaptınız ona?(onun gibilere?)<br><br>Mesele başörtülü akademisyen meselesi değil, bu bir zihniyet meselesi. Soruyorum size, bu üniversitede kaç tane muhafazakâr-dindar akademisyen var? Veya var mı?<br><br>Mesela Ahmet Davutoğlu, kendi mezunlarınızdan, neden yıllarca kadro arayıp durdu yaban ellerde? Neden ‘’sen bizim evladımızsın, gel buraya’’ demediniz? Ehliyeti mi yoktu, liyakatı mı? İstanbul Erkek Lisesi mezunu, Boğaziçi mezunu ve 4 yabancı dil biliyor, uluslararası ilişkiler uzmanı. Uluslararası ilişkiler bölümündeki mevcut akademisyenleriniz içinde İngilizce, Almanca, Malayca ve Arapça bilen var mı mesela? Ama o kadro ararken kendi üniversitesinin yanından bile geçemedi, ancak özel bir üniversitede bulabildi kadroyu, neden?<br><br>Bunlar örnek bazı isimlerdi. Eğer bir üniversite özgür ise, herkese eşit şans tanıyorsa, (hadi diğer üniversiteden mezun olanları geçtik), o üniversiteden mezun olan her fikirdeki insana kapılarını açar/açmalı. Aksi halde özgürlükçülük söylemi lafta kalır. Tıpkı Boğaziçi Ü’de olduğu gibi.<br><br>Ya Hu doğma büyüme Boğaziçili (yani Robert Kolej mezunu) olan Mim Kemal Öke’ye bile tahammül edemeyen(buradaki bile tahfif amaçlı değil, periferden gelmiyor, dışardan değil anlamında) ve milliyetçi-muhafazakar düşünceleri nedeniyle ‘’seni istemiyoruz burada’’ diyen bir üniversiteden bahsediyoruz, bunun neresini tartışıyoruz? Bunun neresi özgür bir üniversite?<br><br>Burası bir getto, getto! Özgürlükçülük oyunu oynamanın anlamı yok.<br><br>Not;<br>1-Rektör atamaları ile ilgili görüşümü daha önce yazmıştım, tekrara gerek yok ama bu protestoların rektörle ilgili olduğunu ve rektör istifa ederse duracağını sanmak saflıktır.<br><br>2-Tüm bunlar mevcut üniversite sisteminin sorunları yok anlamına gelmiyor elbette ama ben çözüm önerisi olarak sunulan bazı ezberlerin kelimenin tam anlamı ile bir ‘’ezber’’ olduğunu düşünüyorum. Ama bu yazının konusu bu değil.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bogazici-universitesi-ozgurlukcu-imis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Bir Amerikan Baharı mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-bir-amerikan-bahari-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-bir-amerikan-bahari-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sema Kalaycıoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2020 08:04:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Minnesota]]></category>
		<category><![CDATA[protesto]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14708</guid>

					<description><![CDATA[Minnesota’ya bahar hep geç gelir. Bu defa insanlık dışı ırk ayırımcılığa, meşum cinayet ve izleyen isyan dalgalarına sahne olan Minneapolis şehrine de. Birçok orta ve kuzeybatı, doğu ve kuzeydoğu eyaleti gibi Minnesota’da da yılın neredeyse dokuz ayı kutup soğukları ile geçer. Kar başka eyaletlere göre Minnesota’ya daha az yağar. Ama kemik sızlatan soğuklarda, pek dışarıda kalamazsınız&#8230;. Minnesota’ya bahar hep geç gelir. Bu defa insanlık dışı ırk ayırımcılığa, meşum cinayet ve izleyen isyan dalgalarına sahne olan Minneapolis şehrine de. &#160;Birçok orta ve kuzeybatı, doğu ve kuzeydoğu eyaleti gibi Minnesota’da da yılın neredeyse dokuz ayı kutup soğukları ile geçer. Kar başka eyaletlere göre Minnesota’ya daha az yağar. Ama kemik sızlatan soğuklarda, pek dışarıda kalamazsınız. Yine de gök hep yüksek, hep parlak ve mavidir. Bu soğuk kış günlerinde insanı yaratıcı olmaya teşvik eder. Bu nedenle sanat, müzik, edebiyat ve yüksek sınai ve tıbbi teknolojiye katma değer veren bir eyalettir Minnesota. Minneapolis’te hava Mayıs sonundan itibaren yıldırım, gök gürültülü sağanak ve fırtınalarla kısa bir bahara adım atar. İşte o zaman, bütün kış, odun veya cansız tahta parçası hâline gelen dallar, tanrının varlığını ve gücünü hatırlatırcasına tomurcuklara bürünür. Dallar pürnakıl çiçek, ağaçlar pürnakıl meyve dolar. Sonra aniden aşırı rutubet ve sıcak günlere geçilir. Boğucu yazlar, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Minnesota’ya bahar hep geç gelir. Bu defa insanlık dışı ırk ayırımcılığa, meşum cinayet ve izleyen isyan dalgalarına sahne olan Minneapolis şehrine de. Birçok orta ve kuzeybatı, doğu ve kuzeydoğu eyaleti gibi Minnesota’da da yılın neredeyse dokuz ayı kutup soğukları ile geçer. Kar başka eyaletlere göre Minnesota’ya daha az yağar. Ama kemik sızlatan soğuklarda, pek dışarıda kalamazsınız&#8230;.</p>



<p>Minnesota’ya bahar hep geç gelir. Bu defa insanlık dışı ırk ayırımcılığa, meşum cinayet ve izleyen isyan dalgalarına sahne olan Minneapolis şehrine de. &nbsp;Birçok orta ve kuzeybatı, doğu ve kuzeydoğu eyaleti gibi Minnesota’da da yılın neredeyse dokuz ayı kutup soğukları ile geçer. Kar başka eyaletlere göre Minnesota’ya daha az yağar. Ama kemik sızlatan soğuklarda, pek dışarıda kalamazsınız. Yine de gök hep yüksek, hep parlak ve mavidir. Bu soğuk kış günlerinde insanı yaratıcı olmaya teşvik eder. Bu nedenle sanat, müzik, edebiyat ve yüksek sınai ve tıbbi teknolojiye katma değer veren bir eyalettir Minnesota. Minneapolis’te hava Mayıs sonundan itibaren yıldırım, gök gürültülü sağanak ve fırtınalarla kısa bir bahara adım atar. İşte o zaman, bütün kış, odun veya cansız tahta parçası hâline gelen dallar, tanrının varlığını ve gücünü hatırlatırcasına tomurcuklara bürünür. Dallar pürnakıl çiçek, ağaçlar pürnakıl meyve dolar. Sonra aniden aşırı rutubet ve sıcak günlere geçilir. Boğucu yazlar, dondurucu kıştan daha acımasızdır.</p>



<p><strong>Sivrisineği bile İncitmeyen bir Eyalet</strong><br><br>On bine yakın gölün bulunduğu Minnesota, işte sıcak ve rutubetli günlerde&nbsp; “eyalet kuşu” (state bird) dedikleri sivrisinekleri bile bağrına basar. İnsanlar, burnunu evinden çıkarmaz. Ama sivrisinekleri çevre endişesi ile itlaf etmekten çekinir. Ama ne yazık ki Minnesota da başka yerler gibi eyalete adını veren Dakota, &nbsp;Ojibwa, Anishinabe veya Chippewa yerlilerine ve sömürge sonrası tarihi boyunca, siyahilere ve Yahudilere karşı acımasız bir ayırımcılık uygulamıştır. Oysa aynı Minnesota, 1980’li yılların sonunda, Körfez savaşı öncesinde ve sonrasında çeşitli ülkelerden göçmen aldı. Eyaletin kuzey Avrupalı soluk benizli çehresi bir anda renklendi. Gelenler, teniyle, giysisiyle, damak lezzeti ile zengin Minnesota’nın zenginliğine zenginlik kattı. Biliyorum, çünkü oradaydım. Bu tabii onlar için yepyeni ve kültürel bir zenginlik oldu. Somali, Sudan, Eritre, Etiyopyalılardan başka, 1989-91 arasında Kamboçya, Laos, Vietnam ve Hmong göçü geldi. Minneapolis halkı bu insanlara hep hoşgörü ile baktı. Yedirip içirdi; Besleyip, büyüttü; okutup, yetiştirdi ve iş verdi, iş imkânı sundu. Şimdi o günlerde Minneapolis’e gelen çocuklar arasında bulunan Ilhan Omar, &nbsp;bugün yetkin bir hukuk insanı ve hâlen ABD Temsilciler Meclisi’nde (kongre) üye. ABD için kazanım olan bir genç kadın Omar. &nbsp;</p>



<p><strong>“Âleme Talkın Veren” ABD</strong><br><br>Ama gelin görün ki, aynı Amerikan insanı ortalamada, hâlâ kölelik geçmişinin mezellet tozunu üzerinden atamamış durumda. Belki de iç savaşın nihai olarak özgürlüğe kavuşturduğu siyahi nüfusu eşit vatandaş olarak görmeyi içlerine hâlâ sindiremediler. Oysa&nbsp;<strong>“İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”</strong>nin hazırlanıp yürürlüğe girmesine öncülük eden ülke ABD değil miydi? Ne büyük çelişki değil mi? Hem de dünyaya talkın verip, salkım yutarken.<br><br>Evet, 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni hazırlayıp, 10 Aralık 1948 tarihinde kabul ve ilan edince, metni başta ABD olmak üzere, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu elli ülke imzalamıştı. Şimdi önce gelinen noktada hangi ülkelerin attıkları imzayı unutarak, insan haklarını ihlal ettiklerine veya edilmesine izin verip, göz yumduklarına bu metin açısından bakmak gerek. &nbsp;Özellikle ABD’de kendi halkına renginden dolayı farklı bir gözle bakıp, ona ön yargı ile mahalle kabadayısı gibi davranan polisi o şekilde cezalandırmak gerek yine de.</p>



<p><strong>Diz Çöken Polis Bir Umut mu?</strong><br><br>George Floyd’un polis zorbalığı ile yaşamını kaybetmesinin yarattığı toplumsal infial durdurulabilecek gibi gözükmüyor. Olaylar çığırından çıkmış durumda. Ölüm nedenini kesinleştirmek için kaç kez daha otopsi yapılacak acaba? Ama tarih değişmezse 9 Haziran Salı günü Houston’da yapılacak cenaze töreninin,&nbsp; Dallas’ta 22 Kasım 1963’de Kennedy’nin öldürülmesinden, 19 Nisan 1993’de Waco, Texas’ta Mount Carmel Center’da vergi ödemeyi reddeden Davidian tarikatına karşı yapılan kuşatmadan sonra en büyük olay olacağı kesin. Ama gösterilerde, giderek dikkatimi çeken bir görüntü önemli. Birçok yerde, Newwark’da, Philadelphia’da, Flint ve Camden Michigan’da polis, halkla beraber diz çöküyor, dua ediyor ve göstericilere biber gazı sıkmak yerine, kaskını çıkarıp onları kucaklıyor. Bu acaba polisin kendisi için değil de halkın iyiliği ve güvenliği için kurulmuş bir örgüt olduğunu hatırladığı anlamına mı geliyor? Ama polis bükemediği eli öpmek değil, halka rağmen halka karşı olmak istemediği için bunu yapıyor.<br><br><br><strong>Yoksa Pentagon’a Niyet Ayarı mı?</strong><br><br>Buna karşılık, 1 Haziran günü Trump’ın arkasında Episcopal kilisesine yürüyen Savunma Bakanı Mark Esper, ülkenin Genel Kurmay Başkanı General Mark Milley ve Washington DC. semalarında uçan askeri helikopterlerin yarattığı infial büyük. Ama Pentagon’un gerçek niyetini hâlâ ancak eski mensuplarının ve şu anda görevli yüksek rütbeli subayların ağzından öğrenmek mümkün olabiliyor. Nitekim artık emekli olan eski ordu mensuplarından General Martin E. Dempsey ve Amiral Mike Mullen, Amerikan askerinin hiçbir şekilde kendi halkına düşman muamelesi yapmayacağını açıklıyor. Ülkenin bir kez daha savaş alanına dönmesine izin verilmeyeceğine inandıklarını tekrarlıyor. Zaten Esper de sonunda böyle bir şey yapmaktan imtina edileceğini açıkladı. Zaten Trump ve arkasında ona destek çıkan ekibi eğer askeri güçleri sivillerin üzerine sürerse, karşımıza, Mısır’da 2011 yılında Tahrir Meydanında gördüğümüz&nbsp;<strong>“ordu-millet el ele”</strong>&nbsp;görüntüleri çıkabilir. Bunu da hesaba katmak zorundalar elbette. Tabii bunun adı “Amerikan Baharı” olur mu? Hayır sanmam. Çünkü “Bahar” Amerika’ya geç gelir. Gelince güller açar. Ama geciken toplumsal bahar, zaten bahar olmaz. Toplumun bazı bireyleri hep kış yaşarken gelen bahar, yalancı bahar olur.&nbsp;</p>



<p><strong>Amerika’ya Bahar Irkçılık Bitince Gelir&nbsp;</strong><br><br>Evet, ABD’de resmen 1865’de 13. anayasal düzenleme ile sona ermiştir. Ama iki deniz arasındaki tükenmez zenginliği nedeni ile kendisini “tanrının ülkesi (God’s Country)” diye adlandıran bu ülkeye gerçek baharın gelmesi için önce tanrının hiçbir kulunu ayırt etmeden sevip kucaklayan ve kabul eden bir zihniyetin siyasete, topluma ve insan psikolojisine sahip çıkması gerekir. Sonra bu engin zenginliğin adil paylaşımına engel olan servet uçurumlarının kapanması, azınlıklara verilen sözlerin tutulması ve özellikle güvenlik güçlerinin ve adalet sisteminin önce insan odaklı bir yaklaşımla her düzeyde yeniden ve acilen yapılandırılmasına başlanmalıdır. Ancak bütün bunlardan sonra ABD’de dertler azalır ve yine dünyaya örnek olmaya başlayabilir. Ama bu da şimdilik başka bahara veya baharlara kalan bir konu. Bu bahar da böyle geçiyor.</p>



<p>Kaynak: tasam.org</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-bir-amerikan-bahari-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zulüm ile Abad Olunmaz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/zulum-ile-abad-olunmaz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/zulum-ile-abad-olunmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2020 08:11:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[protesto]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14664</guid>

					<description><![CDATA[Kovid-19 sonrasının öncesi gibi olmayacağı konusunda kimsenin şüphesi yok. Yalnız yeni dünyanın nasıl olacağı/oluşacağı meçhul. Tahminler var. Tahminlerin hemen tamamı da Kovid-19 karşısında verilen imtihanla doğrudan ilişkili. Dünyanın en güçlü ekonomisine ve ordusuna sahip ülkeler bu imtihanda sınıfta kalarak insanlık için yapacakları çok bir şeyin olmadığını gösterdiler. Zaten kan üzerine inşa edilmiş zenginliklerinin ve felsefelerinin sadece kendi çıkarlarına âmâde edildiği hatta o vahşi kapitalizmin kendi vatandaşlarını bile korumaktan aciz olduğu ortaya çıktı. *Koca Avrupa’da Almanya dışında kendini koruyamayan bir devletler zinciri ortaya çıktı. Sömürü gelirleriyle refahı yakalamış İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya, Belçika, İsveç ve diğer ülkeler patır patır döküldüler. Amerika ise tam bir fiyasko. O dünyanın en kudretli ordusuna sahip olan ve kendisini dünyanın hakimi ilan eden ABD, ilk rauntta nakavt oldu. Yılların birikimi son beyaz polis cinayetiyle patladı. İnsanlar Korona’yı da sosyal mesafeyi bir kenara bıraktılar sistemden hesap sormaya başladılar. Yağma talan işin detayı, asıl sistem çatırdamaya başladı. Çünkü yılların birikimi artık bıçağı kemiğe dayadı. *Amerika nüfusunun % 72’si beyazlardan sadece %13’ü siyahilerden oluşmasına rağmen, Kovid-19’dan ölenlerin sadece %20.7’si beyazlardan geri kalanların tamamının siyahilerden(%50.3), Latinlerden(%22.9) ve Asya kökenlilerden(%22.7) oluşması aslında tabloyu netleştirmektedir. Zaten insan merkezli bir sağlık sistemi olmayan Amerika’da, beyaz olmayanlar ve parasız beyazlar ölüme terkedildi! Geçmişten beri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kovid-19 sonrasının öncesi gibi olmayacağı konusunda kimsenin şüphesi yok.</p>



<p>Yalnız yeni dünyanın nasıl olacağı/oluşacağı meçhul.</p>



<p>Tahminler var. Tahminlerin hemen tamamı da Kovid-19 karşısında verilen imtihanla doğrudan ilişkili.</p>



<p>Dünyanın en güçlü ekonomisine ve ordusuna sahip ülkeler bu imtihanda sınıfta kalarak insanlık için yapacakları çok bir şeyin olmadığını gösterdiler.</p>



<p>Zaten kan üzerine inşa edilmiş zenginliklerinin ve felsefelerinin sadece kendi çıkarlarına âmâde edildiği hatta o vahşi kapitalizmin kendi vatandaşlarını bile korumaktan aciz olduğu ortaya çıktı.</p>



<p>*<br>Koca Avrupa’da Almanya dışında kendini koruyamayan bir devletler zinciri ortaya çıktı. Sömürü gelirleriyle refahı yakalamış İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya, Belçika, İsveç ve diğer ülkeler patır patır döküldüler.</p>



<p>Amerika ise tam bir fiyasko.</p>



<p>O dünyanın en kudretli ordusuna sahip olan ve kendisini dünyanın hakimi ilan eden ABD, ilk rauntta nakavt oldu.</p>



<p>Yılların birikimi son beyaz polis cinayetiyle patladı. İnsanlar Korona’yı da sosyal mesafeyi bir kenara bıraktılar sistemden hesap sormaya başladılar.</p>



<p>Yağma talan işin detayı, asıl sistem çatırdamaya başladı.</p>



<p>Çünkü yılların birikimi artık bıçağı kemiğe dayadı.</p>



<p>*<br>Amerika nüfusunun % 72’si beyazlardan sadece %13’ü siyahilerden oluşmasına rağmen, Kovid-19’dan ölenlerin sadece %20.7’si beyazlardan geri kalanların tamamının siyahilerden(%50.3), Latinlerden(%22.9) ve Asya kökenlilerden(%22.7) oluşması aslında tabloyu netleştirmektedir.</p>



<p>Zaten insan merkezli bir sağlık sistemi olmayan Amerika’da, beyaz olmayanlar ve parasız beyazlar ölüme terkedildi!</p>



<p>Geçmişten beri biriken beyaz polis vahşeti ise bardağı taşıran son damla oldu.</p>



<p>Minosata’da Geoge Floyd’ın öldürülmesi beyaz polisin ilk sabıkası değildi.</p>



<p>Bardağı taşıran son sabıkası oldu.</p>



<p>Çünkü 1965 yılında Los Angeles’te 34 ölü 4 bin tutuklama ile, 1967’de Newyork’ta 26 ölü 1500 yaralı ile, 1967’de Detroit’te 53 ölü 2 bin yaralı ile, 1968’de 125 şehirde 45 ölü 2 bin 600 yaralı ile, 1980 Miami’de 18 ölü 400 yaralı ile, 1992’de Los Angeles’te 56 ölü, 2328 yaralı ile, 2001de Sinsinati’de 70 yaralı ile sonuçlanan olayların tamamının tek sebebi beyaz polislerin siyahileri katletmesi ve beraat etmeleridir. 2014’te Missori Ferguson’da 2015’te Maryland Baltimor’da ve 2016’da Kuzey Karolina Charlott’taki protesto ve olayların temelinde de beyaz polisin siyahileri öldürmesi ve ceza almaması yatmaktadır.</p>



<p>Tıpkı George Floyd’in öldürülmesi gibi.</p>



<p>*<br>Amerika’da sokağa çıkan, yakıp yıkan ve yağmalayanların tepkisi suçluları cezalandırmayan hukuk sisteminin eseri.</p>



<p>Ve ABD yönetimi Afganistan’da ve Irak’taki sivillere gösterdiği gaddarlığın aynısını şimdi kendi vatandaşına gösteriyor.</p>



<p>Ve bu da açıkça gösteriyor ki vatandaşına şiddet uygulayan yönetimin sonu hüsrandır.</p>



<p>Bizde bunun kısa tarifi ‘zulüm ile âbâd olunmaz’şeklindedir.</p>



<p>*<br>Hulasa, batı medeniyeti tek dişli canavar olduğunu bir kez daha göstermiştir.</p>



<p>Bu gelişmeler batı medeniyetinin sonu değildir elbette.</p>



<p>Ama sonun başlangıcı olduğunu görmemek için de kör olmak gerekir.</p>



<p>Çünkü Amerika’da sokağa dökülenler sadece siyahiler değil aynı zamanda kimi beyazlar da hukuksuzluğu protesto için siyahilere eşlik etmektedirler.</p>



<p>Evet, bugün batı medeniyeti, üzerine bina edildiği zulmün sancılarını ve acılarını çekmektedir.</p>



<p>Kovid-19 salgını bittikten sonra oluşacak yeni dünya düzeninde güç kaynaklı batı medeniyeti istese de söz sahibi olamayacaktır.</p>



<p>Tabii ki adalet isteyenler cesaretle hareket edebilirlerse.</p>



<p>Aksi takdirde dünya, cesur önderlerin zuhurunu beklemeye devam edecek!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/zulum-ile-abad-olunmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Buteflika Aday Olmayacak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/buteflika-aday-olmayacak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/buteflika-aday-olmayacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Mar 2019 08:01:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[buteflika]]></category>
		<category><![CDATA[cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[protesto]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9048</guid>

					<description><![CDATA[Cezayir&#8217;de protestolar sonuç veriyor: Buteflika&#8217;dan &#8216;görevi bırakma&#8217; açıklaması. Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika cumhurbaşkanı adayı olmayacağını açıkladı. Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, iki haftadan uzun süren protesto gösterilerinin ardından beşinci dönemi için cumhurbaşkanı adayı olmayacağını ve seçimleri ertelediğini açıkladı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 18 Nisan&#8217;da yapılması bekleniyordu. Cezayir Cumhurbaşkanlığı makamından yapılan açıklamada kısa süre içinde kabine revizyonuna gidileceği, yeni anayasanın referendumla oylanacağı belirtildi. Resmi haber ajansı APS&#8217;nin aktardığı açıklamada ayrıca, cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, 2019 yılı sonuna kadar siyasi ve anayasa reformu için ulusal konferans düzenleneceği ifade edildi. Açıklamadan kısa bir süre sonra Noureddine Bedoui Başbakan, Ramtane Lamamra da Başbakan Yardımcısı olarak atandı. Buteflika&#8217;nın 20 yıllık iktidarını uzatma girişimine karşı öğrenciler, sendikalar, avukatlar dahil on binlerce kişi iki haftadır sokaklarda protesto gösterileri düzenliyordu. 2013&#8217;te felç geçiren ve tekerlekli sandalye kullanan 82 yaşındaki Buteflika, 24 Şubat&#8217;tan beri İsviçre&#8217;de tedavi görüyordu. Buteflika, İsviçre&#8217;den Pazar günü döndü. Cumhurbaşkanlığı&#8217;nın açıklaması da Pazartesi günü yapıldı. Buteflika 1999 yılından bu yana iktidardaydı. Felç geçirdiği 2013 yılından bu yana kamuoyuna sık çıkmıyordu. BBC/TÜRKÇE]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cezayir&#8217;de protestolar sonuç veriyor: Buteflika&#8217;dan &#8216;görevi bırakma&#8217; açıklaması. Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika cumhurbaşkanı adayı olmayacağını açıkladı.</p>
<p>Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, iki haftadan uzun süren protesto gösterilerinin ardından beşinci dönemi için cumhurbaşkanı adayı olmayacağını ve seçimleri ertelediğini açıkladı.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 18 Nisan&#8217;da yapılması bekleniyordu.</p>
<p>Cezayir Cumhurbaşkanlığı makamından yapılan açıklamada kısa süre içinde kabine revizyonuna gidileceği, yeni anayasanın referendumla oylanacağı belirtildi.</p>
<p>Resmi haber ajansı APS&#8217;nin aktardığı açıklamada ayrıca, cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, 2019 yılı sonuna kadar siyasi ve anayasa reformu için ulusal konferans düzenleneceği ifade edildi.</p>
<p>Açıklamadan kısa bir süre sonra Noureddine Bedoui Başbakan, Ramtane Lamamra da Başbakan Yardımcısı olarak atandı.</p>
<p>Buteflika&#8217;nın 20 yıllık iktidarını uzatma girişimine karşı öğrenciler, sendikalar, avukatlar dahil on binlerce kişi iki haftadır sokaklarda protesto gösterileri düzenliyordu.</p>
<p>2013&#8217;te felç geçiren ve tekerlekli sandalye kullanan 82 yaşındaki Buteflika, 24 Şubat&#8217;tan beri İsviçre&#8217;de tedavi görüyordu. Buteflika, İsviçre&#8217;den Pazar günü döndü. Cumhurbaşkanlığı&#8217;nın açıklaması da Pazartesi günü yapıldı.</p>
<p>Buteflika 1999 yılından bu yana iktidardaydı. Felç geçirdiği 2013 yılından bu yana kamuoyuna sık çıkmıyordu.</p>
<p>BBC/TÜRKÇE</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/buteflika-aday-olmayacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
