<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osmanlı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/osmanli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 14 Sep 2022 08:16:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Osmanlı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Acırım Tükürüğe</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Sep 2022 08:15:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18452</guid>

					<description><![CDATA[Son günlerde soyu sopu belli olmayanların dilinde yine yeniden Osmanlı var. Hep bildiğimiz teraneler. Yok, padişah şöyle kaçmış şöyle hainmiş deyu saçmalamaların bini bir para. İlkokul seviyesinde üretilmiş ve öğretilmiş laklakları tekrar ile avunan leylekler. Bir topluma / millete mensup olmak sadece o ırka mensubiyetten ya da devletin sınırları içinde doğmaktan ibaret olsaydı iş belki kolay olabilirdi. Ama maalesef öyle değil. Hain olanın sadık olanı hainlikle yaftaladığı, sahtekâr ve dolandırıcı hırsız tayfasının sadakati ruhunun derinliklerine işlemiş olanları hırsızlıkla suçladığı tuhaf, garip hatta saçma sapan bir dönemi yaşıyoruz. Bir milletin geçmişi ile bu kadar aleni savaştığı başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Eğer varsa mutlaka orada da satılmış kalemler, sahte aydınlar üretilmiştir mutlaka. En azından bizde öyle. Karl Max’ın sakalına ihtiram edip Müslümanın sakalına çember sakal diyerek aşağılayan bu güruh hala bitmedi, bitecek gibi de değil maalesef. Rahibenin kıyafetine tazim eden bu zevatın Müslüman kadının tesettürü ile kavgasını ölesiye sürdürmesi en basitinden cehalet, hamakat derecesinde aldanmışlıktır. Osmanlıyı eleştirmeyi marifet sayanların aynı dönemde hayranı oldukları Avrupa’nın ne halde olduğunu bilmediklerini de sanmıyorum. Ama işte iğdiş edilmiş beyinlerin çaresizliğini seyre devam ediyoruz.&#160;&#160;&#160; Kendi toplumuna bu kadar yabancı olmanın, hatta düşman olmanın cazibesini başkaca hesaplara bağlamak artık demode. Herhangi bir menfaat çerçevesini aşmış gerçek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son günlerde soyu sopu belli olmayanların dilinde yine yeniden Osmanlı var. Hep bildiğimiz teraneler. Yok, padişah şöyle kaçmış şöyle hainmiş deyu saçmalamaların bini bir para. İlkokul seviyesinde üretilmiş ve öğretilmiş laklakları tekrar ile avunan leylekler. Bir topluma / millete mensup olmak sadece o ırka mensubiyetten ya da devletin sınırları içinde doğmaktan ibaret olsaydı iş belki kolay olabilirdi. Ama maalesef öyle değil. Hain olanın sadık olanı hainlikle yaftaladığı, sahtekâr ve dolandırıcı hırsız tayfasının sadakati ruhunun derinliklerine işlemiş olanları hırsızlıkla suçladığı tuhaf, garip hatta saçma sapan bir dönemi yaşıyoruz.</p>



<p>Bir milletin geçmişi ile bu kadar aleni savaştığı başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Eğer varsa mutlaka orada da satılmış kalemler, sahte aydınlar üretilmiştir mutlaka. En azından bizde öyle. Karl Max’ın sakalına ihtiram edip Müslümanın sakalına çember sakal diyerek aşağılayan bu güruh hala bitmedi, bitecek gibi de değil maalesef. Rahibenin kıyafetine tazim eden bu zevatın Müslüman kadının tesettürü ile kavgasını ölesiye sürdürmesi en basitinden cehalet, hamakat derecesinde aldanmışlıktır. Osmanlıyı eleştirmeyi marifet sayanların aynı dönemde hayranı oldukları Avrupa’nın ne halde olduğunu bilmediklerini de sanmıyorum. Ama işte iğdiş edilmiş beyinlerin çaresizliğini seyre devam ediyoruz.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Kendi toplumuna bu kadar yabancı olmanın, hatta düşman olmanın cazibesini başkaca hesaplara bağlamak artık demode. Herhangi bir menfaat çerçevesini aşmış gerçek bir inanışa dönüşmüştür bunlarda. Çünkü milli menfaatlerini bile tayinde basiretleri kapalı olan bu tiplerin sadece akılları, zekâları değil kalpleri de hastalığın illetinden mustarip olsa gerek. Çünkü en azından hassas milli meselelerde bile tavır belirleme konusunda tutarlı davranışlar ortaya koymaktan acizlerdir bunlar. Ülkede mevcut idarenin Müslümanlara açıktan zulmettiği günlerde bile hiç bitimiz kalkıp ülke aleyhine bir çalışmaya destek olmadık. Terörize olmadık ve hukuki, siyasi hatta sosyolojik mücadelemizi kanunlar çerçevesinde yürüttük.</p>



<p>Şimdi yaşı bir üniversite öğrencisinin üç buçuk katı olmuş bir zat kalkıp Osmanlı bizim atamız değil geçmişimiz diye üşenmemiş köşesine yazmış Yazı boyunca hakikati ifade ettiği ender yerlerden biri olan bu cümleye katılmamak elde değil. Çünkü hiçbir torun dedesine, atasına bunların söylediğinin söylemez. En azından kendi adına doğruyu ifade etmiş. Ancak bizim adımıza konuşması pek doğru olmamış. Çünkü Osmanlı bizim hem geçmişimiz hem de atamızdır. Hatta sadece Osmanlı değil Selçuklu da Abbasi de Eyyubi de Emevi de bizim atamızdır. Çünkü bir İbrahim’in milletindeniz. Başkaları Abraham ya da Josef’in ya da Agop’un torunu olabilir. Bu kabahat değildir.</p>



<p>Ama kalkıp ta koskoca bir millet adına ahkâm kesmesin. Bu millet ecdadı ile sadece övünmüyor onlar gibi de düşünüyor ve yaşıyor. Siz anlamasanız da bilmeseniz de bu böyle. Atasını reddeden soysuza karşı acımak dışında bir duygu taşırsak o sadece yüzüne tükürmek için içimizden gelecek öfkedir. Ama onun için de bir kez daha düşünür ve vazgeçeriz. Çünkü;</p>



<p>Acırız tükürüğe…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Murâd-ı Hüdâvendigâr&#8217;dan Noel Baba&#8217;ya</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/murad-i-hudavendigardan-noel-babaya/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/murad-i-hudavendigardan-noel-babaya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Jan 2021 08:29:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[noel]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16558</guid>

					<description><![CDATA[Âbidelere hayrânlık duyarız da onları inşâ eden rûha yabancıyızdır nedense. Eseri hakkıyla takdir edebilmek içinse, evvelemirde müessiri tanımak gerekir. Nasıl bir harçla temel atıldığını bilmezsek eğer, beka ve oluş sırrına da eremeyiz zîrâ. Yahya Kemal gibi tefekkür ve san’atıyla zamanlara hükmeden müstesnâ bir kıymete sahip olmakla övünürüz de onun nasıl bir muhîtte yetiştiğini bilmeyiz. Bu büyük adamın hangi hamiyetli ellerde, nasıl bir şuûrla mayalandığını hiç mi hiç merak etmeyiz. Böyle büyük adamların hayât hikâyelerini bilmek, karakterleri teşekkül ederken onlara tesîr eden şahsiyet ve âmilleri tanımak da en az görüşlerine vâkıf olmak derecesinde önemlidir hâlbuki. Milletinin târihinde rol modeli olan bir insanı tanımak için şahsiyetindeki hâkim unsurların kaynağına inmek, onu yetiştiren kültür malzemesinin ne olduğunu bilmek de onu anlamak açısından ziyâdesiyle ehemmiyetlidir. Bu büyük adamın oluş sırrını kavrayabilmek içinse, evvelemirde onu büyüten kadını tanımamız gerekir. Çünkü O’nun hayâtındaki ilk ve en önemli figür, hiç şüphesiz vâlidesi Nakıye Hanımdır. Zerrelerine kadar İslâm ahlâk ve fazîleti, Türklük şuûr ve gururuyla meşbû olan bu kadın, evlâdının gönül mabedine kültür ve medeniyetimizin ışığını düşüren insanın ta kendisidir. Şâirimizin şahsiyetine damgasını vuran hâkim unsurların kaynağında O vardır. İlk çocukluk devresinin, şahsiyetin teşekkülündeki önem açısından da Yahya Kemal’in hayâtı ayrıca incelenmeye değerdir. Hattâ diyebiliriz ki onun hayâtı, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Âbidelere hayrânlık duyarız da onları inşâ eden rûha yabancıyızdır nedense. Eseri hakkıyla takdir edebilmek içinse, evvelemirde müessiri tanımak gerekir. Nasıl bir harçla temel atıldığını bilmezsek eğer, beka ve oluş sırrına da eremeyiz zîrâ.</p>



<p><br>Yahya Kemal gibi tefekkür ve san’atıyla zamanlara hükmeden müstesnâ bir kıymete sahip olmakla övünürüz de onun nasıl bir muhîtte yetiştiğini bilmeyiz. Bu büyük adamın hangi hamiyetli ellerde, nasıl bir şuûrla mayalandığını hiç mi hiç merak etmeyiz. Böyle büyük adamların hayât hikâyelerini bilmek, karakterleri teşekkül ederken onlara tesîr eden şahsiyet ve âmilleri tanımak da en az görüşlerine vâkıf olmak derecesinde önemlidir hâlbuki. Milletinin târihinde rol modeli olan bir insanı tanımak için şahsiyetindeki hâkim unsurların kaynağına inmek, onu yetiştiren kültür malzemesinin ne olduğunu bilmek de onu anlamak açısından ziyâdesiyle ehemmiyetlidir.</p>



<p><br>Bu büyük adamın oluş sırrını kavrayabilmek içinse, evvelemirde onu büyüten kadını tanımamız gerekir. Çünkü O’nun hayâtındaki ilk ve en önemli figür, hiç şüphesiz vâlidesi Nakıye Hanımdır. Zerrelerine kadar İslâm ahlâk ve fazîleti, Türklük şuûr ve gururuyla meşbû olan bu kadın, evlâdının gönül mabedine kültür ve medeniyetimizin ışığını düşüren insanın ta kendisidir.</p>



<p><br>Şâirimizin şahsiyetine damgasını vuran hâkim unsurların kaynağında O vardır. İlk çocukluk devresinin, şahsiyetin teşekkülündeki önem açısından da Yahya Kemal’in hayâtı ayrıca incelenmeye değerdir. Hattâ diyebiliriz ki onun hayâtı, pedagojik açıdan ders kitaplarına girecek kadar nümûne-i imtisâldir.</p>



<p><br>Büyük insan, on üç yaşının baharında, kendi ifâdesiyle daha hayâtı şafaklandıran çağa girmeden kaybetmiştir anacığını. Yani Nakıye Hanım vuslat semâsına kanat açtığında, O ergenliğe bile ayak basmamıştır henüz. Buna rağmen mübârek kadın, yirmi dokuz yıllık kısa ömründe, bir ucu Türklük, diğer ucu İslâm olan çift başlı sağlam bir düğüm atar çocuğunun rûhuna…</p>



<p><br>Ağaç yaşken eğilir. Bizimle bir ömür yaşayan değerler, en masûm çağımızda gönlümüze düşenlerdir. Ümmî fakat görgülü bir kadın olan Nakıye Hanım, şifâhî kültürün müktesebâtını bir anne rikkatiyle üfler evlâdının rûhuna. Daha mektep çağından önce yavrusuna; “Oğlum, dünyada iki insanı sev… Peygamber Efendimizi, bir de Sultan Murâd Efendimizi…” diyen O’dur. Yunus ilâhileriyle, Muhammediyye’lerin günaşırı okunduğu bir evde büyüyen küçük Ahmed,* içine doğduğu ortamda hem târih ve kültürüne âşık olur, hem de kendisine uhrevî bir âlemin kapıları açılır.</p>



<p><br>Yirmi dokuz yaş gibi çok genç bir yaşta masivâ perdesini yırtarak mâverâya kanat çırpan bu asîl rûhlu kadın, birçok hemcinsinden daha üstün bir kavrayışla yerine getirmiştir analık vazîfesini. Evlâdının rûhuna mensûbu olduğu medeniyetin mayasını çalarak göçmüştür bu dünyadan.</p>



<p><br>“Bugün analar niçin Yahya Kemaller doğurmuyor?” diye hiç soruyor muyuz acaba kendimize. Ondan önce sorulması gereken en can alıcı soru ise hiç şüphesiz şudur: Acaba bugün yavrusunun rûh iklimine Sultan Murâd’ın muhabbetini düşüren bir Nakıye annemiz yaşıyor mu bu toplumda? Kaç anne var en masûm çağında evlâdının gönlünü, Kosova kahramânı, şehid-i muazzez Murâd-ı Hudâvendigâr’ın sevgisiyle ilmek ilmek dokuyup yumak yumak işleyen. Evvelemirde kendimize, daha sonra da birbirimize sormamız gereken ilk soru bu olmalı…</p>



<p><br>Bir yılbaşını daha geride bıraktık. O da hayâtımızdan uçup giden eski zamanlara karıştı. Ve artık çok şükür eskisine nispetle büyük bir muhabbetle de kutlanmıyor. Seksenli yıllardaki kutlamaları hatırlıyorum da… </p>



<p>Devletin televizyonu en az on beş gün öncesinden başlardı reklamını yapmaya o menhûs gecenin. Ve bu reklam mutantan bir edâ ile son güne kadar da sürerdi.</p>



<p><br>Aleyhinde neşriyât yapılamaz, sadece birkaç cılız ses çıkardı basın yayın organlarında. Onları da kamuoyunun yularını elinde tutan Noel korosunun çığlığı bastırırdı. Artık günümüzde yılbaşı eski yılların heyecânıyla kutlanmıyor. On beş gün öncesinden başlayan; “Şu sanatçı bu kanalda çıkacak, filânca kanalda dansöz var.” gibisinden reklamlarla suni gündemler oluşturulmuyor. Çok şükür, bir gecenin zevk ve tantanası en az on geceyi alıp götürmüyor hayâtımızdan.</p>



<p><br>Ama bugün bile bazı şuûrsuz ebeveynler hâlâ çocuğunun gönlüne, o gecenin baş aktörü Noel Baba’nın ufûnetini saçmakla meşgul. Mânâmızla bağdaşmayan o uğursuz figürün sevgisiyle besliyor yavrusunun rûhunu. Ve böylelikle daha çocukluk devresinde kaybettiğimiz nesiller kervânına katılıyor o güzelim yavrular da…</p>



<p><br>Son yıllarda kulağımıza sıkça çalınan bir döviz var: “Noel Baba’nın Antalyalı olduğunu biliyor muydunuz?” Söyleyen öylesine masûmane söylüyor ki… Şuûr kalkanıyla mücehhez değilseniz eğer, altında yatan niyeti göremiyorsunuz. “Evet, belki bilmiyorsunuz ama geçmişte O da bu topraklarda yaşamış. Yani içimizden biri.” diye fısıldıyor bir karanlık ses size derinden…</p>



<p><br>Ren geyiklerinin çektiği kızağın üzerinde kırmızı kürküyle yolculuk eden soğuk kış gecelerine has bir figür bu Noel Baba. Yani kar canavarıyla çarpışan kuzeyli bir kutup adamı. Sormak lazım şimdi iddia sahiplerine: Acaba Antalya’ya ne zaman, târihin hangi devrinde bu kadar kar yağmış?</p>



<p><br>İnanç turizmi adına kendimize mâl etmeğe çalıştığımız o şâibeli figürün rûh kökünde mevcût kıymet hükümlerine yabancıyız ne yazık ki. Destûrsuz hânemize girerken bile bizden olmadığı çok açık… “Sizden biriniz başkasının evine girmek isterse üç defa izin istesin, kendisine izin verilmezse geri dönsün.” diyen nebevî hitap bile gözlerimizi açmaya yetmiyor.<br>Bu yılbaşı arifesinde bazı arkadaşlarımın, istikbâllerinin umudu evlâtlarını Noel Baba’nın elbisesiyle süslediklerine şâhit oldum sosyal medyada. Beğeni yağmuruna tutulan o çirkin manzarayı yüreğim yanarak seyrettim. Perestiş edip alkışlayanlara da en az o masûm(!) cinâyetin fâilleri kadar acıdım.</p>



<p><br>Fakat yalnızca acıyabildim. Zîrâ bu zevâta bir şey söylemeye kalktığınızda alacağınız cevap bellidir: “Ne var ki bunda canım? Biz eğleniyoruz, eğlendiriyoruz sadece. Yoksa Noel Baba’yı benimsediğimizden değil. Endişeye mahal yok, daha çocuk o!”</p>



<p><br>Bugün Batı emperyalizmi, nesillerimizi kendi hesâbına devşirirken taşeron olarak böyle şuûrsuz ebeveynleri kullanıyor. Çocuğunu Noel Baba’ya benzeten bir anne-baba aynı zamanda o şeytânî figürün sevgisini de evlâdının rûhuna giydirdiğinin farkında değil. Kendisine lütfedilmiş Hâk emânetine o sevimli(!) haydut maskesini layık gören pusulası şaşmış bu zihniyet, cisimlerinden evvel rûhlarını gömdüğümüz nesillerin gönüllü katilidir ne yazık ki.</p>



<p><br>Zaman elbette kimin haklı olduğunu gösterecek. Üç yaşındaki çocuğunu Noel Baba’nın kıyafetiyle süsleyip daha bu yaşta onun gönlüne putperest kültürlerden aparılıp Hıristiyanlığa sokulmuş o nesebi gayr-i sahîh figürün muhabbetini düşüren yalnızca adı Müslümân(!) ebeveynler, günün birinde nasıl bir cinâyet işlediklerinin farkına varırlar mı acaba? Heyhat! Belki varırlar ama o gün geldiğinde de köprünün altından çok sular geçmiş olur.<br>Evet, İskandinav mitolojisinden aparılarak Hıristiyan kültüre yamanmış bu zombi kılıklı adam, evimize kapıdan değil de bir hırsız edâsıyla bacadan iniyor. Keşke o da diğer hırsızlar gibi ev eşyalarımıza göz koysaydı. Cüzdânımızdaki parayı, sandığımızdaki ziyneti, komidinin üzerindeki abajuru aşırmanın telâşında olsaydı. Keşke bize verdiği zarar, sadece bunlarla sınırlı kalsaydı. Fakat bu hırsız hepsinden daha yaman. O bir gönül hırsızı. Maddî varlıklarımıza dokunmuyor. Hattâ bize kendisi ikrâm ediyor. Evimize hediyelerle girip oyuncaklarla çalıyor yavrularımızın gönüllerini. Bizden alıp götürdükleriyse hiç de azımsanacak gibi değil. O yüzden de bütün hırsızlardan daha sinsi ve harîs. Tam anlamıyla bir medeniyet tecâvüzcüsü bu adam. Yani kadîm kimliğimizin baş düşmânı. Ve sanıldığı gibi cömert de değil… Kesinlikle almadan vermiyor.</p>



<p><br>Kendimizi Batı medeniyetine hapsettiğimiz günden bu yana bizden hep çaldı bu adam. Ve biz kendisine kapıyı göstermedikçe de çalmaya devam edecek.</p>



<p><br>Onu tonton bir ihtiyar, cömert bir amca zannetmekse büyük gaflet! Ne kılığı kıyafeti, ne eve giriş biçimi, ne de o sevimli maskenin altında sakladığı karanlık çehresiyle bizden biri O. Sakalını çektiğimizde altından luciferin fırladığı bu papaz kılıklı şeytân taslağını hakikî veçhesiyle tanımak zorundayız.</p>



<p><br>Noel Baba sevgisi, Müslümân çocuğun gönlüne dökülmüş Rum ateşi. İslâm fıtratı üzere doğan sabînin rûhunu kor ateşle dağlamak gibi bir şey. Medeniyet kimliğimizin ve büyük îmânımızın mümessili olan âbide şahsiyetlerin muhabbetiyle evlâtlarımızın gönlünü yıkamak varken bizler, bu ne idüğü belirsiz figürün sevgisini dolduruyoruz nesillerimizin rûhuna.<br>Peki, gelin onun yerine bize ait olan bir değeri koyalım. O gece evimize Noel Baba değil de Nasrettin Hoca gelsin. Eğer ziyâretçiniz kapıdan girmeyip de bacadan iniyorsa değişen bir şey olmaz. Ve o gece evinize misâfir olan bir Nasrettin Hoca, olsa olsa ancak Noel Baba’nın ikiz kardeşi olabilir. Noel Baba hidâyete eremediği gibi Nasrettin Hoca’yı da aslî kimliğinden kopararak ait olmadığı bir dünyaya savurursunuz.</p>



<p><br>Değerlerimiz bizi biz yapan varlık sebebimizdir. Ve her değer de ait olduğu dünyada şahsiyetini bulur. Aksî hâlde anlamını kaybederek kıymetini yitirir. Çocuklarımıza yılbaşı akşamı hediye getiren kim olursa olsun, kesinlikle bizden değildir. Zîrâ kültür ve millî yaşayış üslûbumuzla hiçbir alâkası olmayan o gece, bizim için milâdî takvim başlangıcı olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Kısacası artık sadece Noel Baba’yı ya da çam ağacını değil, bütün mazarrâtıyla beraber bu yılbaşı çılgınlığını hayâtımızdan kovmak mecbûriyetindeyiz.<br>Buhrân ve savruluşlarımızın kaynağında kültürel açıdan iktidâr olamayışımız yatıyor. Ondan daha büyük zafiyet ise birilerinin kendilerini iktidârda zannetmesi. Hâlbuki siyâsî iktidâr ekonomik iktidârın üzerine oturur. En altta ise kültürel iktidâr vardır. Siyâsî ve ekonomik iktidâra sahip olsanız bile memleketin kültür hayâtına yön veremiyorsanız, kitlenin nabzını tutamaz, umut ve heyecân aşılayamaz, nesillere millî kültür şuûru kazandıramazsınız. Sahipsiz olan kalabalıklar da Noel Baba’nın kayığına binerler.<br>Yapılacak ilk iş, hiç şüphesiz aileyi güçlendirmek. Onu millî mânevî mukaddeslerin kalkanı hâline getirmek.</p>



<p><br>Tabiî bunun için de anneliği yalnızca biyolojik bir olgu olarak görmeyen vâlidelere ihtiyâcımız var. Yani sütüyle yavrusunun bünyesini beslerken irfânıyla da rûhunu emziren Nakıye analara her zamankinden daha fazla muhtâcız bugün. Cemiyet olarak bu ihtiyâcın farkına vardığımız gün, Noel Baba ve şürekâsı için sonun başlangıcı olacaktır.</p>



<p>* Yahya Kemal’in gerçek adı Ahmed Agâh’tır. Yahya Kemal ismini sonradan almıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/murad-i-hudavendigardan-noel-babaya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihte İlk Uçak Gemisini Batıran Osmanlı Askeri: Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul Aker Kimdir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihte-ilk-ucak-gemisini-batiran-osmanli-askeri-yuzbasi-mustafa-ertugrul-aker-kimdir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tarihte-ilk-ucak-gemisini-batiran-osmanli-askeri-yuzbasi-mustafa-ertugrul-aker-kimdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Firuz Türker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2020 08:58:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa ertuğrul aker]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15746</guid>

					<description><![CDATA[Mustafa Ertuğrul, 1861 yılında, Girit’in Hanya ilçesinde dünyaya gelmiştir. 1912 yılında Harp Okulundan topçu subayı olarak mezun olmuştur. Katıldığı ilk savaş 1915 yılındaki Çanakkale Cephesinde olmuştur. Burada, ANZAC Birliklerinin çıkartma yaptığı en tehlikeli bölgede bulunan 27. Alay ile birlikte üstün başarı göstermiştir. Çanakkale Savaşındaki başarılarından dolayı Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul, Osmanlı Harp Madalyası ve Alman Demir Haç Madalyası ile ödüllendirilmiştir.. Mustafa Ertuğrul&#8217;a Meis adasını üs yapan ve Osmanlı ordusunun ikmalini sağlayan gemileri batırmakta olan itilaf devletleri gemilerini batırması emri verilir. O da dört top bataryası alıp Meis&#8217;in karşısındaki Kaş burnuna yerleşir. Ve buradan top atışlarıyla dünyada ilk defa karadan atışla İngilizlerin Been My Chree, bir kaç gün sonra da Fransızların Paris II zırhlısını batırdı.Durumun ciddiyetini gören itilaf gemileri kıyıdan uzak durmaya başladılar. Bu sefer de Truva atı yöntemini denedi. Bir yelkenliye portakal yükleyip denizin ortasına bıraktı. Üçüncü gemi Alexandraise bu yelkenliye ihtiyatla yaklaştı. Fakat bütün titiz davranışlarına rağmen tuzağı fark edemediler ve portakal sandıklarını kendi gemilerine taşıdılar. İşte o zaman fünye ateşlendi ve bu gemi de battı. İşte bu gün Hulusi Akar ve Genel kurmay başkanı ile kuvvet komutanları Kaş&#8217;da YÜZBAŞI MUSTAFA ERTUĞRUL AKER&#8217;i anma törenine katıldılar ve anıtına çelenk bıraktılar. . Neden mi oradalar; çünkü Yunanistan Cumhurbaşkanı Meis&#8217;e geldi. Kaş&#8217;tan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Mustafa Ertuğrul, 1861 yılında, Girit’in Hanya ilçesinde dünyaya gelmiştir. 1912 yılında Harp Okulundan topçu subayı olarak mezun olmuştur. Katıldığı ilk savaş 1915 yılındaki Çanakkale Cephesinde olmuştur. Burada, ANZAC Birliklerinin çıkartma yaptığı en tehlikeli bölgede bulunan 27. Alay ile birlikte üstün başarı göstermiştir. Çanakkale Savaşındaki başarılarından dolayı Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul, Osmanlı Harp Madalyası ve Alman Demir Haç Madalyası ile ödüllendirilmiştir..<br></p>



<p>Mustafa Ertuğrul&#8217;a Meis adasını üs yapan ve Osmanlı ordusunun ikmalini sağlayan gemileri batırmakta olan itilaf devletleri gemilerini batırması emri verilir. O da dört top bataryası alıp Meis&#8217;in karşısındaki Kaş burnuna yerleşir. Ve buradan top atışlarıyla dünyada ilk defa karadan atışla İngilizlerin Been My Chree, bir kaç gün sonra da Fransızların Paris II zırhlısını batırdı.<br>Durumun ciddiyetini gören itilaf gemileri kıyıdan uzak durmaya başladılar. Bu sefer de Truva atı yöntemini denedi. Bir yelkenliye portakal yükleyip denizin ortasına bıraktı. Üçüncü gemi Alexandraise bu yelkenliye ihtiyatla yaklaştı. Fakat bütün titiz davranışlarına rağmen tuzağı fark edemediler ve portakal sandıklarını kendi gemilerine taşıdılar. İşte o zaman fünye ateşlendi ve bu gemi de battı.<br></p>



<p>İşte bu gün Hulusi Akar ve Genel kurmay başkanı ile kuvvet komutanları Kaş&#8217;da YÜZBAŞI MUSTAFA ERTUĞRUL AKER&#8217;i anma törenine katıldılar ve anıtına çelenk bıraktılar. . Neden mi oradalar; çünkü Yunanistan Cumhurbaşkanı Meis&#8217;e geldi. Kaş&#8217;tan ona el sallamak için…</p>



<p>NURLAR İÇİNDE YAT KAHRAMAN YÜZBAŞIM……</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tarihte-ilk-ucak-gemisini-batiran-osmanli-askeri-yuzbasi-mustafa-ertugrul-aker-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otlukbeli Zaferinin 547. Yıldönümü: 11 Ağustos 1473 -11 Ağustos 2020</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/otlukbeli-zaferinin-547-yildonumu-11-agustos-1473-11-agustos-2020/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/otlukbeli-zaferinin-547-yildonumu-11-agustos-1473-11-agustos-2020/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ÜNAL]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Aug 2020 08:19:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Otlukbeli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15528</guid>

					<description><![CDATA[Otlukbeli Meydan Muharebesi, Osmanlı Padişahı Fâtih Sultan Mehmed ile Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan arasında yapılmış, ateşli silâhların meydan muharebesinde başarı ile kullanıldığı, bir savaştır… Osmanlı ve Akkoyunlu hânedânları arasındaki düşmanlık, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bâyezîd ve Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu, Oğuzlar’ın Bayındır Boyundan Kara Yölük Osman zamanına dek uzanıyordu. Osmanlılar Karakoyunlularla müttefikken Akkoyunlular da Timur&#8217;u desteklemişlerdi.Konstantinopolis’in Fethi ve Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Akkoyunlu Uzun Hasan&#8217;ın müttefiki olan Trabzon Rum İmparatorluğu&#8217;nun Fâtih Sultan Mehmed tarafından yok edilmesi (1461) sırasında Uzun Hasan, II. Mehmed&#8217;i protesto etmiş; ancak daha fazlasına cüret edememişti. Doğuda kazandığı başarılarla kendine güveni giderek artan Uzun Hasan&#8217;ın Karamanoğulları, Venedik, Papalık, Cenova ile ittifak ve iş birliği yapması, açıkça düşmanlık belirtisiydi. 1466&#8217;dan itibaren Osmanlı kuvvetleri Orta Anadolu&#8217;ya girerek Karamanoğullarını takibe başladı. Karamanoğlu kuvvetleri doğuya kaçarken Akkoyunlular sınırı geçti ve 1472&#8217;de Osmanlı birlikleriyle çatışmalar yaşandı. Beyliğini kaybeden Karamanoğlu Pir Ahmed ve Kardeşi Kasım Bey, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ı Osmanlılarla savaşa kışkırtıyorlardı. Ertesi yıl Fâtih Sultan Mehmed, bizzat ordunun başına geçerek doğuya yürüdü. Uzun Hasan&#8217;ın ordusu Karamanoğullarından arda kalanlarla takviye edilmişti. Ordu, kalabalık fakat düzensiz bir Türkmen ordusuydu. Akkoyunlu ordusunun ana gücünü 40.000’i mızraklı ve zırhlı, 30.000’i diğer silâhlarla donanmış 70.000 kişilik süvari birlikleri oluşturuyordu. Uzun Hasan&#8217;ın amacı, Osmanlı sipahilerini üstün süvarileriyle kıskaca alıp &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Otlukbeli Meydan Muharebesi, Osmanlı Padişahı Fâtih Sultan Mehmed ile Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan arasında yapılmış, ateşli silâhların meydan muharebesinde başarı ile kullanıldığı, bir savaştır…<br></p>



<p>Osmanlı ve Akkoyunlu hânedânları arasındaki düşmanlık, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bâyezîd ve Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu, Oğuzlar’ın Bayındır Boyundan Kara Yölük Osman zamanına dek uzanıyordu. Osmanlılar Karakoyunlularla müttefikken Akkoyunlular da Timur&#8217;u desteklemişlerdi.<br>Konstantinopolis’in Fethi ve Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Akkoyunlu Uzun Hasan&#8217;ın müttefiki olan Trabzon Rum İmparatorluğu&#8217;nun Fâtih Sultan Mehmed tarafından yok edilmesi (1461) sırasında Uzun Hasan, II. Mehmed&#8217;i protesto etmiş; ancak daha fazlasına cüret edememişti. Doğuda kazandığı başarılarla kendine güveni giderek artan Uzun Hasan&#8217;ın Karamanoğulları, Venedik, Papalık, Cenova ile ittifak ve iş birliği yapması, açıkça düşmanlık belirtisiydi.<br></p>



<p>1466&#8217;dan itibaren Osmanlı kuvvetleri Orta Anadolu&#8217;ya girerek Karamanoğullarını takibe başladı. Karamanoğlu kuvvetleri doğuya kaçarken Akkoyunlular sınırı geçti ve 1472&#8217;de Osmanlı birlikleriyle çatışmalar yaşandı. Beyliğini kaybeden Karamanoğlu Pir Ahmed ve Kardeşi Kasım Bey, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ı Osmanlılarla savaşa kışkırtıyorlardı. Ertesi yıl Fâtih Sultan Mehmed, bizzat ordunun başına geçerek doğuya yürüdü.<br></p>



<p>Uzun Hasan&#8217;ın ordusu Karamanoğullarından arda kalanlarla takviye edilmişti. Ordu, kalabalık fakat düzensiz bir Türkmen ordusuydu. Akkoyunlu ordusunun ana gücünü 40.000’i mızraklı ve zırhlı, 30.000’i diğer silâhlarla donanmış 70.000 kişilik süvari birlikleri oluşturuyordu. Uzun Hasan&#8217;ın amacı, Osmanlı sipahilerini üstün süvarileriyle kıskaca alıp yok etmekti.<br>Osmanlı ordusunun sipahileri de Uzun Hasan&#8217;ınkiler gibi Türkmen&#8217;di. Ancak büyük bir kısmı ateşli silâhlarla (tüfeklerle) donatılmış Osmanlı ağır piyadesi olan yeniçeriler ve süvari birliklerini oluşturan sipahiler, eğitimli ve çok daha profesyonel askerlerdi. Diğer taraftan, Sultan II. Mehmed, Konstantiyye’nin fethi sırasında gücünü ispatlayan topların meydan muharebesinde de kullanılmasını istiyordu. Bu amaçla ilk kez hafif havan topları üretildi ve bunlar, doğu seferine götürüldü. Otlukbeli Muharebesi, o güne kadar kale kuşatmalarında kullanılan topun meydan muharebesinde kullanıldığı ilk muharebedir.<br></p>



<p>Osmanlı ordusu Doğu Karadeniz dağları arasında ilerlerken Uzun Hasan&#8217;ın birlikleri gizlice yaklaştı. Hasan, Osmanlılara dağlarda baskın yapmayı plânlamıştı. Osmanlı keşif birlikleri çok yakına sokulan düşmanı son anda fark etti ve II. Mehmed, derhal savaş düzeni alınmasını emretti.<br>İki ordunun karşılaştığı arazi, akarsu tarafından yarılmış bir vadiydi ve savaşa hiç müsait değildi. Kayalıklar ve engebe yüzünden atların kullanımı çok zordu. Osmanlı beyleri geri çekilip ova bulmayı önerdiyse de düşman bu kadar yakındayken geri çekilme manevrasının tehlikeli olacağını düşünen Sultan II. Mehmed derhal savaşa girmeye karar verdi.<br></p>



<p>Savaş öncesinde Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa Uğurlu Mehmet Bey&#8217;in tuzağına düştü ve Fırat Nehri&#8217;nde boğuldu. Bu asker içinde büyük üzüntüye neden olduysa da asıl muharebeler Tercan Ovası&#8217;nda Otlukbeli&#8217;nde yapıldı. Öncü birliklerle yapılan muharebede Davut Paşa galip gelip Akkoyunlu öncü birliklerini yenilgiye uğrattı. Sonra Akkoyunlu sağ cenah komutanı Zeynel Mirza&#8217;nın Davut Paşa&#8217;ya hücuma geçmesi üzerine Osmanlı sol cenah komutanı Karaman Valisi Şehzâde Mustafa Akkoyunlu sağ cenahını bozguna uğratıp Zeynel Mirza&#8217;yı azapların içine çekip onu öldürdü. Böylece Akkoyunlu sağ cenahı bozguna uğrayıp dağıldı. Bu sırada Osmanlı sağ cenah komutanı Amasya Valisi Şehzâde Bayezid önce Uğurlu Mehmet Bey&#8217;e saldırıp onun savaş alanından kaçmasına neden oldu. Uğurlu Mehmet Bey çekildikten sonra Akkoyunlu sol cenahını Mehmed Bakır komuta ediyordu. Şehzâde Bayezid üzerine saldırıp Akkoyunlu sol cenahını bozguna uğratıp, kendisini esir aldıktan sonra Uzun Hasan&#8217;a saldırdı. Hem Şehzâde Mustafa hem de Şehzâde Bayezid&#8217;in hücumlarına karşı koyamayan Uzun Hasan yerine kendisine benzeyen bir askerini bırakıp muharebe meydanından kaçtı.<br></p>



<p>Uzun Hasan, muharebe meydanından kaçarken, kendisini Osmanlılarla savaşa kışkırtan Karamanoğulları’ndan Pîr Ahmed ve Kasım beylere kızgınlığını ve kendi pişmanlığını şu sözlerle ifade ediyordu:<br>“Karamanoğlu, bednâm olasın, benim Osmanoğlu ile ne işim vardı?…”<br>Zaferden sonra Osmanlı komutanları düşmanı takibi önerdilerse de II. Mehmed ileri gitmedi. Arazi pusu kurmaya elverişliydi, muharebenin başında Osmanlı keşif birliklerinin düşmanı fark etmede geç kalmasını da göz önünde bulunduran II. Mehmed, düşmanın çekilip gitmesine göz yumdu.<br></p>



<p>Ertesi yıl çatışmalar devam ettiyse de Akkoyunlular için çöküş dönemi başlamıştı. Savaştan sonra Fâtih Sultan Mehmed pek çok ülkeye fetihnâmeler yollamıştır, bunlardan en dikkat çekici olanı Özbek hanına yollanan Uygurca fetihnâmedir. Otlukbeli Muhaberesi, birçok tarihçiye göre o dönemde kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılın en büyük meydan muharebesi olarak kabul edilir…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/otlukbeli-zaferinin-547-yildonumu-11-agustos-1473-11-agustos-2020/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı-Rus Savaşı Sürecinde Kureyşan Aşireti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/osmanli-rus-savasi-surecinde-kureysan-asireti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/osmanli-rus-savasi-surecinde-kureysan-asireti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cemal Toptancı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2020 08:38:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14619</guid>

					<description><![CDATA[Şunu en başta siz değerli okurlarımla paylaşmak isterim. Zira bu yazı dizimizde CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu hakkında her hangi bir art niyet taşımamız asla söz olmadığı gibi, böylesi bir tasarrufu da ahlaki bulmadığımızı hemen ifade edelim. Aşireti hakkında bilgi veren Sayın Kılıçdaroğlu’nun kendileri ve partisi Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün açıklamaları sonrası, Dersimin Nazimiye ilçesi merkezli Kureyşan aşireti gündem olmuştur. Kılıçdaroğlu’nun ailesi Dersim Nazımiye ilçesinin Ballıca Köyündendir. Ülkemiz özelinde siyasi gelişmelere ve bu konuda oldukça gündemi teşkil eden algılara baktığımızda böylesi bir araştırmayı ülkemizin geleceği adına yapmak zarureti hâsıl olmuştur. Üç bölümden teşkil edecek yazı dizimizin ilkinde ana muhalefet partisi liderinin mensubu olduğunu ve soyca seyit olduklarını ifade ettikleri Kureyşan aşiretinin veya Kureyşan Ocağı’nın kimliğine açıklık getirmek amaçlıdır. 13.yüzyılda Horasan&#8217;dan Moğol istilalarında Anadolu&#8217;ya göç etmişlerdir, Oğuzların Beğdili boyundandır. Zaman içinde çoğu Dersim Alevi-Türkmen ocakları gibi konuştukları İran’i kökenli bir dil olan Zazacadır. Dersim Kızılbaşlarının Kürdlükle ilgileri yoktur. Kürdler, Horasan kökenli Dersimin Türkmen aşiretlerinden 240 yıl önce Müslüman olmuş ve Hz. Ömer döneminde İslamiyet’i kabul etmişlerdir.&#160; Anadolu&#8217;daki mevcut seyit ocaklarının içinde en eski tarihli şecerename bu Kızılbaş ocağın elindedir. Veriliş tarihi 1232 yılında şecereyi Selçuklu sultanı&#160;I.Alaeddin Keykubad&#160;onaylamıştır. 23 Mayıs 2010 tarihli Hürriyet Gazetesinde köşe yazarlığı yapan Soner Yalçın şunları not &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Şunu en başta siz değerli okurlarımla paylaşmak isterim.</p>



<p>Zira bu yazı dizimizde CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu hakkında her hangi bir art niyet taşımamız asla söz olmadığı gibi, böylesi bir tasarrufu da ahlaki bulmadığımızı hemen ifade edelim.</p>



<p>Aşireti hakkında bilgi veren Sayın Kılıçdaroğlu’nun kendileri ve partisi Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün açıklamaları sonrası, Dersimin Nazimiye ilçesi merkezli Kureyşan aşireti gündem olmuştur.</p>



<p>Kılıçdaroğlu’nun ailesi Dersim Nazımiye ilçesinin Ballıca Köyündendir.</p>



<p>Ülkemiz özelinde siyasi gelişmelere ve bu konuda oldukça gündemi teşkil eden algılara baktığımızda böylesi bir araştırmayı ülkemizin geleceği adına yapmak zarureti hâsıl olmuştur.</p>



<p>Üç bölümden teşkil edecek yazı dizimizin ilkinde ana muhalefet partisi liderinin mensubu olduğunu ve soyca seyit olduklarını ifade ettikleri Kureyşan aşiretinin veya Kureyşan Ocağı’nın kimliğine açıklık getirmek amaçlıdır.</p>



<p>13.yüzyılda Horasan&#8217;dan Moğol istilalarında Anadolu&#8217;ya göç etmişlerdir, Oğuzların Beğdili boyundandır.</p>



<p>Zaman içinde çoğu Dersim Alevi-Türkmen ocakları gibi konuştukları İran’i kökenli bir dil olan Zazacadır.</p>



<p>Dersim Kızılbaşlarının Kürdlükle ilgileri yoktur.</p>



<p>Kürdler, Horasan kökenli Dersimin Türkmen aşiretlerinden 240 yıl önce Müslüman olmuş ve Hz. Ömer döneminde İslamiyet’i kabul etmişlerdir.&nbsp;</p>



<p>Anadolu&#8217;daki mevcut seyit ocaklarının içinde en eski tarihli şecerename bu Kızılbaş ocağın elindedir. Veriliş tarihi 1232 yılında şecereyi Selçuklu sultanı&nbsp;<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Alaeddin_Keykubad">I.Alaeddin Keykubad</a>&nbsp;onaylamıştır.</p>



<p>23 Mayıs 2010 tarihli Hürriyet Gazetesinde köşe yazarlığı yapan Soner Yalçın şunları not düşüyor.</p>



<p>TRT Avrasya’da Prof. Dr. Alemdar Yalçın program sonunda seyircilerin sorularına yanıt veriyor.</p>



<p>“ 12 İmamlar’dan ,İmam Musa Kazım’ın 24 çocuğu vardı. Bu 24 çocuğundan bir kısmı kız alıp kız verme durumu dolayısıyla Horasan’daki kabilelerle akraba oldu.</p>



<p>Yani bağlantı İmam Musa Kazım’a kadar gidiyor.</p>



<p>Ancak bizim ele aldığımız Kureyşan (Kureyş) ile Hz. Muhammed’in mensubu olduğu Kureyş aynı değil.</p>



<p>İlgilerinin olduğunu sanmıyoruz.</p>



<p>Ya da şimdilik bilmiyoruz diyelim.”&nbsp;<br><br></p>



<p>İzleyiciler; Hz. Muhammed’in mensubu olduğu Kureyş kabilesiyle, Horasan’dan gelen Kureyşan (Kureyş) arasında akrabalık olup olmadığını merak ediyorlar.</p>



<p>Kılıçdaroğlu’nun Seyyid olup olmadığını bilmiyoruz.<br><br></p>



<p>Fakat bildiklerimiz de var:</p>



<p>12 İmamlar ile akraba olduğu düşünülen Kureyşan (Kureyş) Ocağı’nın nasıl Müslüman olduğu belli miydi?</p>



<p><br>Evet, Zerdüşt/Yezidi olan Horasan’daki Deylaman (Dersim) halkı 873’te Müslüman oldu.<br><br></p>



<p>917’de ise Caferi Sadık mezhebini / Aleviliği kabul ettiler.</p>



<p><br>13’üncü yüzyılda Moğol istilasından kaçıp Anadolu’ya geldiler.<br><br></p>



<p>Başbakanlık Arşivi Belgeleri’nde araştırma yapan Cevdet Türkay;“Oymak, Aşiret ve Cemaatler” adlı çalışmasında, Kureyş Ocağı’nın Akşehir Sancağı’na bağlı olduğunu belirtiyor.</p>



<p>Türkay Kureyş Ocağı’nın Türkmen olduğunu yazıyor.<br><br></p>



<p>Uzatmayalım:<br><br></p>



<p>Kim kendini hangi kimlikte görüyorsa odur.<br><br></p>



<p>Öncelik, insan olmaktır!<br><br></p>



<p>Kemal Kılıçdaroğlu etnik kimliğiyle değil Türkiye’ye vereceği hizmetle değerlendirilmelidir.” diyordu.<br>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Anadolu Selçukluları döneminde Dersim ve Konya arasındaki yerleşim yerlerinde oldukça etkili olan Horasan merkezli Türkmen Kızılbaş aşiretlerinin ne yazık ki, Osmanlı dönemi sonrası mezhebi taassupları nedeniyle Anadolu topraklarında ehlisünnet Türkler ve Kürdler için sıkıntıların yaşanmasına vesile olmuşlardır.</p>



<p>İslam Ansiklopedisinde 1519 yılında başlattıkları Şah Veli İsyanı ve 1527 yılında Kalender Şah isyanı gibi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Safevi_Devleti">Safevi Devleti</a>&#8216;ne mezhebi yakınlıktan dolayı destek verdikleri içinde, Osmanlı&#8217;nın&nbsp;<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCnnilik">Sünni</a>&nbsp;uleması tarafından hoş karşılanmamışlardır.&nbsp;</p>



<p>Osmanlının parçalanma sürecinde yaşadığı sıkıntılı yıllar içinde de en çok başta Ruslar olmak üzere Ermenilerle de kurdukları dostluklar, günümüz Türkiye’sinde bile ne yazık ki adı konulmamış sıkıntıların hala devamı gibi önümüzde durmaktadır.</p>



<p>Geldiğimiz bu noktada işte şimdi Kureyşan Aşiretinin özellikle son Osmanlı-Rus Savaşlarının yaşandığı 1915-1918 sürecine bakalım şimdi.</p>



<p>Zira bu tarihler arasındaki en önemli gelişme, Kureyşan Aşiret Reisi Ali Gaxi, Doğu Dersim aşiretlerinin birleşmesini sağlar. “Dersim Kuvvetleri” Nazimiye’yi işgal ettikten sonra Mazgirt, Pertek ve Çarsancak’a baskın düzenleyerek Elazığ’a doğru yürürler, Hozat’ı işgal ederler.</p>



<p>&nbsp;25 Temmuz 1916’da Rusların Erzincan’ı işgal etmesinden cesaret alan Ali Gaxi, Doğu Dersimliler, &nbsp;“bir devlet” kurma düşüncesindedirler. Doğu Dersim aşiretlerinin kurşun sıkmadan teslim aldıkları Ovacık’ta, Osmanlı yönetimine son verilir ve burada küçük bir Doğu Dersim Alevi devletçiği kurulmuş olur.</p>



<p><em>İş Bankası Kültür Yayınlarının 2011 yılında yayınladığı ‘Büyük Harp’te Şark Cephesi Harekâtı’ adlı eserin sahibi Meraşal Fevzi Çakmak bakın o&nbsp; günler için neler diyor?&nbsp;</em></p>



<p><em>“Ruslar, Şubat ayında Erzurum’u, Mart ayında ise Tercan’ı işgal ederler. Osmanlı Ordusu, geriye çekilir, ama hala Tercan ve çevresindedir.</em></p>



<p><em>Hatta daha sonraki günlerde, Mayıs sonu Haziran başlarında Tercan bölgesinde taarruzda da bulunurlar. Ama Ruslar, çabuk toparlanır ve karşı saldırıya geçerler.</em></p>



<p><em>Rus ileri harekâtının Erzincan’a doğru sürdüğü bir sırada, Rusların önünden kaçan Osmanlı birliklerinin önü Erzincan-Kemah arasındaki bölgede Doğu Dersim aşiretleri tarafından kesilir ve&nbsp; “30 jandarma şehit” edilir.</em></p>



<p><em>Osmanlı yetkililer tarafından sıkça dile getirilen bu olay Erzincan’ın işgal edildiği günlerde gerçekleşir.</em></p>



<p><em>Tarihi de 1916’nın Temmuz ayıdır. F. Çakmak, konferanslar serisinin diğer bir gününde 27 ve 28 Temmuz 1916 tarihlerini verir ve şöyle der;</em><em>&nbsp;“&#8230;Kemah boğazındaki 153. Alay (Rus), Fırat nehrinin doğusuna geçerek Dersim aşiretleri ile beraber, 36. Tümenin (Osmanlı) yancılarını geri püskürttü.” </em><em>Vehip Paşa hakkında bir kitap yazmış olan Yüksel Nizamoğlu da “isyancı” olarak değerlendirdiği Dersim aşiretlerini</em><em>, “Erzincan’ın kaybından sonra Kemah Boğazı’nda Osmanlı kuvvetlerine hücum ederek Rus ileri harekâtına yardımcı”&nbsp;</em><em>olduklarını belirtmektedir</em><em>.</em></p>



<p><em>23 Temmuz 1916 tarihinde ayrıca bir de “ErzurumKüçük Zabit Mektebi”öğrencilerine yapılmış bir saldırı daha olur.</em></p>



<p><em>Bu olaylar daha sonraki dönemlerde, Osmanlı ile Dersim aşiretleri arasında önemli bir gerginliğe neden olacaktır.</em></p>



<p><em>Osmanlı tarafı, bu dönemde bazı Dersimli aşiretlerinin Ruslar ile işbirliği yaptığını ve Ruslar tarafından kışkırtıldığını da iddia etmiştir. </em><em></em></p>



<p><strong>Doğu Dersim aşiretlerinin daveti üzerine, Rus keşif kolları Ovacık’a kadar ilerlemişlerdi.</strong>&nbsp;</p>



<p>Süvari tümeninin&nbsp;<strong>26 Ağustos 1916</strong>’da Hozat’tan ayrılmasından sonra Aleviler, Rus keşif kollarıyla&nbsp;<strong>29 Ağustos 1916</strong>’da Çemişgezek’e kadar ilerlemişlerse de 48. Tümenden sevk edilen bir alay tarafından püskürtülmüşlerdi.&nbsp;</p>



<p><strong>16 Eylül 1916’da Rusların Alevi ailelerine tecavüzleri üzerine, Altın Hüseyin’de Aleviler ayaklandıklarından, Dersim halkı da Ruslar aleyhine çatışmaya girmiş, bu suretle bu bölgede Rus tehlikesi azalmıştı.</strong>&nbsp;</p>



<p>Bir taraftan da Ahmet İzzet Paşa, Alevileri para ile ikna ederek&nbsp;<strong>Dersim aşiretlerinden yararlanmaya</strong>&nbsp;gayret ediyordu.&#8221;</p>



<p>Dersimlilerin bir kesimi, savaştan önce ve savaş sırasında Osmanlı devletine kararlı bir şekilde muhaliftir. Doğu Dersim aşiretleri, 1916 yılının kış ve bahar aylarında ayaklanmış; Batı Dersim aşiretlerinin bir kısmı ise Ruslarla “ilişki” içerisindedir.</p>



<p>Ancak, ayaklanmanın bastırılmasından ve burada da değinilen bazı olay ve gelişmelerden sonra Dersimlilerin bu muhalif kesimleri de adım adım tavır değiştiriyor ve milis örgütlenmesine girerek Ruslar’a karşı Osmanlı ordusu ile beraber savaşıyorlar.</p>



<p>Bu tavır değiştirme, 1916 sonlarında kısmi iken, 1917 içinde esas ve genel bir hale gelir.&nbsp;</p>



<p>“… 1916 yılında Ruslar, Mamahatun’a ilerledikleri sırada Ermenileri ve firarî Mustafa’yı Dersime göndererek Balabanlı, Kureyşanlı, Koçuşağı aşiretlerine silâh verip Osmanlılarla mücadele için kışkırtmışlardı. Doğu Dersim’de Nazımiye, Aleviler tarafından ele geçirilmiş, Hozat kuşatılmış, Mazgirt, Pertek ve Çarsancak yağmalanmıştı.“ <em>Rusların Mamahatun’u işgal ettikleri sırada -ilk işgal Mart 1916’dır- bazı Ermenileri ve firari Mustafa’yı Dersim’e gönderdikleri iddiaları, Osmanlı yetkililer tarafından sık sık dile getirilmiştir.</em></p>



<p><em>Firari Mustafa’nın, Binbaşı Mustafa Vefa bey olduğu anlaşılıyor. Zazaca bilen bazı Ermenilerin de Dersimli aşiretlerle görüştü halk tarafından da anlatılmaktadır.</em></p>



<p><em>Bu meyanda Kureyşanlardan Aliyê Gaxi&nbsp;ve çevresi ile Koçanlardan İdare İbrahim Ağa ve çevresindekilerin Ruslardan silah aldıkları sadece ordu kaynakları değil, halk tarafından da dile getirilmiştir.</em></p>



<p><em>Diğer yandan Aliyê Gax önderliğindeki bazı aşiretler Nazımiye’yi denetimlerine alırken, Mazgirt, Pertek ve Çarsancak yağmalanmış, Hozat kuşatılmış, Palu ve çevresindeki Sünni Zazalar ile de çatışılmıştır&nbsp;&nbsp;</em><em></em></p>



<p>30 Mart 1916’da <strong>Kuréyşan aşiret liderlerinden Husén’é Ali Begon bin kişilik bir kuvvetle Mazgirt’i ve Çarsancak ağalarının 24 köyünü de yakmış</strong>tır.</p>



<p>Ermeni Gragos Mirakyan da Kureyşanlılarla birlikte Çarsancak saldırısına katılır.</p>



<p>1916 Baharında Rusların Erzurum’u kuşattıkları haberi yayılınca, Dersimlilerin Çemişgezek üzerinde baskıları artmış bunun üzerine&nbsp;<strong>devlet, Ermeni mallarını yağmalamayı serbest bırakarak savaş ganimeti ilan etmiş</strong>tir.&nbsp;</p>



<p>Kureyşan Aşiret reisi <strong>Aliyé Gax</strong>&nbsp;o dönemde&nbsp;<strong>Türüşmek nahiye müdürü</strong>dür.</p>



<p>Ruslarla görüşmüştür.</p>



<p><strong>Kazım Karabekir</strong>, Doğu Dersimden Ruslarla uzlaşmayı tercih eden liderin Kuréşanlı Aliyé Gax’dan ibaret olmadığını, Xormekan-Süleyman Ağa,(Sıléman Aliyé Gulavi), Ali Çavuş (Nazımiye’li Dewré Ali, Bertal, Timur Ağa (Suran lideri), Yusuf ( Aréli), Seyit Ali Ağa gibi kişilerin de uzlaştıklarını belirtmiştir.</p>



<p>1916 Dersim İsyanı konusunu Kureyşan Aşireti için Faik Bulut’un inceleme olarak yazdığı, ‘Dersim Raporları’ adlı kitabında ‘Harp Tarihi Encümen Notları’ndan aktarmasında;</p>



<p>&#8220;&#8230;&nbsp;<strong>Ruslar ilerledikçe bölgede yaşayanların bir kısmı Osmanlı birlikleri aleyhine dönmüşlerdi</strong>.</p>



<p><em>15 Mart 1916’da Tercan’ı işgal eden Ruslar ile çatışmalar sürerken, aynı günlerde Nazımiye ve çevresinde Kureyşan aşireti reisi Aliyê Gaxi’nin önderlik ettiği Dersim İsyanı patlak vermiştir.</em></p>



<p>Vehip Paşa, Dersim aşiret reislerini çağırarak ve para ile ikna ederek kısmen yola getirmişse de bu isyana engel olamamıştır.</p>



<p>Bazı eşkıyalar Elazığ civarına kadar inerek saldırılarını artırdıklarından,13. Tümenin 7. Taburu Sivas’tan Harput’a gönderildi.</p>



<p>19 Mart 1916’da 2. Ordunun güneyden kuzeye, Rusların sol tarafına taarruzunu emrettiği sırada 13. Tümenin bu ordunun solunda bulunmak üzere Harput’a sevkini yazmıştı.</p>



<p>Doğu Dersimde, Nazımiye ve Kızılkilise dâhilinde 27 Mart 1916’da, 2-3 bin kişilik silahlı bir isyan grubu Nazımiye, Mazkirt hükümet konaklarını, Çarşancak ve Pertek&#8217; in birçok köylerini yakarak, memurlarını vurarak ve hapsederek bütün o havaliye korku salmaya başladılar; Elaziz’e doğru uzanmağa koyuldular.</p>



<p>3. Ordu kumandanlığı bu isyanı bastırmaya; orduyu takviyeye gelen 13. Fırka ile 11. Kolordu kumandan vekili miralay Galata’lı Şevket Bey&#8217;i memur etti.</p>



<p>Zaten Enver Paşa, 16 Nisan 1916’da 33. Tümen Komutanı Galatalı Şevket, Dersimin ıslahı ile görevlendirildi. Kuzeyden gönderilen birlikler, güneyden gelen 13. Tümen ile Nazımiye civarındaki isyancılara hücum ettiler.&nbsp;</p>



<p><strong>6 Mayıs 1916’da Doğu Dersim aşiretleri perişan olarak şiddetle takip edildiler ve isyan bastırıldı</strong>. Bundan sonra 3. Ordu, Rusların aleyhine küçük bölge taarruzlarıyla düşmanı durdurmaya ve 2. Ordunun toplanması için vakit kazanmaya çalıştı.&#8221;</p>



<p>23 Nisan 1916 da Nazımiye Kızılkilise kuzey ve güneyine sarkan fırka kuvvetleri tarafından işgal edildi ve bütün doğu Dersim taranarak (Kureyşan, Şeyhan, Karsan, Haydaran, Yusufan, Alan) aşiret ve kabileleri yeniden itaat altına alınarak, bütün kuvvet Nazımiye&#8217;de toplanmış ve oradan itibaren Feme doğru ilerlenerek hareket bitirilmiş oldu.</p>



<p>Nazımiye&#8217;de bırakılmış olan Erzurum seyyar jandarma taburu da, asayişin tekrarı halinde 27 Mayıs 1916&#8217;da Çapakçur&#8217;a sevk edilmiş ve Dersimde Rusların işgaline ve hatta savaşın sonuna kadar önemli bir olay olmamıştır ”</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="289" height="298" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/1.jpg" alt="https://scontent.fadb2-1.fna.fbcdn.net/v/t1.0-9/10569081_518948171539869_9215501058936119636_n.jpg?_nc_cat=106&amp;_nc_sid=32a93c&amp;_nc_ohc=duVIdjx5ePIAX_1JQ7n&amp;_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&amp;oh=564fc05a985831483b09c99c0ca7e482&amp;oe=5EF5E2FD" class="wp-image-14620"/></figure>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="285" height="400" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/2.jpg" alt="https://scontent.fadb2-2.fna.fbcdn.net/v/t1.0-9/100949622_10216821747756280_7842035340993888256_n.jpg?_nc_cat=102&amp;_nc_sid=730e14&amp;_nc_ohc=Ihm4w1iReeoAX92jMV1&amp;_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&amp;oh=02ac80c7c55fee72932d7da3b793fc7a&amp;oe=5EF3C7C3" class="wp-image-14621" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/2.jpg 285w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/2-214x300.jpg 214w" sizes="(max-width: 285px) 100vw, 285px" /></figure>



<p>Devam Edecek</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><a href="https://www.eflatunkitap.com/cozulme-238636"><img loading="lazy" decoding="async" width="730" height="93" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/Yazarin_Kitaplarinijpg.jpg" alt="" class="wp-image-14416" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/Yazarin_Kitaplarinijpg.jpg 730w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/Yazarin_Kitaplarinijpg-300x38.jpg 300w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></a></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/osmanli-rus-savasi-surecinde-kureysan-asireti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı, bu kaos bölgesinde huzuru nasıl sağlamıştı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/osmanli-bu-kaos-bolgesinde-huzuru-nasil-saglamisti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/osmanli-bu-kaos-bolgesinde-huzuru-nasil-saglamisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jan 2020 10:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13410</guid>

					<description><![CDATA[Kasım Süleymani suikastıyla başlayan yeni kriz sürekli tırmanıyor. İçeride ve dışarıda imajını düzeltme derdinde olan İran, “izdiham” bahanesiyle ertelediği defin işlemini, ABD üslerine karşı “aynı saatte ve aynı ülkede” düzenlediği füze saldırısı eşliğinde gerçekleştirdi. Şimdi dünya Amerika’nın misillemesini bekliyor. Bu kaos yarışının ne kadar süreceğini bilmiyoruz ama her adımın, yüz yılın mağduru olan Müslümanlara vurulan yeni darbeleri oluşturacağını iyi biliyoruz. Daha da vahimi; yürütülen “mezhep savaşı” algılarına bakılırsa, İslam dünyasında yeni “kardeş kavgaları” planlandığı anlaşılıyor. Oysa bir önceki yazımızda da bahsettiğimiz gibi olay küresel emperyalistlerin, kendi çıkarları için yine İslam dünyasını kullanmasından ibarettir. Hangi mezhep savaşı? ABD’nin mezhebi ne? Veya şu anda İran hangi İslamî değeri koruma derdinde? Suudi Arabistan ve BAE ile İran savaşırsa, “mezhep” ve “din” adına nasıl bir mücadele verilmiş olacak? Hangi taraf; hangi “doğru”yu savunacak? Oysa sadece Haçlı-Siyonist ittifakı adına yeni bir vekalet savaşı yapılmış olacak ve iki taraf birbirini yiyeceği için İsrail boşalan meydana daha rahat yayılacak. Yeter artık… İslam dünyası ne zaman uyanacak? İngilizlerin, İslam’da fitne için dizayn ettiği laboratuvar ürünü ve ABD’nin kullanışlı aparatı Vehhabilik veya Pers emperyalizmi için seferber edilen Şiilik üzerinden yapılan değerlendirmeler, “İslam’ın gerçekte ne olduğu” konusunda asla doğru fikir veremez. HERKES “OSMANLI HUZURU”NU ARIYOR Yüz yıldır acının her çeşidiyle karşılaşan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kasım Süleymani suikastıyla başlayan yeni kriz sürekli tırmanıyor. İçeride ve dışarıda imajını düzeltme derdinde olan İran, “izdiham” bahanesiyle ertelediği defin işlemini, ABD üslerine karşı “aynı saatte ve aynı ülkede” düzenlediği füze saldırısı eşliğinde gerçekleştirdi. Şimdi dünya Amerika’nın misillemesini bekliyor.</p>
<p>Bu kaos yarışının ne kadar süreceğini bilmiyoruz ama her adımın, yüz yılın mağduru olan Müslümanlara vurulan yeni darbeleri oluşturacağını iyi biliyoruz.</p>
<p>Daha da vahimi; yürütülen “mezhep savaşı” algılarına bakılırsa, İslam dünyasında yeni “kardeş kavgaları” planlandığı anlaşılıyor. Oysa bir önceki yazımızda da bahsettiğimiz gibi olay küresel emperyalistlerin, kendi çıkarları için yine İslam dünyasını kullanmasından ibarettir.</p>
<p>Hangi mezhep savaşı? ABD’nin mezhebi ne? Veya şu anda İran hangi İslamî değeri koruma derdinde? Suudi Arabistan ve BAE ile İran savaşırsa, “mezhep” ve “din” adına nasıl bir mücadele verilmiş olacak? Hangi taraf; hangi “doğru”yu savunacak?</p>
<p>Oysa sadece Haçlı-Siyonist ittifakı adına yeni bir vekalet savaşı yapılmış olacak ve iki taraf birbirini yiyeceği için İsrail boşalan meydana daha rahat yayılacak.</p>
<p>Yeter artık… İslam dünyası ne zaman uyanacak?</p>
<p>İngilizlerin, İslam’da fitne için dizayn ettiği laboratuvar ürünü ve ABD’nin kullanışlı aparatı Vehhabilik veya Pers emperyalizmi için seferber edilen Şiilik üzerinden yapılan değerlendirmeler, “İslam’ın gerçekte ne olduğu” konusunda asla doğru fikir veremez.</p>
<p><strong>HERKES “OSMANLI HUZURU”NU ARIYOR</strong></p>
<p>Yüz yıldır acının her çeşidiyle karşılaşan bu bölgedeki bütün kesimlerin, Osmanlı döneminde yüzyıllarca huzur içinde yaşamış olmasının bir anlamı yok mu?</p>
<p>Farklılıkların kucaklaştığı bu en sancılı coğrafyadaki huzurun asıl tılsımı, Osmanlı’nın hareket tarzını belirleyen yol haritasından kaynaklanıyordu. İşte bu kurallar, her türlü emperyalist ve sömürgeci anlayışı reddeden, Müslüman olduğunu söyleyen herkesi “kardeş” bilen İslam’ın ana ekseni Ehl-i sünnetin akideleriydi.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin sergilediği kucaklayıcı, teskin edici ve arabulucu tavır aslında o anlayış ve kültürün uzantısıdır.</p>
<p>3 Mart 1924 günü TBMM’de hilafetin kaldırılmasına muhalif olan mebusları ikna için kürsüye gelen Adalet Bakanı CHP İzmir Mebusu aynı zamanda İttihat Terakki liderlerinden olan Seyid Bey, İslam tarihi kıvamındaki uzun konuşmasında, “<strong>Bilirsiniz ki bugün ehl-i sünnet, sıratı müstakim üzerinde bulunan dört mezhepten ibarettir. Sıratı müstakim (doğru yol) bunların gittiği yoldur. Asr-ı saadetten sonra âlem-i İslâm’da muhtelif fırkalar zuhur etmiştir. Onlardan biri de Şia fırkasıdır…” </strong>demiş ve devamında Şia hakkında çok daha çarpıcı ifadeler kullanmıştı.</p>
<p><img decoding="async" src="https://imgs.star.com.tr/imgsdisk/2020/01/09/090120200217322235409_3.jpg" /></p>
<p><strong>İNÖNÜ “DEVLET SÖZÜ” VERMİŞTİ</strong></p>
<p>Bu cümleler aslında Cumhuriyet’e kadar olan dönemde bütün bu coğrafyadaki yaygın ve resmi “din” anlayışını özetliyordu. Nitekim bu konuşmadan sonra da İsmet Paşa kürsüye gelmiş ve “endişeliler”e, <strong>“Hilafetin kaldırılmasıyla ahkam-ı İslamiyye’nin muhafazasında ve icrasında hiçbir eksik olmayacaktır”</strong> şeklinde “devlet sözü” vermişti. Ve bu sözün gereğini yapması için de, aynı gün Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştu. Yani Diyanet’in kuruluş amacı, “Ehl-i sünnet akaidini ve ahkâmını, hilafet hassasiyetiyle muhafaza etmek” idi. Eğer Osmanlı’ya ruh veren bu anlayış iyi temsil edilebilseydi bugün “İslamiyet”in aslında ne olduğu hakkında bu kadar karmaşa yaşanmazdı.</p>
<p>Netice itibariyle, <strong>“Barış dinidir, uygulandığı beldeye huzur getirir”</strong> diye tarif ettiğimiz İslamiyet, Peygamber Efendimizin ve eshabının yaşadığı İslamiyettir. Bütün Müslümanlar, FETÖ gibi ulusal tehdide dönüşen sapıklıkların da tek panzehri olan bu güzide değeri esas almadıkça, İslam dünyası fitne ve fesattan kurtulmayacaktır.</p>
<p>Nuh ALBAYRAK/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/osmanli-bu-kaos-bolgesinde-huzuru-nasil-saglamisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alâüddin-i Erdebilî Osmanlı Tarihine Ne Etti?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/alauddin-i-erdebili-osmanli-tarihine-ne-etti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/alauddin-i-erdebili-osmanli-tarihine-ne-etti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Turan Günaydın]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:02:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Alâüddin-i Erdebilî]]></category>
		<category><![CDATA[Halvetîlik]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Safevîlik]]></category>
		<category><![CDATA[Safeviyye]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyf Safiyyüddin]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Edebalı]]></category>
		<category><![CDATA[Sunni]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Zahidiyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10943</guid>

					<description><![CDATA[Erdebil Tekkesi ve Şeyh Safiyyüddin Halvetî tarikatıyla kardeş tarikat olan Safeviyye’ye mensuptu ve Sünnî idiler. Yalnız Halvetîlik ve Safevîlik -ve tabii her ikisinin de neş’et ettiği Zahidiyye-, tasavvuf tarihinde Hz. Ali kanalıyla gelen Sünnî tarikatlardan addediliyor. İşte tam da bu noktada karşımıza Osmanlı ocağına yön veren üç ulu zat çıkıyor: Şeyh Edebalı, Somuncu Baba (Hamîdüddîn-i Aksarayî) ve Hacı Bayram-ı Velî… Şeyh Safiyyüddin-i Erdebilî (1252-1334), Hazar Denizi’yle Tebriz şehri arasında bulunan Erdebil’deki tekkesinde gûşe-i uzlette oturan bir şeyh idi. Şartlar onun etrafında şekillenen Erdebil Tekkesi’ni Osmanlı tarihinde önemli bir rol oynamaya yöneltti ve bu tarih üzerinde belki de en etkili müessese olmasını sağladı. Erdebil Tekkesi’nin bânîsi Şeyh Safiyyüddin, Halvetî tarikatının kendisinden neşet ettiği İbrahim Zâhid-i Gîlânî’nin (1218-1301) damadı ve halifesidir. Gîlânî’den hem Halvetiyye hem de Safeviyye tarikatı kaynaklanmıştır. Zâhid-i Gîlânî ise Şâfiî ve dolayısıyla Sünnî’dir. Safeviyye’de Şeyh Safiyyüddin’den sonra oğlu Sadreddîn-i Erdebîlî (ö. 1392), ondan sonra da onun oğlu Hoca Ali (Alâeddîn-i Erdebilî) geçmiştir. Tasavvuf erbabına hürmeti çok büyük bir hükümdar olan Timur’un yaşadığı dönemde sağ olan Safevî şeyhi Hoca Ali’dir. Timur, Osmanlı ülkesini istila ettikten ve Yıldırım Bâyezîd’i mahvettikten sonra Anadolu’da kendisine sığınan Osmanlı karşıtı Türkmen aşiret mensuplarını da beyleriyle birlikte yanında Türkistan’a götürmüştü. Rivayete göre İran içlerinden geçerken yolu Şeyh &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Erdebil Tekkesi ve Şeyh Safiyyüddin Halvetî tarikatıyla kardeş tarikat olan Safeviyye’ye mensuptu ve Sünnî idiler. Yalnız Halvetîlik ve Safevîlik -ve tabii her ikisinin de neş’et ettiği Zahidiyye-, tasavvuf tarihinde Hz. Ali kanalıyla gelen Sünnî tarikatlardan addediliyor. İşte tam da bu noktada karşımıza Osmanlı ocağına yön veren üç ulu zat çıkıyor: </b></span><span class="s1"><b>Şeyh Edebalı, Somuncu Baba (Hamîdüddîn-i Aksarayî) </b></span><span class="s1"><b>ve Hacı Bayram-ı Velî…</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şeyh Safiyyüddin-i Erdebilî (1252-1334), Hazar Denizi’yle Tebriz şehri arasında bulunan Erdebil’deki tekkesinde gûşe-i uzlette oturan bir şeyh idi. Şartlar onun etrafında şekillenen Erdebil Tekkesi’ni Osmanlı tarihinde önemli bir rol oynamaya yöneltti ve bu tarih üzerinde belki de en etkili müessese olmasını sağladı.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Erdebil Tekkesi’nin bânîsi Şeyh Safiyyüddin, Halvetî tarikatının kendisinden neşet ettiği İbrahim Zâhid-i Gîlânî’nin (1218-1301) damadı ve halifesidir. Gîlânî’den hem Halvetiyye hem de Safeviyye tarikatı kaynaklanmıştır. Zâhid-i Gîlânî ise Şâfiî ve dolayısıyla Sünnî’dir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Safeviyye’de Şeyh Safiyyüddin’den sonra oğlu Sadreddîn-i Erdebîlî (ö. 1392), ondan sonra da onun oğlu Hoca Ali (Alâeddîn-i Erdebilî) geçmiştir. Tasavvuf erbabına hürmeti çok büyük bir hükümdar olan Timur’un yaşadığı dönemde sağ olan Safevî şeyhi Hoca Ali’dir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Timur, Osmanlı ülkesini istila ettikten ve Yıldırım Bâyezîd’i mahvettikten sonra Anadolu’da kendisine sığınan Osmanlı karşıtı Türkmen aşiret mensuplarını da beyleriyle birlikte yanında Türkistan’a götürmüştü. Rivayete göre İran içlerinden geçerken yolu Şeyh Safiyyüddin’in torunu Alâeddin-i Erdebilî’nin hankâhından geçti. Timur’un tasavvuf erbabına saygısı çok büyüktü.<span class="Apple-converted-space">  </span>Dolayısıyla Erdebilî’ye de çok büyük bir hürmet besliyordu. Bu hürmetten ötürü onu ziyaret etmeden geçip gitmek istemedi. Nitekim misafiri oldu. Ona Erdebil ve köylerini bağışladı. Hoca Ali’nin isteği üzerine Anadolu’dan getirdiği Türkmenleri, Erdebil tekkesinde bıraktı. Onlar da Hoca Ali’ye mürid oldular.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Erdebil Tekkesi ve Şeyh Safiyyüddin Halvetî tarikatıyla kardeş tarikat olan Safeviyye’ye mensuptu ve Sünnî idiler. Yalnız Halvetîlik ve Safevîlik -ve tabii her ikisinin de neş’et ettiği Zahidiyye-, tasavvuf tarihinde Hz. Ali kanalıyla gelen Sünnî tarikatlardan addediliyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İşte tam da bu noktada karşımıza Osmanlı ocağına yön veren üç ulu zat çıkıyor: Şeyh Edebalı, Somuncu Baba (Hamîdüddîn-i Aksarayî) ve Hacı Bayram-ı Velî… </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şeyh Edebalı (1206-1326) Erdebil Tekkesi mensubu idi. İslâmî ilimleri Şam’da tahsil etmiş, tasavvuf eğitimini ise Erdebil’de Şeyh Safiyyüddin’in yanında tamamlamıştı. İşte bu zat aracılığıyla Osmanlı ocağı ilk neşvünema bulmaya başladığı çağlardan itibaren Erdebil Tekkesi’ne bağlı idi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Somuncu Baba ise Hoca Ali’nin müridi idi, yani Şeyh Safiyyüddinîn torununa bağlı idi. Hacı Bayram-ı Velî de bilindiği üzere Somuncu Baba’nın müridlerindendi. Osmanlı ocağının Erdebil Tekkesi’ne bağlılığı tâ Yavuz Sultan Selim’e kadar da sürmüştü.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Burada biraz durmak gerekiyor. Osmanlı ocağının manevî cephesi, gücünü uzun bir süre Erdebil Tekkesi’nden yetişmiş tasavvuf erbabından almıştı. Peki, nasıl oldu da bu ilişkiler Yavuz Sultan Selim devrine gelince bozuldu?</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hoca Ali’nin, Timur’un, Yıldırım Bâyezid’den kopararak Türkistan’a sevk ettiği Türkmenleri hankâhına dâhil etmesi hadisesi, bu hadiseden yüzyıl kadar sonra bozulan Safevî-Osmanlı ilişkilerinin nüvesini teşkil etmiş görünüyor. Bu Türkmenler, Hoca Ali’nin müridi oldular ve Şah İsmail’e gelinceye kadar Erdebil Tekkesi’nin siyasîleşmesinde önemli rol oynadılar. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hoca Ali döneminde pek de görünür olmayan bu etki, dozunu gittikçe artırdı ve Şeyh Cüneyd-i Safevî döneminde tam anlamıyla görünür bir hâle geldi. Şah İsmail’e gelindiğinde ise bir tarikat olan Safeviyye’nin devletleşme çabası artık iyice su yüzüne çıkmıştı.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hoca Ali, Timur’un Anadolu’dan getirdiği Türkmenleri hankahına kabul etmekle Erdebil ocağının tarikat yapısını aşıp devletleşeceğini ve Osmanlıya doğudan taarruz edecek bir güce ulaşacağını tahmin edebilir miydi? Sanmıyoruz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Fakat söz konusu kabul hadisesinden (1402), Şah İsmail’in Safevî postuna oturduğu tarihe (1501) kadar normal seyrinde giden ilişkiler Şah İsmail’le birlikte -safahatını hemen herkesin bildiği- bir çatışma zeminine oturmuştur.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hoca Ali adıyla tanınan Alâeddîn-i Erdebilî, daha hiçbir belirti yokken Osmanlı tarihini etkileyen ‘kabul’ hadisesine imza atmakla sonraki gelişmeleri de yönlendirmiş oldu. Bu gelişmeler, Safeviyye’yi tarikat yapısından uzaklaştırmış, Osmanlının doğudaki siyasî rakibi hâline getirmiştir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aslında bu, Timur’un, Anadolu’dan Yıldırım Bâyezid’e muhalif Türkmenleri yanında götürüp Erdebil Tekkesi’ne bırakması hadisesi olarak da görülebilir. Buradan bakınca da Timur’un yapıp ettikleriyle ölümünden sonra da Osmanlı tarihini etkilemeye devam ettiği şeklinde de değerlendirilebilir.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/alauddin-i-erdebili-osmanli-tarihine-ne-etti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düşünün</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dusunun/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dusunun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Apr 2019 13:56:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[vakıf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10039</guid>

					<description><![CDATA[* DÜŞÜNÜN; Hava buz gibi. Camiye gittiniz. Şadırvan da abdest alacaksınız ama buz gibi su içinizi titretiyor. Tam o anda elinde ibrik yanınızdan bir genç bitiyor. “Buyurun Beyefendi” diyor. “Abdestinizi sıcak suyla alın” Şaşırıyorsunuz. Sonra gencin yakasındaki karta ilişiyor gözünüz: “Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Temin Etme Vakfı Görevlisi!” yazıyor. Çok fakirsiniz. Evlilik çağına gelmiş bir kızınız var. Ama çeyizi bile yok. Bir gün akşam karanlığı çökmek üzereyken, kapınız çalıyor. Kapıda iki bayan; ellerinde paket paket danteller, el işlemeleri, çeyizlik havlular, saten örtüler. Gözünüz yaşlı, sesiniz titrek soruyorsunuz; “Siz de kimsiniz?” “Biz” diyorlar. “Fakir Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı‘ ndan geliyoruz” Şaka gibi geliyor ama inanın bunların hepsi gerçek. Hem de bundan 500 yıl önce bu topraklarda yaşanıyordu. Nereden mi biliyorum? Vakıflar Genel Müdürlüğü, harika bir çalışma yapmış. Osmanlı‘da kurulan vakıfların listesini çıkarmış. İnsan okudukça çarpılıyor, tüyleri diken diken oluyor. “Yarabbi bu nasıl büyük bir medeniyettir, nasıl üstün bir meziyettir” demekten kendini alamıyor. Kimisi 15. yüzyılda kurulmuş, kimisi 16. yüzyılda. işte Osmanlı’da kurulan vakıflar: Güzel Yazı Öğretme Vakfı, Sokak Hayvanlarına Ekmek Verme Vakfı, Hastalara Evinde Bakma Vakfı, Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı, Duvar Yazılarını Silme Vakfı, Kadın Sığınma Evi Vakfı, Sıcak Pide Dağıtma Vakfı, Yaz Günlerinde Soğuk Su Dağıtma Vakfı, Kışın Abdest &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>* DÜŞÜNÜN;</strong></p>
<p>Hava buz gibi. Camiye gittiniz. Şadırvan da abdest alacaksınız ama buz gibi su içinizi titretiyor. Tam o anda elinde ibrik yanınızdan bir genç bitiyor.</p>
<p>“Buyurun Beyefendi” diyor. “Abdestinizi sıcak suyla alın”<br />
Şaşırıyorsunuz. Sonra gencin yakasındaki karta ilişiyor gözünüz:</p>
<p>“Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Temin Etme Vakfı Görevlisi!” yazıyor.</p>
<p>Çok fakirsiniz. Evlilik çağına gelmiş bir kızınız var. Ama çeyizi bile yok. Bir gün akşam karanlığı çökmek üzereyken, kapınız çalıyor.</p>
<p>Kapıda iki bayan; ellerinde paket paket danteller, el işlemeleri, çeyizlik havlular, saten örtüler.</p>
<p>Gözünüz yaşlı, sesiniz titrek soruyorsunuz; “Siz de kimsiniz?”</p>
<p>“Biz” diyorlar. “Fakir Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı‘ ndan geliyoruz”</p>
<p>Şaka gibi geliyor ama inanın bunların hepsi gerçek.</p>
<p>Hem de bundan 500 yıl önce bu topraklarda yaşanıyordu.</p>
<p>Nereden mi biliyorum?</p>
<p>Vakıflar Genel Müdürlüğü, harika bir çalışma yapmış.</p>
<p>Osmanlı‘da kurulan vakıfların listesini çıkarmış.</p>
<p>İnsan okudukça çarpılıyor, tüyleri diken diken oluyor.</p>
<p>“Yarabbi bu nasıl büyük bir medeniyettir, nasıl üstün bir meziyettir” demekten kendini alamıyor. Kimisi 15. yüzyılda kurulmuş, kimisi 16. yüzyılda. işte Osmanlı’da kurulan vakıflar:</p>
<p>Güzel Yazı Öğretme Vakfı,<br />
Sokak Hayvanlarına Ekmek Verme Vakfı,<br />
Hastalara Evinde Bakma Vakfı,<br />
Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı,<br />
Duvar Yazılarını Silme Vakfı,<br />
Kadın Sığınma Evi Vakfı,<br />
Sıcak Pide Dağıtma Vakfı,<br />
Yaz Günlerinde Soğuk Su Dağıtma Vakfı,<br />
Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Temin Etme Vakfı,<br />
Sıcakta Sebillere Kar Koyma Vakfı,<br />
Yol Güvenliğini Sağlama Vakfı, Helalleşme Vakfı, Hristiyan Esirleri Kurtarma Vakfı, İlkokul Hocalarına Tütünü Yasaklama Vakfı, Yoksul Mahkumlara Harçlık Verme Vakfı, Güvercin hane Yaptırma Vakfı, Leylekleri Koruma Vakfı, Dara Düşenlerin Vergisini Ödeme Vakfı, İflas Eden Tüccarlara Yardım Vakfı, İlmi Kitapları Bağışlama Vakfı, Şehit ve Sahabe Türbelerini Tamir Etme Vakfı, Şehir Estetiğini Koruma Vakfı, Hayvanlara Mera Açma Vakfı.</p>
<p>Daha onlarcası var. Ama hepsini yazmaya imkan yok&#8230; Ancak şimdi siz karar verin;</p>
<p>500 yıl önceki Osmanlı mı ileri, yoksa bugünkü halimiz mi..</p>
<p>Halil Gökkaya</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dusunun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Homoseksüellik Var Mıydı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/osmanlida-homoseksuellik-var-miydi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/osmanlida-homoseksuellik-var-miydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Nov 2018 10:04:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Homoseksuellik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4791</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci Yazdı O devir Türkçesinde ‘oğlan’, başından evlilik tecrübesi geçmemiş kız ve erkekler için tercih edilen müşterek bir tabirdir. Kızoğlan kız tabiri hâlâ kullanılır. Dil, insanların meramını anlatma vâsıtası olduğuna göre; kelimelerin lokal veya tarihî kullanılışlarını bilmeden hüküm vermemek gerekiyor. İnsanların meşru dairede yaşadığı hususî hayatı kınamak, kimsenin hakkı değildir. Kur’an-ı kerim, bir erkeğin maddî imkânı varsa, dört hür kadına kadar evlenmesini ve kendi câriyeleri ile karı-koca hayatı yaşamasına izin verir. Hanımını seven, bu haklarından vazgeçerek, onu kıskandırmaz, üzmez; bu da ayrı mesele. Osmanlı Cemiyetinde Gayr-ı Tabii Aşklar Yahud Homoseksüellik Popüler bazı yazarlar, zaman zaman Osmanlı cemiyetindeki bazı sapmaları diline dolamayı seviyor. Kaynaklarda bir sapmadan bahsedilmiş olması, onun yaygın bulunduğunu göstermez; tam aksini gösterir. Zira rağbet, nâdiredir. Yaygın olsaydı, zikre değer bulunmazdı. Her zaman her cemiyette günah işlenir, suç işlenir, aykırı işler olur. Bu gayet tabiidir. Ama cemiyeti bununla sembolleştirmek doğru değildir. XI. asırda yaşamış Kuhistan Sultanı Keykâvus&#8217;un oğluna nasihat mahiyetinde kaleme aldığı ve Osmanlı Sultanı II. Murad’ın Mercimek Ahmed’e Farsça’dan tercüme ettirdiği Kâbusnâme’deki şu satırları okuyanlar önce çok şaşırır: &#8220;Yazın avretlere meylet ve kışın oğlanlara, tâ ki bedenin sağlam olsun. Zîrâ ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci Yazdı</strong></p>
<p>O devir Türkçesinde ‘oğlan’, başından evlilik tecrübesi geçmemiş kız ve erkekler için tercih edilen müşterek bir tabirdir. Kızoğlan kız tabiri hâlâ kullanılır. Dil, insanların meramını anlatma vâsıtası olduğuna göre; kelimelerin lokal veya tarihî kullanılışlarını bilmeden hüküm vermemek gerekiyor. İnsanların meşru dairede yaşadığı hususî hayatı kınamak, kimsenin hakkı değildir. Kur’an-ı kerim, bir erkeğin maddî imkânı varsa, dört hür kadına kadar evlenmesini ve kendi câriyeleri ile karı-koca hayatı yaşamasına izin verir. Hanımını seven, bu haklarından vazgeçerek, onu kıskandırmaz, üzmez; bu da ayrı mesele.</p>
<p><strong>Osmanlı Cemiyetinde Gayr-ı Tabii Aşklar Yahud Homoseksüellik</strong></p>
<p>Popüler bazı yazarlar, zaman zaman Osmanlı cemiyetindeki bazı sapmaları diline dolamayı seviyor. Kaynaklarda bir sapmadan bahsedilmiş olması, onun yaygın bulunduğunu göstermez; tam aksini gösterir. Zira rağbet, nâdiredir. Yaygın olsaydı, zikre değer bulunmazdı. Her zaman her cemiyette günah işlenir, suç işlenir, aykırı işler olur. Bu gayet tabiidir. Ama cemiyeti bununla sembolleştirmek doğru değildir.</p>
<p>XI. asırda yaşamış Kuhistan Sultanı Keykâvus&#8217;un oğluna nasihat mahiyetinde kaleme aldığı ve Osmanlı Sultanı II. Murad’ın Mercimek Ahmed’e Farsça’dan tercüme ettirdiği Kâbusnâme’deki şu satırları okuyanlar önce çok şaşırır: &#8220;Yazın avretlere meylet ve kışın oğlanlara, tâ ki bedenin sağlam olsun. Zîrâ ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret teni soğuktur; kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur&#8221;. Yavuz Sultan Selim’in kızı Fatma Sultan’ın kocasını “Bana yüz vermiyor, oğlanlarla gününü geçiriyor” diye şikâyet için babasına yazdığı mektuptaki ifadeler de bunun gibidir. Bunlar, köleliğin mevcut bulunduğu; efendinin kendi câriyesiyle karı-koca hayatı yaşamasının mümkün ve meşru olduğu zamanlara ait ibarelerdir. Keykâvus, kişiye, kışın bâkire câriyesiyle beraber olmayı tavsiye etmektedir. Genç kız, ateşlidir; kadın ise bu işe alışık olduğu için biraz soğuktur, demek istiyor. Sultan da, kocasının genç câriyelere meylinden yakınmaktadır.</p>
<p>O devir Türkçesinde ‘oğlan’, başından evlilik tecrübesi geçmemiş kız ve erkekler için tercih edilen müşterek bir tabirdir. Kızoğlan kız tabiri hâlâ kullanılır. Dil, insanların meramını anlatma vâsıtası olduğuna göre; kelimelerin lokal veya tarihî kullanılışlarını bilmeden hüküm vermemek gerekiyor. İnsanların meşru dairede yaşadığı hususî hayatı kınamak, kimsenin hakkı değildir. Kur’an-ı kerim, bir erkeğin maddî imkânı varsa, dört hür kadına kadar evlenmesini ve kendi câriyeleri ile karı-koca hayatı yaşamasına izin verir. Hanımını seven, bu haklarından vazgeçerek, onu kıskandırmaz, üzmez; bu da ayrı mesele.</p>
<p><strong>Nefse Esâret</strong></p>
<p>Dr. Fahreddin Kerim Gökay’ın tabiriyle “gayr-ı tabiî aşkların”, Osmanlı cemiyetindeki varlığına ve yaygınlığına hep misal olarak getirilen bir şiir vardır. Bu, Fatih Sultan Mehmed’in Avnî mahlasıyla yazdığı ve Galatalı bir zimmî kâfire aşkı mevzu edinen bir gazeldir. Ancak gazelin manasını çözmek için, o devir Türkçesini bilmek yetmiyor; elbette tasavvuf edebiyatının dilinden de anlamak gerekiyor. Burada âşık olunan kişi ne erkektir, ne de gayrımüslim&#8230; Şark edebiyatında nasıl şarap, aşkı ifade ediyorsa; kâfire aşk da, nefse olan esâreti sembolize eder. Mümin, hep nefsinin, yani bu güzel kâfirin hilesinden şikâyetçidir. Demek ki tarihçi için, biraz edebiyattan, biraz da dinden anlamak lâzımdır.</p>
<p>Popüler bir yazar, tarihçi Gelibolulu Mustafa Âli’nin divânında &#8220;Zenne rağbet eder mi âkil olan/Tab’-ı âli civâne mâildir” beytini almış; buna “Aklı başında olan kadına eğilim gösterir mi? Âli&#8217;nin yaradılışında delikanlıya yöneliş vardır” diye mânâ vermiş. Divan sahibinin isminin Âli olduğuna aldanmış olsa gerek. Bir kere, Tab’-ı âli, “Âli’nin yaradılışı” değil, “yüksek yaradılış” demektir ki, zevk sahibi olmayı ifade eder. Civân, genç manasına gelir. Hem genç erkekler, hem de genç kızlar için kullanılır. Burada genç kıza şâmil olması daha önceliklidir. Zira bir kelimeye, kullanıldığı konsepte en uygun manası verilir. Yüksek zevk sahibi kimse, yaşını başını almış kadınlara değil, genç kızlara rağbet eder, demek istiyor. Gelibolulu Âli gibi birinin böylesine absürt bir tavsiyede bulunması olacak iş değildir. Zira Âli, görgü kaidelerine dair yazdığı Mevâid kitabında, homoseksüelliği kınar; tüysüz oğlanlara bakmayı bile ahlâksızlık olarak tavsif eder.</p>
<p>Sultan IV. Murad, tarihçi Dimitri Kantemir ve Eremya Çelebi tarafından, Emirgûneoğlu’nun konağında Musa Çelebi adında bir şair ile gayr-ı tabiî aşk yaşamakla itham edilmiştir. Padişah, Revan Kalesi kumandanı iken esir aldığı bu İranlı ile sık sık bir araya gelir; sohbet edip bilgi alırdı. Sert tabiatı sebebiyle, kimseye yaranamayan, hatta çok düşman edinen padişah, bu bakımdan da dedikodu malzemesi olmuştur. Görüşüp konuştuğu insanların bu tıynette olması, o kişinin de öyle olduğunu göstermez. Bir erkek, başka bir erkek ile dost olursa, hemen bir gayr-ı tabiî aşk yakıştırmak çok rastlanan bir şeydir. Türklere gayet normal gelen bir erkekle el ele gezmek, hele öpüşmek; Avrupa’da homoseksüellik alâmetidir. [Emirgân ismi bu kişiden gelir. Sonra tahta çıkan Sultan İbrahim, kendisini İran ajanlığı gerekçesiyle idam ettirmişti. Bu sebeple ‘Deli’ diye itham edilmiş; Emirgûneoğlu’nun kabri de Kesikbaş Türbesi adıyla bazı kesimlerce ziyaretgâh yapılmıştır.]</p>
<p><strong>Kaç-Göç Kalkınca</strong></p>
<p>Bizans’ın Selanik piskoposu Palamas gibi esirlerin, bir de seyyahların, milletlerini düşmana karşı yüreklendirmek için, Osmanlı’nın cemiyet hayatını ballandıra ballandıra kötülemeleri bilinen bir şeydir. Dayandıkları en büyük bilgi kaynağı, dedikodular ve hayal güçleridir. Bunların çoğu Osmanlı ülkesine gelmeden işittiklerini abartarak seyahatnameler yazmıştır. Osmanlı cemiyetinin sınırlı bir kısmını, ancak dar bir pencereden görebilen bu insanlar, ne kadar sağlıklı bilgi verebilir?</p>
<p>Osmanlı padişahlarının en dindarlarından biri olarak bilinen ve rahmet-i ilahiyyenin inişine engel olmaması için türbesinin üzerine delik bıraktıracak kadar manevî hayatı güçlü bulunan Sultan II. Murad’ın sarayında Romen Prensi Vlad Tepeş bir ara rehine olarak kalmıştı. Sonradan Drakula Kontu Kazıklı Voyvoda diye anılacak Tepeş’in Edirne sarayında uğradığı tacizler sebebiyle böyle psikopat olduğunu söyleyenler var. Halbuki Orta Avrupa tarihinde, hele vampir hikâyelerinin menşei Transilvanya’da Vlad Tepeş’e benzeyen çok kişi vardır.</p>
<p>Avrupa cemiyeti, eski Yunan’dan beri, oğlancılıkta, Şark’ı hayli geride bırakır. Eski Yunan ve Roma’da, genç erkeklerin cinsî hayatlarını regüle etmek için, homoseksüellik normal görülür; hatta teşvik edilirdi. Richard Lewinsohn’ın Cinsi Adetler Tarihi kitabı bunları pek güzel anlatır. Tepeş’in psikopatlığını, Edirne Sarayı’nda gördüğü muameleye bağlamak, doğrusu derin bir psikanaliz bilgisine sahip olmayı gerektiriyor. Hele, Yıldırım Sultan Bayezid’in Sırp asıllı zevcesi Olivera Despina’yı, sarayda bu işin yaygınlaşmasından mesul tutanlara ne demeli? Kocası kendisini çok seven kadınların her zaman maruz kaldığı gibi, bu kadın da çok ithamlara uğramış; o devirde başa gelen her felâket, hatta neredeyse Ankara hezimeti bile, onun boynuna yüklenmiştir.</p>
<p>Evliyâ Çelebi, her şeyden bahsettiği meşhur seyahatnâmesinde, o devirdeki ahlâkî dejenerasyonu, her zamanki mübâlağalı üslûbu ile tasvir eder. Gayr-ı tabiî aşkı iş edinmiş “Hizân-ı Dilberân” adında yersiz yurtsuz bir genç erkek tayfasından bahseder. Cevdet Paşa da, XIX. asırda erkek-kadın arasında kaç-göç geleneği zayıflayınca, “kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı” diyor. İki düşkünlük arasında ters bir nisbetin olması da enteresandır. Demek ki, kaç-göçün, yani harem-selâmlık tatbikatının zayıflaması, kadın düşkünlerini azdırıyor. Şu halde bu hesaba göre, delikanlı merakı, kadın bulamamaktan geliyor. Ekonomik problemlerin had safhaya geldiği zamanlarda, ahlâkî hayatın da buna paralel olarak zaafa uğraması, tarihte çok görülmüş şeylerdendir.</p>
<p><strong>Güzellik Sembolü</strong></p>
<p>Osmanlılarda gayr-ı tabiî aşk edebiyatına meraklı kimselerin çokça bahsettiği Deli Birâder, nâm-ı diğerle Piyâle Bey, açık saçık kitaplar yazıp elden ele dolaştırmakla itham olunan bir şahsiyettir. Hoş konuşur, nükteli söyler, ağzına baktırır, her mecliste aranırmış. Ancak adı üstünde, taşkın hareketleri sebebiyle medreseden ayrılmış; devam ettiği Şehzâde Korkut’un meclisinden de bilahare uzaklaştırılmış meczup bir şâirdir. Şiirleri, hatta menkıbelerde nakledilen sözleri hep sembolik ifadelerle doludur. Böyle birini, “gay edebiyatının üstadı” olarak lanse etmek ne kadar doğru olur, bilinmez.</p>
<p>XIX. asır şairlerinden Enderunî Fâzıl da benzeri bir şahsiyettir. Bunun yazdığı Hûbânnâme, Zenannâme, Çenginâme gibi kitaplar, bayağılığı sebebiyle doğrusu mutena çevrelerde revaç bulmuş değildir. Mamafih İslâm kültüründe, seksüalite, hayatın bir gerçeği olarak görülür. Din ve ahlâk kitaplarında, eşlerin sağlıklı ve meşru bir cinsî hayat yaşamaları istikametinde açık tavsiyeler yer alır. Ayrıca cinsî hayatı anlatan bâhnâme adlı kitaplar vardır.</p>
<p>Bu mevzuda en çok dikkati çeken, Lâle Devri şâiri Nedim’in: &#8220;İzn alub cum&#8217;a nemâzına deyû mâderden/Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden/Dolaşub iskeleye doğrı nihân yollardan/Gidelim serv-i revânım yürü Sâdâbâde&#8221; beyitleridir. Kadınlara Cuma namazı farz olmadığına göre, burada “annesinden Cuma namazına gideceğiz diye izin alınan” sevgilinin erkek olduğu düşünülmüştür. İslâm cemiyetinde, kadın güzelliğinin ulu orta tasviri câiz görülmediği için, şâirler, güzellik tasvirinde “erkek model” kullanır. İnsanlar, güzel yüze rağbet eder. Şark’ta güzelliğin sembolü kadın değil, bir erkektir: Hazret-i Yusuf. Cinsî tercihleri bugün bile tartışılan Michelangelo’nun meşhur heykelinde Hazret-i Davud’u tasvir etmesi. Bununla aynı değildir. Zira Garb’da kadın tasviri kolay ve yaygındır.</p>
<p>Mevlevî Aşçı Dede’nin hatıralarında, yakışıklı bir erkeğin güzelliği tasvir edildikten sonra; insanların, erkek güzelliğine hayran olanları yanlış anladıklarından dert yanılır. Aklı başında ve dini bütün bir insanın, erkek güzelliğinde, ancak Rabbin cemal (güzellik) sıfatının tecellisini düşündüğü anlatılır. Bu, bir tasavvufî anlayıştır; kötüye çekmek, kötü niyetlilikten gelse gerektir. Bir erkeği güzel bulmak, homoseksüel olmayı gerektirmez.</p>
<p>Kadın oynatmak erkeğe dinen câiz olmayınca; düğünlerde, eğlencelerde erkek dansçıları köçek diye oynatmışlardır. Hafif bir iş olarak görülmekle beraber; köçekler, gayr-ı tabiî aşkların mef’ulleri değildir. İşinde gücünde sıradan insanlardır. Bunu, eşcinselliğin kamufle hâli olarak görmek, abartılı bir bakış açısıdır. Anlaşılıyor ki, günümüzde, homofobiyi kırmak için yürütülen faaliyetler çerçevesinde, İslâm-Osmanlı cemiyetinde homoseksüelliğin yaygın olduğu, hiç değilse hoş görüldüğü imajı verilmek istenmektedir.</p>
<p><strong>Hüküm Ekseriyete Göredir</strong></p>
<p>Bu mevzuların ulu-orta konuşulur olmasına, biraz da popüler tarihçiliği unutulmaz ismi merhum Reşat Ekrem Koçu’nun XVIII. asır İstanbul’undaki sefih tabakanın hayatını tasvir ettiği yazıları yol açmıştır. Zamanın ahlâkî telâkkilerine uymayan insanların Osmanlı cemiyetinde bulunmadığı elbette söylenemez. Her devirde; hatta peygamberler zamanında bile umumî ahlâk ve âdâb kaidelerinin dışında yaşayan insanlar vardır. Vardır ki, dinler bu hususta hükümler getirmiştir. Nitekim ulemâ, fitne zamanlarında parlak oğlanların yüzünün örtülmesini emretmiş; “gözün hıyânetinden” bile korkmayı tavsiye etmiştir.</p>
<p>Böyle olmakla beraber, İslâmiyet, insanların hususî hayatını araştırmayı men eder. Bu sebeple Osmanlılarda, cemiyete zarar vermediği müddetçe, devlet kimseyi takip etmez. Herkes kendi iç dünyasında, hesabını Allah’a vermek üzere, dilediğini yapar; ancak dine ve ahlâka aykırı sayılan işler, eğer alenî olursa, devlet, cemiyeti korumak endişesiyle bunu yasaklar ve cezalandırır.</p>
<p>Ama ta’mimde bulunmak (genelleme yapmak); bu gibi bir yaşantıyı, Müslüman hayatının merkezi diye tanıtmak; hele Osmanlıları (bazılarının çok tuttuğu kafası karışık sağcı bir yazarın dediği gibi) “elinde tesbih, evinde oğlan, dilinde dua” diye riyâkârlık ile itham etmek, insaf ve ciddiyetle bağdaşmıyor. Osmanlı cemiyetinin karakterini tasvir eden en doğru ifade şudur: “Osmanlı ahlâkı mazbuttur”. Hüküm, ekseriyete göre verilir. Kaynaklarda bir şeyden fena bahsedilmesi, o işin yaygın olduğunu göstermez; bilakis nâdirattan olduğunu gösterir. Oğlancılık, eğer âdiyattan bir iş olsaydı; bu kadar dikkati çekmezdi. Zira rağbet, nâdiredir.</p>
<p>Semâvî dinlerin ve ezcümle Kur’an-ı kerimin kötülediği bir işi, dindarların içine sindirmesi beklenmez. Livâta, hem büyük bir günah, hem de aleni yapılıp suçüstü yakalandıklarında fâillerinin öldürüldüğü bir suçtur. Lût peygamberin kavmi olduğu bildirilen Sodom ve Gomore halkı, bu alışkanlıktan vazgeçmediği için hazfedilmiş; yani ilahî azaba uğrayıp, yere batırılmıştır. Rivayete göre dünyanın en alçak yerlerinden olup ağır sodalı sularından dolayı hiçbir canlının yaşamadığı Ölü Deniz (Lût Gölü), bu iki şehrin üzerindedir. Bu işi yapanlar için Şark argosunda kullanılan “p..t” ve “i..e” tabirlerinin, aynı zamanda galiz birer hakaret sayılması da, homoseksüelliğe cemiyetin bakış açısını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Kadın düşkünlerine, zenperest (zampara); oğlancılara, gulamperest (kulampara) denmiş; bunlar cemiyetin aykırı tipleri olarak bir yere oturtulmuştur. Bu işe en elverişli yer olan hamamlar ve hamam tellakları, sıkı kontrol altına alınmıştır.</p>
<p><strong>İçoğlanı Ne Demektir?</strong></p>
<p>Popüler yazarlar, XVI. asır suhte ayaklanmalarını da, medrese talebesinin kadın bulamadığı için yaşadığı cinsî buhrana bağlamaktadır. Bir defa, bu gibi isyanları, tek bir sebebe bağlamak doğru değildir. Hele medrese talebesinin buna gelesiye çok başka problemleri varken. Kışla, yatılı mektep gibi erkeklerin bir arada olduğu; kadın bulunmayan topluluklarda, gayr-ı tabiî aşklara rastlamak normaldir.</p>
<p>Yeniçeri ocağında, askerlerin stajyeri mahiyetindeki “civelek’lere de, popüler tarihçiler, bu pozisyonu yakıştırmışlardır ki aslı yoktur. Sultan Genç Osman gibi bir padişahı tahttan indirip, boynuna ip takarak sokakta sürükledikten sonra zindanda hayalarını sıkarak öldürenlerin, oğlancılığı çok hafif kalır. Zaten ocak öyle bir hâle gelmiş idi ki, topyekûn ortadan kaldırılarak, mesele temize havâle edilmiştir.</p>
<p>İşte bu endişe iledir ki, sarayda hem genç kızların hizmet ettiği Harem’de, hem de genç erkeklerin tahsil gördüğü Enderun’da, çok sıkı bir ahlâkî disiplin tatbik edilirdi. Bunu sarayla az-çok alâkası olan herkes ittifakla söylüyor. Haremde, kalfalar; enderunda, akağalar, iki gencin arasında yatarak, böyle bir ihtimale bile izin vermezlerdi.</p>
<p>Sarayda, güçlü, yakışıklı, zeki ve istidadlı gençler devlet adamı olarak yetiştirilirdi. Bunlara, Enderun’da, yani sarayın iç kısmında tahsil gördüğü için içoğlanı denirdi. İçoğlanı tabiri, Hammer gibi meşhur bir tarihçiyi, bunların menfur hizmette kullanıldığı yanılgısına sevk etmiştir. Hammer Tarihi’ni Osmanlıcaya tercüme eden Atâ Bey, bu yanlışa dikkat çekmiş; hatta zamanın padişahı Sultan Aziz ve Sadrâzam Âli Paşa Hammer’i bu yazısından dolayı kınamışlardır. Oğlan kelimesinde rezil bir mânâ yoktur. Argoda sonradan böyle bir mânâ yüklenmiştir. Oğlan burada, henüz bıyığı bitmemiş delikanlı demektir. Mamafih Fransızların, homoseksüelliğe Le vice Allemand (Alman Kusuru) dediğine bakılırsa, Alman tarihçi Hammer’in vaziyeti böyle anlamasına şaşmamak lâzımdır.</p>
<p>Kaynak: www.beyaztarih.com</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/osmanlida-homoseksuellik-var-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
