<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osman Atalay &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/osman-atalay/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Jul 2019 12:42:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Osman Atalay &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mülteci ve Göçmen Limanı: Anadolu’da Suriyeliler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/multeci-ve-gocmen-limani-anadoluda-suriyeliler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/multeci-ve-gocmen-limani-anadoluda-suriyeliler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jul 2019 12:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Atalay]]></category>
		<category><![CDATA[Suriyeli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11674</guid>

					<description><![CDATA[“Ben bir mülteciyim kendi yüreğimden başka sığınacak yerim yok yurdum yok.”  Şebnem Ferah  Suriyeli savaş göçmeninin yüzde 70’i kadın ve çocuk (genç)lardan oluşuyor. 5 -10 yaşında gelenler şimdi 14-19 yaşında ergen oldular. Orta yaş babalar sorunsuz ucuz işçi olurken çocukların eğitim öğretim ve ciddi bir kontrole ihtiyacı var. Sosyal gerçeğimiz olan bu insanları siyasetin ideolojinin acımasız vicdansız hesaplaşmasına yem etmeyelim. Türkiye’de 4 milyona yakın Suriyeli var, Batı illerimiz genelde göçmenlerin varlığını tolere etmiyor. İstanbul’un nüfusu 16 milyon ve 39 ilçesine dağılmış 500 bin Suriyeli göçmen var.  9 yıldan beri belirli aralıklarla Türkiye’nin yaklaşık 10 şehrinde toplanan Suriyelilerin dükkanları, arabaları, evleri ve canlarına saldırı, tacizler oluyor… Tek amaç var Suriyelileri istemiyoruz. “Neden Suriyelileri istemiyoruz” sorusunun artık çok ciddi bir şekilde radikal çözümlerle birlikte masaya yatırılma zamanı geldi de geçiyor. Bu tehlikeli süreci besleyen faktörleri hızlıca tespit ve tedavi yoluna girmeliyiz. Sosyokültürel sebepler eğitim işsizlik ergenlik savaş göç travması gelecek kaygısı ve gettolaşma sorununu nasıl okuyacağız. Yaklaşık 4 milyon Suriyeli göçmenin sorunları Türkiye’nin önümüzdeki 5 yıl içerisinde 10 ilimizin en hayati siyasi ve sosyal sorunlarından biri haline gelecek gibi görülmektedir. 4 milyon insanın 1 milyon 157 bini 0-14 yaşında ve yaklaşık 1 milyon insanın 14-20 yaş aralığında olduğunu unutmayalım. Savunma ve eleştirilerde insani &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><em>“Ben bir mülteciyim kendi yüreğimden başka sığınacak yerim yok yurdum yok.”</em><strong>  Şebnem Ferah </strong></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Suriyeli savaş göçmeninin yüzde 70’i kadın ve çocuk (genç)lardan oluşuyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">5 -10 yaşında gelenler şimdi 14-19 yaşında ergen oldular. Orta yaş babalar sorunsuz ucuz işçi olurken çocukların eğitim öğretim ve ciddi bir kontrole ihtiyacı var. Sosyal gerçeğimiz olan bu insanları siyasetin ideolojinin acımasız vicdansız hesaplaşmasına yem etmeyelim.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’de 4 milyona yakın Suriyeli var, Batı illerimiz genelde göçmenlerin varlığını tolere etmiyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><strong>İstanbul’un nüfusu 16 milyon ve 39 ilçesine dağılmış 500 bin Suriyeli göçmen var. </strong></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">9 yıldan beri belirli aralıklarla Türkiye’nin yaklaşık 10 şehrinde toplanan Suriyelilerin dükkanları, arabaları, evleri ve canlarına saldırı, tacizler oluyor… Tek amaç var Suriyelileri istemiyoruz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">“Neden Suriyelileri istemiyoruz” sorusunun artık çok ciddi bir şekilde radikal çözümlerle birlikte masaya yatırılma zamanı geldi de geçiyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu tehlikeli süreci besleyen faktörleri hızlıca tespit ve tedavi yoluna girmeliyiz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sosyokültürel sebepler eğitim işsizlik ergenlik savaş göç travması gelecek kaygısı ve gettolaşma sorununu nasıl okuyacağız.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yaklaşık 4 milyon Suriyeli göçmenin sorunları Türkiye’nin önümüzdeki 5 yıl içerisinde 10 ilimizin en hayati siyasi ve sosyal sorunlarından biri haline gelecek gibi görülmektedir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">4 milyon insanın 1 milyon 157 bini 0-14 yaşında ve yaklaşık 1 milyon insanın 14-20 yaş aralığında olduğunu unutmayalım.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Savunma ve eleştirilerde insani ve akılcı bir dil kullanmak zorundayız.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sosyal medyada Suriye ve Suriyeli göçmenler meselesi politik bir hesaplaşma malzemesi olarak kullanılması toplumsal iç barışı tehdit eden bir süreci tetiklemektedir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Suriye göçmen politikamızın eksikleri hataları vardır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Fakat bunu insan hak hukuk vicdan çerçevesinde tartışmak gerekiyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">MÖ 3600 yılından bu yana kayıtlı tarihte 14 bin 500’ün üzerinde büyük savaşlar cereyan etmiş ve bu savaşlarda 4 milyarın üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Bu, şu anki dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisine eşittir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">1945’ten bu yana yaşanan savaşlardaki can kaybının yüzde 90’ını siviller oluşturmuş. 1. Dünya Savaşı’nda bu oran yüzde 10, II. Dünya Savaşı’nda ise yüzde 50 olmuştur.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dünyada yaşanan savaşlar; yoksulluk, açlık, doğal afetler ve siyasi baskılardan dolayı pek çok insanın hayatı her geçen gün daha da zorlaşırken milyonlarca insan geleceklerini başka ülkelerde aramak için yüzyıllardır göç yollarına düşüyor. İnsanlar daha iyi ve güvenli bir gelecek için sığınacak liman arıyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><strong>GÜNÜMÜZDE 250 MİLYON İNSAN, </strong></span><span class="s1"><strong>YAŞADIĞI TOPRAKLARI TERK ETTİ</strong></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Günümüzde ise yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalan insanların sayısı 250 milyonu bulmaktadır. Suriye savaşıyla dünya gündemini ve özellikle Türkiye gündemini bir kez daha mültecilerin yaşadığı trajedi işgal etmektedir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Suriyeli ve Iraklıların uzun zamandan beri Avrupa’ya göçü çok ciddi tartışmaları beraberinde getirdi.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Avrupa dün ekonomik sorunlarını çözmek için baş üstünde tuttuğu göçmen ve mültecilere bugün sakıncalı muamelesi yaparken Anadolu coğrafyası her zaman mülteci ve göçmenlerin limanı olmuş.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Osmanlı’nın Avrupa coğrafyasındaki etkinliğiyle birlikte, önce Musevilerin daha sonra da Protestanların Osmanlı’ya sığınmaya başladıklarına şahit oluyoruz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">1848 liberal ve milliyetçi rüzgarların estiği yıllarda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içerisindeki İtalyanlar, Macarlar ve Lehler bağımsızlık elde etmek için ayaklanırken, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rusya’nın da yardımıyla bu ayaklanmayı bastırmış ve bunun sonucunda önemli sayıda Macar ve Leh, Osmanlı’ya sığınmıştır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Osmanlı hükümeti bu sığınma krizi neticesinde bölgeye, konumu bugünkü Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’ne denk sayılabilecek Amedi Divan-ı Hümayun Fuat Paşa’yı göndermiş. Fuat Paşa’ya verilen görevde, sınır boylarındaki sığınmacılar arasında askerî lider konumunda olan kimselerin geriye teslim edilmemesinin altı özellikle çizilmiş.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Osmanlı İmparatorluğu zamanında batıdan ve doğudan toplu ve bireysel birçok sebeplerden ötürü sığınmalar yaşanmış. İspanya’dan kaçan Museviler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan kaçan Macar mülteciler, 1859-1922 yılları arasında Kafkaslar ve Kırım’dan kaçan ve sayıları dört milyonu bulan Çerkez ve Tatar mülteciler, kitlesel mülteci akınları olarak sayılabilir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">1920 yılında özellikle Bolşevik İhtilali’nden sonra kaçan 65 bin kadar Rus ile değişik bölgelerden kaçan Rum ve Ermeniler ile birlikte İstanbul’a sığınan toplam nüfus 100 bin kadar tahmin edilmektedir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cumhuriyetin kurulması ile 1923 Lozan Antlaşması’na bağlı olarak Türkiye ile Yunanistan arasında “nüfus mübadelesi” kabul edilmiş ve 384 bin kişi Türkiye’ye yerleşmiştir. Benzer anlaşma Bulgaristan ile “gönüllü değişim” olarak yinelenmiştir. Bu dönemde özellikle Balkanlar ve Kafkaslar’dan<strong> Türkiye’ye gelen nüfus hareketiyle; Arnavutlar, Boşnaklar, Çerke</strong>zler, Abhazlar, Avarlar, Çeçenler ve Türkmen soydaşlarımıza her zaman güvenilir bir liman olmuşuz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bugün Çanakkale Şehitliği’ne gittiğimiz zaman Afrika, Ortadoğu, Asya ve Balkanlar’dan şehitleri görürüz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">81 milyonluk Türkiye’nin hangi iline giderseniz muhakkak kasabasında ve köyünde muhacir ve göçmenin izine rastlarsınız… Hangimiz göçmen değiliz ki…</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Mülteci ve göçmen limanı Anadolu, dün nasıl Müslüman veya gayrimüslim olsun kapısına gelene herkese kucak açmış ise, yakın zamanda Irak’tan bombalardan kaçan Kürt kardeşlerimize nasıl kapıyı açtı isek bugün de Suriyeli kardeşlerine inancı, medeniyeti ve vicdanı gereği kapısını açmıştır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Suriyeli göçmenlerin sosyokültürel ve güvenlik problemini çözecek olan Devletin ilgili resmî kurumlarıdır. Bu eksiklik ve yanlışlar insani ahlaki ve medeni bir dille ifade protesto edilebilir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><strong>İdeolojik ırkçı çıkarcı bir hesaplaşma kimsenin işine yaramaz.</strong></span></p>
<p>Osman Atalay/yeniakit.com</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/multeci-ve-gocmen-limani-anadoluda-suriyeliler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tika: Türkiye’nin Yumuşak Gücü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tika-turkiyenin-yumusak-gucu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tika-turkiyenin-yumusak-gucu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:51:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Atalay]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[TİKA]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2292</guid>

					<description><![CDATA[Eğer amaç Türkiye’yi dostlarıyla ilişki geliştiremeyen, hiçbir şekilde şahsiyetli duruş gösteremeyen, kendi kaynaklarını kullanamayan, inisiyatif almadan başını kuma gömen, küresel güçlerin piyonu ve uydusu olan bir devlet haline dönüştürmek ise ve dünyada yaşanan krizlere, facialara sırt dönmek ise evet sadece TİKA’yı değil, onun gibi vazife yapan tüm milli kuruluşları kapatın! Bugün küreselleşme ile birlikte değişen dünyada ulusal çıkarların, jeopolitik-stratejik emellerin ön planda olduğu bir ilişki tarzına şahit olmaktayız. Uluslararası arenada artık devlet-üstü kuruluşların yanında çok uluslu şirketlerin ve sivil toplum örgütlerinin daha başarılı ve etkili olduğunu görüyoruz. Resmi diplomasi yanında sivil diplomasi, yumuşak güç kavramları ve yeni ilişki biçimleri soğuk savaş sonrasında popüler olmaya başladı. “1990’lı yıllarda Amerikalı ünlü siyaset bilimci Joseph Nye tarafından tanımlanan ve literatüre giren “yumuşak güç” kavramı birçok akademisyenin ve dış politika yapıcısının dikkatini çekti. Nye, yumuşak gücü “bir ülkenin dünya siyasetinde istediği sonuçlara, onun değerlerine hayran olan, onu örnek alan, refah seviyesine ve fırsatlarına özenen ülkelerin kendisini izlemesiyle ulaşması” olarak tanımlamaktadır. Teorisyenlerden Geun Lee ise beş farklı yumuşak güç kategorisi fikrini savunur: birincisi; ülkenin barışçıl ve çekici görüntülerini yansıtarak dış güvenlik ortamını iyileştirmesi için yumuşak güç. İkincisi; bir ülkenin dış işlerini ve güvenlik politikalarını desteklemesi için diğer ülkeleri harekete geçirmesi için yumuşak güç. Üçüncüsü; başka &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Eğer amaç Türkiye’yi dostlarıyla ilişki geliştiremeyen, hiçbir şekilde şahsiyetli duruş gösteremeyen, kendi kaynaklarını kullanamayan, inisiyatif almadan başını kuma gömen, küresel güçlerin piyonu ve uydusu olan bir devlet haline dönüştürmek ise ve dünyada yaşanan krizlere, facialara sırt dönmek ise evet sadece TİKA’yı değil, onun gibi vazife yapan tüm milli kuruluşları kapatın!</strong></p>
<p>Bugün küreselleşme ile birlikte değişen dünyada ulusal çıkarların, jeopolitik-stratejik emellerin ön planda olduğu bir ilişki tarzına şahit olmaktayız. Uluslararası arenada artık devlet-üstü kuruluşların yanında çok uluslu şirketlerin ve sivil toplum örgütlerinin daha başarılı ve etkili olduğunu görüyoruz. Resmi diplomasi yanında sivil diplomasi, yumuşak güç kavramları ve yeni ilişki biçimleri soğuk savaş sonrasında popüler olmaya başladı.</p>
<p>“1990’lı yıllarda Amerikalı ünlü siyaset bilimci Joseph Nye tarafından tanımlanan ve literatüre giren “yumuşak güç” kavramı birçok akademisyenin ve dış politika yapıcısının dikkatini çekti. Nye, yumuşak gücü “bir ülkenin dünya siyasetinde istediği sonuçlara, onun değerlerine hayran olan, onu örnek alan, refah seviyesine ve fırsatlarına özenen ülkelerin kendisini izlemesiyle ulaşması” olarak tanımlamaktadır.</p>
<p>Teorisyenlerden Geun Lee ise beş farklı yumuşak güç kategorisi fikrini savunur: birincisi; ülkenin barışçıl ve çekici görüntülerini yansıtarak dış güvenlik ortamını iyileştirmesi için yumuşak güç. İkincisi; bir ülkenin dış işlerini ve güvenlik politikalarını desteklemesi için diğer ülkeleri harekete geçirmesi için yumuşak güç. Üçüncüsü; başka ülkelerinin düşünceleri ve tercihlerinin manipüle edilmesi için kullanılan yumuşak güç. Dördüncüsü; bir topluluğun veya ülkeler topluluğunun birliğini sağlamak için yumuşak güç. Beşincisi; ülkenin liderinin veya hükümetin iç desteğinin sağlanması için yumuşak güç. Lee’ye göre bütün bu yumuşak güç kategorileri, askeri veya ekonomik güç gibi sert kaynakları değil, düşünceler, ülkenin imajı, teoriler, söylemler, eğitim, kültür, gelenekler, ulusal veya küresel semboller gibi yumuşak kaynakları kullanır (Lee, 2009: 209). Lee’ye göre yumuşak güç elde etmede “sert kaynaklar”a yer yoktur.</p>
<p><strong>TİKA’nın Kuruluş Süreci</strong></p>
<p>Türkiye 90’lı yıların başında Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte Orta Asya Türki Cumhuriyetler, Afrika ve Balkanlar üzerinde yaşayan hem dindaş hem soydaş topluluklar ile yeniden kucaklaşma düşüncesi ve çabası içerisine girdi. 25 Aralık 1991 tarihinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin dağılmasıyla Orta Asya ve Kafkasya’da birçok devlet bağımsızlığını kazanmış oldu. Türkiye, o günlerde bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetlerini tanıyan ilk ülke olmuştu. Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Azerbaycan ve Kırgızistan devletleriyle ortak bir dile, ortak bir hafızaya ve ortak bir kültüre sahip olmamız ikili ve bölgesel ilişkilerin güçlenmesine çok büyük zemin hazırladı. Bu süreçte hükümetlerin desteği ve teşvikiyle, resmi ve sivil kurumlarımızın açılım politikaları doğrultusunda binlerce projeleri, programları gerçekleşti.</p>
<p>Türkiye’nin dış dünyaya açılım kararı ile birlikte en çok göze çarpan kurumlarımızın başında TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) gelmektedir. Türkiye’nin 90’lı yıllarda Orta Asya konusundaki ilk önceliği genç Türk devletlerinin uluslararası toplum tarafından kabul edilmesi olmuştur. Orta Asya’da yeni kurulan ülkelerde yaşayan soydaşlarımız için sosyal, ekonomik ve kültürel alandaki çalışmaların temelleri o yıllarda atılır. İlk başta yapılan yardımlar zaman içinde uzun soluklu projelere, kalkınma merkezli işbirliği çalışmalarına dönüşmüştür. Bölgede yapılacak faaliyetleri ve dış politika önceliklerini uygulayacak, koordine edecek bir organizasyon ihtiyacı doğmuş ve bu doğrultuda Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) 1992 yılında kurulmuştur.</p>
<p>1991’de Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB) dağılmasıyla birlikte dünyada önemli değişimler yaşanmıştır. Birçok yeni ulus devlet tarih sahnesine çıkmış, ortak tarihi ve kültürel değerlere sahip olduğumuz bu yeni ulus devletlerin Türkiye’den büyük beklentileri olmuştur. Serbest pazar ekonomisinin uzağında sistemlere sahip bu ülkeler geçiş sürecinde donör ülkelerin, Dünya Bankası ve IMF’nin yer aldığı kalkınma işbirliği uygulamalarından yararlanmaya başlamıştır. Bu bağlamda konjonktürel olarak başta Türk Cumhuriyetleri olmak üzere, ülkemizin tarihi ve kültürel bağlarla sıkı sıkıya bağlı olduğu tabii coğrafyası ile güçlü bir işbirliği geliştirmek üzere 1992 yılında TİKA kurulmuştur. 480 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan TİKA, 1999 yılında Cumhurbaşkanlığı tezkeresi ile Başbakanlığa bağlanmış, 2001 yılında 4668 Sayılı “Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun” yayımlanmıştır.</p>
<p>2011 yılına gelindiğinde dinamik dış politika yönelimlerimiz, küresel ve bölgesel düzeyde yaşanan büyük değişimlerin itici etkisi ve kalkınma işbirliği sürecinin etkinliğinin artırılabilmesi amacı ile Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı’nın organizasyon yapısı gözden geçirilmiş ve TİKA yeniden yapılandırılmıştır. 24 Ekim 2011 tarihli 656 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile teşkilat kanunu ve adı güncellenen Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), kavuştuğu esnek ve hızlı karar alabilen yapısıyla faaliyetlerine daha güçlü bir biçimde devam etmiştir. Bu arada kurumsal büyümesine de hız kesmeden devam eden TİKA, her yıl daha fazla ülkede ofisler açarak, Orta Asya ve Balkanlar’dan Afrika, Latin Amerika ve Pasifik adalarına kadar çok geniş bir coğrafyada, doğumdan ölüme kadar insan hayatını ilgilendiren her sektörde nitelikli projeler üretmeye devam etmiştir.</p>
<p>Ülkemizin izlemiş olduğu aktif ve ilkeli dış politikaya bağlı olarak TİKA’nın çalışma yaptığı ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı bugün 58 ülkede 60 Program Koordinasyon Ofisi ile 150 ülkede faaliyet göstermektedir. Türkiye’nin TİKA aracılığı ile dost, kardeş ve akraba ülkelere yönelik olarak yaptığı çalışmaların temelinde bir barış kuşağı oluşturma çabası bulunmaktadır. Dış politikamıza aktif politika anlayışının yerleşmesi ile TİKA ortak değerlere sahip olduğumuz ülkeler başta olmak üzere birçok bölge ve ülkede Türk dış politikasının uygulayıcı bir aracı haline gelmiştir.</p>
<p>1995 yılına kadar kardeş ülkelerde ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetler yürüten TİKA, o tarihten itibaren eğitim ve kültürel işbirliği çalışmalarına ağırlık vermiştir. TİKA 1995 yılından sonra ata topraklarında eğitim faaliyetlerini hızlandırmış; okullar, kütüphaneler, laboratuarlar inşa edilmiş, üniversitelere teknik donanım yardımları yapılmıştır. 2000’li yıllarla başlayan süreçte dünya küreselleşmiş ve küreselleşmenin etkisi doğudan batıya birçok coğrafyada hissedilmiştir. Bu dönemde aynı dili konuştuğumuz ülkelerin kalkınma konusunda kazandığı ivmeye paralel olarak TİKA’nın bölgede yaptığı projeler, kurumsal kapasite artırımı projelerine dönüşmüştür.</p>
<p>Ülkemizin dünyada ve bölgesinde önemli bir aktör haline gelme çabasının bir uzantısı olarak 2000’li yıllardan itibaren dış politika anlayışımız önemli değişimler geçirmiştir. Bu değişim doğrultusunda TİKA faaliyet coğrafyasını genişletmiş; 2002 yılında 12 olan Program Koordinasyon Ofisi sayısını 2011 yılında 25’e, 2012 yılında ise 33’e yükseltmiştir. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı bugün 58 ülkede 60 Program Koordinasyon Ofisi ile faaliyet göstermektedir. Ülkemizin izlemiş olduğu aktif ve ilkeli dış politikaya bağlı olarak çalışma yaptığımız ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır.</p>
<p>TİKA kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör arasında işbirliği mekanizması görevi yürütmekte; tüm bu aktörleri ortak paydalarda buluşturmakta ve Türkiye’nin kalkınma yardımlarını kayıt altına almaktadır. 2002 yılında ülkemizin kalkınma yardımları 85 Milyon ABD doları iken bu rakam 2015 yılında 3 milyar 913 milyon ABD dolarına yükselmiştir. Türkiye’nin bugün aynı dili konuştuğumuz ülkelerle en çok teknik işbirliği yapan kuruluşları arasında yer almaktadır. TİKA, ofislerinin bulunduğu ülkelerle beraber 5 kıtada 170’e yakın ülkede kalkınma merkezli işbirliği çalışmaları yapılmaktadır. Türkiye TİKA aracılığı ile Pasifik’ten Orta Asya’ya, Ortadoğu ve Afrika’dan Balkanlara, Kafkasya’dan Latin Amerika’ya kadar birçok ülke ile bilgi ve tecrübesini paylaşıyor.</p>
<p><strong>Vakıf Medeniyeti</strong></p>
<p>Vakıf medeniyetinin bir halkası olan TİKA, dünyanın en ücra köşelerine ulaştırdığı yardımlar ile devletimizin ve milletimizin insani ve vicdani duruşunu somut bir şekilde göstermektedir. Kültürel işbirliği ve restorasyon projeleri ile ortak miras korunurken, çok kültürlü yaşama da katkı verilmekte, tarihi ve kültürel bağlar yeniden dokunmaktadır. Faaliyetleri nedeniyle bugün Belgrat’ta, Saraybosna’da, Üsküp’te, Tiran’da, Tiflis’te, Kabil’de sevilen bir TİKA olması demek, sevilen bir Türkiye’ye de işaret etmektedir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti, TİKA gibi kuruluşları ile mazlum coğrafyanın beklentilerine cevap verirken, dünyanın omuzundan önemli bir yükü de almaktadır. Bugüne kadar TİKA eliyle ülkemiz hızlı bir şekilde sadece kalkınmada değil, insani yardımlarda da fark atmıştır. Meksika depreminde ilk yardım ulaştıran, Arakanlılara ilk sıcak yemeği dağıtan, Filistinlilere saldırılar olduğunda ilk el açan TİKA olmuştur. Başta Birleşmiş Milletler kuruluşlarının ve gelişmiş ülkelerin daha aktif bir şekilde yapması gerekeni, TİKA geniş bir coğrafyada gerçekleştirerek; dünyada sürdürülebilir ve yaşanabilir alanların var olması için görev yapmaktadır. Günlük 1-2 dolar ile yaşam mücadelesi veren kitlelerin çoğaldığı, gelir eşitsizliğinin giderek arttığı bir dünyada TİKA, adaletin tesisi, barış ve huzurun temini ile sefaletlerin giderilmesi için ülkemiz adına çaba sarf etmektedir.</p>
<p>Ülkelerin kalkınma ile ilgili süreçlerinin tıkalı olması ile işsizlik, açlık veya sefalet yaygınlaşınca, şiddete eğilimi de artmaktadır. TİKA, gelişmekte olan coğrafyalara sağlık ve eğitim imkânları götürerek cehaletle mücadele ettiği gibi iktisadi sektörlerdeki projeleriyle de üretken fertlerin ve ailelerin ortaya çıkmasına destek vermektedir. Tüm bu faaliyetler aslında dolaylı olarak radikalizm, ekstremizm ve terör ile mücadeleye de katkı vermektedir. Tabii esas fark edilmesi gereken nokta; masumları hedef alan FETÖ, DEAŞ, PKK veya BOKO HARAM gibi terör örgütlerine karşı Türkiye’nin sadece askeri gücü ile mücadele etmeyip insani ve kalkınma yardımları ile de sivilleri güçlendirmesidir.</p>
<p>Kalkınma yardımlarında artık birçok gelişmiş ülke hem miktar hem de milli gelire oran bakımından Türkiye’nin gerisinde yer almaya başlamıştır. TİKA koordinasyonunda Türkiye’nin farklı coğrafyalardaki yardımları, sahadaki diğer aktörlerin de anlayışını etkilemeye başlamıştır. Yardımların muhatabına ulaşırken, üstenci yaklaşmayan ve doğrudan ihtiyacı gideren özellikte olması nedeniyle Türkiye, birçok ülkeye kıyasla daha samimi görülmektedir. Somali’de, Afganistan’da ve Afrika ülkelerinde ülkemizin takip ettiği bu yardım metotlarından etkilenerek yeni bir açılıma doğru giden ve Türkiye ile işbirliği geliştirmek isteyen ülkelerin sayısı da artmaktadır.</p>
<p><strong>Dost Sayısı Artıyor</strong></p>
<p>BM çatısı altında ve diğer uluslararası kuruluşlarda yapılan sonu gelmez toplantılarda fakir ülkelere milyarlarca dolar yardım vaatleri yapılır. Fakat çoğu zaman bu toplantılar vaatlerin yerine gelmediği, sadece görüntü verildiği yerler olmaktan öteye geçmez. Yardım yapılsa bile bu, bazı ülkelerin kolonyal hâkimiyetlerini artıracak ilişkilerin devamı niteliğinde olur. Birçok gelişmiş ülkenin kurumu teknik yardım yaparmış gibi görünerek ülkelerin iç yapısında tasarlayıcı faaliyetlere girişir. Sözde insan hakları, demokrasinin gelişmesi veya sivil toplumun güçlendirilmesi adı altında fonlar oluşturulur. Sonra bu fonlar medya, siyaset ve bürokraside baskı unsurları haline gelir veya sokak hareketlerine dönüşür. Dışarıdan kendi sistemlerini, şirketlerini veya yandaş siyaset adamlarını bir çeşit fonlama şekillerine evrilir. Bu kısır döngüde ‘Milenyum Hedefleri (Millenium Goals)’, ‘Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDGs)’ gibi sürekli üretilen yeni ifadeler birbirinin yerini alsa da sonuç yine mazlumlar için hüsran ile bitmektedir.</p>
<p>Dolayısıyla bir takım eleştiriler yapılacaksa öncelikle, dünyada sürdürülen bu çarpık ve adaletsiz düzene yöneltilmelidir. Cumhurbaşkanımızın dünyada başlattığı “Dünya 5’ten Büyüktür” çağrısının teknik yardım alanındaki somut uygulamaları da TİKA vasıtası ile diğer ülkelere gösterilmektedir. Uluslararası sömürü sisteminin oluşturulduğu bir dünyada, TİKA bunların hiçbirini yapmadığı için güven oluşturmuş ve pek çok ülke nezdinde Türkiye sevgisinin artmasına katkı sağlamıştır. Çalıştığı ülkelerde hâkim olan düşünce şudur: TİKA bir faaliyet yapıyorsa “kesinlikle başka bir ajandası yoktur, dost ve dürüst bir Türkiye vardır ve dünyadaki müesses düzenin parçası değil, aksine karşısında durmaktadır.” Bundan dolayı, bugün siyasi ilişkilerimizin çok etkin olmadığı uzak coğrafyalarda dahi TİKA, milletimizin sıcak selamı ile birlikte yardımlarını götürerek, adeta o ülkeler ile siyasi, iktisadi, ticari ve kültürel köprüler kurmakta, bayrağımızı taşımaktadır.</p>
<p>Türkiye’ye bakış açısını olumlu şekilde etkileyen ve kalkınma işbirliğinde ülkemizi başat bir ülke haline getiren kurumlardan biri olan TİKA’nın katkılarını görmezden gelip, ipleri dışarıda olan bir takım taşeronların iftiralarına ortak olmak, akıl tutulmasıdır. Türkiye’nin ne yapmaya çalıştığını hiç anlamamak ya da tam tersi iyi anlamış olarak bilinçli bir şekilde karşı durmaktır.</p>
<p>TİKA insani ve kalkınma amaçlı faaliyetlerde bulunuyor olsa da sonuçları itibariyle ülkemizin diplomasisine ve küresel iktisadi ilişkilerine enstrüman üretmektedir. Cumhurbaşkanımız dünyada Afrika’yı en fazla ziyaret eden lider unvanı ile pek çok kurumumuzu ve iş adamlarımızı kıtada aktif olmaya teşvik ederken, TİKA da bu süreçte etkin bir şekilde vazife yapmaktadır. Artık Afrika’da stratejik ortak ilan edilmiş bir Türkiye gerçeği vardır. Dolayısıyla asırlardır Afrika’da etkili olan birçok devleti dahi kıskandırabilecek bir noktaya ülkemizin ulaşmasını sağlayan kurumlardan bir tanesi de TİKA’dır. Balkanlar’da da keza bu böyledir. Türkiye’nin dost düşman herkesin beş kıtada dikkatini çekmesini ve ülkemizin gücüne güç katmasını sağlayan, katkı verenlerden biri de TİKA’dır.</p>
<p><strong>Minimum Bütçeyle Çok İş</strong></p>
<p>Bugün TİKA’yı TİKA yapan ve dış yardımlarda farklı kılan konulardan biri de kullandığı bütçe ile yaptığı devasa katma değerin ve oluşturduğu algının büyüklüğündeki başarıdır. Son günlerde mesnetsiz iddialarla TİKA’nın bütçesi 4 milyar dolar olarak ifade edilmektedir. Bu yaklaşık 18,5 milyar liraya tekabül eder. TBMM’de onaylanmış bütçeye bakılırsa, TİKA’ya 2017’de tahsis edilen bütçe 304 milyon liradır (65 milyon dolar). Yani diğer kurumların şartlı olarak dönemsel bütçeleri de ortalama eklenirse, TİKA iddia edilen rakamın yüzde 3’ünü ancak kullanmaktadır. Bu 4 milyar dolar iftirasının arka planı 2014’e gidiyor. O tarihlerde Sayın Cumhurbaşkanımız ülkemizin toplam kalkınma yardımları olan 4,5 milyar dolar rakamını kamuoyu ile paylaşmıştı. O tarihten sonra 17/25 Aralık sürecinin bir devamı kapsamında FETÖ’cü hesaplar bu paranın tümünün TİKA tarafından kullanıldığına dair mesnetsiz iftiralar yayarak kurumu zan altında bırakmak istemiştir.<br />
Kamuoyu ile paylaşılan bütçelere bakıldığında bu rakamın gerçekten ne kadar uzak olduğu görülecekken 2014’te sistematik bir karalamanın parçası olan bu iftiraların bugün tekrar ısıtılıp servis edilmesi düşündürücüdür. Yine aynı dönemde, 17/25 Aralık sonrasında yurt dışında sahte sosyal medya hesapları üzerinden yoğun bir şekilde “TİKA, DEAŞ’ı finanse ediyor” iftiraları da atılmıştır.</p>
<p>Kullanılan bütçeler milyar dolar olmasa da TİKA, OECD rakamlarına göre, milyar dolarlar mesabesinde karşılığı olan ve etki bırakan bir kapasitededir. Kıyaslandığında büyük devletlerin yardım kuruluşlarının 100 harcayıp 1’ini bile ihtiyaç sahiplerine ulaştır(a)madığı durumlar söz konusudur. TİKA ise kullandığı bütçenin tamamını sahaya ve ihtiyaç sahiplerine yansıtarak minimum ve makul düzeydeki maliyetler ile dünyada ses getirmektedir. Dolayısıyla gerekli analizleri yapmadan, hazır verilere bakmadan, sadece müfteri bir şekilde hareket etmek ve TİKA’yı kaynak israfıyla suçlamak; TİKA’ya kıskançlığı olanlar ve kendine tehdit görenler ile aynı safta yer almaktır. En basit analizle, sahalarda yapılan proje maliyetlerine bakılırsa bu çok kolay anlaşılır. TİKA projeleri benzerlerine göre en az üçte bir ve beşte bir oranında daha düşük bütçeler ile tamamlanır. Batılı yardım kuruluşları da her vesile ile TİKA’nın bu becerisini takdir etmekten çekinmez. Kaldı ki her kamu kurumu için geçerli olan ‘kullanılan kamu kaynaklarının tamamının denetim ve kayıt altına alınması’ kuralı TİKA için de geçerlidir. TİKA’nın tüm projelerinde kullanılan kaynaklar kayıt altına alınmakta ve her zaman denetlenebilir durumdadır. Dolayısıyla, uluslararası prestiji olan milli bir kurumun bu tarz iftiralarla yıpratılmaya çalışılması, siyasi kampanyalara malzeme edilmesi kabul edilemez.</p>
<p>Dünyanın da takdir ettiği Türkiye’nin kamu maliyesinin başarılı ve verimli olmasının temel noktası; denetim kapasitesinin artırılmış olmasıdır. Bugün TİKA ülkemizin bu kapasitesini de dünya ile paylaşmakta, aynı şekilde sağlık, ulaşım, medya ve bilişim gibi pek çok alanda on binlerce yabancı uzmanı eğitmektedir.</p>
<p><strong>150 Ülkeye Ulaşıldı</strong></p>
<p>TİKA’nın 150 ülkeye ulaşması, ülkemizi en uzak coğrafyalarda dahi temsil etmesi vatandaşımızı gururlandırır, mutlu eder. Bu çaba ve heyecana ortak olmamak da ne kadar gayri milli unsurlarla iç içe olunduğuna dair bir işaret olarak algı oluşturur.  TİKA’nın varlığını tartışma konusu yapanların, dünyayı ve halkları tanıması, coğrafya bilmesi ve jeopolitikten anlaması gerekmektedir. Uluslararası örgütleri, dış yardımları bilmeyen, etrafı tamamen terör örgütleriyle çevrilmiş kör bir propaganda ile yürütülen bir yapıda TİKA’yı anlamak mümkün değildir. Onların sözüyle, ağzıyla hareket edildiğinde de esas mesele TİKA değil, Türkiye’dir.</p>
<p>Zor bir coğrafyada bulunan ülkemiz, son 16 senedir kendisine biçilen dar elbiseyi giymediği ve reddettiği için pek çok noktada mücadele vermektedir. TİKA ve benzer kuruluşlarımız da sonuna kadar etkin bir şekilde bu mücadelenin içinde yer almaktadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi ile de bu mücadele çok daha dinamik, hızlı ve verimli hale gelecektir. Eğer amaç Türkiye’yi dostlarıyla ilişki geliştiremeyen, hiçbir şekilde şahsiyetli duruş gösteremeyen, kendi kaynaklarını kullanamayan, inisiyatif almadan başını kuma gömen, küresel güçlerin piyonu ve uydusu olan bir devlet haline dönüştürmek ise ve dünyada yaşanan krizlere, facialara sırt dönmek ise evet sadece TİKA’yı değil, onun gibi vazife yapan tüm milli kuruluşları kapatın!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tika-turkiyenin-yumusak-gucu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mescid-i Aksa’nın Altı Oyuluyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mescid-i-aksanin-alti-oyuluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:29:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescidi Aksa]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Atalay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1481</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hale getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir. Trump’ın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını açıklaması İslam dünyasında infiale yol açtı. ABD Başkanı Trump’ın Mayıs 2017’deki Kudüs ziyareti, Binyamin Netanyahu kabinesine cesaret vermişti. Ziyaretten kısa bir süre sonra işgalci hükümet kabinesinin, Aksa Camii’nin altında kabine toplantısı yapması çok tehlikeli bir sürecin işaretiydi. 1948 yılında Batı bölgeleri işgal edilen Kudüs’ün, Mescid-i Aksa’nın da bulunduğu Doğu kesimi 1967 yılında Siyonist İsrail’in işgaline girmişti. İsrail, 50 yıldır işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs’te dünyanın gözleri önünde “Yahudileştirme politikasını” sürdürdü. İstanbul’da düzenlenen İİT Olağanüstü İslam Zirvesi’nde Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti ilan edildi. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul etme kararının ‘hukuken hükümsüz’ ilan edildiği sonuç bildirisinde ABD’ye bu beyanını geri çekmesi çağrısı yapıldı. Bildiride “BM harekete geçmezse BM Genel Kurulu’na gideriz” vurgusu yapıldı. İslam İşbirliği Teşkilatının bu kararı en azından yüreklerimize biraz su serpti fakat hepimizin canını sıkan bir diğer konu Mescid i Aksa’nın altında yıllardır yapılan kazı çalışmaları. Mescid i Aksa’ya ilk saldırı 21 Ağustos 1969 tarihinde gerçekleşmişti. Yahudi bir fanatiğin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hale getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir.</strong></p>
<p>Trump’ın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını açıklaması İslam dünyasında infiale yol açtı.</p>
<p>ABD Başkanı Trump’ın Mayıs 2017’deki Kudüs ziyareti, Binyamin Netanyahu kabinesine cesaret vermişti. Ziyaretten kısa bir süre sonra işgalci hükümet kabinesinin, Aksa Camii’nin altında kabine toplantısı yapması çok tehlikeli bir sürecin işaretiydi.</p>
<p>1948 yılında Batı bölgeleri işgal edilen Kudüs’ün, Mescid-i Aksa’nın da bulunduğu Doğu kesimi 1967 yılında Siyonist İsrail’in işgaline girmişti. İsrail, 50 yıldır işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs’te dünyanın gözleri önünde “Yahudileştirme politikasını” sürdürdü. İstanbul’da düzenlenen İİT Olağanüstü İslam Zirvesi’nde Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti ilan edildi. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul etme kararının ‘hukuken hükümsüz’ ilan edildiği sonuç bildirisinde ABD’ye bu beyanını geri çekmesi çağrısı yapıldı. Bildiride “BM harekete geçmezse BM Genel Kurulu’na gideriz” vurgusu yapıldı. İslam İşbirliği Teşkilatının bu kararı en azından yüreklerimize biraz su serpti fakat hepimizin canını sıkan bir diğer konu Mescid i Aksa’nın altında yıllardır yapılan kazı çalışmaları. Mescid i Aksa’ya ilk saldırı 21 Ağustos 1969 tarihinde gerçekleşmişti. Yahudi bir fanatiğin öncülüğünde bir grup Siyonist, Mescid-i Aksa’ya sabotaj düzenleyerek caminin önemli bir kısmını tahrip etmişti. Bunun üzerine bütün İslam dünyası halkları ve liderlerinden çok büyük tepkiler gelmişti. İKÖ bu olay üzerine 22–25 Eylül 1969 tarihlerinde Fas’ın başkenti Rabat’ta ilk kez düzenlenen İslam Zirvesi Konferansı’nda alınan bir kararla kuruldu. Kuruluş gaye ve amacı Kudüs/Mescid-i Aksa olmasına rağmen maalesef bu konu zamanla teşkilatın en zayıf ve ilgisiz olduğu bir başlığa dönüşmüştür.</p>
<p><strong>İsrail Mescid-i Aksa’da Ne Yapmak İstiyor?</strong></p>
<p>İsrail işgal politikası adım adım hedefine doğru ilerliyor. 1948’de işgal, 1969’da Mescid-i Aksa’ya ilk saldırı yapılıyor. Çok geçmeden 1970-72 yılları arasında Mescid-i Aksa’yı çevreleyen surların hemen altında bu kez arkeolojik çalışma adı altında tünel kazılarına başlanılıyor. Yeni kazılar, 1974’ten başlayarak 1976’ya kadar sürdü ve aralarında Ubade bin Samit ile Şeddat bin Evs gibi sahabe kabirlerinin de bulunduğu Müslüman mezarlığının yok edilmesi ile devam etti. Süleyman Mabedi’nin kalıntılarını arama bahanesiyle yürütülen kazılarda 1977 yılından itibaren caminin kadınlar bölümünün tam altına ulaştılar. Ağlama Duvarı yönünden kazılarını sürdüren Siyonistler, 1979 yılında Mescid-i Aksa’yı zemin altından doğu-batı yönünde ikiye böldüler. Yine aynı yıl yapılan resmi açılışla, tünel içinde küçük bir Yahudi ibadethanesi geçici olarak kullanılmaya başlandı. Böylece işgalin ilk 10 yılında Kudüs’ün sembolü durumundaki Mescid-i Aksa’yı yok etme siyasetini sistemli ve sinsi bir şekilde yürüten işgal rejimi, arkeolojik olduğu iddia edilen kazılar sonucunda, Mescid-i Aksa bünyesinde ve çevresindeki tarihi eserleri (camiler, mezarlıklar, medreseler, surlar, tekkeler ve hanlar) ya tamamen yok etmiş ya da kalıcı hasarlar vermiş oldu.</p>
<p>1982 yılından sonra başlayan ikinci aşama yeni kazı ve yıkım çalışmalarında, çevredeki bazı Arap sakinlerinin evleri kamulaştırıldı ya da doğrudan doğruya Yahudi yerleşimcilere verildi. 1994 yılında Siyonist Kudüs Belediyesi “Kudüs 2020” projesini kabul ederek, Aksa’nın çevresindeki Müslüman nüfusun tahliye sürecini hızlandırdı. Ocak 1999 tarihinde Mescid-i Aksa’yı Süleyman Mabedi’ne dönüştürme yolunda İsrail kamuoyunda resmi tartışmalar başlatıldı. Temmuz 2000 tarihinde toplanan İsrail parlamentosu, Kudüs’ün “İsrail’in ebedi başkenti” olduğunu yasa maddesi haline getirdi. Eylül 2000 tarihinde Ariel Şaron tarafından yapılan provokatif Aksa ziyareti, camiye yönelik en cüretkâr saldırılardan biri olarak tarihe geçerken Aksa intifadasının başlamasına neden oldu. Bu süreç içinde 5 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti. O tarihten itibaren günün belirli saatlerinde Yahudi grupların cami haremine girmelerine güvenlik desteği ile göz yumulmaya başlandı.</p>
<p>2008 yılı sonundan itibaren Aksa Camii’nin çevresindeki mahalleleri boşaltmaya başlayan Siyonist yönetim, Silvan, Şeyh Cerrah ve Butsan mahallelerinde, Müslümanlara ait çok sayıda evi tahliye ettirdi.</p>
<p>2009 yılında Kudüs Belediyesi aldığı karar ile Doğu Kudüs’te ruhsatsız olduğu gerekçesiyle Filistinlilere ait evlerin yüzde 25’inin yıkılacağını açıkladı.</p>
<p>2011 yılındaki Arap Baharı süreci ise işgalcilere çok büyük fırsatlar sundu. Gelinen aşamada adım adım mescidin içine dahi giren işgal askerleri, bütün harem bölgesini kameralarla donatarak ibadethaneyi tam bir hapishaneye dönüştürdü. İçeriye girerken aranan Müslümanlardan sakıncalı bulunanlar ibadetten alıkonulmakta ve mescit adeta insansızlaştırılmaktadır.</p>
<p>İslam dünyasının içinde bulunduğu manzaranın hali göz önüne alındığında gerçekçi olmak gerekirse İsrail saldırganlığının durdurulması ve Kudüs’ün korunması konusunda İslam ülkelerinin ciddi yaptırım imkânı maalesef yok.</p>
<p><strong>Kudüs İçin Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Batı dünyası ve uluslararası sistem içinde sayıları az da olsa onurlu ve duyarlı siyasetçileri harekete geçirerek, İslam ülkelerinin BM ve UNESCO içinde yeni tartışmalar açması yararlı olacaktır. Hıristiyan ve Müslümanlara ait kutsal mekânların korunması ve imarı konusunda uluslararası güvencenin sağlanması için Kudüslülerin yürüttüğü çabalara hukukçular tarafından destek olunabilir. Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hale getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir.</p>
<p>Filistin, Gazze ve Kudüs için verilen mücadeleyi bu kentte yaşayan Müslümanların ve politikacıların omuzlarına yükleyerek bir çözüme ulaşılamayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bu nedenle sivil inisiyatiflerin ve hukukçuların başını çektiği uzun soluklu projelere başlanmalı, popülist söylem ve girişimlerden uzak, küresel bir mücadele yürütülmelidir. Filistin, Gazze ve Kudüs için verilen mücadeleyi bu kentte yaşayan Müslümanların ve politikacıların omuzlarına yükleyerek bir çözüme ulaşılamayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bu nedenle sivil inisiyatiflerin ve hukukçuların başını çektiği uzun soluklu projelere başlanmalı, popülist söylem ve girişimlerden uzak, küresel bir mücadele yürütülmelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
