<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Oryantalizm &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/oryantalizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 26 Feb 2021 14:51:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Oryantalizm &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Oryantalistin Yerlisine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/oryantalistin-yerlisine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/oryantalistin-yerlisine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2021 14:51:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yerli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16843</guid>

					<description><![CDATA[İlk dönemlerde yazılan kaynaklarla yeni çalışmalar arasında derin farklılıklar var. Bu derin farklılıkların olduğu konulardan biri de Ehli Kitap denilen Yahudi ve Hristiyanlara bakıştır. Üzülerek belirtelim ki yeni çalışmalar İslâm’ın karşısına yeni hak dinler üretmenin peşindedirler. Hz. Peygamber(s.a.v.) dönemine yakın ana kaynaklarda olmamasına rağmen, geçen yüz yıldan itibaren ülkemizdeki ilahiyat çalışmalarında Yahudilik ve Hristiyanlık için “ilahi” ve “semavi” ifadeleri çokça kullanılmaktadır. Kullanılan bu ifadeler insanımızın zihninde muharref kitapların aslı bozulmamış gibi muamele görmesine sebep olduğu gibi, Yahudilik ve Hristiyanlığın da elan geçerli hak bir din olduğu algısını uyandırmaktadır. Buradan olaya bakarsak misyonerlerin bile başaramadıkları müspet algı, bizim ilahiyatçılarımız tarafından sağlanmaktadır. Bu çalışmaların sonunda başlayan din değiştirmeler ileriki aşamalarda kitleselleşebiliyor. Kısacası; kurucuları insanlar olan günümüz Hristiyanlığı, “İsa Peygamber’in yaşadığı farklı bir vahiy tecrübesidir” diye ilmi bir form içerisinde(!) takdim edilince, ona yeni bir kabul alanı açılmış olmaktadır. Buna göre tercihler yapılınca da kitlesel din değiştirmeler olmaktadır. Kısacası ülkemiz çocukları mürtet yapılırken milli kimliğimiz de berheva edilmektedir. Olaya buradan bakarsak bu oryantalist propagandayı yapanların vatana ihanet suçundan yargılanmaları gerekmez mi? Hz. Peygamber’in Kur’an’ı beyan tarzını araştırırken gördük ki Resulullah, sahabenin bilmediği kelimeleri, kavramları, deyimleri, mücmel ifadeleri, mübhemâtı, söz aktarımlarını ve mecazları açıklamıştır. Ümmetine kapalı bir şey bırakmamıştır. Bir anlamda kavramların izahı da &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İlk dönemlerde yazılan kaynaklarla yeni çalışmalar arasında derin farklılıklar var. Bu derin farklılıkların olduğu konulardan biri de Ehli Kitap denilen Yahudi ve Hristiyanlara bakıştır. Üzülerek belirtelim ki yeni çalışmalar İslâm’ın karşısına yeni hak dinler üretmenin peşindedirler. Hz. Peygamber(s.a.v.) dönemine yakın ana kaynaklarda olmamasına rağmen, geçen yüz yıldan itibaren ülkemizdeki ilahiyat çalışmalarında Yahudilik ve Hristiyanlık için “ilahi” ve “semavi” ifadeleri çokça kullanılmaktadır. Kullanılan bu ifadeler insanımızın zihninde muharref kitapların aslı bozulmamış gibi muamele görmesine sebep olduğu gibi, Yahudilik ve Hristiyanlığın da elan geçerli hak bir din olduğu algısını uyandırmaktadır. Buradan olaya bakarsak misyonerlerin bile başaramadıkları müspet algı, bizim ilahiyatçılarımız tarafından sağlanmaktadır. Bu çalışmaların sonunda başlayan din değiştirmeler ileriki aşamalarda kitleselleşebiliyor. Kısacası; kurucuları insanlar olan günümüz Hristiyanlığı, “İsa Peygamber’in yaşadığı farklı bir vahiy tecrübesidir” diye ilmi bir form içerisinde(!) takdim edilince, ona yeni bir kabul alanı açılmış olmaktadır. Buna göre tercihler yapılınca da kitlesel din değiştirmeler olmaktadır. Kısacası ülkemiz çocukları mürtet yapılırken milli kimliğimiz de berheva edilmektedir. Olaya buradan bakarsak bu oryantalist propagandayı yapanların vatana ihanet suçundan yargılanmaları gerekmez mi?</p>



<p>Hz. Peygamber’in Kur’an’ı beyan tarzını araştırırken gördük ki Resulullah, sahabenin bilmediği kelimeleri, kavramları, deyimleri, mücmel ifadeleri, mübhemâtı, söz aktarımlarını ve mecazları açıklamıştır. Ümmetine kapalı bir şey bırakmamıştır. Bir anlamda kavramların izahı da risalet görevinin içerisinde mündemiçtir. Bunun anlamı, Müslümanlar kavramlarının anlamlarını evvela kendi kaynaklarında aramalıdırlar. Bu bağlamda Kur’an’ın Kur’an’la, Kur’an’ın sünnetle, sünnetin sünnetle tefsirleri çok önemlidir. Bu tefsirin özünde Kur’an ve sünnete tam vukûfiyet ve naslara bütüncül bakabilmek vardır. Buradan yola çıkarsak Kur’an ve sünnet, Müslümanlara din ve Ehli Kitap kavramlarını detaylıca açıklamıştır. Özellikle din bağlamında Hz. Muhammed(s.a.v.)’e gelen İslâm’ın dışında bir dinin geçerli olamayacağı beyan edilmiştir. Ayetlerin ilk muhatapları olan sahabe istikamet üzere bir yol tutup Yahudilik ve Hristiyanlığı Kur’an’ın anlattığı gibi anlamış ve onlara karşı herhangi bir sempati duymamışlardır. Aynı anlayış tabiin döneminde de devam etmiştir. Bunun en büyük kanıtı h. 110 tarihinde vefat etmiş olan Hasan el-Basri’nin, Bakara suresinin 42. Ayetinin tefsirinde Yahudilik ve Hristiyanlık ile ilgili yaptığı şu yorumdur: “Yahudilik ve Hristiyanlığı sakın İslâm ile karıştırmayın. Sizler bilirsiniz ki Allah’ın (gerçek) dini İslâm’dır. Yahudilik ve Hristiyanlık bidattır/sonradan uydurulmuş türedi dinlerdir. Bunlar Allah katından gönderilmemiştir.”(Hasan el-Basri, Tefsir. C. I, s. 37.) hicri 309 tarihinde vefat eden Müfessir Ebu Cafer et-Taberi’de ayetin tefsirinnde; “İslâm’ı, Yahudilik ve Hristiyanlıkla karıştırmayın” demiştir.(Taberi, Cami’u-l Beyan, c. I, s. 293) Örnekleri çoğaltmak mümkündür. İlk dönem İslâm âlimlerinin diğerlerinden ayrıldığı en temel noktalar; dilde, metodoloji/usulde ve dinde derinlikleridir. Buna Kur’an ve sünnetin bütünlüğüne vakıf olmayı da eklersek fark daha da belirgin hâle gelir. Bizim kanaatimize göre klasik dönem ulemasının istikamet üzere bir duruşu; âlim olmanın zorunlu sonucu olarak durması gereken yerin doğruluğuna önce iman, sonra da bu doğrunun hâkimiyeti için bilimsel yeterlilikle donanma ve mücadele azmi vardır. Onlar bu duruşu Resulullah’ın eğitiminden geçen sahabeden almışlardır.</p>



<p>İslâm’a karşı yeni bir din üretmek çerçevesinde ülkemiz ilahiyatçıları zaman zaman ayetlerden de istişhad etmişlerdir. Yeni yaklaşımlara göre ayetler, mutlak doğrunun hayatı anlamlandırılmasında delil olmaktan ziyade akademik bir meta konumuna indirgenmiştir. En sonunda dinsizliğe veya eskilerin deyimiyle zındıklığa ayetlerden deliller de getirdiler. Veya arzu ettikleri hususlarda Kur’an’ı konuşturdular. Ellerine aldıkları yalın ve muharref meallerle yapılan şovlar bunun göstergesidir. Ayetlerden hareketle modernitenin yolunu sonuna kadar açmak istediler. Kısacası dini dinle vurmak yolunu seçtiler. Bu sürecin kaybedenleri tartışan gruplardan ziyade dine mutlak anlamda teslim olup onu tek hak yol olarak bilen samimi halk kitleleri olmuştur. Yapılan mesnetsiz akademik gevezelikler sayesinde insanlar dinlerinden, imanlarından, ibadetlerinden ve âlimlerinden hem soğudular hem de uzaklaştılar. Bu tartışmalarım halka kazandırdığı bir şey olmadı ama onlara çok şeylerini kaybettirdi. Binaenaleyh söyleyeceğimiz odur ki dinleri eşitleme veya İslâm’ın karşısında yeni dinler üretme hususlarında bazı ilahiyatçı akademisyenlerin en çok istismar ettiği ayet Bakara suresinin 162. Ayetidir. Tüm bağlamlarından kopuk, ön kabullü ve ideolojik bir yaklaşımla yanlış anlam verilen meallerden aşırarak köksüz bir çevriyle ilgili ayeti Yahudilik ve Hristiyanlığın da kurtuluş yolu olduğuna delil getirdiler. Daha kaba söylemle İslâm’a gavurluğu onaylattılar(!) İslâm’ın seviyesine muharref iki dini çıkardılar veya İslâm’ı Yahudilik ve Hristiyanlık gibi iki bidat ve hurafe dinin seviyesine indirdiler. “Cennet Müslümanların tekelinde değildir” hezeyanıyla başlayıp salih amele, “barışa hizmet” anlamını yükleyerek ibadetsiz din projesini deklare ettiler. Konuyla ilgili batıl fikirlerine taraftar bulmak için kitaplar yazıp makaleler yayınladılar. Sonuç; batıl düşünce sahipleri taraftar bulamadı, bu fesat düşüncelerin öncülerinin birçoğu öldü gitti. Söylemlerinin karşılıklarını mutlaka göreceklerdir. Unutulmamalı ki Hakk’ın yeryüzündeki şahitleri olan istikamet ehli Müslümanlar onları hiçbir zaman rahmetle anmayacaklardır.</p>



<p>Bakara suresinin 62. Ayeti ve kardeşi sayılan Maide suresinin 69. Ayetiyle alakalı o kadar çok şey söylendi ki meal yazarlarının bir kısmı bunlardan etkilenerek çevrilerini yeniden gözden geçirdiler. Kısmen düzeltenler oldu. Anlamadığımız, her mealin bir tefsir olması kuralınca bu meali hazırlayanlar niçin ilk dönem tefsir kaynaklarından itibaren bir tarama yapmadılar? Verdikleri mealleri gramer açısından niçin ele almadılar? Elde ettikleri anlamın, Kur’an’ın ruhuna ve makasıdüşşeriaya aykırı olduğunu nasıl fark etmediler? Bu yanlışların tamamından yola çıkan oryantalist anlayış ülkemizde misyoner çalışmalarına bilerek ve bilmeyerek destek verdi. Türk çocuklarının İslâmî kimliğini ellerinden alıp gavur hüviyeti vermek isteyen “diyalog” projesiyle aynı yere hizmet etti. Tek bir Müslüman çocuğu bile Hristiyanlığı seçerek mürtet olduysa, Allah, onun hesabını da onlardan elbette soracaktır. Bugün Heybeliada toplantılarında yerli Hristiyanların sayısı arttı ise bu artışta hakkı konuşmayan ahras şeytanların payı kadar ayetleri cahil bir üslupla bağlamından koparıp batılın yolunu açanlarında payı vardır; ayrıca veballeri de çok büyüktür.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/oryantalistin-yerlisine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yerli Oryantalistlere!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yerli-oryantalistlere/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yerli-oryantalistlere/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2020 08:33:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15580</guid>

					<description><![CDATA[Peygamber Efendimiz 571 yılında dünyaya teşrif buyurmuş ve 610 yılında kendisine peygamberlik görevi verilmiştir. Bu görevin yaklaşık 13 yıl kadarını (610-622) Mekke’de, 10 yıl kadarını da Medine’de (622-632) ifa etmiştir. 632 yılında vefat etmiştir. Allah’ın emri üzerine iman edenlerin hayatlarının uzunluk,[1] genişlik[2] ve derinlik boyutlarında[3] tek örnektir. Rabbimiz, Resulullah’ı sevmekle Allah Teâlâ’yı sevmek arasındaki ilişkiye şu ayetle atıfta bulunmuştur: “قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ” “(Ey Muhammed! Allah’ı sevdiğini iddia eden ve O’nun sevgisini kazanmak isteyen kimselere) de ki: “Eğer siz gerçekten de Allah’ı seviyorsanız, Allah’ın emirlerini size ileten bir elçi olarak bana ve bana indirilen Kur’an’a uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah, (pişmanlıkla tövbe edildiği takdirde, en büyük günahları bile) bağışlayandır, merhamet edendir.”[4] Ayet açıkça Allah Teâlâ’yı sevme iddiasının Hz. Peygamber Efendimizi sevmekle mukayyet olduğunu haber vermektedir. Ayete göre ilahi sevginin bedeli Hz. Peygamber’e ittibadan; onun yolunu izlemekten geçer. Sünnete uymayan bir kimsenin sevgisi yalandır. Bu bağlamda Ahzab suresinin şu ayetini de çok manidar buluyoruz: “وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا” “Allah ve (O’nun emirlerini sizlere ulaştıran) Elçisi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Peygamber Efendimiz 571 yılında dünyaya teşrif buyurmuş ve 610 yılında kendisine peygamberlik görevi verilmiştir. Bu görevin yaklaşık 13 yıl kadarını (610-622) Mekke’de, 10 yıl kadarını da Medine’de (622-632) ifa etmiştir. 632 yılında vefat etmiştir. Allah’ın emri üzerine iman edenlerin hayatlarının uzunluk,[1] genişlik[2] ve derinlik boyutlarında[3] tek örnektir. Rabbimiz, Resulullah’ı sevmekle Allah Teâlâ’yı sevmek arasındaki ilişkiye şu ayetle atıfta bulunmuştur: “قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ” “(Ey Muhammed! Allah’ı sevdiğini iddia eden ve O’nun sevgisini kazanmak isteyen kimselere) de ki: “Eğer siz gerçekten de Allah’ı seviyorsanız, Allah’ın emirlerini size ileten bir elçi olarak bana ve bana indirilen Kur’an’a uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah, (pişmanlıkla tövbe edildiği takdirde, en büyük günahları bile) bağışlayandır, merhamet edendir.”[4] Ayet açıkça Allah Teâlâ’yı sevme iddiasının Hz. Peygamber Efendimizi sevmekle mukayyet olduğunu haber vermektedir. Ayete göre ilahi sevginin bedeli Hz. Peygamber’e ittibadan; onun yolunu izlemekten geçer. Sünnete uymayan bir kimsenin sevgisi yalandır. Bu bağlamda Ahzab suresinin şu ayetini de çok manidar buluyoruz: “وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا” “Allah ve (O’nun emirlerini sizlere ulaştıran) Elçisi herhangi bir konuda kesin ve bağlayıcı bir hüküm vermişse, artık inanan bir erkek ve kadının, kendi görüşüne dayanarak aksi yönde bir tercihte bulunması kesinlikle söz konusu olamaz! Şunu iyi bilin ki her kim kendisinde böyle bir hak görerek Allah’a ve Elçisine başkaldıracak olursa, muhakkak apaçık bir sapıklığa düşmüş demektir!”[5] Müslümanlar herhangi bir konuda ihtilafa düşecek olurlarsa çözüm yolunda takip etmeleri gereken usül/metot ayette şöyle sıralanmıştır: “يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلً” “Ey iman edenler! Allah’a (kayıtsız şartsız) itaat edin, (O’nun buyruklarını size ileten bir elçi olarak) Peygambere (de kayıtsız şartsız) itaat edin; bir de, (Kur’an ve Sünnete aykırı hüküm vermedikleri sürece) sizin gibi müminlerden olan (ve bu iki kaynak tarafından) yetki sahibi kılınan kimselere, (yani Müslüman ve âdil yöneticilere, İslâm âlimlerine itaat edin! Fakat onlara itaat, Allah’a ve Peygambere itaat gibi kayıtsız şartsız olmamalıdır.) Şayet (böyle, sizden bir şeyler isteyen, size yaşantınızla ilgili emirler veren insanlarla) herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz —eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız— o anlaşmazlık konusunu Allah’a ve Peygambere danışmalısınız. (Yani, yöneteni-yönetileniyle, âlimi-cahiliyle, kadını-erkeğiyle ey müminler! Hayat programınızla ilgili, sizi yöneten idarecilerle, size dininizi öğreten âlimlerle, ailenizin bir ferdiyle veya diğer insanlarla her hangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, çözüm için Allah’ın kitabına, yani Kur’an’a ve Peygamberin Allah’tan aldığı diğer talimatlara, yani Sünnete başvurmalısınız. Bunu yapmak için de, —en azından ortaya konan delilleri anlayabilecek düzeyde— Kur’an ve Sünnet bilgisine sahip olmanız gerekmektedir. Eğer anlaşmazlığın çözümüyle ilgili Kur’an ve Sünnette açık bir hüküm bulamazsanız, bu iki kaynağın temel prensipleri çerçevesinde anlaşacağınız çözümler üretmelisiniz.)<br>İşte bu, sizin için en hayırlı ve sonuç itibariyle en güzel davranış şeklidir.” [6] Bu ve benzeri ayetlerden örnekleri çoğaltmak mümkündür. Hadisleri konulu bir çalışmaya tabi tutarsak, Resulullah’ın temsilini muhtevi yüzlerce hadis bulmak mümkündür.</p>



<p>Hz. Peygamber’in(s.a.v), hangi görevlerin icrası için gönderildiğine dair ayetlerden mülhem hacimli çalışmaların olduğunu ilim ehli bilir. Kur’an ehli bu görevleri ayetlerin yerlerini göstererek ispat eder. Hakikat böyle olmasına rağmen dilden ve dinden nasibi olmayanlar bazen ilahiyatçı, bazen de araştırmacı gibi unvanlarla Hz. Peygamber hakkında algılar oluşturmak istemektedirler. Bunlar en hafif ifadeyle “kâfir sevicilerdir.” Amaç Resulullah’ı hayatın genişlik alanından çıkarmak ve Müslümanları dünya sistemine kolayca entegre etmektir. Adı Müslüman ama kâfirler gibi düşünen ve onlar gibi yaşamayı gaye edinen hastalıklı bir toplum inşa etmektir. Aynı gaye oryantalistlerde de vardır. Oryantalistlerin yazdıkları İslâm Tarihleri, ansiklopedi maddeleri, sahabe biyografileri bunun kanıtıdır. Bunların çoğu tercüme yoluyla dilimize kazandırılmıştır. Hatta onların ektiği fitnelerden dolayı Hadis, tefsir ve fıkıh ilimlerinin direkleri yıkılmaya çalışılmış; Ebu Hureyre, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mesud düşmanlığı yaygınlaştırılmak istenmiştir. Sonunda; Allah’ından, Kitabından, Peygamberinden, dininden, ulemadan ve değerlerinden şüphe eden ve akabinde reddeden Müslümanların(!) sayısını çoğaltmak. Kitlesel irtidatlara zemin hazırlamak gayesi güdülmektedir. Bu vahim durum gerçekleştiği andan itibaren İslâm, Batı medeniyetinin ve düşüncesinin yegane alternatifi olmaktan çıkartılmış olacaktır.</p>



<p>Yukarıda saymış olduğumuz yıkıcı fikirlerin tahakkuku için yüz yıllardır çalışmalar yapılmaktadır. Daha hayatta iken Resulullah’ın ailesine ve namusuna iftira eden Abdullah b. Übeyy adlı münafığın nesli, çalışmalarını devam ettirmektedir. Rabbimiz, Peygamberini Nur suresinde aklamışken[7] kâfirler nasıl boş durmadıysa, günümüzde de Resulullah’ın ailesi ve arkadaşlarının evlilikleri üzerinden aynı kâfir söylemi tarafından, Hz. Peygamber ve sahabesi hakkında da skandalların cereyan ettiği bir algı oluşturulmak istenmektedir. Bu söylem sahiplerinin o günkü kültür ve coğrafya bilgisinden nasip almadıkları malum olduğu gibi, rasyonalist bir yaklaşımla sözde masumiyet adına Peygamber ve arkadaşlarına karşı bir nefret dili oluşturmaktadırlar. Okuyucuları ve takipçileri ise bu zevatın egolarını okşayarak her gün dinden uzaklaşmaktadırlar. Hâlbuki bu kişiler İslâm’ın hakkında cahil ifadeler kullanmak yerine, gerçekleri söyleyecek olsalar, kendilerini pohpohlayan bu güruhtan kimse etraflarında kalmayacaktır. Burada şu hususu da belirtmek isteriz, bu kâfir sevicilerin etrafında İslâm hakkında derin araştırmaları ve çalışması olan hiçbir âlim yoktur. Âlimlerin yokluğu, din düşmanlarına serbest iftira ve yalan alanları doğurmaktadır.</p>



<p>Meşhur kâfir sevicilerden birisi, eleştirisine Resulullah’ın evliliği ile başlamıştır. Kendince eleştiri saydığı şeyleri uluorta paylaşarak epey din düşmanı türetmiştir. İslam’a “Arap âdeti” diye bakan bu güruh dine olan tepkilerini perçinlemişlerdir. Unutulmamalı ki Peygamber Efendimiz, hayatının 25 yaşından 53 yaşına kadar ki sürecini tek eşli olarak geçirmiştir. Geride kalan yıllardaki evliliklerini tebliğ amaçlı ve siyasi gayelerle yapmıştır. Bu evliliklerin, sosyal içerikli amaçları vardır. Bununla ilgili onlarca tez çalışması yapılmıştır. Resulullah’ın yaptığı evliliklerin tek tek fıkhı yapılmıştır. Bu evlilikler içerisinde Hz. Hatice annemizden sonra dinimize en yararlı çalışmaları Hz. Ayşe annemiz yapmıştır. O, Resulullah’ın nebevi mirasını/ilmini ümmetin hanımlarına taşımakta tam bir köprü olmuştur. Onun vasıtasıyla ilimden kadınlar da gereken nasiplerini almışlardır. Yaşıyla ilgili hesaplamayı ulema, ablası Hz. Esma üzerinden yapmışlar ve evlendiğinde 17 veya 18 yaşında olduğunu ispat etmişlerdir. Tarihçilerin beyanına göre, Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde Hz. Ayşe 27 veya 28 yaşındaydı. Onun fıkha, hadise, tefsire, dile, tıbba vakıf oluşu ilim ehlince malumdur. Bu evlilik sayesinde İslâm toplumunda onlarca âlim yetişmiştir. Resulullah Efendimiz’in Hz. Ömer’in kızı Hafsa ile evlenmesi ise toplumdaki savaşlara bağlı artan dulluk oranlarını azaltarak ahlaki bir çözülmeyi önlemeye yöneliktir. Bunu diğer Müslümanlar da yapmışlar ve yetimlere hem baba, hem de mürebbi olmuşlardır. Bu sosyal uygulamadan mahrum olan Batı’ya birinci ve ikinci dünya savaşlarının getirdiği ahlaki yıkım hâlâ tedavi edilememiştir. Bu geçici bir tedavi yöntemidir. Zaruret durumunda devreye sokulur. Peygamber’i böyle seviyesiz üslupla eleştirenlerin esas amacı onu örnek olmaktan çıkararak toplumu modelsiz bırakmaktır. Müslümanlar için bu durum bir yıkımdır. Allah’ın örnek gösterdiğini[8] yıpratmaktan dine karşı daha büyük ihanet olabilir mi? Resulullah’ın evlilikleri ciddi bir tenkit malzemesi olsaydı, bu eleştiriyi kâfir sevicilerin başı olan en büyük kâfir Ebu Cehil herkesten önce diline dolardı. Bu alanla ilgili bu Cehil’in bile tek sözü nakledilmemiştir. Kim bilir belki de bu işi modern dönemlerdeki uşaklarına bırakmıştır.</p>



<p>Hayatın akışı içerisinde bekâr olan Hz. Osman’ın, Hz. Peygamber’in kızıyla evlenmek istemesinden daha doğal bir şey var mıdır? Hz. Osman’ın Resulullah’tan isteyip evlendiği Hz. Rukıyye bt. Hz. Muhammed’i kısaca tanıyalım. Hicretten yirmi yıl önce Mekke’de doğdu. Resûl-i Ekrem’in Hz. Hatice’den doğan çocuklarının üçüncüsüdür. Annesi ve kız kardeşleriyle birlikte Müslüman oldu. Rukıyye nübüvvetten önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe ile kardeşi Ümmü Külsûm de diğer oğlu Uteybe ile nikâhlandı. Zehebî bu nikâhın hicretten evvel olduğunu kaydeder. Henüz düğünleri yapılmadan Leheb sûresinin nâzil olması üzerine Ebû Leheb ve karısı Resûlullah’ın kızlarını boşattı; esasen bunu Resûlullah ve Rukıyye de istemişti (Taberânî, XXII, 434). Rukıyye daha sonra Hz. Osman ile evlendi. Müslümanların Mekke’de dinlerini yaşamaları zorlaşınca Resûl-i Ekrem, Osman ile kızına Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye etti, onlar da nübüvvetin 5. yılının Receb ayında (Nisan 615) ilk kafileyle birlikte Habeşistan’a gittiler. Hz. Peygamber bu hicretlerine temasla, “Onlar, Lût’tan -ve İbrâhim’den- sonra ailesiyle birlikte Allah’a ilk hicret edenlerdir” buyurdu (Taberânî, I, 90; Hâkim, IV, 51). Hz. Osman ile Rukıyye, Resûl-i Ekrem henüz Mekke’de iken Habeşistan’dan döndüler ve ardından Medine’ye hicret ettiler.</p>



<p>Rukıyye, Hz. Peygamber’in Bedir Gazvesi’ne hazırlandığı günlerde kızamığa yakalandı. Hastalığı ağırlaşınca Resûl-i Ekrem, Hz. Osman’a eşinin yanında kalmasını söyledi, o da bu yüzden Bedir Gazvesi’ne katılamadı. Savaşın yapıldığı sırada hicretin on yedinci (veya on dokuzuncu) ayında ramazanın son on günü içinde (Mart 624) yirmi iki yaşında Medine’de vefat eden[9] Rukıyye’nin cenazesini Ümmü Eymen yıkadı, cenaze namazını Hz. Osman kıldırdı. Medine’ye Bedir zaferinin müjdesi geldiğinde Rukıyye Bakī‘ Mezarlığı’na defnedilmekteydi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem onun cenazesinde bulunamadı. Resûlullah’ın Rukıyye’nin cenazesine yetiştiğine dair rivayetlerin (Müsned, III, 229, 270; Hâkim, IV, 51)[10] Hz. Rukıyye’nin vefatından sonra Hz. Osman, Hz. Peygamber’in diğer kızı Hz. Ümmügülsüm’e talip olmuş ve Peygamber Efendimiz de bu evliliğe muvafakat etmiştir. Zira Hz. Peygamber, Hz. Osman’ın damatlığından ve nezaketinden çok memnundu.[11] Bu tip evlilikler günümüzde de yaygındır. Hz. Ümmügülsüm’ü kısaca tanıyalım. 605 ile 610 yılları arasında Mekke’de doğdu. Zeyneb ve Rukıyye’den sonra Resûl-i Ekrem’in üçüncü kızı olup annesi Hz. Hatice’dir. Asıl isminin Ümeyye (Hâkim, IV, 48) veya Âmine (M. Hüseyn el-Hâirî, I, 298) olduğu belirtilmiştir. Çocuğu bulunmadığı halde niçin Ümmü Külsûm şeklinde anıldığı bilinmemektedir. Ümmü Külsûm nübüvvetten önce Ebû Leheb’in oğlu Uteybe, ablası Rukıyye de Uteybe’nin ağabeyi Utbe ile nikâhlı idi. Ancak Tebbet sûresi nâzil olunca taraflar bu nikâhtan vazgeçti. Ardından Rukıyye Hz. Osman ile evlendi ve 2 yılında (624) vefat etti. Hz. Osman eşinin vefatına ve Hz. Peygamber’le akrabalık bağının kesilmesine çok üzülmüştü. Resûl-i Ekrem 3. yılda (624) Ümmü Külsûm’ü onunla evlendirdi ve bu evliliği aldığı vahiy üzerine gerçekleştirdiğini belirtti (Belâzürî, I, 401-402; Hâkim, IV, 49).[12] Durum böyleyken isimler alt alta getirilerek niçin bu evlilikler hakkında sansasyon uyandırılmak istenmiş anlamak mümkün değildir.</p>



<p>Hz. Fatıma’nın evliliğinde eleştirilecek ne var? Peygamber’in terbiyesinde yetişen Hz. Ali, evlilik talebini Peygamber Efendimize arz ediyor, Resulullah da bu izdivaca muvafakat buyuruyor. Bedir savaşının olduğu yıl Hz. Ali ile evlenmiştir. Vefat ettiğinde 25 veya 29 yaşında olduğu söylenmektedir.[13] Bedir savaşı 624 yılında olduğuna göre, Hz. Fatıma annemiz evlendiğinde 17 yaşındadır. Bu hesaplama vefat tarihini 25 yaş olarak aldığımız zamana göredir. Şayet annemiz 29 yaşında vefat ettiyse evlendiğinde 20 veya 21 yaşındadır. Hz. Ali ise22-23 yaşlarındadır. İlimden nasipsiz art niyetli araştırma(!) yapanlar burada neye takıldılar acaba?</p>



<p>Hz. Fatıma’nın kızı Ümmügülsüm ile Hz. Ömer’in evliliğine ayrı bir bahis açmak gerekir. Ümmügüğlsüm, evlendikten sonra çocuk dünyaya getirdiyse demek ki yaş olarak evliliğe müsaittir. Modern zamanlardan geçmişi okumak doğru bir tarih okuyuculuğu asla değildir. Zaman kendisi içerisinde değerlendirilir. Bu evliliğin gerçekleşmesinde Hz. Ömer’in Resulullah’a akraba olma arzusu baskındır. Hz. Ömer, Ehl-i beytin içine girerek manevî yönden faydalanmayı amaçlamıştır. Zaten bunu kendisi de ifade etmiştir. Onun şehvet düşkünü biri olmadığını herkes bilmektedir. Ayrıca iddia edildiği gibi, evliliğe icazet veren de Hz. Peygamber değildir. Hz. Peygamber(sa.v.) bu evlilikten yıllarca önce vefat etmiştir. Hz. Ali, bu evliliği eşi Hz. Fatıma’nn vefatından sonra onaylamıştır. Hz. Ümmügülsüm’ün genç yaştaki vefatını, erken evlenmesiyle ilgilendirmek bizce hatalıdır. Hz. Ümmügülsüm, genç yaşta kocası Hz. Ömer’in şehadetine, Sıffin ve Cemel vakalarına, babasının hunharca katledilmesine, ağabeyi Hasan’ın zehirlenmesine, Hz. Hüseyin ve ailesinden 72 kişinin Kerbela’da topluca öldürülmelerine şahit olmuştur. Bu acılara hangi can dayanır? Üzüntüler ve katliamlara şahitlikle geçen ömür nasıl bereketli olur? Olaya buradan bakmasını bilemeyen kâfir seviciler, meseleyi vicdanları istismar edecek yöntemlerle açıklamayı tercih etmişlerdir.</p>



<p>Sözün özü: Hz. Muhammed (s.a.v.), insan bir peygamber olarak toplum içerisinde eşleriyle, çocuklarıyla, komşularıyla, kazanmasıyla, tüketmesiyle, ibadetleriyle, ahlakıyla, savaşları ve barışıyla, ilmi yönüyle, eğitim faaliyetleriyle, askerî ve siyasi çabalarıyla; hayatın genişlik alanında hiçbir boşluk bırakmaksızın bir ömür sürmüştür. Hangi meslekten ve hangi milletten olursa olsun, Resulullahın hayatında herkes için örnekler vardır. İslâm’ı iyi anlama, kavrama ve yaşama noktasında, onun hayat tarzını ve sözlerini içeren sünnetine uymak “Müslümanım.” diyen herkes için zorunludur. Zira sünnet hidayettir. Sünnet, Hz. Peygamber’in Kur’an-ı Kerim’i hayatında ameli hâle getirmesi ve ondan anladıklarını sözlü olarak beyan etmesidir. Sünneti, İslâm’ı anlama ve yaşama konusunda devreden çıkaran her anlayış sapkınlıktır. Sahabe ve o dönem olayları üzerinden Resulullah’a saldıranlar, tam bir kâfir sevicileridirler. Peygamber’e ve sahabeye saldırmak, Müslümanları örneksiz ve peygambersiz bırakmak isteyen bir oryantalist projesidir.</p>



<p>Resulullah (s.a.v.), marifetullahın kendisinde zirve yaptığı insan ve peygamberdir. Kur’an’ın yaşanmış şekli olan Resulullah’tan öğrenmemiz gereken öncelikli konu tevhittir. Bireysel ve sosyal değişimi başlatma merkezidir. Tevhid; nebevi bir anlayışla hayatın tüm alanlarını vahye göre tanzim etmektir. İmanımızı O’nun imanına benzetmek zorundayız. Bu nedenle yapmamız gereken ilk şey Mekki ayetleri merkeze alarak, sonra da hadis külliyatının iman ve İslâm baplarını okuyup anlayarak zihin ve gönül tezkiyesini yaşamaktır. Elbette gerçek ulemamızın yazmış olduğu akaid çalışmalarını da okuyacak ve içeriklerini özümseyeceğiz. Zihinsel tezkiyeden geçmeyen, kafası ve gönlü şirke açık insanların amelleri makbul olmadığı gibi yeni bir dünyayı kurmaları da mümkün değildir. Tüm salih amellerin alt yapısı tevhiddir. Tevhid tam ve kâmil olmadan ameller makbul olmaz.</p>



<p>İnsanın ve toplumların bozulmaya başladığı; fuhuş, uyuşturucu, katillik ve anarşinin arttığı bir dönemde kişinin kendini ve neslini koruyabilmesi için Resulullah’ın ahlaki sünnetleri daha da bir önem arz etmektedir. Gerçekten bu hakikate inanıyorsak, Resulullah’ın ahlaki davranış ve sözlerinden hareketle bütün toplumların uygulayabileceği ahlaki projeler ortaya koymalıyız. Müslümanlar bu projelerle kendilerine yeni varlık alanları bulabilirler. Bunlar yapılmaz ve sünnet çok dar bir alana sıkıştırılarak bir dünya görüşü olmaktan çıkarılırsa, sireti ve sünneti tarihselleştirip buharlaştıranlar bizler oluruz. Bu durumda Hz. Peygamber’e karşı gösterilecek gerçek saygı, onun sünnetini anlayıp gereği gibi yaşamaktır. Çünkü O, doğruyu gösteren en büyük kılavuzdur. Sünnetin kurumsal yapısı üzerinde müsteşrik ağzıyla konuşmak yerine Kur’an ve sünnetten mülhem yeni bir ahlak projesiyle insanlığın huzuruna çıkmak daha evladır. Bu bağlamda geleneksel irfan mekteplerimize büyük sorumluluklar düşmektedir.</p>



<p>Peygamber Efendimiz sadece tebliğle görevli değildir. Onun görevleri arasında tebliğle beraber, kapalı hükümleri açıklama/tebyin, verilen emirleri uygulmak/temsil ve hüküm olmayan konularda hüküm koymak/teşri de vardır. yukardaki ayetle beraber şu ayet de Resulullahın hüküm koymada da yetkili olduğuna delil kabul edilmiştir: “الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ” “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. İşte o peygamber, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder. Onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar…”[14] Hz. Peygamber’in hüküm koyması, dini ilimlerin metodolojisini/usulünü bilmeyen ama yine de iyi niyetli olduğunu zannettiğimiz bazı kimseler tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Bu kişiler hüküm konusunda Allah’ı tenzih edeceğiz derken, Peygamberi tamamen “postacı” konumuna indirgeyerek onu işlevsiz hâle getirmişlerdir. Allah Teâlâ, O’na bu yetkiyi vermişken bağlamından ve ilmilikten uzak yorumlarla yıllarca demagoji ve polemik yapılmıştır. kadim dönemlerde bu konu hararetli tartışmalara konu olmadığı gibi, İslâm uleması içtihad yaparken sünneti ikinci sıraya almıştır. Sünneti dışta bırakarak Kur’an’dan sonra hemen kendi görüşlerini arz etmemişlerdir. Tenzih konusunda ise kadim dönem uleması günümüzün ideolojik Müslümanlarından(!) daha titizdi. Ayrıca bilinmeli ki herkesin tenzih anlayışı tevhidi bilinci/marifetullahı oranındadır. Bu bilinci elde edememiş yöntemsiz kişilerin mesnetsiz sözlerinin ilmi bir değeri yoktur.</p>



<p>[1] Bak: Hicr 15/99</p>



<p>[2] Bak. Bakara 2/208</p>



<p>[3] Bak: Enam 6/165</p>



<p>[4] Âl-i imran 3/31</p>



<p>[5] Ahzab 33/36</p>



<p>[6] Nisa 4/59</p>



<p>[7] Bak: Nur 24/10. Ayet vd.</p>



<p>[8] Bak: Ahzab 33/21</p>



<p>[9] Heysemi, Zevaid, c. IX, s. 217.</p>



<p>[10] TDV. Ansiklopedisi, Rukıyye bt. Muhammed Maddesi.</p>



<p>[11] Bak: Havva, Said, el-Esas fi’s sünne, c. IV, s. 537.</p>



<p>[12] TDV. Ansiklopedisi, Ümmügülsüm bt. Hz. Muhammed Maddesi.</p>



<p>[13] Havva, a.g.e. c. IV, s. 541.</p>



<p>[14] Araf 7/157.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yerli-oryantalistlere/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oryantalizmin Müslüman Üzerinde Etkisinin Olup Olmadığını Belirleme Ölçeği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/oryantalizmin-musluman-uzerinde-etkisinin-olup-olmadigini-belirleme-olcegi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/oryantalizmin-musluman-uzerinde-etkisinin-olup-olmadigini-belirleme-olcegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2020 06:27:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14853</guid>

					<description><![CDATA[Bu ölçek bazı hüküm ve önermelerden oluşuyor. Bunları aşağıda vereceğim. Herkes bunlara baksın ve kendi muhasebesini yapsın, arzu ederim. Ayrıca bu ölçek bazılarının dediği gibi “oryantalizmin etkisiyle değil, biz müslüman usulüyle meselelere bakıyoruz” yargısının da doğru olup olmadığını test etme imkanı verecektir. Bu ölçekte kullanılan bazı önermelerin geçmişte sadece bir alim tarafından veya bir bid’at fırka tarafından dile getirildiği söylenebilir. Bana göre onu bugün o haliyle kabul etmek de oryantalizmin etkisidir. Zira neredeyse 10 asırdır o tartışmalar yaşanmamaktadır. Bugün onlar tekrar gündeme geldiyse bu oryantalizmin onları ısıtıp gündem yapması sayesindedir. Oryantalizmin cesaret verdiği bazı simalar bu iddialara can simidi gibi sarılmıştır. Şunu da belirtelim ki, oryantalizmin etkisinde kalmak türlü türlü olabilir. Mesela oryantalizmin etkisinde kalınarak ateist ve deist olunabilir. Hatta imanî ve ilmî anlamda agnostik de olunabilir. Müslüman olunsa dahi oryantalizmin etkisinde kalınabilir. Bunları ayırt etmek lazım. Yani oryantalizmin etkisinde kalmak her zaman “dinden çıkmak” anlamına gelmiyor. Belki denilecekse buna &#8220;toplu çarptıkça yürekler&#8221; babında “İslam medeniyeti”nden çıkmak denilebilir. İşte oryantalizmden bir demet hüküm ve önerme: Hz. Muhammed, peygamber değildir. Kur’an’ı yahudi ve hristiyan etkisinde kalarak kendi yazmıştır.Kur’an’da pek çok zahiren değil, gerçek tarihsel ve bilimsel çelişki vardır.Kur’an, Allah’tan bir vahiy değil, kendi yazdığı bir eserdir.İslam denilen din Peygamber dahil ilk &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu ölçek bazı hüküm ve önermelerden oluşuyor. Bunları aşağıda vereceğim. Herkes bunlara baksın ve kendi muhasebesini yapsın, arzu ederim. Ayrıca bu ölçek bazılarının dediği gibi “oryantalizmin etkisiyle değil, biz müslüman usulüyle meselelere bakıyoruz” yargısının da doğru olup olmadığını test etme imkanı verecektir. Bu ölçekte kullanılan bazı önermelerin geçmişte sadece bir alim tarafından veya bir bid’at fırka tarafından dile getirildiği söylenebilir. Bana göre onu bugün o haliyle kabul etmek de oryantalizmin etkisidir. Zira neredeyse 10 asırdır o tartışmalar yaşanmamaktadır. Bugün onlar tekrar gündeme geldiyse bu oryantalizmin onları ısıtıp gündem yapması sayesindedir. Oryantalizmin cesaret verdiği bazı simalar bu iddialara can simidi gibi sarılmıştır. Şunu da belirtelim ki, oryantalizmin etkisinde kalmak türlü türlü olabilir. Mesela oryantalizmin etkisinde kalınarak ateist ve deist olunabilir. Hatta imanî ve ilmî anlamda agnostik de olunabilir. Müslüman olunsa dahi oryantalizmin etkisinde kalınabilir. Bunları ayırt etmek lazım. Yani oryantalizmin etkisinde kalmak her zaman “dinden çıkmak” anlamına gelmiyor. Belki denilecekse buna &#8220;toplu çarptıkça yürekler&#8221; babında “İslam medeniyeti”nden çıkmak denilebilir. İşte oryantalizmden bir demet hüküm ve önerme:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Hz. Muhammed, peygamber değildir. Kur’an’ı yahudi ve hristiyan etkisinde kalarak kendi yazmıştır.</li><li>Kur’an’da pek çok zahiren değil, gerçek tarihsel ve bilimsel çelişki vardır.</li><li>Kur’an, Allah’tan bir vahiy değil, kendi yazdığı bir eserdir.</li><li>İslam denilen din Peygamber dahil ilk müslüman neslin geliştirdikleri düşüncelerin bir toplamıdır.</li><li>Sünnet, cahiliyeden beri süregelip İslam zamanında da devam eden, toplumun yaşayan geleneğidir. “Peygamber’in sünneti” tabiri dinî bir muhtevaya sahip değildir. Hz. Peygamber dinde teşrîî maksadıyla herhangi bir şey söylememiş ve yapmamıştır. Bu tabir siyasî gelişmelerin ürünü olup İmam Şâfiî ile birlikte İslâm Hukuku’na girmiştir. Ondan önce sünnet toplumun örfü, Müslümanların ictihâdı anlamındaydı.</li><li>Hadisler, ilk siyasi, kelami ve fıkhî grupların çatışmasının bir sonucudur. Hadîs külliyatı İslâm’ın nasıl teşekkül edip geliştiğinin iyi bir belgesi olabilir. Zira hadîsler ilk dönem âlimlerin görüşlerini meşrûlaştırmak için Hz. Peygamber’e isnâd ederek uydurdukları metinlerdir. Bu uyduruk metinler İslâm’ı temsil etmektedir.</li><li>Hadisler arasında dünya kadar çelişki vardır. Bu, onların uydurulduğunu gösterir.</li><li>Hadisler uyduruk şeylerdir. Zira isnad, Peygamber’den bu yana gelmemiş, aksine geriye doğru işletilmiştir.</li><li>Hadisler, Hadîs külliyatı sözlü aktarıma dayalıdır. Onlar, geç tarihte yazıya geçmiştir. Onlara güvenilmez.</li><li>Sünnet ve hadis ayrı şeylerdir. Hadis, şifahî rivayettir. Sünnet ise toplumun uygulamalardır. Hadis, toplumun uygulamalarının geriye yansıtılmasını temsil eder. Hadisin bu anlamda yıldızını parlatan ve bir delil olarak İslam hukukuna onu sokan Şafii’dir. Şafii&#8217;den hukuki anlamda sünnet delil değildir. Eski fıkıh ekollerinin yaşayan geleneği vardır.</li><li>Yaşayan sünnet, ilk devir müslümanlarının yorumlarından ibarettir. Hadis, yaşayan sünnetin sözle Peygamber’e formule edilmesidir.</li><li>Hadis hareketinden, yani hadislerin uydurulup Peygamber’e isnad edilmesinden Şafii sorumludur. Zira Şafii&#8217;ye kadar dinî anlamda &#8220;Peygamber&#8217;in sünneti&#8221; anlayışı yoktu. Dolayısıyla dinde hadis, otoritesini Şafii ile kazanmıştır. Yine Şafii ile otorite kazanan hadis, Kur&#8217;an&#8217;la eş değer hale getirilmiştir. İlk nesilde hadisin böyle bir otoritesi yoktu.</li><li>Peygamber’in ismet gibi bir sıfatı yoktur. Her türlü günahı işleyebilir. Nitekim işlemiştir de.</li><li>Sünnet, hiçbir şekilde vahiy değildir. Sünnetin vahiy ilan edilmesi, onu Kur&#8217;an gibi otorite yapmaya yönelik ideolojik bir teşebbüstür. Kur&#8217;an&#8217;da geçen &#8220;hikmet&#8221; kelimesine &#8220;sünnet&#8221; anlamı vermek de hadisin otoritesi için delil aramaktan başka bir şey ifade etmez. Zira dinde böyle bir otorite yoktur ki, hikmet, sünnet olsun!</li><li>Hz. Peygamber gaybı bilmez. Gelecekle ilgili bir takım hadiselerden de haber vermemiştir.</li><li>Hadisler, ehl-i kitaptan alınmadır.</li><li>İslamî araştırmalar yapmak, hadis hakkında yargılarda bulunmak için hadis kitapları değil, edebiyat ve tarih kitapları daha önemlidir. Tarih kitapları, hadis kitaplarından daha güvenilirdir.</li><li>Müslümanların geri kalma sebepleri İslam’dır.</li><li>Kader, müslümanların geri kalma sebebidir ve bir inanç konusu olmamalıdır.</li><li>İslam, kılıç dinidir. İslam, yeryüzünü savaş alanı olarak görmektedir.</li><li>Her türlü şiddetin kaynağı Kur’an’dır.</li><li>Hiçbir mucize yoktur. her şey tabiat kanunlarına bağlıdır.</li><li>Aklın alamayacağı hiçbir şey yoktur. Ve akla aykırı her şey de reddedilmelidir.</li><li>Buharî, Müslim ve diğer alimler hadis uydurmuştur. Güvenilmez.</li><li>Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Malik, Ahmed b. Hanbel hadis uydurmuştur. Güvenilmez.</li><li>İbn Şihab ez-Zührî ve pek çok muhaddis siyasilerin uşağı, oyuncağı ve kölesi durumundadır. Güvenilmez.</li><li>Sahabenin adaleti yoktur. Sahâbenin adil olduğu varsayımı hayalden ibarettir. Onlar Hz. Peygamber adına yalan söyleyebilmiştir. Rahat hadis uydurmuşlardır. Güvenilmez. Özellikle Ebu Hureyre, meçhul biri olup geç dönemde müslüman olmuş, yalancının tekidir. Çoğu hadisi de İslam&#8217;a hizmet amacıyla o uydurmuştur.</li><li>Sadece Kur’an yeter. Hadis delil değildir.</li><li>Hadis tarihinde uydurma vak’ası bir gerçektir. Bu gerçek ortada iken hadislere nasıl güvenilebilir?!</li><li>Geç dönemdeki eserlerde hadîslerin sayısı ilk dönemde yazılan eserlerde bulunan hadîslerden oldukça fazladır. Bu durum hadîslerin sahîh olmadığını, tabir-i diğerle uydurulduğunu gösterir.</li><li>Genç sahâbilerin naklettiği hadîsler daha yaşlı sahâbilerin naklettiği hadîslerden oldukça fazladır.</li><li>Uygulanan isnâd sistemi keyfi olup hiçbir hadîsin sahîh olduğuna bir delil teşkil edemez.</li><li>Müslümanlar sadece isnâd tenkidi yapmış, metin tenkidini uygulamamıştır.</li><li>Rical edebiyatı hadisleri değerlendirmede hiç belirleyici değildir.</li><li>Kur’an’da sünnet de tarihseldir. Tarihsel olarak eleştirileri de yapılabilmelidir.</li></ol>



<p>Ölçek biraz Kur’an, ama esasen hadis ağırlıklıdır. Dolayısıyla tefsir, kelam, mezhepler, fıkıh, tasavvuf ile ilgili de böyle ölçekler hazırlanabilir. Elbette bu ölçek, akademik tarzda hazırlanmamıştır. Bu yönüyle tartışılabilir. Fakat muhakkak bir fikir de verir.</p>



<p>Son olarak akla “oryantalizmin etkisini belirlemeye gerek var mıdır?” gibi bir soru gelebilir. Herkes düşünüyor, düşündüğünü dile getiriyor. Bunu oryantalizme bağlamaya gerek var mıdır? Bizzat kişiler üzerinde durmamak kaydıyla -o da açıksa başka tabii- bana kalırsa vardır. Eğer öyleyse vardır. Yok zanna dayalı söyleniyorsa veya itham söz konusu ise tabii ki bundan uzak durulmalıdır. Bir insan, diyelim ki, sahabenin adaleti ile ilgili bir şey söylüyor. Bu söyledikleri de şia’nın iddiaları. Şimdi burada bir şia etkisinden söz etmeyecek miyiz? Diyelim ki, tasavvuf, kabir, şefaat, tevessül gibi konularda aşırı düşünceler var. Burada bir vehhabilik etkisinden bahsedilemez mi? Diyelim ki, hadislerde vaki olan çok şeyi sırf akla dayalı olarak reddediyor. Burada bir mutezile etkisinin olduğunu tespit etmek çok mu yanlış? Diyelim ki, biri felsefî anlamda öyle düşünceler serdediyor ki, faraza Kant, Descartes veya falanla aynı. Bu düşüncelerin arkasında bunların etkisi olduğunu söylemek isabeti değil mi? Diyelim ki, insanlar nebi olduğunu iddia ediyor, hurufiliğe kaçıyor, Kur’an’a olmadık batınî manalar veriyor. Bunlara yanlış deriz demesine de ayrıca bunların falan batıl mezhep veya akımın etkisi altında kaldığını da söylemek gerekmez mi? Yine bir takım insanların bazı davranış ve düşüncelerinde mesela, “yeni dinî hareketler”in etkisi olduğunu söylemek bir gerçeği ifade etmek değil midir? Vallahu a’lem Selam ile.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/oryantalizmin-musluman-uzerinde-etkisinin-olup-olmadigini-belirleme-olcegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oryantalizm&#8217;den İslamofobia&#8217;ya Cihatçılık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/oryantalizmden-islamofobiaya-cihatcilik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/oryantalizmden-islamofobiaya-cihatcilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Jan 2019 11:01:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Hilmi Demir]]></category>
		<category><![CDATA[İslamofobi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamofobia]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8125</guid>

					<description><![CDATA[Aydınlanmacı pozitivizmin, olguları veya olayları nesnel, ön yargılardan bağımsız olarak tasvir edebileceğimiz iddiaları artık çok kabul görmüyor. Dünyanın merkezine kendisini koyan Batı, Orta Çağ’dan itibaren Doğu kültür, medeniyet ve inançlarını ele alan Şarkiyat çalışmalarıyla kendi &#8216;Doğu’sunu oluşturdu. Bu çalışmalarda çizilen Doğu imajı, bütün olumsuzlukların yüklendiği, şeytanlaştırıldığı, akıl dışı, egzotik ve mistik bir resim sunar. Edward Said’in “Oryantalizm” eserinde ortaya konduğu gibi bu çalışmaların amacı objektif olarak Doğu’yu anlamak değil “yönetme istenci”dir. Aydınlanmacı pozitivizmin, olguları veya olayları nesnel, ön yargılardan bağımsız olarak tasvir edebileceğimiz iddiaları artık çok kabul görmüyor. Dünyanın merkezine kendisini koyan Batı, Orta Çağ’dan itibaren Doğu kültür, medeniyet ve inançlarını ele alan Şarkiyat çalışmalarıyla kendi &#8216;Doğu’sunu oluşturdu. Bu çalışmalarda çizilen Doğu imajı, bütün olumsuzlukların yüklendiği, şeytanlaştırıldığı, akıl dışı, egzotik ve mistik bir resim sunar. Edward Said’in “Oryantalizm” eserinde ortaya konduğu gibi bu çalışmaların amacı objektif olarak Doğu’yu anlamak değil “yönetme istenci”dir. Dolayısıyla Sosyal Bilimler alanında kullanılan dil, seçilen terminoloji çoğu kez masum değildir. Andre Suares’in ifadesiyle, “Her tanımlama bir sınırlamadır.” Bazı olayları, olguları ya da şeyleri dilin sınırları içine almak, aslında o olayların, olguların ya da şeylerin altındaki gerçek anlamı ortaya çıkarmak için değil, onları istediğimiz gibi göstermek içindir. Kuramı ve terminolojiyi oluşturanlar, vakaların nasıl görüleceğini de belirler. Ekonomiden, siyasete, Uluslararası ilişkilerden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlanmacı pozitivizmin, olguları veya olayları nesnel, ön yargılardan bağımsız olarak tasvir edebileceğimiz iddiaları artık çok kabul görmüyor. Dünyanın merkezine kendisini koyan Batı, Orta Çağ’dan itibaren Doğu kültür, medeniyet ve inançlarını ele alan Şarkiyat çalışmalarıyla kendi &#8216;Doğu’sunu oluşturdu. Bu çalışmalarda çizilen Doğu imajı, bütün olumsuzlukların yüklendiği, şeytanlaştırıldığı, akıl dışı, egzotik ve mistik bir resim sunar. Edward Said’in “Oryantalizm” eserinde ortaya konduğu gibi bu çalışmaların amacı objektif olarak Doğu’yu anlamak değil “yönetme istenci”dir.</p>
<p>Aydınlanmacı pozitivizmin, olguları veya olayları nesnel, ön yargılardan bağımsız olarak tasvir edebileceğimiz iddiaları artık çok kabul görmüyor. Dünyanın merkezine kendisini koyan Batı, Orta Çağ’dan itibaren Doğu kültür, medeniyet ve inançlarını ele alan Şarkiyat çalışmalarıyla kendi &#8216;Doğu’sunu oluşturdu. Bu çalışmalarda çizilen Doğu imajı, bütün olumsuzlukların yüklendiği, şeytanlaştırıldığı, akıl dışı, egzotik ve mistik bir resim sunar. Edward Said’in “Oryantalizm” eserinde ortaya konduğu gibi bu çalışmaların amacı objektif olarak Doğu’yu anlamak değil “yönetme istenci”dir.</p>
<p>Dolayısıyla Sosyal Bilimler alanında kullanılan dil, seçilen terminoloji çoğu kez masum değildir. Andre Suares’in ifadesiyle, <strong>“Her tanımlama bir sınırlamadır.”</strong> Bazı olayları, olguları ya da şeyleri dilin sınırları içine almak, aslında o olayların, olguların ya da şeylerin altındaki gerçek anlamı ortaya çıkarmak için değil, onları istediğimiz gibi göstermek içindir. Kuramı ve terminolojiyi oluşturanlar, vakaların nasıl görüleceğini de belirler. Ekonomiden, siyasete, Uluslararası ilişkilerden sosyolojiye kadar her alanda bunu gözlemlemek mümkündür.</p>
<p>Kendi kavramları ile düşünemeyen, kendi tarih ve sosyoloji terimlerini oluşturamayan toplumlar tahakküm eden kültürlerin kavramlarıyla düşünür. Kavramlar zihnimizin gözlükleri gibidir, olayları onlar aracılığıyla görür, anlar ve anlamlandırırız. Söz gelimi <strong>“medeniyetler çatışması”, “geri kalmış ülkeler”, “üçüncü dünya ülkeleri”, “İslamcı terörist”</strong> gibi kavramlar sadece vakayı tanımlamaz, onların nasıl görülmesi gerektiğini de belirler. Bu yüzden hiçbiri masum terimler değildir, arkalarında <strong>“ötekini”</strong> sınırlamak, belirlemek ve yönetmek arzusu güden bir bagaj taşırlar. Maalesef Türkiye gibi akademik ilgi ve faaliyetleri analitik araştırmalarla değil daha çok tercüme ile ilerleyen Ülkelerde Oryantalizmin hegemonyası kolay kolay sona ermez.</p>
<p>Bugün ise Oryantalizmin dilini İslamofobi aldı. İslamofobi, çoğunluğu Müslüman olmayan toplumlarda, Müslümanların yaşayışlarına ve inançlarına yönelik kalıplaşan olumsuz yargılar ve fikirler aracılığıyla İslam dinini ve Müslümanları nefret ve korku yoluyla dışlama/ötekileştirme olarak tanımlanabilir.</p>
<p>Artık Oryantalizmin daha teknik ve ince kavramları yerine nefret söylemini ve ötekini dışlamayı amaçlayan bir dil kullanılıyor. Siyasetin, medyanın ve uluslararası ilişkilerin kaba, sert, düşmanlaştırıcı dili kullanılıyor. Özellikle de, Orta Doğu’da yaşanan çatışmalar söz konusu olunca Oryantalist dil İslamofobik bir çehreye bürünüyor. George W. Bush&#8217;un, 11 Eylül saldırılarının ardından, teröre karşı bir haçlı savaşı başlattığını söylemesi ile başlayan süreç, terör ile mi İslam ile mücadele edildiği konusunda ciddi bir kafa karışıklığına yol açtı. Her ne kadar savaşın İslam ve Müslümanlarla değil teröristlerle olduğu söylense de, Batı medyasında artan İslam karşıtı söylem, tüm dünyadaki Müslümanları rahatsız etti. <strong>11 Eylül saldırıları İslamofobi teriminin hem Avrupa’da hem de ABD’de yaygın şekilde kullanılmasında bir dönüm noktası oldu.</strong> Afganistan savaşında ABD tarafından kendilerinden övgüyle bahsedilen <strong>“mücahidler”</strong> birer &#8220;<strong>teröriste&#8221;</strong> dönüştü.</p>
<p>Medya unsuru ve popülist politikalar bu fobiyi daha da tetikledi. Suriye iç savaşı, DEAŞ’ın vahşeti ve akabinde yaşanan göç dalgaları Batı’da İslam ve yabancı düşmanlığının daha da artmasına neden oldu. Popülist medyanın Avrupa’da İslam’ı ele alış biçimi, Hazreti Peygamber’e (sallallahü aleyhi ve sellem) hakaret içeren karikatür krizleri İslamofobiyi bir İslam düşmanlığına dönüştürmeye başladı. İslamofobiye hizmet eden en önemli kavramlardan birisi de özellikle 2010’dan sonra çok daha fazla kullanılmaya başlanan <strong>“Cihatçı”, “Cihadist”</strong> veya <strong>“Küresel Cihatçılık”</strong> gibi el Kaide ve DEAŞ’ı tanımlayan kavramlardır. Batı medyası ve akademisinde çok hızlı biçimde sürüme sokulan bu terimler, sadece Müslüman zihin dünyasında anlamlı ve değerli olan cihat kavramının içini boşaltmadı, aynı zamanda teröristler için de ciddi bir meşruiyet zemini sağladı. DEAŞ’ın yaptıkları Sünniliğe mal edilerek <strong>“Sünni terörist”</strong> kavramını ürettiler. DEAŞ ideolojisini tanımlayan Selefiliğe de <strong>“Selefi Cihatçılık”</strong> ekleyerek DEAŞ’ın cihat yaptığı imajını oluşurdular.</p>
<p>Böylece Suriye iç savaşı ve DEAŞ’tan bize çok ağır bir miras kaldı. Sünnilik, İran&#8217;ın ılımlı görünmesini sağlayacak aşırılığın ve terörün kaynağı hâline geldi. <strong>Radikal Selefi Savaşçı</strong> yerine <strong>&#8220;cihatçı&#8221;</strong> söylemi <strong>Sünni terörist</strong> kavramının yerleşmesini sağladı. En acısı da Türk akademisi buna bayağı bir katkı yaptı. Türk akademisinin, düşünce kuruluşlarının ürettikleri dokümanlar âdeta bu terimlerin istilası altındadır. Özensizce bu terimlerin kullanılması, düşünce dünyamızın ve Sünni Müslümanların inanç evreninin kirlenmesine katkı yaptı.</p>
<p>Türk akademisi özellikle de uluslararası ilişikler, terör ve güvenlik çalışan akademisyenlerimiz keşke Zbigniew Brzezinski’nin <strong>&#8220;Cihatçı&#8221;</strong> teriminin kullanılmaması konusundaki hassasiyetine sahip olabilseydiler? Çünkü Brzezinski cihatçı teriminin kullanılmaması gerektiğini söyler: <strong>Zira cihat İslam’da kutsal bir eylemi ifade etmektedir. Siz karşınızdakini cihatçı olarak tanımladığınızda aslında Müslümanların gözünde onu olumlamış olursunuz. En önemlisi de İslam&#8217;ı düşmanlaştırmış oluruz.</strong> Yani diyor ki; bu kavramı kullanarak düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürmüş oluruz. Oysa biz İslam ve Müslümanlarla değil teröristle mücadele etmek zorundayız.</p>
<p>Gerçekten eğer, amacımız terör ve teröristi etkisiz kılmak ise, yapmamız gereken Müslüman çoğunluğu terörize etmeden, bu eylemlerin vahşiliğini ve yanlışlığını göstermek olmalıydı. Oysa biz bunu yapmak yerine Batı’nın İslamofobik terimlerini pervasızca kullanmayı tercih ettik.</p>
<p>Çünkü Müslümanlar için cihad Allah yolunda kutsal bir mücadeleyi ifade eder. Siz DEAŞ ve benzerlerinin eylemlerine cihatçı diyerek onların İslam adına bir mücadeleye girdiğini söylemiş olursunuz. Bu ise Müslümanları bu grupların eylemlerinden uzaklaştırmaz aksine onlara doğru iter.</p>
<p>Ayrıca Kur’ânî bir kavram olan cihâd kelimesi düşmanla mücadele ederken bütün gücünü sarf etmek, elinden geleni son kertesine kadar yapmak anlamına gelir. Cihadın anlamı yalnızca silahlı mücadeleyle de sınırlı değildir. Cihad kavramı düşmanla silahlı mücadelenin yanı sıra, kişinin nefsiyle mücadele ederek onun saptırmalarına karşı koyması ve nefsinin arzularına gem vurarak kendisini olgunlaştırması için de kullanılmaktadır. Müfessirler <strong>“Allah yolunda, O’na yaraşır şekilde cihâd edin”</strong> (Hac, 22/78) ayetinde her üç anlam da kastedilmiştir, derler. Mesela İmam Matüridi hazretleri bu âyetin anlamının, <strong>nefislerinizle, şehvetlerinizle ve değersiz cehaletinizle mücadele edin,</strong> anlamına geldiğini söyler.</p>
<p>Ayrıca cihadı yalnızca silahlı mücadeleye indirgemek, İslam’ın kılıç yoluyla yayılan bir din olduğu algısını yayma çabalarına da haklılık kazandırır. Bu yaklaşım cihâd kavramının derinliğini takdir etmekten çok uzaktır. <strong>Cihâd, bir Müslümanın dinini yaşayıp, nefsinin isteklerine gem vurmak için gösterdiği çabadan, İslam’ı anlatmak ve tebliğ etmek için sarf edilen gayretten tutun da kişinin inancını ve vatanını korumak için düşmanla silahlı mücadeleye girmesine kadar uzanan geniş bir anlam yelpazesine sahiptir.</strong></p>
<p>Müslümanlar yalnızca vatanlarını korumak için değil, onun üstünde insanca ve özgürce yaşamak için de cihad ederler. Bunun yolu ise yalnızca silah değildir, ekonomik, ilmî, kültürel ve ahlaki tüm alanlarda zafer kazanmak da bir tür cihattır.  İslam’a özellikle de Hanefi Fıkhına göre savaş sürekli istenen bir şey değildir. Savaş, insanların can ve mal kaybına, beşerî ve maddi sermayenin telefine neden olduğundan meşakkat kabul edilmiştir. Cenâb-ı Allah ise insanlardan zorluk değil kolaylık diler. Bu nedenle zorunlu olmadıkça savaşılmaz, sulh tercih edilir.</p>
<p>Oysa cihat kelimesinin teröristlerle yan yana kullanılması sanki İslam’ın tek amacının sürekli savaşmış gibi bir algının oluşmasına hizmet etmektedir. <strong>“Cihatçı”</strong> veya <strong>“Cihadist”</strong> gibi Batı’dan tercüme kavramlar yerine el-Kaide ve DEAŞ için daha özenli kelimler kullanmak zorundayız. Ne olacağını soranlara bu konuda acizane önerilerim <strong>“Radikal Selefi Savaşçı/Radical Salafi fighters”, “Radikal Selefi Terörist”, “Selefi Tekfirci”</strong> gibi birçok seçeneğimiz var. Radikal kelimesi şiddet taraftarlığını, Selefi kelimesi ise beslendikleri ideolojiyi gösterir. Tabii bu aynı zamanda her Selefi olanın şiddet taraftarı olmadığı anlamına da gelir. Çünkü Selefilik de kendi içinde birçok alt versiyonlara sahip bir ideolojidir. <strong>“Radikal Selefi”</strong> tanımlaması, şiddete varan aşırılığa yönelik bir radikalleşme eğilimini gösterir.</p>
<p>Özet olarak <strong>kendi dünyamızı kurmak için, öncelikle kendi kavramlarımızı bulmak zorundayız.</strong> Sosyal bilimler alanında teori ve kavram üreten akademik çalışmalara ihtiyacımız var.  Yerli ve millî olmak Orta Doğu’yu ve çevremizde olan bitenleri kendi gözümüzle görmeyi ve kendi kavramlarımızla anlamlandırmayı da içeren büyük bir çaba gerektiriyor. Kendi kalemimizle, kendi dünyamızı ötekileştirmek sanırım bize has olsa gerek.</p>
<p>Prof. Dr. Hilmi Demir</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/oryantalizmden-islamofobiaya-cihatcilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
