<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ortadoğu &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ortadogu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 28 Jul 2024 11:00:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Ortadoğu &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kaçakçı Paolides&#8217;in İbretlik Öyküsü: Zâlimler Korkak Olur!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kacakci-paolidesin-ibretlik-oykusu-zalimler-korkak-olur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kacakci-paolidesin-ibretlik-oykusu-zalimler-korkak-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jul 2024 10:59:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19141</guid>

					<description><![CDATA[Bizim eski kültürümüzde insanoğlunun özel yaşam alanı hiçbir zaman ekonomik değere konu olan bir emtia aracı olarak görülmemiştir. Her mâlın bir fiyatı olduğu gibi içinde yaşanılan ahşap ve kârgîr evlerin, haremlik ve selâmlıktan oluşan devâsâ konakların da zamanın şartlarına göre değişen reel bir değeri olmuştur elbet. Ama irfânla yoğrulmuş insanımız gönlünün ve rûhunun buğusunu akıttığı mekâna hiçbir zaman için bu gözle nazar etmemiştir. Kimi zaman elem ve kederin, kimi zamansa sevinç ve sürûrun tütsülendiği o çatı altındaki yuva her şeyden evvel huzûr ve mutluluğun mayalandığı bir saâdethânedir. İnsanoğlu kendisine lûtfedilmiş olan hayât nimetinin en tatlı anlarını o mekânda yaşar. O çatı altında gönlü ve rûhu en şefkatli demlerin hâtıralarıyla dolar. İlk ve hakîkî mürebbîsi olan ebeveyninden ezelî ve ebedî ahlâk prensiplerini orada öğrenir. O itibârla bizim kadîm geleneğimizde insanımızın özel yaşam mekânı ne bir mâl, ne de bir evdir; o, kucağında dünyaya “merhaba” deyip hayât merdiveninin ilk basamaklarını tırmanmaya başladığımız bir yuvadır. İleriki yıllarda orada yaşamasak bile, o ev ne zaman hâtır ve hayâlimizden geçse eski hâtıraların buğusu gözümüzde ve gönlümüzde tütmeye başlar. Acıyla tatlının karıştığı, saâdetle kederin sarmaş dolaş olduğu içinde hasret barındıran bir melâl duygusu ılık bir bahar meltemi gibi rûhumuzu okşar, geçer. Bizim mânâ dünyamızda ev budur. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bizim eski kültürümüzde insanoğlunun özel yaşam alanı hiçbir zaman ekonomik değere konu olan bir emtia aracı olarak görülmemiştir. Her mâlın bir fiyatı olduğu gibi içinde yaşanılan ahşap ve kârgîr evlerin, haremlik ve selâmlıktan oluşan devâsâ konakların da zamanın şartlarına göre değişen reel bir değeri olmuştur elbet. Ama irfânla yoğrulmuş insanımız gönlünün ve rûhunun buğusunu akıttığı mekâna hiçbir zaman için bu gözle nazar etmemiştir. Kimi zaman elem ve kederin, kimi zamansa sevinç ve sürûrun tütsülendiği o çatı altındaki yuva her şeyden evvel huzûr ve mutluluğun mayalandığı bir saâdethânedir.</p>



<p>İnsanoğlu kendisine lûtfedilmiş olan hayât nimetinin en tatlı anlarını o mekânda yaşar. O çatı altında gönlü ve rûhu en şefkatli demlerin hâtıralarıyla dolar. İlk ve hakîkî mürebbîsi olan ebeveyninden ezelî ve ebedî ahlâk prensiplerini orada öğrenir. O itibârla bizim kadîm geleneğimizde insanımızın özel yaşam mekânı ne bir mâl, ne de bir evdir; o, kucağında dünyaya “merhaba” deyip hayât merdiveninin ilk basamaklarını tırmanmaya başladığımız bir yuvadır. İleriki yıllarda orada yaşamasak bile, o ev ne zaman hâtır ve hayâlimizden geçse eski hâtıraların buğusu gözümüzde ve gönlümüzde tütmeye başlar. Acıyla tatlının karıştığı, saâdetle kederin sarmaş dolaş olduğu içinde hasret barındıran bir melâl duygusu ılık bir bahar meltemi gibi rûhumuzu okşar, geçer. Bizim mânâ dünyamızda ev budur.</p>



<p>Kıbrıs seyahatimiz esnasında Girne Çamlıbel’de öyle bir ev gördük ki yukarıda tasvîr etmeye çalıştığımız mânâların hiçbirisini orada bulmaya imkân yoktu. Görüp işittiklerimiz bize o duyguların hiçbirisini tedâî ettirmiyordu. Bu mekân bir yuvanın sahip olması gereken husûsiyetlerden hiçbirisine sahip değildi. Evin geçmişini ve içinde nasıl bir hayâtın hüküm sürdüğünü işittikçe burasının bir ev değil de daha dünyada iken sırtına cehennemini yüklenmiş zâlim ve korkak bir adamın mahbesi olduğunu fark ettik. Hayâtın mânâsını kavrayamamış bir zavallının kendisi için hazırladığı ultra-lüks bir hapishane olduğunu anladık. İşittiklerimizin, bir kısmı şehir efsânesi olsa bile, muhakkak ki ciddî bir gerçeklik payına sahipti birçoğu. Zîrâ ateş olmayan yerden duman çıkmazdı. Rehberimiz anlattıkça artık hayâl olmuş bir hakikat bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önünde canlandı. Mihmândârımızın güzel ve canlı anlatımı her bir köşesinde binlerle sır saklayan dilsiz duvarların manîdâr sükûtuyla birleşince hayâlimiz daha da coştu ve gözümüzün önünden akmaya başlayan film şeridi bize ibret aynasından Paolides’in hayâtını seyrettirdi.</p>



<p>1957 senesinde inşâ edilen bu saray yavrusu halk arasında Mavi Köşk olarak biliniyordu. Paolo Paolides isimli aslen hukukçu olan bir mafya babasının eviydi burası. Kıbrıs doğumlu ve İtalyan asıllı bir Rum olan bu silâh kaçakçısı gangster, bir dönem Ortadoğu’nun en ünlü silâh baronuydu. Aynı zamanda adayı Yunanistan’a bağlamaya niyetli Enosis heveslisi Başpiskopos Makarios’un da avukatlığını yapıyordu bu meş’ûm adam. Gerçekte ise avukatlığını, yaptığı silâh ticaretini maskelemek için kullanıyordu. Bütün iş ve özel ilişkilerini Doğu Akdeniz’in en mu’tenâ köşesine yaptırdığı bu evden yönetiyordu.</p>



<p>Günümüzde askerî bölgenin içinde kalan köşkün bütün bölümlerini asker olan rehberimizin kılavuzluğunda gezdik. Köşkün alt katında dikkatimizi çeken ilk unsur müzik odasının içine yaptırılmış olan küçük, fakat son derece güzel tasarlanmış süt havuzuydu. Rehberimizin anlatımına göre bu havuz köşkün bayan misâfirleri için düşünülmüştü. Hanım misâfirler süt banyosu yaparken bir yandan da müzik eşliğinde rahatlayacaklardı. Bu arada ünlü aktrist Sophia Loren’in de köşkte ağırlandığını ve burada süt banyosu yaptığını öğrendik.</p>



<p>Mavi Köşk son derece ilginç ayrıntıları sinesinde barındıran bir ikametgâhtı. Rehberimizin eşliğinde gezerken köşkün ilginç serüvenine şahit olmaya devam ettik. Evin içindeki möblelerin çoğu orijinaldi ve devrinin özelliğini yansıtıyordu. Evin en ilginç özelliklerinden birisi ise Westinghouse marka merkezi klima sistemine sahip olmasıydı. Köşkün yapıldığı dönemde hemen hiçbir yerde olmayan klima sistemi burada mevcuttu. Daha neler yoktu ki bu saray yavrusunda… Kuş tüyü yastıklı stres koltuklarından mevsimine göre renk değiştiren bukalemun derisinden imâl edilmiş içki dolabına, İtalyan işi yer döşemelerinden istenirse yirmi dört saat şarap akıtan aslanlı çeşmesine kadar her şey devrine göre birer tasarım hârikasıydı.</p>



<p>Bütün bu göz kamaştırıcı detayların yanında evin sahibinin güvenlik endişesini gidermeye yönelik mekanizmalar da yok değildi elbet. Evin üst kattaki odalarından birinde bulunan Paolides’in uzak doğudan getirttiği dokuz boyutlu güvenlik aynası bunlardan biriydi. Burası gangsterin günâh çıkartma odasıydı. Aynanın karşısına geçip günâh çıkartırken bir yandan da odanın her köşesini seyrediyordu. Bu dokuz boyutlu aynadan odanın istisnâsız her noktası görülebiliyordu. Ayna arkadan gelebilecek tehlikelere karşı tedbîr amaçlı yapılmıştı. Dua edip günâh çıkartırken bile dikkati elden bırakamıyordu Paolides! Bu öylesine bir korkuydu ki sahibini her an, hattâ Tanrı’sına yaklaşırken(!) bile tetikte olmaya zorluyordu.</p>



<p><br>Bu odada dikkatlerden kaçmayan bir başka önemli ayrıntı da içeriye girdiğinizde hemen gözünüze çarpan duvara gömülmüş para kasasıydı. 1977’de Ankara’dan gelen bir heyet tarafından bu kasa açılmış, içinden yirmi sterlin parayla beraber bir adet de altın anahtar çıkmıştı. Bu anahtar köşkün her yerinde denenmiş fakat hiçbir yere uymamıştı. Günümüzde Genelkurmay envanterine kayıtlı olan bu anahtarın zenginlere satılan ve bugün dünya üzerinde yedi adet olduğuna inanılan cennet anahtarlarından biri olduğu sanılıyordu.<br></p>



<p>Gezdiğimiz odalardan birinde gördüğümüz bir diğer önemli ayrıntı ise Paolides’in hemen hemen hiç kimseye güvenmediğinin ispatı gibiydi. Burası toplantı odasıydı. Ortada bir masa ve etrafında da kanepeler vardı. Paolides’in kendine ait koltuğu ise ortadaki halkadan uzakta ve kapının yanında idi. Paolides toplantılarını, silâh pazarlıklarını hep burada yapıyor ve yine tedbîr olarak salonun ortasında yer alan masanın etrafındaki halkadan uzakta ve sırtını duvara dönmüş olarak bir kenarda oturuyordu. Anlatılanlara göre o, sırtını duvardan başkasına dönmemeye yeminliydi âdeta…</p>



<p><br>Evin üst katındaki yeşil odaya, Paolides’in uzlet ve dinlenme mekânına girdiğimizde de yine ölüm korkusunun farklı bir tezâhürü ile karşılaştık. Rehberimizin anlattığına göre bu odanın bir gizemi vardı. Kapı özel bir mekanizmaya sahipti ve onun sırrını da yalnızca Paolides ve en yakınındaki oda hizmetçisi biliyordu. Kapıyı açmak için kapı kolunu aşağıya doğru değil, yukarıya doğru kaldırmak gerekiyordu. Kapı kolu aşağıya doğru bastırıldığında kilit sistemi devreye girip kapı hemen kilitleniyordu. Ânî ve hiç umulmadık tehdîtlere karşı bile önlem alınmıştı bu evin içinde. Dinlenirken bile tedbîri elden bırakamazdı Paolides. Bu odadaki bir diğer ilginç ayrıntı ise 1967 yılı yapımı Renato marka televizyondu. Öğrendiğimize göre Kıbrıs’a giriş yapan ilk siyah-beyaz televizyondu o.</p>



<p><br>Bu odanın yanında ise Paolides’in yatak odası yer alıyordu. Burası da diğerleri gibi hayli ilginç bir mekândı. Zîrâ o da sahibinin ölüm korkusundan fazlasıyla nasibini almıştı. Yatağın yanında, yatanın sol tarafına gelecek noktada kapaklar vardı. Bu kapaklar vakt-i zamanında Paolides’in gerektiğinde kaçmak üzere yaptırmış olduğu tünele açılan kapılardı. Tünelin çıkış noktasının neresi olduğu da belli değildi. Ve nitekim tahmîn ettiği gibi bu tünel onun işine çok yaramıştı. 1974’te Barış Harekâtı başlar başlamaz bu tüneli kullanarak kaçmıştı. Tünelden çıktıktan sonra ise hazırlattığı bir düzenekle tüneli patlatmıştı. O yüzden tünelin nerede bittiği ve Paolides’in tam nereye çıktığı bilinmiyordu. Rivâyete göre önce yakınlardaki bir İngiliz köyüne, oradan da deniz yoluyla İtalya’ya kaçmıştı. Mehmetçiğin nefesini ensesinde hissettiği an yaptığı ilk iş, kendisi için yaptırdığı gizli bölmeden kaçarak sırra kadem basmak olmuştu.</p>



<p><br>Köşkün enteresan bir mimârî projesi vardı. Evin iç detayları kadar, dış görünümü de ilginçti. Kuşbakışıyla ev, o dönemin meşhûr İsrail yapımı suikast silâhı olan Uzi’ye benziyordu. Silâh kaçakçısı özel ikametgâhını bile silâha benzetmişti. Belki de o sebeple bu mekân, çevrede “kaçakçının evi” olarak biliniyordu. Ayrıca köşk hiç kimsenin dışarıdan göremeyeceği, ancak her tarafa hâkim olan bir mevkide konumlanmıştı. Böylelikle köşk silâh dağıtım noktası olarak da kullanılabilecekti.<br></p>



<p>Paolides köşkün mimârî projesini İtalyan asıllı mimâr arkadaşlarına çizdirmişti. Daha sonraki günlerde mimâr arkadaşları ve köşkün inşââtında çalışan işçiler için bir davet vermişti. Davet esnasında da köşkün güvenlik sırları ve mimârî projesi başkalarının eline geçebilir endişesiyle hem işçileri hem de mimâr arkadaşlarını gözünü kırpmadan öldürtmüştü.<br></p>



<p>Dünyaya gelmek âdemin kaderi, insan olarak yaşamaksa bahtıdır. Paolides’in hayâtı gerçekte yaşamayan fakat ne pahasına olursa olsun hayâtta kalmaya çalışan bahtsız bir âdemin dramıdır. Hayât nimetini nefes alıp vermekle sınırlamış ve en büyük lûtuf olan huzûru hırs ve iştihâsıyla kendi kendisine harâm kılmış bir bîçârenin hayâtıdır. Yıllarca EOKA’nın silâhlarını temîn eden ve binlerce mazlûmun kanına giren bu adamın en büyük korkusu öldürülmektir. Huzûr bulmak ve mutlu olmak için değil, ölmemek için yaşayan bir mahlûktur o. O yüzden de beraber yola çıktığı insanlara dahi gözünü kırpmadan kıyar.<br></p>



<p>Bütün zâlimlerin ortak özelliğidir bu! Emirleri altındaki insanlara ölmeyi emrederler, kılları dahi kıpırdamadan binlerce masûmu ölüme gönderirler, fakat kendileri ölümle yüzleşmek durumunda kaldıklarında ise özlerindeki korkaklık sebebiyle bu randevuyu sürekli olarak ertelerler.<br></p>



<p>Ötenazi isteyerek bedenî ıztırâblarından kurtulmaya çalışan insanlar bile daha bahtiyârdır bu korkak gangstere göre… Fakat bu adam “Bu da hayat mı? Ölsem de kurtulsam!” diyebilecek bir şansa da sahip değildir.<br></p>



<p>Lüks otel konforundaki bu muhteşem cezaevinde korku ve buhranların anaforunda yaşayan bu adamın ömrünün tek bir günü dahi huzûr ikliminde geçmemiştir. Bindiği hayât gemisi sürekli olarak korku burnundan geçmeye mahkûm bir adamın psikolojisine sahiptir o. Ne yazık ki fırtınası hiç dinmeyen puslu bir denizde yol almaktadır ve yıllar önceki tercihinden dolayı artık rotasını selâmet sahiline çevirebilme şansına da sahip değildir. Batmamak için yapabileceği tek şey, azamî bir dikkat ve mahâretle her an dalgalarla boğuşmaktır. Zîrâ anlık bir gafletin bedelini hayâtıyla ödeyeceğinin farkındadır. Fırtınası dinmiş, durgun ve sessiz bir denizde yol almak, onun için sadece bir hayâldir.<br></p>



<p>Zâhirde Kıbrıs’ın en güzel villasında yaşıyor görünen bu adam gerçekte hayâtını manevî bir kanalizasyon çukurunun içinde geçiren bir bedbahttır. Bedeni kuş tüyü yataklarda dinlenirken rûhu korku ve buhranların anaforunda savrulan, âdeta hayâtla ölüm arasında gidip gelen bir med-cezir hâli içindedir. İnsan burada şunu düşünmeden edemez: Ölümlü olan bedenin rahatı mı önemlidir, yoksa ölümsüz olan rûhun selâmeti mi? İşte bu saray yavrusu, içinde gezerken bize bunları ilhâm ettirdi.<br></p>



<p>Silâh pazarlıklarının yapılıp ölüm emirlerinin verildiği, komploların kurulup mezâlim ve katliamlara çanak tutan kirli alışverişlerin gerçekleştiği sır kâtibi duvarların arasında dolaşırken sanki bir evin değil de bir labirentin içinde olduğunuzu sanırsınız. Köşkün içinde gezerken bir yuvanın huzûr ve sıcaklığını değil de bir labirentin soğukluğunu ve boğuculuğunu hissedersiniz. Gerçekten de öyledir burası. Huzûru teneffüs etmek için değil de içinde kaybolmak için yapılmıştır.<br></p>



<p>Servetiyle cennetini inşâ etmeye çalışırken seçtiği hayât tarzıyla cehennemini satın alan bir adamın yedi yıldızlı hapishanesidir burası. Saray yavrusunda adımlarken cennet ve cehennemin gayretlerinizden evvel tercihlerinizin bir sonucu olduğunu fark edersiniz.<br></p>



<p>Paolides’in yaşadığı bu ev âdeta bir ibret akademisidir. Ama onun sadece hayâtı değil, ölümü de ibret kalemiyle yazılmıştır. Yaşadığı hayat “Korkunun ecele faydası yoktur.” sözünün ispatı gibidir. Her anını öldürülme korkusuyla geçiren bu adam, neticede korktuğuna uğramaktan kurtulamaz. Kıbrıs’ı terk ettikten on iki yıl sonra 1986 senesinde İtalya’daki bir mafya toplantısında hayât defterinin son yaprağı kanla mühürlenir. Azrail ile buluşma vakti geldiği an tehîri imkânsız ölüm gongu çalar ve bu karanlık dehlizin yolcusu olan her bedbaht gibi “Su testisi suyolunda kırılır.” hükmüne râm olarak bir başka zâlimin elinde can verir. Her zaman olduğu gibi ilâhî takdîr hükmünü icrâ eder: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.”<br></p>



<p>Mekânlara anlam katan içinde yaşayan insanların dünyasıdır. Bu ev bütün ihtişâm ve konforuna rağmen soğuktur. Duvarların sır saklayan sükûtunu hemen hissedersiniz. Bu esrarengiz adamın simsiyâh bir sükûnet şâlının arkasından yankılanan boğuk ve soğuk sesini, “Hayâtımı çok ucuza sattım!” diyen feryâdını sükûtun perdesini yırtan bir derinlikten duyar gibi olursunuz.<br></p>



<p>Mavi Köşkü gezerken gönül dünyamıza bunlar aksetti. Bu ev sahip olduğu ihtişâma, konfora ve eşsiz manzarasına rağmen bize huzûr vermedi. Çünkü bu ev ölümü kâbûs bilen, evinin içinde dahi sırtını duvardan başkasına dönemeyen zavallı bir zâlimin çilehânesiydi.<br></p>



<p>Evet, bu evde ölüm yoktu belki ama ondan daha beter olan bir başka gerçek vardı. Ân-be-ân ölümün sıcak nefesi kol geziyordu bu evin loş koridorlarında…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kacakci-paolidesin-ibretlik-oykusu-zalimler-korkak-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yugoslavya’nın Dağılması ve Parçalanması  Ortadoğu Projesine Model Mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yugoslavyanin-dagilmasi-ve-parcalanmasi-ortadogu-projesine-model-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yugoslavyanin-dagilmasi-ve-parcalanmasi-ortadogu-projesine-model-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat BATI]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 May 2020 07:29:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkan]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Yugoslavya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14392</guid>

					<description><![CDATA[Balkanlar, klasik deyimle söylersek, Avrupa’nın ‘’Barut Fıçısı’’ olmuştur. Kıta Avrupa’sının büyük devletleri arasında yıllardır süre gelen uyuşmazlıkların önemli bir kısmı bu bölgede patlamıştır. Böylece, bu süreçlerin getirdiği kargaşa ortamı bölgenin siyasal tarih açısından başlıca özelliğini oluşturmuş ve Avrupa’nın büyük devletleri arasında ki çıkar çatışmalarına sahne olmuştur. Bölgeyi bu durum nedenleri içerisinde değerlendirecek birçok faktör etkili olmakla birlikte iki ana eksen içinde şöyle açıklama yapabiliriz; Balkan devletleri arasında ortak bir anlayışın ve birliğin kurulamaması; bölgenin büyük devletler açısından stratejik önem atfetmesidir. Balkan ülkelerine bakıldığında yabancı güçlere karşı ortak bir savunma amacı stratejisi kurabilmek bir yana, küçük bir bölgeye sıkışmış bir sorunlar yumağı içerisinde bile aralarında belli temel konularda uzlaşamamışlar ve ortak payda da buluşamamışlardır. Balkan milletleri irdelediğinde, aralarında temas azlığı bağlamında ortak bir anlayış geliştirebilmenin zorluğu ve bununla birlikte istilacı devletlere toplu olarak bir direnme güçlerinin kalmadığı görülmektedir. Bu irdelenmenin sonucu olarak Balkanlar, radikal milliyetçi söylemlere ve çatışmalara açık bir konuma gelmiştir. Bu doğrultuda, Yugoslavya bir nevi ‘laboratuar’dır,&#160; bu devletin/ülkenin dağılması iyice analiz edilmelidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Yugoslavya, büyük güçlerin (özellikle soğuk savaşta) her zaman bilek güreşi yeri olmuştur. Ve küresel aktörlerin siyasi, ekonomik ve askeri alanlarında ki çarpışma sahası olagelmiştir. Yugoslavya’nın dağılması için zemin hazırlayanlar ve parçalanması ile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Balkanlar, klasik deyimle söylersek, Avrupa’nın ‘’Barut Fıçısı’’ olmuştur. Kıta Avrupa’sının büyük devletleri arasında yıllardır süre gelen uyuşmazlıkların önemli bir kısmı bu bölgede patlamıştır. Böylece, bu süreçlerin getirdiği kargaşa ortamı bölgenin siyasal tarih açısından başlıca özelliğini oluşturmuş ve Avrupa’nın büyük devletleri arasında ki çıkar çatışmalarına sahne olmuştur. Bölgeyi bu durum nedenleri içerisinde değerlendirecek birçok faktör etkili olmakla birlikte iki ana eksen içinde şöyle açıklama yapabiliriz; Balkan devletleri arasında ortak bir anlayışın ve birliğin kurulamaması; bölgenin büyük devletler açısından stratejik önem atfetmesidir.</p>



<p>Balkan ülkelerine bakıldığında yabancı güçlere karşı ortak bir savunma amacı stratejisi kurabilmek bir yana, küçük bir bölgeye sıkışmış bir sorunlar yumağı içerisinde bile aralarında belli temel konularda uzlaşamamışlar ve ortak payda da buluşamamışlardır. Balkan milletleri irdelediğinde, aralarında temas azlığı bağlamında ortak bir anlayış geliştirebilmenin zorluğu ve bununla birlikte istilacı devletlere toplu olarak bir direnme güçlerinin kalmadığı görülmektedir. Bu irdelenmenin sonucu olarak Balkanlar, radikal milliyetçi söylemlere ve çatışmalara açık bir konuma gelmiştir. Bu doğrultuda, Yugoslavya bir nevi ‘laboratuar’dır,&nbsp; bu devletin/ülkenin dağılması iyice analiz edilmelidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Yugoslavya, büyük güçlerin (özellikle soğuk savaşta) her zaman bilek güreşi yeri olmuştur. Ve küresel aktörlerin siyasi, ekonomik ve askeri alanlarında ki çarpışma sahası olagelmiştir.</p>



<p>Yugoslavya’nın dağılması için zemin hazırlayanlar ve parçalanması ile amaçlarına ulaşanlar aynı aktörlerdir. Ve günümüzde ise bu aktörlerin amaçları aynı olmakla birlikte sadece işlevleri değişken olabilir. Aslında ‘’Böl-Parçala-Yönet’ siyasetinin tezahürü Yugoslavya’da uygulandı. Keza Yugoslavya örneği birçok konuda farklı coğrafyalarda emellerine ulaşmak adına jeopolitik savaşın ve rekabetin modeli olacaktı ve oldu bile. Ve böylelikle Balkan coğrafyasının en büyük toprak parçası olan Yugoslavya ekonomik, siyasi ve etnik-ideolojik çekişmeler ile tarihin tozlu sayfalarına girecekti. Tabii ki Yugoslavya’nın dağılması ile ne yazık ki her şey bitmedi. Özellikle 1990’lar ile 2000’lerde yaklaşık 20 yıl süren kanlı bir süreç sonunda Yugoslavya yedi ayrı ülkeye bölünecekti; Slovenya, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Kosova olmak üzere ‘devlet’çikler oluştu. Hala da sıcak çatışma olmamasına rağmen, yukarıda değindiğim gibi ‘Barut Fıçısı’ özelliği ile birçok sorunsal devam etmektedir. Nihayetinde, Balkanlarda Yugoslavya modeline baktığımızda günümüzde gördüklerimiz şunlardan ibaret: Ortadoğu’da Irak, Suriye ve Yemen; Kuzey Afrika’da Sudan ve Libya’da gerçekleştirilen ‘gizli ajanda’ların projesi!</p>



<p>Küresel aktörlerin geçmişte uygulamaya koydukları modeli Ortadoğu’da devamlılık üzerine kurguladıkları apaçık ortada zaten. Önce Irak’ın Birinci Körfez Savaşı ile sonradan İkinci Körfez Savaşıyla işgal edilmesi ve adına da ‘’Özgürleştirme Operasyonu!’’ konulması. Bu operasyonun ismini duyunca aklıma Yugoslavya savaşında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Richard Holbrooke ait şu sözleri gelir: <em>“Yugoslavya krizi NATO tarafından ele alınmalıydı. NATO Atlantik kuru­luşlarının en ağırlık taşıyanıydı, ABD de orada kilit üyeydi. Savaşı önleme­nin en iyi yolu, Yugoslavlara açık seçik bir uyarıda bulunmak, ülkelerin­deki etnik gerilimle ilgili olarak kuvvet kullanacak taraflara karşı NATO hava gücünün kullanılacağını belirtmek olurdu”</em>. Ayrıca, R. Holbrooke ait ‘’Bir Savaşı Bitirmek’’ adlı eserini kişisel kütüphanenizde bulundurmanızı tavsiye ederim. &nbsp;</p>



<p>Yüzyıllar geldi ve geçti, ancak işgal için ‘algı’ dünyası yaratmayı beceren küresel aktörler realitesi bir bitmedi dünyamızdan. Her nedense binlerce masum insan katledildikten sonra Balkanlara ve Yugoslavya’ya ‘’Özgürlük’’ getirilmişti o zamanlarda da! Ve günümüzdeki Ortadoğu’da ise Irak parçalı bir vaziyette, siyasi ve ekonomik istikrar yok. Yemen zaten dünyanın gözleri önünde kaderine terk edildi acılarla ve açlıklarla birlikte. Gelgelelim Suriye’de ise ne bir devlet ne de bir toprak parçası kavramı kalmadı. Cemal Abdünnasır’ın (Mısır Devlet Başkanı) ölümünden sonra, Hafız Esad bir darbe ile Suriye’nin başına gelmişti ve Arap liderliğini ele geçirmişti. Günümüzde baba Esad yaşamış olsaydı, evladı olan Beşşar Esed’e beceriksiz devlet yönetimi yüzünden neler söylerdi bilinmez. Ve lakin Beşşar’ın küresel aktörlerin piyonu olması ve babasından kalan Arap liderliği mirasını yok etmesi hezeyan dolu. Ortadoğu jeopolitiğinde yeni bir ‘’Yugoslavyalılaşma’’ sürecini başlatanlar, Baas rejimine kökleri bağlı Irak ve Suriye gibi devletleri dağıtarak emellerine ulaştıkları görülmektedir. Sonuç olarak, ‘’müesses nizam’’ dün Balkanlar’da ne yaptıysa, günümüzde Ortadoğu’da ve diğer coğrafyalarda aynısını uygulamaya devam etmektedir. Yugoslavya’da yaşanan acılar ve soykırım bugün Suriye’de ve Yemen’de yaşanmaktadır. Küresel aktörler ve uzantıları olan Uluslararası Kurumlar (Örgütler) Ortadoğu’daki vahşete gözlerini kapatarak seyirci kalsa da, Bosna’da ve Kosova’da yaşananlar gibi tarih önünde mutlaka bir gün yargılanacaklar. Sırada kimler var dersek öngörülerim ışığında söylüyorum ve umarım yanılırım; Suudi Arabistan gibi geniş toprak parçasının üç parçaya bölünmesi/parçalanması/yönetilmesidir. Velev ki aynı Beşşar örneğindeki gibi Suudların beceriksiz ve piyon olan bir veliaht prensinin (MbS) olduğunu belirtmeliyiz. Ayrıca, Ürdün topraklarının işgali içinde zemin yoklandığını söylemek gerekir. ‘Ürdün Vadisi’ni ilhak isteği malum devlet onun hamisi olan devlet tarafından da uygun görülüyor zaten. Ezcümle; Balkanlar’da Yugoslavya’nın dağılması ve parçalanmasının Ortadoğu’ya model olarak sirayet ettiği aşikârdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yugoslavyanin-dagilmasi-ve-parcalanmasi-ortadogu-projesine-model-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meğer NATO Türkçe bilmiyormuş!..</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/meger-nato-turkce-bilmiyormus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/meger-nato-turkce-bilmiyormus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 07:56:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13443</guid>

					<description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan “NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi”ni o kadar çok zikretti ki; hepimiz ezberledik. Ki 5. Madde kısaca, “NATO ülkelerinden herhangi birine yapılan silahlı saldırı bütün üyelere yapılmış gibi değerlendirilir ve BM 51. Madde’ye dayanılarak, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere her türlü imkan seferber edilerek, saldırıya uğrayan üyeye yardımcı olunur” diyor. Türkiye özellikle 2011’den bu yana uluslararası terör ittifakları ile mücadele etmektedir. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de bu gerçeği, &#8220;Hiçbir NATO ülkesi Türkiye kadar terör saldırısı yaşamadı&#8217; ifadesiyle teyit getirmiştir. Ama gel gör ki NATO, en kritik sınır bekçisi olan Türkiye için 5. Maddeyi çalıştırmaya asla yanaşmamıştır. Üstelik problem Türkiye’yi tehdit boyutlarını çoktan aşmış, bütün Avrupa’nın huzur ve sosyal düzenini hatta güvenliğini çok yakından ilgilendirir hale gelmiştir. Ama değerli NATO üyeleri, Türkiye’ye karşı her türlü kozu kullanarak, “Sen bu tehdit ve tehlikelere bizim adımıza “baraj” ol, ne yaparsan yap ama bize yansıtma” tavrını devam ettirmiştir. Biz de NATO’nun; Kılıçdaroğlu gibi, “Ortadoğu bataklığına girersek çıkamayız” diye düşündüğü için gelmediğini zannediyorduk. Fakat üç gün önce Trump, Ortadoğu’da bütün yükün(!) Amerika’nın omuzlarında olduğunu ve bunun adil(!) olmadığını ileri sürerek,  &#8220;NATO Ortadoğu&#8217;da daha fazla devreye girmeli” dedi. Her ne kadar NATO’yu, “mekan” olarak aynı yere çağırmış oluyor isek de, Trump’ın çağrısı, Türkiye’nin tam zıddı bir anlam taşımaktadır. Çünkü Türkiye NATO’yu, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan “<b>NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi</b>”ni o kadar çok zikretti ki; hepimiz ezberledik. Ki 5. Madde kısaca, <b>“NATO ülkelerinden herhangi birine yapılan silahlı saldırı bütün üyelere yapılmış gibi değerlendirilir ve BM 51. Madde’ye dayanılarak, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere her türlü imkan seferber edilerek, saldırıya uğrayan üyeye yardımcı olunur”</b> diyor.</p>
<p>Türkiye özellikle 2011’den bu yana uluslararası terör ittifakları ile mücadele etmektedir. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de <strong>bu gerçeği, </strong>&#8220;Hiçbir NATO ülkesi Türkiye kadar terör saldırısı yaşamadı&#8217; ifadesiyle teyit getirmiştir.</p>
<p><strong>Ama gel gör ki NATO, en kritik sınır bekçisi olan Türkiye için 5. Maddeyi çalıştırmaya asla yanaşmamıştır. Üstelik problem Türkiye’yi tehdit boyutlarını çoktan aşmış, bütün Avrupa’nın huzur ve sosyal düzenini hatta güvenliğini çok yakından ilgilendirir hale gelmiştir. Ama değerli NATO üyeleri, Türkiye’ye karşı her türlü kozu kullanarak, “Sen bu tehdit ve tehlikelere bizim adımıza “baraj” ol, ne yaparsan yap ama bize yansıtma” tavrını devam ettirmiştir.</strong></p>
<p><strong>Biz de NATO’nun; Kılıçdaroğlu gibi, “Ortadoğu bataklığına girersek çıkamayız” diye düşündüğü için gelmediğini zannediyorduk.</strong></p>
<p><strong>Fakat üç gün önce Trump, Ortadoğu’da bütün yükün(!) Amerika’nın omuzlarında olduğunu ve bunun adil(!) olmadığını ileri sürerek, </strong></p>
<p>&#8220;NATO Ortadoğu&#8217;da daha fazla devreye girmeli” dedi.</p>
<p>Her ne kadar NATO’yu, “mekan” olarak aynı yere çağırmış oluyor isek de, Trump’ın çağrısı, Türkiye’nin tam zıddı bir anlam taşımaktadır.</p>
<p>Çünkü Türkiye NATO’yu, terör unsurları bertaraf edilerek huzur ve güven ortamının sağlanması için davet etmişti. Oysa Trump’ın “Biz yorulduk, NATO devam etsin” sözü kısaca, <b>“YPG, NATO şemsiyesi altına girsin”</b> demektir. Yani kısaca, “Çekiç Güç ve 36. Paralel”in bu sefer de “Özerk PYD Bölgesi”nin kurulması için hortlaması demektir. İsterseniz, Trump’ın en başta teklif ettiği “PKK için Güvenli Bölge”nin NATO marifetiyle tesisi olarak da anlayabilirsiniz.</p>
<p>Ne gariptir ki, senelerdir bizim feryadımızı duymayan NATO, Trump’ın bu <b>“NATO, NATO üyesine karşı harekete geçsin”</b> çağrısını anında duydu ve “Başüstüne” dedi.</p>
<p>Abartmıyorum… NATO bu tekmilini “Trump ve Stoltenberg, NATO&#8217;nun Ortadoğu’da terörle mücadeleye(!) daha fazla katkı sağlayabileceği konusunda anlaştı!” şeklinde “resmen” de duyurdu.</p>
<p>Hatta doğacak çocuğun adını bile hazırladılar: NATO-ME… Siz buna, “NATO-İsrail” de diyebilirsiniz.</p>
<p>Demek ki, ya NATO bize çok “uzak” olduğu için sesimizi ulaştıramadık, ya da, “Türkçe” bilmedikleri için kendimizi anlatamadık!</p>
<p>Nuh Albayrak/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/meger-nato-turkce-bilmiyormus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı, bu kaos bölgesinde huzuru nasıl sağlamıştı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/osmanli-bu-kaos-bolgesinde-huzuru-nasil-saglamisti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/osmanli-bu-kaos-bolgesinde-huzuru-nasil-saglamisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jan 2020 10:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13410</guid>

					<description><![CDATA[Kasım Süleymani suikastıyla başlayan yeni kriz sürekli tırmanıyor. İçeride ve dışarıda imajını düzeltme derdinde olan İran, “izdiham” bahanesiyle ertelediği defin işlemini, ABD üslerine karşı “aynı saatte ve aynı ülkede” düzenlediği füze saldırısı eşliğinde gerçekleştirdi. Şimdi dünya Amerika’nın misillemesini bekliyor. Bu kaos yarışının ne kadar süreceğini bilmiyoruz ama her adımın, yüz yılın mağduru olan Müslümanlara vurulan yeni darbeleri oluşturacağını iyi biliyoruz. Daha da vahimi; yürütülen “mezhep savaşı” algılarına bakılırsa, İslam dünyasında yeni “kardeş kavgaları” planlandığı anlaşılıyor. Oysa bir önceki yazımızda da bahsettiğimiz gibi olay küresel emperyalistlerin, kendi çıkarları için yine İslam dünyasını kullanmasından ibarettir. Hangi mezhep savaşı? ABD’nin mezhebi ne? Veya şu anda İran hangi İslamî değeri koruma derdinde? Suudi Arabistan ve BAE ile İran savaşırsa, “mezhep” ve “din” adına nasıl bir mücadele verilmiş olacak? Hangi taraf; hangi “doğru”yu savunacak? Oysa sadece Haçlı-Siyonist ittifakı adına yeni bir vekalet savaşı yapılmış olacak ve iki taraf birbirini yiyeceği için İsrail boşalan meydana daha rahat yayılacak. Yeter artık… İslam dünyası ne zaman uyanacak? İngilizlerin, İslam’da fitne için dizayn ettiği laboratuvar ürünü ve ABD’nin kullanışlı aparatı Vehhabilik veya Pers emperyalizmi için seferber edilen Şiilik üzerinden yapılan değerlendirmeler, “İslam’ın gerçekte ne olduğu” konusunda asla doğru fikir veremez. HERKES “OSMANLI HUZURU”NU ARIYOR Yüz yıldır acının her çeşidiyle karşılaşan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kasım Süleymani suikastıyla başlayan yeni kriz sürekli tırmanıyor. İçeride ve dışarıda imajını düzeltme derdinde olan İran, “izdiham” bahanesiyle ertelediği defin işlemini, ABD üslerine karşı “aynı saatte ve aynı ülkede” düzenlediği füze saldırısı eşliğinde gerçekleştirdi. Şimdi dünya Amerika’nın misillemesini bekliyor.</p>
<p>Bu kaos yarışının ne kadar süreceğini bilmiyoruz ama her adımın, yüz yılın mağduru olan Müslümanlara vurulan yeni darbeleri oluşturacağını iyi biliyoruz.</p>
<p>Daha da vahimi; yürütülen “mezhep savaşı” algılarına bakılırsa, İslam dünyasında yeni “kardeş kavgaları” planlandığı anlaşılıyor. Oysa bir önceki yazımızda da bahsettiğimiz gibi olay küresel emperyalistlerin, kendi çıkarları için yine İslam dünyasını kullanmasından ibarettir.</p>
<p>Hangi mezhep savaşı? ABD’nin mezhebi ne? Veya şu anda İran hangi İslamî değeri koruma derdinde? Suudi Arabistan ve BAE ile İran savaşırsa, “mezhep” ve “din” adına nasıl bir mücadele verilmiş olacak? Hangi taraf; hangi “doğru”yu savunacak?</p>
<p>Oysa sadece Haçlı-Siyonist ittifakı adına yeni bir vekalet savaşı yapılmış olacak ve iki taraf birbirini yiyeceği için İsrail boşalan meydana daha rahat yayılacak.</p>
<p>Yeter artık… İslam dünyası ne zaman uyanacak?</p>
<p>İngilizlerin, İslam’da fitne için dizayn ettiği laboratuvar ürünü ve ABD’nin kullanışlı aparatı Vehhabilik veya Pers emperyalizmi için seferber edilen Şiilik üzerinden yapılan değerlendirmeler, “İslam’ın gerçekte ne olduğu” konusunda asla doğru fikir veremez.</p>
<p><strong>HERKES “OSMANLI HUZURU”NU ARIYOR</strong></p>
<p>Yüz yıldır acının her çeşidiyle karşılaşan bu bölgedeki bütün kesimlerin, Osmanlı döneminde yüzyıllarca huzur içinde yaşamış olmasının bir anlamı yok mu?</p>
<p>Farklılıkların kucaklaştığı bu en sancılı coğrafyadaki huzurun asıl tılsımı, Osmanlı’nın hareket tarzını belirleyen yol haritasından kaynaklanıyordu. İşte bu kurallar, her türlü emperyalist ve sömürgeci anlayışı reddeden, Müslüman olduğunu söyleyen herkesi “kardeş” bilen İslam’ın ana ekseni Ehl-i sünnetin akideleriydi.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin sergilediği kucaklayıcı, teskin edici ve arabulucu tavır aslında o anlayış ve kültürün uzantısıdır.</p>
<p>3 Mart 1924 günü TBMM’de hilafetin kaldırılmasına muhalif olan mebusları ikna için kürsüye gelen Adalet Bakanı CHP İzmir Mebusu aynı zamanda İttihat Terakki liderlerinden olan Seyid Bey, İslam tarihi kıvamındaki uzun konuşmasında, “<strong>Bilirsiniz ki bugün ehl-i sünnet, sıratı müstakim üzerinde bulunan dört mezhepten ibarettir. Sıratı müstakim (doğru yol) bunların gittiği yoldur. Asr-ı saadetten sonra âlem-i İslâm’da muhtelif fırkalar zuhur etmiştir. Onlardan biri de Şia fırkasıdır…” </strong>demiş ve devamında Şia hakkında çok daha çarpıcı ifadeler kullanmıştı.</p>
<p><img decoding="async" src="https://imgs.star.com.tr/imgsdisk/2020/01/09/090120200217322235409_3.jpg" /></p>
<p><strong>İNÖNÜ “DEVLET SÖZÜ” VERMİŞTİ</strong></p>
<p>Bu cümleler aslında Cumhuriyet’e kadar olan dönemde bütün bu coğrafyadaki yaygın ve resmi “din” anlayışını özetliyordu. Nitekim bu konuşmadan sonra da İsmet Paşa kürsüye gelmiş ve “endişeliler”e, <strong>“Hilafetin kaldırılmasıyla ahkam-ı İslamiyye’nin muhafazasında ve icrasında hiçbir eksik olmayacaktır”</strong> şeklinde “devlet sözü” vermişti. Ve bu sözün gereğini yapması için de, aynı gün Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştu. Yani Diyanet’in kuruluş amacı, “Ehl-i sünnet akaidini ve ahkâmını, hilafet hassasiyetiyle muhafaza etmek” idi. Eğer Osmanlı’ya ruh veren bu anlayış iyi temsil edilebilseydi bugün “İslamiyet”in aslında ne olduğu hakkında bu kadar karmaşa yaşanmazdı.</p>
<p>Netice itibariyle, <strong>“Barış dinidir, uygulandığı beldeye huzur getirir”</strong> diye tarif ettiğimiz İslamiyet, Peygamber Efendimizin ve eshabının yaşadığı İslamiyettir. Bütün Müslümanlar, FETÖ gibi ulusal tehdide dönüşen sapıklıkların da tek panzehri olan bu güzide değeri esas almadıkça, İslam dünyası fitne ve fesattan kurtulmayacaktır.</p>
<p>Nuh ALBAYRAK/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/osmanli-bu-kaos-bolgesinde-huzuru-nasil-saglamisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orta Doğu&#8217;daki En Büyük Hedef Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/orta-dogudaki-en-buyuk-hedef-turkiye/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/orta-dogudaki-en-buyuk-hedef-turkiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 May 2019 08:11:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Şenay Tek]]></category>
		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10489</guid>

					<description><![CDATA[İsrail, Suudi Arabistan&#8217;a, İngiltere ve İtalya ise Mısır&#8217;a büyük ölçüde askeri destek verdi ve vermeye de devam ediyor. Kendi halkını doyurmaya dahi hükmü olmayan Sisi yönetimi, ekonomisi pert olduğu halde, ne akla hizmetse artık, hiç durmadan Batılı ülkelerden askeri envanterler satın almaya ve yığınak yapmaya devam ediyor. Daha doğrusu satın alıyormuş gibi yapmaya devam ediyor. İşin aslı ise bambaşka&#8230; Mısır&#8217;ı sömürgesi altında tutan siyonist baronlar, el altından Mısır&#8217;a askeri yığınak çekiyor&#8230; Arkadaşlar! İsrail, ABD, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs&#8217;ı el altından bize karşı gizli gizli örgütlüyor. Son birkaç aydan beri, Batılı ülkeler tarafından Kıbrıs&#8217;a 125 adet F-35 savaş uçağı indirildi&#8230; Akdeniz&#8217;de tamı tamına 43 adet ABD savaş gemisi konuşlanmış durumda. Fransa&#8217;ya ait uçak gemisi ve filosu, İngilizler&#8217;e ve İtalyanlar&#8217;a ait savaş gemileri hepsi birden Akdeniz&#8217;e demir atmış durumda.. ABD Savunma Bakanlığı hiç durmadan Kuzey Irak&#8217;taki askeri üslerine yığınak yapmaya devam ediyor&#8230; PKK&#8217;ya verilen 35.000 tır silah, hali hazırda Suriye topraklarında ilk kurşunun sıkılacağı gün için bekletiliyor.. Bu bir işgal girişimi hazırlığıdır&#8230; Tam da bu sebepten dolayı, Doğu Akdeniz&#8217;e dikkat kesilmek zorundayız.. Akdeniz&#8217;de asla taviz vermemeli, gözümüzü dört açmalıyız.. Gerekirse Kuzey Kıbrıs&#8217;a asker sevkiyatı dahi düşünmeliyiz.. İşin tuhaf tarafı, Batılı ülkeler, Akdeniz&#8217;de yaptığı her hazırlık için İran&#8217;ı hedef gösteriyor&#8230; Evet önce &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail, Suudi Arabistan&#8217;a, İngiltere ve İtalya ise Mısır&#8217;a büyük ölçüde askeri destek verdi ve vermeye de devam ediyor. Kendi halkını doyurmaya dahi hükmü olmayan Sisi yönetimi, ekonomisi pert olduğu halde, ne akla hizmetse artık, hiç durmadan Batılı ülkelerden askeri envanterler satın almaya ve yığınak yapmaya devam ediyor.</p>
<p>Daha doğrusu satın alıyormuş gibi yapmaya devam ediyor. İşin aslı ise bambaşka&#8230; Mısır&#8217;ı sömürgesi altında tutan siyonist baronlar, el altından Mısır&#8217;a askeri yığınak çekiyor&#8230;</p>
<p>Arkadaşlar! İsrail, ABD, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs&#8217;ı el altından bize karşı gizli gizli örgütlüyor. Son birkaç aydan beri, Batılı ülkeler tarafından Kıbrıs&#8217;a 125 adet F-35 savaş uçağı indirildi&#8230;</p>
<p>Akdeniz&#8217;de tamı tamına 43 adet ABD savaş gemisi konuşlanmış durumda. Fransa&#8217;ya ait uçak gemisi ve filosu, İngilizler&#8217;e ve İtalyanlar&#8217;a ait savaş gemileri hepsi birden Akdeniz&#8217;e demir atmış durumda.. ABD Savunma Bakanlığı hiç durmadan Kuzey Irak&#8217;taki askeri üslerine yığınak yapmaya devam ediyor&#8230;</p>
<p>PKK&#8217;ya verilen 35.000 tır silah, hali hazırda Suriye topraklarında ilk kurşunun sıkılacağı gün için bekletiliyor.. Bu bir işgal girişimi hazırlığıdır&#8230; Tam da bu sebepten dolayı, Doğu Akdeniz&#8217;e dikkat kesilmek zorundayız.. Akdeniz&#8217;de asla taviz vermemeli, gözümüzü dört açmalıyız.. Gerekirse Kuzey Kıbrıs&#8217;a asker sevkiyatı dahi düşünmeliyiz..</p>
<p>İşin tuhaf tarafı, Batılı ülkeler, Akdeniz&#8217;de yaptığı her hazırlık için İran&#8217;ı hedef gösteriyor&#8230; Evet önce sırada İran var.. Fakat şunu da unutmayın ki siyonistler her ne kadar, hedefi farklı göstermiş olsa da onların Orta Doğu’daki en büyük hedefi Türkiye Cumhuriyeti&#8217;dir. Çünkü bütün Batılı ülkeler, Orta Doğu&#8217;da, Türkiye&#8217;ye rağmen devlet kuramayacaklarını ve Orta Doğu&#8217;da tam hakimiyet kuramayacaklarını çok iyi biliyorlar&#8230; Bu sebeple, İran&#8217;ı dize getirdikten sonra sıra Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ne gelecek&#8230;</p>
<p>Pekiiii, tehlike sadece Akdeniz için mi söz konusu sanıyorsunuz..? Tabii ki hayır. Aynı tehlike Balkanlar için de geçerli. Tüm Vahşi Batı çaktırmadan Balkan ülkelerine de asker ve mühimmat sevkiyatı yapmaya devam ediyor. Letonya bu hazırlıkta üs olarak kullanılıyor. İyide sizce küffar kimi vurmak için bunca hazırlığı yapıyor? Tabii ki Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni vurmak için..</p>
<p>İş bu kadarla kalsa, buna razıyız, sıkıntı yok&#8230; Lakin Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni sadece dışarıdan vurarak işgal edemeyeceğini bilen Vahşi Batı ve siyonist itler, bizim iç dinamiklerimizi harekete geçirmeye çalışıyor.. İçerideki dizayn buna göre yapılıyor&#8230; Türkiye&#8217;de tarihin en büyük asimetrik ittifakı oluşturulmuş durumda. İşte tehlike tam da burada baş gösteriyor. Açık ve net söylüyorum; bu dışarıdan işgal, içeriden ise sivil darbe hazırlığıdır. Ve herkes aklını başına almalıdır. Fırtına kopmadan, ortalık karışmadan önce ivedilikle Türkiye biran önce, kendi içerisindeki cırtlak sesleri bastırıp yönünü Akdeniz&#8217;e ve Balkanlar&#8217;a çevirmelidir&#8230; Unutmayın fırtına her zaman baktığımız yerde değil bakmadığımız yerde kopar.. Allahu Teala&#8217;nın ipine sımsıkı yapışın ve parçalanmayın.</p>
<p>Şenay Tek</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/orta-dogudaki-en-buyuk-hedef-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rusya’nın Ortadoğu’ya Dönüşü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/rusyanin-ortadoguya-donusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/rusyanin-ortadoguya-donusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Feb 2019 06:04:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8354</guid>

					<description><![CDATA[2014 yılında Kırım ve Ukrayna’nın bir bölümünde gerçekleşen ilhak hadiseleri Rusya, ABD ve Avrupa ilişkilerini iyice germiş ve sıcak çatışma beklentilerini güçlendirmişti. 2015 yılının eylül ayında Esed’in çağrısı üzerine Rusya, terör örgütü olarak gördükleri gruplarla mücadele için Suriye topraklarına askeri, lojistik unsurlarıyla güçlü bir dönüş yaptı. Rusya’nın Suriye’ye dönüşü AB ve ABD arasında bir kriz beklentisinin aksine DAEŞ ile mücadele mutabakatına dönüştü. 2011 -2013 yılına kadar rejimi zorlayan ve büyük kayıplar verdiren muhalif hareketler, Rusya’nın Suriye’ye dönüşüyle zayıflamaya başlarken PKK / PYD / YPG’nin ise bölgede güçlenmesine sebep oldu. Rusya, Suriye topraklarında Batı koalisyonunun DAEŞ ile mücadelesini tolere ederken diğer yandan ABD, Çin, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suud, Mısır, Libya, Türkiye, İran ve Şam ile yaşadığı ilişkileriyle şaşırtıcı reel, pragmatist bir politika yürütmeyi başardı. Rusya, Suriye’de “İran, İsrail geriliminin kontrolünü elinde tutabilecek bir gücün sahibiyim” mesajını güçlendirirken Filistin sorununu da çözmeye aday pozisyonunu ön plana çıkarıyor. ABD ve Rusya’nın Suriye’de gerginliklerinin hiçbir zaman sahadaki güç kaybına yansımaması birbirlerinin varlığını ustaca tolere etmeleri çok ilginç. Rusya, ABD’nin Suriye’ye Kürtleri yerleştirmesine göz yumarken Suriye rejimi üzerindeki tüm kontrolü ve ağırlığını eline almış vaziyette. Akıllardaki soru, Rusya istemeseydi ABD, Suriye’ye bu kadar silah, mühimmat ve asker yerleştirebilir miydi? Afganistan, Çeçenistan tecrübesi ile yeni bir Ortadoğu Rus politikası &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2014 yılında Kırım ve Ukrayna’nın bir bölümünde gerçekleşen ilhak hadiseleri Rusya, ABD ve Avrupa ilişkilerini iyice germiş ve sıcak çatışma beklentilerini güçlendirmişti.</p>
<p>2015 yılının eylül ayında Esed’in çağrısı üzerine Rusya, terör örgütü olarak gördükleri gruplarla mücadele için Suriye topraklarına askeri, lojistik unsurlarıyla güçlü bir dönüş yaptı.</p>
<p>Rusya’nın Suriye’ye dönüşü AB ve ABD arasında bir kriz beklentisinin aksine DAEŞ ile mücadele mutabakatına dönüştü.</p>
<p>2011 -2013 yılına kadar rejimi zorlayan ve büyük kayıplar verdiren muhalif hareketler, Rusya’nın Suriye’ye dönüşüyle zayıflamaya başlarken PKK / PYD / YPG’nin ise bölgede güçlenmesine sebep oldu.</p>
<p>Rusya, Suriye topraklarında Batı koalisyonunun DAEŞ ile mücadelesini tolere ederken diğer yandan ABD, Çin, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suud, Mısır, Libya, Türkiye, İran ve Şam ile yaşadığı ilişkileriyle şaşırtıcı reel, pragmatist bir politika yürütmeyi başardı.</p>
<p>Rusya, Suriye’de “İran, İsrail geriliminin kontrolünü elinde tutabilecek bir gücün sahibiyim” mesajını güçlendirirken Filistin sorununu da çözmeye aday pozisyonunu ön plana çıkarıyor.</p>
<p>ABD ve Rusya’nın Suriye’de gerginliklerinin hiçbir zaman sahadaki güç kaybına yansımaması birbirlerinin varlığını ustaca tolere etmeleri çok ilginç.</p>
<p>Rusya, ABD’nin Suriye’ye Kürtleri yerleştirmesine göz yumarken Suriye rejimi üzerindeki tüm kontrolü ve ağırlığını eline almış vaziyette.</p>
<p>Akıllardaki soru, Rusya istemeseydi ABD, Suriye’ye bu kadar silah, mühimmat ve asker yerleştirebilir miydi?</p>
<p>Afganistan, Çeçenistan tecrübesi ile yeni bir Ortadoğu Rus politikası belirginleşiyor.</p>
<p>Rusya’nın uzun yıllardan beri Irak ve Suriye Kürt politikasının bölgede sadece İran ve Türkiye’yi rahatsız edecek boyutta olacağını unutmamak gerekiyor.</p>
<p>Sovyetlerin dağılma süreciyle Balkanlar, Doğu Avrupa ve Ortadoğu’dan uzun yıllar çekilmek zorunda kalan Rusya 1960’lı yılların heyecanını bakalım yaşatabilecek mi?</p>
<p>Suriye ve Irak Kürt hareketlerini asla karşısına almayan Rusya, bölgede İsrail ile çok dikkatli ve çatışmasız bir politika yürüterek sanki bölgede ABD’ye alternatif yeni bir arabulucu rolüne talip.</p>
<p>Rusya’nın İsrail’in kendi çıkarları için Suriye topraklarında İran yerleşkelerini en az 20 defa vurması ve kendi uçağının düşürülmesine bile soğuk, kanlı bir şekilde cevap vermesi dikkat çekici bir durumdu.</p>
<p>2016 yılından bu yana Tahran merkezli birçok açıklamada Suriye’de, Rusya ve İran arasında gizli gerginlikler, Rusya’nın İsrail ile İran’ı Suriye’den çıkarmak için çalışacağı söylentileri tartışılıyor.</p>
<p>Deutsche Welle’de geçen hafta yayınlanan bir makalede, “Rusya ve İran, Suriye konusunda birbirinden uzaklaşırken yeni bir ikili güçleniyor: Rusya ile İsrail. İki ülkeyi İran’ın Suriye’deki varlığının azaltılması hedefi birleştiriyor. Tahran gittikçe yalnızlaşıyor” ifadesi kullanıldı.</p>
<p>Makalede, İsrail İmar ve İskan Bakanı Yoav Galant’ın 26 Ocak’taki “Moskova’nın Tahran ve Hizbullah’ı müttefik olarak görmek zorunda kaldığı dönemin bittiği, İran’ı Suriye’den çıkarmanın Rusya ve İsrail›in ortak çıkarı olduğu» yönündeki sözleri anımsatıldı.</p>
<p>Son dönemde Moskova-Tel Aviv hattında diplomasi trafiğinin de yoğunlaştığı hatırlatılan makalede, “İsrail, sınırındaki Şii devletini kabul edilemez bir tehdit olarak görüyor. Rusya da İran’ın Suriye’deki varlığını, sekiz yıllık savaşın ardından Moskova’nın ateşkes çabalarını boşa çıkaracak bir huzursuzluk faktörü olarak görüyor” ifadelerine yer verildi.</p>
<p>Makalede, İran’ı Suriye’den çıkarmanın oldukça güç olacağı, İranlı iş adamlarının Şam’da sahip oldukları sayısız gayrimenkulün Şam-Tahran bağını güçlendireceği savunuldu.</p>
<p>“RUSYA VE İRAN AÇIKÇA REKABET EDER Mİ?”</p>
<p>ABD menşeli İngilizce yayın yapan Al-Monitor haber sitesinde analizine yer verilen Rus uzman Anton Mardasov da Moskova ve Tahran arasındaki anlaşmazlığın, Suriye iç savaşının her zaman bir parçası olageldiğini ifade etti.</p>
<p>“Ancak iki ülke arasındaki çatışma, Suriye ordusunun ve diğer askeri unsurların geleceğini etkiler şekilde daha siyasi hale geldi” değerlendirmesi yapılan analizde, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov’un CNN’e 25 Ocak’ta verdiği röportajda “Rusya ve İran’ı müttefik olarak tanımlamaktan kaçınmasının iyi olacağı” yönündeki ifadesine dikkat çekildi.</p>
<p>Analizde Ryablov’un, İsrail’in güvenliğini korumayı önemsediklerini söylediği de anımsatıldı.</p>
<p>Rusya’nın önde gelen gazetelerinden Novaya Gazeta’da çıkan bir haberde, “Rusya ve İran Ortadoğu’nun tümünde tekelleşme için açıkça rekabet etmeye başladı” değerlendirmesinin yapıldığı belirtildi.</p>
<p>Analizde, İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komitesi Başkanı Haşmetullah Felahatpişe’nin Rusya’nın, İsrail’in Suriye’ye saldırı düzenlediği sırada S-300 füze savunma sistemini kapattığını öne sürdüğü, bu durumun İsrail’in işini kolaylaştırdığı ifade edildi.</p>
<p>Rusya’da yayınlanan RBC isimli bir ekonomi dergisinde 16 Kasım 2018’de yayınlanan bir makalede, İran’ın, desteklediği gruplarla Suriye’de iktidar boşluğunu kullanarak giderek daha da güçlendiğine ve Rusya’nın “Suriye ordusunu birleştirerek tek merkezli olmasını sağlama” hedefini baltaladığına dikkat çekilmişti.</p>
<p>Bugün Savaş öncesinde Suriye, Lübnan ve Irak’ta güçlenmiş olan İran’ın Rusya gibi güçlü bir müttefike rağmen üç ülkede gücünün zayıfladığını ve yorulduğunu (yordurulduğunu )görüyoruz.</p>
<p>Rusya’nın Ortadoğu’ya yeniden gelişi akademisyenler için iyi bir tez konusu olduğunu hatırlatayım.</p>
<p><strong>OSMAN ATALAY/YENİ AKİT</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/rusyanin-ortadoguya-donusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalistler İçin ‘Güvenli Bölge’ Orta Doğu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emperyalistler-icin-guvenli-bolge-orta-dogu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emperyalistler-icin-guvenli-bolge-orta-dogu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürkan Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 22:05:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[güvenli bölge]]></category>
		<category><![CDATA[poised hammer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8235</guid>

					<description><![CDATA[Irak’ın kuzeyi için öngörülmüş olan o ‘Poised Hammer’ harekâtında,  ‘Poised’ yani ‘kalkık vaziyetteki’ çekicin ineceği kafa, 36. Paralel’in kuzeyine geçmesi halinde Saddam Hüseyin’in kafasıydı. Ama yıllar içinde gördük ki çekicin indiği kafalar arasında bizimki de var. Kafamızdaki çekiç darbelerinin ağrılarını da ruhumuzdaki travmayı da atlatmış değiliz. ‘Güvenli Bölge’ mi dediniz? ‘Güvenli Bölge’ sözünün Türklerin zihnindeki karşılığı ‘Çekiç Güç’tür; çekicin ineceği kafa da genellikle kendi kafasıdır.  Türk zihni böyle düşünmekte haksız mıdır? Irak’ın kuzeyi için öngörülmüş olan o ‘Poised Hammer’ harekâtında,  ‘Poised’ yani ‘kalkık vaziyetteki’ çekicin ineceği kafa, 36. Paralel’in kuzeyine geçmesi halinde Saddam Hüseyin’in kafasıydı. Ama yıllar içinde gördük ki çekicin indiği kafalar arasında bizimki de var. Kafamızdaki çekiç darbelerinin ağrılarını da ruhumuzdaki travmayı da atlatmış değiliz. Unutur gibi olmuştuk fakat Arap Baharı’yla birlikte Suriye’de yaşanan hadiseler, en sonra ABD Başkanı Donald Trump’ın ’20 millik güvenli bölge’ çıkışıyla bütün o travma geri dönmeye başladı. Bu sebeple meselenin 1990’ların başına uzanan geçmişine bir göz atalım dedik. Emperyalist Akıl ve Akılsız Diktatörler 1990’ların başından beri, bölgede yaşadığımız felâketlerin kökünde ne yatıyor, bu işlere sebep olan biri var mıdır, varsa kimdir sorusuna, ‘Saddam Hüseyin’dir diye cevap verecek olsak, herhalde başımız ağrımaz. Evet, Orta Doğu’ya başta petrol olmak üzere pek çok sebeple tebelleş olmuş &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Irak’ın kuzeyi için öngörülmüş olan o ‘Poised Hammer’ harekâtında,<span class="Apple-converted-space">  </span>‘Poised’ yani ‘kalkık vaziyetteki’ çekicin ineceği kafa, 36. Paralel’in kuzeyine geçmesi halinde Saddam Hüseyin’in kafasıydı. Ama yıllar içinde gördük ki çekicin indiği kafalar arasında bizimki de var. Kafamızdaki çekiç darbelerinin ağrılarını da ruhumuzdaki travmayı da atlatmış değiliz.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">‘Güvenli Bölge’ mi dediniz? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">‘Güvenli Bölge’ sözünün Türklerin zihnindeki karşılığı ‘Çekiç Güç’tür; çekicin ineceği kafa da genellikle kendi kafasıdır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Türk zihni böyle düşünmekte haksız mıdır?</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Irak’ın kuzeyi için öngörülmüş olan o ‘Poised Hammer’ harekâtında,<span class="Apple-converted-space">  </span>‘Poised’ yani ‘kalkık vaziyetteki’ çekicin ineceği kafa, 36. Paralel’in kuzeyine geçmesi halinde Saddam Hüseyin’in kafasıydı. Ama yıllar içinde gördük ki çekicin indiği kafalar arasında bizimki de var. Kafamızdaki çekiç darbelerinin ağrılarını da ruhumuzdaki travmayı da atlatmış değiliz. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Unutur gibi olmuştuk fakat Arap Baharı’yla birlikte Suriye’de yaşanan hadiseler, en sonra ABD Başkanı Donald Trump’ın ’20 millik güvenli bölge’ çıkışıyla bütün o travma geri dönmeye başladı. Bu sebeple meselenin 1990’ların başına uzanan geçmişine bir göz atalım dedik.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Emperyalist Akıl ve Akılsız Diktatörler</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1990’ların başından beri, bölgede yaşadığımız felâketlerin kökünde ne yatıyor, bu işlere sebep olan biri var mıdır, varsa kimdir sorusuna, ‘Saddam Hüseyin’dir diye cevap verecek olsak, herhalde başımız ağrımaz. Evet, Orta Doğu’ya başta petrol olmak üzere pek çok sebeple tebelleş olmuş büyük güçler vardır. Evet, emperyalist aktörler ellerini kollarını buralardan çekmezler, şudur budur, hepsi doğru. Ama unutmayalım, Orta Doğu’da bir ‘emperyalist akıl’ varsa o akla bilerek bilmeyerek hizmet eden bir ‘akılsız diktatörler’ de var. 1980’lerden başlayarak bu akılsızların başında Saddam Hüseyin gelmekteydi. İnancımızda ölenlerin arkasından konuşulmaz, tamam. Ama arkasından konuşulacak bir ölü varsa, işte o Saddam Hüseyin’dir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Saddam Hüseyin kadar, 1980’lerden itibaren bölgenin başına belâlar açmış; küresel çakalları, sırtlanları bölgeye çekmiş bir isim yoktur. En sonunda kendisi de o sırtlanların boynuna geçirdiği iple can verdi ama yarattığı tahribat, bıraktığı miras, bölgede hâlâ on binlerce insanın canına mal oluyor.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1980’lere kadar gitmeyelim, Eylül 1980’de İran topraklarına saldırıp sekiz yıl sürecek ve bir milyon insanın ölümüyle sonuçlanacak savaşı başlatmış olmasının üzerinde fazla durmayalım. Esasen durmamız gerekir, zira o savaşın Irak içi dengelerde muazzam sonuçları oldu, o sonuçlar sonrasındaki gelişmeler de etkiler yaptı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İran- Irak Savaşı’nın bitişinin üzerinden iki yıl geçti geçmedi; Saddam Hüseyin bu kez 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmeye kalktı. Bu kararı neden aldığı, Amerika’nın kendisini üstü örtülü biçimde teşvik edip etmediği tartışmalıdır. (ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie 25 Temmuzda Saddam Hüseyin ile Kuveyt konusunda bir görüşme yapmış,<br />
1 Ağustos’ta ‘yaz tatilini geçirmek üzere’ Bağdat’tan ayrılmış, 2 Ağustos’ta da Saddam Hüseyin’in ordusu Kuveyt’e girmişti.) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sebebi her ne olursa olsun, Kuveyt’i işgale kalkması ve sonrasındaki gelişmeler, on yıl içinde kendisinin de sonunu belirleyecekti ama aynı zamanda bölge için de cinin şişeden çıkması anlamına gelecekti.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Dimyata Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Oluyor</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kuveyt’i işgal etmesi demek dünya petrol rezervlerinin yüzde 20’sini tek başına kontrol eder hale gelmesi demekti. Uluslararası sistemin bunu kabul edeceğini düşünebilmek için adınız Saddam Hüseyin olması lazımdı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Amerika’nın öncülüğünde ve Birleşmiş Milletler’den çıkarılan kararlarla 35 ülkenin katıldığı bir koalisyon gücü önce 17 Ocak’taki hava; ardından 24 Şubat 1991’de başlayan kara harekâtıyla Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Saddam Hüseyin’in ordusu dokuz günde dağıldı, altı hafta içinde de 1. Körfez Savaşı tamamen bitti. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmuş, ordusu da kendisi de ağır darbe yemişti.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Saddam Hüseyin’in bu hezimetten sonra hâlâ Bağdat’ta yönetimde kalabilmesi kendi gücünün değil, Amerika’nın, İran karşısında bölgede bir denge kurma siyasetinin sonucuydu.<span class="Apple-converted-space">  </span>ABD Savunma Bakanı Dick Cheney bu kararı iki yıl sonra verdiği bir röportajda şöyle izah etmişti: </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Siz şimdi Bağdat’a girmemiz ve Saddam’ı alaşağı etmemiz gerektiğini söyleyebilirsiniz ama ben öyle düşünmüyorum. Eğer böyle bir şey yapmış olsaydık çıkamayacağımız bir bataklığa gömülecektik ve uzun dönemde asla başarılı olamayacaktık.”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Amerika, Saddam’ın iktidarda kalmasına bu sebeple izin vermişti. Tabii Amerika’nın bu kararı, Saddam Hüseyin’e yönelik harekât sırasında isyana teşvik ettiği Kürtleri ve güneydeki Şii Arapları yarı yolda bırakmak anlamına geliyordu. Kürt gruplar, Amerika’nın öncülüğündeki koalisyonun Irak kuvvetlerini vurmaya başlamasından cesaret alarak -ve tabi teşvik görerek- Mart 1991’de bütün Kürt bölgelerini kontrol altına almış, 21 Mart’ta Kerkük’ü de ele geçirmişlerdi. Ama Saddam Hüseyin’in Kuveyt’ten çıkartıldıktan sonra devrilmemiş, iktidarda bırakılmış olması Kürt grupların bütün hayallerini suya düşürecekti. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İktidarda kalmış olması Saddam Hüseyin gibi bir adama yetecek değildi; orduların savaş sırasında kendisine isyan etmiş olan Kürtlerle Şii Arapların üzerine yolladı, zira intikam almak istiyordu. Irak kuvvetleri, 28 Mart’ta Kerkük’ü, 30 Mart’ta Erbil’i ve 3 Nisan’da Süleymaniye’yi Kürt grupların elinden geri aldı. Tabii buraları geri alırken yine katliamlara girişti. Amerikan kaynakları, Mart ve Eylül 1991 tarihleri arasında Irak ordusunun 300 binden fazla Şii’yi katlettiğini yazıyor.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Akılsız olan sadece diktatörler mi?</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma sırası şimdi Kürtler ve Şii Araplardaydı. Zira emperyalist aktörlerin kışkırtmalarıyla hareket geçmişler ama şimdi o aktörler tarafından, âmiyane tâbirle ‘satılmışlardı’.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu ilk defa mı oluyordu?</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1975’te yine Amerika tarafından ortada bırakılmalarının üzerinden henüz 15 -16 yıl geçmişti. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, Henry Kissinger’a mektup yazıp, “ABD’nin Kürtlere karşı ahlâki ve siyasi sorumluluğu olduğunu” hatırlattığında aldığı cevap şuydu: </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Gizli servis operasyonları bir hayır işi değildir.”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Coğrafyanın Türkiye’ye Ödettiği Bedel</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Saddam Hüseyin’in intikam saldırılarından kaçan, canlarını kurtarmak için perperişan yollara düşen yüz binlerce Kürt, Türkiye ve İran sınırlarına yığıldı. Türkiye, bir taraftan bu insanlara sınırlarını açması için uluslararası baskı altında tutuluyor, bir taraftan da baş edebileceğinin çok üstünde bir kitle ile karşı karşıya kalıyordu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1990’ların başındaki Türkiye’nin böyle bir yükü kaldıracak ne ekonomik gücü ne de lojistik imkânları vardı. Türkiye’nin talebi, bu insanların Türkiye topraklarında değil Irak içinde, yani kendi topraklarında kurulacak kamplarda barındırılmasıydı. Tabii bunun için bu insanların Saddam Hüseyin’in saldırılarına karşı korunması gerekiyordu. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Çekiç Güç Bir Mecburiyet Olarak Geliyor</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu şartlar altında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden 3 ve 5 Nisan 1991 tarihlerinde kararlar 687 ve 688 sayılı kararlar çıkarıldı. Buna göre, 36. Paralel’in kuzeyi ve 32. Paralel’in güneyi Irak hava kuvvetleri için ‘uçuşa yasak bölge’ ilân edildi. Genişliği yaklaşık 250 km; derinliğiyse 80 km olan bir alan Irak ordusuna yasaklanmıştı. Birleşmiş Milletler ve öteki yardım kuruluşları, bu alandaki yerleşim birimleri ve kamplara yardım gönderecek, buralarda güvenlik ve huzur ortamı yaratılacaktı. Bu harekâtın ismi bu sebeple ‘Huzuru Sağlama Operasyonu’ (Provide Comfort) olarak belirlendi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Iraklı Kürtler için ‘güvenli bölge’ kurulmuştu. Türkiye’de ‘güvenli bölge’ (safe haven) sözü bu yoğunlukta ilk kez o zaman işitildi. Tabii sadece bölge uçuşa yasak edilmedi; bunun temin edilmesi için zorlayıcı bir askeri güç de oluşturuldu. 11 ülkenin katılımıyla aşağı yukarı 80 uçak, aralarında İncirlik’in de bulunduğu üslerden kalkıp bölge üstünde uçacak, Irak ordusunun muhtemel tâcizlerini engelleyecekti.<br />
Engellediler de.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>‘Güvenli Bölge’de Bağımsızlık Referandumu</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Böylece, ileride ‘Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne ve bağımsızlık referandumuna kadar giden yolun taşları döşenmeye başlıyordu. Bölgenin Bağdat merkezî yönetiminin kontrolü dışında kalması, Iraklı Kürtlere geniş bir manevra alanı açtı. Zaten onları Saddam Hüseyin’in demir yumruğu dışında Bağdat’la bir arada tutan başka bir şey yoktu. Nitekim aşağı yukarı bir yıl sonra 4 Ekim 1992’de o ‘güvenli bölge’de ‘Kürdistan Federe Kürt Devleti’ni ilan ettiler. Amerika’nın öncülüğünde, ağırlıklı olarak Türkiye’nin sağladığı lojistik imkânları kullanarak merkezî yönetimle aralarına duvar ördüler. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">O yıllar, o kadar da sorunsuz geçmemişti. Mesut Barzani’nin liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile Celal Talabani’nin başında bulunduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) arasında pek çok çatışma oldu. Özellikle 1994-1998 arası Kürt gruplar arasındaki şiddetli ve neredeyse aralıksız çatışmalarla geçti. Kürt grupların birbirleriyle çatışmalarında kimi zaman Türkiye kimi zaman Irak merkezî yönetimi müdahil oluyordu. Türkiye bu dönemde, bir taraftan Irak’ın toprak bütünlüğünden taviz vermiyor, bir taraftan da Kürtlerin, Saddam Hüseyin’in saldırılarından korunmasına destek veriyordu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">(Burada bir parantez açarak belirtelim ki Türkiye’nin kaderi de budur; bir taraftan bu diktatörlerin başında bulunduğu ülkelerin parçalanmasına engel olmaya çalışır, bir taraftan da bunların yönetiminde yaşayan halkları diktatörün saldırılarına karşı korumaya uğraşır. Türkiye, 90’lı yıllarda Irak’ta yaptığını, 2010’dan sonra Suriye’de yapmaktadır. Bütün bunları yaparken de hem milyarlarca dolar kayba uğrar hem de adı ‘işgalciye’ çıkar. ‘Türk olmak zordur’ sözü boşuna söylenmemiştir.)</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"> Çekiç Güç’ün koruması altındaki ‘güvenli bölge’, Türkiye’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan politikasına tamamen ters sonuçlar veriyor, Irak Kürtlerini Bağdat’tan kopartıyordu. Çekiç Güç’e lojistik destek sağlayan Türkiye’de bu tablo iç siyasette büyük tartışmalara yol açsa da bu gücün görev süresi Meclis’te her altı ayda bir uzatılmaya devam ediyordu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Muhalefetteyken Meclis’te Çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan partiler, iktidara geldiklerinde -elbette Amerika’nın ve Avrupa’nın baskısıyla- bu gücün görev süresinin uzatılması yönünde oy kullanıyorlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse o günkü Türkiye’nin zayıf koalisyon hükümetlerinin ve kırılgan ekonomik dengelerin bu baskılara kolay kolay direnecek gücü de yoktu. Bu uzatmalar senelerce devam etti. 1996 yılı sonunda Refah-Yol hükümeti zamanında Çekiç Güç’ün adı ‘Kuzeyden Keşif Harekâtı’ olarak değiştirildi ancak uygulama devam etti. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Çekiç Güç PKK’yı da Büyütüyor</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">PKK, hem 1991‘deki Körfez harekâtından hem de kendisi dışındaki Kürt gruplar arasındaki çatışmalardan faydalanmasını bildi, kendisine Irak Kuzey’in yeni kamplar ve barınma ve lojistik imkânlar yarattı. Türkiye, bir taraftan Çekiç Güç’e lojistik destek veriyor, bir taraftan da PKK’nın alanda güçlenmesini engellemek amacıyla bölgeye sık sık kapsamlı sınır ötesi harekâtlar<br />
yapıyordu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu tutarsız politikalar, ileride Türkiye’nin başına daha büyük belâlar açacaktı. Ancak bugünden geriye baktığımızda ‘başka ne yapılabilirdi’ sorusuna cevap vermek o kadar kolay değil. Nihayet sahada oynanan şey bir güç oyunudur. Türkiye, o hamleleri, ileride başına ne gelebileceğini öngörememiş olduğu için yapmıyordu; gücünün sınırları içinde hareket ediyordu. Türkiye’nin o günlerde üç temel gerçeği vardı: Karar mekanizmaları parçalanmış dağınık bir siyasi yapı, zafiyet içinde bir ekonomi ve Güneydoğu’da oluk oluk akan kan.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Amerikan yönetimi, bu saldırılarla hiçbir ilgisi olmamasına rağmen kendi jeopolitik ihtiyaçları sebebiyle Irak’ı bir kez daha hedef tahtasına koydu. Saddam Hüseyin ise her zamanki gibi jeopolitik tabloyu doğru okuyamadı; sürecin yönetiminde vahim hatalar yaptı.<span class="Apple-converted-space">  </span>Çekirgenin artık bir kez daha zıplayacak durumu kalmamıştı; bu kez hem iktidarını hem de hayatını<br />
kaybedecekti. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2003 Mart ayında başlayan Irak’ın işgali, Kürt jeopolitiğinde 1991’de başlayan hareketliliğe büyük ivme kazandırdı. Iraklı Kürtler, bir kez daha Saddam Hüseyin’e karşı Amerika ile işbirliği yaptılar ve bunun ödülü olarak da işgalden sonra Bağdat’taki dengelerde söz sahibi oldular. Irak’ın kuzeyindeki ‘güvenli bölge’,<span class="Apple-converted-space">  </span>çoktan geniş bir özerk alana dönüşmüştü.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"> İşgalcilerin denetiminde yazılan yeni anayasada Irak Kürtleri, artık bölgesel yönetime dönüşmüş, bağımsızlığa giden yolun açıldığını düşünüyorlardı. Bu düşünce, zaman içinde Iraklı Kürt grupları, Kerkük’ü de içine alacak şekilde bağımsızlık referandumu yapmaya kadar götürdü. Başta Irak merkezî yönetimi olmak üzere bölge ülkelerinin itirazlarına rağmen 25 Eylül 2017’deki referandumu yaptılar. Bunun üzerine İran nüfûzu altındaki Irak yönetimi hareket geçerek peşmergeyi bozguna uğrattı. Kürt gruplar başta Kerkük olmak üzere ellerindeki bütün kritik toprakları kaybedip eski bölgelerine ve statükoya dönmeye razı oldular.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Orta Doğu’da, ister örgüt ister devlet yönetsinler karar vericilerin gözleri o dimyattaki pirincin parlaklığıyla her daim körleşir;<span class="Apple-converted-space">  </span>o kadar körleşir ki jeopolitik yasaları görmez olurlar. Bu körlüğün sonucu, hem kendileri için hem bölge halkları için hüsran olur. Saddam Hüseyin’in Irakı’ndan Beşar Esed’in Suriyesi’ne kadar Orta Doğu’nun son 30 otuz yılı bunun örnekleriyle dolu. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Yine Bir ‘Güvenli Bölge’ Ama Bu Kez Sahne Suriye</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Irak sahasında son yirmi yılda olup biten her şeyin Türkiye’nin aleyhine geliştiğini söylemek doğru bir analiz olmaz. Bölgede çok karmaşık dengeler, girift ilişkiler ve çok çeşitli aktörler var, hangi süreçlerin kimin lehine kimin aleyhine olacağını kestirmek kolay değil. Türk diplomasisi, daha sonraki süreçte Kuzey Irak’ı kendi ekonomik nüfûz alanına dönüştürmeyi, oradaki enerji kaynakları üzerinde belirli bir etkinlik kurmayı başarabilmiştir. Irak Kürt bölgesindeki enerji kaynaklarının uluslararası pazarlara ulaşımındaki tek güzergâh olması, Türkiye’nin bölge üzerindeki nüfûzunda elindeki en önemli<br />
imkândır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak Suriye’deki gelişmeler, Türkiye açısından yeniden sıkıntılı bir jeopolitik ortam yarattı. PYD/YPG’nin 2012’den başlayarak Suriye’nin kuzeyindeki öteki Kürt grupları, silah zoruyla devre dışı bırakılması, alanda tekel kurması, ‘DAEŞ ile mücadele’ bahanesiyle Suriye’nin kuzeyindeki alanların PYD/YPG’nin kontrolüne bırakılması, böylece Irak Kürdistan bölgesinden Akdeniz’e kadar uzanan bir ‘PKK koridoru’ yaratılması, Türkiye açısından sıkıntılı bir tablo yarattı. Türkiye, bu tehlikeyi Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı ve 2018 Ocak ayında Afrin’e yönelik Zeytin Dalı harekâtıyla bir ölçüde bertaraf etmiş durumda ama Fırat’ın doğusu büyük bir risk alanı olarak duruyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Amerika’nın, Irak’ta 1991 ve 2003 askeri harekâtlarıyla Türkiye için yarattığı riskler ortadayken, şimdi Suriye- Irak geçişkenliğini sağlayacak hamlelere yöneldiği görülüyor. PKK’yı ‘terör örgütü’ diye görüp onun Suriye’deki kolunu ‘müttefik’ gören Amerikan yönetimleri, Türkiye için net stratejik tehdit üretiyor.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Türkiye’nin, Amerika ile yürütülen ‘güvenli bölge’ tartışmalarında dikkat etmesi gereken asıl şey Kerkük-Ceyhan petrol boru hattına alternatif bir güzergâhın yaratılmamasıdır. Irak’ın kuzeyindeki -bir miktar da Suriye’deki- enerji kaynaklarının uluslararası pazarlara akışı mutlaka ama mutlaka Türkiye üzerinden olmalıdır. Türkiye’nin bölgedeki gelişmeleri kontrol edebilmesinin yolu burada geçiyor. Bu yüzden, Türkiye’nin bugünlerde Erbil ile ilişkileri neredeyse Washington’la ilişkilerinden de önemlidir. Türkiye Erbil’deki karar mekanizmaları üzerindeki nüfûzunu kaybetmemelidir.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emperyalistler-icin-guvenli-bolge-orta-dogu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orta Doğu’da Denge Arayışı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-denge-arayisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-denge-arayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 21:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7180</guid>

					<description><![CDATA[Trump’ın öncelikli amacı aslında İran değil. İran’ı, İsrail nedeniyle gündemine almış durumda. Trump’ın esas hedefi Asya-Pasifik bölgesi ve özellikle Çin… Çin’in, Yeni Dünya Düzeni olarak da adlandırılan Kuşak ve Yol projesinin geçtiği güzergâhları daha zor hale getirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, Afganistan oldukça önemli bir stratejik coğrafya. ABD burada kontrolü ele alıp oluşturacağı güçle hem Rusya’ya hem de Çin’e meydan okuyacak. 2018’in son günlerinde ABD Başkanı Donald Trump’ın, sürpriz bir açıklama yaparak ABD’nin Suriye’den çekileceğini duyurması, Orta Doğu bölgesindeki denge arayışlarını altüst etti. Trump,  İran, Suriye, Suriye’deki İran varlığı, DEAŞ, İsrail’in geleceği ve güvenliği konusunda onlarca şey söylemişken, aksi yönde bir açıklama yaparak Suriye’den çekileceklerini dünyaya ilan etmesi, başta kendi kabinesi olmak üzere Pentagon, İsrail, Fransa, Suudi Arabistan ve Suriye’deki PKK uzantılı terör örgütlerinin yoğun eleştiri bombardımanına hedef olmuştur. Savunma Bakanı James Mattis ve ABD’nin DEAŞ ile Mücadele Koalisyonu özel temsilcisi Brett Mcgurk görevlerinden ayrılarak Trump’ı protesto ettiler. Trump’ın Suriye’den çekilme kararını kabinesine, güvenlik ekibine ve müttefiklerine danışmadan alması ve bu konuda kabineyi dahi bilgilendirmemesi ama bu çekilme hakkında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı bilgilendirerek istişare etmesi, Washington’da büyük bir politik krizin patlamasına neden olmuştur. Bir başka deyişle Trump, kendi kabinesi ve Pentagon ile yapması geren istişareyi, Türkiye’nin cumhurbaşkanı ile yapmıştı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Trump’ın öncelikli amacı aslında İran değil. İran’ı, İsrail nedeniyle gündemine almış durumda. Trump’ın esas hedefi Asya-Pasifik bölgesi ve özellikle Çin… Çin’in, Yeni Dünya Düzeni olarak da adlandırılan Kuşak ve Yol projesinin geçtiği güzergâhları daha zor hale getirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, Afganistan oldukça önemli bir stratejik coğrafya. ABD burada kontrolü ele alıp oluşturacağı güçle hem Rusya’ya hem de Çin’e meydan okuyacak.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">2018’in son günlerinde ABD Başkanı Donald Trump’ın, sürpriz bir açıklama yaparak ABD’nin Suriye’den çekileceğini duyurması, Orta Doğu bölgesindeki denge arayışlarını altüst etti. Trump,<span class="Apple-converted-space">  </span>İran, Suriye, Suriye’deki İran varlığı, DEAŞ, İsrail’in geleceği ve güvenliği konusunda onlarca şey söylemişken, aksi yönde bir açıklama yaparak Suriye’den çekileceklerini dünyaya ilan etmesi, başta kendi kabinesi olmak üzere Pentagon, İsrail, Fransa, Suudi Arabistan ve Suriye’deki PKK uzantılı terör örgütlerinin yoğun eleştiri bombardımanına hedef olmuştur. Savunma Bakanı James Mattis ve ABD’nin DEAŞ ile Mücadele Koalisyonu özel temsilcisi Brett Mcgurk görevlerinden ayrılarak Trump’ı protesto ettiler.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Trump’ın Suriye’den çekilme kararını kabinesine, güvenlik ekibine ve müttefiklerine danışmadan alması ve bu konuda kabineyi dahi bilgilendirmemesi ama bu çekilme hakkında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı bilgilendirerek istişare etmesi, Washington’da büyük bir politik krizin patlamasına neden olmuştur. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bir başka deyişle Trump, kendi kabinesi ve Pentagon ile yapması geren istişareyi, Türkiye’nin cumhurbaşkanı ile yapmıştı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, karardan günler önce Washington’da daha hiç kimsenin haberinin olmadığı bir bilgiye sahip olmuştu. Amerikan medyası hem Suriye’den çekilme kararına şaşırmıştı hem de Trump’ın yakın bir geçmişte arasının pek de iyi olmadığı Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birden ABD’nin en mahrem sırlarını paylaşabildiği bir dostluk başlatmasına şaşırmıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sadece Washington’dakiler değil, aynı zamanda Pekin ve Moskova yönetimleri de bu gelişmeye şaşırmışlardı. Ayrıntılar, iki liderin karardan günler önce yapmış oldukları telefon görüşmesinde saklıydı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu ayrıntıları Associated Press haber ajansından Suzan Frazer kamuoyuna yansıttı. Frazer’ın görüştüğü yetkililerden aldığı bilgiler ışığında telefon görüşmesi öncesinde Amerikalı yetkililer, Pompeo, Mattis ve ulusal güvenlik ekibinin diğer üyelerinin Trump’a, Erdoğan’dan Fırat’ın doğusuna yapılacak operasyon kararından geri adım atmasını da içeren konuşma başlıklarını içeren bir liste hazırlayıp verdiler. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak daha önce böyle bir tavsiyeyi kabul eden ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Suriye’deki YPG/PYD militanlarına saldırmamak ve ABD askerlerini riske atmamak konusunda ikna edeceği senaryoyu göz ardı eden Trump, bunun yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanında yer aldı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>“Türkiye, DEAŞ Militanlarıyla Başa Çıkabilir”</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump ile telefon görüşmesinde ABD askerlerinin Suriye’de bulunmasının tek sebebinin DEAŞ’ı yenmek ve terör örgütünün %99’unun mağlup olduğunu hatırlatarak Trump’a<span class="Apple-converted-space">  </span>“Neden hâlâ oradasın?” diye sordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’a, Türkiye’nin kalan DEAŞ militanlarıyla başa çıkabileceğini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan hattayken Trump, Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’a, Türk Cumhurbaşkanının söylediği şey doğruysa Amerikan birliklerinin neden Suriye’de kaldığını sordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bolton da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değerlendirmelerine katılmak zorunda kaldı. Telefon görüşmesini sonlandırırken Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, ABD’nin Suriye’den çekileceğini söyledi ancak ayrıntı vermedi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Gazeteci Suzan Frazer’ın yukarıda anlattığı bu olayın gerçek olup olmadığı resmi makamlardan teyide muhtaç bir konu. Bu konuyla ilgili gerçekleri büyük ihtimalle gelecekte ya Trump’ın ya da Erdoğan’ın yazdıkları anılarında okuyacağız.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Perşembe’nin Gelişi Çarşamba’dan Belli</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Trump, ABD’de ara seçimleri atlattıktan sonra dış politikada biraz daha rahat adımlar atmaya başladı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Seçim öncesi tamamıyla Amerikan kamuoyunda oy kaygısıyla Türkiye’ye karşı takip ettiği sert söylemi bıraktı. Son G-20 zirvesi, Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bahar döneminin görülmesi açısından önemli bir zemin sundu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İki ülkenin dışişleri bakanlarının sık sık görüşmesi, PKK terör örgütünün lider kadrosunun başlarına ödül konması, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in geri çekilme kararı verilmeden günler önce Türkiye’yi ziyaret etmesi ve iki liderin sık sık telefonla görüşmesi.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Daha önemlisi geri çekilme kararından birkaç gün önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye, Patriot füzelerinin satışını onaylaması aslında Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir sürecin de başladığının göstergesiydi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Patriot füzelerinin satışı ile ilgili olarak Türk basınına konuşan bir Amerikan Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, bu satışın ABD’nin dış politikası ve ulusal güvenliğine de katkıda bulunacağını söyleyerek Türkiye, hava ve füze savunma yeteneğini geliştirmek, toprak bütünlüğünü savunmak ve bölgesel tehditleri önlemek için Patriot füzelerini kullanacağını ifade ediyordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ayrıca önerilen satışın Türk ordusunun, düşmanca saldırılara karşı korunma ve Türkiye’nin sınırları içinde bulunan NATO müttefiklerini koruma amaçlı savunma yeteneklerini artıracağının da altını çizmekteydi. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>İran’a Operasyon Başlıyor mu?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Trump’ın Suriye’den çekilme kararı İran konusunda da soru işaretlerine neden oldu. Özellikle, İsrail ve Suudi Arabistan’ın heyecanla beklediği ve takip ettiği İran meselesinde Trump’ın bu beklenmedik kararı, büyük hayal kırıklığı yarattı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Zira başta Suriye olmak üzere, Lübnan, Irak ve Yemen’de İran’ın etkisi bölgedeki yerel Şii unsurlar, Hizbullah ve Kudüs Gücü gibi İran’ın paramiliter örgütleri üzerinden oldukça güçlü bir şekilde hissediliyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bunlar ortadan kaldırılmadan ABD’nin sadece DEAŞ’ı ortadan kaldırarak Suriye’deki misyonunun tamamlanamayacağını söylüyorlar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Kaldı ki DEAŞ’ın ABD’nin bir projesi olduğu konusundaki inanç da bir hayli yaygın. ABD’nin Suriye’deki “müttefiki” olan PYD-YPG terör örgütü daha şimdiden ABD’nin kendilerini sattığı konusunda Trump’a kızgınlar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Şimdi sorulması gereken soru şu: ABD gerçekten Suriye’den çekiliyor mu yoksa bu çekilmeyi İran için yeni bir stratejik taktik olarak mı kullanıyor? İran, yakın geçmişte ABD’yi uyararak İran’a karşı bir saldırı yapılması halinde İsrail’i, bölgedeki ABD’nin müttefiklerini ve Amerikan üslerini vuracağını söylemişti. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Birdenbire ABD’nin Patriot füzelerinin Türkiye’ye satışına onay vermesi ve bu kararla Amerikan ulusal güvenliğinin ve Türkiye’nin güvenliğinin güçlendirileceğinin altı özenle çizilmesi bir değerlendirmeden öte sanki bir mesaj anlamı taşıdığı düşünülebilir. Türkiye, ABD’nin müttefiki, NATO üyesi, topraklarında Amerikan üsleri ve Kürecik’te, radar istasyonunu barındırıyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD’nin başından beri İran’a karşı yapılacak bir operasyonun Türkiye’den yönetilmesini istediği düşünüldüğünde ister istemez Türkiye de İran’ın hedefi haline geliyor. Bir başka deyişle Trump yönetimi, Türkiye’nin Rus S-400 füzelerini almasını önlemek amacıyla değil, İran’a karşı başlatacağı yen süreçte hedef haline gelecek olan Türkiye’yi ve kendisini İran füzelerine karşı korumak için harekete geçti.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu, en kötü senaryo olarak önümüzde duruyor. Daha iyi senaryo ise İran’ın, Türkiye ile son dönemde gelişen ilişkileri. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tam da Trump’ın çekilme kararını açıklama arifesinde Ankara’yı ziyaret etti. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ankara’da oldukça sıcak karşılanan İran heyetine Cumhurbaşkanı Erdoğan, Farsça şiirler okuyarak büyük bir jest yaptı. Ankara, neredeyse bütün ülkeler tarafından terk edilmiş İran’ı adeta bağrına bastı. Yine acaba dedirtecek birtakım fikirler akıllarda dolaşmaya başladı: </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Acaba İran ile ABD gizlice görüşüyorlar mı? Acaba Türkiye, İran ile ABD arasında bir arabuluculuk misyonu mu üstlendi? Böyle bir süreç Trump yönetiminde ABD açısından sürpriz olmayacaktır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Zira Trump’ın işadamı olması ve iş dünyasından gelmesi nedeniyle pazarlık ve müzakere gibi konular, onun en iyi bildiği şeyler. Kuzey Kore örneği ortada. Dolaysıyla, Trump’ın dediği gibi her zaman bir pazarlık olanağı vardır. Bunun destekleyecek haber de çekilme kararının açıklanmasından birkaç gün sonra haberlere yansıyan ABD ile İran, Londra’da gizlice görüşüyorlar bilgisiydi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Her ne kadar taraflar, bunu hemen yalanlasa da ki zaten işin kanununa göre,<span class="Apple-converted-space">  </span>gizli bir görüşme her zaman yalanlanır, asla ifşa edilmez. Bu noktada önümüzdeki günlerde daha net bir tablonun ortaya çıkacağından kuşku yoktur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Batı Asya’nın Yeniden Dizaynı </b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD’nin bölgedeki tek probleminin İran olup olmadığı konusu da son günlerde tekrar tartışılmaya başlandı. ABD’nin İran’ın ötesinde Batı Asya’yı yeniden dizayn etme gibi büyük hayalleri var. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu bağlamda İran, ABD’nin ilk adımı olacak, ardından Afganistan gelecek. Afganistan’da yeni bir döneme hazırlanan ABD, Taliban ile gizlice görüşüyor, ayrıca Suriye’de yakalanan DEAŞ militanları da eğitilerek Afganistan’a gönderiliyor. Afganistan’da yeni bir askeri güç oluşturuluyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hâlihazırda, Suriye’de Kürtlerden 8 bin kişilik bir peşmerge gücü oluşturan ABD, bu gücü Irak’taki peşmerge gücü ile birleştirmeyi düşünüyor. PYD-YPG militanlarını da bu gücün içine katarak meşrulaştırma hedefi var. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Şu an Irak’ta yaklaşık 150 ila 200 bin arasında bir peşmerge gücünün olduğu düşünülüyor. Bu bölge için muazzam bir silahlı güç anlamına geliyor. İyi eğitilmiş bu unsurlarla ABD, bölgede hakimiyetini daha da pekiştirecektir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Trump’ın öncelikli amacı aslında İran değil. İran’ı, İsrail nedeniyle gündemine almış durumda. Trump’ın esas hedefi Asya-Pasifik bölgesi ve özellikle Çin. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Dolayısıyla Trump yönetiminin baştan aşağı bütün dış politika çabası, amacı ve hedefi, Çin’i çevrelemek, Çin’i frenlemek ve Çin’i yavaşlatmak. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Trump, Çin’i durduramaz, durduramayacağını kendisi de biliyor; ancak Çin’i yavaşlatmak istiyor. Bu yavaşlatma sürecindeyse ABD’yi yeniden eski gücüne kavuşturmayı amaçlıyor. Özellikle Çin’in, Yeni Dünya Düzeni olarak da adlandırılan Kuşak ve Yol projesinin geçtiği güzergâhları daha zor hale getirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, Afganistan oldukça önemli bir stratejik coğrafya. ABD burada kontrolü ele alıp oluşturacağı güçle hem Rusya’ya hem de Çin’e meydan okuyacak. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Çin’in Suriye Politikası </b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Çin’in Suriye politikası diğer ülkelere göre oldukça farklı. Kısaca Çin, Suriye’nin geleceğine Suriyeliler karar vermelidir şeklinde diplomatik bir söylem benimsiyor. Suriyeliler, Esad’la devam derlerse Çin için sorun yok. Suriye halkı, Esad’ı değiştirirse yeni yönetimle de Çin çalışabilir. Çin için önemli olan Suriye’nin stratejik konumu yani Doğu Akdeniz’de işgal ettiği yer. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Çin, Suriye meselesinde askeri ya da politik bir duruş sergilemiyor. Bu zaten Çin’in geleneksel uluslararası duruşuna aykırı bir durum; ancak Birleşmiş Milletler’de, Rusya’yla birlikte hareket etmeye özen gösteriyor. Çin’in Suriye’ye bakışı tamamıyla ekonomik temelli. Çin, özellikle savaş sonrası Suriye’nin yeniden yapılandırılmasında rol üstlenmek istiyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu bağlamda, özellikle altyapı, yeniden inşa gibi projeleri şimdiden hazırlamış durumda ve Suriye’yi yeniden ayağa kaldıracağı konusunda söylemi var.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu durum en son Ağustos ayında Çin’in Şam büyükelçisinin, Suriye yönetimine yazdığı mektupta da bir kez daha teyit edilmiştir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Çin için Suriye’nin limanları oldukça hayati öneme sahip. Özellikle Doğu Akdeniz’de stratejik bir konumu olan Suriye’nin limanlarında Çin’in faaliyet göstermesi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi açısından da oldukça önemli; hatta hâlihazırda bölgede zaten birçok ülkeyle özel anlaşmaları olan Çin, Suriye limanlarını da bu zincire katarak bölgede büyük bir deniz gücü olmak istemektedir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Suriye’nin askeri ve siyasi meselelerinde Rusya’nın oynadığı rolü, Çin önemsemektedir. Rusya’nın varlığı aslında Çin için Suriye’de büyük bir güvence ve sigorta olmaktadır.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Suriye’nin Çin için bir başka önemi de DEAŞ ve öteki İslami grupların içindeki Uygur savaşçılardır. Suriye’deki Uygur savaşçılarının amacı, Esad’ı devirmekten çok gerçek bir savaş deneyimi edinmek. Bu savaşçıların şu günlerde ABD tarafından, Afganistan’a taşındığı iddia ediliyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Pekin yönetimi işte bu savaş deneyimi edinen Uyurlardan oldukça endişe duyuyor. Suriye’deki savaşı, Çin’e taşıyacaklarından korkuyor. Son günlerde Eğitim Kampı adını verdiği kamplarda Uygur halkına “radikal İslam’ın” zararları anlatılarak iyi bir komünist vatandaş olmaları konusunda telkinlerde bulunularak Uygur toplumunu, bir şekilde Çin’e dönebilen Uygur savaşçılarından uzak tutmayı amaçlıyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Rusya’nın Pozisyonu</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Rusya, Suriye’de nispeten sessiz durmaktandır. Zira ABD, ekonomik zayıflığın Rusya’nın zaaf noktasını oluşturduğunu bilmektedir. Rusya’nın bir üretim ekonomisine sahip olmaması, sadece doğal gaz, petrol ve biraz da silah satışından kazandığı bir geliri var. Bütün bu gelirler daraldığında veya kısıtlandığında ise Rusya’nın bir başka geliri yok. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Dolayısıyla Rusya’nın, Suriye’de bir yeniden yapılandırma sürecini sürdürebilecek bir ekonomik gücü yok. ABD, başta nükleer silahlanmanın önünde duran ve geçmişte bizzat kendisinin Ruslar ile imzaladığı birtakım uluslararası anlaşmalardan birer birer çekilmeye başladı. Böylelikle yeniden bir silahlanma sürecine girmeye hazırlanıyor. Uzay çalışmalarına hız verdi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Tarih tekerrürden ibarettir. 1980’lerde de ABD, uzay çalışmalarına hız vererek Yıldız Savaşları projesini başlatmış bu, Sovyetler Birliği’ne karşı açık bir meydan okuma olmuştur. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sovyetler Birliği ise bu programa karşılık kendi programını başlatma adına oldukça zorlanmış, zira o dönemde Sovyetler Birliği büyük bir ekonomik krizle boğuşmakta, bir taraftan Afganistan’ın işgali, bir taraftan da ABD’nin Yıldız Savaşları projesine cevap verme çabası nihayetinde Sovyet ekonomisinin iflas etmesine neden olmuş ve Sovyetler Birliği dağılmıştır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Çeçen Liderin Türkiye Ziyareti</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bugün de ABD, aynı stratejiyi Rusya’ya karşı uygulamaktadır. Hızla silahlanarak Rusya’yı da aynı silahlanma ve uzay yarışına sokarak Rusya’nın zaten zayıf olan ekonomisini tamamen çökerterek Rusya’yı bir şekilde Batıya bağımlı, en azından kendi bölgesine çekilen bölgesel bir ülke haline getirmeyi amaçlamaktadır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD, Rusya’ya karşı sadece ekonomi silahın kullanmakla kalmıyor, başta Ukrayna, Kırım, Gürcistan ve Çeçen savaşçıları kartını masaya sürüyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Suriye’de tasfiye edilen DEAŞ militanları içerisinde Çeçen savaşçılar da bulunuyor. Bunların Afganistan’a geçtiği bilgisi de kamuoyunda dolaşıyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Buradan Kafkaslara; hatta Ramzan Kadirov yönetimine karşı bir hamle yapılabileceği konusunda senaryolar üretiliyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız İstanbul’a gelen Çeçen lider Ramzan Kadirov, Eyüp Sultan Türbesi’ni ve İsmail Ağa Cemaati’nin şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu’nu (Mahmut Efendi) ziyaret etti. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Hiçbir resmi sıfat taşımayan, tamamıyla İstanbul’a özel bir ziyaret olsa da Ramzan Kadirov’un Türkiye’nin, Kafkaslarda olası yeni gelişmeler için pozisyonu konusunda bir nabız yoklaması yapmış olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-denge-arayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD Orta Doğu’da Kime Hizmet Ediyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abd-orta-doguda-kime-hizmet-ediyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abd-orta-doguda-kime-hizmet-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Arslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 21:25:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2601</guid>

					<description><![CDATA[Farklı dinî ve etnik unsurlarıyla kültürel çeşitliliğini öne çıkaran ABD’nin, ‘özellikle İsrail yanlısı politikalar izliyor olması’, bir araştırma problemi olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir eğilimin nedenlerinin incelenmesi Orta Doğu’da politik dengelerin neden İsrail lehine dikte edildiğini çözmekte yardımcı olabilecektir. 1. Giriş ABD başta olmak üzere Batı dünyası, kurulduğu tarih olan 14 Mayıs 1948’den bu yana İsrail’e sempati ile yaklaşmış ve onu, Orta Doğu’nun ‘olmazsa olmaz’ bir unsuru olarak görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılması sonrası Orta Doğu coğrafyasına enjekte edilen Yahudiler ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletleştirilen İsrail’in, başta ABD olmak üzere Batı için anlamının sorgulanması, mevcut İsrail sempatisinin anlaşılmasına ve uluslararası politik konjonktürün İsrail merkezli sorunlarına ışık tutabilecektir. İsrail, Filistin’e Aliyah’ların (Yahudi göçünün) başlaması ile birlikte, Filistinlilere yönelik baskı ve izolasyon politikası paralelinde tedrici olarak coğrafi genişlemesini sürdürmüş ve Filistin’de, ‘Yahudileştirilmiş’ alanlar yaratmaya çalışmıştır. Öte yandan dünyanın jandarması rolünü yürütme iddiasında olan ABD; tüm ilahi dinlerin ortak değeri olan Kudüs’ü ‘Yahudileştirmek’ amacını gizlemeyen İsrail’e, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ‘koşulsuz’ hamilik yapmaktadır. Bu çerçevede, farklı dinî ve etnik unsurlarıyla kültürel çeşitliliğini öne çıkaran ABD’nin, ‘özellikle İsrail yanlısı politikalar izliyor olması’, bir araştırma problemi olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir eğilimin nedenlerinin incelenmesi Orta Doğu’da politik dengelerin neden İsrail lehine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Farklı dinî ve etnik unsurlarıyla kültürel çeşitliliğini öne çıkaran ABD’nin, ‘özellikle İsrail yanlısı politikalar izliyor olması’, bir araştırma problemi olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir eğilimin nedenlerinin incelenmesi Orta Doğu’da politik dengelerin neden İsrail lehine dikte edildiğini çözmekte yardımcı olabilecektir.</strong></p>
<p><strong>1. Giriş</strong></p>
<p>ABD başta olmak üzere Batı dünyası, kurulduğu tarih olan 14 Mayıs 1948’den bu yana İsrail’e sempati ile yaklaşmış ve onu, Orta Doğu’nun ‘olmazsa olmaz’ bir unsuru olarak görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılması sonrası Orta Doğu coğrafyasına enjekte edilen Yahudiler ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletleştirilen İsrail’in, başta ABD olmak üzere Batı için anlamının sorgulanması, mevcut İsrail sempatisinin anlaşılmasına ve uluslararası politik konjonktürün İsrail merkezli sorunlarına ışık tutabilecektir.</p>
<p>İsrail, Filistin’e Aliyah’ların (Yahudi göçünün) başlaması ile birlikte, Filistinlilere yönelik baskı ve izolasyon politikası paralelinde tedrici olarak coğrafi genişlemesini sürdürmüş ve Filistin’de, ‘Yahudileştirilmiş’ alanlar yaratmaya çalışmıştır. Öte yandan dünyanın jandarması rolünü yürütme iddiasında olan ABD; tüm ilahi dinlerin ortak değeri olan Kudüs’ü ‘Yahudileştirmek’ amacını gizlemeyen İsrail’e, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ‘koşulsuz’ hamilik yapmaktadır. Bu çerçevede, farklı dinî ve etnik unsurlarıyla kültürel çeşitliliğini öne çıkaran ABD’nin, ‘özellikle İsrail yanlısı politikalar izliyor olması’, bir araştırma problemi olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir eğilimin nedenlerinin incelenmesi Orta Doğu’da politik dengelerin neden İsrail lehine dikte edildiğini çözmekte yardımcı olabilecektir. Bu kapsamda argüman, ‘Yahudi toplumunun, kendine has özellikte ve coğrafi olarak dağınık yapıdaki bağlarını, birliktelik istikametinde yapılan örgütlenme, finans ve söylem yöntemleriyle kuvvetlendirdiği, ayrıca ABD toplumu üzerinde tahakküm edilen ‘etki’ marifetiyle İsrail’i, Orta Doğu siyasetinin vazgeçilmezi olarak koşullandırdığı’ yönündedir. İncelemede; öncelikle bir proje şeklinde kurulan İsrail’in kurulma sürecinden başlayarak İsrail’e, Batılı devletlerin, özellikle ABD’nin sağladığı destek incelenecek ve müteakiben ABD kamuoyu ile siyasetçilerini İsrail’e destek vermeye iten farklı yönler tartışılacaktır.</p>
<p><strong>2. Proje Devlet ve Batı Desteği</strong></p>
<p>Tarihte Yahudi kimliğiyle öne çıkmamış, ancak siyasi tarihe yön vermiş kişilikler sıralandığında; Almanların meşhur Başbakanı Otto von Bismarck, İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli, ABD Başkanı John F. Kennedy gibi isimler şaşkınlık yaratacaktır. Çiftçilik ve askerlik ile ilgilenmeyen ancak ticaret, finans, sanat ve bilimle Avrupa iktisadî ve fikrî aydınlanmasına katkıda bulunmuş Yahudiler, ilk defa 1789 Fransız İhtilali’nde uluslararası siyasette ön plana çıkmayı başarmıştır. İhtilal sonrasında Napolyon tarafından (1799) Asya ve Afrika Yahudilerinin, Filistin’e davet edildiği rivayetleri bir yana, bu dönemde Yahudiler, Fransa’da eşit vatandaşlık hakkını elde etmiştir. Britanya’da da benzer hakları elde eden Yahudilerin sosyal statüleri Birinci Dünya Savaşı sonrasında sorgulanmış, özellikle Orta Avrupa’yı terk etmek zorunda kalmışlar, İkinci Dünya Harbi ile birlikte de Filistin ve ABD’ye göç etmeye başlamışlardır. Britanya’nın, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve esnasında Arap toplumları küstürmemek adına Filistin’e yapılan ‘Aliyah’ları, yani göçleri kısıtlaması, ABD’yi cazip bir göç hedefi haline getirmiştir. Öte yandan ABD’ye ilk Yahudi göçünün başlaması ve ABD’de özellikle Hıristiyanlar arasında sempati toplaması, 1800’lü yılların ortasına uzanmaktadır.</p>
<p>Dönemin Amerikası’nda, Profesör George Bush tarafından benimsenen ‘Presbiteryen’ öğreti kısa sürede dindar Hıristiyanları etkilemiştir. 16. yüzyılda Abraham ben Hananiah Yagel (1553-1624) tarafından İtalya’da yazılan ve Bush tarafından 1844 yılında basılan The Valley of Vision isimli kitap, Yahudilerin, Hıristiyanlık çerisindeki konumunu güçlendirmiş, kısa sürede bir milyon civarında satışa ulaşmış ve kamuoyunda Yahudi algısı değişmiştir. ABD’nin henüz aydınlanma aşaması sayılabilecek bu döneminde, dindar kitleyi etkilemeyi başaran yayımla birlikte, özellikle Bush tarafından; “dağınık Yahudilerin birbirini ardına yüzlerini Siyon’a dönmesi… atalarının topraklarının yolunu bulması…” salık verilmiş ve bu durumun, “sadece Yahudilere değil, tüm insanlığa faydalı olacağı, böylece insanoğlu ile Tanrı arasında bir irtibat kurulacağı” zikredilmiştir. Protestanlığın izlerini taşıyan ve Eski Ahit’e inanan söz konusu Evangelist görüşün çatısını; Yahudilerin ‘vaat edilmiş’ topraklara dönmesi, ‘Evangelist’ olmaları, ‘Mesih’in yeryüzüne gelmesiyle birlikte çıkacak ‘Armageddon’ Savaşı’nı ve sonuçta ‘Apocalypse’ yani kıyamet oluşturmaktadır. Dolayısıyla daha sonra iki torunu ABD Başkanı olacak Bush’un, ABD’de yaygınlaştırdığı görüş Protestanlığı, Yahudiliğe yaklaştırmış ve 1800’lü yıllardan itibaren Yahudilerin, ABD’de sempati ile karşılanmasına neden olmuştur.</p>
<p>ABD’deki gelişmelere paralel olarak Avrupa’da, özellikle de Britanya’da, Yahudilere ‘yuva’ bulma arayışı yoğunlaşmış ve Filistin toprakları mercek altına alınmıştır. Söz konusu dönemde zengin Yahudi aileler ile Yahudi siyasilerin dağınık konumlarına çeki düzen verilmesi ihtiyacını Siyon için gerekli gören Theodore Herzl, 1897 yılında Yahudi Devleti kurulması fikrini ortaya atmakla kalmayıp, ‘Siyonist Kongreleri’ serisini organize etmiş, Siyonist Teşkilatı ve Yahudi Fonu tesis edilmiştir.</p>
<p>Theodore Herzl’in, Osmanlı borçlarına karşılık Filistin’den toprak talebine yönelik girişimleri sonuçsuz kalmasına rağmen, 1917 Balfour Deklarasyonu neticesinde Filistin’e, Yahudi göçlerinin önü açılmıştır. Avrupa bir yandan kendileri açısından sorun olan Yahudileri, hem de Yahudilerin kendi isteğiyle Filistin’e gönderirken diğer yandan Birinci Dünya Savaşı sonrasının Orta Doğu düzenini kurgulamışlardır. İki Dünya Savaşı arasında Yahudi karşıtlığının artması ve paralelinde Siyonist Teşkilatı’nın, Yahudi göçünü teşvik etmesiyle Filistin’e, Yahudi nüfusunun aktarılması hızlanmıştır. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde ve esnasında söz konusu göç engellenmiş, ancak savaş sonrası İngiliz ve Amerikan ordusunda görev alan Yahudiler, İsrail’in kurulmasına yönelik süreci hızlandırmıştır. Ayrıca ABD’de, Dünya Savaşı sonrası genişleyen ekonomik aktivitelerden faydalanan Yahudi toplumu; bir yandan sermaye birikimini hızlandırmış, diğer taraftan teşkilatlı nüfuz faaliyetlerini artırmıştır.</p>
<p><strong>3. ABD’de ‘Vazgeçilmez İsrail’ Algısının Nedenleri</strong></p>
<p>Yahudilik ve sonrasında İsrail Devleti’nin, Amerikan algısında vazgeçilmezliğini irdelemek için politik, askerî, ekonomik ve son olarak kültürel boyutların sırasıyla ele alınması gerekmektedir. Bu başlıklar altında, özellikle politika bağlamında ‘Amerikan reel-politiği’, yani Amerikan çıkarları ön plana çıkmaktadır. İsrail bu noktada ABD’nin, Orta Doğu ve enerji çıkarları alanında Amerikalı siyasilere önemini hatırlatmaktadır. Bu kapsamda Orta Doğu’da; rantiyer ekonomiler üzerinde yükselen totaliter rejimlerin kontrol edilmesi için İsrail ya caydırıcı bir güç ya da tehdit söyleminin bir parçasıdır. Diğer bir ifadeyle ABD; Saddam dönemi Irak’ını, Esed dönemi Suriyesi’ni ve İslam Devrimi sonrası İran’ını, Orta Doğu’da pasifleştirmek için İsrail’in varlığından faydalanabilmiştir. İsrail’in 1980’li yıllardan itibaren Irak ve Suriye’ye yönelik istihbarat ve hava kuvvetleri operasyonları böyle bir çıkarıma örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Öte yandan Körfez ülkeleri dâhil Arap dünyası, İsrail’e yönelik söylemlerle popüler destek arayışına girmiş, İran örneğinde de görüldüğü gibi, İsrail’i dengelemek adına ABD’nin desteğini sağlama arayışı içinde olmuştur. Böylece ‘dolaylı denge’ olarak adlandırılabilecek bir Orta Doğu siyaseti ön plana çıkmıştır. ABD sonuçta, bir yandan İsrail marifetiyle bölge dinamiklerinin ipini elinde tutarken, Arap dünyasına hem silah satışı yapmış hem de Arapların talebiyle Orta Doğu’da askerî varlık bulundurmuştur.</p>
<p>Zengin Arap devletlerine garantiler sağlayan ABD, her şeye rağmen İsrail’e askerî anlamda hibe ve yardım yoluyla öncelik vermiş, gerektiğinde önleyici askerî manevralarla koruma altına almıştır. Nihayetinde İsrail, ABD için Orta Doğu’da bir mazeret olurken, aynı zamanda bir araç olmuştur. Örnek vermek gerekirse 1967 Savaşı’nda İsrail’e verilen askerî teçhizat, İsrail’i, Arap ülkelerine karşı üstün kılmıştır. Sovyet etkisindeki Mısır ve Suriye’ye karşı İsrail topraklarını genişletmiş ve ABD etkisinin artmasına zemin hazırlamıştır. ABD’nin bahse konu İsrail merkezli politik ve askerî önceliklerinin 11 Eylül saldırılarından sonra çarpan etkisi dâhilinde arttığı iddia edilebilir. Oğul Bush’un, ‘Küresel Terörle Savaş’ sloganıyla başlattığı ve İslam’ı merkeze alan terör algısı ile keskinleşen önyargılar, İslam karşıtlığını ön plana çıkartmıştır. Öte yandan ABD’nin abartılı Irak ve Afganistan ‘maceraları’ neticesinde Amerikan askerî kayıpları önyargıları keskinleştirmiş ve Orta Doğu politikasında, Müslüman olmayana sarılma stratejisini, PKK ve İsrail özelinde güçlendirmiştir.</p>
<p>Bu çerçevede Orta Doğu politikası, İslam’a karşı PKK bünyesinde Marksistler, İsrail ile Yahudiler üzerine bina edilmiştir. Söz konusu tercih PKK’ya, Irak kuzeyinden kamyonlar dolusu askerî ekipman şeklinde kendini gösterirken İsrail’e doğrudan askerî yardım ve hibe şeklinde vücut bulmuştur. Bu tercihin en son örneği, Türkiye’nin ortak olduğu ancak Türkiye’ye verilmemesi için gayretlerin olduğu F-35 savaş uçağı projesinde, İsrail’e ilk teslimatın, hem de ABD’nin finansal desteğiyle yapılması ve Suriye’ye karşı sahada ilk defa muharip görevde kullanılmasıdır. Ayrıca kimyasal silah kullanılması sonrası Suriye’ye hava ve füze harekâtı düzenleyen ABD önderliğindeki koalisyon; Kızıl Deniz, Basra Körfezi ve Akdeniz doğusundan fırlattıkları 103 akıllı füzeyle kimyasal silah kapasitesi yanında İsrail hudutlarına paralellik arz edecek askerî hedefleri vurmuş ve İsrail’in güvenliğini pekiştirmiştir. Sonuçta ABD, İsrail’in askerî anlamda hamisi olduğunu göstermiştir.</p>
<p>ABD-İsrail sarkacının karşılıklı etkileşiminde ABD odaklı çıkar muhasebesinin bir yönü belki de en dikkat çekici olanı ekonomik ve ticari faaliyetlerdir. Ancak ABD ekonomisinin ve ticaretinde Yahudi asıllı Amerikalıların pozisyonu dikkate alındığında ABD’nin, Orta Doğu’da İsrail odaklı ekonomik girişimlerinin aslında Yahudi asıllı Amerikalılarla özdeşleştirilmesi mümkün görünmektedir. Örnek vermek gerekirse ABD petrol endüstrisini elinde bulunduran petrol şirketlerinin çoğunluğu, Yahudi ailelerine aittir. Dolayısıyla Rockefeller ailesine ait olan Standard Oil Company isimli petrol şirketinin, anti tröst yasalar nedeniyle bölünmesi neticesinde ‘yedi kız kardeş’ olarak ortaya çıkan petrol firmalarının Orta Doğu’da serbestçe faaliyet göstermesi, Amerikan çıkarını teşkil etmektedir. Yani ‘güçlü’ bir İsrail, Yahudi Amerikalıların güvenebileceği bir liman olarak Orta Doğu’da, Yahudi Amerikalıların çıkarlarını koruyabilecektir. Suriye’de ABD askerî varlığının okunmasında söz konusu vurgu açıkça kendini hissettirmektedir. Genie Enerji Şirketi’nin, İsrail’in işgal ettiği Suriye’ye ait Golan Tepelerinde 2015 yılında zengin petrol yatakları bulması sonrası ABD’nin, hem Akdeniz’in doğusunda hem de kanıtlanmış petrol rezervlerinin olduğu Deyr Ez Zor’da askerî varlık bulundurmasının nedeni daha iyi anlaşılmaktadır. Öte yandan Genie isimli şirketin Yahudi olan Jonas, Rothschild ve Murdoch ailelerinin girişimi olduğu dikkate alınmalıdır. Sonuçta Amerikalı Yahudi aile şirketlerinin çıkarları, Orta Doğu’daki Amerikan çıkarları olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu Yahudi ailelerin İsrail’le bağlantısı da Amerikan çıkarlarının politik yönünü İsrail paydasına eşitlemektedir.</p>
<p>Politik çıkarlarla bağlantılı olan bir diğer husus, ekonomik ve finansal bağıttır. ABD’nin ekonomisini yöneten firmalar ile finans kuruluşlarında Yahudi izi rahatlıkla gözlemlenebilir. Finans alanında Goldman Sachs, Paul Warburg ve Charles E. Merill örneğinde olduğu gibi Alman kökenli Yahudi ailelerin ön plana çıktığı görülmektedir. Yahudi lobisinin değişmez taşları olan finans şirketlerinin İsrail ile ilgili ekonomik değerlendirmelerinin İsrail lehine (2018 için A+) olduğu dikkate alındığında, İsrail’in özel bir konuma oturtulduğu anlaşılmaktadır. ABD’nin İsrail’e yapmış olduğu hibe yardımı, İsrail Devleti’nin kuruluşundan bu yana 135 milyar ABD Dolarına yaklaşmış; 2019 yılı için 3,8 milyar ABD Doları askerî maksatlı finansal yardım öngörülürken, Yahudi göçmenlerin iskânına yönelik 5,5 milyar ABD Doları hibede bulunulması planlanmıştır. ABD’nin böyle bir strateji izlemesine İsrail’i, Orta Doğu’da güçlü tutma isteği yanında; ABD eski Merkez Başkanı Janet Yellen, mevcut Merkez Bankası Başkanı Jerome H. Powell ve ABD Hazine Bakanı Steven Terner Mnuchin gibi Yahudi asıllı Amerikalıların etkin olduğu ve İsrail’i özel bir konuma oturtmuş oldukları söylenebilir.</p>
<p>Son olarak ABD’nin İsrail tercihinde kültürel boyut; politik, askerî ve ekonomik tercihleri doğrudan etkileyen özelliğe sahiptir. Aslında kültürel boyut, diğer alanlarda girişimleri başlatan veya hızlandıran bir özellik göstermektedir. Kültürel alamda İsrail korumacılığına yol açan konu, Yahudi lobisinin ustalıkla yürüttüğü ‘ikna ve benimsetme’ stratejisinden kaynaklanmaktadır. Böyle bir stratejinin doğal aracı ‘Holywood Etkisi’ olup, bu sayede sadece Amerikan değil, aynı zamanda dünya kamuoyuna Yahudi ve İsrail sempatisi enjekte edilebilmektedir.</p>
<p>‘Holokost’ argümanıyla onlarca yıldan bu yana inşa edilen Yahudi sempatisi, film ve reklâm sektörünün Yahudi kökenli şirketleri, sermayedarları ve sanatçılarıyla zihinleri etkilemiştir. Zihinler de fakirlik içindeki Afrika’ya 2019 yılı için toplamda 200 milyon ABD Doları yardıma karşılık, kredi derecelendirme kuruluşlarından A+ ve pozitif görünüm notu alan İsrail’e milyarlarca dolar hibe edilmesini normal karşılamaktadır.</p>
<p>Kültürel alanda pro-aktif olmayı tercih eden Yahudi lobiciliğinin konumu, İsrail sempatisinde özellikle önemlidir. ABD genelinde örgütlenmiş 37 Yahudi çatı örgütü; farklı sosyal sorumluluk projeleri kapsamında aktif olarak faaliyet yürütmektedir. Bu kapsamda ABD’de ciddi bütçesi olan ‘Yahudi Fonu’, farklı eyaletlerin Yahudi Fonlarına destek olurken, eyaletlerin bağışlarını da kabul edebilmektedir. Yahudi örgütlenmelerden, özellikle ‘Jewish National Fund for Prosperity of Israel – İsrail’in Refahı İçin Yahudi Millî Fonu’, İsrail’e yapılan yardımlara yönelik kampanyalar düzenlemekte ve hatırı sayılır bağışlar toplamaktadır. Yapılan yardımların, ‘tüm etnik azınlıklara ve ihtiyaç sahiplerine’ yapıldığı söylemiyle sadece zengin Yahudi Amerikalıların değil, toplumun geniş bir yelpazesinden bağışlar toplayan dernekler, aynı zamanda İsrail ve Yahudi inancının tanıtılması ve benimsenmesini sağlamaktadır.</p>
<p>Halen ABD’de yaşayan yedi milyon Yahudi’nin ekonomik gücü dikkate alındığında, Yahudi örgütlenmesinin siyasi ve ekonomik anlamda ne kadar etkili olabileceği anlaşılabilecektir. Örneğin, nüfusunun %8,9’unu Yahudi olan New York’un, ticaret ve siyaset alanında öne çıkan konumu, ulaşılan maddî gücün; bir yandan ABD’de yaşayan Yahudilerin ‘Yahudilik bilincinin korunması’, diğer yandan ‘İsrail’e aktarılması’ suretiyle tinsel bir amaca yönetilmesini mümkün hale gelmektedir.</p>
<p>Doğal olarak, örgütlenme ve mali olanaklara sahip Yahudi cemaatinin, ‘Love Both Countries – İki Ülkeyi [de] Sev’ sloganıyla ABD’nin kalbinde nüfuz tesis edebileceği aşikârdır. Evangelizm’in sağladığı kolaylıklar ve ABD’nin liberal toplum yapısının da etkisiyle Amerikan toplumuna uyum sağlayan Yahudiler, Amerikan idealizmini yansıtan ‘demokrasi’, ‘özgürlük’, ‘vatanseverlik’ gibi ulvî değerlerden faydalanıp; zengin Yahudilerin kaynak ve bağışlarının yardımıyla, sinagoglar ekseninde ve hahamlar kontrolünde örgütlenme potansiyelini ön plana çıkartmıştır. ABD’de, Yahudi toplumunun küresel, ulusal ve eyalet çapındaki Yahudi Kongreleri, Yardım Kuruluşları ve dinî örgütlenmeleri Amerikan toplumunun Yahudilere karşı hoşgörü göstermesini dikte ederken, böylece Amerikan toplumunun şekillendirilmesinin de önü açılmıştır.</p>
<p><strong>4. Sonuç</strong></p>
<p>İsrail’i, ABD için ‘vazgeçilmez’ kılan hususun; öncelikle ABD’deki Yahudi lobiciliğinin ve zenginleşmiş Yahudi aileler önderliğinde örgütlenmiş Yahudi toplumunun, asırlardan bu yana hâkim olan ‘baskı altına alınmış olma psikolojisi’ ile ilintili olduğu, bu çerçevede ‘dağınıklığı giderme ve birlik olma güdüsüyle’ hareket edilmesine bağlanabilir. İki bin senelik bir dinî koşullanmışlığın sonucu olarak, Yahudilerin zenginleşmeye paralel olarak, ABD’nin kritik siyasi, askerî ekonomik ve kültürel noktalarında hüküm sürdükleri anlaşılmaktadır. Doğal olarak böyle bir nüfuz, ‘İsrail için ABD’ şeklinde stratejiyi mümkün kılmakta; Protestanlığın doğal sonucu olarak da ortak noktada buluşan Evangelist ve Yahudi inanç sistemleri birbirlerini ama özellikle İsrail’i beslemektedir. Bahse konu Yahudi etkinliği ile Protestan koşullanmışlığı ABD’yi, Orta Doğu’da, İsrail’e koşulsuz destek sağlamaya itmekte, bu doğrultuda ABD çıkarları için yapılan girişimlerin aslında ABD’deki Yahudi çıkarları için yapıldığını göstermektedir. Öte yandan ABD’deki Yahudi örgütlenmesi İsrail’i, Orta Doğu’nun vazgeçilmezi şeklinde sunmakta, ancak aslında teolojik boyutu olan bir arzunun gerçekleştirilmesine hizmet etmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abd-orta-doguda-kime-hizmet-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Economist: Başarısızlık Daha Fazla Kaos Getirebilir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/economist-basarisizlik-daha-fazla-kaos-getirebilir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/economist-basarisizlik-daha-fazla-kaos-getirebilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:03:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[ağustos 2018]]></category>
		<category><![CDATA[economist]]></category>
		<category><![CDATA[prens salman]]></category>
		<category><![CDATA[sayı 11]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Arabistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2456</guid>

					<description><![CDATA[Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin federal yapısını ders olarak çalışmasını tavsiyen eden dergi, BAE modeliyle Suudi Arabistan’ın farklı bölgelerindeki kimliklerin kendini özgürce ifade edebileceği, kendi gelenekleri içinde dini yorumlayabileceği bir düzene geçilebileceğini aktarıyor. İngiliz The Economist dergisi, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve ülkesinde başlattığı reform sürecini kapağına taşıdı. “Muhammed bin Selman’ın reformlarının başarıya ulaştığından nasıl emin olunabilecek” başlığıyla çıkan dergi, kapak konusuna, “Veliaht Prensin cesareti, Arap dünyasını daha iyi bir şekilde dönüştürebilirken, diğer yandan başarısızlık daha fazla kaosu beraberinde getirebilir” yorumuyla giriş yaptı. Suudi Arabistan’daki reformları, kadınların araba kullanmasına izin verilmesinden başlayarak anlatan Economist, reformlara karşı oluşan dirençten de söz ediyor. Kadınlara verilen iznin, Suudi bir din âlimi tarafından “ahlaksızlığa yol açacağı” savıyla şiddetle eleştirildiğini aktaran dergiye göre başka bir din âlimi “kadınların lastik değiştiremeyecek kadar yarım akıllı olduğunu” savundu. Diğer bir din âlimiyse kadınların araba kullanmasına “yumurtalıklarına zarar vereceği gerekçesiyle” karşı çıktı. “Kadınlar Suudi Arabistan’da an itibariyle arabalarını kullanabiliyor” ifadesiyle son durumu okurlarına bildiren Economist bunun, özgürleşmeye doğru bir adım olduğunu belirtiyor. Ayrıca bunu, kadınların, erkek himayesi altındaki mevcut durumunun sona ermesinin, öğrenim görmeye veya yurtdışına seyahat etmeye bizzat kadının karar verdiği günlerin izlemesi gerektiği yorumunda bulunuyor. Kadınların direksiyon başına geçiyor olmalarının, kendilerine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin federal yapısını ders olarak çalışmasını tavsiyen eden dergi, BAE modeliyle Suudi Arabistan’ın farklı bölgelerindeki kimliklerin kendini özgürce ifade edebileceği, kendi gelenekleri içinde dini yorumlayabileceği bir düzene geçilebileceğini aktarıyor.</strong></p>
<p>İngiliz The Economist dergisi, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve ülkesinde başlattığı reform sürecini kapağına taşıdı. <em>“Muhammed bin Selman’ın reformlarının başarıya ulaştığından nasıl emin olunabilecek”</em> başlığıyla çıkan dergi, kapak konusuna, “Veliaht Prensin cesareti, Arap dünyasını daha iyi bir şekilde dönüştürebilirken, diğer yandan başarısızlık daha fazla kaosu beraberinde getirebilir” yorumuyla giriş yaptı.</p>
<p>Suudi Arabistan’daki reformları, kadınların araba kullanmasına izin verilmesinden başlayarak anlatan Economist, reformlara karşı oluşan dirençten de söz ediyor. Kadınlara verilen iznin, Suudi bir din âlimi tarafından “ahlaksızlığa yol açacağı” savıyla şiddetle eleştirildiğini aktaran dergiye göre başka bir din âlimi “kadınların lastik değiştiremeyecek kadar yarım akıllı olduğunu” savundu. Diğer bir din âlimiyse kadınların araba kullanmasına “yumurtalıklarına zarar vereceği gerekçesiyle” karşı çıktı. “Kadınlar Suudi Arabistan’da an itibariyle arabalarını kullanabiliyor” ifadesiyle son durumu okurlarına bildiren Economist bunun, özgürleşmeye doğru bir adım olduğunu belirtiyor. Ayrıca bunu, kadınların, erkek himayesi altındaki mevcut durumunun sona ermesinin, öğrenim görmeye veya yurtdışına seyahat etmeye bizzat kadının karar verdiği günlerin izlemesi gerektiği yorumunda bulunuyor. Kadınların direksiyon başına geçiyor olmalarının, kendilerine baskı kuruyor gözüken dinsel yorumları ters yüz edecek “olumlu bir rüzgâr” olarak tarif eden dergiye göre, bu sosyal devrim sokaklardan değil, reform sürecini başlatan Muhammed bin Selman’ın sarayından çıktı.</p>
<p><strong>Yeni Arap Baharı Uyarısı</strong></p>
<p>Economist’in, 23-29 Haziran haftasında kapağına taşıdığı dosya habere göre, Suudi Arabistan’da 35 yıl yasak olan sinemalar artık izleyicisine kavuştu, halka açık yerlerde müzik yapılabiliyor ve sokaklarda “huzur kaçıran ahlak polisleri artık yok.” Muhammed bin Selman’ın, petrol dışı üretimi arttırmaya yönelik ekonomik reformlarının da eli kulağında olduğunu aktaran dergi, prensin sürdürdüğü değişimin içerde otoriteryenlik, dışarıya karşıysa kayıtsızlıkla yürüdüğünü kaydediyor. Prensin, reformlarla ülkesinin yapısal sorunlarının üzerine giderek, dinamik bir gence dönüştüğü çok kişilikli yapısına atıfta bulunan dergi, “Dünya, gözü pek prensin, yabani olana galip gelmesini umut etmek zorunda” diyor. İngiliz dergisine göre Suudi Arabistan, Batı’nın gözünde şerri cezalandırmaların olduğu, kadınlara kötü davranılan, terör örgütü DAEŞ’in nüvesini oluşturan cihadizm ideolojisiyle beslenen Vehhabi İslam formunu üzerinde taşıyıp korku çeken bir ülke. “Krallığın tüm zenginliğine karşın işadamları Riyad yerine Dubai’de çalışacak kadar vurdun duymaz” bilgisini veren Economist, “akran Arapların zengin, tembel ve kibirli” diye Suudilerle sık sık alay ettiklerini anlatıyor. Economist’in, Körfez’in, Arap ve İslam dünyasının merkezi olarak tarif ettiği Suudi Arabistan’da reformların başarıya ulaşması, kaos içindeki bölgede istikrar sağlayabilirken, ekonomiye de dinamizm kazandırabilir. “Daha normal bir Suudi Arabistan, İslam dünyasını modere edebilir” diyen dergi, düşen petrol fiyatlarınınsa Körfez’de kargaşa yaratabileceği, 2011 Arap Baharı gibi kalkışmaları tetikleyebileceği uyarısında bulunuyor. Suudi Arabistan’ın ürkütücü problemlerle yüz yüze olduğunu aktaran Economist, ülkenin oldukça büyük bir bütçe açığıyla boğuştuğunu bildiriyor: “Suudiler çoğunlukla keş paranın döndüğü işlerde çalışıyor. Ve ne yazık ki petrol zengini bu ülke, üretken olmayan bir ekonomiyle idame ettiriliyor.”</p>
<p>Prensin bu durumu görerek, reformlara giriştiğini aktaran Ekonomist, bu olumlu adımlarına zıt olarak Şii Husi militanlarına karşı Yemen’deki açılan savaşı ilerleterek gereksiz işlere bulaştığını savunuyor. Satırlarında, Yemenlileri hasta ve aç bırakan Hodeidah Limanı merkezli savaşın, Suudi şehirlerine atılan roketler üzerinden sürdüğünü, tüm bunların Riyad’a silah ve başka yardımlarda da bulunan Batılı müttefikleri için utanç vesilesi olduğunu kaydediyor. Prensin reformcu kişiliğine karşın, içerdeki baskının sürdüğünü iddia eden dergi, idam edilenlerin sayısının arttığını, aralarında hemcinslerinin araba kullanmaları için kampanya yapan bir kadının da bulunduğu pek çok muhalifin hapse girdiğini aktarıyor.</p>
<p><strong>‘Yeni Bir Tür Arap Monarşiliği’</strong></p>
<p>Prensin, özel sektörün desteklendiği ekonomi modelinin oldukça tuhaf biçimde merkezileşmiş olduğunu savunan Economist’in aktardığına göre, “Eğlence kuruluşu bile hükümet ajanslarınca yönetiliyor.” Suudi Arabistan’ın Ürdün ve Mısır sınırında kurulacak olan ticaret ve yatırım merkezi projesi NEOM’un riskli bir yatırım olduğunu savunan Economist, söz konusu projenin Dubai’nin adeta bir kopyası olarak tasarlandığı eleştirisinde bulunuyor. Prensin rüya kentleri tasarlamak yerine tüm Suudi Arabistan’ı dünyaya açık, işadamlarına dost, dini toleransın olduğu ve öngörülebilir hukuk sistemine sahip Dubai gibi yapmasını öneren Economist, Prens Salman emriyle Suudi Arabistan’da geçen yıl aralarında prensler ve bakanların olduğu onlarca kimsenin, Riyad’daki 5 yıldızlı bir otelde gözaltına alınmasının yatırımcıları ürküttüğünü bildiriyor.</p>
<p>Veliaht Prensin, Birleşik Arap Emirlikleri’nin federal yapısını ders olarak çalışmasını tavsiyen eden dergi, BAE modeliyle Suudi Arabistan’ın farklı bölgelerindeki kimliklerin kendini özgürce ifade edebileceği, kendi gelenekleri içinde dini yorumlayabileceği bir düzene geçilebileceğini aktarıyor. Prens Salman’ın öngördüğü dönüşüm sürecinin bugüne kadar prens, âlim ve işadamlarıyla varlığını sürdüren rejimin sütunlarını zayıflattığını raporlayan Economist, demokrasinin Salman için bir meşruluk aracı olabileceğini, prensin gençler ve kadınlar arasında popülerliğinin politik bir güce dönüşebileceğini not ediyor. Buna karşın Veliaht Prens’in şu anda bölgesinde bir başka güçlü adam olma yolunda ilerlediğini ifade eden Economist, Arap Baharı’nın, otoriteryenliğin kolayca kırılabildiğini gösterdiğini belirterek kapak dosyasını şöyle bitiriyor: “En iyisi, insanlara nesne gibi değil vatandaşı gibi davranan, yeni bir tür Arap Monarşiliğine dönülmesi.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/economist-basarisizlik-daha-fazla-kaos-getirebilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
