<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ölüm &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/olum/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 24 Jun 2026 08:17:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>ölüm &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İrfânımızı Öldüren Sekülerleşme</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2026 08:17:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20151</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221; Michel De Montaigne &#160; “Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi: -Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.” Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize. Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı. Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221;<br />
Michel De Montaigne<br />
</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right;"><em>“Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi:</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>-Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.”</em></p>
<p>Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize.</p>
<p>Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı.</p>
<p>Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin hazîrelerine sırlanmış mevtâlar, insanoğluna hep o gerçeği hatırlatmak için vardı. “Benden nasîhat mi istiyorsun ey Ömer! Nasîhatçi olarak ölüm sana yeter!” diyen nebevî hitâp, bize hayâtı hep o şuûr içinde yaşamayı öğütlüyordu. Sekülerleşen hayâtsa bizi ölüm duygusundan uzaklaştırdığı ölçüde mezârlıkları da şehirlerin dışına itti. Her gün değil de ayda âlemde bir yüzleşir olduk hayâtımızın bu en kesin hakikatiyle…</p>
<p>“Doğum ölümün müjdecisidir.” diyen kelâm-ı kibâr hayâtımızın mihveriyken hayâtla ölüm birbirinin mütemmimiydi. Yapılan ilk yanlış dünya ile ukbâyı birbirinden ayırmak oldu. Hayâtımıza giren sekülerleşme, onları birbirini tamamlayan değil de birbirine zıt realiteler olarak sundu bize. Böylece bütünlük duygumuzu kaybettik. Artık iki dünyaya bir gözle bakamaz olduk. Ve tabîatıyla her ikisi için de birbirinden bağımsız ölçüler ihdâs ettik.</p>
<p>Yıllar önce bacanağından şikâyet eden bir büyüğümün dert yanışı hâlâ kulaklarımda çınlar: “Bacanak musallîdir, beş vakit namâzını kaçırmaz. Buna rağmen bir düğünde önüne içki konulduğunda da aslâ geri çevirmez, hemen diker. Ne zaman bu konuyu konuşsak itirâzlarıma karşı hep şu cevâbı veriyor: ‘O iş başka, bu iş başka…’ ”</p>
<p>Çok tipik bir sekülerleşme örneği. Hayâtı tevhîd şuûru içinde yaşayan bir Müslümân alkole müptelâ da olsa, kesinlikle bu cevâbı vermezdi. İçkiyle dostluğu cümlenin malûmu olan, hayâtı ve fıkralarıyla ölümsüzleşmiş pratik Türk zekâsının timsâli Neyzen Tevfik, bu yanlışa düşer miydi meselâ? Ya da kandîlleri çalmak üzere câmiye dadanan hırsızı yakalamak arzusuyla bir gece câmide sabahlayan ve attığı tokatla hırsıza dünyayı dar eden Bekri Mustafa, böylesine bir densizliğe imzâ atar mıydı hiç?</p>
<p>Bizim eski devirlerdeki serhôşlarımız bile evvelemirde o hikemî hakikatin zebûnu olup içtikleri şaraptan evvel kâinâta hükmeden küllî irâdenin serhôşuydular. Biz öncelikle bizi biz yapan o medeniyet kimliğimizi kaybettik. Her şeyin Hâk’tan olduğunu bilip cümlesini kendi potasında eriten o nâmütenâhî şuûru, her an Hâk’la hemdem olan o haysiyetli duruşu yitirdik.</p>
<p>Yahya Kemal’e Madrid Ortaelçisiyken bir sohbet deminde İstanbul’un nüfusunun ne kadar olduğu sorulur. Üstâd tereddütsüz; “Otuz milyon civarındadır.” der. “Aman efendim, bu mümkün değil, herhalde yanlışlıkla söylediniz.” denildiğinde ise hayli enteresan bir cevap verir: “Ben ölüleri de saydım. Çünkü biz ölülerimizle birlikte yaşarız.”</p>
<p>Medeniyet kimliğimizin en kudretli müterennimi olan üstâdın verdiği cevap, tevhîd ikliminde yaşanan bir hayâtın özetidir. Gün geldi, o iklimden uzaklaştık ve mezârlıklarımızın kapısında asılı; “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyetine bile burun büken, “Kaldırın onu buradan, moralimi bozuyor.” diye feryâdı basan özüne yabancılaşmış irfândan mahrûm aydın müsveddeleriyle karşılaştık.</p>
<p>İlim ve teknik moral değerlerle teçhîz edilmemişse, atom bombası olur, şehirleri yok ederdi. Ve yine o ilim, irfândan mahrûmsa eğer, artık hayâtta olmayan bir sanatçımızın(!) dediği gibi; “Emek Sineması açılacaksa, film göstermek, insanlar sinema seyretsinler diye açılsın. Sahnesinde namâz kılınacaksa, hiç açılmasın daha iyi.” diyen çiğ ve isyankâr tabiatlı hezeyânlara dönüşürdü.</p>
<p>Er ya da geç bizi bulacak ölümle teması kaybetmemek, hakikatte huzûrlu bir hayâtın da reçetesiydi. Değil mi ki ölümün bizimle olan randevusunu tek saniye bile erteleme ihtimâli yoktu, o hâlde en güzeli onunla barış yapıp dost olmaktı. Ama sekülerleşen hayât, bize ölüme dost olmayı unutturdu.</p>
<p>O hayâtımıza girdikten sonradır ki mezârlık gören evler bize soğuk gelmeye başladı. Ya satılmaz oldular, ya da gerçek değerlerinden daha düşük fiyatlara el değiştirdiler. Dünyevileşen zihinler mezâr taşı görmeye tahammül edemiyordu zîrâ. Hiçbir şey onlara bundan sonraki adreslerini hatırlatıp morallerini bozmamalıydı. El’ân yaşıyor, nefes alıp veriyorlardı ya&#8230; Durup dururken ne gereği vardı ölümle yüzleşmenin? Ölümü düşünceden kovmak, derinlere itmek, bastırıp unutmaya çalışmak, çâre zannedildi. Hâlbuki o, şişirirken patlayacak balondan başka bir şey değildi. Kendimize söylediğimiz koskocaman bir yalandı.</p>
<p>Cemil Meriç yazdığı şâheserine boşuna mı vermişti “Kültürden İrfâna” ismini. Çünkü bizim ana değerimizdi o. Ve elbette onun da kaynağında tevhîd vardı. Tevhîd olmadan irfân olur muydu hem? Tevhidi şuûrumuzdan kovunca irfânî ölçüler de çekip gitti hayâtımızdan. Sözünün nereye gittiğini bilmeyen, rûhu yağmalanmış, iç dünyasında denge kuramamış tipler sardı ortalığı. Hikmetten, irfândan tek katre nasîbi olmayan yaşı büyük aklı küçük nevzuhûr adamlarla doldu cemiyet.</p>
<p>Teslisin hâkim olduğu Batı’da tevhîd yoktu. Sekülerleşmeyle beraber farkında olmadan kesrete kucak açtık biz. Onu alırken de en ağır bedeli ödeyerek kültürümüzün mihenk taşını fedâ ettik. Ve insanımız da zamanla kendi aslî cevherine yabancılaştı. Türk, asırlar boyu kendisini Batı’ya üstün kılan tevhîd şuûrundan uzaklaştı.</p>
<p>Benliğimizi işgal eden sekülerleşme irfânımızı iğdiş etti. Gerçekte ne yaşadığımız hayât, ne ölüm, ne de âhiret birbirine uzak hakikatlerdi. Tek bir hayâtın birbirini takîb eden farklı safhalarıydı her biri. Ölüm var mıydı ki gerçekte? Ölüm dediğimiz şey, hayâtın bir safhasından diğerine atlarken altından geçtiğimiz kapının adıydı. Onunla ebedî bir hayâta uyanıyorduk biz. Dünya ve âhiret demek bile bir tasnîf ve isimlendirmeden ibâretti yalnızca. Aynı hayâtın farklı mevsimleriydi onlar. Biri ekim yeriydi, diğeriyse hasad. Net çizgilerle birbirinden ayırabilir miydik ki onları? Dünya ve âhiret işi birbirinden ayrılamazdı o yüzden de. Kısacası; “O iş başka, bu iş başka…” denilemezdi kesinlikle.</p>
<p>Sekülerleşme en esaslı darbeyi irfânımıza vurdu. Onun hayâtımıza girmesiyle beraber, “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” diyen kâmil münevver sahneyi terk etti, yerini mezârlığın kapısındaki mevt âyetine bile tahammül edemeyen nâdân aldı. Onunla beraber türbe ve hazîrelerin önünden geçerken ağzından dûa ve niyâz eksik olmayan şükür ehli nineler gitti, yerini şehrin ortasında mezârlık gördüğü için hayıflanan çiğ ve isyankâr tabiatlı torunlar aldı. Ve yine onunla beraber, türbe ve yatırları şehirlerin zîneti addeden ecdâd gitti, yerini karşısında mezârlık var diye çok beğendiği evi bile satın almaktan vaz geçen hâm ervâh aldı.</p>
<p>Gerçekte sekülerleşme örtülü bir tevhîd inkârıydı. Hâk’tan gayrı bir hayât sırrı olabileceğine inanan kör ve sefil bir iddiâya sığınmaktı. O iddiânın varacağı son duraksa ateizm olmasa bile deizmdi. Hâk’kı âdeta âhirete sürgün(!) etmekti yapılmaya çalışılan.</p>
<p>Dîn ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak bize yutturulan lâiklik, hayâtımızın içinde birbirine zıt iki farklı alan oluşturarak bize bölünmüş bir benlik hediye etti. Ve neticede, hayâtı bir bütün olarak gören cemiyetimiz gitti, yerini bölünmüş bir kimlik ve kişilikle yamalı bohçaya dönmüş bir hayâta tutunmaya çalışan maneviyâtı ifsâd edilmiş bir garip topluluk aldı.</p>
<p>Günümüz insanı ölümden korkuyor ve o duygudan uzaklaşmaya çalışıyor. Çünkü panzehir kendisine zehir olarak sunulduğundan, hayâtı huzûrla yaşamanın formülünün ölmeden evvel ölmek olduğunu unuttu. Hâlbuki geçmişte bütün elemlerinin, içine düştüğü rûh buhrânlarının tek ve biricik panzehriydi bugün kendisine zehir olarak belletilen.</p>
<p>O yüzden de bugünün insanı ölüme doğru yürürken ecdâdın sahip olduğu o rindâne, vakur ve mütevekkil duruşu sergileyemiyor. Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>“O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,                                                                                                 Azrâil’e “hoş geldin!” diyebilmekte hüner…”</em></p>
<p>Günümüzde ise o hüneri gösterebilenlerin sayısı gittikçe azalıyor. Zîrâ hayât hızla sekülerleşiyor ve hepimiz de o hayâtın içinde yaşıyoruz ne yazık ki. O hüneri gösterebilenlerse, sekülerleşme illetine benliğini kurban etmemiş bahtiyârlar arasından çıkıyor ancak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biz Ölünce Ne Olacak?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/biz-olunce-ne-olacak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/biz-olunce-ne-olacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat PADAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2021 07:26:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16804</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazıyı empati yapmak için sessiz bir ortamda okuyunuz. 1- Gelecek ile ilgili ve geçmişte halledilmesi gereken bir sürü işlerimiz varken bir kaza, ani ölüm, mutad ölüm gibi bir nedenle öldük. 2- İlk iki saat içinde dost, akraba ve hasımlarımız öldüğümüzü duyacak. 3- İlk bir kaç saat en yakınlarımız, arkadaşlarımız, çocuklarımız şok geçirecek ve ağlayacaklar. 4- Cenazemizin olduğu yere, eve, hastaneye toplanacak, herkes birbirine baş sağlığı dileyecek. Ani ölümdü, çok iyi biriydi diye konuşacak, erken öldüğümüzü düşünerek bize acıyacaklar. 5- Cenazemizin techiz, tekfin işlemleri yapılacak ve aile büyükleri cenaze namazımızın kılınacağı camiyi ve mezarlığı kararlaştıracak. Sms ile herkes yakınlarına bunu duyuracak. 6- Falan… Falan sevdiğimiz dostumuz, kardeşimiz, arkadaşımız hakkın rahmetine kavuşmuştur. Başımız sağ olsun. Cenazesi yarın öğle namazı sonrası falan camiden kaldırılacak ve filan mezarlığa defnedilecektir. 7- Oturduğumuz mahalle imamına bizim için bir sela okunması rica edilecek ve hoca, mahalleye bizim öldüğümüzü duyuracaktır. 8- Cenaze namazımız kılınırken kadınlar uzak bir yerde duracak, derinden gelen ağlama sesleri ön tarafta bulunan cemaati de etkileyecek, onlar da kısa göz yaşları ile sessizce buna eşlik edecek. 9- Hoca cenaze namazımız için safları sık tutalım diyecek, artık bizim adımızı ilk olarak o kullanmayıp bizden &#8220;Merhum&#8221; diye bahsedecek. Herkes son bir kez ellerini bizim için kaldırıp &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu yazıyı empati yapmak için sessiz bir ortamda okuyunuz.</p>



<p>1- Gelecek ile ilgili ve geçmişte halledilmesi gereken bir sürü işlerimiz varken bir kaza, ani ölüm, mutad ölüm gibi bir nedenle öldük.</p>



<p>2- İlk iki saat içinde dost, akraba ve hasımlarımız öldüğümüzü duyacak.</p>



<p>3- İlk bir kaç saat en yakınlarımız, arkadaşlarımız, çocuklarımız şok geçirecek ve ağlayacaklar.</p>



<p>4- Cenazemizin olduğu yere, eve, hastaneye toplanacak, herkes birbirine baş sağlığı dileyecek. Ani ölümdü, çok iyi biriydi diye konuşacak, erken öldüğümüzü düşünerek bize acıyacaklar.</p>



<p>5- Cenazemizin techiz, tekfin işlemleri yapılacak ve aile büyükleri cenaze namazımızın kılınacağı camiyi ve mezarlığı kararlaştıracak. Sms ile herkes yakınlarına bunu duyuracak.</p>



<p>6- Falan… Falan sevdiğimiz dostumuz, kardeşimiz, arkadaşımız hakkın rahmetine kavuşmuştur. Başımız sağ olsun. Cenazesi yarın öğle namazı sonrası falan camiden kaldırılacak ve filan mezarlığa defnedilecektir.</p>



<p>7- Oturduğumuz mahalle imamına bizim için bir sela okunması rica edilecek ve hoca, mahalleye bizim öldüğümüzü duyuracaktır.</p>



<p>8- Cenaze namazımız kılınırken kadınlar uzak bir yerde duracak, derinden gelen ağlama sesleri ön tarafta bulunan cemaati de etkileyecek, onlar da kısa göz yaşları ile sessizce buna eşlik edecek.</p>



<p>9- Hoca cenaze namazımız için safları sık tutalım diyecek, artık bizim adımızı ilk olarak o kullanmayıp bizden &#8220;Merhum&#8221; diye bahsedecek. Herkes son bir kez ellerini bizim için kaldırıp cenaze namazımızı kılacak ve hoca cemaate dönerek: Merhumu nasıl bilirdiniz, hakkınızı helal ediyor musunuz? Diye soracak. Herkes, hakkını helal eden de etmeyip cemaatin huzurunu kaçırmak istemeyen de &#8220;Helal olsun&#8221; diye cevap verecek.</p>



<p>10- Cenaze namazı bitince cemaatin bir kısmı evine, işine gidecek, bir kısmı da dünyadaki son anımıza kadar bize eşlik edecek.</p>



<p>11- Cenazemiz omuzlara alınıp cenaze arabasına götürülürken annelerimizin, eşlerimizin, çocuklarımızın hıçkırıklara boğan ağlama sesleri herkesi derinden üzecek. Erkekler olmasa kadınlar cenazenin götürülmesine izin vermeyecek.</p>



<p>12- Kadınların büyük çoğunluğu buradan cenaze evine geçecek, bir kaç yakınımız mezarımızı görmek için gelecek.</p>



<p>13- Cenaze konvoyu mezarlığa sessizce gidecek. Düğün konvoyu gibi ortalığı velveleye vermese de herkesin sözü boğazında düğümlenecek, içerden içeriye kıyametler kopacak.</p>



<p>14- Mezarlığa gelince arabadan omuzlara taşınan cenazemiz ağır ağır mezarımıza götürülecek ve mezarın içi son bir kontrolle temizlenecek. Cemaatin tamamı gelince tedfin işlemleri de başlayacak.</p>



<p>15- Hoca bir taraftan yasin okurken diğer taraftan sevdiğimiz en yakınlarımız tabuttan bedenimizi çıkaracak ve kefenli bedenimizi iki metre karelik toprağa sakince yerleştirecek.</p>



<p>16- Yasin biterken, cenazemizin üzeri taşlar ile kapatılacak ve herkes bizim için son vazifesini yapacak, birer ikişer kürek toprak atacak. En yakınlarımız bu toprağı atarken, kirlenmekten kaçınmayacak ve mezarımız da bitmiş olacak.</p>



<p>17- Hoca son bir kez ayağa kalkacak ve adımızı anne adımız ile söyleyerek bize kabir hayatı ile ilgili birkaç hatırlatmada bulunacak. Hoca telkini bitirince el fatiha deyip bizimle vedalaşmanın sonunun geldiğini duyuracak.</p>



<p>18- Kabrimizin üzerine bir ibrik su dökülecek ve sevenlerimiz başta olmak üzere, herkes ordan ayrılacak.</p>



<p>19- Bazıları son bir umutla mezarımıza bakacak ve onlar da ayrılacak.</p>



<p>20- Öldüğümüz gibi malımız ile irtibatımız koptu. Burada da sevdiklerimiz ile irtibatımız tamamen kopacak. Artık kabirde ben, kefenim ve amellerim ile kalıverdik.</p>



<p>21- Kabir melekleri gelecek ve bize dünyada yapıp ettiklerimizi bir bir soracak. Rabbimizi soracak, dinimizi soracak, peygamberimizi soracak. Bu kısa sorulardan sonra namazımızın durumunu soracak, kimseyle kan davası, kin davası olup olmadığını soracak. Artık bir başımıza kaldık.</p>



<p>22- Kabir melekleri gelinceye kadar bu olayların hepsi bize rüya gibi gelecek. Rüyada olduğumuzu zannedeceğiz. Uyanınca rüyamızda olanları anlatacağız deriz. Ama kabir meleklerini görünce bunun rüya olmadığını o zaman anlayacağız.</p>



<p>23- Cenaze evinde taziyeler yapılacak, fatihalar okunacak, dualar edilecek, hatimler okunacak. İlk gün acımız onlara büyük gelse de ikinci üçüncü gün sıradan bir hale gelecek.</p>



<p>24- Üçüncü gün son bir oturum ile mevlit okunarak ya da dua edilerek herkes dağılacak ve cenaze evi işi de son bulacak.</p>



<p>25- Bir hafta içinde nüfus müdürlüğüne gidilip adımız kayıtlardan düşülecek, öldü denilecek.</p>



<p>26- Öldüğümüzü duymayanlar bilmeden telefonlarımızı arayacak. Ya ulaşamayacak ya da telefonu açan bizim öldüğümüzü söyleyecek. Böylece bir kaç hafta içinde herkes ölmüş olduğumuzu duyacak.</p>



<p>27- Nüfusta ölü yazıldığı gibi arkadaş ve akrabalarımızın telefonlarından da silineceğiz. Herkes numaramızı gördüğü gibi silecek ve telefonlardan da silineceğiz.</p>



<p>28- Bizden bahsedenler adımızın başına merhum, rahmetli kelimesini koyacak ve o şekilde bizden bahsedecek. Artık ünvanımız &#8220;rahmetli&#8221; olacak. Zamanla ismimizi de kullanmayacaklar. Böylece isimlerimiz de kalplerden silinecek.</p>



<p>29- İşte ölünce başımıza bunlar gelecek.</p>



<p>30- Rabbim hepimize hayırlı sonlar nasip etsin. Ani ölümden muhafaza eylesin. Kul hakkıyla ölmekten, Allah hakkıyla gömülmekten muhafaza buyursun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/biz-olunce-ne-olacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölüm Yok Oluş Değil, Yaptıklarımızla Yüzleşmektir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/olum-yok-olus-degil-yaptiklarimizla-yuzlesmektir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/olum-yok-olus-degil-yaptiklarimizla-yuzlesmektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Oct 2020 08:40:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15932</guid>

					<description><![CDATA[Demişler ya, “dost istersen Allah yeter, arkadaş istersen Kuran yeter, düşman istersen nefis yeter, zenginlik istersen kanaat yeter, nasihat istersen ÖLÜM yeter.” Dolayısıyla bu haftaki yazımızı, -başta Covid 19 olmak üzere çeşitli hastalıklardan dolayı her gün binlerce insanın –istemeyerek- dünya sahnesinden ayrılıp gitmesinden dolayı- “ölüm” nasihatine ayırdık.Amacımız herkesin gözleri önünde cereyan eden bu “büyük haber (olay)” konusunda daha duyarlı ve hazırlıklı olmamız ve varsa eksikliklerimiz, bir an önce tamamlamaya çalışmamızdır; zira her an çağrılabiliriz.Ölüm, Allah’ın canlılar için koyduğu bir kaderdir, yasadır. Ölümden kurtulan dünya kurulalı olmamıştır, olmayacaktır. Yaratan, hükmünü öyle koydu ve ölümün yaşı da yoktur. “Her doğan insan, ölecek yaştadır.”“Biz, sizler için ölümü kaderleştirdik (yasalaştırdık). Bizi bundan alıkoyan kim olabilir?” (Vakıa 60)“Nerede olursanız olun, öyle ki sağlam kaleler içerisinde olsanız bile ölüm gelip sizi bulacaktır… (Nisa 78) Nedir ölüm?Ölüm, Allah’ın verdiği nefsi yine Allah’a teslim etmektir. Ölüm, canını (ruhunu) geri iade etmektir. Ölüm, yok olmak değil, yeni bir hayata adım atmaktır. Ölüm, imtihandan çıkıp yaşadıklarımızın sonucunu görmeye gitmektir. Ölüm, yaptığımız iyilik ve kötülüklerin neler olduğuyla yüzleşmektir. Ölüm, Kimileri için muradına ermek, kimileri için de cehennemde azap çekmek olacaktır.Hayat bir tiyatrodur; tek gerçek olan ölümdür. Oyun/tiyatro bitince şah da piyon da aynı kutuya konur. Evet, bütün günler ölüme doğru gider. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><br>Demişler ya, “dost istersen Allah yeter, arkadaş istersen Kuran yeter, düşman istersen nefis yeter, zenginlik istersen kanaat yeter, nasihat istersen ÖLÜM yeter.” Dolayısıyla bu haftaki yazımızı, -başta Covid 19 olmak üzere çeşitli hastalıklardan dolayı her gün binlerce insanın –istemeyerek- dünya sahnesinden ayrılıp gitmesinden dolayı- “ölüm” nasihatine ayırdık.<br>Amacımız herkesin gözleri önünde cereyan eden bu “büyük haber (olay)” konusunda daha duyarlı ve hazırlıklı olmamız ve varsa eksikliklerimiz, bir an önce tamamlamaya çalışmamızdır; zira her an çağrılabiliriz.<br>Ölüm, Allah’ın canlılar için koyduğu bir kaderdir, yasadır. Ölümden kurtulan dünya kurulalı olmamıştır, olmayacaktır. Yaratan, hükmünü öyle koydu ve ölümün yaşı da yoktur. “Her doğan insan, ölecek yaştadır.”<br>“Biz, sizler için ölümü kaderleştirdik (yasalaştırdık). Bizi bundan alıkoyan kim olabilir?” (Vakıa 60)<br>“Nerede olursanız olun, öyle ki sağlam kaleler içerisinde olsanız bile ölüm gelip sizi bulacaktır… (Nisa 78)<br></p>



<p>Nedir ölüm?<br>Ölüm, Allah’ın verdiği nefsi yine Allah’a teslim etmektir.<br></p>



<p>Ölüm, canını (ruhunu) geri iade etmektir.<br></p>



<p>Ölüm, yok olmak değil, yeni bir hayata adım atmaktır.<br></p>



<p>Ölüm, imtihandan çıkıp yaşadıklarımızın sonucunu görmeye gitmektir.<br></p>



<p>Ölüm, yaptığımız iyilik ve kötülüklerin neler olduğuyla yüzleşmektir.<br></p>



<p>Ölüm, Kimileri için muradına ermek, kimileri için de cehennemde azap çekmek olacaktır.<br>Hayat bir tiyatrodur; tek gerçek olan ölümdür. Oyun/tiyatro bitince şah da piyon da aynı kutuya konur. Evet, bütün günler ölüme doğru gider. Ölümün bizi nerde beklediği belli olmadığından, bizim onu her yerde beklememiz gerekir. Ölüm, her zaman ve herkes için acı değildir. Bazı zamanlarda ve bazı kimseler için bir armağandır, bir lütuftur.<br></p>



<p>Ölüm, gaybi bir olay değildir. Ölümler her gün gözlerimizin önünde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla ölüm olayına inanmak, iman konusu da değildir; zira gözlerimizle bizzat şahit olmaktayız. İman konusu olanlar, görmediklerimiz ve şahit olmadıklarımızdır ki onları Allah bildirmiştir. Mesela, Allah’a ve ahirete gününe inanmak gibi.<br></p>



<p>Esasen ölüm denince aklımıza ilk gelmesi gereken husus, ahiret alemi, yani Allah’a hesap verme korkusu olmalıdır; ancak görüldüğü gibi, ölüm korkusu -halk arasında- hesap vermekten çok başka konularda düşünülmektedir. Ölüm denince genellikle nasıl öldüğümüz, cenazemizin nasıl kaldırılacağı, kabirde nelerle karşılaşacağımız, orada sorulan sorulara doğru cevap verip veremeyeceğimiz, sırattan nasıl geçeceğimiz gibi “ölüde hiçbir karşılığı olmayan” konular üzerinden korku oluşturulmaktadır. Bu düşünce, ölümü anlamamak ve ölüm korkusunu asıl mecrasından kaydırmaktır.<br></p>



<p>Evet, ölüm denince akla ilk gelen husus, “Allah’a hesabımı verebilecek miyim” endişesi olmalıdır. Dolayısıyla tüm inananlar, Allah’ın rahmeti dışında hiç kimsenin yararı olmayacağı o gün, karnem nasıl olacaktır? Sınıfımı geçebilecek miyim? Cehennem azabından kurtulup cennete girerek muradıma erebilecek miyim” kaygı ve korkusuyla hareket etmelidirler.<br></p>



<p>Evet, ölüm demek yeni bir hayata adım atmak ve yaptıklarımızla ahirette yüzleşmek demektir. Ölümden hiç kimse kaçamamıştır. Ölümden kaçmak için attığımız her adım, aslında bizi ölüme yaklaştırmaktadır. Bakınız Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır:<br></p>



<p>“Her canlı ölümle yüzleşecektir. Sonra kıyamet gününde hepinize yaptıklarınızın karşılığı verilecektir. O gün her kim cehennem azabından kurtarılıp da cennete girdirilirse, işte o muradına ermiş olur. Unutmayın ki dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. Kesinlikle mallarınızla ve canlarınızla sınanmaktasınız.” (Al-i İmran 185)<br>Ölümle yüzleşme konusunda hiç kimsenin bir kuşkusu yoktur. Her gün aramızdan ayrılanlara zaten herkes gözleriyle şahit olmaktadır. İnsanların kuşkusu, ölüm sonrasına aittir. Bir kısmı ahiretin varlığını (hesap vermeyi) inkar eder. “Yok böyle bir şey, öldükten sonra toprak olup gideriz. Yahut ruhlarımız başka bir bedende yeniden canlanır, böylece kurtuluruz” derler.<br></p>



<p>Bir kısmı da ahirete inanır, hesap vermeyi kabul eder; ancak “şefaat” himmetiyle yakayı zebanilerden kurtaracağına inanır. Ahiret işlerini (sistemini) bu dünyanın işleri gibi görerek torpil ve kayırmacılıkla kurtulacağını zan eder. Oysa Ahiret sisteminde yüzde yüz adalet mekanizması yürürlüktedir. Teraziler çok hassastır. Kimsenin o terazilerle oynama imkanı yoktur. Sınav bitmiş, her insan yaptıklarının karşılığını görecektir. Merhamet ve dolayısıyla şefaat (kurtuluş) olacaksa, onu da sadece Allah yapar. Ayetin diliyle söylersek “tüm şefaat (merhamet), O’na aittir.” Bu konuda hiç kimse yetkili kılınmamıştır. İnanıp güvendiğimiz Allah, bu konuda gayet açık ve net hükmünü koymuştur:<br></p>



<p>“Öyle bir günün azabından sakının ki o gün, hiç kimse diğerinin kurtuluşu için bir ücret ödeyemeyecek, hiç kimsenin ŞEFAATI/ARACILIĞI kabul edilmeyecek, hiç kimseden bir fidye alınmayacak ve hiç kimseye YARDIM edilmeyecektir.” (Bakara suresi, 48)<br>Ayette görüldüğü gibi, inanıp güvendiğimiz Allah, “hiç kimseye (torpil anlamında) yardım edilmeyecek” buyurmaktadır. Öyleyse ahirette, hiç kimseden yardım göremeyeceğimiz konusunda tam bir imana sahip olmamız zorunludur. Bu konudaki imanımız yakin/kesin derecesinde olmalıdır. Allah dışında başkalarının yardımına inanıp güvenenler, imanlarını yeniden gözden geçirmelidirler.<br>Ahiret gününe yakin/kesin derecesinde inanan ve sadece Allah’a hesap vereceğini bilen bir Müslüman, Allah dışında başkalarından yardım ve şefaat (kayırma, torpil, aracılık vs.) bekleyebilir mi, isteyebilir mi? Başkaları Allah’tan daha merhametli olabilir mi?<br>Evet, ölüm haberi büyük bir olaydır; zira dönüşü olmayan bir girdaba girmektir. Önemli olan, verilen hayatı (sureyi) iyi kullanmaktır. Akılını doğru kullanan her insan bilir ki kendisine bir defa hayat hakkı (sınav hakkı) verilmektedir. Bu sınavın telafisi yoktur. Dolayısıyla Allah’ın öğrettiği şekilde bu dünyada ilkeli yaşar. Malıyla ve canıyla sınandığını bilir. Dünya hayatının aldatıcı zevkine kendini kaptırmaz. Ahirete büyük yatırımlar yaparak O’nun cennetine talip olur. Kısaca bilinçli bir şekilde sorumluluğunu yerine getirerek muttakiler arasına girmeye hazırlanır. Aksi takdirde imanı kendisine fayda vermez.<br></p>



<p>“(Ey Nebi!) Biz senden önce de (sonra da) hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen öleceksin de onlar ebedi yaşayacaklar mı? (Hayır!) Her canlı ölümle yüzleşecektir. Biz, sizleri iyilik ve kötülükle imtihan etmekteyiz. Sonunda hepiniz bize döneceksiniz.” (Enbiya suresi, 34,35)<br></p>



<p>Kızılderililerin dediği gibi, “doğduğunda sen ağlamıştın, herkes bayram etmişti. Öyle bir hayatın olsun ki öldüğünde herkes ağlasın, sen bayram et.”<br></p>



<p>O bakımdan yaşadığımız bu hayatta “iz/eser bırakmak, güzel dualar almak en büyük bahtiyarlıktır. Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur. Şair demişti ya “Ölüm güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber!<br>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/olum-yok-olus-degil-yaptiklarimizla-yuzlesmektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölümün Sıcak Yüzü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/olumun-sicak-yuzu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/olumun-sicak-yuzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2020 11:12:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15806</guid>

					<description><![CDATA[Yaşamak, yaşadıklarımızı en ince noktasına varıncaya kadar hissetmek, doyasıya tatmak, sahip olduklarımızın farkına varıp onları en güzel şekilde kullanabilmek, yaşadığımızın her anını sezerek zevkine varmamız ve saniye saniye yudumlayıp yaşantımızdan keyif almamızı sağlayan yegâne kaynağımız hayattır. Hayat, şu dünyada bizlere verilen en nadide yaşam bağımızdır. Hayat, karanlıktan aydınlığa geçişi sağlayan, his duygularını meydana çıkartan ve en önemlisi bizleri varlık alemine götüren tek unsurdur. İşte hayat, varlığımızın birinci temel noktasıdır. Hayat yoksa hiçbir şey yok demektir. Ne sevinç ne hüzün ne de bir yaşam. Hayatın zıttı, hiçlik ya da ölümdür. Ölüm denince hemen içimize bir ürperti girer. Yokluk, ayrılık, acı ve kaybetme gibi kavramlar aklımızda beliriverir. Ölüm, cesedin soğukluğu gibi his dünyamıza bir soğukluk getirir. İnsanların neşeli ve şen şakrak sohbet ettiği bir ortamda ölüm konusu geçtiğinde bir anda bir gerginliğe, bir durgunluğa ve kalplerin daralmasına dönüşen bir mekan oluverir. Ölüm, sevdiklerimizden ayrılığa, onlarsız bir hayat yaşamaya ve daima burnumuzun direğini sızlatacak hasrete sebep olan bir olgudur. Bu sebeple ölümden ve ölmekten korkarız. Ölüm anıldığında içimizi acı, sıkıntı ve ölümün soğukluğu kaplar. Halbuki, ölüm öyle göründüğü gibi kötü bir hadise veya yokluğa açılan bir kapı değildir. Bilakis ölüm, kavuşmaya, bir arada tüm sevdiklerimizle daha güzel mutlu ve saadetli yaşamaya vesiledir. Ölüme &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yaşamak, yaşadıklarımızı en ince noktasına varıncaya kadar hissetmek, doyasıya tatmak, sahip olduklarımızın farkına varıp onları en güzel şekilde kullanabilmek, yaşadığımızın her anını sezerek zevkine varmamız ve saniye saniye yudumlayıp yaşantımızdan keyif almamızı sağlayan yegâne kaynağımız hayattır. Hayat, şu dünyada bizlere verilen en nadide yaşam bağımızdır. Hayat, karanlıktan aydınlığa geçişi sağlayan, his duygularını meydana çıkartan ve en önemlisi bizleri varlık alemine götüren tek unsurdur. İşte hayat, varlığımızın birinci temel noktasıdır. Hayat yoksa hiçbir şey yok demektir. Ne sevinç ne hüzün ne de bir yaşam. Hayatın zıttı, hiçlik ya da ölümdür.</p>



<p>Ölüm denince hemen içimize bir ürperti girer. Yokluk, ayrılık, acı ve kaybetme gibi kavramlar aklımızda beliriverir. Ölüm, cesedin soğukluğu gibi his dünyamıza bir soğukluk getirir. İnsanların neşeli ve şen şakrak sohbet ettiği bir ortamda ölüm konusu geçtiğinde bir anda bir gerginliğe, bir durgunluğa ve kalplerin daralmasına dönüşen bir mekan oluverir. Ölüm, sevdiklerimizden ayrılığa, onlarsız bir hayat yaşamaya ve daima burnumuzun direğini sızlatacak hasrete sebep olan bir olgudur. Bu sebeple ölümden ve ölmekten korkarız. Ölüm anıldığında içimizi acı, sıkıntı ve ölümün soğukluğu kaplar.</p>



<p>Halbuki, ölüm öyle göründüğü gibi kötü bir hadise veya yokluğa açılan bir kapı değildir. Bilakis ölüm, kavuşmaya, bir arada tüm sevdiklerimizle daha güzel mutlu ve saadetli yaşamaya vesiledir. Ölüme bu gözle baktığımız zaman ölümün, bildiğimizin aksine güzel, tadına doyum olmayan nimet ve en büyük lütuf olduğunun farkına varırız. “(Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!” (Ankebut, 29/64) ayeti bu dünya hayatına karşılık ahiret yurdunun daha güzel, iyi ve en önemlisi mutluluğun ve huzurun yaşanacağının bir yer olduğu vurgulamaktadır.</p>



<p>Hayat, güzeldir. Yaşamak insana bir huzur bir sevinç ve var olmanın hazzını verir. Hayat her şeyiyle tatlıdır. Fakat o tatlı hayat bize güzelliklerle beraber dertler de getirmektedir. Hayat güzel, şirin ve leziz olmasına güzel ama, bir o kadar da acı ve hüzünleri de içinde barındırır. Hayat, bir lezzet sunar, bin felek sillesi vurur. Her zevkin ve güzelliğin arkasından hüzün ve dert gelir. İşte dünya hayatı ayetin belirttiği gibi oyun, eğlence ve boş, her şeyin gelip geçici olduğu bir hayattır. Öyleyse bize güzellikten çok acı ve sıkıntı veren hayata sımsıkı tutunup neden bağlanıyoruz? Acılar içinde kıvransak bile hayatı bu denli neden seviyoruz? En önemlisi hayatın amacı nedir? Allah hayatı ne için yaratmıştır? Hayat, tabiki dünya hayatı, yukarıdaki Ankebut suresinde belirtildiği gibi yalan, oyalayıcı, gelip geçici olmasına ve bizim de bunu çok iyi bilmemize rağmen <strong>“</strong><strong>Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.”</strong> (Âl-i İmrân, 3/14) ayeti dünyanın çekiciliğinden, nefsimize güzel gösterilmesinden bahsetmektedir. Bu sebeple bizler dünya hayatını öleceğimizi bilmemiz rağmen hiç ölmeyecekmişiz gibi dünyaya sımsıkı bağlanıyoruz. Gerçek hayat ise ahiret yurdu yani cennettir. Hayatın amacı ise, önce bu çileli hayat olan dünya istasyonuna uğrayıp bir süre kalarak, acılar, kederler yaşadıktan sonra gerçek yurt, ebedi hayat ve daimi bir huzurun yaşanacağı ahiret yurdu cennete ulaşmaktır. Ebedi mutluluğu, cenneti kazanmak için de bir imtihandan geçmemiz gerekir. Hepimizin “Tebareke” diye bildiği mülk suresindeki ilk ayetiyle hayatı ne için yarattığını bizlere bildiriyor. <strong>&nbsp;“</strong><strong>Mutlak hükümranlık elinde olan Allah aşkındır, cömerttir ve O’nun her şeye gücü yeter. Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.” </strong>(Mülk, 67/1.2)</p>



<p>Hayatın sırrı imtihandır. İmtihanın sırrı da ölümdedir. Hayat sınavını kazandık diyelim. Bu dünya hayatından ahirete, ebedi hayat olan cennete gitmek için önümüzde bir köprü bulunmaktadır. Ancak o köprüden geçilir gerçek hayat ahiret yurduna. O köprü de ölümdür. İşte, ölüm Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in de belirttiği gibi güzeldir, lütuftur. Bu dünyaya gelmiş en iyi insanlar peygamberler dahi öldüğüne göre ölüm zindan hükmünde olan bu dünyadan saadet diyarı ahirete cennete göç kervanının ilk durağıdır.</p>



<p>Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber&#8230;<br>Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?&nbsp;</p>



<p>Bu şiirinde ne güzel ifade etmiş ölümün güzelliğini merhum Üstad. Güzel, enfes ve tadına doyum olmayan şeyler tadılmadan anlaşılmaz. Bir şey tadılır veya yaşanır ondan sonra onların çok güzel, enfes, tadına doyum olunmayacağı anlaşılır. İşte, ölümün güzelliği de ancak tadılınca yani kişi o ölümü yaşayınca anlar. Nadide ve çok değerli olan şeyler hep gizli kalırlar. Ne kadar gizlenirlerse o kadar değerleri artar. Ölümün güzelliği kendi içinde gizlenmiştir. Bu sebep Allah ölümün güzelliğini kendisinde gizlemiştir. Çünkü, imtihanın sırrı çözülmesin ve hayat sınavının manası bozulmasın. Bu ölümün güzelliğini ayet bizlere çok net bir şekilde açıklıyor.<strong>“Herkes ölümü tadacaktır; yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak ancak kıyamet gününde verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılır da cennete konursa artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir.” (</strong>Âl-i İmrân, 3/185<strong>)</strong> Ölüm, bizleri her ne kadar korkutsa da, içlerimize bir kasvet havası katsa da, ölümden hep kaçsak da o ölümü tadacağız. Eğer bu dünyada güzel ameller işleyip hayat sınavını başarıyla geçersek ölümün güzelliğini görürüz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/olumun-sicak-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölüm Bilincinin Hayata Yansıması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/olum-bilincinin-hayata-yansimasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/olum-bilincinin-hayata-yansimasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Aug 2020 08:56:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15544</guid>

					<description><![CDATA[İnsanın, son anını imanla noktalayabilmesi için cenneti dünyada aramak gibi bir yanlışlığa düşmemesi ve dünya hayatını mutlaklaştırmaması şarttır. Bu nedenle insan, ölümü sık hatırlayıp akıbetini tefekkür etmelidir. Hz. Peygamber (sav), bu konuda şu uyarıyı yapmıştır: “Ağzınızın tadını bozan / yaşama zevkinizi yok eden ölümü çok hatırlayınız.”[1]Yaşadığımız dünyadaki etkin Batı medeniyeti ölümü unutturmuş ve her an unutturmaya çalışmaktadır. Bu medeniyetin girdabına dalan Müslümanlar da aynı hastalığa yakalandıkları için ölümü tefekkür kültüründen uzaklaştılar. Bunun sonunda, dünyayı idealleştirip Batı medeniyetinin değirmenine su taşıyarak onunla hesaplaşamayacak bir entegrasyon yaşadılar. Artık kimse “Ben nasıl öleceğim?” sorusunun cevabını aramaz hâle geldi. Hâlbuki Resulullah (sav), ümmetine şu ikazı yapmıştır: “Akıllı kimse kendini kontrol edebilen, benliğine hâkim olan ve ölümden sonraki hayat için çalışandır.”[2] Ölümü hatırlatsın diye Hz. Peygamber (sav), mescidin yanına Cennetülbaki mezarlığını kurmuştur. Mescidinebi’ye ve Medine çarşısına çok yakın olan bu mezarlık Müslümanların her an onu seyredip ölümü zikretmelerini sağlamıştır. Sırf ölümü hatırlattığı için kabir ziyaretini tavsiye etmiştir.[3] Bu tavsiyelerinden amaç mü’minleri ahiret hayatına hazırlamaktır. Nitekim hadiste şöyle varit olmuştur: “Ölüm gelmeden önce ölüme hazırlıklı olun.”[4]Çünkü ölüm, kişinin tüm sevdiklerinden ayrılık vaktidir. Yeni hayatta herkes kendi derdine düşecek ve en yakınlarından bile kaçacaktır.[5] Hatta Resulullah (sav) bile, “Amel defterleri verilirken, yapılan işler mizanda tartılırken ve sırattan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanın, son anını imanla noktalayabilmesi için cenneti dünyada aramak gibi bir yanlışlığa düşmemesi ve dünya hayatını mutlaklaştırmaması şarttır. Bu nedenle insan, ölümü sık hatırlayıp akıbetini tefekkür etmelidir. Hz. Peygamber (sav), bu konuda şu uyarıyı yapmıştır: “Ağzınızın tadını bozan / yaşama zevkinizi yok eden ölümü çok hatırlayınız.”[1]Yaşadığımız dünyadaki etkin Batı medeniyeti ölümü unutturmuş ve her an unutturmaya çalışmaktadır. Bu medeniyetin girdabına dalan Müslümanlar da aynı hastalığa yakalandıkları için ölümü tefekkür kültüründen uzaklaştılar. Bunun sonunda, dünyayı idealleştirip Batı medeniyetinin değirmenine su taşıyarak onunla hesaplaşamayacak bir entegrasyon yaşadılar. Artık kimse “Ben nasıl öleceğim?” sorusunun cevabını aramaz hâle geldi. Hâlbuki Resulullah (sav), ümmetine şu ikazı yapmıştır: “Akıllı kimse kendini kontrol edebilen, benliğine hâkim olan ve ölümden sonraki hayat için çalışandır.”[2] Ölümü hatırlatsın diye Hz. Peygamber (sav), mescidin yanına Cennetülbaki mezarlığını kurmuştur. Mescidinebi’ye ve Medine çarşısına çok yakın olan bu mezarlık Müslümanların her an onu seyredip ölümü zikretmelerini sağlamıştır. Sırf ölümü hatırlattığı için kabir ziyaretini tavsiye etmiştir.[3] Bu tavsiyelerinden amaç mü’minleri ahiret hayatına hazırlamaktır. Nitekim hadiste şöyle varit olmuştur: “Ölüm gelmeden önce ölüme hazırlıklı olun.”[4]Çünkü ölüm, kişinin tüm sevdiklerinden ayrılık vaktidir. Yeni hayatta herkes kendi derdine düşecek ve en yakınlarından bile kaçacaktır.[5] Hatta Resulullah (sav) bile, “Amel defterleri verilirken, yapılan işler mizanda tartılırken ve sırattan geçilirken, kendisinin bile ehlini hatırlamayacağını” söylemiştir.[6] “Ölüm bilincinin zayıflığını, tembelliği, uykuya çok düşkün olmayı ve göbeklerin yağ bağlamasını” ümmeti hakkındaki korku alanları[7] diye belirleyen Resulullah (sav), ölümün zorluğuna da zaman zaman dikkat çekmiştir. Kendisi de son nefesini vermeden önce; “Ey Allah’ım! Ölümün sekeratından / insanı kendinden geçirip ne yaptığını bilmez hâle getirmesinden sana sığınırım.”[8] duasını yapmıştır. Ölümün kolay olması ile günahı az işlemek arasındaki ilgiyi de şöyle açıklamıştır: “Günahları az işleyin ki ölüm size kolay olsun. Az borç yapın ki özgür kalasınız.”[9] Ölüm anının güçlüğünü; “Âdemoğlu yaratıldığından beri ölümden daha zor bir şeyle karşılaşmadı. Ama daha sonrasına göre ölüm, en kolayıdır.”[10]buyurmak suretiyle ahiret ahvalinin güçlüğüne işaret etmiştir. Bu güçlüğün içerisinde kabir azabı da vardır.</p>



<p>[1] İbni Mace, Zühd, 31, h. no: 4258, c: II, s. 1422; İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, h. no: 348, I / 304.</p>



<p>[2] İbni Mace, Zühd, 31, h. no: 4260, II / 1423.</p>



<p>[3] Buharî, Edebü’l-Müfred, Iyadet’ü-l Merda, s. 149; Heysemî, Mecmau’z Zevaid, c.III, s. 58.</p>



<p>[4] İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, I / 213.</p>



<p>[5] Bak: Abese 80 / 33-37.</p>



<p>[6] İbni Hanbel, Müsned, VI / 101.</p>



<p>[7] Suyûtî, Camiu’s-Sagir, I / 24.</p>



<p>[8] İbni Mace, Cevaiz, h. no:1623, I / 518.</p>



<p>[9] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, h. no: 491, I / 163; İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, h. no: 341, I / 298.</p>



<p>[10] Heysemî, Mecmau’z Zevaid, II / 219.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/olum-bilincinin-hayata-yansimasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ömür Dediğin</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/omur-dedigin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/omur-dedigin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2018 14:29:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[ömür]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5225</guid>

					<description><![CDATA[Vakit gelince vazifeli Melek gelir, vazifesini yapar, perde kapanır, bir daha dönmemek üzere dünyaya arkanızı dönüp ahiret yolculuğuna çıkarsınız. Çok sevdiğimiz dünya ile alakamız kesilmiştir. Sevdiklerimiz, ümit bağladığımız çocuklarımız kabrin derinliklerine elleri ile indirir bizi, en yakınlarımızdan başlanarak üzerimiz toprakla kapatılır. Bizi bırakıp dönerler, kalırız amelimizle baş başa; ‘’Mal ve çocukların fayda vermediği gündür, Allah’a salim bir kalple gelinmişse ne ala’’ İnsan doğduğunda kendisi ağlarken etrafındakiler sevinir. Yakınlarına müjde verilir, küçük kucaktan kucağa alınıp sevilir. Ebeveyne ‘’sağlıkla büyüsün, Salih evlat olsun’’ dilekleri iletilir. Kulağına merasimle ezan okunur ve bir isim konur, artık bir ismi vardır küçüğün; Onunla çağrılır. Çabuk büyüsün diye özenle seçilmiş besinler verilir. Ayrıcalıklıdır, müsamaha gösterilir, kırıp döktükleri hoş görülür. İlk telaffuz ettiği yarım ve komik kelimeler, ayağa kalkma girişimleri, ilk adım, yaptığı şaklabanlıklar… Hepsi evin neşe kaynağıdır, yorgunluğu unutturur. Derken bebeklik dönemi kapanıp çocukluk dönemine adım atılır… Eğitim dönemi başlar; Ana sınıfı, ilkokul, orta, lise, özel ders-dershane gibi kapıların hepsi çalınır, bu konuda hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz ebeveynler. Yeter ki çocuğum okusun der… Dünün çocuğu artık yetişkindir, ‘’artık çocuk değilsin’’ ifadeleri ile uyarılar başlar. Bu da kendisinden bir şeyler beklendiğinin işaret fişeği anlamına gelir. Artık bir yetişkindir dünkü çocuk; Sorumluluk alacak, eve ekmek getirecek, yarınları için hazırlık yapacak, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vakit gelince vazifeli Melek gelir, vazifesini yapar, perde kapanır, bir daha dönmemek üzere dünyaya arkanızı dönüp ahiret yolculuğuna çıkarsınız. Çok sevdiğimiz dünya ile alakamız kesilmiştir. Sevdiklerimiz, ümit bağladığımız çocuklarımız kabrin derinliklerine elleri ile indirir bizi, en yakınlarımızdan başlanarak üzerimiz toprakla kapatılır. Bizi bırakıp dönerler, kalırız amelimizle baş başa; ‘’Mal ve çocukların fayda vermediği gündür, Allah’a salim bir kalple gelinmişse ne ala’’</p>
<p>İnsan doğduğunda kendisi ağlarken etrafındakiler sevinir. Yakınlarına müjde verilir, küçük kucaktan kucağa alınıp sevilir. Ebeveyne ‘’sağlıkla büyüsün, Salih evlat olsun’’ dilekleri iletilir. Kulağına merasimle ezan okunur ve bir isim konur, artık bir ismi vardır küçüğün; Onunla çağrılır. Çabuk büyüsün diye özenle seçilmiş besinler verilir. Ayrıcalıklıdır, müsamaha gösterilir, kırıp döktükleri hoş görülür.<br />
İlk telaffuz ettiği yarım ve komik kelimeler, ayağa kalkma girişimleri, ilk adım, yaptığı şaklabanlıklar… Hepsi evin neşe kaynağıdır, yorgunluğu unutturur. Derken bebeklik dönemi kapanıp çocukluk dönemine adım atılır…<br />
Eğitim dönemi başlar; Ana sınıfı, ilkokul, orta, lise, özel ders-dershane gibi kapıların hepsi çalınır, bu konuda hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz ebeveynler. Yeter ki çocuğum okusun der…<br />
Dünün çocuğu artık yetişkindir, ‘’artık çocuk değilsin’’ ifadeleri ile uyarılar başlar. Bu da kendisinden bir şeyler beklendiğinin işaret fişeği anlamına gelir. Artık bir yetişkindir dünkü çocuk; Sorumluluk alacak, eve ekmek getirecek, yarınları için hazırlık yapacak, kendisi de artık anne ya da baba adayı olduğunu unutmayacak.<br />
İlgi, alaka, imtiyaz, el üstünde tutulmalar yerini uyarılara, hatırlatmalara ve hayatın acı gerçekleri ile boğuşma dönemine bırakır. Evlenme, çoluk-çocuğa karışma derken yaşadığı bir dönemi kendi çocuklarında gözlemleme ve ‘’ah nerede o eski günler’’ hayıflanmaları…<br />
Gayretle taçlanmış nasip, Allah&#8217;ın imtihan vesilesi kıldığı imkânlar, kimileri için bol, kimileri için de kıt tayin edilmiştir. İmkân verilen akıllılar nimetin şükrünü edaya gayret eder. Kendisine tevdi edilen emanetin ağırlığı ile tir tir titrer. Gafil olanlar da verilenlerle övünür, şımarır, imtihanı kaybeder. Kimisi cennetini, kimisi de cehennemini inşa eder.<br />
Ömür yeterse çocukların okulu, düğünü derken çocuklar tek tek yuvadan uçar gider. Herkes evine çekilince iki ihtiyar kalır baş başa…<br />
Kalanlara ibret olur mu bilemem; Kimi bebek, kimi genç, kimi de olgunluk devresinde hayata veda eder. Kimileri de hayatın çetin kışına bırakılır bu fenada…<br />
Yaşlılıkla gelen sıkıntılar, hastalıklar, yalnızlık hüznü belleri büker. İlgi, alaka, şefkat ve merhametin merhem gibi ihtiyaç olduğu hazan dönemidir artık…<br />
Büyükleriniz, arkadaşlarınız, uzak-yakın komşularınız mukadderatın gereği bu darı fenada ki nöbetini tamamlayıp, pençeyi mevte takılıp darı bekaya göçmüşlerdir.<br />
Hal hatır soranlarınız azalmıştır. Hatırlanmak mutlu eder sizi. Unutulmaya, vefasızlığa üzülüp yıkıldığınız, ‘’ah-vah’’ların elde sermaye kaldığı ‘’erzelil ömür’’ denilen hayatın en acı ve acımasız devresidir. Yediklerinizin lezzet yerine elem verdiği, uykuya hasretle geçirdiğiniz geceler, hayatın, kamburlaşmış belinizi çatırdattığı kış mevsimidir. Ömrünüzü uğruna harcadığınız sevgili dünya çekilmez bir ıstıraba dönüşmüştür.<br />
Vakit gelince vazifeli Melek gelir, vazifesini yapar, perde kapanır, bir daha dönmemek üzere dünyaya arkanızı dönüp ahiret yolculuğuna çıkarsınız. Çok sevdiğimiz dünya ile alakamız kesilmiştir. Sevdiklerimiz, ümit bağladığımız çocuklarımız kabrin derinliklerine elleri ile indirir bizi, en yakınlarımızdan başlanarak üzerimiz toprakla kapatılır. Bizi bırakıp dönerler, kalırız amelimizle baş başa; ‘’Mal ve çocukların fayda vermediği gündür, Allah’a salim bir kalple gelinmişse ne ala’’<br />
Bir müddet ayrılık hasretinin duygusallığı ile merhuma methiyeler dizilir, müşterek hatıralar yad edilir. Hatimler, Yasinler, dua merasimleri, hatta mermerden süslü bir mezar, methiyelerin dizildiği makber…<br />
Ayrılık şoku atlatıldıktan sonra merasimler kesilir, mezar ziyaretleri seyrekleşir. Haftalık mezarlık ziyaretleri aylık, sonra yerini yıllık ziyaretlere bırakır. Derken bu sene müsait olamadık rahmetliğin mezarını ziyarete gidemedik mazeretleri ve son ziyaret…<br />
Bazı hatıralarınıza binaen bir müddet; ‘’Rahmetlik şöyle derdi, böyle yapardı’’ gibi anılarla muhabbet arasında anılırsınız belki…<br />
Emek verdiğiniz, sizinle hatıraları olan nesil de göçünce, bıraktığınız eserler ve mezar taşınızdır dünyadaki son şahidiniz. Bunlar da ömrünü tamamlayıp, çürüyüp devrilince tamamen kopar bu fena ile bağınız…<br />
Kaç kişi babasının dedesini hatırlar, ismini bilir, dua eder, onun adına hayır hasenat yapar, mezarını ziyaret edip Fatihalar okur?<br />
Ölümle dünyadan kopar, zamanla gönüllerden ve zihinlerden silinir gideriz. Bu hal ve ahval bu dünyaya ait olmadığımızı yüzümüze haykırır, lakin gaflet, hırs ve nisyan perde olur idrakimize…<br />
Âdemoğulları ebediyete namzet yaratılmışız. Yeryüzüne yerleşmeye gelmedik. Ahiretin tarlası olan dünyayı ekeceğiz-biçeceğiz sonra bu fenadan göçüp gideceğiz.<br />
Ölüm paydosu ile, çalışmak ve kazanmak son bulur. Telafi için geriye dönüş de yoktur. Son pişmanlığın para etmediği yerdir ahiret. Dünyada iken yaptığımız tercihle yerimizi biz rezerve ederiz. ‘’Ah akılsız başım’’ deyip dövünmenin de faydası yoktur orada.<br />
Merhum Mısri şöyle özetler ahvali;<br />
‘’Her gün binayı ömrümün düştü bir taşı<br />
Binası viran oldu can yatur gafil bi haber<br />
Bir ticaret kılmadım nakd-i ömür oldu heba<br />
Yola geldim lakin cümle kervan göçmüş bi haber’’<br />
ABDULGANİ TEKİN</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/omur-dedigin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
