<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nisan 2018 &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/nisan-2018/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 14 May 2019 12:06:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Nisan 2018 &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Nisan 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nisan-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/nisan-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2018 07:37:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergide Bu Ay]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1896</guid>

					<description><![CDATA[Kore Yarımadası’nın İstikrarı İçin Bir Anlaşma Mümkün mü? Prof. Dr. Immanuel WALLERSTEIN İttifak Tamam, Türkiye Seçime Hazır 2019 Erken mi Geliyor? Halime KÖKCE İttifaklar Gölgesinde 2019 Seçimleri Resul Tosun Çözüm Sürecinden “Cumhur İttifakı”na Oral Çalışlar Siyasetin Yeni Kodu: İttifaklar ve Erken Seçim Tartışmaları İdris KARDAŞ Afrin’den Kandil’e ‘Güvenli Hat’ Hamlesi Ceyhun BOZKURT Şair Hakan Arslanbenzer’den kültürel iktidar tartışmalarına farklı yaklaşımlar Kültürel İktidar Solda mı? Veli KARATAŞ İktidarın Kültürle İmtihanı Ali K. METİN İslam Fıkhı’nda Güncelleme Mümkün mü? Prof. Dr. Şevket TOPAL Türkiye ile İhvan-ı Müslimin İlişkileri Mustafa Özcan Anadolu’dan Yükselen Umut Bayrağı Yrd. Doç. Dr. İsmail AKYÜZ Yeni Süper Güç Çin mi? Dr. Barış Adıbelli Bitmeyen Tartışma: Çocuk Tacizi ve Cinsel İstismar Cüneyt Toraman Vatansız İmanın Şahidi Şuursuz Tarih Doç. Dr. Muhammet ALTAYTAŞ Vatanı Korumak İçin Kurulan Söğüt Alayı Nermin TAYLAN “Türk İslam’ı” İslam’ın Neresinde? Yrd. Doç. Dr. Abdullah İNCE Batılıların Gözüyle Müslüman Türkler Prof. Dr. İsmail Taşpınar Devlet Bizim Neyimiz Olur? Hakan HOCAGİL “Ahi Evran/Evren” Değil “Ahi Evrin” Yusuf Turan Günaydın Che Guevara Tâcirleri İçin Küba Rehberi Mesut Karaşahan]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Kore Yarımadası’nın İstikrarı İçin Bir Anlaşma Mümkün mü?<br />
</strong>Prof. Dr. Immanuel WALLERSTEIN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İttifak Tamam, Türkiye Seçime Hazır 2019 Erken mi Geliyor?<br />
</strong>Halime KÖKCE</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İttifaklar Gölgesinde 2019 Seçimleri<br />
</strong>Resul Tosun</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Çözüm Sürecinden “Cumhur İttifakı”na<br />
</strong>Oral Çalışlar</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Siyasetin Yeni Kodu: İttifaklar ve Erken Seçim Tartışmaları<br />
</strong>İdris KARDAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Afrin’den Kandil’e ‘Güvenli Hat’ Hamlesi<br />
</strong>Ceyhun BOZKURT</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Şair Hakan Arslanbenzer’den kültürel iktidar tartışmalarına farklı yaklaşımlar<br />
</strong><strong>Kültürel İktidar Solda mı?<br />
</strong>Veli KARATAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İktidarın Kültürle İmtihanı<br />
</strong>Ali K. METİN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İslam Fıkhı’nda Güncelleme Mümkün mü?<br />
</strong>Prof. Dr. Şevket TOPAL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türkiye ile İhvan-ı Müslimin İlişkileri<br />
</strong>Mustafa Özcan</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Anadolu’dan Yükselen Umut Bayrağı<br />
</strong>Yrd. Doç. Dr. İsmail AKYÜZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yeni Süper Güç Çin mi?<br />
</strong>Dr. Barış Adıbelli</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bitmeyen Tartışma: Çocuk Tacizi ve Cinsel İstismar<br />
</strong>Cüneyt Toraman</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Vatansız İmanın Şahidi Şuursuz Tarih</strong><br />
Doç. Dr. Muhammet ALTAYTAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Vatanı Korumak İçin Kurulan Söğüt Alayı<br />
</strong>Nermin TAYLAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>“Türk İslam’ı” İslam’ın Neresinde?<br />
</strong>Yrd. Doç. Dr. Abdullah İNCE</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Batılıların Gözüyle Müslüman Türkler<br />
</strong>Prof. Dr. İsmail Taşpınar</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Devlet Bizim Neyimiz Olur?<br />
</strong>Hakan HOCAGİL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>“Ahi Evran/Evren” Değil “Ahi Evrin”<br />
</strong>Yusuf Turan Günaydın</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Che Guevara Tâcirleri İçin Küba Rehberi<br />
</strong>Mesut Karaşahan</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/nisan-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Nisan 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-nisan-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-nisan-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 22:02:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1850</guid>

					<description><![CDATA[Maziye Avdet ve Halde Tevakkuf Muhaldir Geçen sayımızda (Mart 2018) yer alan Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile yaptığımız söyleşi umumi bir teveccühe mazhar oldu. Asansörde halvet, çocuk yaştaki kızların evlenip evlenmemesi gibi günümüz insanına tuhaf gelen din kaynaklı anlayışları gündeme getirerek fitne kazanını kaynatmaya yeltenenlere nasihat edici mahiyette sözler söyledi Görmez hocamız. Ortamın gerilmesini ve gündemin gereksiz yere meşgul edilmesini göz önüne alırsak günümüz Türk toplumu böyle bir zamanda bu tuzağa düşmemeliydi diyesi geliyor insanın. Zira millet olarak bu nizaların yabancısı değiliz. Bakınız meşhur münevverlerimizden Namık Kemal, yaklaşık bir buçuk asır önce şöyle yazmış: “İstikbalimiz emindir. Çünkü ‘Kad tetegayyere’l-ahkâm bi- tebeddüli’l-ezmân’ kâide-yi fıkhiyyesi hükmünce âlemin her cihetinde zuhur eden âsâr-ı terakkiyâtı telâkkiye memur olduğumuz için bize göre maziye avdet veya hâlde tevakkuf câiz değildir.” (Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri 1, Dergah Yayınları, s. 40.) 103. yılını yâd ettiğimiz Çanakkale Zaferi, Mart ayında en çok konuştuğumuz konulardan biriydi. Ne var ki Çanakkale Zaferi hala anlatılamamıştır. Anlatılamamasının nedenlerinden biri de anlaşılamamış olmasıdır. Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı Başkomutan Enver Paşa da o günkü matbuatın savaşı hakkıyla halka yansıtamadığından yakınıyordu. Acaba Çanakkale’nin gölgesinin düştüğü Afrin’e yönelik Zeytin Dalı Harekâtı’na halkın müzaheretini türlü sebeplerle anlayamayan müstağriblere Ziya Gökalp’in haykırdığı gibi şöyle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Maziye Avdet ve Halde Tevakkuf Muhaldir</strong></p>
<p>Geçen sayımızda (Mart 2018) yer alan Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile yaptığımız söyleşi umumi bir teveccühe mazhar oldu. Asansörde halvet, çocuk yaştaki kızların evlenip evlenmemesi gibi günümüz insanına tuhaf gelen din kaynaklı anlayışları gündeme getirerek fitne kazanını kaynatmaya yeltenenlere nasihat edici mahiyette sözler söyledi Görmez hocamız. Ortamın gerilmesini ve gündemin gereksiz yere meşgul edilmesini göz önüne alırsak günümüz Türk toplumu böyle bir zamanda bu tuzağa düşmemeliydi diyesi geliyor insanın.</p>
<p>Zira millet olarak bu nizaların yabancısı değiliz. Bakınız meşhur münevverlerimizden Namık Kemal, yaklaşık bir buçuk asır önce şöyle yazmış: “İstikbalimiz emindir. Çünkü ‘Kad tetegayyere’l-ahkâm bi- tebeddüli’l-ezmân’ kâide-yi fıkhiyyesi hükmünce âlemin her cihetinde zuhur eden âsâr-ı terakkiyâtı telâkkiye memur olduğumuz için bize göre maziye avdet veya hâlde tevakkuf câiz değildir.” (Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri 1, Dergah Yayınları, s. 40.)</p>
<p>103. yılını yâd ettiğimiz Çanakkale Zaferi, Mart ayında en çok konuştuğumuz konulardan biriydi. Ne var ki Çanakkale Zaferi hala anlatılamamıştır. Anlatılamamasının nedenlerinden biri de anlaşılamamış olmasıdır. Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı Başkomutan Enver Paşa da o günkü matbuatın savaşı hakkıyla halka yansıtamadığından yakınıyordu. Acaba Çanakkale’nin gölgesinin düştüğü Afrin’e yönelik Zeytin Dalı Harekâtı’na halkın müzaheretini türlü sebeplerle anlayamayan müstağriblere Ziya Gökalp’in haykırdığı gibi şöyle demek mi gerekiyor?</p>
<p>O, orada senin için kanını,<br />
Seve seve dökerken ey şair!<br />
Sen ne için ona birkaç ânını,<br />
Vakfederek yazmıyorsun bir şiir.</p>
<p>Gün gelir, unutturulan Çanakkale Zaferi’ni bir Japon hatırlatır bize: “Sizin Çanakkale’niz on Hiroşima eder!” Dönemin Başbakanı Turgut Özal zamanında gerçekleşmiş bir olay şöyle anlatılır: Japon eğitim uzmanları gelmiş ve ülkemizin eğitim sistemini incelemiş, Özal’ın bürokratlarının da hazır bulunduğu bir ortamda raporlarını sunmuş ve sonuç olarak şunu söylemişler: “Sizin eğitim sisteminizde millî ruh yok!” Turgut Özal’ın, “Nasıl?” sorusu üzerine şunu anlatmışlar: “Biz Japonya’da okula başlayacak çocuklarımıza millî ruh şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde hızlı trenlere bindirir, dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi gezdirir, ülkemizin gücünü gösteririz. Sonra da bu yavrularımızı alır Hiroşima ve Nagazaki’ye götürür, orada atom bombası atılan ve yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösterir ve deriz ki: “Eğer siz çalışmaz, bilinçlenmez ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak için gayret etmezseniz, sonunuz böyle olur.” Bürokratlardan biri atılır: “Ama bizim Hiroşima’mız yok ki!” Japon uzmanın cevabı tokat gibidir: “Sizin Çanakkale’niz on Hiroşima eder!”</p>
<p>Zaferler sonrasında o zaferi kazanan milletlerin tarihinde yeni bir dönüm noktası yaşanır. Afrin zaferi Türkiye için bu vasatı oluşturmuştur. Kıvam tutmuş seçim kaçınılmaz olmuştur.</p>
<p>Kapak dosyamızda Cumhur İttifakı’nı ve erken seçimi ele aldık. Birbirinden değerli analizler içeren bu dosyada özellikle ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu’nun erken seçimle ilgili değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Dergi matbaa sürecindeyken yaşanan bir son dakika gelişmesinde AK Parti sözcüsü Mahir Ünal, (28.03.2018) “Ramazan bayramından sonra muhtemelen Haziran ayı sonunda büyük kongremizi yapacağız.” açıklamasını yaptı.Yörünge’nin kapak dosyasındaki öngörülerle bu açıklamanın çakışması okuyucularımızın dikkatinden kaçmayacaktır.</p>
<p>Haydi Türkiye, seçime…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-nisan-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kore Yarımadası’nın İstikrarı İçin Bir Anlaşma Mümkün mü?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinin-istikrari-icin-bir-anlasma-mumkun-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinin-istikrari-icin-bir-anlasma-mumkun-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:59:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<category><![CDATA[Kore İstikrarı]]></category>
		<category><![CDATA[Kore Yarımadası]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1848</guid>

					<description><![CDATA[Bu metni Kim ve Trump için paralel ifadeler kullanarak yazdım çünkü onların birbirlerinin aynadaki akisleri gibi davrandıklarına düşünüyorum. Benim kendi tahminim, bir toplantının gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğu ve her iki tarafın da bundan olumsuz sonuçlar çıkaracağıdır. 2018 Martı’nın ilk haftasında Kore Yarımadası ile ilgili beklenmedik iki gelişme yaşandı. Kuzey Kore’nin lideri Kim Jong-Un, daha önce koyduğu bazı ön şartlardan vazgeçerek Başkan Trump’a görüşme teklif etti. Ve Başkan Trump da Amerika’nın koyduğu birtakım ön şartlardan vazgeçerek Kim ile görüşmeye razı oldu. Belki birileri bir yerlerde bu nevzuhur durumu öngörmüş ve hatta bu konuda yazıp çizmiş olabilir. Ama doğrusu ben bunların hiçbirini görüp okumadım. Değilmi ki böyle bir şey meydana geldi şimdi politikacılar ve uzmanlar her yerde bu olayı yorumlamak için çırpınıp duruyorlar ve buna nasıl tepki verilmesi gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunuyorlar. Yorumcular şu üç sorunun cevabının peşindeler: (1) Trump ve Kim neden böyle bir şey yaptı? (2) Bunun sonuçları ne olacak? (3) Toplantı hakikaten de gerçekleşecek mi? Birinci sorunun cevabı olarak bazı kimseler Kim’in Trump’ın tehditlerı karşısında geri çekildiğini iddia ediyorlar. Daha az sayıdaki bir kimse ise, Trump’ın Kim’in tehditleri karşısında geri çekildiğini söylüyor. Ancak çoğunluk, gerçek sebeplerin farklı olduğunu ve son gelişmelerde tehditlerin ikincil bir rol oynadığını savunuyorlar. Bazıları, Kim’in &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bu metni Kim ve Trump için paralel ifadeler kullanarak yazdım çünkü onların birbirlerinin aynadaki akisleri gibi davrandıklarına düşünüyorum. Benim kendi tahminim, bir toplantının gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğu ve her iki tarafın da bundan olumsuz sonuçlar çıkaracağıdır.</strong></p>
<p>2018 Martı’nın ilk haftasında Kore Yarımadası ile ilgili beklenmedik iki gelişme yaşandı. Kuzey Kore’nin lideri Kim Jong-Un, daha önce koyduğu bazı ön şartlardan vazgeçerek Başkan Trump’a görüşme teklif etti. Ve Başkan Trump da Amerika’nın koyduğu birtakım ön şartlardan vazgeçerek Kim ile görüşmeye razı oldu.</p>
<p>Belki birileri bir yerlerde bu nevzuhur durumu öngörmüş ve hatta bu konuda yazıp çizmiş olabilir. Ama doğrusu ben bunların hiçbirini görüp okumadım. Değilmi ki böyle bir şey meydana geldi şimdi politikacılar ve uzmanlar her yerde bu olayı yorumlamak için çırpınıp duruyorlar ve buna nasıl tepki verilmesi gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunuyorlar. Yorumcular şu üç sorunun cevabının peşindeler: (1) Trump ve Kim neden böyle bir şey yaptı? (2) Bunun sonuçları ne olacak? (3) Toplantı hakikaten de gerçekleşecek mi?</p>
<p>Birinci sorunun cevabı olarak bazı kimseler Kim’in Trump’ın tehditlerı karşısında geri çekildiğini iddia ediyorlar. Daha az sayıdaki bir kimse ise, Trump’ın Kim’in tehditleri karşısında geri çekildiğini söylüyor. Ancak çoğunluk, gerçek sebeplerin farklı olduğunu ve son gelişmelerde tehditlerin ikincil bir rol oynadığını savunuyorlar.</p>
<p>Bazıları, Kim’in önkoşullardan vazgeçecek kadar kendini güçlü hissettiğini ve rejimi için aradığı meşruiyeti bu toplantının ona vereceğini düşündüğünü iddia ediyorlar. Bazıları ise Trump’ın önkoşulları azaltacak kadar kendini güçlü hissettiği ve önkoşulları kaldırmanın kendisine peşinde koştuğu dünya çapında büyük devlet adamı ve lider olma hayalini kazandıracağını düşündüğünü iddia ediyorlar. Diğer bazıları ise her ikisinin de aslında birbirlerini kandırabileceğini düşündüğünü ve anlaşma konusunda ciddi olmadıklarını iddia ediyorlar. Bütün bu bahsettiğimiz yorumlar Kuzey Kore dışındaki kişilerin görüşleri. Kuzey Kore’de ne tür tartışmalar döndüğünü bilemiyoruz. Ama tahminimce onlar da üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri konuşuyorlardır.</p>
<p>İkinci sorunun cevabına gelince: Sözkonusu gelişmelerin sonuçlarları ile ilgili tartışma, Kim ve Trump’ın motivasyonlarına neler olduğuna dair verilen cevaplarla yakından ilintilidir. Bazıları bunu Kim’in taktiksel dehası olarak görüyor. Bunu iddia edenlere göre söz konusu görüşmenin büyük kaybedeni Amerika Birleşik Devletleri olacak. Zira Trump elindeki en güçlü kozu olan “meşru ülke olarak tanımama (non-recognition)” kartını kullanmadan masada bırakıyor. Bazıları ise bunu Trump’ın taktiksel dehası olarak görüyor. Bunu iddia edenlere göre ise Amerika bu görüşmenin kazanını olacak. Zira bu Trump’ın daha sonra yapacağı muhtemel saldırılarda diğer ülkelerin muhalefetini aza indirgeyecek.</p>
<p>Üçüncü sorunun cevabına gelince: Toplantının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusundaki tartışmalar da önceki iki soruya verilen cevaplara bağlıdır. Liderlerden herhangi birisi ya da her ikisi de ciddi değillerse, o zaman birinden biri toplantıyı iptal edecektir. Biri ya da herikisi de niyetlerinde ciddi olsalar dahi birinden birisi yaptıkları taktiksel hatanın farkına varırsa, toplantı yine gerçekleşmeyebilir.</p>
<p>Toplantı gerçekleşse bile iki tarafın derin farklılıklarını ciddi şekilde azaltabilecek bir anlaşmaya varmaları pek ihtimal dahilinde değil. Anlaşma imzalansa bile, diğer tarafın anlaşma şartlarına uyup uymadığı nasıl kontrol edilecek? Önceki görüşmelere katılan kimselerin üzerinde en çok durdukları konu anlaşmaya uyulup uyulmadığının kontrol edilmesinin en zor konu olduğu idi.</p>
<p>Başkan Ronald Reagan’ın, Sovyetler Birliği Başkanı Mihail Gorbaçov ile yaptığı bir anlaşmada söylediği meşhur söz gibi “güvenin ama kontrol etmeyi unutmayın (trust but verify).” ABD ve Kuzey Kore arasında güven nerdeyse sıfır seviyesinde. Bunun üzerine bir de anlaşmaya uyulup uyulmadığı kontrol edilemezse, bu anlaşma sadece aptalların inanacağı sahte bir cennet olur.</p>
<p>Bu metni Kim ve Trump için paralel ifadeler kullanarak yazdım çünkü onların birbirlerinin aynadaki akisleri gibi davrandıklarına düşünüyorum. Benim kendi tahminim, bir toplantının gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğu ve her iki tarafın da bundan olumsuz sonuçlar çıkaracağıdır.</p>
<p>Hal böyle olunca, bu nevzuhur gelişmeler Kore yarımadasındaki istikrar arayışını daha da zora sokacaktır. Benim kanaatimce bu da bir felakete dönüşebilir. Zira bu durum hepimizin başından beri düşünmek dahi istemediği savaşa yol açabilir.</p>
<p>Ancak nükleer savaşın kaçınılmaz olduğunu düşünmüyorum. Aşağıdan yani hepimizden gelen baskılar, Kore yarımadasındaki istikrarı (barış kelimesinden daha net bir ifade) kuvvetle muhtemel güçlendirebilir. Ancak bu baskıyı doğurmak için mutlak surette organize olmak gerekir ki şu anda maalesef büyük ölçekte bu tür bir faaliyet yok.</p>
<p>Yarımadada istikrarın güçlenmesi için bir ihtimal daha var ki o da Kim ve Trump’ın öngörülemeyen kişisel kararları. Bizi bu ay ve daha önceleri epey bir şaşırttılar. Neden tekrar şaşırtmasınlar ki?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinin-istikrari-icin-bir-anlasma-mumkun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İttifak Tamam, Türkiye Seçime Hazır 2019 Erken mi Geliyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ittifak-tamam-turkiye-secime-hazir-2019-erken-mi-geliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ittifak-tamam-turkiye-secime-hazir-2019-erken-mi-geliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halime Kökce]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:56:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[2019 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Halime KÖKCE]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1846</guid>

					<description><![CDATA[Yeni sistemin bu ilk seçimiyle ilgili yaklaşımımız, sandık skoruyla değil, ülkeyi bir an evvel yeni sistemin kurumlarıyla tanıştırmak, dünya sisteminin içine girdiği bunalımı fırsata çevirmek ve kendi fay hatlarını narmış, millet iradesini devlet iradesiyle buluşturmuş ve sosyolojik farklılıkların siyasallaşmasının önüne geçmiş bir Türkiye inşa etmek olmalı. 2019 Ne Kadar Yakın Ne Kadar Uzak? 16 Nisan 2017’deki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş referandumuna giderken zikretmeye başladık bu tarihi. Referandumdan sonraki ilk seçim Kasım 2019’da gerçekleşecek ve bu vakte kadar yeni sistemin gereği olan uyum yasaları çıkartılacak dedik. Uyum yasalarının bir kısmı Meclis’ten geçti. Halkın ilk kez cumhurbaşkanını doğrudan seçtiği 10 Ağustos 2014’ten itibaren zaten fiili olarak uygulanmaya başlanan yeni sistem, halk nezdinde de kabul gördü. Bunda, 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar geçen sürede Erdoğan’ın gösterdiği güçlü liderliğin etkisi büyük oldu. Bu arada, AK Parti ve MHP arasında referandumda temelleri atılan ittifak, yasal zemine kavuşturuldu. Tüm bunlar olurken bir taraftan da erken seçim lafı hep edilegeldi. Ne zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sorulsa hiçbir tereddüde mahal vermeyecek şekilde erken seçimin söz konusu olmadığını, Ak Parti’nin çok önemli bir gerekçe oluşmadığı müddetçe seçimi erkene almak gibi bir yaklaşımının olmadığını tekrar etti. (Hatırlatalım: iki kere vaktinden önce seçim yapıldı; birincisi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeni sistemin bu ilk seçimiyle ilgili yaklaşımımız, sandık skoruyla değil, ülkeyi bir an evvel yeni sistemin kurumlarıyla tanıştırmak, dünya sisteminin içine girdiği bunalımı fırsata çevirmek ve kendi fay hatlarını narmış, millet iradesini devlet iradesiyle buluşturmuş ve sosyolojik farklılıkların siyasallaşmasının önüne geçmiş bir Türkiye inşa etmek olmalı.</strong></p>
<p><strong>2019 Ne Kadar Yakın Ne Kadar Uzak?</strong></p>
<p>16 Nisan 2017’deki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş referandumuna giderken zikretmeye başladık bu tarihi. Referandumdan sonraki ilk seçim Kasım 2019’da gerçekleşecek ve bu vakte kadar yeni sistemin gereği olan uyum yasaları çıkartılacak dedik. Uyum yasalarının bir kısmı Meclis’ten geçti. Halkın ilk kez cumhurbaşkanını doğrudan seçtiği 10 Ağustos 2014’ten itibaren zaten fiili olarak uygulanmaya başlanan yeni sistem, halk nezdinde de kabul gördü. Bunda, 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar geçen sürede Erdoğan’ın gösterdiği güçlü liderliğin etkisi büyük oldu.</p>
<p>Bu arada, AK Parti ve MHP arasında referandumda temelleri atılan ittifak, yasal zemine kavuşturuldu. Tüm bunlar olurken bir taraftan da erken seçim lafı hep edilegeldi. Ne zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sorulsa hiçbir tereddüde mahal vermeyecek şekilde erken seçimin söz konusu olmadığını, Ak Parti’nin çok önemli bir gerekçe oluşmadığı müddetçe seçimi erkene almak gibi bir yaklaşımının olmadığını tekrar etti. (Hatırlatalım: iki kere vaktinden önce seçim yapıldı; birincisi CHP’nin Meclis’in seçtiği Cumhurbaşkanını beğenmeyip toplanma yeter sayısı üzerinden 367 icadı çıkartması ve Meclis’in kararını Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi sonrası gerçekleşti. İkincisi ise 7 Haziran 2015 seçimleri neticesinde AK Parti tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaşamayınca ve partiler koalisyon hükümeti kuracak uzlaşıyı yakalayamayınca gerçekleşti. Bu erken seçimden ziyade literatüre de geçtiği haliyle bir “tekrar seçim” oldu.)</p>
<p>Bu net ifadelere rağmen erken seçim söylentilerinin sona ermemesi ise bir yönüyle muhalefetin bu söylenti üzerinden nabız yoklaması, bir yönüyle de seçime hazır olmadığı izlenimini izale etme girişimi olarak yorumlandı. Ama en çok da MHP’nin erken seçimi isteyebileceği, aralarında bir ittifak olduğundan Erdoğan’ın da Bahçeli’nin bu talebini geri çevirmeyeceği ifade edildi. MHP’nin erken seçim istemesi bir bakıma anlaşılır. Çünkü Fırat Kalkanı ile başlayan, Zeytin Dalı Harekatı ile devam eden askeri başarıların yarattığı olumlu havanın sandıkta kendisine de yarayacağını düşünüyor olabilir. Zira operasyonlara amasız, fakatsız çok güçlü bir destek verdi. Konu ile ilgili CHP’ye yönelttiği eleştiriler zaman zaman Ak Parti’nin eleştirilerinin de önüne geçti.<br />
MHP’den belli bir kamuoyu oluşturarak ayrılan, Bahçeli ve ekibine zarar vereceği, seçimde barajı geçip MHP’nin oylarını eriteceği düşünülen İyi Parti’nin baştaki rüzgârını kaybetmesi ve AK Parti ile ittifakının MHP’den İyi Parti’ye kayışların önüne geçeceği tahminleri de MHP’yi erken seçime heveslendirmiş olabilecek etkenlerden. Bunlar erken seçimi MHP açısından istenilir kılan gerekçeler.</p>
<p><strong>Kim İsterse Erken Seçim Olur?</strong></p>
<p>Ak Parti’de durum ne peki? Ak Parti’nin erken seçimi istediğine dair güçlü karineler belki yok ama istememesi için de bir sebep yok. Belki de erken seçimin gündemden düşmemesinin gerekçesi bu. Ve tabii Ak Parti istemezse ya da razı olmazsa erken seçime gidilemeyeceği gerçeği de ortada. Hatta bir görüşe göre AK Parti Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimini yerel seçimlerin önüne almayı tercih bile edebilir. Bunun sebebi olarak da partinin Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir risk görmediği, milletvekili seçiminde çoğunluğu kaybetme endişesi taşımadığı ama belediyelerle ilgili bu kadar rahat hissetmediği gösteriliyor ve bu yüzden Ak Parti’nin yerel seçimleri, cumhurbaşkanlığı seçiminin gerisine atmayı tercih edebileceği dile getiriliyor.</p>
<p>2018 Meclis’teki dört parti için de kongre yılı. CHP, HDP ve MHP kongre süreçlerini tamamladı. Ak Parti ise sonbaharda olağan genel kongresini yapacak. İlçe ve il teşkilatlarındaki bu hareketlilik ve kongre süreçleri de partileri seçime ısındırmaya başladı. AK Parti ve MHP açısından seçime dair belirsizliğin olmaması, Cumhurbaşkanı adayının zaten en başından beri Erdoğan olarak netleşmesi, seçim ittifakı yasasının Meclis’ten geçmesiyle o konudaki belirsizliğin de ortadan kalkmış olması, her iki partide seçime hazır bir görüntü ortaya çıkartıyor. Bugün seçime karar verilse başları ağrımaz bir rahatlık içindeler.</p>
<p>CHP ve HDP için durum o kadar iç açıcı değil. Seçimden kaçıyor görüntüsü vermemek adına CHP zaman zaman AK Parti’yi erken seçime davet dahi ediyor. Bu konuda Ak Parti’nin bir istisna olduğunu söyleyebiliriz, çünkü hem seçime dair yerleşik bir özgüvene sahip hem de başta da belirttiğimiz gibi seçimlerin zamanında yapılmasını, siyasi istikrarın bir gereği olarak iktidara geldiğinden beri savunuyor.</p>
<p><strong>İttifakların Partilere ve Seçmen Davranışlarına Etkisi</strong></p>
<p>Seçim tartışmasının en önemli ayağını, kurulan ve kurulması muhtemel ittifaklar oluşturuyor. Zira ittifaklar hem sonucu belirleyecek önemde hem de tümden siyaset yapma biçimine, kültürüne dair yeni davranış biçimleri gelişmesine sebep olacak nitelikte.</p>
<p>AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu ve BBP’nin de sonradan katıldığı Cumhur İttifakı lehte-aleyhte pek çok tartışmaya yol açtı. Evvela dile getirilen eleştiri, MHP ile ittifakın AK Parti’nin Kürt seçmenini küstüreceği şeklindeydi. İlk bakışta yerinde gibi gözüken bu tespit kamuoyu anketleriyle doğrulanmadı. Dahası bu yaklaşım, bir endişeden ziyade Kürtlerin tamamını PKK’nın yedeğinde siyaset yapan HDP seçmeni olarak görmek gibi bir yanlışı yansıtıyordu. Ve daha da ilginci 7 Haziran seçimlerinden sonra AK Parti’nin tek başına hükümet kuramaması üzerine HDP’li siyasetçiler, “Yeter ki AK Parti ve Erdoğan devre dışı kalsın MHP ile dahi koalisyon kurarız.” dediler. Hülasa bu endişeyi dile getirenler samimiyse “HDP’nin MHP ile koalisyon ortağı olmaya yanaştığı bir yerde AK Parti’nin MHP ile ittifak kurması neden Kürtleri küstürsün?” sorusuna cevap vermeli. Kaldı ki MHP, PKK terörünün en fazla can yaktığı dönemde dahi son derece titiz bir dil kullanmış, Kürtlerle terörün bir tutulmasına şiddetle karşı çıkmıştır.</p>
<p>Ayrıca HDP’nin (BDP) Gezi Parkı kalkışmasından itibaren CHP ile yaşadığı flört, (kalpaklı Mustafa Kemal bayraklarıyla Abdullah Öcalan’ın yan yana sallandığı mitinglerde yahut bazı milletvekillerinin HDP’lileri aratmayan açıklamalarında görüleceği üzere) ortada dururken Kürt seçmenin siyasi iradesi üzerinden endişe beyan etmek, iyi niyetten ziyade siyasi algı çalışması gibi durmaktadır.</p>
<p><strong>İttifaktan Hangi Parti Daha Kârlı Çıkar?</strong></p>
<p>Bir başka tartışma konusu da ittifaktan hangi partinin kârlı çıkacağı hakkında. Cumhurbaşkanlığı seçiminden ziyade milletvekili seçimiyle ilgili bir soru bu. Daha önceki tecrübeler, ittifakların büyük değil küçük partiye yaradığını gösteriyor. Her seçmen kendi partisine oy atabileceği ve nasılsa hükümet kurmak milletvekili sayısıyla ilişkili olmayacağı için seçmenin Cumhur İttifakı altındaki küçük partilere gitme eğilimi gösterebileceği ifade ediliyor. Bu denklemde AK Parti’nin orta Anadolu’da MHP lehine oy kaybetmesi söz konusu olabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oyunun, partisinin önünde olduğu gerçeği de destekliyor bu olasılığı.</p>
<p>Kurulup kurulamayacağı henüz belli olmayan muhalefet kanadındaki ittifak senaryolarına gelince: Cumhur İttifakı’nın hali hazırda şekillenmiş olması, bu ittifakın adayının da Cumhurbaşkanı Erdoğan olarak çoktandır belli olması, üzerine bir de erken seçim ihtimalinin bir türlü gündemden düşmemesi muhalefet kanadını baskı altına almış durumda. Muhalefet kanadının ortada henüz bir Cumhurbaşkanı adayı bile yok. Üstelik “Aday çok da netleştiremiyoruz.” gibi bir durum da söz konusu değil. Kılıçdaroğlu “Cumhurbaşkanı adayımız kazanacağından kuşku duymadığımız bir isim olacak.” diyerek kendisinin aday namzedi dahi olamadığını belirtti. Ekmelettin İhsanoğlu travmasından sonra yeni bir “çatı aday” formülünü CHP seçmenine kabul ettirmek de zor görünüyor. Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu’nun temenni ettiği gibi referandumdaki hayır bloğunun Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan karşında yine blok oluşturacağı tezi, hükümet seçimi ve referandum dinamiklerini tanıyanlarca imkânsız bulunuyor.</p>
<p>Oy oranı çok az ve henüz oyu tespit edilemeyen Saadet Partisi ve İyi Parti’nin ittifak denklemlerinde ne yana düşecekleri de az çok belli oldu. Saadet Partisi ideolojik bir parti olarak “Onmasam da ölmem nasılsa” diye düşünüp şimdilik “kilit parti” güzellemelerine tav olmayı tercih ediyor. İyi Parti ise başlangıçta arkasına aldığı rüzgârı erken kaybetti. Yine de muhalefet cenahında Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklamış tek kişi İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener. Akşener’in Bahçeli’den çok CHP seçmeninden oy alabileceği konuşuluyor.</p>
<p>İttifakın toplam oyunun yüzde 10’u geçmesi halinde ittifaka katılan partilerin tek başlarına yüzde 10’u geçmeleri beklenmeksizin oy oranlarınca vekil çıkarabilecek olmaları bu iki partinin ittifak yapabilme ihtimalini akla getiriyor. Ancak MHP’nin AK Parti ile ittifakı, seçmeninin İyi Parti’ye kayma ihtimalini ortadan kaldırdı. Saadet tabanı ise partilerini Cumhur İttifakı içinde görmek istiyor. Bu durumda iki partinin birlikte barajı geçmesi ihtimal dışı duruyor.</p>
<p><strong>İttifakların Siyaset Kültürüne Etkisi</strong></p>
<p>2019, sıradan bir seçim tarihi olmanın ötesinde anlamlar taşıyor. Partilerin seçim ittifakları yapmaları da yine bu çerçevede önemli ancak Türkiye için daha büyük bir anlamı olduğunu teslim etmek gerekir. Bir kere sistem değişikliğinin anayasalaşmasından sonra yapılacak ilk seçimden söz ediyoruz. Teknik gibi gözüken bu detayın arkasında aslında Türkiye’nin son dört-beş yılda geçirdiği değişim ve verdiği mücadelenin etkisi var. Bir anlamda Türkiye’nin iddialarını devam ettirip ettiremeyeceğinin de oylanacağı bir tarih olacağı gözüyle bakılıyor 2019’a.<br />
Küresel aktörlerin çoğaldığı, tek kutuplu dünyanın çok kutupluya döndüğü, bölgemizde ise hala bir büyük güç yoksunluğunun yaşandığı ve bunun yol açtığı bir kaosun hüküm sürdüğü bu dönemde Türkiye aktörleşme istidadı gösterdi. Tam da bu yüzden terör örgütleri aracılığıyla bölgesel ve küresel kimi aktörlerin saldırısına uğradı.</p>
<p>Erken seçim tartışmasının doğrudan bununla ilgisi yok gibi görülebilir ancak Fırat Kalkanı ve ardından gelen Zeytin Dalı Operasyonu’nun başarıyla sonuçlanması, vatandaşın milli duygularının ve özgüveninin artışına vesile oldu. Bu durum, erken seçimi bir seçenek olmanın ötesine taşıyor. ABD’nin bölgesel hesaplarındaki belirsizlik, PKK’yı desteklemekten geri durmayacağının anlaşılması, Avrupa ülkelerinin, terörle mücadelesinde Türkiye ile empati kurmak şöyle dursun terör örgütlerine arka çıkmaya devam etmesi, bölgesel aktörlerin sorunlarını kendi aralarında çözmekten hala çok uzak olması, ABD’nin İran’ı çevreleme politikasının yol açabileceği yeni sorun alanları ve olası çatışmalar Türkiye’nin 2019’u beklemeden cumhurbaşkanlığı sisteminin imkânlarıyla donatılmış bir liderliğe ihtiyacını gündeme getiriyor.</p>
<p>Bir erken seçim her ne kadar yeni sistemin süre tahdidi getirmesi dolayısıyla kazanılmış iktidar döneminden az ya da çok feragat etmek anlamına gelse de önümüzdeki beş yıllık yeniden yapılanma dönemini garanti edecek yüksek bir oy oranı ve meşruiyetiyle yeniden iktidar kurmaya ihtiyacı var Türkiye’nin.</p>
<p>Daha açık ifade etmek gerekirse, Türkiye’nin Erdoğan’ın liderliğini riske atma lüksü yok.</p>
<p>Erken seçim, muhalefetin saikleri ne olursa olsun Türkiye’nin menfaatleri çerçevesinde tartışılmalı ve devletin yeniden yapılandırılması, kamu kurumlarının erken ve hızlı çalışması, insan kaynaklarının etkinleştirilmesi ve revize edilmesi anlamında gündeme alınmalıdır.</p>
<p>Yoksa hali hazırda 2019’da olsa farklı, 2018’de olsa farklı bir seçim sonucuyla karşılaşacağımıza dair bir ihtimal ya da öngörü söz konusu değil. Yeni sistemin bu ilk seçimiyle ilgili yaklaşımımız, sandık skoruyla değil, ülkeyi bir an evvel yeni sistemin kurumlarıyla tanıştırmak, dünya sisteminin içine girdiği bunalımı fırsata çevirmek ve kendi fay hatlarını onarmış, millet iradesini devlet iradesiyle buluşturmuş ve sosyolojik farklılıkların siyasallaşmasının önüne geçmiş bir Türkiye inşa etmek olmalı.</p>
<p>Beka meselesini çözmek dediğimizde anlaşılması gereken sadece coğrafi olarak parçalanma ihtimalini bertaraf etmek değil sosyolojik farklıkların ideolojikleşmesini önleyecek bir siyasal kültür de oluşturabilmektir. Erken ya da vaktinde, yeni sistemin ilk seçimi ile yapmayı amaçladığımız şey bu olmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ittifak-tamam-turkiye-secime-hazir-2019-erken-mi-geliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İttifaklar Gölgesinde 2019 Seçimleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:50:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[2019 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Gül]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Bahçeli]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[HDP]]></category>
		<category><![CDATA[İP]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Resul Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1842</guid>

					<description><![CDATA[Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi. MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının. 2019’da yerel yönetimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim yapılacak. Bu üç seçim içinde şüphesiz en önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Çünkü Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimiyle yeni bir evreye girmiş olacak. Parlamenter sistem bütünüyle sona erecek ve adına ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen ama dünyada başkanlık olarak bilinen sisteme geçilecek. Bu sistem bir taraftan siyasi istikrarı garanti ederken, diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek (sert kuvvetler ayrılığı), ülke kalkınmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Sistem gereği icra erki yasama erkinin güvenoyuna muhtaç olmayacak, yasama erki de parlamenter sistemdeki icranın vesayetinden kurtulacaktır. Detaylar tartışılabilir, ancak başkanlık sisteminin ülkeye kazandıracağı en önemli kazanımlardan biri de kutuplaşmayı törpüleyecek olmasıdır. Malum parlamenter sistemde yüzde 30-40 bandındaki oy oranı ile de hükümetler kurulabiliyor. Oysa başkanlık sisteminde artık çıta yüzde 50+1’e yükselmiştir. Yani cumhurbaşkanlığında baraj yüzde 50+1 olmuştur. Durum böyle olunca başkan adayları ya da partiler ister istemez ittifaklar kurmak zorunda kalacaklardır. Bu da partileri ve partilileri birbirlerine karşı daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi. MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının.</strong></p>
<p>2019’da yerel yönetimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim yapılacak. Bu üç seçim içinde şüphesiz en önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Çünkü Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimiyle yeni bir evreye girmiş olacak. Parlamenter sistem bütünüyle sona erecek ve adına ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen ama dünyada başkanlık olarak bilinen sisteme geçilecek. Bu sistem bir taraftan siyasi istikrarı garanti ederken, diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek (sert kuvvetler ayrılığı), ülke kalkınmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Sistem gereği icra erki yasama erkinin güvenoyuna muhtaç olmayacak, yasama erki de parlamenter sistemdeki icranın vesayetinden kurtulacaktır. Detaylar tartışılabilir, ancak başkanlık sisteminin ülkeye kazandıracağı en önemli kazanımlardan biri de kutuplaşmayı törpüleyecek olmasıdır. Malum parlamenter sistemde yüzde 30-40 bandındaki oy oranı ile de hükümetler kurulabiliyor. Oysa başkanlık sisteminde artık çıta yüzde 50+1’e yükselmiştir. Yani cumhurbaşkanlığında baraj yüzde 50+1 olmuştur. Durum böyle olunca başkan adayları ya da partiler ister istemez ittifaklar kurmak zorunda kalacaklardır. Bu da partileri ve partilileri birbirlerine karşı daha dikkatli, daha itinalı ve daha hoşgörülü davranmaya sevk edecektir. Nitekim bugün AK Parti MHP ve BBP arasındaki ittifak bu üç partinin birbirlerine daha dostane yaklaşımlarını sağlıyor. Ayrıca AK Parti, SP’yi de ittifakta görmek istediği için çok ölçülü bir üslup kullanıyor. Yani yeni sistem partilerin birbirlerine karşı sert tutumlarını daha şimdiden yumuşatmıştır diyebiliriz. Aynı esnek tavrı muhalefetteki CHP’nin diğer partilere yaklaşımında da görüyoruz. Dolayısıyla başkanlık sistemi partiler arasında bir dayanışmayı da mecbur kıldığı için kutuplaşmayı törpüleyen bir sistem olarak öne çıkıyor diyebiliriz.</p>
<p><strong>Her Parti Önemlidir</strong></p>
<p>Bir diğer husus da yüzde 50+1 barajı, partileri büyüklüğüne küçüklüğüne bakılmaksızın önemli kılmaktadır. Bırakın yüzde bir oyu, başkanın seçimini bir oy bile etkileyeceği için küçük partiler de artık çok önemli. 1 Kasım 2015 seçimlerindeki tabloya bakıldığında yüzde birin altında oy alan partiler bile cumhurbaşkanlığı seçimlerinde önem arz ediyor. Mesela SP, yüzde 0.68 ile 325 bin 947 oy almış. BBP yüzde 0.54 ile 259 bin 579 oy almış. VP yüzde 0.25 ile 119 bin 196 oy almış. HAK-PAR yüzde 0.23 ile 109 bin 722 oy almış. DYP yüzde 0.03 ile 14 bin 87 oy alarak en küçük parti olmuş. Ama değil mi ki 14 bin oyu var başkanlık sisteminde DYP bile görüşülmesi, konuşulması ve ittifak edilmesi gereken bir parti konumundadır. Başka bir ifadeyle başkanlık seçimi en küçük partiyi bile önemli kılan bir özelliğe sahip görünüyor. Tabii ki ittifaklar cumhurbaşkanın söylediği gibi azami müşterekleri olan partiler arasında gerçekleşebilir ya da gerçekleşmesi daha mantıklıdır. Onun için cumhurbaşkanı cumhur ittifakına başka partileri de beklediğini açıkça söylüyor. SP’nin yüzde 0.68 oy oranıyla gündemde bu kadar fazla kalmasının bir diğer sebebi de budur.</p>
<p><strong>Cumhur İttifakı</strong></p>
<p>Seçimlere bir seneden fazla vakit olmasına rağmen AK Parti ile MHP arasında cumhur ittifakı adı verilen bir ittifak şimdiden kurulmuştur. Bu ittifaka BBP’nin de olumlu yaklaştığı bilinmektedir. Başta SP olmak üzere belki başka partiler de bu ittifaka destek verebilir. Kimi çevrelerin bu bağlamda SP’yi cumhur ittifakından uzaklaştırma gayretleri de gözden kaçmıyor değil. SP’nin kendisine uzatılan eli boş çevirmiş olması da konunun ayrı bir boyutu. Halbuki azami müşterekleri itibariyle AK Parti’ye en yakın parti Saadet Partisi’dir.</p>
<p>SP, Milli Görüş’ü sahiplenmektedir. Ancak Milli Görüş tabanının ezici çoğunluğu bugün AK Parti’yi desteklemektedir. 1995 seçimlerinde Milli Görüş’ün partisi RP, 6 milyon oy alarak (yüzde 21 oranıyla) birinci parti olmuştu. SP’nin son seçimde aldığı oy miktarı ise 325 bin 947 (%0.68) dir. En basit hesapla Milli Görüş tabanının 5 milyon 600 bini AK Parti’yi desteklemektedir! 7 Haziran ya da 1 Kasım seçimleri öncesiydi. CNN Türk, her partinin liderini misafir ediyordu. SP Lideri Mustafa Kamalak Bey’i misafir ettiğinde sorduğu can alıcı sorulardan biri, ‘Saadet neyi yapmak istedi AK Parti yapmadı?’ sorusuydu. Kamalak söyleyecek söz bulamadı, Suriye politikasını ele alarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Azami müşterek itibariyle Ak Parti’ye en yakın parti SP derken bunu kastediyorum. SP tabanının beklentilerinin büyük çoğunluğunu AK Parti gerçekleştirdiği için Milli Görüş’ün ezici çoğunluğu bugün AK Parti saflarındadır. Dahası hâlen SP’de olup da oylarını AK Parti’ye veren sağduyulu Milli Görüşçüler de vardır! Cumhurbaşkanı, ‘azami müştereklerimiz bulunan partileri ittifaka davet ediyoruz’ derken bunların başında SP gelir. Ama SP yönetiminin menfi tavrı öylesine sert ki ‘fazla naz âşık usandırır.’ özdeyişini hatırlatıyor. Sonunda cumhurbaşkanına ‘gelmezlerse güle güle’ dedirttiler.</p>
<p><strong>SP’nin Gerekçeleri</strong></p>
<p>SP lideri Karamollaoğlu’nun cumhurbaşkanına verdiği 3 maddelik ittifak cevabı da anlaşılır gibi değil. Karamollaoğlu, AK Parti’yle ittifaka neden sıcak bakmadığını 3 sebebe bina ediyor. Birinci sebep olarak siyaset üslubunu öne sürüyor ve, ‘Biz siyaset üslubunun kamplaştırıcı, kutuplaştırıcı değil kucaklayıcı olması gerektiğine inanıyoruz. Bu olmazsa olmazımız.’ diyor. Bu, AK Parti’nin programında yazılı olan ve savunmakta olduğu ilkelerden biri. İşin garibi davet edip kucaklayan cumhurbaşkanı ‘Deli miyim?’ diyerek reddeden kendisi? Aslına bakılırsa SP’nin bu gerekçesi, kendileri haricindeki herkesin imanını bile sorgulayan bazı radikal SP’liler için geçerli olabilir ama SP’yi ittifaka davet ederek kucaklayan AK Parti için hiç de inandırıcı görünmüyor.Karamollaoğlu, ittifaka sıcak bakmayışının ikinci sebebini ‘İkincisi yönetim anlayışımız. Biz yönetim anlayışında kuvvetler ayrılığı ilkesinin belirlenmesini istiyoruz.’ diyor. AK Parti de başka bir şey istemiyor ki. Kuvvetler ayrılığının temel özelliklerinden biri olan başkanlık sistemini AK Parti savunmuyor mu? Başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı şimdikinden daha sert değil mi? Varsa eksiklik -ki olabilir- katılır ittifaka ıslah etmeye çalışır. Ama bu gerekçeyle ittifaktan kaçarsa bu tavır inandırıcı olmaz diye düşünüyorum. Üçüncü sebep olarak da diyor ki ‘Yolsuzluk ve israf ile mücadele edilmeli.’ AK Parti’nin yolsuzluğun ve israfın önünü açalım dediğini hatırlamıyorum. Ama iktidar süresi içinde kimi icraatları sebebiyle bu gerekçeyi sunuyor olabilir SP. Yolsuzluk suçtur, SP’nin tespit ettiği yolsuzluğu yargıya taşıyarak gereğini yapması beklenir, ittifaka engel olarak zikretmesi inandırıcı olmaktan uzak görünüyor. İsrafa gelince, yoktur denemez ama ittifaka dâhil olarak israf konusunda da iktidara yol gösterilebilir. İlkeler bazında ‘CHP ve İP ile hemfikiriz’ diyen Karamollaoğlu’nun azami müşterekleri bulunan AK Parti’ye karşı tavrının kendi tabanını bile ikna etmeyeceği kanaatindeyim. Bununla birlikte siyasette dengeler her an değişebilir. Yarının nelere gebe olduğunu bilmiyoruz.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Adayları</strong></p>
<p>Şimdiye kadar sadece bir ittifak netleşmiş görünüyor. ‘Cumhur İttifakı’. Adayı da Recep Tayyip Erdoğan. Muhalefet cephesinden İyi Parti, Meral Akşener’i Vatan Partisi de Doğu Perinçek’i aday ilan ettiler. Her iki partinin de cumhurbaşkanı seçecek gücü olmadığı için dostlar alışverişte görsün kabilinden adaylık olarak görünüyor. Asıl beklenen aday ana muhalefet partisi CHP’nin adayıdır. Normalde genel başkanın aday olması gerekir ama genel başkanın aday olmayacağı anlaşılıyor. Hatta tıpkı 2014 seçimlerinde olduğu gibi CHP kökenli bir aday göstermekten çekindikleri anlaşılıyor. CHP perspektifinden bakınca ben bu tavrı doğru buluyorum. Çünkü CHP’nin tabanının tek başına cumhurbaşkanı seçmeye yetmediğini görüyorlar. Bu tercih bir başka gerçeği daha hatırlatmaktadır ki o da toplumun yüzde 70’lere varan kesiminin dindar, muhafazakâr ve milliyetçi vasıflara sahip olmasıdır. Bu vasıflardan uzak bir CHP’linin yüzde 50+1 oy alması mümkün değildir. Bence CHP bu gerçeği gördüğü için geçmişte İhsanoğlu’nu aday gösterdikleri gibi şimdi de kendi tabanlarına ilaveten yüzde yetmişten en az yüzde 20-25 oy alacak bir muhafazakâr aday belirleme eğilimindedirler ki bence siyaseten doğru bir taktiktir. Onun için İlhan Kesici ve Abdullah Gül isimleri sürekli gündemdedir. Hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Abdullatif Şener’in ismi bile geçmektedir. Başkanlık sisteminin en önemli kazanımlardan biri de artık CHP gibi milletin değerleriyle buluşmaktan uzak partilerin icra erkinde etkili olamayacaklarıdır.</p>
<p><strong>Abdullah Gül Faktörü</strong></p>
<p>Abdullah Gül Bey, AK Parti’nin kurucusu, ilk başbakanı, bakanı ve cumhurbaşkanıdır. Kişiliği sebebiyle her kesimin beğenisini kazanmış değerli bir şahsiyettir. Ayrıca siyaseti iyi gözlemleyen ve adımlarını ona göre atan, hesap kitap bilen bir siyasetçidir. ‘Cumhurbaşkanı adayıyım.’ demedi ama ‘Kardeşim Erdoğan karşısında aday olmam.’ da demedi. Kapıyı hep açık tuttu. Yakın çevresi de ‘Neden olmasın?’ diyerek adaylık ihtimalini gündemde tuttular. Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi.<br />
MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının. O güne kadar medyaya imalı açıklamalar yapan Gül dikkat edilirse o günden sonra cumhurbaşkanlığı konusuna hiç girmedi. Hele MHP’nin 18 Mart’ta yaptığı genel kuruldan sonra cumhur ittifakının oyları daha bir derlenip toparlandı.</p>
<p><strong>MHP Toparlandı İttifak Güçlendi</strong></p>
<p>MHP geçen süre içinde özellikle dindar ülkücüleri tasfiye eden bir kadro tarafından idare ediliyor, partiyi Türk-İslam ülküsünden uzaklaştırıyordu. İyi Parti tabanını küskün MHP’liler oluşturuyordu. İyi parti MHP’yi fiilen bölmüştü. Bunu gören Devlet Bey, 18 Mart Kurultayında dindarları küstürenleri tasfiye etti ve öyle bir kurultay konuşması yaptı ki küskün MHP’lilerin neredeyse tamamı yuvaya döndü. MHP kongresinden sonra Devlet Bey’e şiddetle muhalefet eden bazı önemli MHP’liler mealen ‘MHP aslına döndü biz de MHP’ye döndük.’ diyorlardı. Devlet Bey’in, konuşmasının giriş bölümünde, “Türk ve İslam’ın nefes aldığı her yere” selam göndermesi, “Türk-İslam ülküsünün inanmış yürekleri nerede?” diye sorması, kurultayın “Türk-İslam alemine hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz etmesi”, “duruşumuz Müslüman Türk milletinin ta kendisidir.” vurgusu, vefaya çağrı yaparken, “imani asaletten” bahsetmesi” ve “Vefası olmayanın milli ve manevi değerlere vedası kat’idir, kesindir.” demesi ülkücüleri can evinden yakalamış görünüyor. Partinin milli duruşuna ‘Yüce Allah’ı şahit’ göstermesi, darbecilerin, ‘Türk-İslam ülküsünü yargılamaya’ kalkıştıklarını hatırlatması, “yolumuz hak yolu, hakikat yolu, Allah yoludur.” dedikten sonra, ‘Göğsümüz imanla kabardı, gözlerimiz heyecanla yaşardı, ihanete inançlarımızdan aldığımız güçle dayandık.’ tespitinde bulunması ve Ahmed Arvasi’nin “İmansız zümreyi yokluk kemirir.” diye başlayan dizelerini okuması ülkücülerin ruhuna işlemiş anlaşılan. “Din tacirlerinden kurtulup, hainleri yok edip, taassup bekçilerini ayıklarsak, Türk-İslam ülküsü Türkiye’nin ve komşu coğrafyaların bayraktarlığı göreviyle İ’lay-ı Kelimetullah mührünü cihana vuracaktır.” deyip konuşmasını tekbirlerle noktalaması, küstürülen dindar MHP’lilerin yuvaya dönmelerine yetip de artmış bile. Gördüğüm kadarıyla, MHP, İP’e kaptırdığı ülküdaşlarının gönlüne bu hamle ile girip, yuvaya döndürmüş ve kongreden gerçekten güçlenerek çıkmıştır. MHP’nin güçlenmesi cumhur ittifakının güçlenmesi demektir!</p>
<p><strong>İttifak Sandığa Yansır mı?</strong></p>
<p>Asıl sorulması gereken soru ‘İttifak sandığa yansır mı?’ sorusudur. Çünkü ittifakları yasal çerçeveye oturtan kanunda cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili oy tasnifinde bir boşluk var. Milletvekili seçimlerinde her partinin ne kadar oy alacağı gayet net bir şekilde tespit edilebilecek. Çünkü ittifak kutusunun altında ittifak eden partilerin amblemi olacak ve her seçmen kendi partisine oy verecek.<br />
İttifak partilerinin oyları toplanacak ve toplam oylar barajı geçiyorsa her parti barajı aşmış sayılacak ve partiler aldığı oya göre milletvekili çıkaracak. Bence çok adil ve güzel bir düzenleme. Fakat cumhurbaşkanı seçimlerinde bu netlik olmayacak. Oy pusulasında cumhurbaşkanı adaylarının adı bulunacak, ittifak eden partilerin amblemleri bulunmayacak. Seçmen tercih edeceği adaya oy verecek ama hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak.</p>
<p>Dolayısıyla milletvekili seçiminde kendi partisine oy verip cumhurbaşkanlığı seçiminde başkasına oy verme kapısı açık duruyor. Tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak. Evet referandumda MHP resmen destekledi ama ne kadarı kabul oyu verdi orası meçhul. AK Parti’den ne kadar kabul oyu geldi orası da meçhul. AK Parti ve MHP tabanlarının toplam oyunun yüzde 60’ın üzerinde olması gerekirdi. Durum böyle olunca ittifaklar, cumhurbaşkanlığı seçiminde partilerin oylarını garanti etmiş olmuyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ittifakların tabana ne kadar yansıdığı bilinemeyeceğinden ‘Tabanda ittifak yok’ söylemini yabana atmamak gerekir.</p>
<p>MHP’nin toparlanmasından sonra cumhur ittifakının oy oranı yüzde 60’ların üzerinde görünüyor. Buna istinaden Devlet Bahçeli, 18 Mart Kurultayında, “CHP, İP, HDP, PKK, FETÖ, PYD, YPG, DEAŞ, DHKP-C ve küresel cinayet şebekesinden müteşekkil ihtilaf ve ihanet bloku, cumhurun karşısında tel tel dağılacak, kaybetmekten başka seçeneği olmayacaktır.’ diyor ama 16 Nisan sonuçları göz önünde bulundurulursa ittifakın diğer partilerle güçlendirilmesi gündemden düşmeyecek diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çözüm Sürecinden &#8220;Cumhur İttifakı&#8221;na</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cozum-surecinden-cumhur-ittifakina/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cozum-surecinden-cumhur-ittifakina/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oral ÇALIŞLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:47:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Çözüm Süreci]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhur İttifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Oral Çalışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1840</guid>

					<description><![CDATA[Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi. 2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’la Ağustos 2005 tarihinde bir grup aydın (Adalet Ağaoğlu, Gençay Gürsoy, Osman Kavala, Mustafa Karaalioğlu, Ali Bayramoğlu, Ahmet Hakan, Nuray Mert, Tayfun Mater, Hakan Tahmaz, Oral Çalışlar, Yücel Sayman, Yılmaz Ensaroğlu) Ankara’da buluştuk. 5 saate yakın süren görüşmede Kürt sorununda barışçı çözüm meselesi üzerinde duruldu. Başbakan, “Kürt sorunu” sözcüğünü alışılmışın dışında telaffuz etti. Kürt meselesinin bir sivil platformla devletin üst düzey yetkilileri arasında serbest görüş alışverişi denemesi olarak ele alınması ezber bozan bir gelişme sayılabilirdi. Erdoğan, ertesi gün Ali Bayramoğlu, Taha Akyol ve beni Diyarbakır gezisine davet etti. Orada yaptığı konuşmada, devletin geçmiş Kürt politikalarını eleştirdi ve yapılanlar için ilk kez kitle önünde özür diledi. O gece uçakta bu gelişmelerin ışığında Erdoğan bize şöyle bir teklifte bulundu: “Sizlerle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi.</strong></p>
<p>2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu.</p>
<p>Başbakan Tayyip Erdoğan’la Ağustos 2005 tarihinde bir grup aydın (Adalet Ağaoğlu, Gençay Gürsoy, Osman Kavala, Mustafa Karaalioğlu, Ali Bayramoğlu, Ahmet Hakan, Nuray Mert, Tayfun Mater, Hakan Tahmaz, Oral Çalışlar, Yücel Sayman, Yılmaz Ensaroğlu) Ankara’da buluştuk. 5 saate yakın süren görüşmede Kürt sorununda barışçı çözüm meselesi üzerinde duruldu. Başbakan, “Kürt sorunu” sözcüğünü alışılmışın dışında telaffuz etti. Kürt meselesinin bir sivil platformla devletin üst düzey yetkilileri arasında serbest görüş alışverişi denemesi olarak ele alınması ezber bozan bir gelişme sayılabilirdi.</p>
<p>Erdoğan, ertesi gün Ali Bayramoğlu, Taha Akyol ve beni Diyarbakır gezisine davet etti. Orada yaptığı konuşmada, devletin geçmiş Kürt politikalarını eleştirdi ve yapılanlar için ilk kez kitle önünde özür diledi. O gece uçakta bu gelişmelerin ışığında Erdoğan bize şöyle bir teklifte bulundu: “Sizlerle yaptığımız beyin fırtınası çok faydalı oldu. Buna benzer sivil platformlar oluşturarak, temel mesele 2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu.</p>
<p>Bir başka toplantıda Dersim katliamını eleştiren çarpıcı bir konuşma yaptı. Bütün bu süreç boyunca Tayyip Erdoğan’ın en büyük destekçileri, demokrat aydınların yanında, Cumhuriyetin iki köklü mağduru, dindarlar ve Kürtler oldu. Bu dönemde en dokunulmayan konular gündeme geliyor, Alevilik, Ermeni meselesi, Romanlar, azınlık vakıfları tartışılıyor, çalıştaylar düzenleniyor, beklenmedik çıkışlarla Türkiye, çok sesli, renkli bir görüntü veriyordu. Avrupa Birliği ile ilişkiler en iyi dönemini yaşıyor, çözülemeyen Kıbrıs meselesinde Türkiye çözüm üreten taraf oluyordu. Siyasi canlılıkla birlikte ekonomi de iyiye gidiyor, Türkiye bir büyüme ve zenginleşme yaşıyordu. Bu süreç bir doğal koalisyon yaratmıştı. Dindarlar, Kürtler, azınlıklar, demokrat aydınlar bu değişimin motoru olarak sürecin derinleşmesine katkıda bulunuyorlardı.</p>
<p><strong>Muhalefet</strong></p>
<p>MHP ve CHP, bu değişim döneminin muhalifleri olarak öne çıktılar. AB üyeliğine itiraz ve bürokratik yapının direnci, bu alandaki temel tartışma noktaları olarak dikkat çekiyordu. En büyük gerilim 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı. CHP, 367 krizini yaratarak Abdullah Gül’ün seçilmesini engellemek amacıyla Anayasa Mahkemesine başvurdu. Ardından TSK muhtıra yayınladı. Bu kriz, erken seçime ve Cumhurbaşkanlığı seçimininin halk oylamasıyla yapılmasını getiren bir referanduma yol açtı. Ardından yapılan seçimlerde AK Parti daha yüksek oyla seçimleri kazandı. Tam bu sırada AK Parti’nin kapatılması davası gündeme geldi.</p>
<p><strong>Gezi Olayları ve 17-25 Aralık 2013</strong></p>
<p>Ergenekon davaları, iktidar-Gülenciler blokunun, statükoya karşı hamlesiydi. Asker, yargı ve emniyet içindeki ulusalcı güçlere yönelik operasyonlar, muhalefetin direncini kırdı. 10 Eylül 2010 Anayasa değişikliği, iktidarın güçlenmesini sağlarken, bir başka gücün daha boy vermesini beraberinde getirdi. Muhalefet önce Gezi olayları üzerinden iktidarla bir hesaplaşmaya girişti. Ardından Fethullahçılar, Ergenekon operasyonlarından, HSYK içinde yeni elde ettikleri güçten yararlanarak, AK Parti iktidarıyla işbirliğini bozdular. Önce MİT Başkanına yönelik operasyonla başlayan süreç, 17-25 Aralık 2013 darbe girişimiyle zirve yaptı. Artık muhalefet güçleri içine Gülenciler de katılmış oldu.</p>
<p><strong>İlk Kırılma: 7 Haziran Seçimleri</strong></p>
<p>7 Haziran 2015 seçimleri, AK Parti iktidarı için bir dönüm noktası oldu. Kürt meselesinde atılan radikal adımların oylarının düşmesine neden olduğu saptamasında bulunan Erdoğan, milliyetçi oylara yönelik yeni bir strateji denemesine girişti. 1 Kasım’da tekrarlanan seçim bu eğilimini pekiştirdi. Zaman içinde değişimci görüşler aşındı. İktidar olmanın yarattığı muktedirlik duygusu öne çıkmaya başladı. İktidar partisi için, bir zamanlar değişimin ana mottosu olan “çözüm üretmek” artık gerilerde kaldı. Belki bu durumu şöyle yorumlamak daha doğru olur: Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi. Tabii bu durum, AB üyeliğinden, insan hakları duyarlılığına ve çoksesliliğe kapalı yeni bir dönemin başlangıcı oldu.</p>
<p><strong>MHP ile İttifak Bir Tercih</strong></p>
<p>15 Temmuz 2016 tarihindeki Gülenci darbe girişimi, değişim sürecinin sonunu getirdi. İktidarın güvenlik endişesi, otoriterleşmeyi kışkırttı. OHAL ve KHK’larla, muhalefeti de hedef alan bir baskı sistemi kuruldu.</p>
<p>MHP, 15 Temmuz’la birlikte muhalefet etmek yerine iktidarla işbirliğine yöneldi. AK Partinin yeni yönelimi de zaten MHP’ye yakınlaşmıştı. MHP, AK Parti’yle birlikte yeni dönemin en etkili aktörlerinden birisi haline geldi. Bir anlamda iktidar oldu. İktidar için MHP ile yapılan ittifak, uzun bir yolculuğun sonu gibiydi. Bu uzun yolculukta Türkiye’de statüko yerinden oynamış, olmaz denilen şeyler olmuş, zengin bir tartışma ve arayış yaşanmıştı. Reformlar döneminde MHP, karşıt pozisyonda durmuş, değişime direnen, demokratikleşmeye tepki gösteren bir yerden siyaset üretmişti. Zaman zaman 367 krizinde olduğu gibi çözüme destek veren çıkışlar yapmıştı. Ancak, kilit konularda tavrı hiç değişmemişti.</p>
<p>“Cumhur İttifakı” bu nedenle büyük ölçüde MHP damgasını taşıyor diyebiliriz. Ancak bu ittifakın kalıcı bir ittifak olduğunu söylemek gerçekçi değil. Çünkü, AK Partiyi AK Parti yapan ve büyüten, değişimci özellikleri oldu. Bir anlamda bu konuda epeyce birikim elde edildi. Tamamen tersi bir noktaya sıkışıp kalması o kadar da mümkün görünmüyor. Türkiye’nin önündeki meseleler, ototiterleşmeyle, OHAL’le halledebilecek sorunlar değil. Kürt meselesi önümüzde duruyor. Türkiye’de değişim isteyen, dışa açık siyaset ihtiyacı duyan ciddi bir potansiyel bulunuyor.</p>
<p>Son 20 yılda büyüyen ve Anadolu’da etkili bir güç haline dönüşen, AK Parti’nin omurgasını oluşturan orta sınıflar da otoriterleşmeden mutlu değil. Onların beklentileri çok sesli bir Türkiye. Bu nedenle, MHP’nin içe kapanmacı milliyetçiliği bu ihtiyaçları karşılayacak bir zihniyete büyük ölçüde kapalı. Yarın yeniden kritik meseleler çözüm için gündeme geldiğinde bu ittifak, ihtiyaçları karşılayacak bir potansiyel olarak zorlanacaktır.</p>
<p>Günler neler gösterecek şimdiden kestirmek zor. İzleyip göreceğiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cozum-surecinden-cumhur-ittifakina/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasetin Yeni Kodu: İttifaklar ve Erken Seçim Tartışmaları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/siyasetin-yeni-kodu-ittifaklar-ve-erken-secim-tartismalari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/siyasetin-yeni-kodu-ittifaklar-ve-erken-secim-tartismalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İdris Kardaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:44:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İdris Kardaş]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1838</guid>

					<description><![CDATA[Erken seçim kararı tartışmaları ülkenin kaderinin, yönünün, karşılaşacağı tehdit ve tehlikelerin, fırsatların ve imkânların konuşulacağı bir zeminde yapılmalıdır. Konjonktürel fırsatlar üzerinden yapılan tartışmalar hem Türkiye’ye hem siyaset kurumuna hem de bugüne kadar ülkeyi başarıyla yönetmiş siyasal iktidara zarar verir. Türkiye siyaseti son yılların en dinamik dönemlerini yaşıyor. 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin milletin gücüyle geri püskürtülmesi sonrası siyasi iklime, ülkenin kuruluş yıllarındaki gibi birlik havası hâkim oldu. Halk, 15 Temmuz gecesi ve sonrasında “Demokrasi Nöbetleri”nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğiyle birlikte iradesine, özgürlüğüne ve ülkesine sahip çıkarak canını ortaya koydu. Halkın kendi varlığını ortaya koyması sonucunda siyasal paradigma bundan etkilendi. Halkın bizzat kendi elleriyle yok olmaktan kurtardığı devlet ile olan ilişkisi bambaşka bir boyut kazandı. Bu dönüşüm uzun yıllar boyunca karşılaştığımız türden bir gelişme değildi. Toplumun devlet ile olan ilişkisindeki bu birleşme ve bütünleşme hali, bizatihi siyaset kurumuyla olan ilişkisini de etkiledi. Devleti yöneten ve yönetme iddiasında olan siyasi partilerin önceliklerinin de bu değişimden etkilenmemesi mümkün değildi elbette. Bunu iyi okuyan siyasi partiler, 15 Temmuz süreci ve sonrasındaki tüm kritik gelişmelerde benzer refleksleri gösterdiler. Bu partiler öncelikle, darbe ve işgal sürecini toplumsal gerçeklik içinden tanımladılar, meselenin tam olarak ne anlam ifade ettiğini özümsediler ve bunun sonucunda da ilkesel olarak tutarlı bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Erken seçim kararı tartışmaları ülkenin kaderinin, yönünün, karşılaşacağı tehdit ve tehlikelerin, fırsatların ve imkânların konuşulacağı bir zeminde yapılmalıdır. Konjonktürel fırsatlar üzerinden yapılan tartışmalar hem Türkiye’ye hem siyaset kurumuna hem de bugüne kadar ülkeyi başarıyla yönetmiş siyasal iktidara zarar verir.</strong></p>
<p>Türkiye siyaseti son yılların en dinamik dönemlerini yaşıyor. 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin milletin gücüyle geri püskürtülmesi sonrası siyasi iklime, ülkenin kuruluş yıllarındaki gibi birlik havası hâkim oldu. Halk, 15 Temmuz gecesi ve sonrasında “Demokrasi Nöbetleri”nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğiyle birlikte iradesine, özgürlüğüne ve ülkesine sahip çıkarak canını ortaya koydu. Halkın kendi varlığını ortaya koyması sonucunda siyasal paradigma bundan etkilendi. Halkın bizzat kendi elleriyle yok olmaktan kurtardığı devlet ile olan ilişkisi bambaşka bir boyut kazandı. Bu dönüşüm uzun yıllar boyunca karşılaştığımız türden bir gelişme değildi. Toplumun devlet ile olan ilişkisindeki bu birleşme ve bütünleşme hali, bizatihi siyaset kurumuyla olan ilişkisini de etkiledi. Devleti yöneten ve yönetme iddiasında olan siyasi partilerin önceliklerinin de bu değişimden etkilenmemesi mümkün değildi elbette. Bunu iyi okuyan siyasi partiler, 15 Temmuz süreci ve sonrasındaki tüm kritik gelişmelerde benzer refleksleri gösterdiler. Bu partiler öncelikle, darbe ve işgal sürecini toplumsal gerçeklik içinden tanımladılar, meselenin tam olarak ne anlam ifade ettiğini özümsediler ve bunun sonucunda da ilkesel olarak tutarlı bir duruş gösterdiler. 15 Temmuz sonrası darbe ve işgal girişimine karşı en büyük toplumsal direniş alanı olarak Yenikapı Mitingi’ne tereddütsüz katıldılar. Devamında, örgütleniş biçimi ve pratikteki eylemleri bakımından eşi benzeri olmayan bir terör örgütüyle mücadelenin zorluklarını birlikte göğüslediler. Devleti kurtaran milletin gerçeklerini göz önüne alan ve mevcut parlamenter sistemin gelecekteki olası krizlerin yaratacağı tehlikeleri gördükten sonra da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi konusunda tavırlarını ortaya koydular.</p>
<p>Bu süreç 15 Temmuz’u gerçekleştirenlerin hedeflerinin artçı sarsıntılarıyla doluydu. Yeni hükümet sistemini destekleyen partiler, milat olarak 15 Temmuz’u esas alıyorlardı. Temel dayanak noktası, yani bu partileri bir araya getiren temel zemin, gerçek bir halk direnişinin, kurtuluş mücadelesinin ta kendisiydi. Yapay değil doğal bir sürecin sonucu olarak bir araya gelinmişti. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), kendiliğinden oluşan organik bir sürecin sonucu olarak ittifak etmeye karar vermişlerdi. 16 Nisan 2017’de gerçekleşen referandum sonucunda yeni hükümet sisteminde “Evet” cephesini bu iki parti oluştururken, “Hayır” cephesini de CHP, HDP ve diğer partiler oluşturdu. Zaman içerisinde “Hayır” cephesinin genişlediğine şahit olduk. Avrupalı parlamenterler bu cephe için reklam filmleri çekiyor, Avrupa sokakları “Hayır” afişleriyle donatılıyor, Avrupa meydanları sadece “Hayır” propagandası yapan siyasetçilere açılıyordu. Bu cephenin bir ucunu, halksız iktidar olan eski müesses nizam oluştururken, bir diğer ucunu da PKK dahil tüm terör örgütleri oluşturuyordu. Cepheler, demokratik meşruiyet açısından biçimsel olarak farklı görünmemelerine rağmen, esasen birçok farklılıkları içinde barındırıyordu.</p>
<p>Bu noktadan sonra “yerli ve milli” kavramları siyasi ve toplumsal hayatımızda anlamlanmaya başladı. Zira Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi; milli iradenin devlet idaresine gerçek anlamda yansıması, demokratik olmayan müdahalelere parlamenter sisteme nazaran oldukça kapalı olması, meclisin daha özgür kılınması, istikrarlı hükümetlerin oluşması ve tüm bunların sonucunda bölgesinde ve dünyada daha güçlü bir Türkiye’nin ortaya çıkmasını mümkün kılıyordu. Ülkenin on yıllar boyunca yaşadığı acı deneyimler (darbeler, terör, koalisyonlar dolayısıyla yaşanan yönetim krizleri) bu değişimin zorunluluğunu ortaya çok açık bir şekilde koyuyordu. Bu noktada “hayır” cephesinin argümanları sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtlığı üzerinden şekilleniyor, terör örgütleri ya da Avrupalı siyasetçiler ile aynı noktada buluşmaları bu cephenin liderlerini rahatsız etmiyordu. İllegal yapıların, terör gruplarının ya da Avrupalı bir siyasetçinin neden “Hayır” cephesinde olduğunu topluma anlatmaya bile yanaşmıyorlardı.</p>
<p>15 Temmuz olayında ve 16 Nisan referandumunda ortak tavır alarak siyasetteki ve ülkenin geleceğindeki bu dönüşümü ıskalamayan partilerin ittifakları daha sonra da devam etti. AK Parti ile MHP, 15 Temmuz ve 15 Temmuz bağlamında devam eden süreçlerde verdikleri reflekslerle kurtuluş sürecinde birlikte hareket ettikleri gibi siyasal paradigma bağlamında, yeni ortamın kuruluş sürecinde de ittifak etme kararı aldılar. Toplum, yaşanan değişikliğin farkında olarak referanduma onay vermiş ve Türkiye’nin daha bağımsız politikalar yürütmesine imkân sağlayan, sadece milli iradeye dayanan yönetimlerin ülkeyi yönetmesini istemişti. Bu durumda AK Parti ile MHP ittifakı kendini ispatlayarak ve oy oranının çok daha ötesinde bir anlam yüklenmesiyle yeni dönemin kodlarını hazırlamaya giriştiler.</p>
<p>İlk olarak bir anayasa değişikliği gündeme geldi. Yeni hükümet sisteminin gerekli kılmış olduğu uyum yasaları ve reformlar için bir araya gelindi. Temel olarak çoktan başlayan ittifak süreci yasal zemine oturuyor ve Türkiye siyaseti, partilerin farklı seçeneklerle hareket etmelerine imkân tanıyan ve böylelikle daha demokratik kodlara hazır hale geliyordu. Toplam 26 maddelik metin, 4 kanunda değişiklik içeriyordu. Milletvekili seçimi kanunu ve siyasi partiler kanununda değişiklikler öngören girişimler, yine bu süreçte ele alındı. Ancak değişiklikler sadece seçim ittifakıyla ilgili düzenlemeleri değil, anayasa değişikliğinin zorunluğu kıldığı düzenlemeleri ve seçim güvenliğiyle ilgili düzenlemeleri de içeriyordu. Meclisten geçen bu değişiklik esasen 12 Eylül 1980 darbesinin dayattığı bir yasağı da tarihin derinliklerine gömüyordu. Siyasi partiler arasında kendi kimlikleriyle ittifak etme özgürlüğünün sağlanması, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde bir adım olarak kayda geçecektir kuşkusuz.</p>
<p>İttifakın adı özellikle 15 Temmuz’dan bu yana AK Parti ile MHP’nin ortak tavırlarını da yansıtıyordu. “Cumhur İttifakı” tanımlaması, milli iradenin önemine vurgu yapan bir tanım olarak kimsede şaşkınlık yaratmadı. Bu ittifak süreci Türkiye siyaseti için yeni bir deneyimdi. Dolayısıyla hem esas hem de usul yönünden kurucu bir iradenin parçaları oldu AK Parti ile MHP. Görüşmeler, görüşmelerde izlenen yöntemler, ittifakın ilkeleri, seçimlere yönelik tavırlar, yerel ve genel seçim için ayrı ayrı alınan kararlar, liderlerin sık sık bir araya gelerek bütünlüklü görüntü vermeleri gibi onlarca parametre, Türkiye siyaseti için çok yeni ve üzerinde durulmaya değer noktalardı.</p>
<p>Türkiye siyasi hayatında yeni bir dönemin başlangıcına şahitlik ediyoruz. İttifak içerisindeki her bir siyasi partinin, her bir eğilimin, her bir farklı görüşün nasıl birlikte hareket edeceklerini, nasıl bütünleşeceklerini, nasıl söylem ve eylem birliğine gireceklerini, seçim meydanlarında nasıl bir görüntü verileceğini, seçim sürecinde nasıl stratejiler izleyeceklerini hep birlikte göreceğiz. Bu konuda AK Parti’nin güçlü kurumsal kimliği, organizasyon yeteneği, toplumu heyecanlandıracak seçim süreçlerini yönetme ve elbette 16 yıllık iktidar süreci boyunca elde ettiği yönetim tecrübesi, “Cumhur İttifakı”nı öne çıkaracak ve siyasal ittifakların geleceğini belirleyici etkiye sahip olacaktır kuşkusuz.</p>
<p>Bunun yanı sıra referandum sürecinde “hayır” blokunda olan ve yeni süreçte de ittifak içinde olmaları beklenen siyasi partiler var. Bunların başını da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Halkların Demokrasi Partisi (HDP) çekiyor. Ancak bu cenahta henüz bir ittifak görüşmesi ya da resmi bir ittifak buluşması gerçekleşmedi. Bunun birkaç nedeni olabilir. Öncelikle bu cephenin referandumda “hayır” için çalışmak dışında ortak ilkesel bir özellikleri yok. Referandum sürecine baktığımızda bu cephenin farklı gerekçelerle yeni hükümet sistemine karşı olduklarını ama en temelde Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir araya geldiklerini ve propaganda sürecini yürüttüklerini biliyoruz. Sadece bir karşıtlık üzerine bina edilen ittifakın devamlılık sağlayabilmesi için başka parametrelerin de devreye girmesi gerekecektir. Bu da henüz ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla bu cephenin henüz ortaklaşacağı bir durum söz konusu değildir. Tek başına Tayyip Erdoğan karşıtlığının toplumsal ve siyasi açıdan çok kârlı olabileceğini düşünmeyecek kadar çok seçim gören bu partiler, yeni siyaset döneminin kodlarında kendilerine yeni bir ortak alan bulmak zorundalar. Tıpkı AK Parti ile MHP’nin 15 Temmuz ve sonrasında her kritik durumda ortaklaştıkları alanlar gibi.</p>
<p>İkinci olarak CHP ve HDP yanında bu iki parti ile birlikte hareket edecek diğer partilerin, doğal bir birliktelik sergilemeleri gerekiyor. Oysa böylesi doğal bir ittifak söz konusu değil. Şu ana kadar Türkiye’nin yaşadığı her hayati olayda farklı tavırlar sergilediler ve bir araya gelmelerinin toplumsal bir karşılığı yok. Son olarak Afrin kapsamında başlatılan “Zeytin Dalı Operasyonu” karşısında takındıkları tavır bu birlikteliğin, doğal yollarla olamayacağını ve dolayısıyla ittifak oluşturma sürecinin imkânsızlığını açıkça gösteriyor.</p>
<p>Son olarak HDP’nin PKK’yı meşrulaştırma çabaları, şiddete ilişkin açıklamaları ve eylemleri, terörle olan sorunlu bağlantıları, barış ve huzur için değil tam tersine provoke ve terörize yaklaşımlı siyaseti, onları toplumsal meşruiyet bağlamında oyunun dışına çıkardı. Kendi seçmenlerinin dahi “hendek terörü” sürecinde her türlü tehdide rağmen nasıl güçlü bir itiraz sergilediklerine birlikte şahit olduk. Kendi seçmeninde dahi meşruiyetini yitiren bir HDP ile karşı karşıyayız bugün. Dolayısıyla CHP’nin bu süreçte, kolay kolay ittifak kurmak istemeyeceği, istese dahi kendi tabanına bunu izah edemeyeceği gerçeği var karşımızda. Hayır blokunda ittifak olamayacağının en önemli göstergesi, HDP’nin ittifak kurulamayacak bir parti haline gelmesi. Referandumda birlikte hareket etmenin CHP seçmeni üzerinde çok etkisi olmamıştır belki ama orada her parti kendi “hayır” sürecini ayrı yürütüyordu. AK Parti ile MHP’nin gerçekleştirdiği türden bir ittifakın gerçekleşmesi bu açıdan kolay değil CHP-HDP için.</p>
<p>O halde bizleri tek ittifaklı bir seçim mi bekliyor 2019’da? Yeni siyaset kodları ve yeni hükümet sisteminin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan ve ileriki yıllarda daha da güçlü ittifakları göreceğimiz bir sürece girerken, şu anda sadece AK Parti ile MHP arasında bir ittifak mümkün görünüyor. Ancak Türkiye siyaseti için 24 saat bile çok uzundur. Konjonktürel durumlar ve yaşanabilecek gelişmeler, bu ittifakın karşısına CHP, HDP ve bazı diğer partileri de kapsayan bir blok çıkarabilir. Tüm bunlara rağmen AK Parti-MHP karşısındaki cephenin seçimlere yönelik bir stratejileri de yok değil. Tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu gibi somut olarak bir ittifaka girmeden de uygulayabilecekleri bazı seçim stratejileri elbette var. Söz konusu cephenin, milletvekilliği seçimlerinde değil ancak Cumhurbaşkanlığı seçiminde (ikinci turda) birlikte hareket etmek gibi bir düşünceleri olduğu da sır değil.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı seçimi, yüzde 50+1’i alanın iktidar olacağı bir seçim. Ancak ilk turda seçilememe durumunda ikinci tura en fazla oy alan iki adayın katılacağı bir uygulamayı beraberinde getiriyor. Bu da CHP-HDP ve diğer partiler için bir avantaja dönüşüyor. Zira ilk turda kazanmak gibi bir hedefleri zaten yok. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk tur için hem CHP hem HDP hem de diğer partilerin ortak aday çıkarmaları beklenmiyor. Recep Tayyip Erdoğan ve üzerine bir de MHP seçmeni eklendiğinde, bu ittifaka karşı bir başkasının yüzde 50’nin üzerinde oy alınması beklenmiyor. Söz konusu muhalif cephe, sonucu ikinci tura bırakmak için daha çok aday çıkarma yoluna gidip, ikinci turda bir aday etrafında bir araya gelme stratejisini izlemeye yatkın görünüyorlar. Dolayısıyla ortak aday çıkarma konusunda geciktikleri iddiasının bu bağlamda bir karşılığı olmayabilir. Zira ortak aday çıkarmama, bilinçli bir tercihin sonucu olabilir.</p>
<p><strong>Erken Seçim Mümkün mü?</strong></p>
<p>Erken seçim tartışmalarına gelecek olursak; bu konuda kafalar muhalefet cephesinde çok karışık gibi görünüyor. İktidar kanadı, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, erken seçimle alakalı kendisine uzatılan mikrofonlara hep çok net cevaplar veriyor. Ancak anlaşılan bu cevapların netliği hem kulislerde hem de kamuoyunda yeterli görülmüyor. Bunun en temel nedeni siyasi alışkanlıkların devam ettirilmek istenmesi esasında. Yani konjonktürel uygunluğun iktidarın işine yaradığı varsayımı ve hiç bir iktidarın bu fırsatı değerlendirmekten uzak kalamayacağı ön kabulünün güçlü olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın net tavrına rağmen erken seçimin hep gündemde olmasına yol açıyor. Peki o halde nasıl bir konjonktür içerisinde olduğumuza ve erken seçimi dillendirenlerin hangi gerekçelerle bu olasılığın yüksek olabileceğini düşündüklerine bakalım.</p>
<p>Birincisi; 15 Temmuz’un henüz çok sıcak olması. Halkın bu konudaki refleksleri henüz gevşemedi, yaşanan travma bir arada durmayı ve birlikte hareket etmeyi daha değerli kılıyor. Bunun sonucunda 15 Temmuz’da halkla birlikte duran ve öncülük eden AK Parti ile MHP’nin yapılacak erken seçimden kazançlı çıkacağını düşünülüyor.</p>
<p>İkincisi; Türkiye’nin on yıllar boyunca karşılaştığı en önemli dış saldırılardan biri olan teröre karşı “Zeytin Dalı Operasyonu”. Büyük bir zaferle sonuçlanan ve toplumun tamamının tam bir mutabakatla desteklediği bu operasyonun sıcaklığı geçmeden yapılacak bir seçimin yine AK Parti ve MHP ittifakına yarayacağını ve dolayısıyla iktidarın erken seçim arzusu içinde olmasının rasyonel olacağını düşünenler var.</p>
<p>Üçüncüsü; kendiliğinden gelişen ve doğal bir sonuç olarak ortaya çıkan “Cumhur İttifakı”na karşı muhalefet cephesinden bir ittifak çalışmasının henüz başlamamış olması. Kurumsal kimliği güçlü iki partinin kısa sürede kurduğu bu ilişkinin, baskın bir erken seçimde muhalefetin ittifak kurmasına izin vermeyecek şekilde avantaja dönüştürülebileceği düşüncesi de öne yaklaşımlardan.</p>
<p>Söz konusu durumları sebebiyle erken seçimin iktidarın lehine olabileceği yorumları, bir gerçekliğe karşılık geliyor. Popülist bir siyaset zemini içerisinde konuştuğumuzda ve bugüne kadarki iktidarların seçime gitme pratiklerine baktığımızda Ak Parti’nin de benzer bir girişimde bulunması ilk bakışta reel politik içerisinde uygun görünebilir. Dolayısıyla yukarıda saydığımız konjonktürel durumlar, erken seçim kararının Cumhur İttifakı için avantajlar sağlayabileceği yorumlarını güçlü kılıyor.</p>
<p>Ancak burada Recep Tayyip Erdoğan faktörünü iyi görmemiz gerekiyor. Öncelikle bugüne kadarki seçimle ilgili pratiklerine baktığımızda Tayyip Erdoğan’ın sadece kendi partisi lehine olabilecek bir avantajın üzerine siyaset inşa etmediğini, bu nedenle erken seçim ya da seçime yönelik diğer popülist yaklaşımları sergilemediğini görüyoruz. Defalarca yerel ve genel seçimlere giren siyasal iktidarın bu konuda kendini yeterince ispatladığı biliniyor. Bu süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın erken seçim ile ilgili tek istisnası Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı süresinde yaşanan 367 krizi ve sistemin kilitlenmesi idi. Bu süreçte halkı hakem kılan bir strateji ile erken seçim kararı alan Erdoğan’ın bu kararı, toplum tarafından güçlü bir şekilde destek buldu. 27 Nisan’daki e-muhtıra ile birlikte meşru siyasetin üstüne gelindiği bir süreçte halk, siyaset kurumuna sahip çıktı.</p>
<p>Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tüm bunları ve erken seçim kararının getireceği avantajları bildiğinden herkes emin. Cumhurbaşkanı Erdoğan on yıllara dayanan ve her seçimden başarıyla çıkan bir siyasi tecrübeye sahip. Dolayısıyla tüm bu avantajların farkında olmasına rağmen sorulara hep “erken seçim yok” cevabını verişini iyi analiz etmek gerekiyor.<br />
İlk cevabın “meşruiyet” kavramında saklı olabileceğini ifade edebiliriz. Herhangi bir olağanüstü olay ya da krize dayanmadan alınacak bir erken seçim kararı, siyasi ve toplumsal meşruiyet bakımından sorunlu olacaktır. Az önce de değindiğimiz gibi 367 kararı sonrası alınan erken seçim kararını halk desteklemiş ve sandıklarda da bu yönde oyunu kullanmıştır. Ancak bu gibi bir kriz, olağanüstü iç ya da dış gelişmeler, erken seçim kararını meşru kılar. Bunu da yıllara dayanan tecrübesiyle en iyi bir şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan bilir. Zira siyaset kurumları içerisinde buna en çok dikkat eden hep kendisi olmuştur. Bu da onu başarıya götüren en başat faktörlerden biridir.</p>
<p>Peki böyle bir olağanüstü durum ya da kriz olmadan alınan bir erken seçim kararının meşruiyeti olamaz mı? Elbette bu da mümkündür. Türkiye’nin erken seçime gitmesinin hangi sorunları ve hangi olumsuz gelişmeleri ortadan kaldırılacağı topluma iyi anlatılırsa ve toplum bunu kabul ederse yine meşruiyet sağlanmış olur. Karşılıklı ikna ve rızaya dayalı olan bu süreçlerde önemli olan ülkenin karşılaşabileceği tehlike, tehdit veya kalkınma, atılım, gelişme gibi nedenlerin akla ve en önemlisi toplumsal vicdana uygun olmasıdır. Bu yönden bakıldığında, AK Parti ile MHP bunu sağladıkları ölçüde erken seçim için karar alabilirler elbette. Zira ülkenin şu anda karşılaştığı tehlikeleri, yakın ve orta vadeli tehditleri ya da kaçırabileceği fırsatları en iyi değerlendirme konumunda olanlar, ülkeyi yönetmeleri hasebiyle bu bilgilere sahip olanlardır.</p>
<p>Türkiye’ye yönelik son yıllarda artan saldırıların odağında yeni hükümet sisteminin tesis edilmesini önlemek vardır. Bu açıdan ülkenin tam bağımsızlaşacağı bu sistemin bir an önce hayata geçirilmesini kendilerine dayanak noktası yaparak bir meşruiyet zemini oluşturabilirler. Örneğimizden yola çıkarsak, milleti merkeze alan hükümet sisteminin bir an önce uygulanmasının hayati değerde olduğu, topluma iyi anlatılabilirse meşruiyet açısından bir sorun kalmayacaktır. Karar sonunda demokrasi işleyecek ve toplum tercihini sandıkta yapacaktır. Halk, alınacak erken seçimin gerekliliği konusuna ikna olmuşsa iktidarı destekleyecek, sandıktan çoğunluk olarak çıkmasını sağlayacak; ikna olmamışsa bunu yine sandıkta muhalefeti destekleyerek gösterecek ve erken seçim kararı alanları cezalandıracaktır. Nihayetinde bu bir risk alma ve inanma meselesidir.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi verdiği ilk tepkiden (Halkın gücünün üstünde bir güç tanımadım ben şimdiye kadar) anlaşılacağı üzere toplumsal ve siyasal meşruiyet kavramlarına ve milletin iradesine en fazla değer veren siyasetçi yine kendisidir. Dolayısıyla erken seçim kararı tartışmaları ülkenin kaderinin, yönünün, karşılaşacağı tehdit ve tehlikelerin, fırsatların ve imkânların konuşulacağı bir zeminde yapılmalıdır. Konjonktürel fırsatlar üzerinden yapılan tartışmalar hem Türkiye’ye hem siyaset kurumuna hem de bugüne kadar ülkeyi başarıyla yönetmiş siyasal iktidara zarar verir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/siyasetin-yeni-kodu-ittifaklar-ve-erken-secim-tartismalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afrin’den Kandil’e ‘Güvenli Hat’ Hamlesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afrinden-kandile-guvenli-hat-hamlesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afrinden-kandile-guvenli-hat-hamlesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:41:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin'den Kandil'e]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Güvenli Hat]]></category>
		<category><![CDATA[Kandil]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1836</guid>

					<description><![CDATA[Afrin kent merkezi, Zeytin Dalı Harekatı’nın 58’inci gününde (18 Mart) terör örgütü PKK/PYD’nin işgalinden kurtarıldı. Temizlik sürüyor. Ancak gözler şimdiden Münbiç ve diğer terör bölgelerine çevrildi. Irak’ın kuzeyinde bir süredir yaşanan hareketlilik, Türkiye’nin sadece Suriye değil Irak’ın kuzeyindeki terör bölgelerini temizleme kararlılığının ilk işaretlerini taşıyor. Afrin’den Kandil’e uzanan terör hattının temizlenmesi, Türkiye’nin güvenliği açısından demirden bir kalkan işlevi oluşturacak. Afrin kent merkezinin teröristlerden temizlenmesinin ardından Zeytin Dalı Harekatı’nda sona gelinmesi gözleri diğer terör bölgelerine çevirdi. Gündem Münbiç mi İdlib mi derken Türkiye Irak’ın kuzeyinde de askeri operasyonlara başladı. Gerek PYD gerek PKK terör örgütleri üzerinden KCK terör yapılanmasını bitirme kararlılığını sahaya yansıtan Türkiye, güney sınırlarını artık terörden arındırmayı gündemine almış durumda. Güncel bilgileri aktarmadan önce zorunlu olarak bir hafıza tazelemesi faydalı olacaktır. Bundan yaklaşık 6 yıl öncesini hatırlayalım. Suriye’de iç savaşın ilk adımlarının atıldığı dönemde Suriye’nin kuzeyinde bir anda ortaya çıkan terör örgütü PYD’nin silahlı militanları, sırasıyla 2012 yılının 19 Temmuz’unda Ayn al-Arap (Kobani), 20 Temmuz’unda Afrin, 21 Temmuz’unda da Haseke vilayetine bağlı Malikiye (Kürtçe adı Derik) kasabalarının yönetimini ele geçirmişti. PYD’nin silahlı kanadı YPG üzerinden ele geçirdiği bu üç bölge arasında başka yerleşim yerleri de vardı. Bu üç bölge birleşik değildi. Buna rağmen Türkiye’nin gözü buradaki hareketliliğe çevrilmişken, 2 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Afrin kent merkezi, Zeytin Dalı Harekatı’nın 58’inci gününde (18 Mart) terör örgütü PKK/PYD’nin işgalinden kurtarıldı. Temizlik sürüyor. Ancak gözler şimdiden Münbiç ve diğer terör bölgelerine çevrildi. Irak’ın kuzeyinde bir süredir yaşanan hareketlilik, Türkiye’nin sadece Suriye değil Irak’ın kuzeyindeki terör bölgelerini temizleme kararlılığının ilk işaretlerini taşıyor. Afrin’den Kandil’e uzanan terör hattının temizlenmesi, Türkiye’nin güvenliği açısından demirden bir kalkan işlevi oluşturacak.</strong></p>
<p>Afrin kent merkezinin teröristlerden temizlenmesinin ardından Zeytin Dalı Harekatı’nda sona gelinmesi gözleri diğer terör bölgelerine çevirdi. Gündem Münbiç mi İdlib mi derken Türkiye Irak’ın kuzeyinde de askeri operasyonlara başladı. Gerek PYD gerek PKK terör örgütleri üzerinden KCK terör yapılanmasını bitirme kararlılığını sahaya yansıtan Türkiye, güney sınırlarını artık terörden arındırmayı gündemine almış durumda. Güncel bilgileri aktarmadan önce zorunlu olarak bir hafıza tazelemesi faydalı olacaktır.</p>
<p>Bundan yaklaşık 6 yıl öncesini hatırlayalım. Suriye’de iç savaşın ilk adımlarının atıldığı dönemde Suriye’nin kuzeyinde bir anda ortaya çıkan terör örgütü PYD’nin silahlı militanları, sırasıyla 2012 yılının 19 Temmuz’unda Ayn al-Arap (Kobani), 20 Temmuz’unda Afrin, 21 Temmuz’unda da Haseke vilayetine bağlı Malikiye (Kürtçe adı Derik) kasabalarının yönetimini ele geçirmişti. PYD’nin silahlı kanadı YPG üzerinden ele geçirdiği bu üç bölge arasında başka yerleşim yerleri de vardı. Bu üç bölge birleşik değildi. Buna rağmen Türkiye’nin gözü buradaki hareketliliğe çevrilmişken, 2 ay sonra Aysel Tuğluk kaleme aldığı bir yazıda PYD işgalinin şifrelerini şu sözlerle itiraf etti: “Washington koridorlarında Basra’dan Akdeniz’e ‘Kürt koridoru’ üzerine uzun vadeli planlar tartışılıyor.” (Aysel Tuğluk, Yeni Stratejik Hamleler, Radikal 2, 23 Eylül 2012.)</p>
<p>Evet hedef sözde Kürt özünde ise ABD/İsrail koridoruydu ve bu planı hayata geçirmek için adım adım PYD’yi hareketlendireceklerdi. Türkiye’nin Çözüm Süreci’ne girdiği günlerde Suriye’nin kuzeyinde hareketlilik arttı. Bu bölgeleri işgal eden PYD, 21 Ocak 2014’te Cezire Kantonu’nun, 27 Ocak 2014’te Kobani Kantonu’nun ve 29 Ocak 2014’te de Afrin kantonunun kuruluşunu ilan etti.<br />
PYD terör örgütü adım adım ilerliyor, gerek Batılı devletlerin gerek FETÖ’cülerin gerekse bu güçlerle paralel faaliyet gösteren diğer unsurların üzerinden Türkiye’nin sessizliğini fırsat bilerek bölgedeki hâkimiyetini artırıyordu. DAEŞ’in kurulması ve eylemleri, örgüte adeta altın tepside sunulmuş muazzam bir nimetti. DAEŞ terör örgütünün Ayn el-Arap’a yönelik saldırısı PYD’yi dünyada meşrulaştırmanın yolunu açtı. ABD, 2012 yılından bu yana gizli temaslarda bulunduğu terör örgütüne askeri desteğe başladı.</p>
<p>Bu durum artık domino etkisi yapmış, PYD terör örgütü DAEŞ’in işgalindeki yerleri kurtarma gerekçesiyle sınırlarını genişletmeye başlamıştı.</p>
<p>Koridor açısından ilk hamle 15 Haziran 2015 tarihinde Tel Abyad’ın DAEŞ terör örgütünün işgalinden bir başka terör örgütü olan PYD’nin eline geçmesiyle yapıldı.<br />
Böylece PYD, Fırat’ın doğusundaki işgal ettiği bölgeleri birleştirmiş oldu. Sıra Fırat’ın batısındaki Afrin’e ulaşma yoluydu.<br />
Türkiye o dönem en yetkili ağızlardan Fırat’ın batısına geçilmemesi uyarısında bulundu.<br />
Ancak ABD, müttefikini dinlemek istemiyordu. Kendileri açısından başarıya çok yaklaşmışlardı. O dönem Cerablus’tan Münbiç’e inen hat DAEŞ’in işgalindeydi. İlk hamleyi Münbiç’te yaptılar ve 12 Ağustos 2016 tarihinde kent terör örgütü PYD’nin kontrolüne geçti. PYD/YPG’li teröristlerin Münbiç’e girmesinin önemli bir sonucu da, ABD’nin Rusya’nın nüfuz alanına hamle yapacak pozisyon elde etmesiydi. Bu durum Rusları da rahatsız edecekti.</p>
<p>İçerideki PKK unsurlarını büyük ölçüde temizlemiş, 15 Temmuz’daki işgal girişimini de püskürtmüş olan Türkiye kararını verdi. Akıllı bir diplomatik süreç de işleterek geri adım atmama kararı aldı ve bu kararı uyguladı. Terör örgütünün ABD desteğiyle yaptığı bu hamleye ilk yanıt Fırat Kalkanı Harekâtı’yla verilmiş oldu. Harekât doğrudan PYD’yi değil, DAEŞ’i hedef alıyordu. Ancak PYD mesajı almıştı. Türkiye bütün terör örgütlerine karşı artık kararlılıkla mücadele edecekti. Sözüm ona DAEŞ’e karşı mücadele ettiğini söyleyen PYD, Fırat Kalkanı Harekâtına yönelik çok sayıda saldırı girişiminde bulundu. Ancak bütün saldırılar misliyle karşılık buldu. 24 Ağustos 2016 tarihinde başlayan harekât, 29 Mart 2017 tarihinde sona erdiğinde Türk ordusu Cerablus’tan El Bab’a kadar inen hattı kontrol altına almıştı. DAEŞ bölgeden temizlenirken, PYD üzerinden yürütülen koridor planına ve Afrin bağlantısının önüne ilk set çekilmiş oldu.</p>
<p>Sıra Münbiç mi Afrin mi derken gelişmeler yıl sonuna doğru hedefin Hatay’ın hemen yanı başında bulunan terör üssü Afrin olduğu ortaya çıktı. Beklenen harekât 20 Ocak 2018 tarihinde Afrin’e başlatıldı.<br />
Harekâtın adı Zeytin Dalı olarak belirlenmişti. Her türlü siyah ve gri propagandaya rağmen, beklenenden kısa bir sürede Afrin şehir merkezine girildi. Terör örgütü ve onun gerek açık gerek gizli destekçileri, harekât hakkında “Türkiye’nin Vietnam’ı olur.” derlerken terör örgütü Afrin’de sadece 58 gün direnebildi.<br />
Türk ordusu, Çanakkale Zaferi’nin 103’üncü yıldönümü olan 18 Mart’ta kent merkezine girdiğinde teröristler ABD tarafından kendilerine verilen çok sayıda silah ve mühimmatı bırakarak kaçmak zorunda kaldı. Bu satırlar yazılırken (23 Mart 2018), terör örgütü unsurlarının işgalindeki son bölgelere yönelik operasyon sürüyordu.<br />
Özellikle Tel Rifat ve Minnig Hava Alanı’ndaki kıskaç daralmıştı. Uzmanların aktardığına göre bölge kısa süre sonra terörist unsurlardan tamamen temizlenmiş olacak. Zaten Afrin kent merkezine girildikten sonra, bundan sonraki harekât ile ilgili tartışmalar hızlandı.</p>
<p><strong>Washington ile Münbiç Restleşmesi</strong></p>
<p>Ankara, Zeytin Dalı Harekâtı hedeflerine tamamen ulaşınca gözünü Fırat Kalkanı Harekat bölgesinin hemen doğusunda yer alan Münbiç’teki terörist yapılanmaya dikeceğinin işaretlerini her fırsatta verdi. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere gerek hükümet gerek güvenlik bürokrasisi gerekse Dışişleri yetkililerinin açıklamalarındaki ortak nokta, Münbiç’teki terörist örgütlenmeye artık bir dakika bile tahammül kalmadığı yönündeydi.<br />
Okyanus ötesinde ise eski Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un ziyaretinden sonra oluşan olumsuz havanın tam tersi esmeye başladı. Şubat ayında gerçekleşen ziyaret sonrasında iki taraftan yapılan açıklamalarda ABD’nin Münbiç konusunda ısrarcı olacağı, ancak çok fazla direnmeyeceği iddiaları kulislerde fısıldanıyordu.<br />
Ancak ne zaman ki ABD Başkanı Donald Trump, Tillerson’u bir tweet ile görevden alıp yerine CIA Başkanı Mike Pompeo’yu atadı bütün kartlar yeniden karılmaya başlandı. Türk ve Amerikalı yetkililer karşılıklı olarak “anlaştık-anlaşmadık” açıklamaları yaparken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Anlaştık demedik, anlayışa vardık dedik.” diyerek meseleye farklı bir boyut getirdi.<br />
Bütün bu açıklamaların ortasında duran gerçek ise ABD’nin Münbiç konusunda direniş politikasına geçmesiydi.</p>
<p>Gelişmeler Münbiç konusunun çetrefilli bir şekilde devam edeceğini gösteriyor. Türkiye’nin kararlılığı her fırsatta dile getiriliyor. Bu çerçevede ABD ile anlaşma eğilimi halen yüksek düzeyde tutuluyor. Tillerson’un ziyareti sonrası Amerikan tarafının da soğuk yaklaşmadığı Türkiye’nin teklifi, kentin teröristlerden temizlenmesi ve eski yapısına kavuşturulmasıydı.<br />
Bunu yapacak olan da Türk ve Amerikan güçleri olacaktı. Ancak ABD’deki üst düzey değişimden sonra Amerikan tarafı, “Münbiç’teyiz, çekilmiyoruz.” açıklamaları yaptı. Hatta 23 Mart’ta basına yansıyan haberlere göre kentte görev yapan Amerikalı askerler, teröristlerle beraber kentin çarşısında gezerek gövde gösterisi yapmıştı. İşte bu gelişmeler ışığında Türkiye’nin kentteki terörist unsurlara yönelik müdahale seçeneğini masada tuttuğu bilgisi paylaşıldı.<br />
İki NATO müttefiğini karşı karşıya getiren kentteki durum ile ilgili İngiltere’nin etkili yayın organlarından The Economist dergisi çarpıcı bir değerlendirme yayımladı. Bölgedeki gelişmelerin ele alındığı imzasız yazıda şu vurgular dikkat çekiciydi:</p>
<p>“PYD’lilerin Münbiç’ten Irak sınırına uzanan doğu kalelerinde 2 bin kadar Amerikan askeri var. Amerikan hava güçlerinin desteklediği YPG, DAEŞ’i yenilginin eşiğine getirdi. Şimdi Türkiye NATO müttefiki Amerika’nın yolundan çekilmesini istiyor. Böylece en az DAEŞ kadar büyük bir tehdit olarak gördüğü YPG’nin peşine düşebilecek.” The Economist kentin “ya bir çözüme ya da savaşın parlama noktasına dönüşeceğini” ileri sürdü.</p>
<p><strong>Moskova’nın Tavrı</strong></p>
<p>Burada bölgedeki diğer önemli küresel kuvvet Rusya’nın tavrının da belirleyici olacağını vurgulamak gerekiyor. Moskova yönetimi, PYD ile özellikle Afrin’de iletişimini koparmamasına ve hatta Münbiç’in DAEŞ’in elinden alındığı süreçte bu örgütle ortak hareket etmesine rağmen Washington’un bölgedeki varlığından rahatsızlık duyuyor. Türkiye’nin ABD ile Münbiç restleşmesi yaşadığı günlerde bu ülkede yaşanan bir gelişme de “Rusya PYD konusunda politika değişikliğine mi gidiyor” sorusunu gündeme getirdi. Kremlin’e bağlılığıyla bilinen Rusya Federal Haber Ajansı, yayımladığı bir makalede PKK ve Suriye uzantıları PYD/YPG için terör örgütü ifadesi kullanıldı. Rusya’nın Zeytin Dalı Harekâtına neden destek verdiğinin de değerlendirildiği analizde, PYD/YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde normal yerel yönetimler oluşturmak yerine, Suriye halkına ait doğal kaynakları acımasızca sömürmeye çalıştığı ifade edildi. “Yerel halk üzerinde uyguladıkları baskı, terör örgütü faaliyetleriyle eşdeğer.” ifadesiyle PYD/YPG baskısı nedeniyle 1.5 milyon Suriyelinin evlerinden kaçmak zorunda bırakıldığı vurgulanan makalede “Ama bu tür oluşumların sonu her zaman hüsran olmuştur.” ifadelerinin kullanılması dikkat çekti.<br />
Makalede, PYD/YPG için “Tıpkı 17. yüzyılda İngiliz ve Fransızların Amerika’yı İspanyollardan almak için Karayip Denizi’nde Tartuga korsanlarını icat ettikleri gibi” denilerek korsan benzetmesi yapılması da dikkat çeken noktalardan biriydi. Rus yetkililerin Zeytin Dalı Harekâtı sürerken, ABD’nin bölgedeki Kürt politikasını çok sert eleştiren açıklamaları da hatırlanınca, Türkiye’nin son 2 yılda uyguladığı doğru diplomasi ile Moskova’yı yanına çekebileceği değerlendirmeleri yapılıyor.<br />
Ancak Rusya ile işbirliği için İdlib meselesinin kilit rolü olduğunu da unutmamak gerekiyor.</p>
<p><strong>Rusya ile İletişimde Kilit Nokta: İdlib</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 23 Mart’ta partisinin Bağcılar İlçe Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Afrin’de iş bitmeyecek. Afrin’in devamı var. İdlib var, Münbiç var, Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesiyle bunun bütünleşmesi var.” sözleri Türkiye’nin sadece Münbiç’i değil İdlib’i de gündemine aldığının işareti niteliğinde. Kazakistan’ın başkenti Astana’da garantör ülkeler Türkiye, Rusya ve İran arasında sağlanan anlaşma çerçevesinde TSK, 12 Ekim 2017’de İdlib’te gerginliği azaltma bölgesindeki ateşkes rejiminin takibi için gözlem noktaları oluşturmak üzere intikal sürecini başlatmıştı. Bu gözlem noktalarından yedincisi 17 Mart’ta kuruldu. Geriye kalan 5 gözlem noktası da kurulunca 12 gözlem noktası tamamlanmış olacak. Ancak sonrasında ne olacağını kestirmek kolay görünmüyor. Rusya ve rejimin çok önem verdiği bölge ile ilgili Türkiye de kendi çözümünü ortaya koyuyor. El Nusra terör örgütünün devamı olan Heyet Tahrir Şam’ın güçlü olduğu İdlib’te Şubat ve Mart ayında yaşanan çatışmalar yeni bir denklemi gündeme getirdi.<br />
Çatışmanın tarafları HTŞ ve Ahrar uş Şam ile Nureddin Zengi Hareketi’nin ortak hareketi sonucu kurulan Cephe Tahrir Suriye (CTS). Suriye Gündemi isimli internet sitesinin aktardığına göre, bu çatışmalar sonucunda bölgedeki güç dengesi ve kontrol alanları yeniden şekillendi. Bölgede ayrıca çok sayıda bağımsız grup ve ÖSO unsurları ile sivil halk da bulunuyor. Rusya destekli rejim güçleri, İdlib’in büyük kısmını çevrelemiş durumda. Türkiye de Hatay sınırının yanı sıra Afrin bölgesinin kontrolünü sağlayarak bölgeye komşu oldu. Adeta PYD terör örgütünün işgal ettiği bölgeler hariç Suriye iç savaşının son evresi olarak tanımlanan İdlib’te Suriye rejimi ile Türkiye’nin hedeflerinin farklı olduğu kamuoyuna yansıyor. Türkiye, Şam yönetiminin kentte hâkim olmasını istemiyor. Ankara’nın bölge ile ilgili politikalarını şu şekilde sıralamak mümkün:</p>
<p>&#8211; İdlib’te ÖSO unsurları güçlendirilerek kentte hâkimiyet kurulabilir ve terör örgütlerinin etkisi kırılabilir. Bunda ÖSO’nun TSK komutasında Cerablus, El Bab ve Afrin’de gösterdiği başarı önemli bir kazanım olarak gözüküyor.</p>
<p>&#8211; Rejimin olası saldırısı sonucu oluşabilecek şiddetli çatışma ortamı da rejimin hâkimiyeti de Türkiye’ye yönelik büyük bir göç dalgası başlatabilir. Bir kısmı Afrin’de tutulabilecek mültecilerin büyük çoğunluğunun Türkiye’ye kaçabileceği gerçeği de Ankara’yı endişelendiriyor.</p>
<p>Ankara ayrıca İdlib’in kontrol altına alınması durumunda ABD/İsrail koridoru olarak nitelendirdiğimiz Akdeniz’e açılacak Kürt koridoru planının da tamamen çöpe atılacağını hesaplıyor. Rusya’nın tavrı ise kentteki teröristlerin temizlenmesi yönünde. İdlib’teki sorunun çözümünde Türkiye ile Rusya arasındaki diyaloğun etkili olacağı yorumları ağırlık kazanmış durumda.</p>
<p><strong>ABD, DAEŞ’i İdlib’e Sızdırdı</strong></p>
<p>Ancak son dönemlerde sızan önemli bir bilgi de ABD’nin bölgede sinsi bir hamle yaptığı yönünde. Basına sızdırılan istihbarat raporları ile açık kaynaklardan DAEŞ’li teröristlerin bir kısmının Kuzey Suriye’de Amerika tarafından oluşturulan PKK/YPG eğitim kamplarında yeni görevlerine yönelik hazırlandığı belirtilirken, istihbarat kaynakları bu teröristlerin bir kısmının henüz PYD işgali altındayken Afrin üzerinden İdlib bölgesine sızdırıldığı bilgilerini paylaştı. Bu hamle ile ABD’nin Suriye’de kalma gerekçelerinin başında yer alan DAEŞ, yeniden sahneye sürülmüş olacak. Kaynaklar, ABD’nin amacının bölgede kaotik ortamın devam etmesine yönelik bir politika izlediği konusunda hem fikir.</p>
<p><strong>Irak’ın Gündeme Girişi</strong></p>
<p>Kamuoyu bu çerçevede İdlib ve Münbiç’e yoğunlaşmaya başlarken, sorulan soru Fırat’ın doğusuna sıranın ne zaman geleceği yönündeydi. Hatta Zeytin Dalı Harekâtı’nın ilk günlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Münbiç’i de teröristlerden arındıracağız. Münbiç’in sahibi bu teröristler değildir. Ardından Irak sınırına kadar tüm terör unsurlarını temizleyeceğiz.” diyerek Suriye’de uzun soluklu bir mücadelenin işaretini vermişti.<br />
Türkiye sadece Münbiç değil, PYD’nin işgalindeki tüm Kuzey Suriye için mücadele kararlılığını gösteriyordu. Tam bugünlerde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı bir açıklama gözleri Suriye’nin yanı sıra Irak’a çevirdi. Bakan Çavuşoğlu, PKK’ya yönelik Irak hükümeti ile ortak bir sınır ötesi operasyon düzenleneceğini söyledi. Çavuşoğlu, tarih olarak da Irak’ta 12 Mayıs’ta gerçekleşecek seçimlerin sonrasını işaret etti. Bu durum bir anda Irak’taki terör kamplarını ve özellikle de Sincar ve Kandil bölgesini akıllara getirdi. Çünkü Türkiye zaten sınırın hemen öte tarafındaki Sinath-Haftanin, Gara, Metina, Avaşin-Basyan, Zap ve Hakurk gibi kamplara, çoğunluğu havadan olmak üzere çeşitli askeri harekâtlar düzenliyordu. Kandil bölgesi ise sık sık hava harekâtıyla ateş altına alınıyordu.</p>
<p><strong>PKK’nın Çekilme Oyunu mu?</strong></p>
<p>Benzer bir hava harekâtı geçen yılın Mayıs ayında Suriye’nin kuzeydoğusundaki Karaçok bölgesiyle beraber Irak’ın Suriye sınırındaki Sincar bölgesine de yapılmıştı. Her ne kadar sonradan Bağdat’tan “ortak operasyon yok” çıkışları gelse de en üst terör yapılanması olan KCK’dan 23 Mart’ta yapılan “Sincar’dan çekiliyoruz” açıklaması örgütün bu ülkede de kıskaca alındığının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Zaten bu açıklamadan 9 gün önce Habertürk’ten Çetiner Çetin “Bağdat’tan bir heyetin Sincar’a gideceği ve örgütün bölgeden çekilmesine dair uyarıyı bir kez daha yapacağı” yönünde duyumunu aktarmıştı.<br />
Gelişmelerin seyri bu şekilde mi oldu bilinmez ama terör örgütünün Sincar’dan çekildiğini açıklaması dikkat çekici.</p>
<p>Ancak burada birkaç soru işareti de yok değil. Örneğin kentte sadece terör örgütü unsurları bulunmuyor. İran Devrim Muhafızlarının Kudüs Gücü tarafından kurulan ve Bağdat yönetimi tarafından Kudüs Gücü’nün komutanı Kasım Süleymani’nin resmi müsteşarı olduğu Haşdi Şabi’ye bağlı unsurlar da kentin bazı bölgelerini kontrol altında tutuyor. KCK’nın çekilme açıklaması yaptığı gün, Haşdi Şabi’nin Sincar’daki komutanlarından da olan Sinune Nahye Müdürü Hudeda Coke’nin yaptığı açıklamalar da önemli. Barzani yönetiminin yayın organı Rudaw’a konuşan Coke, PKK unsurlarının kentten ayrıldığını doğruladı. Ancak Coke’nin açıklamasında önemli bir ayrıntı dikkat çekti. Bu ayrıntıya göre, PKK’lılar çekildikleri bölgeleri Ezidhan Asayişi adlı bir grupla, örgütün Şengal Direniş Birlikleri (Yekîneyên Berxwedana Şingal-YBŞ) adını verdiği terörist unsurlara teslim etmiş. Bilindiği üzere YBŞ, PKK terör örgütünün bölgede Ezidi kökenli Iraklılardan kurduğu ve kendisine bağlı bir yapılanma. Bu durumda terör örgütünün çekildiği iddiası havada kalıyor. Yani PKK Sincar’da varlığını korumaya devam ediyor. Kaynaklar, PKK’nın bölgeden çekilmediğini, farklı isimler üzerinden Sincar’da varlığını sürdürdüğünü aktardı. En son gelişme Irak ordusunun Sincar’ın bazı bölgelerine yerleştiği yönündeki bilgiydi. Ancak Türkiye her ne olursa olsun PKK’nın isim oyunuyla bölgede varlığını sürdürmesine karşı çıkıyor ve bölgeye yönelik müdahale kararlılığının devam ettiği bütün yetkililerce dile getiriliyor.</p>
<p><strong>Kandil ve Sincar’ın Tasfiyesine Sürpriz Destek İddiası</strong></p>
<p>Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden en üst düzeyde “Sincar’daki teröristleri Irak temizleyemezse biz temizleriz.” kararlılığına rağmen bölgedeki gelişmeler bazı güçlerin bölgede Türkiye’yi istemediği sonucuna varmamıza neden oluyor. Özellikle Haşdi Şabi üzerinden İran’ın bölgede nüfuzunu sürdürmesi, iki ülke arasında Irak merkezi yönetimi üzerinden bir gerilimi beraberinde getirebilir. Fırat’ın doğusu ve Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim üzerinden bölgedeki varlığını koruma konusunda kararlı olan ABD’nin şu aşamada Sincar ve Kandil bölgesinin tasfiyesine destek vereceği yönünde bazı değerlendirmeler var. Amerika’nın bölgede uyguladığı politikalardan ekonomik ve siyasi anlamda stratejik kayıplarla yüz yüze gelecek olan Türkiye, önce Fırat Kalkanı, sonrasında Zeytin Dalı Harekâtı ile Amerika’nın Suriye üzerindeki Balkanlaştırma politikasına ve Kürt koridoru oluşturma çabasına darbe vurdu ve ABD stratejisine zarar verdi. ABD’nin kısa bir sürede bu durumu tekrar yoluna koyabilmesi mümkün gözükmüyor. Bu nedenle ABD’nin kaos stratejisini uygulamaya koyarak mücadelesini uzun vadeye yayacağı, bu suretle bölgede yer alan diğer devletleri ekonomik sıkıntıya sokarak bölgeyi terk etmeye veya Amerika’nın dayatacağı anlaşmaya rıza göstermeye zorlayacağı düşüncesi öne çıkıyor.</p>
<p><strong>ABD Planı: Türkiye’yi Yanına Çek, Rusya ile Ger, Bölgeye Kaos Getir</strong></p>
<p>ABD’nin bu çerçevede bir yandan bölgedeki en önemli bölgesel aktör konumunda bulunan müttefiki Türkiye’yi yeniden kazanmaya, Rusya ile kurduğu iletişimden uzaklaştırmaya yönelik girişimlerde bulunacağı, bunun için başta Münbiç ve Irak kartını oynayacağı belirtiliyor. Hatta daha ileri giderek ABD’nin Sincar ve Kandil’den vazgeçeceği, dolayısıyla PKK’nın tamamen silineceği ve böylelikle terörle işbirliği yapan Amerika imajından kurtulmaya çalışacağı yönünde ciddi analizler var. Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi Rusya ve bölgesel iletişime yönelik hamleleri. İran’ın özellikle ülkemize yönelik olumsuz bir tutum takınması ve PKK’yı bitirme amacındaki Türkiye’yi sıkıntıya sokacak hamleleri, Astana sürecine olumsuz yansıyor. Bu gelişmelerin, Rusya ile kurulan sağlıklı iletişimi yıkmasa bile gerebileceği kaygısı da var. ABD’nin böylece bir taşla birden fazla kuş vurabileceğine dikkat çekiliyor. Ancak Washington’daki yeni danışman ve Dışişleri ekibinin bu politikayı mı yoksa yeni bir taktiği mi devreye sokacağını kestirmek şu aşamada kolay görünmüyor.</p>
<p><strong>Irak’a Operasyonlar Başladı</strong></p>
<p>Zeytin Dalı Harekâtı ve aktardığımız hareketliliğin gölgesinde kalan önemli bir gelişme de TSK’nın Irak’ın Türkiye sınırına yakın bölgelerindeki terör kamplarına düzenlediği operasyonlar oldu. Hakkari Yüksekova 3. Piyade Tümenine bağlı birlikler, 11 Mart’tan itibaren sınır ötesinde Hakurk/Kani Rash bölgesinde yoğunlaşan bir sınır ötesi harekât başlattı. Bu harekâta 22 Mart’ta hava kuvvetleri de destek verdi. 23 Mart’ta açıklanan bilgilere göre bu harekâtta toplam 50 terörist etkisiz hale getirildi.</p>
<p><strong>ABD İncirlik’ten Çekiliyor İddiası</strong></p>
<p>Türkiye ABD ile Suriye politikalarında restleşirken, İsrail istihbaratı MOSSAD’ın kontrolünde olduğu bilinen Debkafile internet sitesinde çarpıcı bir iddia gündeme getirildi. Debkafile, ABD’nin Katar ve Türkiye’deki hava üslerini boşaltma kararı aldığını ve çekilme sürecinin düğmesine bastığını ileri sürdü. Sitenin askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde, İncirlik’in Yunanistan’a taşınabileceği iddia edildi. Debkafile’a konuşan kaynaklar, İncirlik’ten çekilme iddiasının ‘tekrar tekrar yalanlanmasına rağmen doğru olduğunu’ öne sürdü. Askeri kaynakların iddiasına göre, İncirlik’teki Amerikan uçakları ve teçhizatı şimdiden Doğu Avrupa’ya taşınmaya başlandı. Siteye göre, Pentagon’un İncirlik’in yerine düşündüğü yerler arasında Yunanistan’ın güney batısındaki Andravida bulunuyor.</p>
<p>Haberde Katar ve Türkiye üslerine ilişkin iddia konusunda, “Bu iki adım birbiriyle bağlantılı. Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suudi yöneticilerle bir kavgaya sıkışan Katar Emiri’nin ateşli bir destekçisi oldu. Türkiye kısa süre önce Katar’da büyük bir askeri üs kurdu. Suudi veliaht prens ile müttefiki olan Birleşik Arap Emirlikleri Şeyhi Zayed Bin Sultan El Nahyan yakın arkadaşlar ve Trump’ın Körfez’deki önde gelen müttefikleri. Bu iki Körfez yöneticisi, Türkiye cumhuriyetini ve Katar Emiri’ni ezeli düşman olarak görüyor.” ifadeleri kullanıldı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afrinden-kandile-guvenli-hat-hamlesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kültürel İktidar Solda mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kulturel-iktidar-solda-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kulturel-iktidar-solda-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Veli KARATAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:38:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kültürel İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Sağ Sol]]></category>
		<category><![CDATA[Sol]]></category>
		<category><![CDATA[Veli Karataş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1834</guid>

					<description><![CDATA[Şair Hakan ARSLANBENZER’den kültürel iktidar tartışmalarına farklı yaklaşımlar ODTÜ’yü kuruyorsun. Burada Sudanlılar, İranlılar, Filistinliler, Pakistanlılar Türklerle beraber okuyor. Müthiş bir fikir. Ama bu müthiş fikri, bu Müslümanlarla yeniden kaynaşma fikrini neyin altında yapıyorsun? Amerikancılığın, NATO ve CENTO kavramlarının altında yapıyorsun. O zaman yaptığın şey kime yarayacak? Bu fikir kime aitse ona yarayacak. Merkez Türkiye olmaktan çıkıyor. Şimdi bu, Batı’ya ait bir şeyin Türkiye şubesi, Türkiye acentesi, Türkiye karakolu oluyor artık. Kültürel iktidar tartışmaları devam ediyor. Türkiye’de kültürel iktidar kimde? Ak Parti yıllardır iktidarda olmasına rağmen bu alanda başarısız mı oldu? Kültürel iktidar solda mı? Kültür, kültürel iktidar, kültür emperyalizmi, yerlilik ve millilik gibi başlıkları bu alanda yazılar kaleme alan şair Hakan Arslanbenzer ile konuştuk. Türkiye’deki kültürel iktidar tartışmalarında ezber bozan yaklaşımlarla konuya yaklaşan Hakan Arslanbenzer, sol kesimlerin kültürel iktidar olarak yorumladığı şeyin aslında bir kültür karakolu olmaktan ve kültürel acentelikten öteye gitmediğini, 1990’lardan itibaren Avrupa merkezlilikten Amerika’ya kaydığını, Gezi Olayları sonrasında bu çevrelerin Avrupa karakolluğundan Amerikan şerifliğine evrildiğini belirtiyor. Kültürel iktidar tartışmaları üzerine bir söyleşi gerçekleştireceğiz ama mevzuya kültür kelimesiyle giriş yapalım isterseniz? Kültürel iktidar kavramı etrafında dönen tartışmalar kadar kültür tartışmaları da hala önemli. Sizce kültür nedir, kültür denildiğinde ne anlamalıyız? Nietzsche: Bizim Kültürümüz Yok Kültür tartışmaları konusunda Türkçemizde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şair Hakan ARSLANBENZER’den kültürel iktidar tartışmalarına farklı yaklaşımlar</p>
<p><strong>ODTÜ’yü kuruyorsun. Burada Sudanlılar, İranlılar, Filistinliler, Pakistanlılar Türklerle beraber okuyor. Müthiş bir fikir. Ama bu müthiş fikri, bu Müslümanlarla yeniden kaynaşma fikrini neyin altında yapıyorsun? Amerikancılığın, NATO ve CENTO kavramlarının altında yapıyorsun. O zaman yaptığın şey kime yarayacak? Bu fikir kime aitse ona yarayacak. Merkez Türkiye olmaktan çıkıyor. Şimdi bu, Batı’ya ait bir şeyin Türkiye şubesi, Türkiye acentesi, Türkiye karakolu oluyor artık.</strong></p>
<p>Kültürel iktidar tartışmaları devam ediyor. Türkiye’de kültürel iktidar kimde? Ak Parti yıllardır iktidarda olmasına rağmen bu alanda başarısız mı oldu? Kültürel iktidar solda mı? Kültür, kültürel iktidar, kültür emperyalizmi, yerlilik ve millilik gibi başlıkları bu alanda yazılar kaleme alan şair Hakan Arslanbenzer ile konuştuk. Türkiye’deki kültürel iktidar tartışmalarında ezber bozan yaklaşımlarla konuya yaklaşan Hakan Arslanbenzer, sol kesimlerin kültürel iktidar olarak yorumladığı şeyin aslında bir kültür karakolu olmaktan ve kültürel acentelikten öteye gitmediğini, 1990’lardan itibaren Avrupa merkezlilikten Amerika’ya kaydığını, Gezi Olayları sonrasında bu çevrelerin Avrupa karakolluğundan Amerikan şerifliğine evrildiğini belirtiyor.</p>
<p><strong>Kültürel iktidar tartışmaları üzerine bir söyleşi gerçekleştireceğiz ama mevzuya kültür kelimesiyle giriş yapalım isterseniz? Kültürel iktidar kavramı etrafında dönen tartışmalar kadar kültür tartışmaları da hala önemli. Sizce kültür nedir, kültür denildiğinde ne anlamalıyız?</strong></p>
<p><strong>Nietzsche: Bizim Kültürümüz Yok</strong></p>
<p>Kültür tartışmaları konusunda Türkçemizde var olan bir deyimle giriş yapalım: Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Yoğurt bir ürün ama onu yapma ve yeme biçimi ayrı. Deyimdeki bir teşbih tabii ki. Ama yoğurdun yapımı ile ilgili bir usul var.</p>
<p>Kültür kısaca bir şeyi yapma yoludur ve bu standart değildir. Yani belli bir insan grubuna özgüdür. Bir şeyi yapmanın usulü, belli bir gruba özgü olduğunda biz buna özetle kültür deriz. Bunun tabii endüstriyel tarafı da olabilir. Bugün endüstriyel kültürler de var. Diyelim ki işte android telefonlar çıktı, android telefonların üretilmesi ile ilgili bir davranış tarzı, bir kalıp varsa bu da bir kültürdür. Ama kültür dediğimizde biz daha ziyade mana içeren, insanın ne olduğuna ve ne yapmak istediğine dair bir öz barındıran ortak davranış tarzlarını kast ediyoruz.</p>
<p>Bundan dolayı da bir tartışma var. Yani her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi, bizim köyün bulgurunun üstüne bulgur yok diye de başka bir deyim var. Burada da benzer bir durum var. Şimdi herkes kendi kültürünü öne çıkarır. Aslında kendilik biraz tuhaf bir durumdur. Çünkü kültür değişken bir şeydir. Transferlerle, kültürel değişimlerle hatta bozulmalarla, tıpkı sütün bozulup yoğurt olması gibi sürekli bir değişim söz konusudur. Bunların her biri farklı bir kültürün izi, işareti oluyor. Sonra bu bir birikim, bir rezerv oluşturuyor. Spontanlıkla insanlar bir anda bir şeyler yaparlar. Ama sonradan biz bunları birbirine bağladığımız zaman, tıpkı bir kilimi örmek, bir halıyı dokumak gibi belli bir havzada bir coğrafi kesit içerisinde belli bir insan grubu tarafından geliştirilmiş bir davranış kalıbı oluşuyor. Bir de buna mana yükleniyor. İşte bu esasen kültürdür.</p>
<p>Tabii modern döneme gelince, modern dönemde insanlar kendi yaşadıkları muhitlerde birbirlerinden eskisi kadar kopuk olmadıkları için kültür ortamlarında geçişkenlik yaşanıyor. Bir yerde yuvalanan, mayalanan ve zaman içerisinde kendini geliştirip kırdan kente veya kentler arasında ortak bir kültür havzası meydana getirip, tamamen farklı bir renk oluşturan, dünyadan kopuk ve özerk bir kültür havzası kavramı kırılıyor. 19. yüzyılda batıda Nietzsche mesela “Bizim kültürümüz yok.” der Avrupalılar için. Biz dünyanın kültürünü sömüren, tüketen bir kültür sonrasıyız der ve kültüre dönüşü savunur.</p>
<p>Kültür işte bu şekilde hayatın içinde devam eden usuller, tarzlar anlamındadır. Hani renkler ve zevkler tartışılmaz meselesi gibi çok da kavgaya neden olmayacakmış gibi görünen ama aslında insanların üzerinde çok ciddi bir şekilde mücadele ettiği bir şeydir kültür.</p>
<p><strong>Mana derken burada özellikle insanların yapıp etmelerine, ürettiklerine, kullandıkları eşyalara, teknik anlamda araç-gereçlere, inanç bakımından, metafizik bakımından ruh üfleme gibi bir şeyi mi kast ediyoruz? Ne olduğunu belirleyen ana unsur gibi bir şey mi?</strong></p>
<p><strong>Kültürü Şekillendiren Ruh</strong></p>
<p>Tabii, bir mana var. Bir şeyi pratik bir nedenle yapıyorsunuz. Diyelim ki bir kilim yapıyoruz; serip üstüne oturacağız. Pratik bir nedeni var. Ama neden onu kırmızıya boyadım? İçimden öyle geldi çünkü. Veya öyle kök boyalar vardı elimde. Diyelim ki, Şafşavan şehri vardır Fas’ın, “Mavi Şehir” diye bilinir. Neden, çünkü orada çıkan bir kök boya vardır. Mavi renklidir o. Şu anda Müslümanlar yaşıyor ama eskiden Yahudiler yaşıyormuş. Oranın Yahudi mukimleri o mavi boyalarla evleri boyamışlar. 20 bin nüfuslu bir yer, eskiye göre daha büyük bir nüfusu da yok. İşte orası hem pratik bir şey hem de bir mana ifade etmeye başlıyor. Mavi rengin diyelim ki Yahudilikte bir karşılığı olmuş olsaydı; mesela refahın, ferahın, barışın, mutluluğun simgesi olabilir. Çünkü mavi renk hoş ve insanın içini açan bir renk. Bu artık bir yerde manadan gelip, maddeye karışıp tekrar manaya dönüşen bir şey.</p>
<p><strong>Son dönemlerde özellikle cumhurbaşkanının Mayıs ayındaki bazı beyanatlarından sonra daha popüler hale geldi kültürel iktidar tartışmaları. Ama siz çok öncesinde bu meseleyi ele aldınız. Sizin bir kitabınızın adı: “Türkiye’de kültürel iktidar solda mı?” O kitapta adeta “ne münasebet canım” diyen bir yaklaşımla bakıyorsunuz. Ve ezberleri bozan bir bakış açınız söz konusu. Orada çok ilginç kavramlar kullanıyorsunuz; kültürel iktidardan değil, bir kültür karakolundan ve bir kültürel komiserlikten bahsediyorsunuz. Burayı açmak istiyorum biraz. Bir de komiserliğin Avrupalı olmaktan Amerikalı olmaya evrildiğine vurgu yapıyorsunuz. Hatta Avrupalı komiserlikten Amerikalı şerifliğe dönüştüğünden söz ediyorsunuz, burada ne demek istiyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Kültürel İktidar ve Türk Solu</strong></p>
<p>Türkiye’nin dış bağlarını bir tarafa bırakırsak, Türkiye’de %30 kadar bir sol var. %70 kadar da bir sağ var. Ben neden o kitaba o ismi verdim; çünkü 1990’lı yıllarda şiir ortamında solda olan arkadaşlar öyle bir iddia içerisindeydiler. Ben solda diyorum çünkü solcu mudur, sosyalist midir, komünist midir hala bir soru işaretidir. Kimliğini tam ortaya koyamama durumu da var. Bu sözleri söyleyenler genelde Kemalizmi eleştiren solculardı. Ve Kemalizmi eleştirmek için şöyle diyorlardı: Kültürel iktidar soldadır. Yani siz ne yaparsanız yapın bir şekilde onların kapısına gitmek zorundasınız. Türkiye’nin gerçek sahipleri onlardır manasında, kendilerinin de dışında bir şey olarak söylüyorlardı.</p>
<p>Daha biz çocukken sağ-sol kavgası vardı. Sağ-sol kavgası Ecevit-Demirel kavgasıydı esasında. Hepsinin Ecevit ve Demirel olmadığı, CHP ve AP’den ibaret olmadığı 1980’de ortaya çıktı. İkisi de kapatıldı. Ama bir şey değişmedi. Demek ki daha temel bir sorun varmış. 1990’lara geldiğimiz vakit sağın, askeri darbeler ve büyük ekonomik krizler olmadığı müddetçe iktidarını devam ettireceği az çok anlaşılmıştı ve denildi ki tamam, siz siyasi iktidar olabilirsiniz, ezanı asıl diline döndürdüğünüzü iddia ederek vs. bu işi götürebilirsiniz; ama asıl iktidar sizde olamaz.</p>
<p>Turgut Özal bir şey yapacağı zaman şöyle derdi: Solculara kabul ettirmeden yapamam. Sol dediğimiz ve kültür alanında söz söyleyecek insanlar bellidir. Yani ben aile olarak CHP’li bir aileden geldiğim için sola karşı derin bir duyarlılığım var, o insanları iyi tanırım. Öte yandan kültür adamlarını da çok yakından süzmüş birisi olarak bakıyorum meseleye. Gazete yazarlığı anlamında İlhan Selçuk benim ilk okuduğum yazardır. İlhan Selçuk’un nasıl bir iktidarı var? Bu adam oldu bitti muhalifti. Diyelim bir Doğan Avcıoğlu, vakti zamanında çok hakim olan bir fikir adamı. Bizler de onun yazdıklarını okuduk, güçlü bir adam, birçok zihni belirlemiş, birçok grup ondan etkilenerek ideoloji oluşturmuş ama müzmin muhalif. Mesela Mümtaz Soysal iyi yetişmiş bir düşünür, her şeyden anlayan birisi, dışişleri bakanı yaptılar, daha gelir gelmez büyük bir fırtına koptu, sol Kemalizmi dışişlerinde etkili kılmaya çalıştı, kendi hükümeti tahammül edemedi adama. Bu nasıl iktidardır diye bir soru sorduğumda benim karşıma çıkan daha ziyade şu: birtakım kaziyeler, bir takım kabuller.</p>
<p>Bu kabuller solun ürettiği şeyler mi diye sorduğumda sol ile alakasının olmadığını görüyorum. Diyelim ki bir film nasıl yapılır? Bunun Türk solunda herhangi bir cevabı yok. Türk solcularının sinemada önde görünmesinin altında İtalyan yeni gerçekçiliğinin, Fransız sinemasının, Hollywood’un iktidarı yatıyor. Dünya sinema sektörü Batılıların kontrolü altında. Fransa, İtalya katkıda bulunmuş ama temel olarak Hollywood. Sinemayı çıkaran orasıdır, devam ettiren orasıdır. Güney Kore, İran, İskandinav ülkeleri; Danimarka, İsveç, Norveç kendilerini sinema sektöründe kabul ettiren yerler. Ama hepsi o iktidarın çerçevesi içinde. Bir sinema kabinesi düşünsek, orada çevre bakanlığını almış gibiler. Gene olayın ana aksamı, gövdesi, omurgası, esas bünyesi Hollywood’dur. Sinemanın iktidarı orasıdır.</p>
<p>Şimdi Türkiye’de sinema bizde diyor solcular, yahu nasıl oluyor bu? Hollywood tarzı filmler mi yapıyorsun? İtalyan yeni gerçekçiliği mi, yoksa Fransız sineması, Avrupa sineması etkisinde bir sol sinema mı var? Ve onlar sinema bizim işimiz diyorlar. Arkasını kurcalıyorsun; ne tekniği ona ait, ne cihazı ona ait, ne eğitim stili ona ait. E o zaman sen burada bir şey yapmıyorsun ki, sen taklitçisin dediğim anda ben şunu fark ettim: Bir batılı kalıp var hâkim kültürde. O da aslında belli başlıklar.</p>
<p>Öte yandan temaşa kültürünün opera ve baleden ibaret olmadığını bilen birisiyim. Türkiye’de esas iktidar operada, balede ya da tiyatroda değildir. Bizim kendi temaşa kültürümüzdedir. Bugün insanlar televizyondaki skeçleri izler. Çünkü orta oyununun versiyonlarıdır onlar. Buraya iki taraflı baktığım zaman, engellenmiş, durdurulmuş, resmileşmesi veya meşrulaşması veya üst kültüre dönüşmesi engellenen bir yerli kültürün iktidar arayışı var. Bir tür başsız gövde gibi. Diğer tarafta da nakledilmiş, plantasyon, ithal kafa şeklinde bir şey var. Bunun kaynağı Avrupa.</p>
<p><strong>Amerikacı Kültür İktidarı</strong></p>
<p>Bunun 1990’lardan itibaren Avrupa-merkezlilikten ve Sovyet-merkezlilikten yavaş yavaş Amerika’ya kaydığını müşahede ediyoruz. Sizin telmihte bulunduğunuz yazımın tarihinden 10 yıl sonra, 2013 yılında Gezi Parkı eylemleri olduğu zaman da net bir şekilde gördük ki Türkiye’de solcuların yönelimleri Avrupa’dan Amerika’ya doğru net bir şekilde kaymış. Yani ben baştaki gözlemimin doğru olduğunu 2013’te artık ispatlanmış bir şey olarak görüyorum. Artık bizim Türkiye’de sol dediğimiz gruplar eski manada liberaldir ve Amerikancıdır.</p>
<p><strong>Yine kitaptan bazı ifadeleri aktararak sormak istiyorum: 1970’lerdeki tercüme şoku, televizyon saldırısı, Anadolu liselerinin yaygınlaştırılması, ODTÜ ve Hacettepe Üniversitelerinin kuruluşu, Robert Kolej’in Boğaziçi Üniversitesine dönüştürülmesi ve 1980’lerin ortalarından itibaren markalaşma olayı. Bunlar sizin ifadenizle bir kültür dayatmacılığıyla, işte Hollywood örneğini verdiniz mesela, oradan bu tarafa aktarılan, kültürün farklı alanlarına sirayet etmeye veya dayatmaya yönelik bir yaklaşımla mı oluyor?</strong></p>
<p><strong>ODTÜ, Boğaziçi, Hacettepe</strong></p>
<p>Bunu Avrupa veya Amerika doğrudan bize dayatmıyor. Amerika gelip burada Robert Koleji üniversiteye dönüştüreceğim demiyor. Biz ikili tavır içerisindeyiz. Mesela Fransa Fas’ta, Cezayir’de sömürge zamanından beri bir yapı kurmuş, dayatmış. Şehirleri dayatmış. Kazablanka’ya gidiyorsunuz, sömürge mimarisini görüyorsunuz, Fransız etkisinde. Tanca’ya gidiyorsunuz, İspanyol modeli. Diyelim Essavira diye küçük bir kasaba var, orada Portekiz mimarisi hakim. Kim nereyi sömürmüşse kendi mimarisini dayatmış, müziğini dayatmış, eğitim sistemini dayatmış. Biz böyle sömürge olmuş bir ülke değiliz. Bağımsızlığımız da farklı bir şey. Siyasi bağımsızlık, yarı iktisadi bağımsızlık, kültürel olarak da İsmet Özel’in otokolonyalizm dediği, pek üzerinde durulmamış, kendi kendini sömürgeleştirme gibi bir durum var.</p>
<p>Biz mesela ilk başta dedik ki bu medreseler yetersiz, Darülfünun açalım, açtık. Daha sonra Kemalizm medreseleri kapattı, elde bir tek Darülfünun kaldı. Bir süre sonra onu da kapattık. Dedik ki, bu böyle olmaz, İstanbul Üniversitesi diyelim buna. Onun da modeli aslında Alman üniversiteleridir. Almanya’dan gelen hocalarla II. Dünya Savaşı’ndan sonra da devam etmiştir o süreç. Nazilerden kaçanlar bize gelmiştir. İşte Alman modelini aldık. Bizdeki doktora doçentlik yapıları bile Alman taklididir. Bilerek, daha önce söylediğim o iradeyi ele geçirme arzusuyla, taklitçilikle. Bir işi ya ezilerek yaparsınız ya da karşı mahalledeki adam zengin oldu ben de aynı yolu izleyerek zengin olayım gibi, iyimser, kendine güvenen, kendini fazla bastırmayan ama çift kişilikli bir halde yaparsınız.</p>
<p>Bu arada, eğitim kültürün beyni gibi bir şey olduğu için, yükseköğrenime çok önem verdik. Öyle okullarımız olsun ki ilk 100’e girsin, dedik. Öyle bir takıntımız var ya; iradeyi ele geçirme, en iyisi olma arzusu. Aslında bu ezik bir şey değil. Fakat işte bu arada kendini eziyorsun. Mesela adamın şaşaasına özeniyorsun, gücüne özeniyorsun. O zaman da ne yapıyorsun, üniversiten yeterli gelmiyor sana. Sen zaten Alman modeliyle üniversite inşa ettin, onu bir de Ankara’ya götürdün. Üstüne Erzurum’da üniversite yaptın, çeşitlendirdin yani. Arkasından diyorsun ki bu da yetmez. Tam Amerikan modeliyle yabancı dil eğitimi veren Robert Koleji üniversiteye çeviriyorsun.</p>
<p>Bu işi yapanlar her kimse işte onlar Batı’nın Türkiye’deki komiserleridir. O devletin kendini geliştirmek, kendi nesillerini yetiştirmek için verdiği bir karar değil artık. Yani İstanbul Üniversitesi’nin kuruluş kararı ile birinci dönem Kemalizmin eğitim ile ilgili verdiği kararlarla, Boğaziçi’nin, ODTÜ’nün, Hacettepe Üniversitesi’nin kurulması aynı mantıkla alınan kararlar değil. Birisi medenileşirken, Batı medeniyetine girerken kendi kalmak gibi bir amaca sahipti. İkincisi ise tam Batılılaşma.</p>
<p>Sağda şöyle bir anlayış vardır: Kemalizm kısa bir dönem bağlantıları kopardı, sonra 1950’li yıllarda tamirat başladı. Öyle değil. Tamirat var kısmen. Ama diğer taraftan da tam şuursuzca Batılılaşma var. İstanbul Üniversitesi kurulurken yabancı dil yok muydu? Felsefede, sosyolojide yabancı dil bilmeden Kant’ı nasıl anlayacaklardı? O hocaların, o ordinaryüslerin her biri bir yabancı dil biliyor. Birçoğu yurtdışında eğitim görmüş. Yurtdışına gidip yabancı dil eğitimi alıp sonra Türkçe okuyup yazmaya devam etmek saygıdeğer bir tavırdı.</p>
<p>Eğitim örneğinden gidersek eğer, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni kuruyorsun, burada bir hamle var artık. Buradaki medenileşmekten, Batılılaşmaktan da farklı bir durum. Sudanlılar, İranlılar, Filistinliler, Pakistanlılar Türklerle beraber okuyor. Müthiş bir fikir. Ama bu müthiş fikri, bu Müslümanlarla yeniden kaynaşma fikrini neyin altında yapıyorsun? Amerikancılığın, NATO ve CENTO kavramlarının altında yapıyorsun. O zaman yaptığın şey kime yarayacak? Bu fikir kime aitse ona yarayacak. Merkez Türkiye olmaktan çıkıyor. Şimdi bu, Batı’ya ait bir şeyin Türkiye şubesi, Türkiye acentesi, Türkiye karakolu oluyor artık.</p>
<p><strong>Tekrar kültürel iktidar kavramına dönecek olursak, Cumhurbaşkanı da yakın geçmişte bu konuyla ilgili açıklamalar yaptı. 28 Mayıs 2017’de “14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız, ama sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar hala en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyette kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum. Elimizde böyle bir imkan varken hala pek çok yeri boş bırakıyor olmamız aklın ve vicdanın kabul edebileceği bir durum değildir, tek eksiğimiz bunları hizmete dönüştürebilecek adanmış kadrolardır.” dedi. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Sizce bu ifadeler bir yetersizlik ifadesi mi, bir tespit mi ve buradan hareketle bir serzeniş mi, yoksa bunları bir ufuk gösterme ve hedefe yöneltme çabası olarak da okumak mümkün mü?</strong></p>
<p><strong>Kültürel İktidar Solda mı?</strong></p>
<p>Ufuk gösterme olmasını çok arzu ederdim. Ama bu bir yetersizliğin kabulü. Kadrolar dediği için de böyle olması gerekir diye düşünüyorum. Şimdi aslında burada biz sanatçılar olarak, kültür adamları olarak meseleye Cumhurbaşkanının veya onun emri altındaki insanların gözüyle bakamayız. Siyasetçi gözüyle bakamayız. Onlar devletin kuralları, imkanları ve kurumları aracılığıyla iş yapacaklar.</p>
<p>Yaptıkları işlerin bazı kuralları geçmişe bağlıdır. Madem Cumhurbaşkanının sözünü aktardınız ben de oradan devam edeyim: Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülleri diye bir şey var. 2005’ten itibaren tekrar canlandırıldı. Ama onun da geçmişi var. 1995’te Süleyman Demirel cumhurbaşkanıyken ilk defa verildi. 3 kişiye veriliyordu. Süleyman Demirel’in ödül verdiği insanların her biri Batıda kabul edilmiş, bir nevi Türk kökenli Batılı sanatçılardı. Bu, daha sonra Gül döneminde yarı yarıya Batıya mensup ama Türkiye’de çok kabul görmüş insanlara ödül verilmesiyle devam ettirildi. Şimdi daha ziyade mevcut iktidarın hem kendisiyle hem seçmenleriyle kavga etmeyen, ama kendisine bağımlı olması gerekmeyen kişilere ödül veriyorlar. Mesela Şener Şen’e ödül verdiler, Şener Şen onlara bağımlı birisi değildir. Veya Yavuz Turgul’a ödül verdiler bu sene. Böyle bir jest ortaya koydular. Bu, diyelim ki bundan önceki kültür politikalarının yıkımı manasına da geliyor.</p>
<p>Bu mevzu çok tartışılabilir. Ama bunun arkasında bir teamül vardır ve devletin çalışma stili şudur: Yazarak çalışır devlet. Burada asıl olan şey şudur: 1995’te bu ödül konulduğunda bir yönetmelik kondu. Bu yönetmelik 2015’te kaldırılarak yerine yeni bir yönetmelik kondu. Yani burada devlet kendi işini yapacak. Cumhurbaşkanı bu sözü söylediğinde birçok insan; kültürde iktidar olamıyoruz, burada eksiklerimiz var, vizyon, misyon, bir ufuk çizme olarak bakılmalı vs. diye düşündü. Ben bu işle çok meşgul olmuş, devletle de çok karşılaşmış, devletin de çok duvar olduğunu görmüş bir insanım. Kadrolara odaklanıyorlar şimdi. Geçenlerde bir şey anlatıldı: Bir arkadaşın bir kitabı çıkmış, devletten kitapla ilgili bir görevli, sevgi saygı duyduğumuz birisidir de aynı zamanda, yazarı arıyor, kitabın çıkmış hayırlı olsun. Yazar da dönüp yayıncısını arıyor. Diyor ki devletten şu kişi aradı, benim kitaptan devletin kütüphanelerine, şuralarına buralarına alırlar herhalde diyor. Ve neticede alım listesi geldiğinde böyle bir alım olmuyor. Hep bizden alsınlar, hep bize para versinler anlayışı. Olaya bu yalınkatlıkla, bu basitlikle, bu sığlıkla, bu menfaatçilikle bakarsak biz kaybederiz.</p>
<p>Devletin payına düşen şöyle bir şey var: devlet sansürcü olmayı bırakmalı. Bugünkü AK Parti iktidarıyla ilgili bir konu değil. Şu görüşten veya bu görüşten birileri iktidara geldiğinde de aynı şey. Bunu yapan hep kaybediyor. Kemalistlerin kaybı bu oldu. Onlar hep sansürcü oldu. Sen sus şu konuşsun mantığı Kemalizmde esastır. Bu tavrı bırakmalı devlet.</p>
<p><strong>Devlet Kültür İlişkisi</strong></p>
<p>Devlet kültürü yöneten, sanatı yöneten figür olmayı bırakmalı. Burada mesele şu: Devletle sanat üreticileri, kültür yapıcıları arasında bir uçurum var. Biz diyelim ki işte tişört giyiyoruz, saçlarımız karışık, uzun. Bunların saçları ütülenmiş gibi, takım elbiseli ve kırmızı kravatlılar. Biz konuşmaya başladığımızda onlar bize anlamadığımız bir dilin kutsal kitabı olan mevzuat diye bir şeyden bahsediyorlar. Biz bir şey konuştuğumuzda devlet diyor ki bunlar ne zırvalıyor?</p>
<p>Devletle sanatçılar arasında bir tür kültürel kamu olması lazım. Türkiye, kültürel kamu oluşumuna biraz geç başlamış bir toplum. Geçmişte kültürel kamu konaklardaki şiir meclisleri idi. Çünkü o şiir meclislerinde sadece şiir konuşulmuyordu. Hem sohbet yapılıyordu, hem şeriat konuşuluyordu, hukuk manasında, hem siyaset konuşuluyordu. O yüzden devlet uzun süre şiiri yasakladı. Şimdi çok övülen, büyüğümüz, başlatıcımız olduğunu kabul ettiğimiz Abdülhamid Han şiiri yer yer yasaklamış. Bir yerde birisinde bir şiir bulunup ele geçirildiği zaman, bu jurnalleri değerlendirmiş ve bu şiiri dolaştıran gençleri cezalandırabilmiş bir yapının padişahıdır. Toplum böyleydi dolayısıyla padişah da böyleydi diyen Sait Halim Paşa’ya katılabiliriz ama bugün onu artık yapmamamız lazım. Abdülhamid Han diyelim ki mecburdu bunu yapmaya, çünkü devleti bir arada tutmaya çalışıyordu. Ama bugün; insanı yaşat ki devlet yaşasın deniliyor. Bu sözde kalmamalı.</p>
<p>Devlet kendi kültürünü kısmen üretebilir. Ertuğrul dizisi yapılabilir, propagandadır bu ama kültür değildir. Propaganda kültürün zıddı değildir, iç içedir. Ama bizden de propaganda beklememeliler. Bugün Sovyetler çöktüyse, Kemalizm Türkiye’de çuvalladıysa, bu nedenle çuvallamıştır. Behçet Kemal Çağlar’ı büyük şair diye diğer şairlerin önüne koyup, propaganda metinlerini şiir diye kafamıza vurdukları için kaybetmiştir. O insanlar devlet açısından çok muteber olmayabilir. Saygı duymak zorunda. Mimara saygı duymadan çevreden, şehircilikten bahsedemezsiniz. Tabii şu da var: Bazı mimarlar örgüt militanı, mimar mimariden konuşmuyor, diğeri mimarı kaale almıyor. Edebiyatta biz biraz bir şeyler konuşabiliyoruz. Onun için de ben buradan onu söylüyorum; devlet bir adım geri çekilmeli.</p>
<p><strong>Bununla bağlantılı olarak şunu söyleyebiliriz her halde, kültür meselesinin özellikle siyasal iktidar eliyle değişime dönüşüme uğratılması pek de mümkün olan bir şey değil. Hatta kültür baskı yoluyla veya iktidarın imkânlarıyla değiştirilebilecek bir şey değildir.</strong></p>
<p><strong>Kültür Nasıl Değişir?</strong></p>
<p>Değildir. İktisattan bir örnek verelim: Ziraat kooperatifleri vardır, ziraat kooperatifleri eliyle diyelim köylüler üretim yapsınlar diye belli bir para verirsin. Köylüler gider bu parayla çay-şeker alır. İhtiyacı var çünkü. Ben açım, çayım şekerim yok, yiyecek ekmeğim yok. Önce onu gidermem lazım ki ondan sonra senin dediğin müteşebbisliğe ulaşayım. Ayrıca müteşebbis ruhum yok. Reaya olmaktan gelen bir topluluk. Vatandaş olmayı zar zor beceriyorum. Bırak nefes alayım. Sonra diyor ki işte bizim milletimiz çalışkan değil. Yo, biz çok çalışkan bir milletiz. Fakat biz bildiğimiz gibi çalışıyoruz. Mesela iktisatta gene köylülerde, kendi gözlemim, o paraları alıp yemciye gidersin, yemciye %2,5, %5 gibi komisyon verirsin. Yemci sana yemi satmış gibi evrak düzenler. Onu ziraat kooperatifi de bilir aslında. Bu bir tür sübvansiyondur. Köylülere para vermenin bir yoludur. Son hükümet, son iktidar zaten bunu doğrudan gelir desteği diye bir isim altında köylülere açıktan para olarak verdi. Bence bu dürüstçe bir şey. Çünkü paraya ihtiyacı var adamın. Ben köylümü sübvanse ediyorum arkadaş. Sen kendine bir şey mi yapıyorsun, şehre mi taşınıyorsun? Ölme, hayatta kal, benim vatandaşımsın. Bu yüce bir şey devlet açısından.</p>
<p>Bu desteğin farklı yansımaları da oluyor tabii. Mesela senaryo desteklerinde yer yer yaşanıyor. Kendi siyasi kaygısını, kendi bürokratik kaygısını sanata yansıtıyor. Sansür bu, bunu yapmaması lazım. Bunu yapmayacaksın, sahip gibi düşünmemesi lazım, sen emanetçisin. Burada bir sahiplik söz konusuysa eser veren adam senden bir adım öndedir. Devlete mensubiyete gelince, her bürokrattan daha öndeyim; ben Türk diline hizmet eden birisiyim. Ben öldüğümde eserimde azıcık bir şey varsa, yapılmış bir iş, o kalır. Dolayısıyla da biz devletin dışındayız, meselesi doğru değildir. Devletle mücadele eden Nazım Hikmet’in dahi Türkçeye katkısı var. Çelişik bir durum ama gerçek bu. Şimdi Nazım Hikmet’in Türkçesi sade, vezni tekrar edilebilir, halka yakın. Dolayısıyla bir etkisi olmuş. Kendi şiirsel düşüncesinin, bir tür şiir komünizminin küçük bir grup dışında belli bir etkisi olmayabilir. Şiirin bir de dili var. O manada etkisi olmuş.</p>
<p>Bence temel sorun aidiyet sorunu. Önemli olan kişinin kendi işini yapması. Adam başkasının işini yapıyor. Türkiye’de kendi görüşünle ayakta dur. Benimle bir Fransa şubesi olarak değil, bir Almanya şubesi olarak değil kendin olarak konuş. Adam demokrasi derken bile İngiltere’yi örnek veriyor. 1920’lerden 1930’lardan hatta daha gerilere git, 1800’lerden bir şey getir. Benimle onun mücadelesini yap. De ki sen demokratik değilsin, demokrasi sayesinde bu memlekette şöyle güzellikler oldu. Benimle onun mücadelesini vermiyor, diyor ki biz Fransa gibi olmazsak hapı yuttuk demektir. Bizi işte mahvederler, yok ederler. Yahu adam zaten beni görmüyor, kaale almıyor ki. Türkçe ile biz diyelim ki buradan Çin’e kadar gidebiliriz ama Bulgaristan’ı geçemeyiz.</p>
<p><strong>Kültürel iktidar tartışmalarında şiir, edebiyat, tiyatro, sinema gibi sanat alanları üzerinden değerlendirme yapılıyor genelde. Bu sebeple de sonuçlar bu alanların ürünlerine ve üreticilerine göre konuşuluyor. Sizce bir ülkede kültürel iktidarın göstergeleri sadece bunlar olabilir mi?</strong></p>
<p><strong>Kültürel İktidarın Göstergeleri</strong></p>
<p>Tabii sadece bunlar değil, bunlar gösterge sadece. Bunun ortaya çıkmasının nedeni, neredeyse siyasi partiler gibi, burada da kültürel partiler, sanat grupları var. Bunlar yetişkin insanlar, eğitimli insanlar, her birinin söyleyecek sözü, sanatını önerebilecek siyaseti var. Özellikle tiyatrocular uzun süre kavga ettiler, şimdi sinemacıların kavgalarına şahit oluyoruz. Edebiyatçılar zaten oldu bitti bir savaşın içindedirler. Fakat kültür ve iktidar konusunda esas mesele eğitimdir. Çocukların ve gençlerin eğitimidir. Asıl büyük konu irfandır yani. Cemil Meriç’in teklifini yaygınlaştırabilsek mesele biraz daha anlaşılacak. Cemil Meriç Kültürden İrfana diye bir kitap yazarak irfan kelimesini kullanmayı teklif etmişti ahir ömründe. Ben de o kanaatteyim. Eğitim, kültür dediğimiz şeyin belki %90’ını oluşturur bizim için. Biz çocuklarımıza ne öğretiyoruz? Eğitim yönetmeliğinde, eğitim mevzuatında şöyle ifadeler geçer: yetişkin kılmak, o insana belli davranışları ve bir seciyeyi, bir karakteri vermek. Eğitimin amacı olarak “kültürleme” kavramı da kullanılır. O amacın içinde Atatürk ilke ve inkılaplarına göre bir nesil yetiştirme gibi bir şey var.</p>
<p>Bu işin pratik tarafı da var. Herkes kendi kolejlerini kurarak iş yapmaya çalışıyor veya İmam Hatipleri liselerin muhalifi, muadili gibi ortaya koyan bir zihniyet var. Aslında en temelde çocukları alıp kapalı binalarda kitleler halinde eğitmekten başlamak üzere sorgulamak lazım. Pratikten kopararak, sokaktan ve evden alarak eğitmek kavramından başlamak üzere tartışılmalı. Bu bir tasarım mı ve az sayıda insanın siyasi kararlarla belirlediği bir şey mi? Bunun içerisinde en önemli meselelerden biri olarak ders kitabının yazılması ve ders müfredatının konulması gibi hususlar var. Bunlar hep teknik konularmış, kültürle ilgili değilmiş gibi ele alınır. Oysa öyle değil. Bence zaten işin en kritik noktalarından biri de odur. Bir okulda siz sadece matematik öğrenmiyorsunuz veya Kur’an, tefsir derslerini almıyorsunuz. Aynı zamanda arkadaş olmayı, toplumun içerisinde ayakta kalmayı, özgüvenli ya da ezik olmayı öğreniyorsunuz. Buradaki modelleme önemli ve iktidar o aslında. Şimdi çocuklar Aleyna Tilki’nin ve onun muadili kimse erkeklerde, onun çılgını oluyorlar. Diyelim ki 200 küsur milyon izlemesi oluyor sosyal medya üzerinden veya youtube üzerinden. Bu, eğitim kadar önemli bir şey. Okul, sadece bir takım derslerin verildiği yer değil, aynı zamanda çocukların sosyalleşerek yetişkinliğe doğru adım attıkları bir yer. Buna işte bir kurul oturup karar veremez. Vermemeli. Bir örnek vereyim burada: Hizmet içi eğitimleri vardır öğretmenlerin ve bu eğitimler, öğretmenlerin en sevmediği şeydir. Çünkü burada öğretmenin söz hakkı yoktur. Öğretmen sadece alıcı olarak kabul edilir. Öğretmenin verici olduğunu kabul etmeyen bir eğitim metodumuz var maalesef. Çocuklar ne yapsın?</p>
<p><strong>Sanat ve kültürel iktidar tartışmalarında evrensellik, yerlilik ve millilik kavramlarını da konuşalım isterseniz? Nedir bu evrensellik, gerçekten böyle bir hakikat var mı, yoksa bu kavramı da diğer bazı akraba kavramlar gibi hegemonyayı kolaylaştıran bir enstrüman olarak mı değerlendirmeliyiz?</strong></p>
<p><strong>Evrensellik, Yerlilik, Millilik</strong></p>
<p>Evrensellik kavramı, evrenselliği işletenin menfaatine uygun bir şey. Avrupa’da tartışılmış bir konu bu. Edebiyattan bakarsak meseleye, evrensel edebiyat konusunu çıkaran Almanya’dır. Çünkü Almanya birleşememiş, kendi ulusallığını oluşturamamış bir yer ve oluştururken de Prusya merkezli mi olacak, olmayacak mı tartışmalarına girmişler. Bu bağlamda Goethe bir dünya edebiyatından söz ediyor. Burada aslında Avrupa edebiyatları içerisinde Almanca edebiyatını üst bir noktaya koymak için geliştirilmiş zekice bir tartışmadır bu. Diyelim ki müzik evrenseldir çünkü müzik sözsüzdür ama orada da enstrüman diye bir şey var, aynı ses aralığını çıkarsan bile müzik aleti farklıdır. Bugün Hindistan’ın müzik aleti farklı, Türkiye’de farklı, Türkiye’nin kendi içerisinde bile farklılıklar var. Oda müziği farklıdır, düğünde çalınan sokak müziği farklıdır. Bütün dünyayı mesela Batı müziğine uydurmaya çalıştığınızda evrenselliğin Batı Avrupa merkezli bir kültür ihracı veya bir kültür emperyalizmine dönüşmesi söz konusu oluyor. Evrensel diye bir şey yok. Evrensel güzel bir laf, geçmişte kalmış bir laf. Evrensellik-ulusallık Batının bir tartışması olabilir.</p>
<p><strong>Özellikle burada “bizim insanımız, bizim ruhumuz, bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz, yerlilik, millilik” gibi vurgular sanki bir noktadan sonra işlevsiz kalıyor? Çünkü mevcut kültürel iktidarı ele geçirmenin adeta imkânsızlığından da bahsetmiş oluyoruz. Yani siz ne yaparsanız yapın her halükarda onun karşısında edilgen konumda kalıyorsunuz. Bu anlamda karşımızda bir Leviathan mı var?</strong></p>
<p><strong>Kültür Leviathan’ı</strong></p>
<p>Evet, tabii ki bir kültür Leviathan’ı var dünyada. Çünkü çok büyük menfaatlerin, çok büyük oyunların da oynanabildiği bir alan burası. Örneğin sürreel sanatla Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı arasında bir ilişki var. Hiçbir şey söylemeyen, absürd sanatı desteklediler uzun süre. Neden desteklediler, çünkü onlar gerçekçiliği bir Sovyet akımı olarak değerlendirdiler, 2. Dünya Savaşından sonra. Halbuki gerçekçilikte Amerikan sanatlarının çok ciddi payı vardır. Amerikan sanatı, şiiri, edebiyatı, bir İngiliz edebiyatına göre çok daha yüzeydedir, çok daha gözle görülür, kulakla işitilir bir tavırla, daha somut bir tavırla yazılıyor. Şimdi bu bir oyun, siyasi bir oyun. Diyelim ki bir Amerikan istihbaratı neden sanata tavır alsın? Kendi Amerikan çıkarları için tabii ki. Burada kültürle ilgili bir takım oyunlar var. Espiyonaj galiba kültürün içerisinde. Yazılan romanlar, çevrilen filmler hep bu çıkarlar için. Bugün Amerika ne yapıyor? Mesela bir düğünü bombalıyor. 80-100 kişiyi öldürebiliyor. Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de. Sivil insanları ve hiçbir şekilde kendisiyle savaşmayan, elinde silahı olmayan, olma ihtimali bulunmayan, düğün yapan insanları öldürüyor. Kartal Gözü mü ne bir film yapıyor adam, orada bir terör örgütü var ona göre, onu bombalayacak. Çevredeki bir takım siviller de zarar görebilir. Çünkü çarşıya yakın bir yer. Ekmek satan bir kız çocuğu var. Yerel ajan, yani sahadaki ajan kız çocuğunun ekmeklerini satın alıyor, çünkü Amerika’daki komutan öyle emrediyor. Bir sürü yalan yani. İlk saniyesinden son saniyesine kadar süren 1,5 saatlik bir yalanı 50-60 milyon dolar harcayarak yapıyor. Bunu sinema salonlarında gösteriyorlar. Bu bir dayatmadır. Şimdi artık eskiye göre daha beceriksizce yapılıyor.</p>
<p>Eskiden mesela taraf olurduk. Şimdi artık anlıyoruz ki, bunlar bizi çok da önemsemiyorlar. Eskiden Spartaküs taraftarıydık ama şu anda 300 Spartalı’nın tarafında olamıyoruz.</p>
<p><strong>Kitapta geçen bir ifadeyi de son olarak açmanızı isteyeceğim; Türkiye siyasi anlamda ve ekonomik anlamda bağımsız bir ülke ne var ki bağımsızlığı şarta bağlanmış bir bağımsızlık. Bu cümleleri açmak istediğimizde neler söyleyebilirsiniz?</strong></p>
<p><strong>Türkiye’nin Bağımsızlık Mücadelesi</strong></p>
<p>Sürekli soruyorlar 20 sene sonra Türkiye nasıl olacak? İşte Erdoğan daha fazla iktidarda kalırsa bu otokrasiye dönüşür mü? İsmini öyle koydular. Ben de diyorum ki yahu Nazi geçmişin var senin, bana bunu neden soruyorsun? Sen 60 milyon insanı öldürdün 2. Dünya Savaşında. Katliamcı bir dünyanın parçasısın. Neden siz bunlarla meşgul oluyorsunuz, yani batılıların bu merakları, bu soruları, bu kaygıları, bu şüpheleri çok da anlamlı değil. Türkiye için çok kaygılıyız deyip duruyorlar sürekli. Neden bu kadar kaygılılar, çünkü asıl mesele bizim güçlü olmamız. Aynı şey, biz irade istiyorduk, güç istiyorduk Batılılaşırken. Onlar da bunu bize vermemekte kararlılardı. Bizim güçten vazgeçerek daha rafine, daha güzel, daha onlara uygun yaşamamız gibi bir ihtimali üretiyorlar.</p>
<p>Avrupa Birliği’ne girmemiz, girmememiz onlar için en önemli mesele. Adam diyor ki gireceksin, gireyim diyorsun, bu sefer yok girmeyeceksin diyor. Tamam girmeyeyim diyorsun, bu sefer de girmek zorundasın diyor. İçinden çıkılmaz bir şeye dönüşüyor. Adını koyamıyor Türkiye’nin çünkü Türkiye karışsın istiyor. Her yönden karışsın. Erasmus programıyla karışsın, enerji nakliyatıyla karışsın, ihracat ithalatta karışsın. Yani biraz bağımsız biraz bağımlı olsun. Ben hem yatırım yapayım Türkiye’ye, Türkiye’de faiz işleteyim hem Türkiye’nin emeğinden çalayım diğer yandan eğitim kurumları aynı benimki gibi olsun. Biliyorlar ki Türkiye tamamen dönüşmeyecek. Bir Yunanistan onlar için tam kendileri değil. Batı Avrupa denilen; Fransa, Almanya ve İngiltere Batıda karar vericiler. Bunların Türkiye’ye yönelik bir politikaları var. Ve bundan vazgeçmiyorlar. Çünkü kendi kaderlerinin, dünyanın geri kalanıyla ilişkisinde bir transfer yeri Türkiye. Kemal Tahir’in çok sağlam, çok derin bir tespitidir, merhum Baykan Sezer’in de geliştirdiği bir tespittir: Türkiye toprakları enteresan bir şekilde Türkler yok iken de Müslümanlar bu topraklarda yok iken de Doğu-Batı ilişkilerini düzenleyen toprak olmuştur. Toprak konuşmuyor, bir şey yapmıyor ama burada bir şey var, bir davranış modeli var. Enerji kaynakları batıya transfer edilirken Türkiye üzerinden geçiyor. Türkiye’den vazgeçemiyorlar ama bunun yanında Türkiye’nin çok güçlenmesini de istemiyorlar. Ama her şey onların istediği gibi yürümüyor hayatta. Türkiye de bir şeyler istiyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kulturel-iktidar-solda-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Fıkhı’nda Güncelleme Mümkün mü?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-fikhinda-gu%cc%88ncelleme-mumkun-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-fikhinda-gu%cc%88ncelleme-mumkun-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şevket Topal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:32:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Fıkhı]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Şevket Topal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1830</guid>

					<description><![CDATA[Değişen şey, fakihin vermiş olduğu zaman ve mekana dayalı hükmün, gerektiğinde yeniden zaman ve mekan şartlarına uygun hale getirilerek yenisi ile yer değiştirmesi ameliyesidir. Burada değişen şeriatın sabiteleri değil, içtihadi hükümlerdir. Yani değişim dinin özünde değil, fakihin görüş dünyasındadır. “Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur.” Mecelle, 14. “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz.” Mecelle, 39. Asırlardır bilinmesine ve fakihler tarafından gerektiğinde titizlikle işletilmesine rağmen, değişim konusunun yeniden toplum gündemine gelmesinin çeşitli sebepleri vardır. Öncelikle şu kadarını ifade edelim ki, insanların bir kaderi olduğu gibi, kavramların da bir kaderi vardır. İnsanların hazları ve elemleri olduğu gibi, kavramların da inişli çıkışlı devirleri vardır. Bunlar tarihin seyri içerisinde olağan şeylerdir. Olağandışı olansa, bunların kendi mecralarından soyutlanıp hiç de hak etmedikleri muamelelere maruz kalmalarıdır. Çağımızda böyle bir durumla karşı karşıyayız. İsmet Özel’in “zor zamanda konuşmak” kitap başlığından esinlenerek söyleyecek olursak, zor zamanda bir şeyin hakikatini ortaya koyabilmek için meseleyi iyi etüt etmek gerekir. Bugün maalesef baş döndürücü hızda yaşanan hayat bizlere bu imkânı tanımamakta; (çoğunlukla ne olduğunu bilmeden) tartıştığımız şeyleri çabucak tüketme israfını bizlere yaşatmaktadır. Tağyir-Tebdil Mecelle’deki tabiri ile ifade edecek olursak teğayyur değişim, dönüşüm demektir. Teğayyur kelimesi fiil kipinde (yüğayyiru) Kuran’ı Kerim’de de geçer: “Bu, bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah’ın da verdiği &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Değişen şey, fakihin vermiş olduğu zaman ve mekana dayalı hükmün, gerektiğinde yeniden zaman ve mekan şartlarına uygun hale getirilerek yenisi ile yer değiştirmesi ameliyesidir. Burada değişen şeriatın sabiteleri değil, içtihadi hükümlerdir. Yani değişim dinin özünde değil, fakihin görüş dünyasındadır.</strong></p>
<p>“Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur.” Mecelle, 14.</p>
<p>“Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz.” Mecelle, 39.</p>
<p>Asırlardır bilinmesine ve fakihler tarafından gerektiğinde titizlikle işletilmesine rağmen, değişim konusunun yeniden toplum gündemine gelmesinin çeşitli sebepleri vardır. Öncelikle şu kadarını ifade edelim ki, insanların bir kaderi olduğu gibi, kavramların da bir kaderi vardır. İnsanların hazları ve elemleri olduğu gibi, kavramların da inişli çıkışlı devirleri vardır. Bunlar tarihin seyri içerisinde olağan şeylerdir. Olağandışı olansa, bunların kendi mecralarından soyutlanıp hiç de hak etmedikleri muamelelere maruz kalmalarıdır. Çağımızda böyle bir durumla karşı karşıyayız. İsmet Özel’in “zor zamanda konuşmak” kitap başlığından esinlenerek söyleyecek olursak, zor zamanda bir şeyin hakikatini ortaya koyabilmek için meseleyi iyi etüt etmek gerekir. Bugün maalesef baş döndürücü hızda yaşanan hayat bizlere bu imkânı tanımamakta; (çoğunlukla ne olduğunu bilmeden) tartıştığımız şeyleri çabucak tüketme israfını bizlere yaşatmaktadır.</p>
<p><strong>Tağyir-Tebdil</strong></p>
<p>Mecelle’deki tabiri ile ifade edecek olursak teğayyur değişim, dönüşüm demektir. Teğayyur kelimesi fiil kipinde (yüğayyiru) Kuran’ı Kerim’de de geçer: “Bu, bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah’ın da verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden ve Allah’ın işiten, bilen olmasındandır.” (el-Enfâl, 53). Değişimi ifade eden daha başka kelimeler de vardır. Tebdîl onlardan bir tanesidir. O da teğayyura benzer bir anlam içerir. Ancak aralarında şöyle bir fark vardır: Tağyir, lafzın zahirine dayalı hükmün zamanla manada meydana gelen yeni duruma bağlı olarak değişmesini, tebdîl ise şer’î bir hükmün yerini bir başka şer’î hükme bırakmasını (kökten değişimini) ifade eder. Daha teknik ifade ile söyleyecek olursak tebdilden kasıt, nesihtir. İnsanın olduğu yerde zamana ve mekâna bağlı bir takım değişimlerin olacağını bütün aklıselim sahipleri kabul eder. İslam hukuku (fıkıh) da değişimi kural olarak kabul etmiştir. Bu kuralın işlevsel olduğu alan fıkıh olduğuna göre, o zaman fıkıh âlimlerimizin bu kuralı nasıl anladıklarına ve nerede kullandıklarına bakmamız gerekir. Değişim konusunda ancak onların bu sahadaki eserlerinden hareketle karar verebiliriz.</p>
<p>Günümüzde İslam toplumlarında cereyan eden hadiselerin içten ve dıştan kaynaklanan pek çok sebebi vardır. Kabul etmek gerekir ki Müslüman toplumlar modern dönemde kendilerine has güçlü bir sistem kuramamışlar, başkalarının etkisine maruz olarak yaşamışlardır. Bu da beraberinde toplumsal çelişkileri ve çarpıklıkları getirmiştir. Özellikle ortadoğu coğrafyası çok kültürlü ve çok devletli yapısıyla bunun için münbit bir zemin oluşturmuştur. Neticede bu coğrafya (petrol, doğal gaz, darbe gibi) sebebi ne olursa olsun, sık sık iç ve dış müdahalelere (kaos ve istikrarsızlığa) açık hale gelmiştir. Her bir olumsuzlukta ise fatura büyük ölçüde İslam’a mal edilmiş; İslam’ın asla tasvip edemeyeceği olaylar üzerinden maalesef İslam sorumlu tutulmuştur. Bu yazıda İslam hukukunun genel kaidelerinden ikisi dikkate alınarak, Müslümanların hayatında değişimin hangi alanlarda ve nereye kadar olması gerektiği hususunu biraz da sorgulayarak ele alacağız. Mecelle-i Ahkam-ı Adliye’nin baş kısmında yer alan bu iki genel kaide şu şekildedir: “Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur” Md. 14. “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkamın Teğayyuru İnkar Olunamaz” Md. 39.</p>
<p>Birinci kaidede “hükme delaleti kesin bir nassın mevcudiyeti halinde, söz konusu meselede içtihat ile hüküm vermek caiz değildir.” denilirken, ikinci kaidede “zamanın değişmesi halinde, örf ve âdete bağlı kalınarak verilen hükümler de değişir.” hükmü ifade edilmiştir. Bu kaideler içerik analizi yapılmadan yüzeysel bir okumaya tabi tutulacak olsaydı, birinci kaidenin “içtihat yolunu büyük ölçüde kapattığını”, ikinci kaideninse “her ne vakit başınız sıkışırsa zamansal ve mekânsal açıdan yeni bir durum değerlendirmesi yaparak yeni hale göre şekil alın” demek icap ederdi. Yani kaidelerden birincisinden bakarak İslam’ın donuk ve evrenselliğe kapalı olduğunu, ikincisine bakarak ise İslam’ın sürekli değişime açık çağdaş bir hukuk sistemi olduğunu söylemek mümkün olurdu. Oysaki hakikat hiç de yukarıda tasvir edildiği gibi değildir. Bunun böyle olmadığını anlamak için öncelikle İslam hukukunun (fıkhın) genel kuralları dendiğinde bundan neyin kastedildiğine, hangi alanlarda ve niçin bu türden kurallara ihtiyaç duyulduğuna bakmak gerekir. Aksi takdirde bağlamından koparılan bir kaide üzerinden dinin bütün sabitelerini ve hassasiyetlerini ortadan kaldıracak tarzda yorumlara gidilebilir. İçinde bulunduğumuz asırda tam da böyle bir hali yaşamaktayız. Zira pek çok kalem erbabı tarafından gündelik yazılarda bağlamından kopuk ve gelişi güzel olarak bu iki kaide bahse konu edilmekte, bu durum, toplum nezdinde de doğal olarak bir kavram kargaşasının yaşanmasına, meselenin eksik ya da yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermektedir.</p>
<p>Bugün bildiğimizden oldukça farklı bir düzlemde gelişen ve hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz. Buna günümüzde modern dünya denmektedir. Modern dünya gelenek karşıtlığı üzerine kurgulandığından, buradan beslenen zihniyet üzerinden insanın manevî dinamikleri yapaylaştırılmakta; amaç ve fonksiyonlarından uzaklaştırılmaktadır. Modern zihniyet, geleneğin kurduğu bütün kurumları ve kavramları yıkarak yerine kendi yozlaştırılmış dünyasını ikame etmektedir. (Guénon, 2012: 241 vd.). Bu yozlaştırılmış dünyada, bilgiye dayalı doğruluk ve kesinlik yerine zan ya da kanaate dayalı göreceli bir dünya inşa edilmektedir. Bu dünyada toplumun ve dinin yerleşik doğruları yerine kişinin kendine göre doğruları ortaya çıkmaktadır. Bu ise toplumsal çatışma ya da tahammülsüzlüğün en büyük nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysaki şüphe var diye kesin ve yerleşik bilgiler terk edilemez. (Askerî, 1997: 98).</p>
<p><strong>Modernite-Gelenek</strong></p>
<p>Gerçekten de günümüzde en çok konuşulan sorunları alt alta sıralayacak olursak çevre, aile, şiddet, finansal kriz, yönetici-yönetilen ilişkileri ve çocuk sorunları gündemin ilk sıralarını işgal eder. Dikkat edilirse burada sıralanan sorunların neredeyse tamamına yakını doğrudan insanla alakalı gözükmektedir. Bu sorunların her birinin çözülmesi gerekir. Ancak dünyasını makinaların ve mekanikleşen bir hayatın işgal ettiği toplumlar insanî sorunlara nasıl çözüm üretecek? Gelenekte insanın tüm sorunlarına bir şekilde çözüm üretiliyordu ve insanların Müslümanca yaşamalarının yolları kendilerine gösteriliyordu. Fakat modern sorunların pek çoğu gelenek dışında oluşmuş, haliyle cevapları da geleneksel ilimlerde pek yer almamıştır. Hakikat şu ki modernite zaten geleneği dışlama esasına dayandığından çağımız insanına fıkıh merkezli makul çözümler dahi itici gelmektedir.</p>
<p>Bugün tartışmalar daha çok gelenekte yer alan fıkhi kavramların bağlamından ve anlamından koparılarak tağyiri ve tahrifi çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Mana boyutunu ihmal ederek mevcudiyetini madde üzerine inşa eden bir yapı, kısa sürede maddedeki değişmeye bağlı olarak farklılaşacaktır. Dolayısıyla geleneğin öngördüğü mana boyutunu ihmal eden modernitenin ürettiği değerlerin sürekliliği ve devamlılığı da olamayacaktır. Bugün çabuk bozulmanın ve erken yıpranmaların temel nedenlerinden birisi de budur. (Guénon, 2012: 251-252.) Modernitenin bu tutumu karşısında geniş anlamda geleneğin, dar anlamda ise gelenek üzerine inşa edilen ilim anlayışının büyük sarsıntılar geçireceğini tahmin etmek hiç de zor olmayacaktır. Zira yeni durum ile birlikte dinî ve derûnî olanın yerini modern ritüeller ve İslamî daireden beslenmeyen kulluk anlayışları almıştır.<br />
Bu ise bir tür sapmadır. İslam ilim geleneğinde ise sapma değil, sisteme dâhil olma esastır.</p>
<p>İslam âlimlerinin insana, kâinata ve ilme bakışında takip ettikleri sistemin temelinde denge/adalet vardır. Onlar bir şeyin hakikatine vakıf olmak adına meselelere gelişigüzel değil, biri tümel (küllî) diğeri tikel (cüz’i) iki farklı boyuttan bakmışlardır. Bu bakış adalet açısından gerekli olduğu kadar, dinin sabiteleri ve değişkenleri açısından da gereklidir. Zaten onlar bu ayırımı yapabildikleri için “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz.” fıkıh kuralını üretebilmişlerdir. Üretilen bu kaide ana gövdeye dayalı hükümler açısından bir yok oluşun başlangıcı değil, aksine her çağda her daim var oluşun hukukî ilkesidir. Bu hususu biraz daha açacak olursak; İslam, insana ve kâinata beş tümel maslahat üzerinden şekil verir. Burada temel amaç zulmü ve şiddeti engelleyerek insanların din, can, ırz, mal ve aklını korumaktır. Âlimlerimizin ilimleri tasnif ederken de benzer saiklerden hareket ettikleri görülür. İslam âlimlerine göre ilimler bir açıdan dinî ilimler ve dünyevi (tecrübi) ilimler ayırımına tabi tutularak bu alanda değişimin adresi de işaret edilmiştir.</p>
<p>İlim dendiğinde bununla sağlam delile dayalı ve şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde bir şeyin hakikatini ortaya koymak kastedilir. Böyle bir bilgiyi ise ancak âlim vasfına sahip kişi ortaya koyabilir.</p>
<p>İlmin zıddı cehalet olup, cahil tarafından gelişi güzel söylenen sözleri ifade eder. (Askerî, 1997: 81.) Bir şey vasıfları üzerinden anlatılıyorsa o takdirde tanımdan değil, ancak tasvirden söz edilir. Tasvir ise bir şeyin hakikatini değil, onun arızi yani geçici hallerini esas alarak bilgi sunar. (Askerî, 1997: 33.)</p>
<p>Konuya fıkıhtaki hükümler açısından yaklaştığımızda bu alandaki değişimin ilim (müsellem) olarak gelen bilgiler üzerinden değil, arızi özellik gösteren vasıflar üzerinden gerçekleştiği görülecektir. Esasında İslam âlimlerinin, müttefekun aleyh (yerleşik hükümleri) ve muhtelefün fih (içtihat zenginliği) üzerinden gerçekleşen oldukça dengeli bir ilim geleneği vardır ve öyle de olmak zorundadır. Aksi halde dinî hükümlerin sabitelerini ve değişkenlerini belirlemek mümkün olamayacaktır. Bugün maalesef gelenekli olmak olumsuz bir şey gibi gösterilmektedir.</p>
<p>Dünya ve ahiret saadeti ancak ilimle elde edilir. Dünyanın nizamı insanların gayretleri ile mümkün olabilir. Bu açıdan ilim üç ana fonksiyon icra eder: Zaruri: Yaşam için zorunlu yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak yer temini gibi. Hacî: Ziraatta, dokumacılıkta temel ihtiyaçların üretiminde kullanılan aletler gibi. Tahsini: Üretileni tamamlayarak sanata dönüştürme gibi. Bütün bu aşamaların faydalı şekilde ve sanatsal bir değerde gerçekleşebilmesi için insanların doğru yönlendirilmesi gerekir. Bu ise iyi bir toplumsal idareyle, mütefekkir âlimlerle ve nihayetinde halkla âlimin irtibatını kuracak hatipler yoluyla gerçekleşebilir (Gazâlî, 1989: I, 40 vd). Bu üç alanda üretilen bilginin bir başka özelliği ise tecrübe yoluyla değişime ve gelişime açık olmasıdır. Zira tecrübe sayesinde insan hem tekrara düşmekten kurtulacak hem de her seferinde yeniden başa dönme döngüsünden azat olacaktır. Müslümanların ilim anlayışındaki tecrübe sadece deneysel alanla sınırlı değil, aynı zamanda ruhî olanı da kapsayacak genişliktedir. Bu sebepledir ki Müslümanlar hat sanatı, hitabet sanatı, süsleme sanatı yanında estetik çeşmeler, sebiller, hamamlar ve selatin camileri inşa ederek mekânlara da inançlarından kaynaklanan ruhu vermişlerdir. Bu alan ilmin fenne dönüştüğü alandır. Değişime ve eleştiriye açık bir alandır. Temel karakteri, sürekli yenilenme ve mükemmele ulaşma arzusudur.</p>
<p>İlmin ve eğitimin bu dünyaya dönük ferdî ya da içtimaî yönleri olmakla birlikte asıl amacı insanların kurtuluşunu, ebedî saadetini sağlama ve neticede uhrevî güzellikleri elde etmektir. İslam düşüncesinin merkezinde Kur’an yer alır. Müslüman âlimin temel görevi onun manasını en sahih bir şekilde anlamak ve başkalarına aktarmaktır. Esasında bütün İslâmî ilimlerin ortaya çıkış sebebi Kur’an’ı doğru bir şekilde anlamaktır. Anlam ise nazarî ya da amelî olabilir. Öyleyse burada anlamdan kasıt amelî olanı amelle, nazarî olanı ise akıl ve burhan yoluyla idraktir. Bu anlamda İslâmî ilimler kategorisi içerisinde yer alan aklî ilimler de naklî ilimler de doğrudan ya da dolaylı olarak Kur’an’ı açıklama görevini icra ederler. Bu halin muhafazası için öncelikle Kur’ân’ın sahih anlamını muhafaza etmek gerekir. Müslüman âlimlerin ortaya koymuş oldukları devasa lügatler bu amaca hizmet etsinler diye kaleme alınmışlardır. Bu yolla Kur’an’ın ıstılahları gelecek kuşaklara doğru bir şekilde aktarılarak, onların dillerinde ve kültürlerinde de bir İslamlaşma süreci başarıyla tamamlanabilmiştir. (Attas, 2003: 168 vd.)</p>
<p><strong>Fıkıh Ahkamı-Fıkıh Usulü</strong></p>
<p>Her iki kural da İslam hukukunun genel kaideleri arasında yer alır. Genel kaidelerin en önemli özelliklerinden birisi de genellik içermesidir. Bazı durumlarda bu kuralların istisnası olsa da istisnalar kaideyi bozmaz. Haliyle her hangi bir ortamda ya da bağlamda bu kaidelerin zikredilmiş olması, o alanda fetva verildiği anlamına gelmez, aksine genel zihniyeti hatırlatır. Genel kurallar fıkıhta iki farklı alanda karşımıza çıkar: Fıkıh ahkâmı ve fıkıh usulü.</p>
<p>Fıkıh usulü, fıkhın genel sistematiğine aittir. Daha yerleşiktir ve genellikle değişime/içtihada kapalıdır. Zira buradaki amaç sistemi/metodolojiyi belirlemektir. Yukarıda zikredilen iki genel kaide bu alan için söylenmiş değildir.</p>
<p>Fıkıh ahkâmı ise amelî hayatla alakalıdır. Amelî hayat içerisinde zamana bağlı olarak değişen hükümler olduğu gibi Hz. Peygamber’den itibaren değişmeksizin devam eden hükümler de vardır. Yukarıda zikredilen iki genel kaide bu vakıayı ifade için söylenmiştir. Öyleyse mevrid-i nass halinde içtihat edilmemesi ilkesi ve bunun yanında ezmanın teğayyuru halinde hükmün de değişeceği hususu, fıkıh ahkâmı (amelî/gündelik hayat) ile ilgilidir.</p>
<p>Bu iki kaide, İslam hukuk ilminin meselelere genel bakışını belirleyen Allah’ın iradesinin ve Hz. Peygamberin öğretisinin tarihsel olmadığı ve ana ilkelerin her çağda esas olduğu kuralına aykırı bir durum içermez. Sözü edilen ve günümüzde çokça zikredilen bu iki kural bağlamından koparıldığında, İslam hukuku açısından asla kabulü mümkün olmayan kapıların aralanacağı muhakkaktır. Nitekim uzmanlık alanı olsun ya da olmasın kimilerince çeşitli vesilelerle başta faiz, miras payları, tesettür gibi nasla düzenlenen ve üzerinde âlimlerce tarih boyunca ittifak edilmiş pek çok temel meselede dahi sınırları zorlayan sözler söylenebilmektedir. Bunlara tabii ki ehlince ve usulüne uygun söylenmediği için fetva dememiz mümkün değil. Öyleyse bu yazıda söz konusu edilen iki kaide usulle değil, fıkıhla ilgili kural olduğuna göre bunların fıkıh kitaplarında hangi bağlamda ve ne şekilde geçtiğine bakmak gerekir.</p>
<p>Örneklerine bakıldığında fıkıhta “ezmanın teğayyuru ile ahkamın teğayyuru inkar olunamaz” kuralı ile fakihlerin fıkıh sistematiğini kastedecek şekilde bir açıklama ya da örnekleme yapmadıkları anlaşılmaktadır. Bununla kastedilen şeyler daha çok gündelik hayatta cereyan eden hususlardır.</p>
<p>İslam hukuku âlimlerimiz içtihatlarını yaparken öncelikle ele aldıkları meseleyle ilgili hükmü açıklayıcı sarih bir nassın olmadığına bakmışlardır. Nassın varlığı halinde onun hükmü neyi gerektiriyorsa ona tabi olmuş, bu konuda bir de yerleşik kural geliştirerek “Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur.” (Md. 14) diyerek, nassa aykırı bir içtihadın geçerli olamayacağını ifade etmişlerdir. Ancak aynı mezhebe ait fıkıh kitaplarında aynı hukuk sisteminden beslenen fakihlerin hatta Hz. Peygamberin açık uygulaması olmasına rağmen Hz. Ömer gibi büyük sahabilerin dahi tam aksi uygulamalarının varlığı da bir vakıadır. Fakihlerimiz bunun öze muhalefet ya da tutarsızlık olmadığını tespit etmişler ve hükmün zamana ya da mekâna bağlı değişik sebepler (illetler) üzerine bina edilmesi halinde, yeni duruma göre değişimin de kaçınılmaz olacağını kurala bağlamışlardır. Yani bu halde iken değişen şey, fakihin vermiş olduğu zaman ve mekana dayalı hükmün, gerektiğinde yeniden zaman ve mekan şartlarına uygun hale getirilerek yenisi ile yer değiştirmesi ameliyesidir. Burada değişen şeriatın sabiteleri değil, içtihadi hükümlerdir. Yani değişim dinin özünde değil, fakihin görüş dünyasındadır.</p>
<p>Gerçekten de temel fıkıh kaynaklarına baktığımızda “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz” kuralının yer aldığı hükümlerin daha çok gündelik yaşayışla, aile düzeniyle, alış verişle, piyasa düzeniyle, şahitlikle, mesleki tutumla, sanatkârın yaptığı işle ilgili şahsi ya da mali sorumluluğu ile alakalı olduğunu görürüz. Örneğin; acemi terzinin mala zarar vermesi halinde tazminle yükümlü olması, satılan malın teslim şekli, yeri ve zamanı, mahkemede şahitlik yapacak kişilerde aranacak şartlar, vakıf mallarının kiralama usulleri, gaspçının mal üzerinde kendi malıymış gibi masraf yaparak tasarrufa gitmesi halindeki durumu örnek verilebilir. Bunun yanında ibadet hayatı söz konusu olduğunda, namazlarda kıraatin uzun tutulup tutulmaması noktasında cemaatin camiye daha çok gelmesini temin gayesi ile kısa tutulması ve buna benzer gündelik hayata dair hususların zikredildiğini görürüz. Bugün buna modern hayatın kaçınılmaz olarak önümüze getirdiği daha başka hususları da ekleyebiliriz. Bunlar ciddi anlamda fıkhî tetkik ve çözüm gerektiren hususlar olup, magazin üslubuyla ele alınacak konular değildir.</p>
<p><strong>Netice</strong></p>
<p>Müslümanların amel dünyasını belirleyen ve Müslüman âlimlere özgü olan iki mühim ilim dalı vardır. Bunlardan birincisi Fıkıh usulüdür. Fakihler fıkıh usulünün kati/kesin kurallar içermesi gerektiğini düşünürler ve bu ilmi bu şekilde vasıflandırırlar. Onun bu şekilde vasıflandırılması hayatı ya da düşünceyi durdurma anlamı taşımaz. Tam aksine düşünce ve yaklaşımda göreceliği kaldırmayı amaçlar. Fıkıh usulü, hukuk üzerindeki tartışmaları en aza indirme amacını güder.<br />
Oysaki günümüzde onun bu özelliği tam aksi bir istikamette gündem konusu yapılarak tartışmaların ve ihtilafların kaynağı gibi algılanmaktadır. Usul ilmimiz, aktüel ve siyasi tartışmaların bir nesnesi haline getirilerek gerçek fonksiyonu olan Müslümanların ameli hayatına çözüm üretme fonksiyonundan uzaklaştırılmak istenmektedir. Bu doğru değildir.</p>
<p>Günümüzde fıkıh usulü üzerinden yapılan tartışmalar genellikle teorik alanda cereyan etmekte, gerçek hayata dair çok az şeyler söylemektedir. Söylenen şeylerin geneli ise fıkıhtan üretilen hükümler olmak yerine, geçmişte mevcut çözümlerin tekrarı veya naklinden ibaret kalmaktadır.</p>
<p>Fıkıhtaki hükümlerin zaman değiştikçe yeni duruma göre şekilleneceği gerçeği, zaten Müslüman âlimlerin ortaya koyduğu genel bir kural olup, fıkhın ve içtihadın anlamını yansıtan bir ilkedir. İslam hukukunun sürekliliği ve evrenselliği de burada yatmaktadır. Ancak bu ilke asla bağlamından koparılmamalı; sahasının sistem değil, genellikle gündelik hayatla sınırlı olduğu gerçeği hatırdan uzak tutulmamalıdır. Bu kural modernizmin bir ilkesi değil, aksine gelenekli fıkhın her çağ için geçerli dinamizmidir.</p>
<p>Fıkıh usulü bize doğru düşünmenin ve doğru hüküm vermenin temel ilkelerini verirken, fıkhımız ve içtihat mekanizmamız da aynı alandaki farklı görüşlerin bir zenginlik ve çeşitlilik olduğunu gösterir. Bu çerçevede fıkıhta mevcut olan her hüküm sırf zaman değiştiği için değişmeyeceği gibi, zamanın değişimine bağlı olarak geçmişte verilen bir hüküm de sırf fıkıh kitaplarında böyle yazılı diye aynen sabit kalacak değildir. Her iki ilkemiz bunun ölçüsünü vermektedir.</p>
<p>Yararlanılan Kaynaklar:<br />
Guénon, R. Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri.<br />
Mecelle-i Ahkam- Adliyye.<br />
Attas, Seyyid Nakip, İslam Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi.<br />
Gazali, el- Mustasfa.<br />
Askerî, el-Furûku’l-Lugaviyye,</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-fikhinda-gu%cc%88ncelleme-mumkun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
