<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nermin Taylan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/nermin-taylan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Apr 2018 20:27:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Nermin Taylan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şanlı Bir Direniş Kalesi &#8220;Kûtü&#8217;l Amâre&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sanli-bir-direnis-kalesi-kutul-amare/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sanli-bir-direnis-kalesi-kutul-amare/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nermin Taylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:10:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Kut Bayramı]]></category>
		<category><![CDATA[Kutul Amare]]></category>
		<category><![CDATA[Nermin Taylan]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1980</guid>

					<description><![CDATA[“&#8230;Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah’a hamd ü şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki bin beş yüz senelik İngiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz. Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum&#8230;” İster boynunuzu büküp fısıldayarak söyleyin, ister göğsünüzü gererek binbir övgüyle haykırın, değişmeyen bir hakikat var: Bizler, Osmanlı’nın torunlarıyız. Osmanlıyı çok bilmediğimiz ve tanımadığımız herkesin malumu. Osmanlı’nın galibiyetleri var mağlubiyetleri var. Ancak bazı zaferleri biraz bilsek de komuta kademelerini, kumandanlarını bilmeyiz. Bilmemek ayıp değil, unutturulmak da mazeret değil. Osmanlı’nın torunuyuz diyorsak orada bir dakika durmalıyız. Ve o bir dakikaya seneler vermeliyiz. İşte o bir dakikanın adı Kûtü’l Amâre’dir. Birinci Dünya Savaşının en büyük zaferlerinden hatta Çanakkale’den sonra en büyük zaferimiz diyebileceğimiz; kitapların yazmadığı, çocuklara öğretilmeyen ve belki de unutturulmak için büyük çaba sarf edilen kutlu bir direnişin adıdır Kûtü’l-Amâre. Ulu çınarlar misali asırlara kök salmış bedeninin harici ve dâhili düşmanlarca gün be gün kemirildiği, boğazına atılan ilmekler sebebiyle iştahla ölümünün beklendiği Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Doğu cephesinde İngilizlere karşı kazanılan en büyük zafer. İşte bu sebeple &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“&#8230;Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah’a hamd ü şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki bin beş yüz senelik İngiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz. Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum&#8230;”</strong></p>
<p>İster boynunuzu büküp fısıldayarak söyleyin, ister göğsünüzü gererek binbir övgüyle haykırın, değişmeyen bir hakikat var: Bizler, Osmanlı’nın torunlarıyız.</p>
<p>Osmanlıyı çok bilmediğimiz ve tanımadığımız herkesin malumu. Osmanlı’nın galibiyetleri var mağlubiyetleri var. Ancak bazı zaferleri biraz bilsek de komuta kademelerini, kumandanlarını bilmeyiz. Bilmemek ayıp değil, unutturulmak da mazeret değil. Osmanlı’nın torunuyuz diyorsak orada bir dakika durmalıyız. Ve o bir dakikaya seneler vermeliyiz. İşte o bir dakikanın adı Kûtü’l Amâre’dir. Birinci Dünya Savaşının en büyük zaferlerinden hatta Çanakkale’den sonra en büyük zaferimiz diyebileceğimiz; kitapların yazmadığı, çocuklara öğretilmeyen ve belki de unutturulmak için büyük çaba sarf edilen kutlu bir direnişin adıdır Kûtü’l-Amâre. Ulu çınarlar misali asırlara kök salmış bedeninin harici ve dâhili düşmanlarca gün be gün kemirildiği, boğazına atılan ilmekler sebebiyle iştahla ölümünün beklendiği Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Doğu cephesinde İngilizlere karşı kazanılan en büyük zafer.</p>
<p>İşte bu sebeple “Bu vatan bizim yeter ki ağyar çiğnemesin. Ben canımdan geçerim vatan elden gitmesin.” düşüncesi ile şehadeti şereflerin en yücesi olarak görüp canlarını imanlarına şahit kılan şühedamızı hatırlamak, dualarla her sene anmak, hem kendimize hem de gençlerimize bu ruhu aktarmak boynumuzun borcudur. Onların bu büyük zaferlerini ve İngilizlere yaşattıkları yenilgiyi gelecek nesillere anlatmak milli bir görevdir.</p>
<p>Evet, artık “hasta adam” denilen bir devlet, Irak cephesinde “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” denilen gurur abidesi Britanya’ya öyle bir Osmanlı tokadı atmıştı ki tüm dünya bu tokadı ibretle seyretmişti. Peki, Generel Townshend başta olmak üzere 13 general, 481 subay, 13 bin 300 İngiliz askerinin esir alındığı bu savaşta ne yaşanmıştı? Kendi tarihçilerince “Britanya tarihinin en aşağılık yenilgisi” olarak nitelendirilen bu savaşı İngilizler neden kaybetmişti?</p>
<p><strong>Irak Cephesi</strong></p>
<p>İngilizler Çanakkale’nin acısını çıkarmak ve Araplar üzerinde kaybettikleri otoriteyi geri kazanmak ve belki de en önemlisi zengin petrol yataklarına sahip olmak için Bağdat’ı almak istiyorlardı. Planlarına göre önce Basra’ya çıkacak sırasıyla Fav, Kurne, Kut ve Bağdat’a ulaşacaklardı. İslam dünyası için oldukça büyük önem taşıyan Bağdat’ı almak, İngilizler için İstanbul’u almakla eşdeğerdi.</p>
<p>Osmanlı Devleti ise stratejik olarak İngilizlerin buraya giremeyeceğini düşündüğünden Irak Cephesine fazla ehemmiyet vermemişti. Bu sebeple Irak Cephesine yalnızca Basra Valisi Albay Suphi Bey kumandanlığında 8 bin kişiden mürekkeb 38. Tümen ayrılmıştı. 8 bin kişilik tümenimizin bir kısmı Fav’da, bir kısmı, Halep’te diğer bir kısmı ise Bağdat’ta konuşlanmıştı. Yani tüm tümen aynı yerde bulunmuyordu.</p>
<p>İngilizler ağırlıklı olarak Bombay’dan, Hindistan’dan Müslüman, Hindu ve Sihizm dinine mensup olarak getirdiği askerleriyle ilk olarak 6 Kasım 1914 tarihinde Basra Körfezi’nden Şattülarap ağzındaki Fav mevkiine asker çıkararak saldırıya geçtiler. Fav’da bulunan az sayıdaki askerimiz İngilizlere karşı koyamadı. Ciddi kayıplar vererek Basra’da bulunan birliklerimizin yanına çekildiler. İngilizler bölgede kalıcı olmak için Kurna’ya varmak ve burada konuşlanmak istediklerinden, Basra’ya ciddi bir taarruzda bulunmuşlar, bunun üzerine Suphi Paşa önderliğindeki askerimiz bu kez Kurna’ya çekilmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Kurna’ya saldıran İngiliz askerilerine karşı, sayıları oldukça az olan askerlerimiz fazla direnemediler. Başta Suphi Paşa olmak üzere 989 er ile 45 subayımız İngilizlere esir düştü. İngilizler esirlerimizi önce Basra’da tuttular. Daha sonra gemi ile Karaçi’ye oradan Kalküta’ya ve sonra da Birmanya’ya götürüp esir kampına bıraktılar. Suphi Bey ve 200 kadar askerimiz burada hayatını kaybetmiş ve burada defnedilmişlerdir. Günümüzde bu bölgede bir Türk şehitliği mevcuttur.</p>
<p><strong>Süleyman Askeri</strong></p>
<p>Suphi Bey’in esir düşmesi üzerine Enver Paşa komuta merkezine o sırada Muhacirin Müdürlüğünde görev yapan ancak daha öncesinde Trablusgarb, Libya ve Trakya’da büyük hizmetleri bulunan Süleyman Askeri’yi tayin etti. Süleyman Askeri, bölgeyi iyi tanıması sebebiyle Arap aşiretleri arasında birliği gerçekleştirebilecek ve Türk tarafında savaşmalarını sağlayabilecek bir isimdi. Teşkilatçılığıyla ön plana çıkmış olan Süleyman Askeri daha bölgeye gitmeden İstanbul’da gönüllü bir “Osmancık” taburu oluşturdu.</p>
<p>Türk, Kürt, Çerkez hemen her milletten Osmanlı tebaasının gönüllü olarak katıldığı Osmancık taburu bölgeye gittiğinde Arapların da katılımıyla sayısı 20.000 kişiye kadar ulaştı.</p>
<p>İngilizler, Türklerin toparlandığını fark edince güçlerini ölçmek amacıyla bir keşif saldırısı yaptılar. 12 Nisan 1915 Şuaybe Muharebesindeki şiddetli çarpışmada atılan bir top mermisinin ayağına isabet etmesiyle Süleyman Askeri ciddi şekilde yaralanır. Bağdat’ta tedavi altına alınır fakat doktorların yatarak tedavi olması gerektiğine dair sözlerini ciddiye almaz. Ata binemez durumda olduğundan sedye üzerinden cepheye gelerek savaşa komuta etmeye devam eder.</p>
<p>Süleyman Askeri büyük çaba sarf etse de İngilizlerin her aldıkları mevkiye çektikleri dikenli tel sebebiyle askerlerimiz siperleri geçiyor fakat dikenli telleri aşamıyorlardı. Dikenli tel ve şiddetli taarruzla acı kayıplar veriliyordu. İki gün içinde Süleyman Askeri’nin gözleri önünde dört bin askeri şehit oluyordu. Burada verilen kayıplardan sonra Nasıriye bölgesine çekilmek zorunda kaldılarsa da Aralık 1916’da İngilizler Nasıriye’yi ele geçirdi.</p>
<p>Bu sırada Osmanlı tarafında savaşan Uceymi Sadun Paşa ve aşireti büyük yararlılık gösteriyor olsa da bölgedeki bazı Arap aşiretleri tarafsızlıklarını sürdürüyorlardı. Duruma oldukça sinirlenen Süleyman Askeri birlik olmaya davet etiği aşiret büyüklerine hitaben “Anadolu’da köpekler dahi kendi mahallesine girmeye çalışan yabancılara havlayıp mahalleye sokmaz. İngiliz gelmiş toprağınızı çiğnerken siz nasıl bu duruma sessiz kalıyorsunuz” demiştir.</p>
<p>Süleyman Askeri, bazı Arap aşiretlerinin sessizliği ve gözleri önünde askerleri şehit olurken bir tel makası bulamamanın çaresizliği içerisinde “İngilize esir olmaktansa ölmeyi tercih ederim” diyerek çadırının arka tarafında hayatına son vermiştir. Yanına giden askerleri kendi tabancasını başına dayayarak vefat eden Süleyman Askeri’yi çadırının içerisine defnetmişlerdir. Lawrens, “Bilgeliğin Yedi Sütunu” isimli kitabında Süleyman Askeri’nin ölümüne şu kelimelerle yer vermiştir: Tam oturmuş Şerif Hüseyin’i ikna ederken, Süleyman Askeri’nin ölüm haberi geldi. Şerif Hüseyin haberi alınca “işte bunlar böyle ölmesini bilir” dedi.</p>
<p><strong>Nurettin Paşa</strong></p>
<p>Süleyman Askeri’nin ölümünden sonra bölge komutanlığı geçici olarak Çerkez Mehmet Fazıl Paşa’ya verildi. Daha sonra ise Nurettin Paşa bölge komutanı olarak atandı. Türk tarafının verdiği kayıp ve dirençsizliği sebebiyle İngilizler kendilerine çok güveniyorlardı. Mezopotamya’da hiç ummadıkları bir zafer kazanan Hindistan Dairesi ve Hint Ordusu Genel Kurmayı 15 Nisan sonunda Fırat üzerinden Ammare Limanına, Dicle üzerinden de Nasıriye’ye doğru sefer düzenleme kararı aldılar.</p>
<p>Bu sırada Enver Paşa Irak Cephe komutanı olarak Goltz Paşa’yı atamıştı. Nurettin Paşa buna bozulup İstanbul’a mektup yazar fakat bu defa Enver Paşa arayı yumuşatmak için kendisinden bir yaş küçük amcası Halil Paşa’yı cepheye gönderir.</p>
<p>Bu sırada General Townshend önce Kurna’yı kısa süre içerisinde de Ammare’yi ele geçirir. Haziran ayında da Nasıriye bölgesini almayı başarır.</p>
<p>Türklerin kendilerine karşı koyamadıklarını anlayan İngiltere Savunma Bakanlığı artık Bağdat’a saldırın emrini verir. General Townshend ordumuzun güçsüzlüğü ve gelen emir üzerine Bağdat’a saldırmak ister. Fakat Temmuz 1915’te aşırı sıcaklıklar sebebiyle bu saldırıyı Eylül’e kadar erteler. İngiliz tarafı eksikliklerini giderip güçlenirken, Türk tarafı da 51. ve 45. Tümenle güç kazanmış, 5.000 jandarma ve sınır muhafızı ekleyerek kadro eksikliğini gidermiş oluyordu.</p>
<p>Townshend 1 Eylül 1915’te harekete geçer. Türklerin 4 taburu, az miktarda süvarisi, küçük bir ihtiyat kuvveti, 38 adet de topu vardır. 28 Eylül sabahı vuku bulan savaşta Türk tarafı, 4. 000 kadar askerini kayıp vererek Aziziye bölgesine çekilmiş ve 1. Kut savaşını kaybetmişti. Bu zaman zarfında İngilizler Aziziye’de bulunan askerlerimize saldırıyor ve askerlerimiz en son noktaya Selman-ı Pak’a çekilmek zorunda kalıyorlardı. Nurettin Paşa, Selman-ı Pak’ta mevzii aldırıp, siper kazdırıyordu. Kasım ayı başında İngilizler Bağdat’ta 32. km uzaklıktaki Selman-ı Pak’a ulaşır.</p>
<p>17 Kasımda 51. Tümen Nurettin Paşa’nın imdadına yetişiyor, İngiliz Ordusu ise sürekli yol kat ettiğinden yorgun düşüyordu. Nurettin Paşa şimdi 19 makineli tüfek, 52 topla, donanımlı 20.000 kadar askeri kuvvete sahipti.</p>
<p>İngilizlerin saldırısıyla 3-4 gün büyük çarpışma yaşanır. Boğaz boğaza süngü muharebesi yapılır. İngilizler daha evvelkiler gibi Selman-ı Pak’ı da kolayca geçeceklerini sanıyorlardı fakat burada çakılıp kalırlar. Savaşın en can alıcı noktasında Cavid Bey komutasındaki 51. Tümen’e, karşı taarruzda bulunması emredilir. 35. Tümen de bu hücumu destekler. Çarpışma tüm gün devam eder ve 4. Günün sonunda karanlık çökerken İngiliz ilerleyişi durur.</p>
<p>Savaşta öyle bir an yaşanır ki kimin kazandığı anlaşılamaz. İki ordu da çekilme emri verir. Çekilmenin yaşandığı sırada bölgeye gelen Halil Paşa, İngilizlerin geri çekildiğini fark edince Türk ordusunun geri çekilme kararını durdurur. İşte Selman-ı Pak zaferi bu sırada yaşanır. Kendisinden üç kat fazla olan İngiliz güçlerine Osmanlı kuvvetleri galip gelir. Townshend bu çarpışmada askerlerinin üçte birini yani 11 bin askerinden 4. 200’ünü, Nurettin Paşa ise 6. 100 askerini kaybeder. Yaşadığı hezimetin ardından Townshend askerini önce Aziziye’ye sonra da Kûtü’l Amâre’ye çeker.</p>
<p><strong>Halil Kut Paşa</strong></p>
<p>Nurettin Paşa 6 Aralık 1915 tarihine kadar Kût’u her tarafından kuşatmayı başarmış ve tarihler 23 Aralığı gösterdiğinde Kûtü’l Amâre’de 23.000 Türk askeri konuşlanmıştı. Nihayet taarruz vaktinin geldiğini düşünen Nurettin Paşa, 24 Aralıkta taarruza geçer fakat Türkler 2.000 kayıpla geri püskürtülür. Nurettin Paşa’nın burada biraz sarsıldığını gören Goltz Paşa, 20 Ocak 1916’da Halil Paşa’dan Nurettin Paşa’nın yerine geçmesini ister fakat Halil Paşa bunun bir emrivaki ile değil rıza ile olması gerektiği taraftarıdır. Halil Paşa sohbetleri sırasında Goltz Paşa’ya “1870 Alman- Fransız Savaşında Fransızlar neden kaybetti biliyor musun?” diye sorar. Goltz Paşa “Neden?” dediğinde “Savaş sırasında Fransızlar sürekli komutan değiştiriyorlardı da ondan” der ve Nurettin Paşa ile kendisinin konuşacağını söyler.</p>
<p>Halil Paşa, gelen emri konuşmaya başladığında Nurettin Paşa “beni büyük bir yükten kurtardın” deyip komutayı Halil Paşa’ya verir. Bundan sonra Halil Paşa kuşatmayı yönetecek, Nurettin Paşa da İngilizlere gelen her türlü yardımı engelleyecektir. Halil Paşa, Nurettin Paşa’nın planlarını değiştirmez, Mart ayı boyunca bombardımana devam eder. Şiddetli bombardıman ve aşırı asker kaybı sebebiyle</p>
<p>İngilizler artık dayanacak durumda değildir. İngilizler iaşeleri kesilince havadan yiyecek ikmaline başlamış olsalar da 1911’de kurulan hava kuvvetlerimiz, Almanlardan da aldığımız destek sayesinde İngilizlerin hava yardımlarını engellemeyi başarır. Albay Ali İhsan Sabis Paşa ise Dicle Nehri’nden İngilizlere gelecek her türlü yardımı engellemek amacıyla nehri iki tarafından zincirlerle kapatır. Bu sırada 270 tonluk yiyecek yüklü Julnar isimli gemi tuzağa düşer ve tüm yiyecekler askerlerimize nasip olur.</p>
<p>Ali İhsan Sabis Paşa hatıralarında der ki “Julnar isimli bu geminin biz ismini bıraktık “kendi gelen gemi” dedik. Elime geçen erzakla askere arada bir helva ve pilav yapıyorum. Her kaşıkta ellerini kaldırıp Allah’a şükrettiklerini gördüm ve dua ettim. Allah’ım ben kimlere hizmet ediyorum.”</p>
<p>Böylece İngilizler Kût’ta sıkışıp kalmıştı. Townshend yemeği yarıya indirdi. Savaşın başında pirzola, et suyuna çorba, somon balığı, mayonez, tavuk kızartma, ördek, İtalyan yumurtası ve çikolata yiyenler artık tahıl yemeye başlamışlardı. Ülkesine döndükten sonra savaş hatıralarını kaleme alan bir İngiliz o vakitleri anlatırken “Her yediğimiz attı. Ordumuzda bulunan Bombay’dan gelen Müslümanlar at eti yemiyorlardı. En fazla sıkıntı çeken Hintliler olmuştu. 2000’e yakın kişi bu sebeple ölmüştü” diyordu.</p>
<p>İngilizler Mart ve Nisan ayı boyunca defalarca taarruza geçseler de hiçbir başarı elde edemediler. 16 Nisan’dan, 19 Nisan’a kadar İngiliz hava kuvvetlerinin yanlışlıkla Türk tarafına erzakları bırakması İngilizler için sonun başlangıcı oluyordu.</p>
<p>Nihayet Townshend yapılan en son “teslim ol” teklifine olumlu cevap verir. Townshend, Halil Kut Paşa’ya der ki “Bizi görmezden gelin, size karşı savaşmayalım. Teslim olalım. Silahlarımızı size bırakalım. Osmanlı’ya karşı bir daha savaşmayacağımıza dair antlaşma imzalayalım, siz de bizim Basra’dan çıkıp ülkemize gitmemize müsaade edin.”</p>
<p>Ayrıca Halil Paşa’ya bu istediklerini yapmasına karşılık 1 milyon sterlin teklif eder. Teklifi kabul görmeyince Halil Paşa’ya Lawrens gider ve teklifi 2 milyon sterline çıkarır. Bu olayı hatıralarında dile getiren Halil Paşa şöyle der: “Normal zamanda alacakları cevap, kafalarına sıkılacak kurşundu.”</p>
<p><strong>Kûtü’l-Amâre Zaferi</strong></p>
<p>Nihayet 29 Nisan 1916’da Halil Paşa, Nazmi Bey komutasındaki bir birliği Kût’a gönderir, İngiliz Bayrağı indirilip Türk Bayrağı çekilir. General Townshend başta olmak üzere 5 general, 272 İngiliz subayı, 204 Hint subayı, 6988 Hint eri, 3. 248 hizmet eri olmak üzere toplam 13.309 kişi esir alınmıştır. Halil Kut Paşa, esirlerin kara yolu ile Anadolu’ya gitmesini sıkıntılı gördüğünden ve yol güzergâhında hayatlarını kaybedeceklerini düşündüğünden karşı tarafın generali Görink’e mektup yazar ve “gemimiz var, kömürümüz yok. Bize kömür verin esirlerinizi sıkıntısız bir şekilde kamplara götürelim” der. Görink ise teklifi reddeder ve böylece esirlerin 4. 000’i yolda hayatını kaybeder.</p>
<p>Savaşın kazanılmasından sonra Halil Kut Paşa askerine hitaben tarihe altın harflerle kazınacak şu cümleleri söyler: “Arslanlar! Bugün Türklere şeref ü şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın müşemmes semasında şühedamızın ruhları şad ü handan pervaz ederken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah’a hamd ü şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki bin beş yüz senelik İngiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz. Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken şehitlerimize yasinler, tebarekeler, fatihalar okusunlar. Şühedamız, hayatı ulviyatta, semevatta kızıl kanlarla uçuşurken, gazilerimiz de gelecekteki zaferlerimize gözcü olsunlar.” Peki savaş sonrasında neler oldu. Yenilgiyi hazmedemeyen İngiltere bir komisyon oluşturdu. Neticeyi Hintli askerlere ve yiyecek eksikliğine mal etti. Mezkûr komisyon 60 kez toplandı. Hindistan Valisi Viceroy ve adamları dâhil, 100’ü aşkın kişi sorgulandı. Askeri hatalar, coğrafya, iklim, ulaşım, sağlık şartları sebeplerden sayıldı ama Osmanlı’nın başarısı bu sebepler arasında yer almadı. Townshend’e savaşın hemen akabinde Halil Kut Paşa tarafından kılıcı teslim edilir.</p>
<p>Esaret yıllarını Heybeli Ada’da köpeği Spot’la birlikte rahat içerisinde geçirir. Esir kamplarına yerleştirilen İngiliz askerleri ise 1919 yılındaki esir mübadelesi ile iade edilir. Savaşın hemen akabinde Halil Kut Paşa’nın 29 Nisan gününü askeri literatürde bayram ilan etmesiyle birlikte bu gün uzun yıllar askeriyede bayram olarak kutlanmış fakat 1946 yılından sonra kutlama kaldırılmıştır.</p>
<p>Almanlar Kut Zaferimizi fazlasıyla önemsediğinden 1916’da Kayzer Wilhelm, okulları bir gün tatil etmiş, meşhur bestekârlarından Pool Liman isimli besteci, Kut Marşı besteleyerek Sultan Mehmed Reşad’a hediye etmiştir.</p>
<p>Peki, biz ne yaptık Kut Zaferi’ni? Maalesef unuttuk.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sanli-bir-direnis-kalesi-kutul-amare/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vatanı Korumak İçin Kurulan Söğüt Alayı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vatani-korumak-icin-kurulan-sogut-alayi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vatani-korumak-icin-kurulan-sogut-alayi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nermin Taylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:15:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Nermin Taylan]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Söğüt Alayı]]></category>
		<category><![CDATA[Vatan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1818</guid>

					<description><![CDATA[“Yıldız Sarayı’ndaki insanların her çeşidini, ahlaki davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan bu Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır. Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.” Başı sıkıştığında, gönlü daraldığında, etrafındaki dost görünümlü hainlerin farkına vardığında ULU HAKAN; dedesinin açtığı yolun membaına varıp yeniden o membadan yararlanmak, kökleri sökülmeye çalışılan asırlık çınarın yeniden hayat bulmasını sağlamak için; yine Söğüt’te, yine Karakeçili Aşireti’nde bulmuştu aradığını. Bilindiği gibi Selçuklu sultanının kendilerine yer göstermesinin akabinde 2.000 çadırlık obasıyla Ahlat’tan yola çıkan Kayı Aşireti Reisi Gündüz Alp yolda hayatını kaybetmiş ve bunun neticesinde aşiret küçük bir dağılma sürecine girmiştir. Aşiret içerisindeki karışıklıkları fark eden Hayme Hatun, oğlu Ertuğrul’un henüz küçük olması sebebiyle hiç vakit kaybetmeden aşiretin başına geçmiş ve obasını Söğüt/Domaniç’e ulaştırmayı başarmıştır. Hayme, mana itibari ile çadır demektir ve bir diğer anlamı ise suyun kaynağı/suyun toplandığı yerdir. Başsız kalan bir aşireti Söğüt’te adeta yoktan var etmeye çalışan Hayme Ana, obasına isminin manasında &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Yıldız Sarayı’ndaki insanların her çeşidini, ahlaki davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan bu Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır. Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.”</strong></p>
<p>Başı sıkıştığında, gönlü daraldığında, etrafındaki dost görünümlü hainlerin farkına vardığında ULU HAKAN; dedesinin açtığı yolun membaına varıp yeniden o membadan yararlanmak, kökleri sökülmeye çalışılan asırlık çınarın yeniden hayat bulmasını sağlamak için; yine Söğüt’te, yine Karakeçili Aşireti’nde bulmuştu aradığını.</p>
<p>Bilindiği gibi Selçuklu sultanının kendilerine yer göstermesinin akabinde 2.000 çadırlık obasıyla Ahlat’tan yola çıkan Kayı Aşireti Reisi Gündüz Alp yolda hayatını kaybetmiş ve bunun neticesinde aşiret küçük bir dağılma sürecine girmiştir. Aşiret içerisindeki karışıklıkları fark eden Hayme Hatun, oğlu Ertuğrul’un henüz küçük olması sebebiyle hiç vakit kaybetmeden aşiretin başına geçmiş ve obasını Söğüt/Domaniç’e ulaştırmayı başarmıştır.</p>
<p>Hayme, mana itibari ile çadır demektir ve bir diğer anlamı ise suyun kaynağı/suyun toplandığı yerdir. Başsız kalan bir aşireti Söğüt’te adeta yoktan var etmeye çalışan Hayme Ana, obasına isminin manasında olduğu gibi çadır olmuş, onları her türlü zilletten korumayı başarmış, bir arada tutmaya çalışarak suyun kaynağı manasını da yaşatarak, aşiretinin bireylerine sanki birer ab-ı hayat misali can vermiştir.</p>
<p>Abası olmayana aba örmüş, aşı olmayana aşından katmış, dünyaya doğana ebe olmuş, dünyadan göçeni ise son yolculuğuna uğurlamıştır. Vakti gelip beylik nişanını oğluna vereceği hengâmda ise Ertuğrul Gazi’yi karşısına alarak; “Oğul, anayurttan ayrılalı yıllar geçti. Deli rüzgârlar önünde oradan oraya savrulduk. Beylik otağını kurduğumuz şu yaylalar artık son durağımız, son konağımız olsun. Oğuz’un yurtlarına diktiğimiz ağaçların kökleri kara yerin derinliklerinde, dalları gökyüzünün yüceliklerinde uzansın. Ak-boz atlara binip yağı üstüne yel gibi vardıkta, Kadir Tanrı gözü pek yiğitlerimizi korusun. Göğsü kaba yerli kara dağlar gibi duran erlerimiz ile kır çiçekleri gibi saf ve temiz, ak yüzlü, ala gözlü kızlarımız kutlu Kayı boyumuza gürbüz evlatlar versinler. Altın başlı otağlarımız Çarşamba yaylasını bürüsün. Kayı’nın ve diğer bütün boyların oğullarını Ertuğrulumla bir tutarım. Onların hepsini soyumuz için Hakk’ın kutsal birer emaneti bilirim. Oğul; boyundan, soyundan olsun olmasın insanlara âdil davran. Adaletten ayrılma ki insanların birlik ve dirlik kazansın. Yurdunda, obanda herkes gezsin. Ululuk isteyen töreden ayrılmasın. Bu dünya bir oturma yeri değildir. Yapacağın iyi ve doğru işlerde insanların hizmetinde bulunursan güzel övünçler senin olur. Yüreğinden inancı, ağzından duayı, davranışından erdemi hiç eksik etme. Bir de: Sabırlı ol oğul, ekşi koruk sabırla tatlı üzüm olur. Oğul; beylik dermekle, ağalık vermekledir. Sofranı ve keseni yoksullara açık tut.” demiştir.</p>
<p>Ertuğrul Gazi anasından aldığı öğüdü tutar. Toprağını yurt bilir, sofrasını bereket. Temelini attığı bu devlet yedi iklimi aşar, üç kıtaya otağ kurar, milletlere huzur götürür. İşte bu sebeple diyebiliriz ki; Hayme Ana’nın bu öğüdü asırları aşmış, Osmanlı’yı karmıştır. Ve gün gelmiş, Osman Gazi’nin doğumunu gören Hayme Ana’nın vadesi dolmuş, ebedi âleme intikal etmiştir. Cefakâr, vefakâr kutlu Kayı boyunun lideri, Türk milletinin anası Hayme Ana, bu dünyadan göçtüğünde kendi otağının yer aldığı Çarşamba köyünde gömülür.</p>
<p>Burada ilginç bir detay vardır: Şehitler öldüğü yerde gömülürler. Peygamberler de öldüğü yerde gömülürler. Kayı Aşireti mensubu, Karakeçili Hayme Ana kendi öldüğü yerde gömülüyor. Çünkü 3.500 km’lik bir yoldan gelmiş, savaşmak gerektiğinde savaşmış, annelik gerektiğinde annelik yapmış, başlık gerektiğinde ise başlık yapmış. İşte bu sebeple Kayı Aşireti’nin lideri hükmünde olan Hayme Ana da öldüğü yere defnedilmiştir. Hayme Ana çadırının içerisinde defnedildikten uzunca bir süre sonra mezar yeri kaybolmuş ve fakat mevcut olan bir mezar yerinin Hayme Ana’ya ait olduğu dilden dile dolaşmış ve nihayetinde Söğüt’te bulunan akrabalarınca bir mezar yeri belirlenmiştir. Muhtelif rivayetlerden dolayı emin olunamayan bu yerin Hayme Ana’nın gerçek mezarı mı, yoksa makamı mı olduğu bir türlü netlik kazanmamıştır.</p>
<p>Ve nihayet 1890’lı yıllara gelindiğinde Sultan II. Abdülhamid Han’ın gönlüne Hayme Ana düşüyor. Yıldız Sarayından bir yaverini Çarşamba köyüne gönderiyor ve Hayme Ana’nın mezarının kesin ve kat’i surette bulunmasını istiyor. Çünkü Sultan Kayı Boyu’ndan ve Karakeçili Aşireti’ndendir. Bu iş için en güvendiği yaverini görevlendirir. Yaver, birkaç adamıyla beraber Çarşamba köyüne gider ve en nihayetinde yapılan araştırmalar sonrasında İstanbul’a gelinir ve Padişaha rapor sunulur. Raporu alan II. Abdülhamid Han oraya bir türbe ve bir misafirhane, misafirhanenin hemen yanı başına da bir medrese yapılmasını emreder. (Ecdadın bir kabrin yanına neden medrese yaptırdığını anlayabilirsek bizler yine o bir çadırdan nasıl imparatorluğa dönüştüğümüzü ve nasıl dönüşebileceğimizi şu durumda çok iyi algılayabiliriz.)</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid’in Hayme Ana türbesini yenilemesinden sonra her yıl Eylül ayının ilk Pazar günü Hayme Ana’nın ve yörüklerin yazlıktan kışlağa göç vakitlerinde orada şenlikler düzenlenir. Hayme Ana’nın ve Ertuğrul Gazi’nin türbeleri ziyaret edilir, kurbanlar kesilip, mevlitler okunur. Kayı Boyu’nun Karakeçili aşireti mensupları da bu şenliklere öncü olmakta ve orada yaşamaya devam etmekte.</p>
<p>Dönem Abdülhamid Han dönemidir. Hava oldukça puslu, düşman da bir o kadar sinsidir. Bir padişah tahttan indirilerek öldürülmüş, diğeri akli dengesi bozularak hal edilmiştir. 19. yüzyılda kara elmas keşfedilmiş, Osmanlı topraklarının masa başında parçalanma planları yapılmaya başlanmış, tüm milletlerin gözbebeği İstanbul hedef tahtasında.</p>
<p>Saltanatı boyunca türlü hainliklerle karşı karşıya kalan sultan tabir yerinde ise yalnızlık içerisinde. Suikastler, isyanlar, yalan haberler derken devletin beka meselesi de gelip sultanı endişeye sevk edince, yalnızca kendi canından, kendi kanından, kendi obasından, kendi sofrasından olup devleti kuranların neslinden gelenlere güven duyabileceğini anlıyor. Anadolu’yu yurt bilenlere, korkusuzca düşmanın yanına doğru göç edenlere, haçlının sinesinde devlet kurup, “ilâ-yı kelimatullah” yolunda can verenlere duyduğu muhabbet ve farkındalık neticesinde Kayı Aşireti’nden Karakeçili neslinden oluşan bir alay kurma kararı alıyor. Sultan II. Abdülhamid, Yıldız Sarayı duvarlarının çevresinde Orhaniye ve Ertuğrul kışlaları yaptırarak bu kışlalara; Arnavut, Boşnak ve Araplardan oluşan 15 bin asker yerleştiriyor ve bu muhafız alayının içerisine de tamamını Osmanlı hanedanının mensup olduğu Karakeçili Aşireti’nden Türklerin oluşturduğu Söğüt Alayı’nın kurulmasını istiyor.</p>
<p>Süvari 200 kişiden oluşacak Söğüt Alayı’na alınacak olanlar sakallı veya sakalsız olabilecekleri gibi bizzat sultanın emriyle şöyle tarif ediliyordu: “Atam Ertuğrul Gazi ile Söğüt’e gelmiş ailelere mensup, çok iyi ata binen, yakışıklı, güzel ahlaklı, beş vakit namazını kılan, kendi işi ile uğraşan, mazbut, cengâver ve boylu poslu kimseler olsun. Ana yurdu yurt bilip, vatan için canından geçsin.”<br />
Söğüt Alayı’na alınacakların sultanın sürekli muhafızlığını yapacak olmalarından dolayı memleketleri ile ilişkileri kesilecekti. Bu sebeple alaya katılacaklar kendi arzu ve istekleriyle katılmalıydı. Nitekim öyle de oldu.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid bu iş için başkâtibi Tahsin Paşa’yı görevlendirdi. Yıldız Saray’ında hazırlığını yapıp yola revan olan Tahsin Paşa birkaç adamıyla birlikte Söğüt’e ulaştığında Karakeçili Aşireti’nden pek çok kimse bu alayın bir ferdi olmak için adeta birbiriyle yarıştı. Saraydan gelen görevlilere o vakitlerde Kayı Beyi olan ve Eskişehir’in Seyitgazi İlçesi’nde yaşayan Hacı Bekir Bey’de yardımcı oldu. Hacı Bekir Bey’in aşireti tanıması ve yöreyi bilmesi işleri büyük ölçüde kolaylaştırdı. Söğüt Alayı için evvela tamamı Kayı Boyu/Karakeçili aşiretinden olan 425 kişi seçildi. Sonrasındaki birkaç eleme ile sayı 200’e indirildi.</p>
<p>Sultanın tariflerine göre alaya kabul edilen kişilere görevleri tevcih edildi ve Ertuğrul Gazi türbesine götürüldü. Muhafızlar diz çöküp “emirlere son nefeslerine kadar mutlak itaat edip, padişaha sadakatte kusur etmeyeceklerine dair yemin edip, ant içtiler.” Yeminden hemen sonra ayağa kalkan neferlere Ay Yıldızlı bayrağa sarılı üniformaları veriliyor ve artık hedef Payitaht ve Yıldız Sarayı oluyordu.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid’in yıllarca başkâtipliğini yapan Tahsin Paşa, Söğüt Alayı mensuplarını hatıratında şöyle anlatır:</p>
<p>“Yıldız Sarayı’ndaki insanların her çeşidini, ahlaki davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan bu Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır.<br />
Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.”</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid ata yurdundan, ana bağrından kendisi için kopup gelen Karakeçililer’den daima sitayişle bahseder, onlara çok güvenir ve kendilerini “öz hemşerilerim” diye nitelendirirdi. Yabancı ülke elçileri geldiği vakit, geçit töreni hengâmında Söğüt Alayı geçerken sultan elçiye dönerek “bunlar benim akrabalarım” der ve alayı bu şekilde tanıtırdı.</p>
<p>Sultan öylesine güven duyuyordu ki Söğüt Alayı’na; kendi canını bir tek onlara emanet edebiliyordu. Yıldız sarayı evrakları ve dönem hatıratlarından edinilen bilgilere göre Sultan, uyuduktan sonra yatak odasının dışında bir Harem Ağası ve Karakeçili Aşireti’nden bir muhafız bulundururdu. “Ertuğrul Süvari Alayı” ya da “Söğütlü Maiyet Bölüğü” diye adlandırılıp, Sultanın hemen yanı başında görev yapan bu süvari neferler belirli hizmet süreleri dolunca terfi ettirilir ve jandarma kuvvetlerinde üst rütbelerde göreve atanırlardı. Saraydaki hizmetlerinden sonra memleketlerine dönmek isteyenler ise üç senelik hizmetlerinden sonra Söğüt’e dönebilirlerdi.</p>
<p><strong>Söğüt Alayı’nın Kuruluş Hikâyesi</strong></p>
<p>Abdülhamid Han, Cuma selamlığından dönerken, nöbet yerlerinin boş olduğunu görür. Sadece iç kapıda iki nöbetçi vardır. “Nerede diğerleri” diye sorar, aralarında şöyle bir konuşma geçer:<br />
&#8211; “Bilmiyoruz, komutan herkese istirahat verdi.”<br />
&#8211; “Siz niye gitmediniz?”<br />
&#8211; “Biz atalarımızdan böyle öğrendik, nöbet yerini terk etmeyiz.”<br />
&#8211; “Siz kimsiniz, nerelisiniz?”<br />
&#8211; “Söğüt’ten, Kayı Boyu’ndanız.”</p>
<p>Sultan, Söğüt kaymakamı ve ileri gelenleri çağırır, “Anladım ki Atam Ertuğrul’un adetini terk etmişim. Bana Kayı ailelerinin gençlerinden bir muhafız birliği oluşturun” der.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vatani-korumak-icin-kurulan-sogut-alayi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afrin’e Düşen Çanakkale Gölgesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afrine-dusen-canakkale-golgesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afrine-dusen-canakkale-golgesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nermin Taylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:19:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Nermin Taylan]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1720</guid>

					<description><![CDATA[Dünya tarihine bakıldığında milletlerin geçmişinde kırılma, çözülme ve yeniden diriliş noktalarını ihtiva eden savaşlar vardır. Menfi ya da müspet, neticesi ne olursa olsun, varoluş mücadelesi verilen bu savaşlar milletlerin hafızasında büyük yerler edinmiş ve her daim canlı tutularak milli şuurun hep diri kalması sağlanmıştır. Osmanlı’nın son yüzyılında doğu yanarken, Güney kaynarken Batı’da feryat asumana ulaşmış bir vaziyetteydi. Dört kıta yedi iklime otağ kuran bir devlet adeta yaşam mücadelesi veriyordu. Lavrensler, Sayslar, Pikotlar ellerini ovuşturarak Müslümanların yok olacağı günün hayalini kuruyorlardı. İkindi çaylarını Marmara Denizi’nin ortasında içeceklerine inanan komutanlar, Ayasofya’nın çinilerini sökmeyi planlayan şairler, lokum ve halıları yağmalama hedefinde olan gazeteciler ve daha niceleri. Yedi cephede yaşam mücadelesi veren şanlı bir devlet ve o devletin topraklarını masa başında, türlü oyunlarla parçalamaya çalışan düşmanlar. Dünya tarihine bakıldığında milletlerin geçmişinde kırılma, çözülme ve yeniden diriliş noktalarını ihtiva eden savaşlar vardır. Menfi ya da müspet, neticesi ne olursa olsun, varoluş mücadelesi verilen bu savaşlar milletlerin hafızasında büyük yerler edinmiş ve her daim canlı tutularak milli şuurun hep diri kalması sağlanmıştır. Tarihin Dönüm Noktaları Türklerin İslam’la tanıştıkları Talas Savaşı, Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı Malazgirt Savaşı, Osmanlı’nın Fetret Devri’ne girmesine sebebiyet veren Ankara Savaşı, Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın açıldığı 1453 İstanbul’un Fethi, 93 Harbi olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünya tarihine bakıldığında milletlerin geçmişinde kırılma, çözülme ve yeniden diriliş noktalarını ihtiva eden savaşlar vardır. Menfi ya da müspet, neticesi ne olursa olsun, varoluş mücadelesi verilen bu savaşlar milletlerin hafızasında büyük yerler edinmiş ve her daim canlı tutularak milli şuurun hep diri kalması sağlanmıştır.</strong></p>
<p>Osmanlı’nın son yüzyılında doğu yanarken, Güney kaynarken Batı’da feryat asumana ulaşmış bir vaziyetteydi. Dört kıta yedi iklime otağ kuran bir devlet adeta yaşam mücadelesi veriyordu. Lavrensler, Sayslar, Pikotlar ellerini ovuşturarak Müslümanların yok olacağı günün hayalini kuruyorlardı. İkindi çaylarını Marmara Denizi’nin ortasında içeceklerine inanan komutanlar, Ayasofya’nın çinilerini sökmeyi planlayan şairler, lokum ve halıları yağmalama hedefinde olan gazeteciler ve daha niceleri. Yedi cephede yaşam mücadelesi veren şanlı bir devlet ve o devletin topraklarını masa başında, türlü oyunlarla parçalamaya çalışan düşmanlar. Dünya tarihine bakıldığında milletlerin geçmişinde kırılma, çözülme ve yeniden diriliş noktalarını ihtiva eden savaşlar vardır. Menfi ya da müspet, neticesi ne olursa olsun, varoluş mücadelesi verilen bu savaşlar milletlerin hafızasında büyük yerler edinmiş ve her daim canlı tutularak milli şuurun hep diri kalması sağlanmıştır.</p>
<p><strong>Tarihin Dönüm Noktaları</strong></p>
<p>Türklerin İslam’la tanıştıkları Talas Savaşı, Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı Malazgirt Savaşı, Osmanlı’nın Fetret Devri’ne girmesine sebebiyet veren Ankara Savaşı, Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın açıldığı 1453 İstanbul’un Fethi, 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve nihayetinde yokluk içinde varlığın bir kez daha dünyaya kanıtlandığı Çanakkale Savaşı hiç şüphesiz Türk tarihinin önemli dönüm noktalarıdır.<br />
Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve askeri yönden oldukça sıkıntılı olduğu bir döneminde patlak veren I. Dünya Harbi’nde büyük başarılara imza atılsa da uzayan savaşlar ve savaş koşulları sebebiyle asırlık çınar bitap düşmüş, dalları birer birer budanmış, dost görünenler tarafından adeta gövdesi baltalanmıştı. Yaşanan tüm bu hadiseler ise İmparatorluğun fiilen yıkılmasının başlangıcı olmuştur. Kahire’de yayımlanan The Egyptian Gazette isimli İngiliz resmi organı olan gazetede çıkan bir yorum yazısında, söylediklerimizi doğrular nitelikte şu ifadeler kullanılmaktadır.</p>
<p><em>“…Avrupa, son elli yıldan beri bu eski kıtada barışı tehlikeye sokan Prusya askeri gücünden ve Türklerden kurtulmuş olacaktır. Osmanlı ırkını, uzun zaman önce çıkıp geldiği Anadolu’nun karanlık vadilerine geri süreceğiz..”</em></p>
<p>Osmanlı Toplumu asırlarca dünyaya hükmetmiş bir imparatorluğun tarih sahnesinden çekildiği dönemde dahi eski ihtişamlı günlerinde olduğu gibi zaferler kazanmaktan geri kalmayarak, dost-düşman tüm dünya milletlerinin kabul ettiği şekilde büyük bir şecaat ve kahramanlık göstererek “Çanakkale Geçilmez”, Türk’ün Yurdu Çiğnenmez” sözlerini bir kez daha dünyaya ispatlamıştır.</p>
<p>Çanakkale; dünya milletlerinden İngiliz, Fransız, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, Nepalli, Senegalli, Cezayirli, Hintli, Tunuslu hemen hemen her ülkeden insanın savaş için gelip aynı cephede buluştuğu, 8-10 metrelik mesafelerde canhıraş vaziyette birbirleriyle savaştığı; kara, deniz ve havada eşi görülmemiş mücadelenin verildiği, Osmanlı topraklarının masa başında paylaşılıp adeta yok edilmeye çalışıldığı öylesine büyük ve kendine özgü bir savaştır. Çanakkale’de yaşananlar, sadece kuru bir savaş kelimesiyle açıklanamaz elbette. Orada yaşananlar ancak bir milletin yüreğindeki iman gücüyle süper güçlere meydan okumasıdır. “İstanbul elden giderse aldığımız eğitimin ne önemi vardır” diyen mekteplilerin akıttıkları şehid kanlarıyla yazılan zaferin ismidir. Çanakkale, “Ya şehid ol, ya gazi. Yeter ki bu vatana düşman ayak basmasın.” diyen kahraman annelerin yüreklerindeki acı ve gururun en bedihi tezahürüdür.</p>
<p><strong>İhanetten Bile Daha Acımasız Merhamet</strong></p>
<p>Tarihi serüvenine baktığımızda; tarih sahnesine çıktığı günden itibaren onurlu bir şekilde varoluş mücadelesi veren şanlı Türk Milleti savaş taktikleri ve cesareti doğrultusunda kazandığı zaferlerin yanı sıra “mazlum milletlere gösterdiği yardımseverlik, sivil halka savaş sırasında dahi dokunmaması, dini ve ırki özgürlük gibi savaş hengâmesinde gösterdiği kahramanlık, esirlere olan muamele ve savaş kurallarına aykırı davranmamasıyla dünya milletlerince daima takdir edilmiştir. Kedisini parçalamak için gelenleri parçalama fırsatı bulduklarında onlara adeta vatan evine gelen misafir gibi davranmış, yemeğini ve muhabbetini onlarla paylaşmıştır.</p>
<p>Tıpkı; 12. yy’da II. Haçlı Seferi sırasında Almanya İmparatoru III. Kondrad ve Fransa İmparatoru IV. Luis’in ordusunda bulunan ve tarihini yazan Odo de Devil; Türklerin, Rumların ihanetiyle perişan olan haçlılara acıyarak büyük bir merhametle yardım ettiklerini; “Ey ihanetten daha acımasız olan merhamet: Müslümanlar, Hıristiyanların dinlerini onlara ekmek vererek satın alıyorlardı. Ancak bunu yaparken Türkler, onları Müslüman yapmak için hiçbir zorlamada bulunmadılar” söylemleriyle üç bin kadar esirin din değiştirerek Müslüman olduklarını esefle anlattığı gibi. Yine Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Karia ve Tantalus halkından esir aldığı halka misafir muamelesi yaparak nüfusu azalmış olan Akşehir bölgesine yerleştirmesi, kendilerine toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verip beş yıl vergiden muaf tutması… Türk yurdunda misafir muamelesi görmenin yanı sıra kendilerine toprak verilen halk, bir müddet sonra Anadolu Selçuklu Devleti ile Bizans arasında anlaşma yapıldığında ülkelerine geri dönmek istemediği gibi kimi Bizans halkı da kitleler halinde Selçuklu ülkesine göç etmişlerdir.</p>
<p>Tıpkı; İstanbul Fatihi Sultan II. Mehmed’in İstanbul’u fethettiği gün büyük bir alayla Ayasofya’ya girmesinden sonra ezan ve tekbir sesleriyle girdiği mabedin içerisinde korkudan tir tir titreyen, ürkek bir şekilde yerlere kapanıp ağlayan halka ve patriğe eli ile işaret edip durmalarını isteyerek; “Atanasios sana söylüyorum. Senin yanındakiler ve halkına da yöneliyorum. Bugünden itibaren kızgınlığımdan korkmayın hatta ölümden ve esaretten de korkmayın. Paşalar ve sancakbeylerine dönüp dedi ki; ‘bütün askerleri ve ordumdaki her kademede bulunanları, şehir halkına, kadınlara ve çocuklara karşı her türlü katil, esir edilmek veya düşmanca bir davranışta bulunmaktan engelleyin. Eğer bir kişi bile benim emrimi çiğnerse öldürülecek.” demesi ve daha sonrasında da Galata Zimmilerine dinlerinde, dillerinde kendilerinin serbest olduğu konusunda yayınladığı ferman gibi…<br />
Tıpkı; Mondros Anlaşması ile doğu cephesinden çekilirken kumandanımızın atının üzengisine yapışıp “bizi burada bırakıp nereye gidiyorsunuz” diye ağlayan Araplar gibi. Tıpkı; “yol nereye” sorusuna, “kızılelmaya” diye verdiği cevabın hemen ardından “aileme söyleyin beklemesinler, dua etsinler” diyen Afrin yiğidimiz gibi. Tıpkı; YPG, PKK ve daha bilmem ne bela terör örgütlerinin bölge insanını kalkan yaparak kalleşçe savaştıkları topraklarda Türk askerini görüp muştu almışcasına haykıran Suriye halkı gibi.</p>
<p>Bu ve bunlar gibi pek çok örnek Türk’ün vatanını canhıraş savunması, ağyarı toprağına bastırmaması, cephedeki mertliğini, vatan sevgisini, insani özelliklerini ve misafirperverliğini en güzel şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>Canlı Çanakkale, Afrin</strong></p>
<p>Biz tarihçiler yıllardır Çanakkale ruhunu genç nesile anlatmaya çalışır, hemen yanıbaşında şehit olan arkadaşını görmesine rağmen bir dakika içinde nasıl korkusuzca ve vatan sevgisiyle süngüye çıktıklarını dillendirirdik. Anlatmaya çalıştığımız, kelamında zorlandığımız, yetersiz kaldığımız Çanakkale Ruhu şimdilerde anlıyoruz ki; Afrin Harekâtında saklıymış oysa…</p>
<p>Düğüne gidiyoruz diyen Mehmetçiğimizin Çanakkaleli Hasan Çavuş’tan gönül olarak bir farkı yokmuş meğer. “Eğer bayrak inecekse, eğer ezan dinecekse git de gelme oğul” diyerek oğlunu cepheye koşan Çanakkaleli anaların, “Vatan için şehit oldu benim oğlum üzülmek olmaz” diyen Afrin şühedası annelerinden bir farkı yokmuş oysa. “İnsanda gen ne ise, beşerde dil odur” düsturu ile diyebilirim ki; adını peygamberinden alan bu ordu bin yıl önce ne ise, İstanbul’un fethinde de, Çanakkale de de, Afrin Harekâtında da aynı ordudur.</p>
<p>Ve elbette hakikat budur; Çanakkale savaşlarında uluslararası hukuka aykırı onlarca iş yapan düşman, aradan geçen yüzyılda da hiç değişmedi. Gelibolu’da savaşıp daha sonra ülkesine dönen bir İngiliz Asker, kendisine o günler sorulunca şöyle diyordu;</p>
<p><em>“… Evet Gelibolu’yu hâlâ düşünüyorum. Hiçbir savaş buna değer miydi diye soruyorsunuz. Ayrıca, şu beyaz haçlar altında gömülü yatan, Yeni Zelanda’nın en seçkin evlatlarına da sorabilirsiniz. Tüm bunlara değer miydi? Hayır, hayır. Değmezdi… ”</em></p>
<p>Diyordu, diyordu da aradan geçen onlarca yıl ne düşmanı oyunundan vazgeçirdi ne de üzerinde bulunduğumuz coğrafya batılıların gözünde değerini yitirdi. Asya’dan gelip bu toprakları vatan bilen, fethettiği toprakları imar edip insanoğluna yaşam alanı sunan, adeleti ve hoşgörüsü ile dünya milletlerini kendine hayran bırakan Şanlı Türk Milleti gerçekten de tarihi serüveninde bu topraklarda yaşamanın bedelini herzaman ağır ödedi ve ödemeye de ne yazık ki devam ediyor.</p>
<p>Emperyal güçler birilerine akıl, birilerine silah veriyor, yetmiyor; paralı asker yolluyor, ülkenin dört bir yanında bombalar patlıyor, sınırlarımızın dışında devletler kurulmaya çalışılıyor, dünya gücü devletler terör örgütleri ile ayı safta, oyun yine aynı “Türk evladı vatan toprağını korumak için canhıraş savaşta”. Ve yine değişmiyor kader, ezanlar okunup kefenler giyiliyor, Malazgirt’te, Niğbolu’da Çanakkale’de Kıbrıs Barış Harekâtında, 15 Temmuz ve elbette Afrin Harekâtında olduğu gibi Mehmetçik kanının son damlasına kadar vatanı için savaşta.</p>
<p>Yüzyıl önce çeşitli oyunlarla bizden koparılıp ülke statüsü verilen devletlerin pek çoğuna türlü sebeplerle savaş açılıyor. Doğu yanıyor, güney kaynıyor, hemen yanı başımız kan gölü, çığlıklar asumanı inletiyor. Netice ise milyonlarca ölü, milyonlarca insan toprağından edilmiş.</p>
<p>Kazanan ise yine Batı.</p>
<p><strong>Batı, Erdoğan’da Abdülhamit’i Görüyor</strong></p>
<p>Dedik ya yüzyıl önce yine herşey aynıydı diye.. Evet, şöyle bir Osmanlıya, bundan tam yüzyıl öncesine dönüp arşivleri karıştırdığımızda Sultan Abdülhamid için neler söyleniyorsa, şimdilerde Batı neşriyatında Sayın Cumhurbaşkanımız için de aynı şeyler söyleniyor, aynı karalama kampanyası ve aynı gazete manşetleri. Masa başında tüm Avrupa devletleri doğudaki topraklar için ortak planlar yapıyor. Birileri İstanbul’u hedef alıp yeniden fethedeceğiz diyor, diğeri halife olduğunu ilan ediyor. Silahlar, mermiler, toplar, tüfekler hep aynı ülkelerin imalatı fakat hepsi insan hakları noktasında oldukça hassasiyet sahibi!!!</p>
<p>Kanımca yok fazla söze hacet, oyunlar aynı bu oyunları bozmanın yolu belli. Müslümanların birlik olmaması halinde kan ve gözyaşının durmayacağı oldukça açık. Hani birlik olduk ya 15 Temmuz’da işte bu sebeple tutmadı bu ülke üzerinde batılıların planı. Ve Afrin Harekâtıyla yerle bir oldu hayalleri.. Şimdi bizler biliyoruz ki; Türk Ordusu var olduğu müddetçe, dünyada adalet mücadelesi devam edecektir.</p>
<p>Ne diyordu Kızıldereliler;</p>
<p>“Eğer bir nehirde iki balık kavga ediyorsa, bilinki oradan az önce uzun bacaklı bir ingiliz geçmiştir”.<br />
Yüzdüğümüz nehrin bulanmaması ve kendi nehrimizde boğulmamak için uzunbacaklıların farkında olmak dileğiyle..</p>
<p>Mevlam Ümmet-i Muhammedi Haçlı zihniyetinden korusun..</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afrine-dusen-canakkale-golgesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
