<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nato &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/nato/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Jul 2026 12:11:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Nato &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>II. Mahmut’tan NATO’ya: Türkiye’nin İki Yüzyıllık Güvenlik Jeopolitiği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:08:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20163</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir. Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez. I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır. Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir.</p>
<p>Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez.</p>
<p><strong><em>I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm</em></strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri hâline gelmiştir.</p>
<p>II. Mahmut’un tahta çıktığı 1808 yılında Osmanlı Devleti, hem iç isyanlarla hem de kuzeyden gelen Rus baskısıyla karşı karşıyaydı. Balkanlar’da yükselen milliyetçilik hareketleri, Mora İsyanı ve Rusya’nın Ortodoks topluluklar üzerindeki etkisini artırması, İstanbul’un güvenlik algısını köklü biçimde değiştirmiştir. Devlet açısından temel mesele artık yalnızca sınırların korunması değil, imparatorluğun siyasal bütünlüğünün sürdürülebilmesiydi.</p>
<p>1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Edirne Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Rusya’yı tek başına dengelemesinin giderek zorlaştığını ortaya koymuştur. Ardından Mısır Meselesi’nin patlak vermesi ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın ilerleyişi karşısında Rus desteğine başvurulması, 1833 tarihli Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı beraberinde getirmiştir. Kısa vadede güvenlik sağlayan bu gelişme, uzun vadede Rus nüfuzunun artmasına ve Boğazlar meselesinin Avrupa güç dengelerinin merkezine yerleşmesine neden olmuştur.</p>
<p>Bu gelişmeler, Osmanlı yönetimini güvenlik politikasını yeniden tanımlamaya yöneltmiştir. Devlet, Rusya’yı yalnızca askerî güçle dengelemenin mümkün olmadığını görerek İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerle daha yakın ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması da yalnızca ekonomik sonuçlarıyla değil, Osmanlı’nın Batı ile kurduğu stratejik yakınlaşmanın önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>II. Mahmut döneminde şekillenen bu güvenlik anlayışı, Osmanlı Devleti’nin Batı ittifak sistemine doğrudan katıldığı anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte devlet, güvenliğini uluslararası güç dengeleri ve ittifak ilişkileri üzerinden sağlamaya yönelik yeni bir stratejik yönelim benimsemiştir. XIX. yüzyıl boyunca gelişen bu yaklaşım, Cumhuriyet döneminde farklı kurumlar ve farklı aktörler üzerinden devam etmiş; 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir çerçeve kazanmıştır. Bu yönüyle Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, ani bir dış politika değişikliğinin değil, yaklaşık iki yüzyıldır devam eden güvenlik jeopolitiğinin doğal sonucudur.</p>
<p><strong><em>II. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Güvenlik Arayışı ve Batı İttifakına Kurumsal Entegrasyon</em></strong></p>
<p>Cumhuriyet’in ilanı, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan güvenlik anlayışını ortadan kaldırmamış; değişen uluslararası sistem içerisinde yeniden yorumlamıştır. Yeni Türk Devleti, dış politikasını egemenlik, bağımsızlık ve uluslararası meşruiyet ilkeleri üzerine inşa ederken, güvenlik stratejisini de bölgesel denge ve diplomasi temelinde şekillendirmiştir.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında temel öncelik, Lozan Antlaşması ile kurulan uluslararası statünün korunması ve genç devletin kurumsal yapısının güçlendirilmesiydi. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda izlenen dış politika, pasiflikten ziyade dönemin şartlarına uygun ihtiyatlı bir güvenlik stratejisini yansıtmaktaydı. Bu dönemde Türkiye, bölgesel iş birliklerini destekleyerek çevresinde istikrar kuşağı oluşturmayı hedeflemiştir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemin iki kutuplu yapıya dönüşmesi, Türkiye’nin güvenlik ortamını köklü biçimde değiştirmiştir. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar rejimine ilişkin talepleri ve Türkiye’nin doğu sınırlarına yönelik iddiaları, Ankara’nın güvenlik önceliklerini yeniden şekillendirmiştir. Böylece XIX. yüzyılda Çarlık Rusyası karşısında ortaya çıkan güvenlik baskısı, farklı bir uluslararası sistem içerisinde yeniden hissedilmiştir.</p>
<p>Bu gelişmeler karşısında Türkiye, güvenliğini uluslararası ittifaklar aracılığıyla güçlendirme yolunu tercih etmiştir. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile başlayan Batı ile yakınlaşma süreci, 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir nitelik kazanmıştır. NATO üyeliği, yalnızca Sovyet tehdidine karşı alınmış kısa vadeli bir güvenlik tedbiri olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan  denge stratejisinin Cumhuriyet dönemindeki kurumsal devamı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik değeri; Türk Boğazları üzerindeki egemenliği, Sovyetler Birliği’nin güney kanadındaki konumu ve Balkanlar, Kafkasya ile Orta Doğu arasında oluşturduğu jeopolitik köprüden kaynaklanmıştır. Kore Savaşı’nda gösterdiği askerî performans ve İttifak’ın güneydoğu kanadına sağladığı katkılar, Türkiye’nin yalnızca güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Dolayısıyla Cumhuriyet döneminin güvenlik politikası, Osmanlı’dan kopuşu temsil eden yeni bir stratejik yönelimden ziyade, değişen uluslararası koşullara uyarlanmış tarihsel bir sürekliliği ifade etmektedir. Bu süreklilik, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yeni sınamalarla karşılaşacak; ancak Türkiye’nin jeopolitik önemini ortadan kaldırmak yerine, farklı güvenlik dinamikleri içerisinde yeniden tanımlayacaktır.</p>
<p><strong><em>III. Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türkiye’nin Değişmeyen Jeopolitiği</em></strong></p>
<p>1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte uluslararası sistem iki kutuplu yapıdan tek kutuplu bir düzene evrilmiş, bu dönüşüm NATO’nun geleceği ve Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik konumu hakkında yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Dönemin yaygın değerlendirmelerinden biri, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Türkiye’nin jeostratejik öneminin de azalacağı yönündeydi. Ancak sonraki gelişmeler bu öngörünün gerçekleşmediğini göstermiştir.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın sona ermesi tehditleri ortadan kaldırmamış, yalnızca güvenlik risklerinin niteliğini değiştirmiştir. Etnik çatışmalar, uluslararası terörizm, düzensiz göç, enerji arz güvenliği, siber tehditler ve bölgesel istikrarsızlıklar, güvenlik gündeminin yeni başlıkları hâline gelirken NATO da kolektif savunmanın yanında kriz yönetimi ve bölgesel istikrara odaklanan daha geniş bir güvenlik anlayışı geliştirmiştir.</p>
<p>Türkiye açısından değişmeyen temel unsur ise coğrafya olmuştur. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki konumu; Yugoslavya’nın dağılması, Kafkasya’daki çatışmalar, Irak ve Suriye’deki istikrarsızlık ile Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti gibi gelişmeler karşısında Türkiye’nin stratejik değerini korumasını sağlamıştır. Bu süreçte Türkiye, Bosna-Hersek, Kosova ve Afganistan başta olmak üzere NATO’nun çeşitli operasyonlarına aktif katkı sağlayarak yalnızca güvenlik talep eden değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye ile NATO arasında terörle mücadele, Orta Doğu politikaları ve savunma sanayii gibi alanlarda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Ancak bu farklılıklar, Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik önemini azaltmamış; aksine değişen güvenlik ortamında Türkiye’nin jeopolitik konumunun vazgeçilmezliğini daha görünür hâle getirmiştir.</p>
<p>24 Şubat 2022 tarihinde başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa güvenlik mimarisinde Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yaşanan en önemli kırılmalardan biri olmuştur. Karadeniz yeniden Avrupa güvenliğinin merkezine yerleşirken, Türkiye’nin tarihsel olarak sahip olduğu jeostratejik konum da yeniden ön plana çıkmıştır. Yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’ni Batılı güçlerle güvenlik eksenli iş birliğine yönelten Rusya kaynaklı baskı, farklı uluslararası koşullar altında benzer bir jeopolitik etki üretmiştir.</p>
<p>Savaş sürecinde Türkiye, NATO üyeliğinin gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirirken Rusya ile diplomatik iletişim kanallarını da açık tutmuştur. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uygulanması, tahıl koridoru girişimi ve taraflar arasında yürütülen diplomatik temaslar, Türkiye’nin yalnızca askerî kapasitesiyle değil, diplomatik etkinliğiyle de bölgesel güvenliğe katkı sağlayabildiğini göstermiştir</p>
<p>Bununla birlikte</p>
<p>Savunma sanayii ve Türkiye’nin NATO içindeki rolünde ayrı bir başlık olarak incelenmelidir</p>
<p>Son yirmi yılda Türkiye, NATO içinde sadece askerî personel sağlayan bir ülke olmaktan çıktı; aynı zamanda savunma teknolojisi geliştiren ve ihraç eden bir aktöre dönüştü. Bu durum NATO açısından üç nedenle önemlidir:</p>
<ul>
<li>İttifakın askerî kapasitesine katkı: Türkiye’nin geliştirdiği insansız hava araçları, zırhlı araçlar, mühimmat ve deniz platformları, NATO ülkelerinin de ilgisini çekmektedir.</li>
<li>Lojistik ve üretim kapasitesi: Avrupa’nın savunma üretimini artırmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye, üretim altyapısıyla önemli bir ortak olabilir.</li>
<li>Operasyonel tecrübe: Türkiye’nin terörle mücadele, sınır güvenliği ve farklı coğrafyalardaki operasyonlardan edindiği deneyim, NATO açısından değerli bir bilgi birikimi sunmaktadır.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla, NATO’nun Türkiye’ye yaklaşımını yalnızca coğrafya üzerinden değil, askerî ve teknolojik kapasite üzerinden de değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Ayrıca</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve NATO–Rusya dengesi de ayrı bir başlık olmayı haketmektedir</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’ye Türk Boğazları üzerinde önemli yetkiler tanımaktadır. Özellikle savaş zamanında veya Türkiye’nin kendisini savaş tehdidi altında hissettiği durumlarda, savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine ilişkin hükümler büyük stratejik önem taşır.</p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye’nin Montrö hükümlerini uygulaması, hem Rusya’nın hem de NATO ülkelerinin Karadeniz’e ilave savaş gemisi göndermesini sınırlayan bir denge oluşturdu. Bu nedenle Montrö:</p>
<ul>
<li>Karadeniz’in büyük güç rekabetinin tamamen kontrolden çıkmasını önleyen önemli bir hukukî çerçeve işlevi gördü.</li>
<li>Türkiye’yi sadece Boğazların sahibi değil, aynı zamanda Karadeniz güvenlik dengesinin uygulayıcısı konumuna taşıdı.</li>
<li>NATO açısından Türkiye’nin stratejik önemini bir kez daha görünür hâle getirdi.</li>
</ul>
<p>Bu nedenle Montrö, yalnızca tarihî bir antlaşma değil; günümüzde de Türkiye’nin NATO ve Rusya arasında denge kurabilmesini sağlayan temel araçlardan biridir.</p>
<p>Dolayısıyla Soğuk Savaş sonrası dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin stratejik değerinin belirli bir tehdide değil, bulunduğu coğrafyanın kalıcı jeopolitiğine dayandığını ortaya koymuştur. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi de bu tarihsel sürekliliğin güncel yansımalarının değerlendirileceği önemli platformlardan biri niteliğindedir. Türkiye’nin zirvede dile getireceği öncelikler, yalnızca mevcut krizlere verilen kısa vadeli tepkiler değil; iki yüzyılı aşan güvenlik tecrübesinin günümüz şartlarına uyarlanmış doğal uzantısı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p><strong><em>IV. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi Bağlamında Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri</em></strong></p>
<p>Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca mevcut güvenlik sorunlarının değerlendirileceği bir toplantı değil, aynı zamanda değişen bölgesel güvenlik ortamında ulusal önceliklerin müttefiklerle paylaşılacağı önemli bir platformdur. Türkiye’nin zirvede öne çıkaracağı başlıklar; Karadeniz ve Güney Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Levant ile NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi olmak üzere üç temel eksende değerlendirilebilir.</p>
<p><strong>Karadeniz ve Güney Kafkasya</strong></p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin en hassas bölgelerinden biri hâline gelmiştir. Deniz ulaştırmasının güvenliği, enerji nakil hatlarının korunması ve artan askerî hareketlilik, Türkiye’nin güvenlik algısını doğrudan etkilemektedir. Son dönemde Türk ticaret gemilerine yönelik saldırılar ile Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönüş görevi sırasında Gürcistan’da meydana gelen Türk askerî nakliye uçağı kazası, Karadeniz-Kafkasya hattındaki güvenlik risklerinin Türkiye açısından daha yakından değerlendirilmesine yol açmıştır. Her ne kadar bu olayların nedenleri farklı değerlendirmelere konu olsa da, ortaya çıkan tablo Türkiye’nin bölgeye ilişkin tehdit algısını güçlendirmiştir.</p>
<p>Karadeniz güvenliği, Türkiye açısından Güney Kafkasya’dan ayrı düşünülemez. Ermenistan ile yürütülen normalleşme süreci ve Zengezur Koridoru’nun açılması ihtimali, Türkiye’nin Azerbaycan ve Türk dünyasıyla kara bağlantısını güçlendirecek, enerji ve ulaştırma koridorlarına yeni bir stratejik boyut kazandıracaktır. Bununla birlikte bu gelişme, İran ve Rusya’nın bölgesel dengelerini de etkileme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Türkiye’nin, Karadeniz’in güvenliği kadar Güney Kafkasya’da ulaştırma ve enerji koridorlarının güvenliğine yönelik uluslararası desteği de öncelikli gündem maddeleri arasında değerlendirmesi beklenebilir.</p>
<p><strong>Doğu Akdeniz ve Levant</strong></p>
<p>Türkiye açısından Doğu Akdeniz; enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Kıbrıs meselesinin kesiştiği stratejik bir güvenlik havzasıdır. Ankara, Kıbrıs Türk halkının adanın doğal kaynakları üzerinde eşit haklara sahip olduğu tezini sürdürmekte ve bu haklar gözetilmeden oluşturulacak herhangi bir enerji düzeninin kalıcı istikrar sağlayamayacağını savunmaktadır.</p>
<p>Doğu Akdeniz güvenliği, Gazze ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez. Gazze’de yaşanan insani kriz ile yeniden yapılanma süreci, bölgesel istikrar açısından önem taşırken; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve ülkenin güneyindeki istikrarsızlığın giderilmesi de Türkiye’nin güvenlik öncelikleri arasında yer almaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin, Gazze’nin yeniden imarına yönelik uluslararası çabaların desteklenmesini, insani yardım mekanizmalarının güçlendirilmesini ve Suriye’de bölgesel istikrarı destekleyen ortak politikaların geliştirilmesini gündeme getirmesi muhtemeldir.</p>
<p><strong>NATO’nun Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi</strong></p>
<p>Bölgesel krizlerin yanı sıra hibrit tehditler, siber saldırılar, kritik altyapının korunması ve deniz güvenliği gibi yeni riskler, NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda Türkiye; istihbarat paylaşımının geliştirilmesi, savunma sanayii alanındaki iş birliklerinin artırılması, teknoloji transferinin teşvik edilmesi ve NATO’nun güneydoğu kanadına yönelik planlamaların güçlendirilmesini destekleyebilir.</p>
<p>Irak’taki güvenlik meseleleri büyük ölçüde Türkiye ile Irak arasında yürütülen ikili mekanizmalar çerçevesinde ele alınmaktadır. Yıllardan beri Türkiye Irak konusunu uluslararası arenadan uzak tutmuş ve burada bir hareket serbestiyesi kazanmıştır. Benzer şekilde Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan arasında sürdürülen diyalog süreci dikkate alındığında krizin soğutulması Türkiye’nin lehinedir zira zamanla Türkiye güçlenmekte Yunanistan ittifak arayışlarında tavizler vermektedir. bu iki başlığın zirvenin temel gündem maddeleri arasında yer alması beklenmemektedir.</p>
<p>Sonuç olarak Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde ön plana çıkaracağı başlıklar, yeni kriz alanları oluşturmayı değil; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik kuşağının güçlendirilmesini hedeflemektedir. Bu yaklaşım, yalnızca Türkiye’nin ulusal güvenliğine değil, NATO’nun kolektif savunma kapasitesine de katkı sağlayabilecek bütüncül bir stratejik perspektif sunmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, yalnızca 1952 yılında başlayan bir ittifak ilişkisinin sonucu değildir. Bu konum, II. Mahmut döneminden itibaren şekillenen ve yaklaşık iki yüzyıldır jeopolitiğin yön verdiği güvenlik anlayışının kurumsal devamıdır. Bugün Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, yalnızca NATO’nun güvenliğine katkı sunan bir müttefik değil, aynı zamanda İttifak’ın güneydoğu kanadının güvenliği ve Avrupa-Atlantik istikrarı açısından vazgeçilmez bir stratejik aktördür. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde dile getireceği önceliklerin önemli ölçüde NATO’nun kolektif güvenlik çıkarlarıyla örtüştüğü değerlendirilebilir. Türkiye’nin bu önceliklerine verilecek destek, yalnızca müttefik dayanışmasının bir göstergesi değil, aynı zamanda İttifak’ın değişen güvenlik ortamına uyum sağlama kapasitesini güçlendirecek stratejik bir tercih olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD Sıraya Koydu &#8211; (Ukrayna &#038; Avrupa &#038; Yunanistan)</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abd-siraya-koydu-ukrayna-avrupa-yunanistan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abd-siraya-koydu-ukrayna-avrupa-yunanistan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cevat YEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Sep 2022 07:48:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18458</guid>

					<description><![CDATA[ABD dünyanın tek horozu olma işini kafaya iyice takmış vaziyette. Önce Ukrayna’ya verdiği gaz ve kısmi ve sözde destek ile onun başını yemeye odaklandı. Ardından aynı programın devamı mahiyetinde Avrupa’yı gazladı adamlar gaz sıkıntısı çekmeye başladı. Bu süreçte yaşanan gelişmeler Türkiye’yi ve stratejisini haklı çıkardı. Sadece ABD merkezli bir dış politikanın sonuçları her iki adres için de pahalıya mal oldu, olmaya devam ediyor. Rusya’nın karşısında olmaktan başka bir strateji olmamasının en ilginç bahanesi de NATO. NATO bir silah gücü ortaklığı olarak işlevini kaybedeceği için tedbir almak zorunda kalan ABD derin devleti tüm bu planları yaparken arada kendi başkanına da sürprizler yapabiliyor. Yani başkana rağmen kararlar ya da uygulamalar olabiliyor. Çünkü ABD de en az diğer ülkeler kadar hatta belki de daha fazla bir derin yapıdan mustarip. Başkanların aldıkları birkaç siyasi karar dahi eninde sonunda ABD derin devletinin hesaplarıyla örtüşecek şekle, hüviyete kavuşup sonra yürürlüğe giriyor. Hele bir temsilciler meclisi var ki iktidarın ona muhalif karar alması neredeyse imkânsız. Tramp döneminde daha çok göze batan bu süreçler şimdilerde daha nahif bir hal almış durumda. O da başkanın öncekine göre biraz daha ağır davranan bürokrat yapısından kaynaklanıyor. Şimdi sırada Yunanistan var. Bir yanda adalar, bir yanda deniz mili meselesi bir yanda Kıbrıs. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>ABD dünyanın tek horozu olma işini kafaya iyice takmış vaziyette. Önce Ukrayna’ya verdiği gaz ve kısmi ve sözde destek ile onun başını yemeye odaklandı. Ardından aynı programın devamı mahiyetinde Avrupa’yı gazladı adamlar gaz sıkıntısı çekmeye başladı. Bu süreçte yaşanan gelişmeler Türkiye’yi ve stratejisini haklı çıkardı. Sadece ABD merkezli bir dış politikanın sonuçları her iki adres için de pahalıya mal oldu, olmaya devam ediyor. Rusya’nın karşısında olmaktan başka bir strateji olmamasının en ilginç bahanesi de NATO.</p>



<p>NATO bir silah gücü ortaklığı olarak işlevini kaybedeceği için tedbir almak zorunda kalan ABD derin devleti tüm bu planları yaparken arada kendi başkanına da sürprizler yapabiliyor. Yani başkana rağmen kararlar ya da uygulamalar olabiliyor. Çünkü ABD de en az diğer ülkeler kadar hatta belki de daha fazla bir derin yapıdan mustarip. Başkanların aldıkları birkaç siyasi karar dahi eninde sonunda ABD derin devletinin hesaplarıyla örtüşecek şekle, hüviyete kavuşup sonra yürürlüğe giriyor.</p>



<p>Hele bir temsilciler meclisi var ki iktidarın ona muhalif karar alması neredeyse imkânsız. Tramp döneminde daha çok göze batan bu süreçler şimdilerde daha nahif bir hal almış durumda. O da başkanın öncekine göre biraz daha ağır davranan bürokrat yapısından kaynaklanıyor. Şimdi sırada Yunanistan var.</p>



<p>Bir yanda adalar, bir yanda deniz mili meselesi bir yanda Kıbrıs. Diğer tarafta Akdeniz ve gaz araştırma alanı mavi vatan. İsrail, Mısır ve Yunanistan bu konuda çelme takmaya çalıştı ama başaramadılar ve abilerini çağırdılar. ABD hem Yunanistan’da hem de Suriye’de terör yapılarıyla ortak tatbikatlar yaparak acemi Yunan yöneticilerini gazlayarak adeta kışkırtma yapıyor. Gelinen noktada bu coğrafyada az savaş varmış gibi bir de çift cepheden Türkiye’yi sıkıştırarak netice almayı hedefliyor.</p>



<p>Maalesef Türkiye muhalefeti bunları görmüyor ya da özellikle gözlerden kaçırmak istercesine Çanakkale köprüsünde geçen araç muhalefetiyle iki bin yirmi üç için hazırlık yaparken ABD’ye göz kırpıyor. Sosyalist ve Marksist PKK ve uzantıları ile aynı cenahın başka bir evladı merkez sol ve uç sol partiler bile bu konuda ABD yanlısı bir tutum sergilemekten imtina etmiyor.</p>



<p>Savaş kendi topraklarından binlerce kilometre uzakta olacağı için sadece silah satarak değil güç olan ya da olma yolunda ilerleyen herkesi bir şekilde savaşla zayıf düşürmek isteyen bir ABD’nin tek derdi kendi menfaati. Ve bunu sadece Türkiye devletinin fark ediyor oluşu hem Avrupa için hem de tüm dünya için inanılmaz bir tehlikeyi de barındırıyor.</p>



<p>Ufku dar devlet yöneticilerinin önce kendi ülkelerine zarar verdikleri bu kadar ortadayken sorumsuzlukla siyaset yapan devlet adamları sorun çözmek yerine üretmeye odaklanınca elbette her an bir savaş daha patlak verebilir. Bir gece ansızın gelebiliriz cümlesini tüm dünyaya öğretmek zorunda kalmak pek hoş olmasa da özellikle adaların durumunu yeniden ele almayı gerektirecek bir sürece evirilmesi mümkün olabilir mi bilinmez.&nbsp;</p>



<p>O halde şöyle söyleyelim. </p>



<p>Wait and see…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abd-siraya-koydu-ukrayna-avrupa-yunanistan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>27 Mayıs ve 12 Eylül ABD-NATO Darbeleridir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/27-mayis-ve-12-eylul-abd-nato-darbeleridir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/27-mayis-ve-12-eylul-abd-nato-darbeleridir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet HATUNOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 07:46:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14601</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye&#8217;de yapılan 27 Mayıs 1960&#8217;ta, 12 Eylül 1980 darbeside NATO &#8211; ABD darbesidir. Türkiye Tarım ürünleri üreten bir ülke olmaktan çıkıp sanayi ürünleri üreten bir ülke olma çabası için Demirçelik Fabrikaları kurmaları gerekiyordu. Sanayinin en temeli Demir ve Çelikten geçiyordu. Demirçelik fabrikaları için kredi arayışına giren Menderes Hükümeti NATO Müttefiki Avrupa ve ABD&#8217;den kredi istedi. ABD kredileri çok yüksek faiz ve çok ağır şartları olan krediydi ve bu şartlar yumşatılamadı. ABD kurumlarından alınan şuanki kredi ve fazileri hala geçerlidir yıllık yüzmilyarlarca dolar faiz ödeyen bir ülkeyiz. Merhum Adnan Menderes Rusya&#8217;dan da Demirçelik Fabrikaları için teklif istedi.Rusya&#8217;nın şartları çok iyiydi. Fabrikayı Türk ve Rus Mühendisler kuracak, Türkiye hiç para vermeyecek, Fabrika kurulduktan sonra üretilen ürünlerle fabrika borcu ödenecekti. Rusya ile olan tüm görüşmeler Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu tarafından yapılmış ön anlaşmalar ve teknik şartnameler imzalanmıştı. 3 Haziran 1960&#8217;ta Adnan Menderes Moskova&#8217;da nihayi antlaşmayı imzalayacaktı fakat 27 Mayıs 1960&#8217;ta darbe yapıldı. Aynı durum Mısır&#8217;da olmuştu.Mısır önce ABD&#8217;den kredi istemiş ABD kredi vermeyince Rusya Mısır&#8217;a Fabrikayı kurabileceğini bildirmişti. Merhum Adnan Menderes 3 Haziranda Rusya ile Demirçelik Fabrikalarıyla ilgili anlaşmayı imzalamaya gidecekti ve 3 Hazirandan önce darbe yapılmıştı.Darbe yapanlar NATO&#8217;da görevli Türk subaylarıydı ve bazıları NATO&#8217;nun ABD ve Avrupa karargahlarında görev yapmış kişilerdi.Bunlardan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Türkiye&#8217;de yapılan 27 Mayıs 1960&#8217;ta, 12 Eylül 1980 darbeside NATO &#8211; ABD darbesidir.</p>



<p>Türkiye Tarım ürünleri üreten bir ülke olmaktan çıkıp sanayi ürünleri üreten bir ülke olma çabası için Demirçelik Fabrikaları kurmaları gerekiyordu. Sanayinin en temeli Demir ve Çelikten geçiyordu. Demirçelik fabrikaları için kredi arayışına giren Menderes Hükümeti NATO Müttefiki Avrupa ve ABD&#8217;den kredi istedi. ABD kredileri çok yüksek faiz ve çok ağır şartları olan krediydi ve bu şartlar yumşatılamadı.</p>



<p>ABD kurumlarından alınan şuanki kredi ve fazileri hala geçerlidir yıllık yüzmilyarlarca dolar faiz ödeyen bir ülkeyiz.</p>



<p>Merhum Adnan Menderes Rusya&#8217;dan da Demirçelik Fabrikaları için teklif istedi.<br>Rusya&#8217;nın şartları çok iyiydi. Fabrikayı Türk ve Rus Mühendisler kuracak, Türkiye hiç para vermeyecek, Fabrika kurulduktan sonra üretilen ürünlerle fabrika borcu ödenecekti. Rusya ile olan tüm görüşmeler Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu tarafından yapılmış ön anlaşmalar ve teknik şartnameler imzalanmıştı. 3 Haziran 1960&#8217;ta Adnan Menderes Moskova&#8217;da nihayi antlaşmayı imzalayacaktı fakat 27 Mayıs 1960&#8217;ta darbe yapıldı.</p>



<p>Aynı durum Mısır&#8217;da olmuştu.<br>Mısır önce ABD&#8217;den kredi istemiş ABD kredi vermeyince Rusya Mısır&#8217;a Fabrikayı kurabileceğini bildirmişti.</p>



<p>Merhum Adnan Menderes 3 Haziranda Rusya ile Demirçelik Fabrikalarıyla ilgili anlaşmayı imzalamaya gidecekti ve 3 Hazirandan önce darbe yapılmıştı.<br>Darbe yapanlar NATO&#8217;da görevli Türk subaylarıydı ve bazıları NATO&#8217;nun ABD ve Avrupa karargahlarında görev yapmış kişilerdi.<br>Bunlardan biride Albay Alparslan Türkeş&#8217;ti.<br>NATO ve ABD, Türkiye&#8217;nin Rusya&#8217;ya yaklaşmasını ve iş yapmasını darbe sebebi saymıştı.<br>Menderes Hükümetine yöneltilen suçlar ise birer tiyatroydu.<br>Asıl sebep Rusya ile olan ilişkilerdi.</p>



<p>1980 darbeside ABD &#8211; NATO darbesidir.<br>Yunanistan Kıbrıs meselesinde kendisine yardım etmeyen NATO&#8217;nun askeri kanadından çıkmış ve Rusya&#8217;ya yaklaşmış, Rusya&#8217;dan silahlar almaya başlamıştı.<br>NATO ülkeleri Yunanistan&#8217;ı NATO&#8217;ya tekrar girmeye ikna etmiş ama Türkiye&#8217;yi ikna edememişti.<br>NATO kurallarına göre bir ülkenin NATO&#8217;ya girebilmesi için üye tüm ülkelerin kabul oyu vermesi gerekmekteydi.<br>Oysa Türkiye&#8217;deki Demirel Hükümeti Yunanistan&#8217;ın NATO&#8217;ya girmesine onay vermiyor ve NATO ülkeleri Demirel&#8217;li ikna edemiyorlardı.</p>



<p>NATO üyesi ülkeler Yunanistan&#8217;ın Rusya&#8217;ya yanaşmasını asla kabul edemiyorlardı.<br>Plan yapıldı.<br>Kenan Evren ikna edildi ve 12 Eylül 1980 darbesi yapıldı.<br>Darbe sırasında NATO kuvvetleri Ege, Marmara ve Akdeniz&#8217;de konuşlandırılmıştı.<br>Yani Kenan Evren başarısız olursa NATO darbecilere destek verecekti.</p>



<p>Darbe gerçekleşip toplumda darbeyi kabullenince ilk iş NATO toplantısı yapıldı ve Yunanistan NATO&#8217;ya tekrar girdi.<br>1948&#8217;de kurulan fakat Türkiye&#8217;nin elçi atamadığı İsrail&#8217;de elçi atanacaktı.<br>Türkiye&#8217;de gazeteler Yunanistan&#8217;ın NATO&#8217;ya girişini NATO&#8217;ya girdikten sonra yaptılar. Kıbrıs&#8217;ta savaştığımız Yunanistan la bir darbe ile tekrar müttefik olmuştuk.<br>Yunanistan&#8217;ın NATO&#8217;ya girişini Türkiye adına kabul oyu veren Kenan Evren&#8217;nin görevlendirdiği Dışişleri Bakanı idi.<br>Her şey bir oldu bittiye getirilmiş Yunanistan Rusya&#8217;dan kopartılmış, İsrail ile Türkiye&#8217;nin ticari ilişkileri başlatılmıştı.</p>



<p>NATO bizi Rusya&#8217;ya karşı Avrupa&#8217;nın sınır karakolu olarak görmeye devam ediyor.<br>Ne zaman Jandarmalık görevini aksatan bir hükümet başa geçerse onu anında NATO subayları ile indiriyorlar..</p>



<p>Türkiye&#8217;deki bir çok darbe NATO planı ve gözetiminde yapılmaktadır.<br>NATO planı olmayan darbeler ise iç siyaset için yapılan darbelerdir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/27-mayis-ve-12-eylul-abd-nato-darbeleridir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meğer NATO Türkçe bilmiyormuş!..</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/meger-nato-turkce-bilmiyormus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/meger-nato-turkce-bilmiyormus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 07:56:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13443</guid>

					<description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan “NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi”ni o kadar çok zikretti ki; hepimiz ezberledik. Ki 5. Madde kısaca, “NATO ülkelerinden herhangi birine yapılan silahlı saldırı bütün üyelere yapılmış gibi değerlendirilir ve BM 51. Madde’ye dayanılarak, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere her türlü imkan seferber edilerek, saldırıya uğrayan üyeye yardımcı olunur” diyor. Türkiye özellikle 2011’den bu yana uluslararası terör ittifakları ile mücadele etmektedir. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de bu gerçeği, &#8220;Hiçbir NATO ülkesi Türkiye kadar terör saldırısı yaşamadı&#8217; ifadesiyle teyit getirmiştir. Ama gel gör ki NATO, en kritik sınır bekçisi olan Türkiye için 5. Maddeyi çalıştırmaya asla yanaşmamıştır. Üstelik problem Türkiye’yi tehdit boyutlarını çoktan aşmış, bütün Avrupa’nın huzur ve sosyal düzenini hatta güvenliğini çok yakından ilgilendirir hale gelmiştir. Ama değerli NATO üyeleri, Türkiye’ye karşı her türlü kozu kullanarak, “Sen bu tehdit ve tehlikelere bizim adımıza “baraj” ol, ne yaparsan yap ama bize yansıtma” tavrını devam ettirmiştir. Biz de NATO’nun; Kılıçdaroğlu gibi, “Ortadoğu bataklığına girersek çıkamayız” diye düşündüğü için gelmediğini zannediyorduk. Fakat üç gün önce Trump, Ortadoğu’da bütün yükün(!) Amerika’nın omuzlarında olduğunu ve bunun adil(!) olmadığını ileri sürerek,  &#8220;NATO Ortadoğu&#8217;da daha fazla devreye girmeli” dedi. Her ne kadar NATO’yu, “mekan” olarak aynı yere çağırmış oluyor isek de, Trump’ın çağrısı, Türkiye’nin tam zıddı bir anlam taşımaktadır. Çünkü Türkiye NATO’yu, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan “<b>NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi</b>”ni o kadar çok zikretti ki; hepimiz ezberledik. Ki 5. Madde kısaca, <b>“NATO ülkelerinden herhangi birine yapılan silahlı saldırı bütün üyelere yapılmış gibi değerlendirilir ve BM 51. Madde’ye dayanılarak, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere her türlü imkan seferber edilerek, saldırıya uğrayan üyeye yardımcı olunur”</b> diyor.</p>
<p>Türkiye özellikle 2011’den bu yana uluslararası terör ittifakları ile mücadele etmektedir. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de <strong>bu gerçeği, </strong>&#8220;Hiçbir NATO ülkesi Türkiye kadar terör saldırısı yaşamadı&#8217; ifadesiyle teyit getirmiştir.</p>
<p><strong>Ama gel gör ki NATO, en kritik sınır bekçisi olan Türkiye için 5. Maddeyi çalıştırmaya asla yanaşmamıştır. Üstelik problem Türkiye’yi tehdit boyutlarını çoktan aşmış, bütün Avrupa’nın huzur ve sosyal düzenini hatta güvenliğini çok yakından ilgilendirir hale gelmiştir. Ama değerli NATO üyeleri, Türkiye’ye karşı her türlü kozu kullanarak, “Sen bu tehdit ve tehlikelere bizim adımıza “baraj” ol, ne yaparsan yap ama bize yansıtma” tavrını devam ettirmiştir.</strong></p>
<p><strong>Biz de NATO’nun; Kılıçdaroğlu gibi, “Ortadoğu bataklığına girersek çıkamayız” diye düşündüğü için gelmediğini zannediyorduk.</strong></p>
<p><strong>Fakat üç gün önce Trump, Ortadoğu’da bütün yükün(!) Amerika’nın omuzlarında olduğunu ve bunun adil(!) olmadığını ileri sürerek, </strong></p>
<p>&#8220;NATO Ortadoğu&#8217;da daha fazla devreye girmeli” dedi.</p>
<p>Her ne kadar NATO’yu, “mekan” olarak aynı yere çağırmış oluyor isek de, Trump’ın çağrısı, Türkiye’nin tam zıddı bir anlam taşımaktadır.</p>
<p>Çünkü Türkiye NATO’yu, terör unsurları bertaraf edilerek huzur ve güven ortamının sağlanması için davet etmişti. Oysa Trump’ın “Biz yorulduk, NATO devam etsin” sözü kısaca, <b>“YPG, NATO şemsiyesi altına girsin”</b> demektir. Yani kısaca, “Çekiç Güç ve 36. Paralel”in bu sefer de “Özerk PYD Bölgesi”nin kurulması için hortlaması demektir. İsterseniz, Trump’ın en başta teklif ettiği “PKK için Güvenli Bölge”nin NATO marifetiyle tesisi olarak da anlayabilirsiniz.</p>
<p>Ne gariptir ki, senelerdir bizim feryadımızı duymayan NATO, Trump’ın bu <b>“NATO, NATO üyesine karşı harekete geçsin”</b> çağrısını anında duydu ve “Başüstüne” dedi.</p>
<p>Abartmıyorum… NATO bu tekmilini “Trump ve Stoltenberg, NATO&#8217;nun Ortadoğu’da terörle mücadeleye(!) daha fazla katkı sağlayabileceği konusunda anlaştı!” şeklinde “resmen” de duyurdu.</p>
<p>Hatta doğacak çocuğun adını bile hazırladılar: NATO-ME… Siz buna, “NATO-İsrail” de diyebilirsiniz.</p>
<p>Demek ki, ya NATO bize çok “uzak” olduğu için sesimizi ulaştıramadık, ya da, “Türkçe” bilmedikleri için kendimizi anlatamadık!</p>
<p>Nuh Albayrak/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/meger-nato-turkce-bilmiyormus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>NATO’ya ömür biçmek Macron’a mı kaldı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/natoya-omur-bicmek-macrona-mi-kaldi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/natoya-omur-bicmek-macrona-mi-kaldi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 07:51:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emmanuel Macron]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13191</guid>

					<description><![CDATA[Macron zaman zaman şımarık bir veliaht gibi davranıyor. Bazen de Parizyen kibri ile boyundan büyük laflar ediyor. Giderek aşırı sağa teslim olan ülke politikaları döneminde Avrupa Birliği’ni yaşatmak misyonu var bir de Macron’un. Le Pen’e karşı onu bulup buluşturan küreselciler giderek irtifa kaybederken, kıtadaki tek aklı başında siyasetçi diye bakılan Merkel de jübile yapmaya hazırlanıyorken, NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti diye racon kesmek Macron’a düştü. Dün Londra’da gerçekleşen zirvede pek beyin ölümü emaresi yoktu fakat. Macron da zaten “Aslında NATO’yu daha nasıl güçlendirebiliriz, onun için şey etmiştim” diye tevil etti sözünü. Türkiye’nin ne kadar büyük ve önemli bir ülke olduğunu eklemeyi de ihmal etmedi. Bu arada Trump da bizim yerimize kendisine bir “beyin ölümü” şakası yaptı ki, o elinde bir tespih eksik oturuşu bile Macron’un çizilen façasını düzeltmeye yetmedi. Kim bilir onun da NATO’dan muradı sömürgelerindeki askeri güçlerinin Fransa’ya maliyetini NATO’ya yüklemek. Nasıl mı yapacak? Afrika’da terör eylemi yapmaktan kolay ne var? Türkiye’nin mücadele ettiği PKK-YPG’yi terör örgütü olarak görmeyip, terörün kapsamını kendi çıkarına göre çekiştirirken yaşanacak birkaç saldırı NATO’yu teyakkuza geçirebilir. Esed için kılı kıpırdamayanların Kaddafi’yi nasıl vahşice öldürdüğünü biliyoruz. *** Londra’daki zirvenin öncesinde Türkiye’nin Baltık ülkeleriyle ilgili planı veto etmesi, örgütün amacının ne olduğu konusunda Fransa başta olmak üzere &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Macron zaman zaman şımarık bir veliaht gibi davranıyor. Bazen de Parizyen kibri ile boyundan büyük laflar ediyor. Giderek aşırı sağa teslim olan ülke politikaları döneminde Avrupa Birliği’ni yaşatmak misyonu var bir de Macron’un. Le Pen’e karşı onu bulup buluşturan küreselciler giderek irtifa kaybederken, kıtadaki tek aklı başında siyasetçi diye bakılan Merkel de jübile yapmaya hazırlanıyorken, NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti diye racon kesmek Macron’a düştü.</p>
<p>Dün Londra’da gerçekleşen zirvede pek beyin ölümü emaresi yoktu fakat. Macron da zaten “Aslında NATO’yu daha nasıl güçlendirebiliriz, onun için şey etmiştim” diye tevil etti sözünü. Türkiye’nin ne kadar büyük ve önemli bir ülke olduğunu eklemeyi de ihmal etmedi. Bu arada Trump da bizim yerimize kendisine bir “beyin ölümü” şakası yaptı ki, o elinde bir tespih eksik oturuşu bile Macron’un çizilen façasını düzeltmeye yetmedi.</p>
<p>Kim bilir onun da NATO’dan muradı sömürgelerindeki askeri güçlerinin Fransa’ya maliyetini NATO’ya yüklemek. Nasıl mı yapacak? Afrika’da terör eylemi yapmaktan kolay ne var? Türkiye’nin mücadele ettiği PKK-YPG’yi terör örgütü olarak görmeyip, terörün kapsamını kendi çıkarına göre çekiştirirken yaşanacak birkaç saldırı NATO’yu teyakkuza geçirebilir. Esed için kılı kıpırdamayanların Kaddafi’yi nasıl vahşice öldürdüğünü biliyoruz.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Londra’daki zirvenin öncesinde Türkiye’nin Baltık ülkeleriyle ilgili planı veto etmesi, örgütün amacının ne olduğu konusunda Fransa başta olmak üzere NATO üyesi diğer ülkelere de adam akıllı bir hatırlatma oldu. Macron’un beyin ölümü lafını ederken Türkiye’nin Barış Pınarı Operasyonu’na atıf yapması ise asıl karın ağrısının tabii ki Türkiye ile ilgili olduğunu gösteriyordu.</p>
<p>Avrupa başkentlerinin Kandil’den bir farkı kalmamışken Fransa’nın ya da Almanya’nın YPG’ye koruma kalkanı olması şaşırtıcı değil. Daha Sarı Yeleklileri kontrol edememiş olan Macron’un, Barış Pınarı’na itirazı, Fransa’nın PKK’yı yıllardır himaye ediyor oluşu ile değil sadece, düpedüz hasetle de alakalı. Gözlerinin önünde Türkiye 2013’ten bu yana başına örülmeye çalışına tüm çorapları itinayla çıkartmayı ve örenin başına geçirmeyi başardı.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahipken, savunma harcamalarına bütçeden ayrılan pay konusunda NATO kriterlerine uyan tek ülkeyken, 2013’ten bu yana da sınırlarımızdan saldırılara maruz kalıyorken “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demeye birinin hakkı varsa o da Türkiye’dir. Zira Türkiye’nin gerçek anlamda ihtiyacı olduğu bir zaman diliminde Almanya güney sınırımızdan Partiotlarını çekmiştir. Yine bu zaman zarfında Türkiye’nin tüm ısrar ve haklı gerekçelerine rağmen ABD Türkiye’ye Partiot satmaya yanaşmamıştır. Dolayısıyla NATO, Türkiye’yi bölgesindeki meydan okumalara karşı güvensiz bırakmıştır. Üstelik NATO ülkelerinden hiçbiri Türkiye gibi sıcak çatışma bölgelerinin ortasında değildir.</p>
<p>Halihazırdaki terör tehditlerinin hiçbiri olmasa dahi Türkiye bölgesindeki olağanüstü koşullar gerekçesiyle de güvenlik ihtiyacı en yüksek olan ülkedir. Kapı komşusu olan ülkelerin büyük bir kısmı çatışma alanıdır. Devlet vasfını yitirmiş ülkelerle çevrili bir haldeyiz.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>15 Temmuz darbe girişiminin ardında NATO’da görevli FETÖ’cü askerleri Avrupa’nın iade etmediğini, hatta onlara vatandaşlık verdiğini de hatırlatalım bu vesileyle.</p>
<p>Türkiye tıpkı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde olduğu gibi NATO konusunda da gerçekleri söyleyen tek ülkedir.</p>
<p>Halime Kökçe/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/natoya-omur-bicmek-macrona-mi-kaldi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayar veren Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ayar-veren-turkiye/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ayar-veren-turkiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 07:48:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13187</guid>

					<description><![CDATA[Bir ev düşünün, dışarıdan taşlanıyor. Bu kadarla kalmıyor, evin çevresini saranlar, içeridekilere galiz küfürler savuruyor. Aile fertlerinden biri de cama çıkmış, elleri patlayıncaya kadar onları alkışlıyor. Zor bir durum tabii ki!.. Evi taşlayanlar, belli ki içinde yaşayanlara karşı kin ve nefretle dolu. Onlara gereken cevap verilir, gerekli tedbirler alınır. Peki evin içinden yükselen alkışa ne demeli? O ailenin bir ferdi, atsan atılmaz, satsan satılmaz. Türkiye’nin durumu da işte buna benziyor! Bir yandan dışarıdan gelen saldırılarla uğraşıyoruz, diğer taraftan içeriden vuruluyoruz. *** Biz savunma sanayimizi güçlendiriyoruz. Silah üretiminde yerlilik oranını yüzde 70’lere kadar çıkarıyoruz. “Olmaz” denilenleri olduruyoruz. Dışarıdaki silah üreticilerinin planlarını bozup uykularını kaçırıyoruz. Sakarya’daki bakım tesisini tank üretecek bir fabrikaya çeviriyoruz. Olayı çarpıtıp “Tank-Palet İhaneti” diye broşürler hazırlayarak karşımıza çıkıyorlar. Suriye’de başımıza çorap örmeye çalışanların oyunlarını bozuyoruz. “Ne işimiz var bizim orada” diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar. Bu millet 15 Temmuz’da canını dişine takıp kendisini esir almaya çalışan hain bir darbe girişimini bastırıyor. “Kontrollü darbe” diye şehit ve gazilerimizin ortaya koyduğu destanı itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Un ve unlu mamuller ihracatında dünya birincisiyiz. Bunlar, dolamışlar dillerine “Ama saman ithal ediyoruz” diye gerçekleri çarpıtıyorlar. “Karşıyız karşı, her şeye karşı” düsturundan yola çıkıp köprüler, havalimanları, kanallar, enerji yatırımları, şehir hastaneleri gibi her türlü yatırımla kavga halindeler. Eviriyorlar, çeviriyorlar, çarpıtıyorlar, atılan bütün adımları karalamaya çalışıyorlar. Ellerinde bir takoz, dönen tekeri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ev düşünün, dışarıdan taşlanıyor. Bu kadarla kalmıyor, evin çevresini saranlar, içeridekilere galiz küfürler savuruyor. Aile fertlerinden biri de cama çıkmış, elleri patlayıncaya kadar onları alkışlıyor.</p>
<p>Zor bir durum tabii ki!..</p>
<p>Evi taşlayanlar, belli ki içinde yaşayanlara karşı kin ve nefretle dolu. Onlara gereken cevap verilir, gerekli tedbirler alınır. Peki evin içinden yükselen alkışa ne demeli? O ailenin bir ferdi, atsan atılmaz, satsan satılmaz.</p>
<p><strong>Türkiye</strong>’nin durumu da işte buna benziyor!</p>
<p>Bir yandan dışarıdan gelen saldırılarla uğraşıyoruz, diğer taraftan içeriden vuruluyoruz.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Biz savunma sanayimizi güçlendiriyoruz. Silah üretiminde yerlilik oranını <strong>yüzde 70</strong>’lere kadar çıkarıyoruz. <strong>“Olmaz”</strong> denilenleri olduruyoruz. Dışarıdaki silah üreticilerinin planlarını bozup uykularını kaçırıyoruz. <strong>Sakarya</strong>’daki bakım tesisini tank üretecek bir fabrikaya çeviriyoruz.</p>
<p>Olayı çarpıtıp <strong>“Tank-Palet İhaneti”</strong> diye broşürler hazırlayarak karşımıza çıkıyorlar.</p>
<p><strong>Suriye</strong>’de başımıza çorap örmeye çalışanların oyunlarını bozuyoruz. <strong>“Ne işimiz var bizim orada”</strong> diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar.</p>
<p>Bu millet <strong>15 Temmuz</strong>’da canını dişine takıp kendisini esir almaya çalışan hain bir darbe girişimini bastırıyor. <strong>“Kontrollü darbe”</strong> diye şehit ve gazilerimizin ortaya koyduğu destanı itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Un ve unlu mamuller ihracatında dünya birincisiyiz. Bunlar, dolamışlar dillerine <strong>“Ama saman ithal ediyoruz”</strong> diye gerçekleri çarpıtıyorlar.</p>
<p><strong>“Karşıyız karşı, her şeye karşı”</strong> düsturundan yola çıkıp köprüler, havalimanları, kanallar, enerji yatırımları, şehir hastaneleri gibi her türlü yatırımla kavga halindeler.</p>
<p>Eviriyorlar, çeviriyorlar, çarpıtıyorlar, atılan bütün adımları karalamaya çalışıyorlar. Ellerinde bir takoz, dönen tekeri durdurmak için çırpınıyorlar.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>Başkan Erdoğan, İngilter</strong>e’de <strong>NATO Liderler Zirvesi</strong>’ne katılıyor. <strong>Trump, Jhonson</strong>, <strong>Merkel</strong> ve <strong>Macron</strong> gibi çok önemli liderlerle bir araya geliyor. <strong>NATO</strong>’daki çarpıklığı ortaya koyup ayar vermeye çalışıyor. <strong>“Bu böyle gitmez, gidemez”</strong> deyip, haksızlıklar ortadan kalkmadığı takdirde <strong>Türkiye</strong>’nin <strong>NATO</strong>’nun çalışmalarını bloke edeceğini söylüyor.</p>
<p><strong>“Elin gavuru”</strong> denilen <strong>Trump</strong> bile <strong>Türkiye</strong>’ye destek veriyor; <strong>Avrupalılara</strong> kendilerine çeki düzen vermeleri gerektiği uyarısında bulunuyor. Dünya, <strong>Türkiye</strong>’nin <strong>NATO</strong>’yu kilitleme operasyonuna giriştiğini konuşuyor.</p>
<p>Peki biz ne yapıyoruz?..</p>
<p><strong>THY</strong>’deki <strong>“içki kısıtlamasını”</strong> tartışıyoruz. Kısa uçuşlarda <strong>“rakı, cin ve votka servisi tamamen kaldırıldı”</strong> diye hayıflananlar, görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar bütün bu olup biteni.</p>
<p>İşte bu kafalar en büyük sıkıntımız bizim!</p>
<p>Dünya dengeleri değişiyor, küresel nizam yeniden şekilleniyor, <strong>Türkiye</strong> önemli bir aktör olarak ortaya çıkıyor. Bunlar rakı, cin ve samanla uğraşıyorlar. Ülkelerine katkıda bulunmak için neler yapılması gerektiğini düşünmek yerine, masa başında yalan ve iftira üretmekle meşguller.</p>
<p>Vallahi <strong>Trump</strong> bunlardan çok daha vicdanlı. Billahi <strong>Merkel </strong>gibi zaman zaman <strong>Türkiye</strong>’ye şaşı bakanlar bile olan biteni çok daha iyi görüyor.</p>
<p>Bunlar kör ve sağır gibiler!</p>
<p>Emin Pazarcı/Akşam</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ayar-veren-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>En kritik NATO zirvesi&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/en-kritik-nato-zirvesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/en-kritik-nato-zirvesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Dec 2019 08:19:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Genç]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13173</guid>

					<description><![CDATA[Özellikle de bizim için… Türkiye ve Libya’nın anlaşarak ilan ettikleri MEB var. Anlaşmayla, Türkiye ile Libya arasına petrol ve doğalgaz çalışmalarında ‘deniz yetki alanı şeridi’ çekildi. Yani Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB’inin batı sınırları belirlendi. Ve Akdeniz’de dengeler değişti. Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arayan ve Türkiye’nin varlığından rahatsız olan NATO üyesi ülkeler var. Terör örgütleri PKK/YPG’ye karşı mücadele eden Türkiye’ye destek vermiyor NATO… Bırakın desteği, teröristlerle işbirliği yapıyor “müttefiklerimiz”!.. Türkiye kendi güvenliği (dolayısıyla NATO kurallarına göre NATO’nun güvenliği) için PKK/YPG’nin NATO tarafından terör örgütü olarak tanımlanmasını istiyor. Bu sebeple NATO’nun Baltık ülkelerine yönelik savunma planını da Türkiye’nin bloke ettiği biliyoruz. Yani, “Sen benim güvenliğim için teröriste terörist muamelesi yap, ben de Baltık’ın güvenliği için elimden geleni yapayım” teklifi var… F-35 var.., S-400 var… Türkiye, Almanya, Fransa ve İngiltere liderlerinin katılımıyla gerçekleşecek 4’lü Suriye Zirvesi var… Hasılıkelam müzakere edilecek tartışılacak çok kritik mevzular var… Bi’de Macron’un beyni var… (O da tartışılır!..) Bu kritik NATO zirvesi Türkiye için hayırlı sonuçlarla vesile olur inşallah… DENİZ ZEYREK NE YAPMAK İSTEMEKTEDİR?.. Biliyorum gereksiz, “basit” bir mevzu. Günlerdir o yemek konuşuluyor. Ne yediler, ne içtiler, iyi mi yediler, bayağı mı yediler.., falan filan. Videoyu ilk gördüğümde İmamoğlu için; “Antrikot sevmez, musakka yemiştir o” dedim… Meğer kaz yemiş!.. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle de bizim için…</p>
<p>Türkiye ve Libya’nın anlaşarak ilan ettikleri MEB var. Anlaşmayla, Türkiye ile Libya arasına petrol ve doğalgaz çalışmalarında ‘deniz yetki alanı şeridi’ çekildi. Yani Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB’inin batı sınırları belirlendi.</p>
<p>Ve Akdeniz’de dengeler değişti. Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arayan ve Türkiye’nin varlığından rahatsız olan NATO üyesi ülkeler var.</p>
<p>Terör örgütleri PKK/YPG’ye karşı mücadele eden Türkiye’ye destek vermiyor NATO… Bırakın desteği, teröristlerle işbirliği yapıyor “müttefiklerimiz”!..</p>
<p>Türkiye kendi güvenliği (dolayısıyla NATO kurallarına göre NATO’nun güvenliği) için PKK/YPG’nin NATO tarafından terör örgütü olarak tanımlanmasını istiyor.</p>
<p>Bu sebeple NATO’nun Baltık ülkelerine yönelik savunma planını da Türkiye’nin bloke ettiği biliyoruz. Yani, “Sen benim güvenliğim için teröriste terörist muamelesi yap, ben de Baltık’ın güvenliği için elimden geleni yapayım” teklifi var…</p>
<p>F-35 var.., S-400 var…</p>
<p>Türkiye, Almanya, Fransa ve İngiltere liderlerinin katılımıyla gerçekleşecek 4’lü Suriye Zirvesi var…</p>
<p>Hasılıkelam müzakere edilecek tartışılacak çok kritik mevzular var…</p>
<p>Bi’de Macron’un beyni var… (O da tartışılır!..)</p>
<p>Bu kritik NATO zirvesi Türkiye için hayırlı sonuçlarla vesile olur inşallah…</p>
<p><strong>DENİZ ZEYREK NE YAPMAK İSTEMEKTEDİR?..</strong></p>
<p>Biliyorum gereksiz, “basit” bir mevzu. Günlerdir o yemek konuşuluyor.</p>
<p>Ne yediler, ne içtiler, iyi mi yediler, bayağı mı yediler.., falan filan.</p>
<p>Videoyu ilk gördüğümde İmamoğlu için; “Antrikot sevmez, musakka yemiştir o” dedim…</p>
<p>Meğer kaz yemiş!..</p>
<p>Sosyal medyada paylaşıldı. O şarap içmiş, Canan bilmem ne içmiş mavrası yürüdü gitti. (Görüntülere bakarsan gayet doğal.)</p>
<p>Hani gazeteci adaylarına öğretirler ya; “Köpeğin insanı ısırması değil, insanın köpeği ısırması haberdir” diye.</p>
<p>CHP’linin şarap, rakı..vs, içmesi haber değildir ki. CHP’linin zemzem içmesi, “Yasin-i Şerif” okuması falan haber değeri taşır. Neye şaşırdınız anlamadım…</p>
<p>Deniz Zeyrek ne yapmak istemiştir, hele onu hiç anlamadım.</p>
<p>Zeyrek durumu izah ediyor;</p>
<p>“İmamoğlu ve Kaftancıoğlu şarap değil, su ve soda içtiler. Şarabı Tunç Soyer İzmir’den getirdi. Kazlar Kars’tan bizim köyden geldi.“</p>
<p>Ne diyim?.. Kaftancıoğlu da “domuz” getireydi tam olurdu?!..</p>
<p>Tamam da bize ne?..</p>
<p>Ve dahi sen parti sözcüsü müsün, sana ne?..</p>
<p>“Hayır, hayır içmediler” diye niye yırtınıyorsun ki?!</p>
<p>Hikmet Genç/Akşam</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/en-kritik-nato-zirvesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>NATO, Türkiye’yi İttifaktan Çekilmeye Zorluyor!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nato-turkiyeyi-ittifaktan-cekilmeye-zorluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/nato-turkiyeyi-ittifaktan-cekilmeye-zorluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:30:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12930</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından çok zararının olduğunu gösteriyor. NATO, soğuk savaş döneminde, komünizm tehlikesine karşı korunmak amacıyla kurulan askeri bir güvenlik paktıydı. Bu işlevi, soğuk savaş dönemi sona erene kadar devam etti. 1989 yılında komünizmin çökmesiyle, iki kutuplu dünyanın yerini tek kutuplu bir dünya aldı. Amerika, komünizmin çekmesini takip eden ilk askeri tatbikatta, düşman kuvvetleri, (komünizmi) temsil eden kırmızının yerine (İslam’ı temsil eden) yeşili koymak suretiyle, yeni dönemin paradigmasını bu şekilde belirlemiş oldu. Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, bu dönemin politikaları da, yapıları da değişmeye başladı. Son yıllarda, Türkiye ile NATO arasında yaşanan gerilimi ve sorunları anlayabilmek için, NATO’nun kuruluş amacını, ittifakın hukuki durumunu, komünizm tehdidinin sona ermesiyle NATO’nun yeniden yapılanma sürecini, Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesinden sonra Türkiye’ye yönelik tutumunu birlikte değerlendirmek gerekiyor. NATO’nun Kuruluşu İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, (ABD’nin ve Rusya’nın başını çektiği) iki kutuplu bir dünya kuruldu. Bu konsepte uygun olarak iki güvenlik paktı kuruldu. Bunlardan ilki, 1949 yılında Amerika’nın öncülüğünde 12 ülkenin kurduğu NATO, diğeri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından </strong><strong>çok zararının olduğunu gösteriyor.</strong></p>
<p class="p1">NATO, soğuk savaş döneminde, komünizm tehlikesine karşı korunmak amacıyla kurulan askeri bir güvenlik paktıydı. Bu işlevi, soğuk savaş dönemi sona erene kadar devam etti.</p>
<p class="p1">1989 yılında komünizmin çökmesiyle, iki kutuplu dünyanın yerini <b>tek kutuplu</b> bir dünya aldı. Amerika, komünizmin çekmesini takip eden ilk askeri tatbikatta, düşman kuvvetleri, (komünizmi) temsil eden kırmızının yerine (İslam’ı temsil eden) yeşili koymak suretiyle, yeni dönemin paradigmasını bu şekilde belirlemiş oldu.</p>
<p class="p1">Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, bu dönemin politikaları da, yapıları da değişmeye başladı. Son yıllarda, Türkiye ile NATO arasında yaşanan gerilimi ve sorunları anlayabilmek için, NATO’nun kuruluş amacını, ittifakın hukuki durumunu, komünizm tehdidinin sona ermesiyle NATO’nun yeniden yapılanma sürecini, Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesinden sonra Türkiye’ye yönelik tutumunu birlikte değerlendirmek gerekiyor.</p>
<p class="p1"><b>NATO’nun Kuruluşu</b></p>
<p class="p1">İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, (ABD’nin ve Rusya’nın başını çektiği) iki kutuplu bir dünya kuruldu. Bu konsepte uygun olarak iki güvenlik paktı kuruldu. Bunlardan ilki, 1949 yılında Amerika’nın öncülüğünde 12 ülkenin kurduğu NATO, diğeri 1955 yılında Rusya’nın öncülüğünde Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk ve Doğu Almanya tarafından kurulan Varşova Paktı’dır. Soğuk savaş döneminde, dünya iki blok arasında paylaşıldı.</p>
<p class="p1">17 Mart 1948 tarihinde Brüksel Antlaşması’nı imzalayan beş devlet (Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg) ile ABD, Danimarka, İtalya, İzlanda, Kanada, Norveç ve Portekiz, 4 Nisan 1949 Washington Milletler Cemiyeti’nde bir araya gelerek, Kuzey Atlantik Anlaşması’nı imzaladı. Böylece<span class="s1"> NATO (</span>North Atlantic Treaty Organization) kurulmuş oldu. Antlaşmanın en önemli maddesi, “<b>taraflardan birine yapılan saldırının herkese yapılmış olarak kabul edileceğini</b>” belirten 5.maddedir. Bu madde çimento işlevi görmüş, NATO üyelerini bir arada tutmayı başarmıştır.</p>
<p class="p1">NATO sözleşmesinin 4. maddesinde, “Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır” hükmü yer almaktadır.</p>
<p class="p1">NATO’nun üye sayısı, 18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın, 9 Mayıs 1955’te Batı Almanya’nın, 30 Mayıs 1982’de İspanya’nın katılmasıyla on altıya çıktı. Yunanistan, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından NATO’nun askeri kanadından çekildi. Ancak Türkiye’deki 12 Eylül yönetiminin onayıyla 1980 yılında bu kanada geri döndü. Fransa da, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekildi, 2009 yılında geri döndü. NATO, kurulduğu tarihten 1989 yılına kadar, kuruluş amacına uygun (meşru ve meşru olmayan) faaliyetlerde bulundu.</p>
<p class="p1">Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da imzalanan Kuvvetlerin Statüsüne Dair Sözleşme’de, “Türkiye’nin emniyetine yönelik suçlarda Türkiye’nin Yargı yetkisini haiz olduğu” belirtildi. NATO üyeleri içinde ABD’den sonra en büyük askeri güce sahip olan Türkiye, NATO’nun en önemli aktörlerinden biri oldu. İncirlik üssü başta olmak üzere NATO’nun Türkiye’de kullandığı yirmi civarında askeri üs bulunuyor. Bu üsler, Afganistan, Balkanlar, Suriye ve Libya’daki operasyonlarda etkin olarak kullanıldı Son yıllarda, Suriye ve Irak’taki IŞİD/DEAŞ mevzilerinin bombalanmasında da ana üs olarak kullanıldı.</p>
<p class="p2"><b>Soğuk Savaş Döneminin<br />
Sona Ermesi</b></p>
<p class="p1">1989 yılında Rusya dağılınca, Varşova Paktı da kendiliğinden dağıldı, Dünyada yeni bir dönem başladı. Komünizm tehlikesine karşı kurulan NATO’nun kendisini tasfiye etmesi beklenirken, mevcut yapının değişen şartlara <b>uyumlu hale</b> getirilip devam ettirildiğine tanık olduk. Özerkliğine kavuşan orta ve doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak aşamalı bir büyümeyi, politik ve insancıl durumları kapsama alanına aldı.</p>
<p class="p1">NATO’nun aşamalı olarak genişleme politikasına paralel olarak, soğuk savaş döneminde Varşova paktına üye olan ülkeler NATO’ya üye olmaya başladı. 12 Mart 1999 tarihinde Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, 29 Mart 2004 tarihinde Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya, Slovenya, 1 Nisan 2009’da Arnavutluk, Hırvatistan’nın üyeliğiyle üye sayısı 28’e çıktı.<span class="Apple-converted-space">  </span>Genişleme süreci, Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya gibi devletlerle devam ettirilmeye çalışılıyor.</p>
<p class="p1">ABD, 1989 yılında İslam’ın değil, “radikal İslam’ın” tehdit olarak nitelendiğini öne sürse de, bu yılı takip eden süreçte, sadece radikal İslam’ın değil, İslam’ın tehdit olarak belirlendiği olduğu ortaya çıktı. 1989 yılının Aralık ayında MİT Müsteşarı Teoman Koman’ın, laik kimliğiyle bilinen 4 kişinin (ADD Başkanı Prof.Dr.Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Prof.Dr.Bahriye Üçok) adını vermesi ve dördünün de 1990 yılı içinde öldürülmesi, benzeri cinayetlerle 28 Şubat darbesinin alt yapısının hazırlanması, 1997 yılında Refah-Yol hükümetinin düşürülmesi, gerçekte ılımlı İslam-radikal İslam ayırımının olmadığını göstermektedir.</p>
<p class="p1"><b>İslamofobi’de Kırılma Noktası 11 Eylül</b></p>
<p class="p1">ABD’nin bütün çabalarına rağmen, yeni düşmana karşı yürütülen mücadele yetersiz kaldı. Yeni tehdit konsepti, halkı Müslüman olan bazı ülkelerde etkili olmasına, Türkiye’de 28 Şubat darbesiyle uygulamaya konulmasına rağmen, (demokratik ilkelerin yerleşmesi nedeniyle) AB’de etkili olamadı. 11 Eylül 2001’de, Amerika’da Dünya Ticaret Merkezine yönelik terör eylemi, Avrupa’yı da etkiledi. Avrupa mevzuatını bu konsepte göre yeniden düzenledi. Ünlü Fransız hukukçusu Jean Claude Paye, <b>Hukuk devletinin Sonu</b> isimli kitabında, Avrupa’daki devletlerin, 2001 yılından 2004’e kadar hukuk sistemlerini nasıl değiştirdiğini (hukuk devletinden uzaklaştığını) anlatıyor.</p>
<p class="p1">11 Eylül terör eyleminden sonra, İslamofobinin bütün dünyada yayıldığını, ırkçı partilerin oylarının sürekli arttığını görüyoruz. Soğuk savaş döneminden sonraki dönem için belirlenen tehdit unsuru artarak devam ediyor. Bunun değişeceği yönünde en küçük bir emare bulunmuyor. Tam aksine, soğuk savaş döneminde birbirlerine hasım olan ülkelerin bu tehdide karşı ortak hareket etmeleri isteniyor. NATO’nun, daha önce Varşova paktına üye olan Doğu Avrupa ülkelerini NATO’ya alması, iki blokun da (yeni dönemde) bu düşmana karşı birlikte hareket edebileceklerine inandıklarını gösteriyor.</p>
<p class="p2"><b>Tehdit Olmadan NATO<br />
Şemsiyesi İşlevsiz</b></p>
<p class="p1">Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in, birlikte hareket edebilecekleri ortak bir düşmandan (İslam’dan) söz ediyoruz. Amerika’nın, Türkiye’de Refah-Yol hükümetini, AK Parti hükümetlerini, Mısır’da Mursi’yi, iktidardan uzaklaştırmaya çalışması, Suriye’de (özgürlük isteyen halka değil) Esed’e sahip çıkması, diktatörlükle yönetilen ülkelere destek vermesinin, Çin’in Uygur Türklerine, Rusya’nın Çeçenistan’a yönelik zulmünün altında bu saik yatıyor. Dünyadaki bütün Müslümanlara yönelik, post-modern bir haçlı seferinden söz ediyoruz.</p>
<p class="p1">Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, NATO üyesi ülkelerin askeri harcamalarının, bunun sonucu olarak ABD’nin gelirlerinin önemli ölçüde azalmasına yol açtı. NATO acil bir ihtiyaç olarak görülmediğinden, üye ülkelerin katılım paylarını ödemesinde sorunlar çıktı. 28 üye ülke arasında ABD’nin 650 milyon dolarla 2015-2016 NATO bütçesine en fazla katkı yapması ciddi tartışmaları beraberinde getirdi. Ciddi bir tehdit olmadan, ülkeleri NATO şemsiyesi altında tutmak zor görünüyor. Rusya’nın eski gücüne kavuşması (dünyanın iki kutuplu bir sisteme evrilmesi) en fazla ABD’nin işine gelecek gibi görünüyor. ABD’nin Suriye’den çekilmesinin Rusya ile gizli bir anlaşmanın sonucu olup olmadığını zamanla öğreneceğiz.</p>
<p class="p1"><b>NATO Stratejik Konsepti (Lizbon 2010)</b></p>
<p class="p1">NATO’nun varlık sebebinin tartışılmaya başlaması, savunma doktrininde değişiklik yapılmasını gerektirdi. 2010 yılında Lizbon’da, NATO üyelerine yönelik doğrudan veya dolaylı tehditler yeniden belirlendi. “<b>Ter</b>ö<b>r ve aşırı grupları, Yabancı askeri ve istihbarat servislerini, Su</b>ç<b> örgütü üyelerini, ter</b>ö<b>ristleri, süper saldırıları, Enerji güvenliğine y</b>ö<b>nelik tehditleri,<span class="Apple-converted-space">  </span>Lazer silahlarını, elektronik silahlar ve ciddi teknolojik boyutlu tehditleri</b>” yeni tehdit unsurları olarak belirlendi.</p>
<p class="p1">Enerji güvenliği dışındaki diğer tehditlerin, üye veya diğer ülkelerin istikrarını bozan ve küresel ekonomik sistemin işleyişini engelleyen tehditler kapsamında değerlendirilmesi makul ise de, enerji güvenliğinin tehdit olarak belirlenmesi dikkat çekmektedir. NATO Genel Sekreteri Rasmussen bu durumu o tarihte; “<i>NATO’nun misyonu dünya nüfusunun %15’inin (ABD+AB) enerji gereksinimlerini ve enerji yollarının güvenliğini sağlamaktır</i>” şeklinde ifade etmişti. Buna göre, NATO üyelerine enerji naklini tehdit eden her türlü müdahale savaş nedeni olabilecek, NATO kolektif savunma prensibini içeren beşinci maddeyi işletebilecek, BM Güvenlik Konseyinin kararına gerek olmaksızın deniz yollarını açık tutma stratejisini uygulamak için kuvvet kullanabilecek.</p>
<p class="p2"><b>ABD’nin Terör<br />
Örgütleriyle İlişkileri</b></p>
<p class="p1">NATO’nun 2010 yılında Lizbon’da kabul ettiği “<b>yeni tehdit konsepti</b>”, terör örgütlerinin, NATO üyesi ülkelerine yönelik terör tehditlerine karşı ortak bir tavır sergilemelerini ve bu örgütlerle mücadele etmeleri gerektirmesine rağmen ABD, bu ilkeleri ihlal etmiştir. NATO üyesi olan Türkiye açısından önemli bir tehdit unsuru olan PKK ve bu örgütün Suriye kolu PYD’ye YPG’ye karşı bir duruş sergilememiştir. Tam aksine, bu terör örgütüne, askeri eğitim, silah yardımı başta olmak üzere her türlü desteği vermiştir.</p>
<p class="p1">ABD’nin terör örgütlerine desteği sadece PKK ile sınırlı kalmamış, Türkiye açısından, en az PKK kadar tehlikeli olan FETÖ terör örgütüne de destek vermiştir. 17/25 Aralık operasyonunun ABD’de davaya dönüşmesi, bu operasyonun ABD’nin talimatlarıyla yürütüldüğünü göstermektedir. Bu operasyonu takip eden, MİT Tırları, büyük şehirlerde bombalı terör eylemleri, hendek kazma olayı, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, ABD’nin terör örgütlerine destek verdiğini göstermektedir. FETÖ liderini ve üst düzey yöneticilerini himaye etmesi, ABD’nin NATO’nun belirlediği yeni konsepti ihlal ettiğini göstermektedir.</p>
<p class="p1">15 Temmuz darbe teşebbüsü, NATO-Türkiye ilişkileri açısından tarihi bir <b>kırılma noktası</b> oldu. NATO’nun desteklediği bir terör örgütünün (FETÖ’nün), NATO üyesine yönelik darbe girişimi başarısız olduktan sonra dahi bu örgüte sahip çıkması, NATO’nun kuruluş felsefesine de 2010 yılında güncellenen amaçlarına da açıkça aykırıdır.</p>
<p class="p1">ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 2 gün sonra Washington Post’ta yayınlanan açıklamasında “Türkiye’nin NATO üyeliğinin tehlikede olabileceğini” söyleyerek, AK Partiyi “demokratik ilkelere” uygun davranmaya davet etti. Tepkiler üzerine, “Türkiye’nin NATO üyeliği tehlikede” demediğini, ancak NATO’nun Türkiye’yi dikkatle inceleyeceğini söylediğini” söyledi.</p>
<p class="p1">Darbe teşebbüsü başarısız olunca, darbe teşebbüsüne iştirak eden subaylar hakkında adli takibat süreci başlatıldı, birçoğu ihraç edildi. NATO’nun en çok değer verdiği subayların ihraç edilmesi üzerine, eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı James Stavridis; “Darbe girişimi nedeniyle Türk ordusunun NATO bünyesindeki önem ve kapasitesinin azalacağını” “Darbe girişiminden sonra dikkatlerin ordu bünyesindeki sorunlara, soruşturmalara ve sadakat sınavlarına’ çevrileceğini” dile getirdi. Eski NATO Askeri Komitesi Başkanı emekli Alman Generali Harald Kujat da, “Türkiye’nin kendisini her zaman yüzde yüz güvenilecek bir müttefik olarak göstermediğini” söyledi. (Bernard Riegert, DW, 4.08.2016)</p>
<p class="p1">Türkiye, Türkiye’nin NATO içindeki müttefiklerinin PKK ve türevlerine (YPG/PYD) fiili ve siyasi destek verdiklerini, silah yardımı yaptıklarını, PKK elemanlarını eğittiklerini, terör örgütlerine destek verdiklerini belgelemesine rağmen, NATO’yu PKK terörü ile mücadele etmede başarılı olamamıştır. NATO güvenlik örgütü olarak kuruldu, 1989 yılından sonra da bu niteliği devam etti.</p>
<p class="p1">1949 yılında diktatörlükle yönetilen Portekiz’in NATO’nun kurucu üyesi olması, demokrasinin ve demokratik değerlerin NATO’nun amaçları arasında yer almadığını gösteriyor. Resmi istatistikler, Türkiye’deki demokrasi standardının birçok AB üyesinden yüksek olduğunu gösteriyor. Bu ülkelerin hiçbirinin, Türkiye’nin maruz kaldığı tehditlere, terör örgütlerinin eylemlerine, darbe teşebbüsüne, maruz kalmadığını da belirtmek gerekiyor.</p>
<p class="p2"><b>NATO Türkiye’yi<br />
Üyelikten Çıkarabilir mi?</b></p>
<p class="p1">1949 yılında 12 kurucu üye ülke tarafından imzalanan ve daha sonra başka devletlerin de usulünce imzaladığı NATO Sözleşmesi, milletlerarası bir sözleşme olup, milletlerarası hukukun güvencesi altındadır. Milletlerarası sözleşmeler, egemen devletlerin kendi özgür iradeleriyle imzaladıkları sözleşmelerdir. Bu sözleşmeye taraf olan devletler arasındaki ilişkiler, devletlerin bağımsızlığını ve egemenliğini zedelememek kaydıyla, sözleşmede yazılı olan hükümlere göre yürütülür.</p>
<p class="p1">NATO sözleşmesinde, bu sözleşmeye taraf olan ülkelerin çıkarılması konusunda bir hüküm bulunmamaktadır. Buna göre, NATO üyelerinin kendi aralarında toplanarak, Türkiye’nin üyelikten çıkarılmasına karar vermeleri mümkün değildir.</p>
<p class="p1">Üye ülke ayrılmak isterse, ayrılmasını önleyecek bir hüküm de bulunmamaktadır. 1974 yılında Yunanistan’ın, 1966 yılında Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çekilmesi, hiçbir yaptırıma maruz kalmaması, üye ülkelerin çekilmesine engel bulunmadığını göstermektedir.</p>
<p class="p1">Milletlerarası sözleşmeler, siyasi, ekonomik, askeri, insan hakları vs. farklı konuları düzenlediğinden, bu sözleşmelerin uygulamalarının ve sonuçlarının da farklı olacağını belirtmemiz gerekiyor. ABD Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulmasına dair sözleşmeyi imzaladığı halde, daha sonra imzasını geri çektiğini, bu mahkemeyi tanımadığını dile getirmiştir. Bu mahkemenin amaçları dikkate alındığında, ABD’nin tek taraflı bir beyanda bulunarak imzasını geri çektiğini açıklaması kabul görmez. İngiltere’nin AB üyeliğinden ayrılması (Brexit), AB’ye yüklü miktarda tazminat ödemesini gerektiriyor.</p>
<p class="p1">Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkarılma hususunu ilk kez, 2009 yılında ABD’deki İsrail lobisine yakınlığıyla bilinen Washington Enstitüsü, 2010 yılında Mavi Marmara filosunun Gazze’ye gönderilmesinden sonra da bu konu birçok kez dile getirildi. Sözleşmeye göre Türkiye’nin üyelikten çıkarılması mümkün olmadığından, bu yönde hiçbir adım atılmadı.</p>
<p class="p1">NATO’da alınan kararlara bir üyenin itiraz etmesi (vetosu), kararın uygulanmasına engel teşkil ettiğinden, böyle bir karar da alınamaz.<span class="Apple-converted-space">  </span>NATO’nun, kurulduğu günden bugüne 70 yıldır böyle bir karar almamış olması, böyle bir yetkisinin olmadığını göstermektedir. ABD’li jeopolitikçi Zibigniev Brzezinski, bu nedenle, “NATO’da kararların oy birliği yerine oy çokluğu ile alınmasını” öneriyor.</p>
<p class="p1"><b>Türkiye NATO’dan Çıkmalı mı?</b></p>
<p class="p1">NATO’nun, 15 Temmuz darbe teşebbüsünü gerçekleştiren terör örgütüne destek vermesi, sahip çıkması, haklı olarak, Türkiye’de, NATO üyeliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. Birçok siyasetçi, bilim insanı, medya mensubu, hukukçu, Türkiye’nin NATO’dan çıkması gerektiğini söylüyor. Türkiye’nin Rusya’ya yaklaşmasını/yaslanmasını isteyen çevre ile, bunun ABD’ye yarayacağını düşünenler de Türkiye’nin NATO’dan ayrılması gerektiğini dile getiriyor.</p>
<p class="p1">Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından çok zararının olduğunu gösteriyor. Türkiye, elbette, geçmişte Yunanistan’ın ve Fransa’nın yaptığı gibi NATO’nun askeri kanadından veya tümünden ayrılacağını açıklayabilir ve ayrılabilir. Buna hukuken bir engel olmasa da, getirisinin de götürüsünün de iyi hesaplanması gerekiyor. NATO, Türkiye’nin üyeliği devam ettiği sürece Türkiye’ye saldıramaz. Saldırıda bulunursa, NATO üyesine saldırıda bulunmuş olacak, bu saldırı bu yapının meşruiyetinin sorgulanmasına yol açacaktır. NATO, böyle bir riski göze alamaz. NATO üyeliği, Türkiye’ye NATO’dan gelebilecek saldırılara karşı (sınırlı da olsa) paratoner işlevi görecek, NATO’dan çıkarsa korumasız kalacaktır.</p>
<p class="p2"><b>Açık Kapı Politikası<br />
Türkiye’nin Elini Rahatlattı</b></p>
<p class="p1">Türkiye için doğru olan, (işlevini yitiren) güvenlik paktlarından birine yaslanmak yerine, teknolojik gelişmesini tamamlayıp bu yapılara ihtiyaç duymayacağı ana kadar, her iki blokla birlikte hareket etmenin yollarını açık tutmaktır. <b>Açık kapı politikası</b>, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile müşterek operasyon, ABD’nin çekildiğini açıklamasıyla, Soçi’de Rusya ile mutabakata varmasına imkan vermiştir. Türkiye, kendi silahlarını ve kendi savunma sistemlerini üretinceye kadar, silahlarını, farklı ülkelerden tedarik etmelidir. Silahların farlı ülkelerden tedarik edilmesi, muhtemel ambargoları da etkisiz hale getirecektir.</p>
<p class="p1">Dünyada barışı hakim kılmak, çok emek istiyor, daha da önemlisi çok güçlü olmayı gerektiriyor.</p>
<p class="p1">Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh;</p>
<p class="p1">Hazır ol cengi cidale istersen sulhu salah!</p>
<p class="p1">Yâni bütün devletlerin kurtuluşu şu sözdedir ki;</p>
<p class="p1">Barış ve düzelme istiyorsan savaşa hazır ol!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/nato-turkiyeyi-ittifaktan-cekilmeye-zorluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu NATO neden güven vermiyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-nato-neden-guven-vermiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-nato-neden-guven-vermiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Oct 2019 07:35:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12761</guid>

					<description><![CDATA[Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu, NATO Genel Sekreteri’nin YPG hakkındaki saçmalamalarına gerekli cevabı verdi. Bir anlamda, NATO’ya “nota” vermiş oldu. İyi de oldu. Şu NATO üyeliğimizi masaya yatırmanın zamanıdır. Çünkü NATO, Türkiye’yi güçsüzleştirmek ve savunmasını zaafa uğratmakla görevli bir askeri pakta dönüştü. NATO tatbikatındaki skandalı hatırlayalım: Mustafa Kemal Paşa ve Erdoğan’ın fotoğrafları “atış hedefi” yapılmıştı. Skandalı özürle geçiştirebilirsiniz, ikna edici bir etki de uyandırırsınız ve özrünüzün samimi olduğuna belli mahfilleri inandırabilirsiniz. Nitekim NATO genel sekreteri, skandal duyulur duyulmaz, telaşla özür dileme seferberliğine girişti. Yazılı ve sözlü açıklamalarda bulundu. “Üzgün olduklarını, çok çok üzgün olduklarını” bildirdi. Hatta dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’la bir araya geldi, özürlerine özür ekledi. Bunlar oldu. Muhtemelen “birileri” tarafından ikna edici de bulundu. Peki, birikmiş “rahatsızlıklarımız” izale edildi mi? Hayır. Şunu rahatlıkla söylemek lazım: Dâhil olduğumuz bu ittifak, bidayetinden beri aleyhimize çalışıyor. Kaç kez suçüstü yakalandılar. Bütün darbelerin arkasında bu örgütü bulabilirsiniz. En nitelikli subaylarımız, NATO tarafından özel eğitime tutulur. Darbeleri yapanlar da, nedense, bu “nitelikli subaylar” arasından çıkar. Neden acaba? NATO, soğuk savaş döneminde, bir kanat ülkesi olduğumuz ve stratejik bir noktada bulunduğumuz için, bizi “taşınabilir” buluyordu. Soğuk savaş bitti. NATO işlevini büyük ölçüde yitirdi. Bu örgüt, sadece Amerika’nın taleplerine cevap veren, daha doğrusu Amerika’nın hegemonyasını meşrulaştırmak için korkutucu bir kalkan olarak geri planda tutulan ve hin-i hacette devreye sokulmasından korkulan bir “saklı tehdit”e dönüştü. İşlevini yitiren, geleneksel &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dışişleri Bakanımız <strong>Mevlüt Çavuşoğlu</strong>, NATO Genel Sekreteri’nin <strong>YPG</strong> hakkındaki saçmalamalarına gerekli cevabı verdi. Bir anlamda, NATO’ya <strong>“nota”</strong> vermiş oldu.</p>
<p>İyi de oldu.</p>
<p>Şu NATO üyeliğimizi masaya yatırmanın zamanıdır.</p>
<p>Çünkü NATO, Türkiye’yi güçsüzleştirmek ve savunmasını zaafa uğratmakla görevli bir askeri pakta dönüştü.</p>
<p>NATO tatbikatındaki skandalı hatırlayalım: <strong>Mustafa Kemal Paşa</strong> ve <strong>Erdoğan</strong>’ın fotoğrafları <strong>“atış hedefi”</strong> yapılmıştı.</p>
<p>Skandalı özürle geçiştirebilirsiniz, ikna edici bir etki de uyandırırsınız ve özrünüzün samimi olduğuna belli mahfilleri inandırabilirsiniz.</p>
<p>Nitekim NATO genel sekreteri, skandal duyulur duyulmaz, telaşla özür dileme seferberliğine girişti. Yazılı ve sözlü açıklamalarda bulundu. <strong>“Üzgün olduklarını, çok çok üzgün olduklarını”</strong> bildirdi. Hatta dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral <strong>Hulusi Akar</strong>’la bir araya geldi, özürlerine özür ekledi.</p>
<p>Bunlar oldu.</p>
<p>Muhtemelen <strong>“birileri”</strong> tarafından ikna edici de bulundu.</p>
<p>Peki, birikmiş <strong>“rahatsızlıklarımız”</strong> izale edildi mi?</p>
<p>Hayır.</p>
<p>Şunu rahatlıkla söylemek lazım:</p>
<p>Dâhil olduğumuz bu ittifak, bidayetinden beri aleyhimize çalışıyor. Kaç kez suçüstü yakalandılar.</p>
<p>Bütün darbelerin arkasında bu örgütü bulabilirsiniz.</p>
<p>En nitelikli subaylarımız, NATO tarafından özel eğitime tutulur. Darbeleri yapanlar da, nedense, bu <strong>“nitelikli subaylar”</strong> arasından çıkar.</p>
<p>Neden acaba?</p>
<p>NATO, soğuk savaş döneminde, bir kanat ülkesi olduğumuz ve stratejik bir noktada bulunduğumuz için, bizi <strong>“taşınabilir”</strong> buluyordu.</p>
<p>Soğuk savaş bitti.</p>
<p>NATO işlevini büyük ölçüde yitirdi.</p>
<p>Bu örgüt, sadece Amerika’nın taleplerine cevap veren, daha doğrusu Amerika’nın hegemonyasını meşrulaştırmak için korkutucu bir kalkan olarak geri planda tutulan ve hin-i hacette devreye sokulmasından korkulan bir <strong>“saklı tehdit”</strong>e dönüştü.</p>
<p>İşlevini yitiren, geleneksel düşmanının teslim olmasıyla işsiz kalan örgütün yeni bir hasma ihtiyacı vardı.</p>
<p>Kısa sürede bu hasım da bulundu ve <strong>“kırmızı”</strong> olan düşman rengi <strong>“yeşil”</strong>e dönüştürüldü. Bütün bir <strong>“İslam coğrafyası”</strong> bu örgütün yeni hasmıydı artık.</p>
<p>NATO, bugün bizi ikna edemiyor.</p>
<p><strong>Barış Pınarı</strong> harekâtına hak veriyor görünse de, ikna edici olmaktan çok uzak.</p>
<p>Çünkü ülkemize ve <strong>“bağımsızlığımıza”</strong> yönelik bütün taarruzların altında bu örgütü ve Batılı müttefiklerimizin parmağını görüyoruz.</p>
<p>Çok da şaşırmıyoruz.</p>
<p>Karşılıklı yükümlülüklere ve altına imza atılmış anlaşmalara rağmen, bugüne kadar hiçbir <strong>“savunma ihtiyacımız”</strong> karşılanmadı. NATO ülkeleri, peş peşe, Türkiye’ye silah satışını yasakladıklarını açıklıyor.</p>
<p>Pazarlıkları yapılmış ve tediyesi gerçekleştirilmiş hiçbir silah adresimize teslim edilmedi.</p>
<p>Bize parayla çok gördükleri silahları terör örgütlerine <strong>“bedelsiz”</strong>  dağıttılar. İkna edici bir açıklama da yapmadılar. Yıllardır, hem terör örgütlerine, hem de <strong>NATO envanterine</strong> kayıtlı silahlara karşı savaşıyoruz.</p>
<p>İş başa düştü&#8230;</p>
<p>Füzemizi, tankımızı, İHA’mızı, SİHA’mızı, piyade tüfeğimizi artık kendimiz üretiyoruz. <strong>Hava savunma sistemimizi</strong> başka partnerler (<strong>Rusya</strong>) aracılığıyla kendimiz kurmaya çalışıyoruz. Bir taraftan da tehditlere karşı savaşıyoruz.</p>
<p>NATO ve müttefiklerimiz <strong>15 Temmuz</strong>’da <strong>suçüstü</strong> yakalandı.</p>
<p>Darbenin içindeydiler.</p>
<p>Darbenin başarılı olması durumunda ya da muhtemel bir iç savaşta <strong>“müdahale”</strong> seçeneğini devreye sokacak, <strong>kontrollü bir işgal</strong> hareketine girişeceklerdi.</p>
<p>Darbeden sonraki suskunluklarını da, suçüstü olmanın verdiği telaş ve <strong>hayal kırıklığıyla</strong> açıklamak lazım!</p>
<p>Ahmet Kekeç/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-nato-neden-guven-vermiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aleksandr Dugin: Türkiye NATO&#8217;dan çıkacak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/aleksandr-dugin-turkiye-natodan-cikacak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/aleksandr-dugin-turkiye-natodan-cikacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jul 2019 11:39:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Aleksandr Dugin]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11851</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Aleksandr Dugin, Independent Türkçe&#8217;ye 15 Temmuz darbe girişimi ve bir gün öncesi, Türkiye-Rusya ilişkileri, FETÖ&#8217;nün CIA ile bağlantısı olduğu iddiaları ve S-400 sonrası Türkiye&#8217;nin NATO üyeliği hakkında konuştu. 14 Temmuz 2016&#8217;da, yani darbe girişiminden bir gün önce Ankara&#8217;daydınız. 14 Temmuz&#8217;da Türkiye&#8217;yi darbe girişimiyle ilgili uyardığınızı söylediniz. Bunu nasıl bildiniz? Darbe girişiminin işaretleri neydi?  Öncelikle jeopolitik bir analiz yapmak durumundayım.  Darbe girişiminin tıpkı Rus uçağının düşürülmesi konusunda olduğu gibi Rus-Türk ilişkilerine zarar vermek için tasarlandığını düşünüyorum. Rusya ve Türkiye askeri çatışmaya sokulmaya çalışıldığı için Rus uçağı düşürülmüştü. Ve bunun ardında aslında Amerikan güçleri vardı. Ankara’yı Moskova’dan özür dilemesi konusunda ikna etmeye çalışmıştım. Bu sorunu çözdü. Bu aynı zamanda jeopolitik bir jest olurdu. Erdoğan, Gülen’e yakın bazı grupların kendisi üzerinde baskı kurduğunun ve onu iktidardan indirmek istediğinin farkındaydı. Erdoğan, Rusya’dan özür dilediğinde en azından benim için bir şeylerin olacağı açıktı. Bu özürle birlikte Erdoğan’ın Rusya ile yeni bir aşamaya geçeceği belliydi. Erdoğan’ın sadece dışarıda değil Türkiye içinde de düşmanları vardı. ABD tarafından CIA eliyle Erdoğan’a karşı bir saldırı olacağı belliydi. Üç yıl önce 14 Temmuz’da Türkiye’deyken; Türkiye’nin Rusya’ya yönelik attığı adımın çok önemli olduğunu, Erdoğan’ın karşı bir saldırıyla karşı karşıya kalabileceğini söylemiştim. Şüphesiz böyle bir darbe girişimi olabileceği ihtimaline dair elimde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Aleksandr Dugin, Independent Türkçe&#8217;ye 15 Temmuz darbe girişimi ve bir gün öncesi, Türkiye-Rusya ilişkileri, FETÖ&#8217;nün CIA ile bağlantısı olduğu iddiaları ve S-400 sonrası Türkiye&#8217;nin NATO üyeliği hakkında konuştu.</strong></p>
<div class="field field-name-body field-type-text-with-summary field-label-hidden">
<div class="field-items">
<div class="field-item even">
<p><em><strong>14 Temmuz 2016&#8217;da, yani darbe girişiminden bir gün önce Ankara&#8217;daydınız. 14 Temmuz&#8217;da Türkiye&#8217;yi darbe girişimiyle ilgili uyardığınızı söylediniz. Bunu nasıl bildiniz? Darbe girişiminin işaretleri neydi? </strong></em></p>
<blockquote><p>Öncelikle jeopolitik bir analiz yapmak durumundayım.  Darbe girişiminin tıpkı Rus uçağının düşürülmesi konusunda olduğu gibi Rus-Türk ilişkilerine zarar vermek için tasarlandığını düşünüyorum. Rusya ve Türkiye askeri çatışmaya sokulmaya çalışıldığı için Rus uçağı düşürülmüştü. Ve bunun ardında aslında Amerikan güçleri vardı. Ankara’yı Moskova’dan özür dilemesi konusunda ikna etmeye çalışmıştım. Bu sorunu çözdü. Bu aynı zamanda jeopolitik bir jest olurdu. Erdoğan, Gülen’e yakın bazı grupların kendisi üzerinde baskı kurduğunun ve onu iktidardan indirmek istediğinin farkındaydı. Erdoğan, Rusya’dan özür dilediğinde en azından benim için bir şeylerin olacağı açıktı. Bu özürle birlikte Erdoğan’ın Rusya ile yeni bir aşamaya geçeceği belliydi. Erdoğan’ın sadece dışarıda değil Türkiye içinde de düşmanları vardı. ABD tarafından CIA eliyle Erdoğan’a karşı bir saldırı olacağı belliydi. Üç yıl önce 14 Temmuz’da Türkiye’deyken; Türkiye’nin Rusya’ya yönelik attığı adımın çok önemli olduğunu, Erdoğan’ın karşı bir saldırıyla karşı karşıya kalabileceğini söylemiştim. Şüphesiz böyle bir darbe girişimi olabileceği ihtimaline dair elimde bilgi vardı. Fakat tam detayları bilmiyordum. 1 gün içinde mi olur, 1 hafta içinde mi olur, 1 ay içinde mi olur yoksa herhangi bir zaman dilimine mi denk gelir; işte bu konu hakkında fikir sahibi değildim. 14 Temmuz’da farklı yapılar ile özel görüşmelerim oldu.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8220;Türk derin devletine darbe olacağını söyledim&#8221;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Erdoğan ile ya da herhangi hükümet yetkilisiyle darbe girişimi olacağına dair sahip olduğunuz bilgileri paylaştınız mı? Erdoğan&#8217;ın başdanışmanlarıyla görüştürüğünüz söyleniyor.</strong></em></p>
<blockquote><p>Ankara’nın Eski Belediye Başkanı Gökçek, bazı askeri çevrelerin temsilcileri, Vatan Partisi, Hasan Cengiz gibi Avrasyacılar ile konuştum. Erdoğan ya da hükümetten herhangi bir yetkiliyle konuşmadım. Fakat uzmanların ve etkili grupların hatta Türk derin devletinin de katıldığı pek çok toplantı gerçekleştirdim. Bu görüşmelerimde böylesi güçlü bir olasılıktan bahsettim.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8220;Putin darbeye dair bilgilendirilmişti&#8221;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Geçen yıl bu zamanlar Türkiye&#8217;de darbe girişimiyle ilgili bir konuşma yaptınız. Konuşmanızın bir bölümünde şöyle bir ifade var: &#8220;Elbette Putin istihbarat ve diğer kanallar vasıtasıyla tüm gerekli bilgilere sahipti. Fakat en önemli şey bilgi değil. En önemli şey o bilginin nasıl yorumlandığı.&#8221; Eldeki bilginin yanlış yorumlanması gibi bir sorun mu var? Türkiye uyarılarınızı dikkate almadı mı?  </em></strong></p>
<blockquote><p>Putin Türkiye’de bir şeylerin olacağına dair bilgilendirilmişti. Putin elbette bu bilgiyi iki farklı ihtimal üzerinden yorumlayabilecek bir devlet adamı. Birincisi Putin Türkiye’de böyle bir darbe hazırlığı olduğunu değerlendirebilirdi. İkincisi Erdoğan’ın sonunun gelmesi Türkiye-Rusya ilişkileri açısından çok daha kötü olurdu. Liberal, globalist, anti-Avrasyacı, Rus karşıtı bir hava oluşabilir, Türkiye’de bir iç savaş başlayabilirdi. Eğer darbe başarılı olsaydı bu gibi durumlar ile karşı karşıya kalabilirdik. Erdoğan’ın yenilgiye uğraması sadece onun açısından değil bizim açımızdan da olumsuz olurdu. Bu sadece bir tahmin değil aynı zamanda önümüzde duran bir olguydu. O yüzden darbe olduğunda Putin, Erdoğan’ı yasal güç sahibi ve siyasi lider olarak tanıdığını hemen açıkladı.</p></blockquote>
<p><em><strong>Darbe girişiminin ordu tarafından organize edilmediğini söylüyorsunuz, ordunun kullanıldığını ve Türk devletinin yararına olmadığını belirtiyorsunuz. 15 Temmuz darbe girişiminin ardında CIA&#8217;den bahsediyorsunuz. </strong></em><em><strong>FETÖ tamamen CIA ve ABD tarafından mı kontrol ediliyordu?</strong></em></p>
<blockquote><p>Burada öncelikli olarak önemli olan Türk Ordusu’nun pozisyonu. En başından bu yana aslında çok açık bir durum söz konusu. Tüm yanlış anlaşılmalara rağmen tamamen sahte bir dava olan Ergenekon davasının oluşumunda FETÖ ve CIA gibi küresel güçlerin parmağı vardı. Önceden ordunun yapısının Erdoğan’ın lehine olmadığını söylemek gerekir. 15 Temmuz’daki askeri bir darbe girişimi değildi sadece ordu içindeki küçük bir kesimin Türkiye’deki kalkışmasıydı. Darbeciler ne vatansever ne Kemalist’ti. Tamamen FETÖ ile CIA’nin etkisi altındaki bir kesimden oluşuyordu. Bu kalkışma Amerikan hükümetinin rejim değişikliği üzerine tasarlayıp onayladığı bir kalkışma değildi. ABD’nin yapısı içinde küresel yapılar üzerine kafa yoran bir kuruluşun girişimiydi diyebiliriz. Çünkü Trump’tan önce ABD yönetimi birleşik bir anlayışa sahip değildi. O dönem ABD yönetimi içinde küreselci-milli çatışması ve rekabeti söz konusuydu. Darbe girişiminin ardında CIA’nin küreselci parçasının olduğunu söyleyebiliriz. Bildiğim kadarıyla ABD’de de bu konuda ciddi görüş ayrılıkları oldu ve belki de bu yüzden darbe girişimi Erdoğan tarafından daha kolayca bastırılabildi. Kısacası Birleşik Devletler Türkiye’de rejim değişikliği konusunda birleşik bir fikre sahip değildi. FETÖ, CIA yapısı içindeki tekil bir fraksiyon tarafından harekete geçirildi. Bu ekip ayrıca Türkiye’de bir dönüşümü öngörüyor ve bağımsız Kürt devletinin varlığını savunuyorlardı.  Fakat bu plan ABD yönetimi içindeki tüm taraflarca kabul görmedi. Ama şunu da söylemek gerekir. Türkiye’de darbenin gerçekleşmesini isteyip de bunu göremeyenler Amerikan seçimlerinde Trump’ın seçilmesini istediler ve onu desteklediler. Bunun en büyük nedeni Trump’ın Erdoğan’ı sevmemesi kadar, Türk ve İslam karşıtı olması ve genel manada Büyük Ortadoğu Projesi fikirlerini paylaşmamasıydı.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8220;Türkiye NATO&#8217;dan çıkacak&#8221;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Türkiye, Rusya&#8217;dan S-400 hava savunma sistemi aldı. ABD ve NATO&#8217;nun tepkisi ortada. Türkiye&#8217;ye yönelik ekonomik yaptırımlardan söz ediliyor. Batı&#8217;da bazı yorumcular Türkiye&#8217;nin eksen değiştirdiği kanaatinde. Siz tüm bu gelişmelere nasıl bakıyorsunuz? </em></strong></p>
<blockquote><p>Bence şimdi Türkiye’nin NATO üyeliğinin sorgulanması gereken bir zamandır. Ne zaman olur bilemem ama bu olacak. Açıkçası II. Dünya savaşından sonra Türkiye’nin NATO’ya katılması, Sovyetler tehdidi gerekçesiyle katılması öyle ya da böyle stratejik bir mantık çerçevesinde açıklanabilecek bir durumdu. Fakat Türkiye güvenliğine bugün tehdidi oluşturan ABD’nin kendisi. Rusya bir tehdit değil. Rusya tarafsız ya da dost ülke. ABD ise Türkiye için teorik anlamda artık düşmanca tutum sergileyen ülke sınıfında. Türk hükümetinin 15 Temmuz’da ABD’nin darbeyle ilişkisini bildiğini, farkında olduğunu farz ediyorum. Dolayısıyla artık NATO’nun bir parçası olmak Türkiye’nin egemenliği için bir nevi intihardır. Dolayısıyla Rusya tek alternatiftir. Rusya’nın S-400 gibi stratejik silahları tek alternatiftir. Türkiye açısından S-400’lerin seçimi de rasyonel bir seçimdir. Türkiye’nin savunmasını bağımsızlaştırması ve NATO’dan çıkması sadece bir zaman meselesidir. Ne zaman olacağını elbette söyleyememem. Ama bunun mantıklı olan şey olduğunu söyleyebiliriz. Biz Türkiye’de ABD egemenliğine karşıyız. Biz Rusya’nın başka ülkeler üstündeki egemenliğine de karşıyız. Çok kutuplu dünyada bu böyledir. Bizim silahımız Türkiye’yi Batı kontrolünden kurtaracaktır.</p></blockquote>
</div>
</div>
</div>
<p dir="rtl"> The Independentturkish</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/aleksandr-dugin-turkiye-natodan-cikacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
