<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Özcan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mustafa-ozcan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 01 Nov 2018 07:07:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mustafa Özcan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Suudi Yönetimi Kompliman Yapıyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suudi-yonetimi-kompliman-yapiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suudi-yonetimi-kompliman-yapiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 07:07:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Arabistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3752</guid>

					<description><![CDATA[MUSTAFA ÖZCAN: Türkiye Krizi Nasıl İdare Etti Baştan beri Türkiye’nin, Kaşıkçı cinayetinde kriz idaresini iyi yönettiği söylendi. Resmi sıfata haiz yetkililer çok az konuştular. Sözgelimi Cumhurbaşkanı Erdoğan bu meselede önceleri oldukça ketum davrandı, lakin olayın aydınlanması uzadıkça, zamana yayıldıkça sinirler gerildi ve yetkili ağızlardan daha yüksek dozda eleştiriler ve somut talepler gelmeye başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan sadet dışına çıkmadı. Böylece bir şekilde kriz, iki taraf arasında kontrol altına alındı. Bununla birlikte Türkiye somut delillere ulaştıkça veya işin uzaması yüzünden asabileştikçe Suudi Arabistan’ın Türkiye’yi ve krizi kontrol altında tutmak için kompliman ve markajları arttı. Bir taraftan Türkiye ile temas trafiğini sürdürürken diğer taraftan da zaman kazanmaya ve meselenin üzerine örtmeye yani delil karartmaya çalışıyordu. Buna karşılık da Türkiye elindeki belgeleri veya kayıtları yerli ve yabancı basına servis ederek Suudi Arabistan rejimini kuyruğundan yakalamış oldu. Bunun sonucunda Suudi Arabistan yönetimi taksitli bir biçimde olayı ikrar etmeye başladı. 15 kişiye ilave olarak 18 kişinin tutuklandığı söylendi.  Türkiye de kriz üçüncü haftasını devrederken Riyad’dan Türk işbirlikçi ile birlikte faillerin kimliklerini açıklamasını istedi ve ayrıca yargılanmak üzere 18 kişiyi kendisine teslim etmesini talep etti. Somut olarak 11 Eylül meselesinde de Suudi Arabistan uyruklu 15 kişi olaya dâhil olmuştu. 2 Ekim 2018 tarihli Kaşıkçı’nın ortadan kaldırılması olayına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>MUSTAFA ÖZCAN:</strong></p>
<p><b>Türkiye Krizi Nasıl İdare Etti</b></p>
<p>Baştan beri Türkiye’nin, Kaşıkçı cinayetinde kriz idaresini iyi yönettiği söylendi. Resmi sıfata haiz yetkililer çok az konuştular. Sözgelimi Cumhurbaşkanı Erdoğan bu meselede önceleri oldukça ketum davrandı, lakin olayın aydınlanması uzadıkça, zamana yayıldıkça sinirler gerildi ve yetkili ağızlardan daha yüksek dozda eleştiriler ve somut talepler gelmeye başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan sadet dışına çıkmadı. Böylece bir şekilde kriz, iki taraf arasında kontrol altına alındı. Bununla birlikte Türkiye somut delillere ulaştıkça veya işin uzaması yüzünden asabileştikçe Suudi Arabistan’ın Türkiye’yi ve krizi kontrol altında tutmak için kompliman ve markajları arttı. Bir taraftan Türkiye ile temas trafiğini sürdürürken diğer taraftan da zaman kazanmaya ve meselenin üzerine örtmeye yani delil karartmaya çalışıyordu. Buna karşılık da Türkiye elindeki belgeleri veya kayıtları yerli ve yabancı basına servis ederek Suudi Arabistan rejimini kuyruğundan yakalamış oldu. Bunun sonucunda Suudi Arabistan yönetimi taksitli bir biçimde olayı ikrar etmeye başladı. 15 kişiye ilave olarak 18 kişinin tutuklandığı söylendi.  Türkiye de kriz üçüncü haftasını devrederken Riyad’dan Türk işbirlikçi ile birlikte faillerin kimliklerini açıklamasını istedi ve ayrıca yargılanmak üzere 18 kişiyi kendisine teslim etmesini talep etti.</p>
<p>Somut olarak 11 Eylül meselesinde de Suudi Arabistan uyruklu 15 kişi olaya dâhil olmuştu. 2 Ekim 2018 tarihli Kaşıkçı’nın ortadan kaldırılması olayına da 15 kişi katılmıştı. Başlangıçta Suudi Arabistan makamları Türkiye ile işbirliği yapmaktan imtina ettiler. 11 Ekim tarihinde Suudi Arabistan’dan, Halit Faysal liderliğinde bir heyet müzakereler için Türkiye’ye damladı ve New York Times gazetesinin bu yöndeki haberine göre pazarlık arayan heyet ülkesine elleri boş döndü. Türkiye siyasi rüşvete tevessül etmiyordu. Bununla birlikte bu ziyaret temas kapsını açtı ve 14 Ekim tarihinde baba Kral Selman Bin Abdülaziz telefonla Erdoğan’ı arayarak ortak çalışma grubu kurulmasından dolayı şükranlarını iletti ve akılda kaldığı şekilde şunları söyledi: “İki ülke ilişkilerinin ve dostluğumuzun metanetini kimse bozamaz.”</p>
<p>Bu telefon trafiğinden sonra yerinde sayan süreç hızlandı ve 15 Ekim tarihinde cinayeti soruşturmakla mükellef Türk yetkililer önce konsolosluğa ardından iki gün sonra da (17 Ekim) Türkiye’yi terk eden Konsolos Muhammed el Uteybi’nin konutuna girerek araştırma yaptılar. Daha sonra araştırmalar derinleşti. Bu araştırmalarda bazı kanıtlara ulaşıldığı söylendi. Nitekim ses kayıtlarının dışında Cumhurbaşkanı 26 Ekim tarihinde, ellerinde yeni belge ve bulguların veya delillerin olduğunu açıkladı. Belki de bunlar tahkikat esnasında ele geçirilen bazı yeni bulgulara işaret ediyor. Olaydan 18 gün sonra yani 20 Ekim tarihinde Suud Başsavcısı Suud el Muceb, Cemal Kaşıkçı’nın konsolosluk içinde öldürüldüğünü kabul etti ve bu bilgiyi kamuoyu ile paylaştı. Böylece Suudi Arabistan soruşturma konusunda büyük bir eşiği aşmış oldu. Geride pürüz olarak olayın nasıl gerçekleştiği ve naaşın nereye gömüldüğü meselesi kaldı.</p>
<p>Suud makamları 13 gün boyunca Türk ekibine arama izni vermeyerek ipe un sermişler ve oyalamışlardı. Suskunluğa gömülmüşler, tercih etmişlerdi. Suud el Muceb’in resmi ikrarına kadar Suudi makamlarının dile getirdikleri rivayet veya anlatım biçimi Cemal Kaşıkçı’nın konsolosluğa girdikten sonra çıktığı ve kaybolduğu, sırra kadem bastığı yönündeydi. Daha sonra bu rivayeti inandırıcı kılmak için kamuflaj uyguladıkları ve Cemal Kaşıkçı’nın yerine Mustafa Muhammed Medeni ismindeki birisini dublör (bedil) olarak geçirdikleri anlaşıldı. Dublör meselesiyle olay sonrası konsolosluk dışında bekleyen Kaşıkçı’nın nişanlısı Hatice Cengiz’i atlatma çabaları birbirini tamamlıyor. Bütün bunlar Türkiye’nin tezini güçlendiriyordu.</p>
<p><b>Türkiye’nin Talepleri</b></p>
<p>Türkiye, cinayetin kasıtlı ve önceden tasarlanmış olduğunu ve vahşi bir biçimde icra dildiği tezini savunuyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 23 Ekim tarihli Salı konuşmasında cinayetin ön tertibatı için Suudi Arabistanlı heyetlerin İstanbul içlerinde keşif gezileri ve çalışmaları tertip ettiklerini anlattı. Erdoğan, Salı konuşmasında 6 kilit soru ortaya atmıştır:</p>
<p><b>1-</b>Olayla ilişkili vasıflara sahip 15 kişi cinayet günü niçin İstanbul&#8217;da toplanmıştır?</p>
<p><b>2-</b>Kimden emir alarak oraya gelmişlerdir?</p>
<p><b>3-</b>Başkonsolosluk binası niçin hemen değil de günler sonra incelemeye açılmıştır?</p>
<p><b>4-</b>Cinayet açıkça ortadayken onca tutarsız açıklama niçin yapılmıştır?</p>
<p><b>5-</b>Öldürüldüğü resmen kabul edilen bir kişinin cesedi niçin hâlâ ortada yok?</p>
<p><b>6-</b>Cesedin yerli işbirlikçiye verildiği ifadesi doğruysa bu yerli işbirlikçiyi açıklamaya mecbursun.</p>
<p>Abdülkadir Selvi’nin köşesinde paylaştığı bir bilgiye göre de 28 Eylül’de yaptığı konsolosluk ziyaretinden sonra konsolosluk yetkilileri, Londra’da geçirdiği hafta sonunda kendisini arayarak evraklarının tamam olduğunu ve 2 Ekim Salı günü randevusuna gelip gelmeyeceğini merak ediyor ve soruyorlar. Bu, Cemal Kaşıkçı’yı işkillendiriyor, hayrete gark ediyor. Demek ki işi şansa bırakmak istemiyorlar. Suudi Arabistan, uluslararası beklenti ve tepkileri hafifletmek ve yatıştırmak için gerçekleri taksitle paylaşıyor ve ikrar ediyordu. Suudi Arabistan Başsavcısı Suud Muceb, “Kardeş Türkiye ve Suudi Arabistan arasında kurulan ortak çalışma grubu aracılığıyla kardeş Türkiye’den gelen bilgiler, Kaşıkçı davasındaki şüphelilerin cinayeti önceden planladığını gösteriyor” ifadesini kullandı. Bu ikrarnamelerle birlikte Suudi Arabistan giderek Türk rivayetine (narrative) daha fazla yaklaşmaktaydı.</p>
<p>Önce konsolosluktan çıktığını söylüyorlardı. Ardından öldüğünü kabul ettiler. Ölümünü ise önce arbede (şicar) olarak açıkladılar ardından boğulma olarak tadil ettiler. Bağırmasını engellemek için ağzını kaypatırken boğulup gitmişti. Neredeyse kendi kendini öldürdüğünü söyleyeceklerdi. En son olarak da ölümünde kasıt olduğunu ilan ediyorlardı. Daha önce kasıtlı olmadığını söylerken; dönmeye ikna etmeye çalışırken, kargaşa çıktığını ve karşılıklı sürtüşme ve itiş kakış anında maktulün son nefesini teslim ettiğini iddia ediyorlardı. ‘Çevir kazı yanmasın’ misali hesaptan kaçmak için sürekli rivayeti top gibi çeviriyorlardı.</p>
<p>Bununla birlikte Suud Mucep, cinayette kasıt olduğunu söylüyordu. Ayrıca bazı haber kaynaklarına göre Suud Dışişleri Bakanlığı, bu sözü geri çekmişti.  Sadece taksitle açıklama yapmıyorlar aynı zamanda bir adım ileri, iki adım geri atıyorlardı. Bu kasıt ikrarından sonra geriye kadavranın veya cesedin nerede saklandığı veya nereye atıldığı/gömüldüğü bilgisini paylaşmak kalıyordu. Bir türlü de bu noktaya yani sadede gelmiyorlardı. Cinayeti vahşi bir biçimde işlediler veya kimyasal maddelerle birlikte erittilerse bunu itiraf etmek etki katsayısı nedeniyle öldürmeyi itiraf etmekten tabii ki daha zor olacaktır. Zira dünya kamuoyunun tarassudu altındalar ve onun ötesinde işkence ve vahşi eylem biçimi dünyanın infial düzeyini de artırabilir.</p>
<p>Türkiye’nin elindeki belgeler ve bulgular soruşturmayı zamana yayma çabası dışında Suudi Arabistan’ın manevra alanını kapatıyordu. Kimileri bunların istihbari faaliyetler sonucu elde edildiğini söyleyebilir. Bir anda bunun doğru olduğunu farz etsek bile dinleme olmasaydı belki de olay örtbas edilip gidecekti. Kaldı ki Türkiye eldeki bilgiler istihbari yöntemlerle bile elde edilmiş olsun, ek çaba ve tahkikatla birlikte alanda da bunları teyit etmeye çalışmıştır. İkinci olarak burada diplomatik bir dinleme skandalı olduğunu farz etsek bile Suudi makamları hem Türkiye topraklarında bu tür hunharca cinayet işliyor hem de de naaşın kaybedilmesi için yerli bir işbirlikçi ile anlaşıyorlar. Özürleri kabahatlerinden büyük. Bu gerçeğin izini küllemek için olsa bile yerli işbirlikçi kullanılması, konsolosluğun görevleriyle bağdaşmayan hususlar arasındadır.</p>
<p>Kral Selman’ın aramasından 9-10 gün sonra kimi iddialara göre Ürdün Kralı İkinci Abdullah’ın devreye girmesiyle, tavassutuyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ile telefon teması kuran Veliaht Muhammed Bin Selman, öncesinde Arap Davos’u olarak anılan toplantıda da hem Katar hem de Türkiye’ye bol keseden kur yapmaya kalkışmıştır. Başta babası Kral Selman ile kendisi, Türkiye’de de Erdoğan oldukça ve kaldıkça iki ülke arasındaki iyi ilişkileri kimsenin bozamayacağını söylemiştir. Hâlbuki aylar öncesinde Mısır’da yaptığı bir konuşmasında şer üçgeninden bahsetmiş ve bununla İran, Türkiye ile Katar’ı kastettiği yorumları yapılmıştı. Şimdi ise belgelerin ve bilgilerin ışığında daha munis bir konuşma biçimini yeğlediği anlaşılıyor.</p>
<p><b>Canilerin Yargılanması</b></p>
<p>Türkiye bilgi paylaşsa da kimseyle belge paylaşmamıştır. Zira ABD gibi ülkeler meselenin, şantaj kısmıyla ilgileniyorlar. Onlara belge vermek şantajlarına katkı sunmak olurdu. Türkiye bundan imtina etmiştir. Trump açıktan bilgi değil belge istemişse de istediği belgeleri ele geçirememiştir. Bir ara belgelere veya kayıtlara şüphe düşürmeye çalışmışsa da bunun gerçekçi olmayacağını anlayarak başcasusu (CIA) Gina Haspel’i, Türkiye’ye göndermiş ve burada birinci elden kayıtları dinlemiş ve sonucunda olayın icra yekliyle ilgili bilgilere ikna ve tatmin olmuştur. Böylece belge verilmese bile bilgiler birinci elden Amerikalıları ulaştırılmıştır. Bunun sonucunda Trump hem de seçim baskısıyla bu işle ilgili tek kişinin talimat verebileceğini ve bunun da Muhammed bin Selman olduğuna değinmiştir. Böylece Amerikalılar da meselenin gerçeğine agâh olmuşlardır.  Türkiye canilerin veya şüphelilerin olay mahalli olarak Türkiye’de yargılanmasını istiyor ve bu yönüyle de zanlıların, Türkiye’ye teslimini istiyor.</p>
<p>Burada Türkiye’ye bazı eleştiriler yöneltiliyor. Bunlardan birisi de Konsolos Muhammed el Uteybi’nin kafesten uçmasına izin verilmesidir. Bu mesele tartışmalı kalsa bile sonuçta Türkiye,  Viyana Sözleşmesi’nin de amir hükmünce yargılamanın Türkiye’de yapılmasını istiyor. Bu, dünya kamuoyu için zanlıların Suudi Arabistan’da yargılanmalarından daha inandırıcı olacaktır. Üçüncü şık olarak da Mevlüt Çavuşoğlu teşekkül edecek uluslararası bir mahkemeye gerekli bilgi ve belgeleri temin edeceklerini, bununla birlikte böyle bir mahkeme kurulması için teklifte bulunmayacaklarını ama kendiliğinden oluşması halinde ise işbirliğinden kaçınmayacaklarını söylemiştir.</p>
<p><b>Krizin Siyasi Sonuçları Ne Olur?</b></p>
<p>Kimse sürecin nasıl sonlanacağını bilmiyor. Bununla birlikte bu olayın bölgedeki jeopolitik ve jeostratejik dengeleri değiştireceği varsayılıyor. Bu olayla birlikte kuyruğu kıstırılan Muhammed Bin Selman’ın bundan böyle mütehevvir ve pervasız politikalarından muvakkat bir süre de olsa terk edeceği varsayılıyor. Ayrıca huylu huyundan vazgeçmez diye de bir deyim vardır. Muhammed Bin Selman ve Muhammed Bin Zayed geçici olarak sinseler bile tehlike geçince karakterlerinin gereğini yapmaktan geri durmayacaklardır. Bu nedenle de bölgeyi zor bir süreç beklemektedir.</p>
<p>Gazi Dehman gibi bazı yazarlar, Kaşıkçı’nın öldürülmesinin yeni bir milat olduğunu ve Arap Baharı’nın ikinci aşamasını hayata geçireceğine inanmaktadır. Meysem Bahraviç gibi analizciler bu olayla birlikte bölgede siyasi sahnenin değişeceğini öngörüyorlar. Merzuk el Uteybi adındaki yorumcu ise bu olayın Suudi Arabistan için sonun başlangıcı olacağını tahmin etmektedir.</p>
<p>Bu noktada Muhammed bin Selman’ın günlerinin sayılı olduğuna kanaat getirenler var. Bu çerçevede Muhammed Bin Selman’ın yerine geçebilecek muhtemel veliaht adayları veya kral adayları gündemle getirilmektedir. Muhammed Bin Selman’ın yerine geçebilecek muhtemel adaylar arasında yeniden eski veliaht Muhammed Bin Nayif da gösteriliyor. Bir diğer aday ise Muhammed Bin Selman’ın küçük kardeşi ve merkeze çağrılan Washington Büyükelçisi Halit Bin Selman.</p>
<p>Ahmet Bin Abdulaziz, Mukrin Abdulaziz gibi isimler de tedavülde olan diğer isimler. Türki Bin Faysal ise böyle bir değişimin olmayacağını, Suudi Arabistan’ın ülke ve halk olarak Muhammed Bin Selman ile kenetleneceğini, yoluna devam edeceğini söylemektedir. Zaman aynasında değerlendirmelerin sağlaması ortaya çıkacaktır. Bununla birlikte bir değişimin ABD’nin onayından geçmesi gerektiği söylendiği gibi karmaşa ortamında Veliaht Muhammed Bin Selman’ın gitmesinin de kalmasının da zorlukları var. Kimsenin onu yerinden ırgalayamayacağı söyleniyor. Lakin bunun Suudi Arabistan’a bedeli ne olur? Bu da ayrı bir bahis!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suudi-yonetimi-kompliman-yapiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mukteda Sadr: Güneşi Batan Irak’ta Yıldızı Parlayan Dinî Lider</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mukteda-sadr-gunesi-batan-irakta-yildizi-parlayan-dini-lider/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mukteda-sadr-gunesi-batan-irakta-yildizi-parlayan-dini-lider/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:40:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Dini Lider]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[Mukteda Sadr]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2285</guid>

					<description><![CDATA[Irak’ın yeni bir düzene ve toplumsal barışa ihtiyacı var. Bunun yolu da yapı bozumu ve 2003 yılında kurulan yapının Irak şartlarına göre değiştirilmesinden geçiyor. 2003 mirasının kesinlikle elenmesi gerekiyor. Irak’a giydirilen Amerikan-İran deli gömleği bünyeye dar geliyor ve bunu değiştirmek istiyorlar. Yeni dönemin gündemi bu. Irak’ta 8 Mayıs 2018 tarihinde yapılan genel seçimlere katılım istenilen düzeyde olmadı ve kimileri bunu reel olarak yüzde 10 ile 20 arasında takdir ediyor. Bununla birlikte katılımla ilgili resmi oran yüzde 45 civarında. Seçimlere yoğun biçimde yolsuzluk iddiaları eşlik etti. Siyasi yolsuzluk çerçevesinde kullanılan sahte oyların yüzbinleri hatta milyonları bulduğu iddia ediliyor. Buna benzer bir durum 2009 yılında Ahmedinejad’ın kazandığı İran seçimlerinde de yaşanmıştı. Asaib-i Ehli’l Hak olarak Mehdi Ordusu grubundan ayrılmış bulunan Mukteda Sadr’ın eski çaycısı Kays Huza’li geçen seçimlerde kazandığı 1 sandalyeye mukabil bu defa sandalye sayısını 15’e çıkarmaya muvaffak oldu. Bununla birlikte bu muvaffakiyetini neye borçlu? Ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet dedikleri bir tarzın ürünü mü? Bu yolsuzluklar nedeniyle elle sayım yeniden gündeme geldi ve seçim sonuçlarını değerlendirmek üzere Başbakan Haydar İbadi, Yüksek Bakanlar Komitesi’nin tavsiyesi doğrultusunda yeni seçim kanununu ve akabinde de seçimleri iptal ve yerine yenisinin yapılması için çalışmalar başlattı. Meclis Başkanı Üsame Nuceyfi, seçimlerin yenilenmesi çağrısında bulundu. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Irak’ın yeni bir düzene ve toplumsal barışa ihtiyacı var. Bunun yolu da yapı bozumu ve 2003 yılında kurulan yapının Irak şartlarına göre değiştirilmesinden geçiyor. 2003 mirasının kesinlikle elenmesi gerekiyor. Irak’a giydirilen Amerikan-İran deli gömleği bünyeye dar geliyor ve bunu değiştirmek istiyorlar. Yeni dönemin gündemi bu.</strong></p>
<p>Irak’ta 8 Mayıs 2018 tarihinde yapılan genel seçimlere katılım istenilen düzeyde olmadı ve kimileri bunu reel olarak yüzde 10 ile 20 arasında takdir ediyor. Bununla birlikte katılımla ilgili resmi oran yüzde 45 civarında. Seçimlere yoğun biçimde yolsuzluk iddiaları eşlik etti. Siyasi yolsuzluk çerçevesinde kullanılan sahte oyların yüzbinleri hatta milyonları bulduğu iddia ediliyor. Buna benzer bir durum 2009 yılında Ahmedinejad’ın kazandığı İran seçimlerinde de yaşanmıştı.</p>
<p>Asaib-i Ehli’l Hak olarak Mehdi Ordusu grubundan ayrılmış bulunan Mukteda Sadr’ın eski çaycısı Kays Huza’li geçen seçimlerde kazandığı 1 sandalyeye mukabil bu defa sandalye sayısını 15’e çıkarmaya muvaffak oldu. Bununla birlikte bu muvaffakiyetini neye borçlu? Ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet dedikleri bir tarzın ürünü mü? Bu yolsuzluklar nedeniyle elle sayım yeniden gündeme geldi ve seçim sonuçlarını değerlendirmek üzere Başbakan Haydar İbadi, Yüksek Bakanlar Komitesi’nin tavsiyesi doğrultusunda yeni seçim kanununu ve akabinde de seçimleri iptal ve yerine yenisinin yapılması için çalışmalar başlattı. Meclis Başkanı Üsame Nuceyfi, seçimlerin yenilenmesi çağrısında bulundu. Seçimlerden sonra Irak yeni bir yol çatına gelip dayanmıştır. Seçimler sorunları aşmaya değil ufkun daha da kararmasına neden olmuş ve katkı sunmuştur. Seçimlerde yolsuzluk iddiaları çekişmeyi beraberinde getirdiği gibi çıkan sonuçlar ışığında yeni bir hükümet teşkili imkânsız olmasa da zor görünmektedir. Zira hükümet kurmaya elverişli dört-beş ana blok teşekkül etti. Bununla birlikte bu blokların diğer partileri ikna edip yanına çekmesi de zor görünüyor. Sözgelimi, Sairun Lideri Mukteda Sadr, İyad Allavi’nin El Vataniyye İttifakı ile Ammar Hakim’in Hikmet İttifakını ortak hükümet için ikna etse bile Haydar İbadi ve Hadi Amiri’yi de ikna etmesi gerekiyor. Bunun için iki beklentinin gerçekleşmesi gerekiyor. Haydar İbadi’nin Davet Partisinden ayrılması Hadi el Amiri’nin de İran çizgisinden uzaklaşması. Bununla birlikte Haydar İbadi Davet Partisi ile yollarını ayırmaya ve bağlarını kesmeye bir türlü yanaşmıyor! Hadi Amiri ise Kanun Devleti Lideri Nuri Maliki’ye daha yakın durmaktadır. İkisinin de ortak özelliği İran patronluğuna daha yakın gözükmeleridir. Bununla birlikte son kertede ve hesapta olmayan bir şekilde Hadi el Amiri, Nuri Maliki yerine Mukteda Sadr’ın bloğuna yanaşmıştır.</p>
<p><strong>Yanlış İliklenen Düğme</strong></p>
<p>Seçim tıkanmayı beraberinde getirmiştir. Bunun yapısal ve yüzeysel olmak üzere iki çehresi bulunmaktadır. Yapısal çehresinde Saddam’ın devrilmesinden sonra Irak siyasi olarak yeniden inşa sürecine girerken yapılan temel ve hatta kasıtlı hatalar vardır. Bu Irak’ın önünü tıkamıştır. 2003 yılında Irak yeniden yapılandırılırken gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmiş, kasıtlı olarak iki ayağı bir pabuca sokulmuştur. Ülkenin siyasi yapısı dış müdahalelere ve iç kanamaya açık bir şekilde düzenlenmiştir. Bu itibarla ülkenin çıkış noktası Özal’ın tabiriyle ‘reorganizasyon’, Garboçov’un tabiriyle de ‘Perestroika’ yani yeniden yapılanmayla ilgilidir. Yeniden yapılanma yeni bir iç ve dış ittifakı gerektirmektedir. Halbuki Irak’ın bu hale düşmesinde işgal sonrası kurulan iç ve dış ittifakın rolü büyüktür. Nuri Maliki’nin iki defa ABD-İran ittifakıyla başbakan yapılması gibi. 2003 sonrası oluşan iç ve dış ittifakta İran’a yakın partiler öne çıkarken yerel çizgiyi temsil edenler dışlanmıştır. Bu defa birinci gelen Mukteda Sadr örneğinde olduğu gibi geçmişte birinci gelen İyad Allavi de İran engeline takılmış, ona yakın ve onun ekseninde devran eden karşı ittifaklar zinciriyle devre dışı bırakılmıştır. İran’ın bastırması ve ABD’nin onayıyla birlikte içeride bazı güçler ile bölgede İran’ın nüfuzunu dengeleyebilecek ülkeler etkisiz bırakılmıştır. Bu Irak’ın temel kanama ve tıkanma nedenidir. Bozulan dengenin yeniden kurulmasına bu çarpık dengeyi kuran aktörler pek izin vermeye niyetli gözükmüyorlar. Fakat yine de cılız da olsa bir umut var. İçeride ve bölgede şartlar İran’ın aleyhine dönüyor. Trump döneminde İran ile ABD ilişkilerinin George Walker Bush veya Obama dönemindeki gibi sürüp gitmesi mümkün görünmüyor. Keza Suriye’de halkın ve devrimci güçlerin tasfiyesi İran’ı çıplak hale getirmiş ve Rusya ile İsrail’in tazyikine maruz bırakmıştır. Hem Irak hem de Suriye’de vakit milislerin terhis edilmesi vaktidir. Lübnan’da İran lehine Suudi Arabistan zemin kaybetse de Irak’ta durum tersi bir seyir takip etmektedir. En azından Mukteda Sadr, İyad Allavi ve Ammar el Hakim içeride ve bölgesel anlamda Irak’ı yeni bir dengeye oturmak istiyorlar. İttifak senedinde de bunun arayışını ve izlerini görebiliyoruz. Somut taleplerinden birisi silahın devlet tekeline alınması ve milis güçlerin silahlardan arındırılarak, terhis edilmesidir. Bu içeride İran’ın tırnaklarını sökmek ve maşalarını etkisiz hale getirmek anlamı taşıyor. Bir başka talepleri de bölgede Sünni ülkelerle yeni bir açılım yapmak. Esasında 2004 yılında ve sonrasında bu eksiği gördüğünden dolayı Ammar Hekim Ürdün, Mısır gibi komşu ve bölge ülkelerini turlamıştı. İran kontrolündeki Irak’ta elçilikler açmalarını istemişti. Böylece belki İran’ın boğucu etkisi karşısında bir nebze nefes alabileceklerdi. Haydar İbadi döneminde Suudi Arabistan Irak ile kesik olan ilişkilerini tamir etmiştir. Şimdi Sadr bloğu bu eğilimi genişletmek ve kalıcı hale getirmek istiyor. Ülkeyi normalleştirmek istiyorlar. Lakin karşılarında pusuda bekleyen Nuri Maliki ve çetesi, arkalarında da İran faktörü bulunmaktadır. Hadi Amiri kimlik katliamı ile anılırken Nuri Maliki de Sünnilere yönelik siyasi tasfiye ile bilinmektedir. Ahmedinejad’ın Iraklı versiyonu gibidir, Tarık Haşimi ile Rafi İssavi gibi Sünni liderleri ve siyaset adamlarını tasfiye etmiş, Irak’ta İran ile iltisaklı Şiileştirme politikalarına hız vermiştir.</p>
<p><strong>Arrabu’l-Fiten</strong></p>
<p>Nuri Maliki’nin kendine özgü lakaplarından birisi de ‘Arrabu’l fiten’dir. Fitnenin patronu olarak nitelendirilmektedir. Kısaca Nuri Maliki Irak’ta fitnenin başı pozisyonundadır. Lakin diğer siyasetçilerin de ondan geri kalır tarafı yoktur. Dinî manipülasyonlarla Irak siyasetinin yönünü tayin etmişler ve bu sayede Persleştirme zemininde Baassızlaştırma, Sünnisizleştirme ve Arapsızlaştırma kampanyalarına hız vermişlerdir. Bunu yapmak için de kurumları tarumar ettiler. Selefleri İbnü’l Alkemi gibi orduyu adeta terhis etmişler veya dağıtmışlardır. Ardından meydan İran yanlısı milislere kalmıştır.</p>
<p>22 Şubat 2006 tarihinde Samarra’da Markedeyn olarak da anılan Mehdi’nin büyük gaybubet dönemine girdiği Askeriye Camisi kundaklanmış, suçlama Sünnilerin ve Selefilerin üzerine atılmıştır. Böylece Sünnilere yönelik olarak bir tenkil hareketi başlatılmış ve bu sayede Sünni kimliği sindirilmiş ve Şii hâkimiyeti kesin bir biçimde tesis edilmiştir. Olay sırasında İbrahim Caferi hükümetin başındadır ve Nuri Maliki’nin de başbakan olmasına ramak vardır; eli kulağındadır.</p>
<p>Şubat 2006 fitnesiyle birlikte ülkede Şiileştirme dalgasının önü tamamen açılmış, son engeller de aşılmıştır. 9 Haziran 2014 fitnesi veya DAEŞ’in Musul’u gele geçirmesi ise Nuri Maliki’nin başbakanlığı dönemine rastlamıştır. DAEŞ fitnesiyle birkaç şey murat edilmiştir. Bunlardan ilki Nuri Maliki’nin anayasaya aykırı olarak üçüncü defa başbakanlık yolunun açılmasıdır. DAEŞ fitnesi potansiyel olarak olağanüstü durum ilan edilmesine ve anayasanın değiştirilmesine imkân veriyordu. Nuri Maliki de bu tür bir siyasi manipülasyonla siyasi kariyerini ve ömrünü uzatmak istemiştir. Irak’taki güçler dengesi Maliki’nin bu kusuru dolayısıyla yargılanmasına izin vermemiş ve yaptıkları yanına kâr kalmıştır. Halbuki Rafi İssavi gibi Sünni politikacılar ‘yolsuzluklardan’ yargılanmış ve 7 yıla hüküm giymişlerdir. 8 yıllık başbakanlığı süresinde 60 milyar servet biriktirdiği söylenen ve ilgili çevrelerde bu yüzden ‘baş harami’ olarak anılan Nuri Maliki ise üçüncü kez başbakan olabilmek için yeni entrikalar çevirmektedir.</p>
<p>9 Haziran fitnesinin sonuçlarından birisi de Sünnilerin kendi bölgelerinde ezilmeleri ve Haşd-i Şabi gibi devlet çatısı altında sekter karakterli milis güçlerinin sivrilmesine, palazlanmasına, ete kemiğe bürünmesine imkân vermesidir. 8 Mayıs 2018 seçimlerinde Nuri Maliki istediği sonucu alamasa bile İran sayesinde anahtar güçlerden birisi haline gelmiştir. Yandaşı blok ile birlikte aritmetik olarak hükümeti kurma şansı Mukteda Sadr’ın şansından daha yüksek görünmektedir.</p>
<p><strong>Şii İç Savaşına Doğru</strong></p>
<p>2006 sonrasında kimliğe yönelik katliamlarla, ardından 2014 yılında DAEŞ’in Musul’a sızmasını takip eden günlerde Iraklı milislerle ortak bir operasyon yürüten uluslararası koalisyonun DAEŞ’i temizlenmesi sonucu Sünni bölgeler çiğnendi ve Sünniler kendi diyarlarında parya durumuna düştüler. Sünnilerin aradan çekilmesiyle Şiiler baş başa kaldı. Bu durumda İran adına Irak’ı kim yönetecek sorusu devreye girdi. Karşılıklı nüfuzu artırma ve birbirlerinin yerine geçme gayretleri Şii güç merkezlerini karşı karşıya getirdi. Birbirlerinin ayağına basmaya başladılar. Şahsi husumetlerle birlikte İran’a yakınlık veya uzaklık durumu Şii güç merkezleri arasındaki ilişkileri belirliyordu. Lübnan’da Şii güçler arasında yaptığı gibi İran, Irak’ta da kendi vasalları arasında arabuluculuk ve brokerlik yapsa da sonuçta aradaki mesafe muvasala imkânını ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden de iç kavga kemikleşiyor ve kökleşiyor. Temsil ve alan kontrolü noktasında Şii milisler birbirlerinin ayaklarına basıyor. Şii milisler Sünni kitleye karşı olduğu kadar kendi arasında da tehlike saçıyor.</p>
<p>Musul‘dan sonra Kerkük ve ihtilaflı bölgelere düzenlenen operasyonlarda Haşd-i Şabi başı çekti. Kürtlerin de terbiye edilmesiyle birlikte aslında milis güçlerinin varlık nedeni ortadan kalkmış oldu. Aksi halde milislerin varlığı ile siyasi nüfuz ve çekişme meselesi Şii düzenini (beytü’ş Şii) altüst edecek. Bu açıdan Mukteda Sadr hem kendi adına asaleten hem de bloğu adına vekâleten milislerin terhis edilmesini ve silah bulundurma yetkisinin sadece kanuni kolluk güçlerinde olması gerektiğini savunuyor. Devletin bu işe kendi semti olan Sadr Semtinden (eski adıyla Medinetü Saddam) başlaması gerektiğini söylüyor. İrili ufaklı Şii milislerin tasfiyesi Irak’ı beklediği istikrar ve huzur ortamına taşıyabilir. İkinci çekişme nedeni de seçimlerde yapılan yolsuzluklar. Seçimlerin yolsuzluklar nedeniyle iptal edilmesi Şii milisler ve güçler arasında bir iç savaşı tetikleyebilir. Böylelikle İran’ın yaptıkları ters tepebilir.</p>
<p>Irak’ın yeni bir düzene ve toplumsal barışa ihtiyacı var. Bunun yolu da yapı bozumu ve 2003 yılında kurulan yapının Irak şartlarına göre değiştirilmesinden geçiyor. 2003 mirasının kesinlikle elenmesi gerekiyor. Irak’a giydirilen Amerikan-İran deli gömleği bünyeye dar geliyor ve bunu değiştirmek istiyorlar. Yeni dönemin gündemi bu. Seçimlerden sonra özellikle Arapçı ve Persçi olmak üzere iki kutup ve kanat öne çıkıyor. Bu kanatlardan veya kutuplardan Persçi olanın başını yolsuzluklarla anılan ve 8 yıl boyunca Irak’ı gerilimle yöneten Nuri Maliki çekiyor. Irak’ta lanet bir isim olarak anılıyor. Sürekli olarak içeride Sünnileri ezdiği gibi Türkiye, Suudi Arabistan gibi komşu ülkelerle de sürtüşüyor. Kimi Şiiler mezhep zemininden onu cesur ve desteklenmesi gereken biri figür olarak görüyorsa da aklı başındaki Şiiler ondan yaka silkiyor. Nitekim son seçimlerde fazla bir varlık gösterememiştir. 2014 seçimlerini önde bitiren Kanun Devleti 2018 seçimlerinde aşağılara düşmüştür.</p>
<p>Şiiler arasında bile tampon görevi gören Sünnilerin siyasi hayattan silinmeleriyle birlikte Şiiler arasında kutuplaşma had seviyeye çıkmıştır. Bunun bir iç savaş ortamını tetikleyebileceğini söyleyenlerin sayısı giderek artmaktadır. Sünnilerle Amerikan-İran destekli Şiiler arasında 2006 ve sonrasında yaşanan iç savaş ortamı ve gerilimler bu defada Şiiler arasında baş göstermektedir. Siyasi bir uzlaşma sağlanamazsa Irak kargaşaya sürüklenebilir. Bu durumda hem milisler meselesinde hem de siyasi alanda bir uzlaşma sağlanamazsa hakem kaba güç olacaktır.</p>
<p><strong>Mukteda Sadr Hareketinin Kökleri</strong></p>
<p>Mukteda Sadr hareketinin köklerinde Pers kökenli Şii mercilerine karşı Arap dini mercilerini öne çıkarma arayışı vardır. Esasında Şiilik mezhep olarak Büveyhiler döneminde teşekkül etmiştir. Son şeklini ise Fatimiler’den sonra Safeviler döneminde almıştır. Said Nefisi ve Ali Şeriati’nin de yazdıkları gibi zamanla teşeyyü dalgaları Perslik kisvesine bürünmüştür. Efsanelerle Ehl-i Beyt ile Sasani ailesi arasında izdivaca dayalı mevhum (algı ve kurgu mahiyetli, algıya dayalı) bağlar kurulmuştur. Üçüncü Yezdecird’in kızı Şah Banu’nun Hazreti Hüseyin ile evlenmesi bu tarihi dayanaklardan birisidir. Halbuki tarihi açıdan ne böyle bir kızın varlığı ne de böyle bir izdivaç ispatlanabilmiştir. Bu iddia Pers karakterli Şiiliğin kurucu efsanelerinden ibarettir. Şii muhayyilesinin ürettiği efsaneler arasındadır. Şiilik Pers kültürünün İslam’a bulaştırılmış kalıntılarından başka bir şey değildir. Pers anlayışındaki Şiilik milli bir Şiilik olmuş ve 1501 tarihi sonrasında İran’ı bölgesinden, muhitinden koparmıştır. 2003 yılından itibaren Irak da bir katar olarak İran trenine eklenmiş ve onun tarihi ve bölgesel düşmanlıklarını tevarüs etmiştir. Özal, Türkiye Cumhuriyetinin mazisiyle, komşularıyla ve zatıyla barışması gerektiğini söylerdi. Bu söylem fazlasıyla Şiilik için de geçerlidir. Irak’ın çevresinden koparılması ve İran’a ipotek edilmesi işlemi Ali Sistani gibi İran asıllı dini merciler ile Nuri Maliki gibi Davet Partisinin siyasi liderleri üzerinden yürütülmüştür. Zahirde Kerbala üzerinden gerçekte ise Kadisiye üzerinden yürüyen Pers Şiiliği, sevgi eksenli olmak yerine kin ve intikam dürtülerini esas almıştır. Nebil Haydari’nin analizi de bu yöndedir. İran devrimiyle birlikte bu duygular yeniden depreşmiş ve Irak’ı da kendi haziresine ya da bataklığına çekmiştir.</p>
<p><strong>Necef Üzerinde Kavga</strong></p>
<p>Şiiliğin kalbinde Necef’te atmakta Necef’in kalbinde de İran atmaktadır. Necef devlet içinde devlet pozisyonuna bürünmüştür. Necef İran etkisinde ve Kum’un gölgesindedir. Şimdiye kadar Necef’te 67 kadar merci-i taklit bu dini havzayı yönetmiştir. Bunlardan sadece 5’i Arap asıllıdır. Bu da İran etkisini apaçık bir surette göstermektedir. Kalanı Perstir. Bunlar da Havzaya Pers etkisini taşımışlardır. Sanki Havza üzerinden Irak’ta Büveyhiler saltanatı devam etmektedir. Hatta bu mercilerin bazısı Irak vatandaşı bile değildir doğrudan İran vatandaşıdır ve İran’ın etkisine açıktır. Bu durumda Necef Irak’ın milli güvenliğine ve Arap kimliğine apaçık bir tehdit oluşturmaktadır. İran açısından kurtarılmış bölgedir. Şiilik üzerinden yeni Medain’dir.</p>
<p>Necef’in bu surette Şiilik üzerinden İran’ın nüfuz alanı olması, Saddam Hüseyin’in bir proje geliştirmesine vesile olmuştur. Bu da Mukteda Sadr’ın babası Muhammed Sadık es Sadr’ın Arap asıllı merci haline getirilmesi ve tatil edilen cuma namazlarının yeniden kılınmaya başlanmasıdır. Gerçekten de Muhammed Sadık es Sadr 1989 yılından itibaren kendi mukallitlerini Cuma namazı kılmaya davet etmiş ve hem Bağdat hem de Necef’te ilk cuma namazları Şii ve Sünni kitlelerin katılımıyla birlikte kılınmıştır. Bu hem gelenekçileri hem de Pers Şiiliği taraftarlarını kızdırmış ve bu süreç Muhammed Sadık es Sadr’ın suikastıyla sona ermiştir. Bununla birlikte bu miras Mukteda Sadr’ın genlerinde dolaşmaktadır. Ona miras ve emanet olarak kalmıştır.</p>
<p>1998 yılında Amerikan Kongresinin çıkarmış olduğu Irak’ı Kurtarma Yasasına karşı Muhammed Sadık es Sadr Pers Şiiliğinin aksine yabancılarla işbirliğini ve onlar adına casusluk faaliyetlerini yasaklamıştır. Aynı yıllarda bunun akisleri Suudi Arabistan’da da hissedilmiştir. Saddam’a karşı Amerikan askerlerini Körfez’e buyur eden Suud rejimi, bunu meşrulaştıracak fetvalar peşine düşmüştür. Sefer Havali gibi isimler ve zümreler bu yöndeki yaklaşıma karşı çıkmışlardır. Lakin İran eksenli ya da Pers Şiileri gibi Camiye ve Medhaliye gibi Suud rejimi eksenli bazı dini yapılanmalar Körfez’de ve kutsal topraklarda yabancı güç bulundurmanın cevazına kail olmuşlardır. Bu da bölgede yeni bir ayrışma unsuru haline gelmiştir. İfrat ve tefrit sarmalı olarak Camiye ile Kaide gibi yapılar bu ihtilaftan beslenmişlerdir.</p>
<p>Muhammed Sadık es Sadr, 1989 yılında ortak cuma namazları kıldırmasıyla Müslümanlar arasında birlik beraberliğe ve muhabbete vesile olmuştur. 1998 yılında Kongre’nin çıkarmış olduğu Irak’ı Kurtarma Yasasına karşı bu fetvasıyla esasında İngilizlere karşı patlak veren 1920 Devrimine sadık kalmış ve o ruhu temsil etmiştir. Nuri Maliki ise Muhammed Sadık es Sadr’ın hilafına dedesinin çizgisine ve 1920 ruhuna ters düşmüştür. Arap diyarında yaygın bir iddia olarak Nuri Maliki’nin atalarının Beni Kureyza Yahudilerinden olduğu ileri sürülmektedir. Kimileri de onun Kürt kökenli olduğunu iddia etmektedir. Bununla birlikte dedesi Muhammed Hasan Ebu’l Mahasin şair, savaşçı ve devrimci olarak bilinmektedir. 1920’liyıllarda İngiliz işgaline karşı mücadele etmiştir. Lakin torunu Nuri Maliki İran’ın peşine takılarak Amerikan işgaline hizmet etmiş ve Ebu Rigal gibi rehberlikte bulunmuştur. Ebu Rigal İslam öncesi Habeşli işgalcilerin Haremeyn bölgesindeki akınlarındaki rehberlerinden birisi idi. Muhammed Sadık es- Sadr, Saddam Hüseyin’in projelerinden birisiydi. Amaç, Necef Havzasındaki İran nüfuzunu Arap mercilerle kırmak, dengelemekti. Saddam Kuveyt’ten çıkarıldıktan sonra 1992 yılında yeni bir projeye imza atar. Bu proje Necef el Eşref’teki dini havzanın mümkün mertebe Iraklılaştırılmasıydı. Bunu yapacak isim de Mukteda Sadr’ın babası Muhammed Sadık es Sadr’dan başkası değildi. Arap asıllı dini bir merci olarak Necef’in başına Muhammed Sadık es Sadr atanacaktır. Bu proje adım adım yürürlüğe konulur lakin bunun olgunlaşması için 3-5 yıllık bir zamana ihtiyaç vardır. Saddam Hüseyin ise zamanla yarışmaktadır. Ama zaman onu geçer. Bu projenin ikmali için Albay Rukan Rezuki görevlendirilir. Muhammed Sadık es Sadr’ın maiyetine de devlet ile teması sağlamak üzere ‘Sadun’ isminde bir irtibat subayı verilir. Çalışmalar devam ederken Muhammed Sadık es Sadr İran asıllı mercilerle bu gibi meseleleri tartışır. Ali Sistani, Beşir Pakistani, Muhammed Said el Hakim, Şeyh Burucerdi gibiler bu projeye karşı çıkar, Muhammed Sadık ed Sadr’ı da caydırarak akamete uğratmak isterler. Muhammed Hüseyin el Ensari gibilerinin de huzurunda yapılan müzakere ve tartışmalarda Ali Sistani, Irak’ın genelinde Şii ve Sünnilerin katılımıyla Cuma namazlarının kılınması planına karşı çıkar. Buna göre Cuma namazları ancak adil bir yöneticinin gölgesinde kılınabilir. Halbuki ona göre Saddam bu vasıflara haiz değildir. Şah sonrasında İran’da Cuma namazı geleneğinin başlatılmasına rağmen Ali Sistani gibiler Irak’ta yeniden bu geleneğin başlatılmasına karşı çıkıyorlardı. Böylece Irak’ta Pers Şiiliği geleneğini sürdürüyorlardı. Halbuki genel olarak Sünnilikte adil ya da zalim olsun herhangi bir imamın peşinde namaz kılınabileceği gibi birlikte cihada da çıkılır.</p>
<p>Bu projenin selametle hayata geçirilmesi için Mukteda Sadr’ın babasının hayatta kalması ve hayatta kalması için de suikastlara karşı iyi korunması gerekiyordu. Devlet bunu sağlamak istemiş ama Muhammed Sadık es Sadr’ın taraftarları arasında Pers Şiiliği etkisindeki sızmalarla dolu çevresi buna imkân vermemiştir. Irak rejimi başta Es Sadr’a sıkı bir koruma tayin etti. Lakin Muhammed Sadık es Sadr bundan sıkılıyor ve Saddam rejiminin gölgesinde onun bir kuklası gibi gözükmekten kaçınıyordu. Korunmasının ihtiyari olarak kendi mukallitleri veya cemaati tarafından sağlanmasını istiyordu. Saddam Hüseyin çar naçar, istemeden de olsa bu talebi geri çeviremedi. Bununla birlikte iç halkaya sızmış Pers Şiiliğinin unsurları pusuda bekliyorlardı. Muhammed Sadık es Sadr’ın günlük hareket planına vakıf olmuşlardı. Bir sabah namazına gidişi sırasında 19 Şubat 1999 tarihinde devletin Havzayı Araplaştırma projesinin aktörü olan Muhammed Sadık es Sadr suikastla öldürüldü. Akabinde İran propagandası yeniden atağa geçerek Es Sadr’nı ölümünden de Saddam rejimini sorumlu tuttu. 16 Mart 1998 tarihinde Halepçe katliamı sırasında da 2006 yılında Samarra kundaklaması sırasında da İran daileri aynı taktiği kullanarak suçu başkalarının üzerine yıkmışlardı. Halepçe meselesinde Talabani ve Samarra meselesinde de İran yanlısı politikacılar sorumluluğu alakasız adreslere yönlendirmişlerdi. Muhammed Sadık es Sadr’ın suikastı olağan zanlı olarak Saddam’ın üzerinde kalmış, böylece Muhammed Sadık es Sadr’ın ölümüyle birlikte proje de çökmüştür. Mesele saptırılarak manipülatif bir olaya dönüştürülmüştür. Suikastın akabinde Irak rejimi olayla ilgili tahkikatında su neticeye ulaşmıştır: Suikastçılar Bedir Tugayları içinden seçilmişler ve Hakim grubunun da lojistik desteğiyle meş’um emellerini icra etmişlerdir. Suikastçılardan üçü yakalanmış ve birisi ise İran’a firar etmiştir. Yakalananlar Mukteda Sadr ile yüzleştirilmiş ve ifadeleri dinletilmiş ve Mukteda Sadr kısas olarak onları kendi elleriyle idam edeceğini söylese de yaşının küçüklüğü nazarı itibara alınarak bu görev taraftarlarından Casip Senid’in uhdesine verilmiştir. Bedir Tugayları adına suikastı bizzat yöneten Abdulmecid Hui’nin yeğeni olmuştur. Saddam döneminde ülkeden firar eden muhalif din adamı Abdulmecid Hui uçan bir havza kurmuş ve Tony Blair gibi İngiliz siyasilerle şahsi dostluğunu ilerletmişti. Irak’a dönüşünün ardından Abdulmecid Hui, Mukteda Sadr taraftarlarınca 11 Nisan 2003 günü öldürülmüştür. Ardından yine intikam saikiyle Muhammed Bakır el Hakim de öldürülmek istendiyse de onun naaşı başka intikamcıların payına düşmüştür. Olayların ardından Mukteda Sadr ikircikli bir dil kullanmıştır. Kamuoyu önünde Saddam ve rejimini suçlasa da perde arkasında suikastçılardan intikamını almaya çalışmıştır.</p>
<p><strong>Havza Üzerine Dinî Mühendislik</strong></p>
<p>Şii Havza veya Necef Dinî Havzası üzerinde sadece İran’ın emelleri bulunmuyordu. Aynı zamanda 11 Eylül miladı ve BOP projesiyle birlikte ABD de dinî kurumlara çeki düzen vermek ve kendi açısından ehlileştirmek ve nüfuzu altına almak istiyordu. Bunun için işgalin ertesinde Amerikan güdümlü Şii din adamları Irak’a damladı. Bunlar arasında uçan havzaya hükmeden Abdulmecid Hui, hemen Irak’a avdet etti ve yeni düzenlemeler için harekete geçti. Lakin bu emelleri, eski hesaplar ve hesaplaşma yüzünden kursağında kaldı. ABD’nin projesi Kum’un gölgesinde kalan Necef’i merkez yapmak, bu kanalla Kum’a da hükmetmekti. ABD’nin projesi Saddam gibi Havzayı Araplaştırmak değil aksine Amerikan nüfuzuna açmaktı. Seyyid Kutup’un ifadesiyle Amerikan İslam’ını Şii marka üzerine de egemen kılmak istiyorlardı. Amaç Pers Şiiliğini de kontrolü altına almaktı. İran ile ABD arasında gidip gelen Abdulaziz el Hakim ile eski dini merci Ayetullah Hui’nin oğlu Abdulmecid Hui bu proje için biçilmiş kaftandı. ABD siyasi olarak İran ile anlaştığı gibi dinî anlamda da Necef dini havzası üzerinden İran’ın patronu olmak istiyordu. ABD’nin Necef Havzası üzerine dinî mühendislik hevesi, Patrikhaneyi ekümenik hale getirerek Rusları dinî olarak nüfuzu altına alma projesini andırıyordu. Türkiye’deki Patrikhane’yi ekümenik hale getirerek 300 milyon ortodoksun yöneldiği dinî mercii haline getirmek istiyordu. Patrikhane’nin siyasi mercii ise ABD olacaktı. ABD Soğuk Savaştaki gibi dinî mühendislik eskizleri yapıyordu. Aynı projeyi 2003 sonrası İran’a ve Şii alemine uygulamak istiyorlardı. Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonrası Patrikhane’nin ekümenik hale getirilmesi üzerinden bir dinî mühendislik yapmak istedikleri gibi Irak’ın işgalle birlikte çözülmesi üzerinden de bu defa Şiilik üzerine bir dinî mühendislik kurguladılar. İkisinde de başarısız oldular. SSCB ardından Rusya’yı güçlendirdikleri gibi Saddam sonrasında da Irak’ı altın bir tepsi içinde İran’a sundular ve İran nüfuzuna açtılar.</p>
<p><strong>Pers Şiliğine Karşı Arap Şiiliği</strong></p>
<p>Ali Şeriati, Muhammedi Sünnilik ile Alevi Şiilik terkibinden bahsederdi. Pers Şiiliği yerine de Safevi Şiiliği ifadesini yeğlerdi. Bugün ise Pers Şiiliğine karşı Arap Şiiliğini geçirme çabaları var. Bu çabaları genellikle Suudi Arabistan destekliyor. Sözgelimi bu yönde Nebil Haydari isimli yazar 1255 kaynak tarayarak Arap Şiiliği ie Acem Şiiliğinin farkını ortaya koymaya çalışmıştır. Hasan Alevi gibi Nebil Haydari de Arap Şiiliğini terviç eden isimler arasındadır. Ali Elverdi sosyolojik açıdan Ahmet Katip de dinî açıdan yürüttükleri çalışmalarla Şii ve Sünni dünyanın fezasında büyük bir dalgalanma meydana getirmişlerdir. Onların izinden giderek ‘Et Teşeyyü’ül Arabi ve’t Teşeyyü’ül Farisi- Arap Şiiliği Pers Şiiliği’ isimli bir kitap telif eden Iraklı araştırmacı Nebil Haydari de bu çalışmasıyla Şiilik üzerindeki tül perdelerinden birini daha kaldırmıştır. Kitabında Şiiliğin Pers kökenlerini ve bağlantılarını çok iyi analiz etmiştir. Haydari, Perslik olarak bir cinsi veya bir kavmiyeti, bir milleti değil İslam öncesi Pers kültürünü ve bunun Şiilik üzerinden İslam’a yansımalarını, sızmasını kastettiğini ifade etmiştir. Mevcut Şiiliğin ete kemiğe bürünmesi dönemi Büveyhilik dönemidir. Bu dönemde Şiilik adına İslam içinde paralel bir dinî anlayış üretilmiştir. Şii dört hadis kitabı bu dönemin ürünüdür. Küleyni’nin Kâfi’si, Saduk el Kummi’nin Men La Yahduruhu’l Fakih kitabı, Tusi’nin Tehzip ve İstibsar kitapları bu dönemin ürünüdür. Bu kitaplar Şii kültürünü oluşturmuştur ve bu kitapların Ehl-i Beyt ve sözleriyle yakından uzaktan alakası yoktur. Bu kitaplar aşırıların, dolgucuların ve yalancıların uydurmalarıyla doludur. Bu kitapların aktardığı rivayetlerin Hazreti Ali, Hazreti Hüseyin veya diğer imamların sözleriyle bir alakası yoktur.</p>
<p>11 Eylül sonrası Amerikan merkezli yeni Moğol istilası karşısında Bush ve akabinde Obama ile işbirliği yapan İran molla rejimi bu yönüyle Şah İsmail’i hatırlatmaktadır. Ali Elverdi gibi Nebil Haydari de Osmanlılara karşı Şah İsmail’in Portekizlilerle yazışmalarına temas etmiştir. Bu yazışmalarda Şah İsmail muhataplarını İslam’ın mukaddes beldeleri olan Arap Yarımadasını işgale teşvik etmektedir. Mevcut İran rejimi de Kaide elemanlarını körfez bölgesinde Amerikan hedeflerine karşı yönlendirmiştir. Irak’ta ve kendi bölgesinde ABD ile ortaklık kuran İran, ABD ile Körfez ülkelerinin arasını bozmak için Kaide elemanlarını bu ülkelerdeki Amerikan hedeflerine karşı kışkırtmıştır. Böylece bölgede ABD’nin birinci ve vazgeçilmez gözdesi olmak istemiştir. Portekiz’in Çin’deki Elçisi Tome Pires, İran seyahatinde gördüklerini şöyle hulasa etmiştir: “Sünni camilerini yıkıyorlar, Hristiyan mabetlerini onarıyorlar.”</p>
<p>“Şah Abbas Londra’da” sergisinde de gösterildiği gibi Safeviler Hüseyniye merasimlerini ve tatbir gibi uygulamaları Avrupa’dan Mesih’in hatırasından ve Hristiyan şehitlerin hatırasından devşirmişlerdir. Nebil Haydari bu tarihi labirentten çıkışın ancak Arap Şii anlayışıyla mümkün olduğunu ifade etmektedir. Muhammed Bakır es Sadr, Muhsin Emin el Amili, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Muhammed Mehdi Şemseddin gibi İslam alemiyle gerçek köprü kurmak isteyen Arap Şiiliğine yatkın isimleri zikretmektedir. Ehl-i Beyt veya Arap Şiiliğinin muhabbet üzerine kurulu olduğunu Pers Şiiliğinin ise Sasanilerin matemi üzerine ve kin kültürü üzerine kurulu olduğunu ve sürekli kin ürettiğini ifade etmektedir. Pers Şiiliği, Sasaniler ve Savefiler namına irredandist yani yayılmacı bir amaç gütmektedir. Mehdi Taib ve Ali Yunusi gibi İranlı yetkililer bu yayılmacılık heveslerini açıktan itiraf etmişlerdir.</p>
<p><strong>Mukteda Sadr Yıldızının Parladığı An</strong></p>
<p>2014 seçimlerinde Nuri Maliki birinci çıkmıştı. 8 Mayıs 2018 seçimlerinde de Mukteda Sadr seçimlerin galibi çıktı. Bununla birlikte salt çoğunluğu sağlayamadı. Salt çoğunluğa erişebilirlik açısından 4 veya 5 farklı kütle/blok bulunuyor. Mukteda Sadr ile birlikte hareket etme temayülü gösteren Ammar el Hakim ile İyad Allavi grubu Şii ağırlıklı bir hükümeti tercih etmiyor. Kasım Süleymani’nin bu yönde baskılarına aldırmıyorlar ve Mukteda Sadr yeni hükümetin İran destekli ve ağırlıklı Şii bir yelpazeden oluşmasına sıcak bakmıyor. Bunun yerine mezhep ve etnik sınırları aşması gerektiğine inanıyor. Irak’ın mezhebi ve etnik dağılımı da zaten bunu gerekli kılıyor. Aksi takdirde Şii ağırlıklı bir hükümet İran’ın kanatları altına girme ve bağımsızlığını kaybetme tercihiyle karşı karşıya kalacaktır. Mukteda Sadr’ın lideri olduğu Sairun bloğu en yüksek sandalye sayısını elde etti ve 54 milletvekiline sahip oldu. 2006 yılından itibaren 13 yıllık siyasi süreç, içinde bulunduğumuz zaman diliminde pik noktasını yakalamış oldu. Buna eksik olsa bile tarihi bir başarı demek mümkün. Ayrıca siyasi noktada daha çok piştiği ve olgunlaştığı da söylenebilir. İran ile ABD gergefinde kalan Iraklılar için süreç büyük kırıklıklarla, derslerle dolu. Herkesin kendi çapında bu süreçten ders aldığı da söyleniyor. Bununla birlikte yine de Nuri Maliki gibi uslanmaz siyasetçiler Irak’ı karıştırabilirler.</p>
<p><strong>Manifesto ve Milli Başbakan</strong></p>
<p>Mukteda Sadr’ın başında bulunduğu Pederşahi Milli Çoğunluk Kütlesi seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra bir manifesto yayınladı. Bu manifestoya Irak açısından bir yol haritası ve bir pusula da denebilir. Manifestoda ilginç başlıklar var: iktisadi reformlara gitmek. Hayvancılığı kalkındırmak. Özel sektörü canlandırmak. Yabancı yatırımcı çekmek. İdari ve hükümet organlarını hizipçilikten arındırmak. Cihet-i askeriyeye siyaset sokmamak yani sekter emellere alet etmemek. Silahın münhasıran devletin elinde toplanması. Toplumun militarize edilmemesi… Adeta bu maddeler İran ve ABD’nin Irak’a yaptığı müdahalelerden alınan dersleri ve bunlara karşı geliştiren milli tepkileri ihtiva ediyor.</p>
<p>Bu çerçevede İzzet Şabandar gibi Iraklı bağımsız politikacılar 13 yıllık siyasi sürecin sonucunda Müslüman Kardeşlerin Şii versiyonu olarak kabul edilen Davet Partisi dışında bir ismin başbakanlığa getirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Burada iki önemli husustan birisi gelecek başbakanın Davet Partisi çatısının dışından gelmesi. Şimdiye kadar ise İbrahim Caferi, Nuri Maliki ve Haydar İbadi gibi isimler hep bu çatı altından geldiler, ülkede büyük tahribat yaptılar ve İran’a dayanarak mezhebi ve etnik çekişmeyi azdırdılar.</p>
<p>Arap dünyasında Müslüman Kardeşler kökenli başbakanlara müsaade edilmezken Irak’ta 13 yıldan beri Müslüman Kardeşlerin Şii versiyonunun iktidarda olması garabet arz eden bir durumdur. Dünyanın onlara toleranslı yaklaşmasının nedeni azınlığı temsil etmeleri nedeniyle olmalıdır. Şimdi ise Şiilerin kendisi Davet Partisinin iki kanadını da veto ediyorlar. Sihir sihirbazına geri döndü.</p>
<p><strong>Muhtemel Başbakanlar</strong></p>
<p>Irak’ta siyaset borsasında yeni hükümet senaryolarıyla birlikte yeni başbakan isimleri konuşuluyor. Bunlardan bazıları öne çıkıyor ve muhtemel başbakan olarak sunuluyor. Bunlar arasında öne çıkan isimlerden birisi Falih Feyyaz. İkincisi ise Nuri Maliki’ye yakın ve bakanlık yapmış isimlerden Muhammed Şeyya es Sudani. Bir başkası ise Aras Habib. Bunların dışında Hadi el Amiri, Tarık Necm gibilerin isimleri de geçiyor. Son sıralarda İran yanlısı olarak bilinen ve Bedir Tugaylarının eski Şefi Hadi el Amiri de Mukteda Sadr’ın ittifakına katıldığını duyurdu. Geçmişte Haydar İbadi’nin Nasr bloğundan aday olmuştu. İzzet Şabandar gibi Maliki’den ayrılan Şii politikacılar Hadi el Amiri’nin İran’a yakın görünmekle birlikte milli bir çizgide olduğunu ileri sürüyorlar. Zaman elbette bu söylemleri test edecek, doğrusunu eğrisinden ayıracaktır. Ama görünen o ki Sadr ile ortaklığı kabul ederek Hadi el Amiri başbakanlık koltuğuna bir adım daha yaklaşmış bulunuyor.</p>
<p><strong>Türkiye’yle Kesişen Yollar!</strong></p>
<p>Irak’ta İran Şiiliğine mesafeli bir çizgiyi temsil eden Mukteda Sadr’ın Sairun kütlesinin seçimlerden birinci çıkması Şii surunda açılan bir Sünni gedik olarak değerlendiriliyor. Alınan virajla birlikte Nuri Maliki gibi bazı isimlerin dışında kimse İran ile birlikte anılmak istemiyor. Şöyle demek mümkün: Mukteda Sadr, Türkiye ile Körfez ülkeleri üzerinden Irak’a ortak bir köprü kuruyor. En azından İran’ın olumsuz etkilerini dengelemek istiyor. Nitekim Mukteda Sadr Ramazan hilali münasebetiyle ortak bir celsede Suudi Arabistan, Türkiye, Suriye ve Ürdün elçileriyle bir araya gelmiş, birlik ve beraberlik vurgusunda bulunmuştur.</p>
<p>Mukteda Sadr’ın Türkiye ilgisi eskiye dayanıyor. Irak’ın ilişkilerini çeşitlendirmesi (tenvi el alakat) gereğine inanan birinin Türkiye’ye yabancı veya bigâne kalması düşünülemez. Mukteda da bunu yapıyor. Mukteda Sadr, 1 Mayıs 2009 tarihinde İran üzerinden Türkiye’ye gelerek bir dizi görüşme gerçekleştirmişti. Türkiye ziyareti sırasında Türk yetkililerle siyasi süreci mütalaa etmişti. Fakir Şii kitlelerin Robin Hood’u olarak da bilinen ve bu yönüyle Mahrumlar Hareketine liderlik yapan ‘Kayıp İmam’ Musa Sadr’ı da hatırlatan Mukteda Sadr komşu ülkelerle köprü kurarak İran ile ABD’yi dengelemek istiyor.</p>
<p>Irak’ta İran yanlısı kesimlerle yoğun sürtüşme yaşadığı bir dönemde İran’a giderek bu ülke liderleriyle hesaplaşmış ve gerekirse Irak’ı terk ederek Suudi Arabistan ya da Türkiye’ye iltica edebileceğini söylemişti. Türkiye de Mukteda Sadr ve açılımları karşısında ilgisini esirgemiyor. Bu baptan olmak üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan 26 Mayıs 2018 tarihinde seçim başarısından ötürü Mukteda Sadr’ı kutlamıştır.</p>
<p><strong>PKK ve Ilısu Barajı Meselesi</strong></p>
<p>Irak’ta günlük hayatı yaşanılmaz kılan hususların başında elektrik kesintileri ile birlikte su sıkıntısı gelmektedir. Irak petrol zengini ama su fakiri bir ülkedir. Saddam döneminde temiz suya kavuşan Iraklılar demokrasi adı altında faaliyet gösteren partiler döneminde bu nimetten mahrum kaldılar. Irak, su konusunda dışa bağımlıdır. Dicle Nehri üzerine Türkiye’nin kurduğu Ilısu Barajı ve Haziran ayı (2018) itibarıyla barajın su tutmaya başlaması Iraklıların güncelleşen şikâyetlerine konu olmaktadır. Gerek Mukteda Sadr ve gerekse ortaklarından Ammar el Hakim su meselesiyle yakından ilgilenmekte ve Türkiye ile bu hususta ivedi müzakerelerin yapılmasını önermektedir. Bir diğer pürüzlü mesele de PKK ile mücadele meselesidir. Özellikle İran<br />
çizgisinde yürüyen partiler, dinî zeminde Türkiye’ye karşı mezhep milliyetçiliği gütmektedir.</p>
<p>DAEŞ’e karşı dünyanın her yanından güç davet eden Iraklı Şiiler PKK varlığı karşısında Türkiye’ye savunma hakkı tanımadıkları gibi aynı zamanda işbirliğine de yanaşmıyorlar. Özellikle Nuri Maliki ile halefi olan Haydar İbadi, Türkiye’nin askeri operasyonları karşısında Irak milliyetçiliğini kışkırtıyorlardı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mukteda-sadr-gunesi-batan-irakta-yildizi-parlayan-dini-lider/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sokotra Takımadaları: Emperyalist Hamle Geri Tepti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sokotra-takimadalari-emperyalist-hamle-geri-tepti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sokotra-takimadalari-emperyalist-hamle-geri-tepti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 22:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalist Hamle]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[Sokotra Takımadaları]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2144</guid>

					<description><![CDATA[İmparatorluk hevesiyle el koyduğu yerlerde tutunamaması üzerine ‘teselli armağanı’ peşinde koşan ve bu uğurda gözüne Sokotra Adası ve çevresini kestiren BAE yönetimi burada da baltayı taşa vurdu. Cibuti ve Somali’den kovulan Birleşik Arap Emirlikleri bu kayıplarını Sokotra Adası ve çevresi üzerinden telafi etmenin yollarını arıyordu. ‘Kurtarıcılardan kurtulmak veya kurtarmak’ diye bir tabir var. Yemen tam da bu durumu yaşıyor. ‘Kurtulması gerekenler’ listesine Husiler yanında bir de nevzuhur kurtarıcılar eklendi. Başta Suudi Arabistan olmak üzere körfez patronları Ali Abdullah Salih’e yönelik halk ayaklanması karşısında endişeye kapıldılar. Ardından körfez ülkelerinin patronluğunda Abdu Rabbu Mansur Hadi’nin Salih’in yerini alması ve seçimlere gidilmesi konusunda bir mutabakat sağlandı. Böylece Yemenlilerin önünde bir yol haritası belirdi. Ama teori pratiğe veya evdeki hesap çarşıya uymadı. Tasarlanan geçiş dönemi iç gaile ve kargaşa ortamı yüzünden uzadıkça uzadı. Görünen sebebi de Husilerin yükselişiydi. Görünmeyen sebep ise bölge ülkelerinin entrikalarıydı. Kimileri Ali Abdullah Salih’in Husilerle tutuştuğu 6 savaşın da şikeli olduğuna inanıyor. Ekim 1973 Mısır-İsrail Savaşı bile birçok çevreye göre şikeli savaşlardan birisi. Bu çevrelere göre Yemen Kaidesi en azından bir bölümü itibarıyla Ali Abdullah Salih‘in lejyonerleriydi. En azından onlara alan açmıştı. Kendisini bölgenin ve dünyanın gözünde Kaide karşıtı şövalye, Yemen jandarması olarak takdim edebilmesi için böyle bir karta ihtiyacı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İmparatorluk hevesiyle el koyduğu yerlerde tutunamaması üzerine ‘teselli armağanı’ peşinde koşan ve bu uğurda gözüne Sokotra Adası ve çevresini kestiren BAE yönetimi burada da baltayı taşa vurdu. Cibuti ve Somali’den kovulan Birleşik Arap Emirlikleri bu kayıplarını Sokotra Adası ve çevresi üzerinden telafi etmenin yollarını arıyordu. </strong></p>
<p>‘Kurtarıcılardan kurtulmak veya kurtarmak’ diye bir tabir var. Yemen tam da bu durumu yaşıyor. ‘Kurtulması gerekenler’ listesine Husiler yanında bir de nevzuhur kurtarıcılar eklendi. Başta Suudi Arabistan olmak üzere körfez patronları Ali Abdullah Salih’e yönelik halk ayaklanması karşısında endişeye kapıldılar. Ardından körfez ülkelerinin patronluğunda Abdu Rabbu Mansur Hadi’nin Salih’in yerini alması ve seçimlere gidilmesi konusunda bir mutabakat sağlandı. Böylece Yemenlilerin önünde bir yol haritası belirdi. Ama teori pratiğe veya evdeki hesap çarşıya uymadı. Tasarlanan geçiş dönemi iç gaile ve kargaşa ortamı yüzünden uzadıkça uzadı. Görünen sebebi de Husilerin yükselişiydi. Görünmeyen sebep ise bölge ülkelerinin entrikalarıydı. Kimileri Ali Abdullah Salih’in Husilerle tutuştuğu 6 savaşın da şikeli olduğuna inanıyor. Ekim 1973 Mısır-İsrail Savaşı bile birçok çevreye göre şikeli savaşlardan birisi. Bu çevrelere göre Yemen Kaidesi en azından bir bölümü itibarıyla Ali Abdullah Salih‘in lejyonerleriydi. En azından onlara alan açmıştı. Kendisini bölgenin ve dünyanın gözünde Kaide karşıtı şövalye, Yemen jandarması olarak takdim edebilmesi için böyle bir karta ihtiyacı vardı. Ali Abdullah Salih ülkeyi korku silahıyla yönetiyordu. Bu korku silahı için kullanışlı düşmanlara ihtiyaç vardı. Bunların başında başkente doğru yürümekte olan Saadalı Husiler geliyordu. Diğer Zeydiler gibi Husiler de genellikle dağlık alanlarda yaşıyorlardı. Saada onların dağlık merkezi idi. Merkezi hükümetle defalarca harbe girmişlerdi ve Ali Abdullah Salih onları Suudi Arabistan gibi komşu ülkelere karşı şantaj aracı olarak kullanıyordu. Böylece Riyad’dan yardım devşiriyor ve bu vesile ile onlar nazarında yararlığını da ispatlamış oluyordu. Ali Abdullah Salih’in bu Husi ruletini daha sonra Devrim Sürecinde (11 Şubat 2011) BAE, Suudi Arabistan devraldı.</p>
<p>BAE ve Suudi Arabistan müdahale için 2015 yılına kadar beklemişlerdi. Zira planları siyasal İslam’ı temsil eden devrim güçleriyle ve özellikle İhvan ile Husileri çarpıştırmaktı. Bu itibarla, Husilerin Saada’dan başkent Sanaa’ya doğru ilerlemesi karşısında Suudi Arabistan kılını bile kıpırdatmadı. BAE Liderliği ve bilhassa Muhammed Bin Zayed ile birlikte Darbeci Sisi’yi destekleyerek Mürsi’yi deviren Kral Abdullah Yemen’de de Husilerle birlikte İhvan’ı kafa kafaya çarpıştırarak burunlarını sürtmek istiyordu. İki tarafı vuruşturarak iki taraftan da kurtulmanın hesabını yapıyordu. Bir taşla iki kuş vurma planı. Kral Abdullah’ın ölümünün ardından durum değişti. Savunma bakanlığına getirilen ve ‘Yarımada’nın Büyük İskender’i lakabıyla anılan Muhammed Bin Selman ilk iş olarak Yemen’e asker gönderme kararı aldı. Bununla birlikte Mart 2015 tarihinden beri ülkeyi Husilerden ve pençelerinden temizleme noktasında bir varlık gösteremediler. Sadece kolera gibi hastalıkların yayılmasına neden oldular. Bir de Husileri Yemen’den sökme bahanesiyle durumdan vazife çıkartarak ülkeyi parçalamanın ve bir kısmını topraklarına katmanın derdine düştüler.</p>
<p>Ali Abdulllah Salih’in kullanışlı silahlarından ikisini de istismar ediyorlar. Kuzeyde Husileri güneyde ise Kaide meselesini kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar. Sözgelimi, Birleşik Arap Emirlikleri, Arap Yarımadası Kaidesi’ni istismar ederek onlar üzerinden durumdan vazife çıkartıyor. Haşdi Şabi Irak’ta, Esat güçleri ve Batılılar Suriye’de nasıl ki IŞİD’in izini sürerek varlıklarını pekiştiriyorlarsa aynı şekilde Kaide de kimi güçlerin yükselmesi için manivela görevi görüyor. Birleşik Arap Emirlikleri baştan beri Güney Yemenli ayrılıkçılar üzerinden Yemen’i bölmenin hesaplarını yapıyor. Böylece hem Aden Limanı üzerinde nüfuzunu artırmayı hem de Yemen’in kıymetli bölgelerine el koymayı tasarlıyor. Yemen’in toprak bütünlüğünü aşındırarak ülkeyi çıkarlarına göre yeniden tanzim etmenin yollarını arıyor. Bu itibarla gerek Suudi Arabistan gerekse BAE, sadece ülkeyi bütün olarak tutmanın peşinde olan İhvan’a yükleniyor.</p>
<p><strong>Yeni Bir Emperyalist Güç Doğuyor</strong></p>
<p>2017 yılında Yemen Cumhurbaşkanı Hadi, Birleşik Arap Emirliklerinin ülkesindeki pozisyonunu şöyle özetlemişti: Halaskar, kurtarıcı değil aksine işgal gücü! Bunlar da Arap işgal güçleri. Son sıralarda bilhassa Birleşik Arap Emirliklerinin emperyalist eğilimlerinden hem açıklıkla hem de sıklıkla söz ediliyor. Katar gibi rakip ülkelerin sıkıştırılmasıyla, Suudi Arabistan’ın da dize getirilmesiyle birlikte ortam Birleşik Arap Emirliklerine kaldı. Dikensiz gül bahçesi haline gelen bölge BAE liderlerinin emperyalist iştahlarını artırdı. BAE, Libya, Yemen, Somali, Cibuti gibi ülkelerde cirit atıyor, emperyalist emellerini gerçekleştirmek için hamle üzerine hamle yapıyor.</p>
<p>Amerikan menşeli Combating Terrörism Centre (CEC) raporunda bu ülkenin emperyalist dürtülerinden açıkça bahsedilmektedir.1 Nizavisimaya Gazeta’ya konuşan uluslararası ilişkiler uzmanı Rus Kirill Simeonov da Birleşik Arap Emirliklerinin emperyalist bir imparatorluk kurma çalışmaları yürüttüğünü ve emperyalist bir güç olarak sivrildiğini ifade etmiştir.2 İhvan’a yakın isimlerden Nobel ödüllü Yemenli aktivist Tevekkül Karman’ın ifadesiyle sadece ‘Umman Sahili’ kimliğinden ibaret olan bu ülke boyundan büyük işlere kalkışıyor. Amerikan ve Rus kaynaklarının da ittifakıyla bu ‘cirmi küçük, cürmü büyük ülke’ emperyalist dürtülerin peşinden koşuyor. Bu hususta şimdiye kadar yaptığı sondaj ve denemeler, pek de başarılı geçmiş sayılmaz. Halife Hafter’i destekleyerek Libya’yı karıştırdı ise de burunlarını işlerine soktukları Somali ve Cibuti gibi ülkeler tarafından istenmeyen ülke muamelesi gördü. Çapı emperyalist ülke olmaya yetmiyor. Son dönemde Güney Hareketi (Hirak el Cenubi) ve Arap Yarımadası Kaidesi (AQAP) bahanesiyle Yemen’de de emperyalist dürtülerini tatmin etmek istedi. Ancak burada da maksadına eremedi.</p>
<p><strong>Sokotra Takımadaları</strong></p>
<p>Yemen’de emperyalist emellerle gözüne kestirdiği bölgelerden birisi de yeraltı ve yer üstü kaynaklarıyla ünlü Sokotra Takımadaları. Bölge eşsiz ve gönül çelen bir güzelliğe sahip. Bilenlere göre Sokotra Takımadaları Ekvator’a ait Galapagos Takımadalarına eş değer bir tabiat harikası. Sokotra Takımadaları altı adadan oluşuyor. Cumhurbaşkanı Hadi, Ekim 2013 tarihinde bu bölgeyi müstakil bir il olarak ilan etmiş başkenti olarak da Hadibu’yu belirlemişti. Arap Baharı sonrasında bölgedeki zeminin yumuşamasını fırsat bilen ve fırsatı Arap Baharı dalgasının yüzeye çıkarttığı siyasal İslamcılara kaptırmak (İhvan) istemeyen BAE, boşluğun İhvan gibi İslamcı hareketler tarafından doldurulmasını engellemek için hemen devreye girdi. Bir taraftan İhvan’ı zayıflatmaya çalışırken diğer taraftan da ülkenin mukadderatına el koyabilmek için yasal yönetimin de altını oyuyorlar. Dediklerini yaptırtabilecekleri cılız bir yerel hükümet istiyorlar. Dolayısıyla kurtarıcı kisvesinde işgalciliğe soyunuyorlar.</p>
<p><strong>BAE’nin Motivasyonu</strong></p>
<p>İmparatorluk hevesiyle el koyduğu yerlerde tutunamaması üzerine ‘teselli armağanı’ peşinde koşan ve bu uğurda gözüne Sokotra Adası ve çevresini kestiren BAE yönetimi burada da baltayı taşa vurdu. Cibuti ve Somali’den kovulan Birleşik Arap Emirlikleri bu kayıplarını Sokotra Adası ve çevresi üzerinden telafi etmenin yollarını arıyordu. Uzun vadeli hedefi aslında gözüne kestirdiği bölgeler üzerinden Babu Mendep ile Hürmüz Boğazına kelepçe vurmaktı. Aden limanını da Çinlilere kaptıran BAE’nin hesapları Sokotra Adası ve çevresinde de tutmadı.</p>
<p>1 Mayıs 2018 tarihinde Sokotra Adasına işgal güçleri çıkaran Birleşik Arap Emirlikleri anında tepki çekmiştir. Nedeni de bu girişimini gerekçelendirememesidir. Şöyle ki Yemenlilerin de ifade ettiği gibi, bölgede kovulacak Husi veya Kaide tarzı herhangi bir örgüt veya milis gücü bulunmamaktadır. O halde BAE durduk yere buraya neden asker çıkardı? Birleşik Arap Emirlikleri bu hareketinden dolayı ayrılıkçı Güney Hareketi tarafından da kınanmıştır. Güney Hareketi (el Hirak el Cenubi) Başkanı Hasan Baum da askeri çıkarmayı açık bir işgal olarak nitelendirmiştir.</p>
<p>Hasan Baum, Birleşik Arap Emirliklerinin Güney Yemenli bağımsızlık taraftarlarının duygularını ve eğilimlerini istismar ettiğini ve kendi amaçları doğrultusunda kullandığını da ifade etmiştir. Güneyin hükümranlık haklarını, milli güvenliğini ihlal ettiğini ve vesayetini dayattığını hatırlatmıştır. Güneyin kurtuluşunun ilanından iki yıl sonra BAE’nin yeni dolaplar çevirdiğini söylemiştir. Hiçbir şartta yabancı işgalci istemediklerini ve dayatmayı kabul etmeyeceklerini bildirmiştir. 1967 yılına kadar Afrar Devleti adına Sokotra ve Mahra bölgesini yöneten hanedanlığın son üyesinin oğlu olan Abdullah Bin İsa Bin Afrar da Yemen hükümetinin hükümranlık haklarına dair hassasiyetini takdirle karşıladığını ve desteklediğini kaydetmiştir.</p>
<p>BAE’nin bu emperyalist maceraları sadece yerel hükümeti; Yemen Başbakanı Ahmed Bin Dağr ile Cumhurbaşkanı Hadi’yi rahatsız etmekle kalmıyor onun ötesine de geçiyor. Yemen’in toprak bütünlüğünü yele veren Körfez Koalisyonu güçleri kendi aralarında da çekişiyorlar. Umman Sultanlığına ait Mahra Vilayeti bölgesinde Suudi Arabistan’a ait askeri hareketlilik Umman Sultanlığını da rahatsız ediyor. Bölge halkı ise bu askeri hareketliliğe karşı gösteriler yapıyor. Yemen halkı da ülke bütünlüğü ve Sokotra Takımadalarının geleceği konusunda Birleşik Arap Emirliklerinin şüpheli hareketlerine karşı gösteri düzenliyor.</p>
<p>Bölge dışından Türkiye gibi ülkeler de Yemen’in toprak bütünlüğü konusunda hassasiyetlerini dile getirdiler. İçeriden ve dışarıdan gelen tazyikler karşısında Birleşik Arap Emirlikleri geri adım atmak zorunda kaldı. Bununla birlikte, 2015 müdahalesi sırasında İhvan ile Koalisyon ülkeleri arasında kapanan makas yeniden açılmaya başlandı. Bu açıdan Birleşik Arap Emirliklerine ait güçlerin Suudi Arabistan güçleriyle yer değiştirmesi itirazları ortadan kaldırmayacaktır.</p>
<p>BAE rejimine yönelik öfkeler daha açık olsa da onun arkasında Suudi Arabistan rejimine yönelik de öfkeler artıyor. Bu ülkeyi de işgalci güç görme eğilimi gözleniyor. Bölgede emperyalizmin üç atlasından bahsediliyor. Şiiliği temsilen İran, Vehhabiliği temsilen Suudi Arabistan ve Amerikan sufiliğini temsilen de Birleşik Arap Emirlikleri. Uçları temsil eden bu güçler bulundukları yerleri un ufak ederek emperyalizmin amaçlarına hizmet ediyorlar. Yasal Yemen hükümeti, BAE’nin Sokotra Adasında işgal denemesiyle alakalı olarak Güvenlik Konseyi’ne bir şikâyet tasarısı sunmuş ve Ada üzerinde hükümranlık haklarının gasp edildiğini ifade etmişti. Bu karşı ataklar üzerine kendisini savunacak mecali kalmayan ve bahane bulmakta zorlanan BAE yönetimi Ada’daki askerlerini çekmek zorunda kalmıştır. Yemenli yazar Yasin Temimi’ye göre, BAE güçlerinin ricatı bu ülke rejimi için manevi bir hezimet anlamına geliyor.3 BAE’nin emperyalizm dürtüleri konusunda arzuları sınırsız olsa da imkânları kıt. Girdiği yerleri uzun süre elinde tutması imkânsız. Hazmetme kapasitesi oldukça sınırlı ve dar. İnsan kaynakları sınırlı olduğu oranda İslam âleminde kitle desteği de yetersiz bulunuyor. Bu açıdan Amerikan eğilimli bazı sufi gruplarla temas hattında olsa bile bu ona gerekli kitle tabanını temin etmeye yetmiyor. Ayrıca Arap Baharı sonrasında askeri maceraları ve müdahaleleri kendisine yönelik nefret katsayısını yükseltiyor. Ve onu kitleler nezdinde kifayetsiz muhteris konumuna sokuyor. Sadece iç çekişmeler üreterek İslam âlemini yıpratıyor ve enerjisini boşa harcatıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sokotra-takimadalari-emperyalist-hamle-geri-tepti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Dönemde Mısır-Türkiye İlişkileri: Jeopolitik Rekabetten İdeolojik Düşmanlığa</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-donemde-misir-turkiye-iliskileri-jeopolitik-rekabetten-ideolojik-dusmanliga/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-donemde-misir-turkiye-iliskileri-jeopolitik-rekabetten-ideolojik-dusmanliga/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:25:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Düşmanlık]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Jeopolitik Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır Türkiye İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1986</guid>

					<description><![CDATA[Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık. Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz. İki ülke de Müslüman ve Sünni olmasına rağmen iki taraf arasındaki ilişkileri, jeopolitik ve ideolojik coğrafya ve sınırlar belirliyor. İbni Haldun’un ifadesiyle coğrafya kaderdir ve insanın rolünü belirler. Bir başka deyişle mevzi, mevzuyu da belirler. Bu itibarla Mısır ile Türkiye coğrafi olarak bir birlerine rakip konumları paylaşırlar. Bazen barışık olmalarına rağmen çoğu kez dargın vaziyettedirler. Ayrıştıkları gibi bütünleştikleri dönemler de vardır. Bu bütünleşme dönemlerinde Mısır daima tâbi Anadolu ise hâkim pozisyondadır. Tersi varit değildir. Kansu Gavri ile Yavuz arasında rekabet olduğunda Şah İsmail denklemi şöyle analiz etmiştir: Osmanlılar yenilirse, Kölemenleri bir vuruşta haklarız ama tersi olursa sıra bize gelecektir. Memlüklüler galip gelirse şevketleri İran’a kadar uzanmaz. Lakin Yavuz galip gelirse sıra Safevilere de gelecektir. Şah İsmail’in bu sezgisi doğru çıkmıştır. Türkiye, İran ve Mısır ile birlikte üçlü bir jeopolitiği oluşturuyor. Anadolu keskin bir biçimde jeopolitik olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık.</strong><br />
<strong> Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz.</strong></p>
<p>İki ülke de Müslüman ve Sünni olmasına rağmen iki taraf arasındaki ilişkileri, jeopolitik ve ideolojik coğrafya ve sınırlar belirliyor. İbni Haldun’un ifadesiyle coğrafya kaderdir ve insanın rolünü belirler. Bir başka deyişle mevzi, mevzuyu da belirler. Bu itibarla Mısır ile Türkiye coğrafi olarak bir birlerine rakip konumları paylaşırlar. Bazen barışık olmalarına rağmen çoğu kez dargın vaziyettedirler. Ayrıştıkları gibi bütünleştikleri dönemler de vardır. Bu bütünleşme dönemlerinde Mısır daima tâbi Anadolu ise hâkim pozisyondadır. Tersi varit değildir. Kansu Gavri ile Yavuz arasında rekabet olduğunda Şah İsmail denklemi şöyle analiz etmiştir: Osmanlılar yenilirse, Kölemenleri bir vuruşta haklarız ama tersi olursa sıra bize gelecektir. Memlüklüler galip gelirse şevketleri İran’a kadar uzanmaz.</p>
<p>Lakin Yavuz galip gelirse sıra Safevilere de gelecektir. Şah İsmail’in bu sezgisi doğru çıkmıştır. Türkiye, İran ve Mısır ile birlikte üçlü bir jeopolitiği oluşturuyor. Anadolu keskin bir biçimde jeopolitik olarak hem Mısır’a hem de İran’a rakiptir. Nitekim tarihte Bizanslıların çapraz ilişkileri de bize bunu öğretmektedir. İran ile Mısır birbirlerine göre periferiyi temsil ederler. Anadolu ise her ikisine göre de eşit oranda rakiptir. Anadolu, Mısır ile dikey, İran ile yatay olarak rakiptir. Bunu Anadolu’nun eşsiz coğrafyası belirler. Mısır-Türkiye ilişkilerinin coğrafi pozisyonunu en iyi ifade edenlerden birisi Gelibolulu tarihçi Mustafa Âlî’dir ki karşılaştırmayı şöyle yapmıştır: Mısır ‘ümmü’d dünya/dünyanın anası’ ise ‘Anadolu da ebu’d dünya/dünyanın babasıdır ’ demiştir. Bu benzetme, jeopolitik farkı ile birlikte birbirleriyle ilişkiyi ve karşılıklı ihtiyacı da çok iyi belirlemektedir. Mısır Osmanlılara tabi iken Osmanlı tacının incisi olmuştur. Mısır Anadolu’dan ayrıldığında hep baş çekmiş ve rakip olmak istemiştir. Firavunlar sülalesi dışında Mısır hiçbir zaman kendi çocukları tarafından yönetilmemiştir. Ya başka ülkelerin egemenliği altına girmiş ya da Kölemenler tarafından idare edilmiştir. Firavunlar da hem kendi halklarına hem de civar bölge halklarına zulüm etmişler ve zulümle anılmışlardır.</p>
<p>Anadolu’nun Bizans hâkimiyetinden kurtulmasından sonra İslam dünyasında karşımıza iki rakip güç çıkmıştır. Bunlardan birisi 1501 tarihi itibarıyla Safeviler diğeri de Memlüklü Sultanı Sultan Eşref Kayıtbay döneminde (1468-1496) Mısır. Kayıtbay’dan sonra Mısır Memlüklüleri zayıflama dönemine girmişlerdir. Osmanlılar Fatih ve ardından Yavuz ile birlikte yükselme dönemine girerken Mısır ise gerilime dönemine girmiştir. Benzeri bir pozisyon Nasır ile Menderes dönemlerinde tekerrür etmiştir. Çağdaş ilişkilerin seyrine baktığımızda Nasır’dan beri de Mısır ile Türkiye’nin ilişkileri Yavuz-Kansu Gavri dönemini andırmaktadır.</p>
<p>1492 sonrasında yükselen Avrupa’nın yeni sömürgeci güçleri İspanya ile Portekiz karşısında Memlüklü yönetimi, gerileme pozisyonunda ve edilgen bir durumdadır. Karşılık verebilecek güçten, konumdan yoksundur. Kaderin cilvesi olarak onlara karşı Osmanlı Devleti’nde Yavuz ile Kanuni Sultan Süleyman çıkmıştır. Bugün yine karşımızda jeopolitik açıdan iki kadim rakibimiz durmaktadır: Bunlardan birisi İran diğeri de Mısır’dır. Safevi-Memlüklü ilişkilerinde olduğu gibi bugün de Mısır, İran’a karşı silik hatta işbirlikçi bir tutum sergiliyor. Türkiye karşısında ise rakip ve atak bir pozisyonu benimsiyor. Muhammed Mürsi sonrasında Türkiye’ye karşı hem jeopolitik hem de ideolojik olarak zıtlaşma hattını benimsemiş bir halde düşmanca bir davranış sergiliyor. İran ile Irak ve Suriye’de rakip pozisyonda olduğumuz gibi Mısır da Kızıldeniz ve Basra Körfezi yanında Doğu Akdeniz’de de diğerleriyle birlikte bizi sıkıştırmaktadır.</p>
<p>Türkiye’nin Basra Körfezi’nde Katar’da askeri üs kurmasına mukabil ablukacı ülkeler olarak anılan Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır Türkiye’yi bu bölgeden silkeleyip koparmaya gayret ediyorlar. Basra Körfezi’nin paralelinde ve Arap Yarımadasının batısında yer alan Kızıldeniz havalisinde ise Somali ve Sudan-Sevakin bölgesinde tutunma noktamızdan bizi çıkarmaya çalışıyorlar. Burada Araplık dürtüsüyle hareket ettikleri intibaını veriyorlar. Ne yazık ki bizden başka onlara Araplıklarını hatırlatan başka bir güç yok! Burada da karşımıza bölgesel güçler olarak Mısır, BAE ve Suudi Arabistan çıkmaktadır.</p>
<p>Kuzeye çıktıkça özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde ise kadim rakiplerimizle askeri, siyasi ve iktisadi alanda işbirliği yapıyorlar. Askeri tatbikatlarla birlikte Türkiye’ye karşı gövde gösterisinde bulunuyorlar.</p>
<p>Yunanistan ve Rum Kesimi arkalarını AB, ABD ve Rusya’ya dayamalarına ilave olarak ortaklıklarına İsrail ve Mısır’ı da katıyorlar.</p>
<p>Türkiye ile mücadelelerinde ellerini ve pozisyonlarını güçlendirmek isteyen Rum Kesimi ile Yunanistan, Mısır gibi ülkeleri kendi lehlerinde ihtilaflı meselelere angaje edebilmek için Türkiye’nin Kıta Sahanlığı ve Adadaki Türk toplumunun iktisadi haklarını peşkeş çekiyorlar. Türklerle anlaşarak ortak servet, zenginlikleri paylaşmak yerine Türklerin haklarını onlara rüşvet vererek Türkiye’yi devre dışı bırakmanın hesabını yapıyorlar.</p>
<p><strong>Fatih’in Son Seferi ve Mısır</strong></p>
<p>Yavuz Sultan Selim ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu ihmal ettiği bir alana yoğunlaşıyor. Bu da İttihad-ı İslam/Panislamizm politikasıdır. Osman Gazi’nin tevellüt ettiği 1258 yılından itibaren İslam dünyası başsız ve halifesizdir. Belki de Yavuz Sultan Selim’den evvel İslam dünyasına dönüş politikasını dedesi Fatih Sultan Mehmet başlatmak istiyordu. Zülkarneyn gibi İstanbul’u aldıktan sonra ve Batı’daki fetihlerinden sonra şarka dönmek istiyordu. Lakin son sefere çıktıktan sonra hedefe ulaşmak müyesser olmuyor. Sefer akim kalıyor. Hammer gibi tarihçiler Fatih’in son seferinin Mısır’a müteveccih olduğunu iddia ediyorlar. (1) Belki de Fatih’in hedeflerinden birisi Yavuz’dan evvel hilafeti İstanbul’a taşımaktı.</p>
<p>Daha önce Avrupa içlerine yönelik fütuhatlar hız kesmeden devam ederken neden birden Fatih, Yavuz devletin dümenini şarka çeviriyor? Zira insan kaynakları yetersiz hale geliyor. Anadolu’da ve Batı’da fethedilen diyarlarda Müslüman nüfusu yerli halka nispetle sınırlı. Bu da bu durumdan mustarip olan Fatih ve Yavuz gibi cihangirleri şarka yöneltiyor. Böylece Fatih’e müyesser olmayan politikayı Yavuz Sultan Selim uyguluyor.</p>
<p><strong>Osmanlıya Karşı Gizli İttifak!</strong></p>
<p>Mısır seferinin birçok esbabı vardır. Bu sebeplerden ilki, Memlüklülerin zayıflaması İspanya-Portekiz ittifakı karşısında kolay lokma haline gelmeleri, İslam yurtlarını savunamayacak duruma düşmeleridir. İkincisi, Osmanlı karşısında Safevilerle gizli ittifak kurmalardır. Memlüklülerden koparak Yavuz’a sığınan Kansu Gavri’nin yakın çevresinden kimseler bu yönde bildiklerini, gördüklerini huzurda dile getirmişlerdir. Bunlara ilave olarak Fatih döneminde İstanbul’un fethi sonrası çevreye müjdeciler salınmış ve bunlardan bazıları da Mısır’a varmış ve Eşref İnal’a müjdeyi ulaştırmışlardır. Fethin müjdesini Fatih’in elçilerinden alan Mısırlı yöneticiler derhal Kahire ve Mısır’da kutlamalar düzenlemişlerdir. Bu gibi müspet davranışlar muhtemel sürtüşmelerin önünü kesiyordu. Sevinç ve neşelerini izhar etmişlerdi. Bu da Fatih’i memnun etmişti. Oysa ki Çaldıran zaferinden sonra Yavuz’un müjdeci ulaklarına karşı duyarsız ve bigane kalmışlar ve zaferi kutlamayı düşünmemişlerdi.</p>
<p>İçeride de Memlüklü yönetimi sosyal açıdan mezalim üretiyordu. Yolsuzluklar almış başını gitmiş ve yargı iflas etmişti. Yöneticiler halkın ahına bigane kalıyorlardı. Islahat konusunda umutlar tükenmişti. Bu nedenle de uç bölgeler Osmanlı’ya katılmışlardı. Bunların başında da Halep şehri ve civarı geliyordu. Halep Şam, Kudüs ve Kahire’nin anahtarıdır. Nitekim Salahaddin Eyyübi Halep’i aldıktan dört yıl sonra Kudüs’e girmiştir. Yavuz Sultan Selim de Halep’ten hemen sonra Kahire üzerine yürümüştür.</p>
<p>Kölemenler Yavuz’dan Halep’i barışçıl yollarla geri istemişlerse de onlara cevabı şu olmuştur: “Kılıçla alınan, kılıçla verilir.” Benzeri bir cevabı Sultan Abdulhamid’in Siyonizmin teorisyeni, fikir babası Theodor Herzl’e söylediği rivayet edilir; ataların kılıçla aldığı ülkenin parayla satılamayacağını hatırlatmıştır. Farklı makamlarda olsa da Nasır yüz yıllar sonrasında Filistin’le alakalı olarak Yavuz’un ifadesini biraz farkla da olsa tekrarlamıştır: Güçle kaybedilen ancak güçle geri alınır! Kansu Gavri bunu söyleyememiş, Nasır ise bunu yapamamıştır!</p>
<p><strong>İngiltere Yerine Amerika</strong></p>
<p>1922 ile 1952 arasında Mısır’da kraliyet rejimi hüküm sürmüştür. Valilikten hidivliğe ondan da kraliyete geçmiştir. Ünvanı büyüdükçe mevkii küçülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni güçlerin dünya dümeninde sahne almasıyla birlikte eski güçler yerlerini muhafaza edemez hale gelmişlerdir. Nitekim 1945 yılından itibaren Suudi Arabistan siyasi patronlukta İngiltere’den ABD’ye dümen kırarken Mısır da onu takip etmekte gecikmemiştir. 23 Temmuz 1952 Devrimi bir saray darbesi olduğu kadar aynı zamanda Muhammed Celal Keşk ile Miles Copeland’ın (Game of Nations) adını koydukları şekilde bir Amerikan darbesidir. Darbeyi CIA tezgahlamıştır.</p>
<p>Bu darbeden sonra Türkiye ile Mısır arasında külahlar değişmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında taşkınlıklarıyla genç Türkiye, Mısır’a rahatsızlık verirken Nasır darbesinden sonra durum tersine dönmüştür. Enerjik ve demagog Nasır, bölgeyi çalkalamış ve Arap milliyetçiliğinin ikonu haline gelmişti. Orada burada Türkiye’nin de önünü kesiyordu. Bir defasında Adnan Menderes Irak Başbakanı Tevfik Süveydi’ye Nasır’dan yakınacaktı: “Adam (Nasır) bizi Orta Doğu’ya sokmamaya kararlı ama bizi kapıdan kovsa da biz pencereden gireceğiz…”</p>
<p>Nitekim Nasır, Bağdat Paktının baş düşmanı kesilecek ve Adnan Menderes’in nüfuz alanı olarak gözüne kestirdiği Suriye’yi peşine takacaktır. Menderes Irak ile ortaktır, Nuri Said Paşa ile birlikte hareket etmektedir. Suudi Arabistan ise ortadadır, ikircikli bir politika izlemektedir. Nasır, körfez emir ve krallarıyla Yemen’de hesaplaşırken Türkiye ile çekişme alanı olarak Suriye’yi seçmiştir. NATO’da Türkiye’nin ortağı olan ABD ise alttan alta ideolojik rakibi olarak görülen Nasır’ı destekliyordu. ABD blok ilişkilerinde, blok içini gözeten bir siyaset izlememektedir. Tarih Suriye’de bir kez daha tekerrür etmiş ve Obama yönetimi Suriye’de Türkiye yerine İran’ı yeğlemiştir. Şimdi de Trump yönetimi ve John Bolton, Suriye’de Sisi’nin nüfuzunu ikame etmek istiyor. İngilizlerden sonra Amerikalılar Orta Doğu’yu Türkiye’ye kapalı bölge haline çevirmek istemişlerdir. Daha doğrusu sadece ABD namına hareket serbestisine sahiptir. Kendi adına harekete veya alan genişletmesine izin verilemezdi. Daha sonra SSCB ile ilişkilerde Nasır rolüne Menderes soyunmak isteyince; Moskova ile siyasi yakınlaşmaya kalkışınca Amerikalılar darbecilere yol vermişler ve yeşil ışık yakmışlardı. Türkiye’deki 27 Mayıs 1960 darbesi, Mısır’daki Hür Subayların gerçekleştirdiği 23 Temmuz 1952 darbesinin tekrarıdır. Amerikan patentlidir. Nasır iktidara geldikten sonra bugün Abdulfettah Sisi’yi andıran hareketlere girişmiştir. Bir taraftan Suriye’de Türkiye’nin önünü kesmeye çalışırken diğer taraftan da Türkiye’ye nispet olsun diye Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarıyla sıkı ilişkiler geliştirmiştir.</p>
<p><strong>Nasır’dan Günümüze Devreden Sakil İlişkiler</strong></p>
<p>21 Ekim 2017 tarihinde Kıbrıs Rum Kesimini ziyaret eden Abdulfettah Sisi, burada yaptığı konuşmada Kıbrıs Cumhuriyeti sırasında cumhurbaşkanı olan Başpiskopos Makaryos ile Nasır arasındaki ilişkilerin derinliğine ve samimiyetine atıfta bulunmuştur. Nasır, İslam’a karşı papazlarla ittifaka girmiş, papazlara hocalardan daha fazla hürmet göstermiştir. Mısırlı İslam alimi Muhammed Gazali’nin ‘Kazaif el Hak/Hakkın Gülleleri’ kitabında da değindiği üzere Makaryos gibi papaz geçmişi olan Katolik Papaz ve Tanzanya Başbakanı Julius Nyerere, Nasır’ın yakın dostu olarak Müslüman Zengibar halkını kıyımdan geçirmiştir. Keza Kıbrıslı Türklere göz açtırmayan ve aman vermeyen Makaryos’u dini ilimlerin okutulduğu Ezher’e davet ederek orada konuşma yapmasını sağlamıştır. Tersini yapıp Kıbrıslı Türkleri Ezher’de ağırlaması gerekirken Makaryos sevgisi ağır basmıştır. Nasır’ın emriyle Ezher Şeyhi Hasan Memun, Ezher adına Makaryos’u ağırlamıştır. (2)</p>
<p>Sisi de Uygur asıllı Ezher talebelerini Çin zalimlerine teslim etmiştir. Nasır Zengibarlı ve Kıbrıslı Müslümanlara ihanet ettiği gibi siyasi varisi Sisi de başta Filistinliler olmak üzere muhtelif İslam topluluklarına yönelik ihanetini esirgememektedir!</p>
<p>Nasır’dan sonra halefleri de Rumlarla aynı sıcak politikayı sürdürmüşlerdir. Enver Sedat kendi döneminde selefinden aldığı Rumlarla ittifak politikasını sürdürmüştür. Bununla birlikte yazar ve bakan Yusuf Sibai’nin 18 Şubat 1978 tarihinde Kıbrıs Rum Kesiminde Camp David sürecine tepki olarak Filistinlilerce öldürülmesiyle birlikte Kahire -Lefkoşa ilişkileri gerilmiştir. Ancak ilişkilerin ruhu aynı kalmıştır.</p>
<p><strong>Rol Hırsızı Olarak Sisi</strong></p>
<p>Abdulfettah Sisi içeride 25 Ocak/11 Şubat Devrimini çaldığı gibi dışarıda da Türkiye’nin pozisyonuna ve rolüne göz dikmiştir. Temerrüd Hareketiyle halkın iradesini kırdığı gibi kirli ittifaklarla da bölgede Türkiye’nin rolüne ve pozisyonuna göz dikmektedir. Kısaca Sisi, başkalarının ittirmesiyle öne çıkmış bir rol hırsızıdır. Rumlarla Türkler arasında anlaşmazlıklar nedeniyle bölgedeki statünün belirsiz olmasına rağmen Mısır Münhasır Ekonomik Bölge konusunda Rumlarla ilkin 2003, ardından da 2013 yılında yaptıkları Doğu Akdeniz Havzasına ilişkin anlaşma ile Türkiye’nin karşısına çıkmıştır.</p>
<p>Türkiye bunun hem adadaki Türk toplumunun çıkarlarını dikkate almadığı hem de Türkiye’nin Kıta Sahanlığını ihlal ettiği görüşündedir. Bununla birlikte, Rumlar ile Sisi idaresi yangından mal kaçırırcasına oldu bitti ile Türkiye’nin ve Türklerin arkasından anlaşabilmektedirler.</p>
<p>İsrail de halkına ve Filistin’e ihanetini ödüllendirmek için Sisi’nin enerji kaynaklarına ulaşmasını temin etmeye çalışıyor. Sisi, enerji kaynaklarına ulaştıktan sonra Türkiye yerine Mısır’ı enerji kaynaklarının tedarik ve tevzi merkezi haline getirmek istiyor. Putin kuzeyin, Sisi ise güneyin pompacısı olacak. İsrail’e ilaveten Doğu Akdeniz’de Rumlarla birlikte çıkarılan doğal gaz ve petrolü Kahire üzerinden Avrupa’ya sevk etmeyi planlıyor. Bu yolla bölgesel enerji yollarının güzergâhını değiştirmek istiyor. Bu petrol bazlı yeni güzergâh, ipek yolunun güzergâhıyla oynamak anlamına geliyor.</p>
<p>Filistinlileri ekonomik anlamda susturmak ve teskin etmek için de eski/atıl bir planı devreye sokmak istiyorlar. Sisi böylece Camp David’de öngörüldüğü gibi Filistinlilerin taşeronu haline gelecek. Bölgesel taşeron Mısır olacak. Bu uğurda, Aralık 2004’te imzalandığı halde askıda bulunan “QIZ: Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve İsrail’in Ekonomik Entegrasyonu” yeniden canlandırılacak.</p>
<p>ABD-İsrail Serbest ticaret Anlaşması Uygulama Yasası’nda ve bu anlaşmaya dayanarak İsrail ile Ürdün arasında QIZ ile ilgili yapılan anlaşmalarda Nitelikli Sanayi Bölgeleri şöyle tanımlanıyor ; “Belli oranlarda İsrail ile Ürdün girdisi içermek kaydıyla, üretilen malların ABD pazarına gümrüksüz girmesini sağlamayı amaçlamaktadır.” QIZ olarak ilan edilen bir bölge ‘gümrüksüz bölge’ sayılacaktır. (3)</p>
<p><strong>Mısır İstihbaratının İthalat Şirketi Dolphinus Holdings</strong></p>
<p>Nasır’dan beri, Mısır Devrim Muhafızları (Pasdaranı) olma yolunda ilerleyen ve 1979 yılından itibaren Camp David ordusu olarak anılan Mısır ordusu, bölgede İran Devrim Muhafızlarından sonra en büyük askeri sınai komplekse hükmetmektedir. Ekonomiye hükmetmekte Pasdaran’la yarışmaktadır. ABD’nin en büyük zaafı askeri gücü ile birlikte Yahudi lobisidir. Sabık Amerikan başkanları her iki hususta da uluslarını uyarmışlardır. Nitekim Başkan Dwight David Eisenhower da bu konuya temas etmiş ve uyarılarda bulunmuştur. Ezcümle dediği şudur: devlet yönetiminde askeri sınai kompleksin gereğinden fazla etki sahibi olmasına engel olmalıyız. Gücün bu odak tarafından yanlış bir şekilde elde edilmesi ve kullanılma potansiyeli vardır ve bu potansiyelin mevcudiyeti kalıcı olacaktır.Bu iç içe olma durumu ülkeleri çürütmektedir. Fazla güç, zaaftır.</p>
<p>Çağdaş Safevi veya Memlük güçleri diğer ifadesiyle Mısır ile İran orduları örtülü ticari faaliyetler de yürütmektedir. Dolphinus Holdings de Mısır ordusuna ait paravan şirketlerden birisidir. İsrail ile kirli petrol ve doğal gaz alışverişini yürütmek için tasarlanmıştır. Prof. Dr. Sedat Aybar’ın bu husustaki analizi, epey detaylar içermektedir: Open Democracy yazarlarından Maged Mandour’un, Amerika’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Carnegie Endowment for International Peace için kaleme aldığı “Mısır’ın, İsrail ile Gelişen İttifakı” başlıklı 20 Mart 2018 tarihli makale ilginç detaylar veriyor (Mandour, 2018). Yazının vurguladığı gibi şayet Mısır, İsrail ile iktisadi ve siyasi alanlarda bahsedilen bir takım iş birliklerini gerçekleştiriyorsa, Filistin Barış Sürecinde bağımsız bir ara bulucu olması da artık söz konusu olamaz. Bu durum Mısır’ın uzun vadede bu bölgede ABD için güvenilir bir müttefik olma potansiyelini de eritiyor.</p>
<p>Mısır, Sisi darbesinden sonra, özellikle Suudilerin de girişimiyle İsrail ile yakınlaşma çabası içinde. Bu anlamda, Mısır’ın Dolphinus Holdings isimli özel şirketinin 19 Şubat 2017’de imzaladığı ve önümüzdeki on sene için İsrail’den on beş milyar dolarlık doğal gaz ithal etmesini garantileyen anlaşma önemli. Böylece Dolphinus, 2017 Ağustosunda Mısır’da kabul edilen ve doğal gazın depolanması ve ticaretine ilişkin kısıtlamaları kaldıran yasadan yararlanan ilk şirket oluyor. Bu reformların, sadece Mısır’ın enerji sıkıntısını gidermek için değil “ithal edilen doğal gazın Avrupa’ya ihraç edilerek döviz sıkıntısını aşmak” için de kullanılacağı söylentisi yaygın diyor, Mandour. Her şeyin ötesinde bu anlaşmanın imzalanması Mısır’ın, İsrail’le iktisadi ilişkilerini geliştirmek istediğini gösteriyor.</p>
<p>Aslında Mısır, İsrail ile daha önce de doğal gaz anlaşması imzalamıştı. Kendi iç piyasasında talep düşükken Mısır, 2005 senesinde, kendi ürettiği doğal gazın fazlasını ihraç etmek için İsrail’le bir anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmanın gereğini yerine getirmek için Mısır istihbarat birimi (GİZ) bir şirket kurmuş ve bu şirket aracılığıyla doğal gaz ihracatını gerçekleştirmişti. Ancak doğal gaz ihracatı, 2012’de Mısır’ın karşılaştığı enerji krizi ve enerji boru hatlarına yönelik terör saldırıları sonucu akamete uğramıştı. Mayıs 2017’de ise İsrail’e doğal gaz ihracını durdurması karşısında, İsviçre’deki Uzlaşma Mahkemesi, Mısır’ı, İsrail’e 3 milyar dolar ceza ödemeye mahkum etmişti. Mandour’a göre, şimdi de Dolphinus Holdings’in Mısır istihbarat birimi tarafından kurulduğu söylentisi yaygın. Mısır ordusunun darbe sonrası gördüğü destek sayesinde etkisini son dönemde genişletmesi de bu söylentileri destekliyor. (4)</p>
<p>Bu bağlamda son on yılda ilk kez, Nisan 2016’da İsrail’den ekonomist ağırlıklı bir heyetin Kahire ziyaretine dikkatleri çeken Maged Mandour, yapılan görüşmelerde Aralık 2004’de imzalanan “Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin (Qualifying Industrial Zone &#8211; QIZ)” daha da geliştirilmesinin konuşulduğunu aktarıyor. Bu bölgelerin, ABD tarafından Orta Doğu barış sürecine katkı yapmak amacıyla 1996 yılında Kongre’de kabul edilen bir kanunla Mısır ve Ürdün’de kurulduğunu biliyoruz. Bu kanuna göre Mısır ve Ürdün, ABD’ye bu bölgelerden gümrüksüz mal ihracatı hakkı elde ettiler. Bu ayrıcalıktan yararlanmanın bir şartı, ihraç edilen malların üretiminde kullanılan girdinin İsrail menşeli ürünler olmasıydı. Gazze Şeridi ve Batı Şeria’dan, ABD’ye yapılan ihracat, Amerikan Başkanı’nın talimatı çerçevesinde, bu bölgeleri kullanarak İsrail’e girmeden gerçekleşebiliyordu. Bu bölgelerden ABD’ye yapılan ihracata uygun olması için ihraç edilen malın, yeni ve yurt içinde üretilenlerden farklı olması gerekiyordu. Malın ABD’ye giriş yaparken üretim maliyetine konu olan girdilerin %35’inin QIZ’de üretilmiş olması ve bu girdilerin bir kısmının orada yetiştirilmiş/imal edilmiş, bir kısmının ise İsrail menşeli olması şartı bulunuyordu. Özellikle kumaş ve tekstil gibi Amerika’da yüksek ticaret kısıtlarına tabi olan malların QIZ içinde üretilmesi bu bölgeleri çekici kılıyordu.</p>
<p>Mısır böylece uluslararası güçlerin hem askeri hem de ekonomik taşeronu haline gelmiş bulunuyor. Sisi, Filistin’i ve davasını satmayı geçim kapısı yapmış haldedir. İsrail’in kendi topraklarını yani Sina Yarımadasını vurmasına müsaade ediyor. Saldırgana çanak tutuyor. Bu hizmetlerinin sonucunda da Türkiye’nin konumuna Mısır’ı kaydırmak istiyorlar.</p>
<p>Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık. Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz. (5) Kahire’nin Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail ile anlaşması potansiyel olarak ona bu avantajı, imtiyazı sağlıyor!</p>
<p><strong>Mısır’ın 2020 Planı</strong></p>
<p>İşler planlandığı gibi giderse Mısır, 2020 yılında ekonomik anlamda ayağa kalkmayı tasarlıyor. Beyaz Saray’dan sızdırılan bir belgeye göre, Mısır 2020 yılında ayağa kalkacak ve ekonomik anlamda başkalarına muhtaç olmaktan kurtulacaktır. Bölgesel anlamda Mısır’ın doğal gaz ve petrol sevkiyat merkezi haline gelmesiyle birlikte ekonomik girdisi artacak ve milli hasılası da tavan yapacaktır. Bu belgeye göre, 2020 yılında Mısır bölgenin en büyük ekonomilerinden birisine sahip olacaktır. Mısır, yeni keşfedilen rezervler sayesinde Avrupa’ya doğal gaz ve petrol sevk edecek ve Mısır’a destek mahiyetinde Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi de bu hattı ve koridoru kullanacak. Elbette ABD’nin manevi dopingiyle birlikte Sisi, halkına yakın gelecekle alakalı bu tür hayaller pazarlıyor. Böylece halkın, yaşadığı günlük sıkıntılar yerine geleceğe odaklanmasını sağlamaya çalışılıyor. İtalyan şirketlerinin Kıbrıs açıklarında Rumların bilgisi dâhilinde petrol araması, Türkiye’nin fiili müdahalesi bölgede tansiyonu artırmış ve gerilime neden olmuştur. Öteki alanlardaki gerilim de dikkate alındığında Doğu Akdeniz’deki gerilimin fiili bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği merak konusu olmuştur. Mısır ekonomik haklarından feragat etmeyeceğini söylerken Türkiye de haklarını ve Kıbrıslı Türklerin haklarını çiğnetmeyeceğini ilan etmiştir. Türkiye-Mısır ilişkileri konusunda uzman isimlerden birisi olan Muhammed Zevavi, gerilimin bir çatışmaya dönüşme ihtimalinin sıfır değilse bile zayıf olduğunu ifade etmektedir. Bu gerilimin yansımalarından biri de Suudi Arabistan’ın Zahran kentinde yapılan Arap Birliği zirvesi sonuçlarını Mısır basınının tahrif ederek yayınlamasıdır. Al Yom Al Sabi gazetesi Arap Birliği zirvesi sonuç bildirgesiyle ilgili Türkiye’nin Irak’ın hükümranlığını ihlal ettiğini ve Irak topraklarından derhal ve şartsız olarak çekilmesi gerektiğini ileri süren bir bölüm yayınlamıştır. Daha sonra bu bölümün uydurma olduğu ortaya çıkmıştır. Kısaca bölgede İran basınıyla birlikte Mısır basını, basın meslek ilkelerinden ve ahlakından yoksun olduklarını çeşitli vesilelerle ve benzeri örneklerle ortaya koymuş oluyorlar.</p>
<p><strong>Suriye’ye Arap Gücü Yerleştirmek</strong></p>
<p>George Soros bir zamanlar Türkiye’nin en önemli ihraç ürününün askeri olduğunu söylemiştir. Bu ifadeler yine aynı mealde İshak Alaton’un Ermenistan meselesinde ‘Türkiye’yi pazarlayacağız’ şeklindeki ifadelerini hatırlatmıştır. Bu bakış açısı Türk askerini lejyoner olarak görme hastalığının bir tezahürüdür. Batılı güçler Türkiye’den umut kesince umutlarını Mısır botlarına bağlamış görünüyorlar. Trump yakın zamanda askerlerinin Suriye’yi terk edeceklerini duyurmuştu ve bundan geri dönüş olmadığını söylemeyi sürdürüyor. Bununla birlikte ABD terk edeceği mevzileri kime devredecek? Bu önemli bir soru. Bu sorunun cevabını bulmak için Mısır İstihbarat Müdürü Abbas Kamil ile yeni Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton bir araya gelmiştir. Bu hususta Bolton’ın Mısır’ın nabzını yokladığı anlaşılıyor. Cezayir rejimi gibi Mısır rejimi de Suriye’de değneği ortasından tutuyor. Başka bir ifadeyle İran ekseni ve Suriye rejimiyle arası iyi. ABD’nin yerine sahaya indiğinde bu ülke ve rejimle pozisyonunu nasıl ayarlayacaktır? Bu Mısır için sadece askeri alanda değil siyasi alanda da risk barındırmaktadır. Güçlü ihtimal Mısır’ın buna yanaşmayacağıdır. Yanaşması halinde bu durum kaderin bir cilvesi olarak Suriye’nin 1976 tarihinde Arap Barış Gücü sıfatıyla Lübnan’a girmesini hatırlatır. Suriye’nin Lübnan’daki pozisyonunu Mısır Suriye’de almış olacaktır. Suriye’nin Lübnan’a girmesi Kissinger’in onayı ve İsrail’in oluru ile gerçekleşmişti. Bununla birlikte Arap Barış Gücü veya Mısır lejyonerleri Suriye’ye girecek olurlarsa Türkiye ile temas hattına yerleşeceklerdir. Misyonları Türk ataklarından PYD/PKK unsurlarını korumak olacaktır. Esad rejimi 1973 yılından beri yürürlükteki ateşkesle birlikte Kunaytıra sınırını, İsrail mevzilerini fedai eylemlerine kapatmıştır. İsrail’in delinmez zırhı olmuştur. 1976 ve özellikle de 1983 yılında Lübnan’da Arafat güçlerini tasfiye ederek bu ülkede askeri olarak İsrail çıkarlarına hizmet etmiş ve bir ölçüde askeri işgüderi olmuştur. Ali Hüseyin Bakir, Mısır askerlerinin Türkiye’nin harim-i ismetine girmesi halinde bunun çatışma atmosferini besleyeceğini öngörmektedir. Böylece sözde müttefik ABD, 1957 yılında Menderes hükümetine karşı Suriye’de Nasır’ı desteklemesi örneğinde olduğu gibi bu defa da yine Suriye’de Sisi’nin rolünü desteklemiş olacaktır.</p>
<p><strong>Arap-Türk Savaşı mı Tasarlanıyor?</strong></p>
<p>Washington, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile sürtüşme alanını Araplara devretmek istiyor. Bunun için bir Arap gücü kurulmasını teklif ediyor. Bunun gerçekleşmesi halinde Arap-Türk sürtüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Türkiye’nin Afrin’e girmesinden sonra, Türkiye’yi kim durduracak sorusu gündeme gelmiştir. ABD’ye göre bunun cevabı Araplar olmalıdır. Ruslar da Tel Rıfat ve Minning Havaalanını Türklere devretmek bir yana Lavrov, Türkiye’nin Afrin’i Suriye rejimine devretmesi gerektiğini söylemiştir. ABD Suriye üzerinden Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkeleri Türkiye ve İran’la sürtüştürmek isteyebilir.</p>
<p>Ümmet Partisi Başkanı Hakim el Mutayri, Batılıların İran ile yüzleşmek adı altında kuracakları Arap cephesini Türkiye’nin önüne süreceklerini ve Suriye üzerinden bir Arap-Türk kapışması kızıştırmak isteyeceklerini ifade etmektedir.</p>
<p>Hakim el Mutayri, ABD ile Batılı ülkelerin ümmetin böğrüne saplanmış bir kama olarak kolay kolay İran ve rolünden vazgeçmeyeceklerini ve onu yedekte tutacaklarını onun yerine Türkiye’yi örselemek isteyeceklerini belirtmektedir. (6)</p>
<p>1- Muhammed el Fatih, Dr. Salim er Reşidi, Mustafa el Babi el Halebi Matbaası Mısır-Kahire, s. 260.<br />
2- http://estqlal.com/article.php?id=42313<br />
3- Mustafa Eğilli, QIZ: Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve İsrail’in Ekonomik Entegrasyonu, Kudüs dergisi 2007, s. 29.<br />
4-http://www.masrawy.com/news/news_egypt/details/2018<br />
5-http://www.masrawy.com/news/news_egypt/details/2018<br />
6-https://twitter.com/DrHakem_totals/status</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-donemde-misir-turkiye-iliskileri-jeopolitik-rekabetten-ideolojik-dusmanliga/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye ile İhvan-ı Müslimin İlişkileri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiye-ile-ihvan-i-muslimin-iliskileri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiye-ile-ihvan-i-muslimin-iliskileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:29:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Mısır İlişkileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1828</guid>

					<description><![CDATA[İhvan ile Türkler ve Türkiye arasındaki ilk temasların Mısır’daki Türk topluluğu vesilesiyle gerçekleştiğine hiç şüphe yok. Ardından bu ilişkilerin Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği açılım döneminde daha da arttığı söylenebilir. Özellikle Adnan Menderes ile Nasır bölgede iki rakip gücü temsil etmektedir. Kral Faysal ile Nasır arasındaki çekişme alanı Yemen iken Menderes ile Nasır arasındaki çekişme alanı ise Suriye’dir. Konunun zorluğu ve ifade-i meram: Müslüman Kardeşler ile Türkiye ilişkilerini yazmanın teknik bazı zorlukları var. Bu meselenin hakkı bugüne kadar pek verilmemiş. Kayıt dışı kalmış. Son yıllarda hızlanan ve yoğunlaşan ilişkiler çerçevesinde her ne kadar Arap-Türk münasebetleri hem derinleşmiş hem yoğunlaşmış ise de hala alınan yol kısa mesafeli. Buna ilaveten bu ilişkilerin tarihçesine derkenarlar düşülmüşse de yine de tam olarak belgelendirilememiştir. Kaynaklar oldukça dağınık bir halde ve çoğunluğu şifahi düzeyde kalmaktadır. Türkiye ile Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler bir dönem tabu sayılmış ve kapalı kalmıştır. Gün yüzüne pek çıkmamıştır. Materyal ve dokümanlar ham ve işlenmemiş halde bulunmaktadır. Hatırat kabilinden eserlerde bu ilişkilere dair izler yakalamak ve bulmak mümkünse de bunlar da çaba ve gayret gerektirmektedir. Bu alandaki tercüme eserler de tahkike muhtaç bulunmaktadır. Dağınık vaziyetteki belgeleri ve bilgileri bir araya getirmek ve aradaki boşlukları doldurmak oldukça netameli ve zordur. Günümüzde hala bu hususta &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İhvan ile Türkler ve Türkiye arasındaki ilk temasların Mısır’daki Türk topluluğu vesilesiyle gerçekleştiğine hiç şüphe yok. Ardından bu ilişkilerin Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği açılım döneminde daha da arttığı söylenebilir. Özellikle Adnan Menderes ile Nasır bölgede iki rakip gücü temsil etmektedir. Kral Faysal ile Nasır arasındaki çekişme alanı Yemen iken Menderes ile Nasır arasındaki çekişme alanı ise Suriye’dir.</strong></p>
<p><strong>Konunun zorluğu ve ifade-i meram:</strong></p>
<p>Müslüman Kardeşler ile Türkiye ilişkilerini yazmanın teknik bazı zorlukları var. Bu meselenin hakkı bugüne kadar pek verilmemiş. Kayıt dışı kalmış. Son yıllarda hızlanan ve yoğunlaşan ilişkiler çerçevesinde her ne kadar Arap-Türk münasebetleri hem derinleşmiş hem yoğunlaşmış ise de hala alınan yol kısa mesafeli. Buna ilaveten bu ilişkilerin tarihçesine derkenarlar düşülmüşse de yine de tam olarak belgelendirilememiştir. Kaynaklar oldukça dağınık bir halde ve çoğunluğu şifahi düzeyde kalmaktadır. Türkiye ile Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler bir dönem tabu sayılmış ve kapalı kalmıştır. Gün yüzüne pek çıkmamıştır.</p>
<p>Materyal ve dokümanlar ham ve işlenmemiş halde bulunmaktadır. Hatırat kabilinden eserlerde bu ilişkilere dair izler yakalamak ve bulmak mümkünse de bunlar da çaba ve gayret gerektirmektedir. Bu alandaki tercüme eserler de tahkike muhtaç bulunmaktadır. Dağınık vaziyetteki belgeleri ve bilgileri bir araya getirmek ve aradaki boşlukları doldurmak oldukça netameli ve zordur. Günümüzde hala bu hususta yeteri kadar akademik çalışma yapılamadığından bu alandaki bilgiler tashihe muhtaç, genel geçer bilgiler hükmündedir. Başka bir deyimle tasnif edilmiş bilgi düzeyinden oldukça uzaktır.</p>
<p><strong>Kuruluşa Giden Süreç</strong></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına doğru giden süreçte ve özellikle İttihatçılar döneminde Arap-Türk ilişkileri aşınmış, yıpranmış ve rayından çıkmıştı. Adem-i merkeziyetçi talepler giderek artıyordu. Hıristiyanlar, Rumeli yakasında olduğu gibi Arap diyarında da ayrılıkçı akımlar içinde başı çekiyordu. Osmanlılardan ve Türklerden bağımsız bir vatan düşlüyorlardı. Müslümanlar ise adem-i merkeziyetçi bir yapı hayal ediyorlardı. Reşid Rıza gibi ilmiye geleneğinden gelen düşünürler bile bu fikirde idiler. Lübnan’dan sonsuz, sarsılmaz biat taraftarı Şekip Arslan ile Mısırlı Mustafa Kamil ve Türk asıllı Muhammed Ferid ve ayrıca Abdulaziz Çaviş gibi isimler ise Türk-Arap birliğinin devamından yana idiler. Mustafa Kamil, İslam Birliği (el Camiatü’l İslamiyye) noktasında Hasan el Benna’nın selefleri arasında sayılır. Reşid Rıza Osmanlı’nın yıkılmasına doğru giden süreçte yazmış olduğu Hilafet adlı eserinde bu adem-i merkeziyetçi teklifini Musul merkezli olarak dile getiriyordu. Algısına göre makarr-ı hilafet olan İstanbul, uç bölgede kalıyordu ve Musul ile yer değiştirmeliydi. Musul ümmeti tam temsil edebilecek vasat bir coğrafi mevkide yer alıyordu. Bu merkeziyet fikri aslında İstanbul veya Osmanlı imparatorluğu ile bağları gevşetme yani adem-i merkeziyet fikrine hizmet ediyordu.</p>
<p>Aynı dönemde bu mecraya dökülen başka teklifler de bulunuyordu. Sözgelimi Wilfrid Scawen Blunt adlı İngiliz, Arap hilafetini müjdeliyordu. Bu fikrin etrafını doldurmak ve kuvveden fiile çıkarmak isteyenler vardı. Reşid Rıza’nın Musul’u teklif etmesinin yanı sıra Şerif Hüseyin de Hicaz’ı düşlüyordu. Bu fikirler belki de Osmanlı’nın sonunu hazırlamada etkili oldu ama sanıldığı veya umulduğu gibi bir Arap hilafetine de yol açmadı. Bu alanda verilen sözler tutulmamıştır. Şerif Hüseyin- McMahon yazışmaları daha sonra nisyana terk edilecekti. İngilizler herkese mavi boncuk dağıtmışlar ve yarım ağızla konuşmuşlardı. Wilfrid Scawen Blunt’un da verdiği sözler ayartma seviyesinde kalmıştı. Bu sözleriyle sadece kargaşa üretmişlerdi. Peşine düşen ve sözlerin hayata geçmesini isteyenler de sonra gözden düşmüşler, Malta Adası veya Seylan gibi bölgelere sürgün edilmişlerdir.</p>
<p><strong>Hilafetin İlgası</strong></p>
<p>4 Mart 1924 tarihinde hilafet, Seyyid Bey ve benzer zihniyetteki insanlar tarafından tarihsel olarak addedilmiş ve ilgası meşrulaştırılmıştır. Bu durum İslam ümmetine zor gelmiş, ümmetin mafsallarını sarsmış ve ümmeti siyasi olarak yetimler haline getirmiştir. Hasan el Benna’nın da hatırlattığı gibi peygamberin irtihalinden hemen sonra daha tekfin, teçhiz ve defin işlemlerine başlamadan sahabeler Beni Sakife Koruluğunda toplanmışlar ve ümmete bir baş ve Hazreti Peygambere de bir halef/halife aramışlardır. Bununla birlikte İngiliz vesayeti altında olan İslam âlemi, Osmanlı yerine yenisini ikame edememiş ve toplantılar toplantıları izlemiş ama siyasetçiler işin peşine düşmemişlerdir. Şerif Hüseyin’in hilafeti Haremeyn ve Hicaz hudutlarına taşıma hülyası İngilizlerin dizginlemesi ile fiiliyata geçememiştir. Ezher Şeyhi Mustafa Meraği gibiler yüreklendirse de Kral Fuad hilafetin İstanbul’dan Kahire’ye nakline cesaret edememiştir. Yavuz döneminde Kahire’den İstanbul’a taşınan hilafet Sultan Vahdettin’den sonra tekrar Kahire’ye iade edilmemiştir. Belki de öyle atıl kalması için Seyyid Bey tarafından tarihsel ilan edilen hilafet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bünyesinde mündemiç sayılmıştır.</p>
<p>Şerif Hüseyin 1926 yılında hilafetin istikbalini görüşmek üzere uluslararası bir hilafet kongresi tertip eder. Buraya Ankara hükümetinden de delegeler davet edilir. Mustafa Kemal özenli bir biçimde masonluğa intisabı olan dönemin milletvekillerinden Vedat Nedim Tör’ün amcası Edip Server Tör’ü Türkiye’yi temsile tensip eder. Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı kitabında bu hususu inceden inceye irdeler. Hilafeti ilga eden Ankara hükümeti, en iyi savunma saldırıdır taktiğini benimser ve atak davranma kararı alır. Bizzat Mustafa Kemal, Tör’den modern Türkiye’yi Mekke’de şapka ile temsil etmesini ister. Öyle de olur. Dolayısıyla sulandırılmış böyle bir toplantının, yasak savma kabilinden olduğu kolayca anlaşılabilir. Zaten mesele ne nutuklarla ne de sonu gelmez toplantılarla canlandırılabilir. Bunun için kararlılık ve irade gerekir. Bu irade ise İngilizlerde bulunmaktadır. Hasan el Benna’nın dediği gibi dönem kaht-ı rical (ezmetü rical) dönemidir. Sanki bu toplantılar yasak savmak kabilinden ve hilafetin yeniden ihyasının mümkün olmadığını ispat için tasarlanmış, düşünülmüş toplantılardır. Denildiği gibi toplandılar, konuştular ve dağıldılar. Durum Necip Fazıl’ın Sakarya şiirinde dile getirdiği gibidir:</p>
<p>Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?</p>
<p>Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!</p>
<p>İslam hilafetini diriltme yolundaki siyasi çabalar boşa gitmiş ve duvara toslamıştı. Bunun üzerine sosyal erk ve dini cemaatler devreye girdi. Türkiye’de inkılaplarla ve Takrir-i Sükun kararıyla birlikte dini çevreler sinmiş ve pasifize olmuşlardı. Adeta herkes “nefsi nefsi” yani önce can, sonra canan diyordu. Hasan el Benna, Mekke toplantısından hatırı sayılır bir sonuç çıkmayınca 1927 senesinde seçkin İslam alimlerini ve mütefekkirlerini bu durumu görüşmek üzere Kahire’ye davet etmiştir. Bu adımı yeni bir fütüvvet teşkilatı olan Şubbanü’l Müslimin’in kurulması izler. 1346/1928 yılında ise Hasan el Benna, hilafetin kaldırılmasına pratik bir cevap veya mukabele olarak Müslüman Kardeşler hareketini kurmuştur. Bu meydan okumaya karşı bir mukabeledir. Dolayısıyla Müslüman Kardeşler Hareketi, hayatiyetini hilafet kurumundan alıyor ve varlığını bu kurumun ihyasına borçlu. Hilafet ortak dert olmakla birlikte Müslüman Kardeşler bu görevi bir toplumsal ve siyasi vecibe ya da farz-ı kifaye olarak görüyor. Bu açıdan kimse ilgilenmezse ve bu görevin üstesinden gelmezse kendilerinin bu konuyla ilgilenmek zorunda kalacaklarını beyan ediyorlar. İktidara kimse talip olmazsa biz talip oluruz, diyorlar. Kimsenin önüne geçmek istemiyorlar lakin geride de kalma niyetinde değiller. Doğrudan iktidara gelmeyi hedeflemiyorlar ama İslam’ın şeairini ve bir beldeyi İslamileştiren İslam’ın görünür sembollerini de canlandırmak niyetindeler.</p>
<p>Bu çerçevede Türkiye’de hilafeti kaldıranlar ile Müslüman Kardeşler ideolojik olarak karşı cephelerde yer alıyorlar. Hasan el Benna, Beşinci Kongre Risalesinde hilafet meselesine de temas etmekte ve Müslüman Kardeşlerin hilafetin Müslümanların birliğini sembolize ettiğine inandıklarını ve ötesinde Müslümanları birbirine bağlayan bir bağ olarak gördüklerini teyit ve ifade etmektedir. Hasan el Benna Arapça gibi hilafeti de İslami bir şeair yani sembol olarak görmektedir.</p>
<p><strong>Hilafeti Andıkça Ağlıyor!</strong></p>
<p>Merhum Ali Ulvi Kurucu, Kahire günlerinde Hasan el Benna ile görüşmektedir. Hasan el Benna özellikle ülke dışından gelen yabancı Müslümanlara müşfik ve hahişkardır. Bu ilgi Ali Ulvi Kurucu’yu mest eder. Hatta birkaç defa Hasan el Benna rüyalarına girer. Ali Ulvi Kurucu’nun naklettiğine göre Hasan el Benna, Osmanlı’yı Kudüs Müftüsü el Hac Emin el Hüseyni’nin ağzından şöyle tasvir eder: “Birinci Cihan Harbi, ne şunun, ne de bunun için yapılmıştır. Bütün maksat, hedef, Osmanlı Devleti’nin yıkılması, hilafetin kaldırılması, Müslüman dünyasının başsız bırakılarak parçalanıp paylaşılması idi. Hıristiyan devletler, İslam memleketlerini bir daha toparlanamaz hale getirmek ve istedikleri gibi işgal etmek veya işgallerini sürdürebilmek, böylece oraları sömürmek, madenlerini, petrolünü ele geçirmek için bu savaşa başlatmışlardır. Şeyh Süleyman Nedvi’den dinlemiştim. Şöyle demişti: Biz Hindistan’da hilafetin kaldırıldığı haberini aldığımız gün, her Müslüman ailede matem tutuldu. Hindistan Müslümanlarının hilafete bakışı, sevgisi ve verdiği önem bambaşkadır. İslam dünyası, bütün Müslümanlar, hilafetin kaldırıldığı gün, küçük yaşında, babası ölmüş de yetim kalmış çocuklar gibi olduk…” Bundan sonrasını Ali Ulvi Kurucu Bey anlatıyor: “Bunları söyleyen üstadın mendilini çıkarıp gözyaşlarını sildiğini gördüm.”1</p>
<p><strong>Mısır’da Türkiye Polemikleri</strong></p>
<p>Türkiye’de hilafetin ilgası ve yeni cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Müslüman Kardeşler, Şeyhülislam Mustafa Sabri ve Zahid Kevseri gibi alimlerin hilafına bazı ilmi çevrelerde ve bilhassa siyasi çevrelerde Kemalizme karşı bir ilgi uyandığını fark ederler. Bu ilgi, dönemin Başbakanı Mustafa Nahhas Paşa’da da vardır. Mısır milli şairi Ahmet Şevki’nin Mustafa Kemal’i “Türklerin Halid bin Velid’i” olarak tebcil etmesinin paralelinde Mustafa Nahhas Paşa da bu benimseme, tebcil ve taziz kervanına katılır. 09.06.1936 tarihinde Mustafa Nahhas Paşa, Mustafa Kemal’e bir telgraf gönderir. Bu telgraf Anadolu Ajansı tarafından da haberleştirilmiştir. Bu telgrafta Mustafa Nahhas Paşa, duygularını şöyle dile getirmektedir: “Her şeyden önce sizlere sınırsız ve çekincesiz hayranlığımı dile getirmek ve ifade etmek isterim. Mustafa Kemal yaratıcı dehasıyla birlikte yeni Türkiye’yi kurmuştur ve herkes bu yeni Türkiye’ye Atatürk Türkiye’si demekten zevk almaktadır. Ölü bir devletten Avrupalıların bigane kalamadıkları ve hesap dışı tutamadıkları dinamik bir devlet vücuda getirmiştir. Ben sadece Mustafa Kemal’in şahsında onun askeri dehasını değil aynı zamanda sahip olduğu modern devlet anlayışını ve bu husustaki dehasını da selamlıyorum ki zaten günümüzün dünya şartlarında başkasının ayakta kalması, yaşama şansı ve var olması mümkün olamazdı!”</p>
<p>Mustafa Nahhas Paşa’nın bu sınırsız hayranlığı Hasan el Benna’yı kızdırmış ve mesele Mısır’da polemik konusu olmuştur. Bunun üzerine Hasan el Benna, Mustafa Nahhas Paşa’ya ret ve cerh makamında ve tepki olarak bir telgraf gönderir ve ‘Türkiye’de İslam dışı gelişmeler zati alinizin de bilgisi dışında değildir.’ diyerek Kemalizm tarafından hilafetin cumhuriyete tebdil edildiği hatırlatılır. Keza İslam hukuku yerine İsviçre medeni hukukunun benimsendiğine dikkat çekilir. Bu tesadüf değildir. O gün Kemalizm, dünya düzeninin İslam dünyasına tamim etmek istediği bir rol modelidir. David Frum’un kaleme aldığı The Right Man: An Inside Account of the Bush White House adlı kitapta bunun izlerine rastlamak mümkündür. Nitekim Ebu’l Hasan en Nedvi de bu gerçeğe parmak basarak ‘Türkiye’de Kemal, Mısır’da Cemal’ diye bir deyim kullanmıştır. Osmanlı’nın tasfiyesinden sonra Nasır da Mısır’ı tasfiye etmiştir (Sudan’ın ayrılması vesaire). Mustafa Nahhas Paşa ile Vefd Partisi gibi klasik partilerin tarihe karışmasından sonra Menderes’le hasım ve rakip olsa da Nasır, Kemalizme sadakatini sürdürmüş, daima saygı duymuştur.</p>
<p>Muhammed Haseneyn Heykel, Öfkenin Sonbaharı adlı eserinde Nasır ve Hür Subayları, Arap dünyasının İttihatçıları olarak tasvir etmektedir. Nasır’ın Sedat gibi halefleri de David Frum’un işaret ettiği noktadan Kemalizme karşı saygıda kusur etmemişlerdir. Bu özentiyi Arap dünyasının geneline yaymak mümkündür.</p>
<p><strong>İhvan Fikriyatı ve Örgütlenmesi Türkiye’ye Ne Zaman Girdi?</strong></p>
<p>Yetersiz, eksik ve hatalı bilgilerle dolu İkhwanwiki adresinde yer alan ‘Müslüman Kardeşlerin Türkiye İle İlişkileri’ yazısına göre Müslüman Kardeşlerin Türkiye’deki faaliyetlerinin başlangıç tarihi bilinememektedir. Bununla birlikte aynı siteye göre tercihen ilk ilişkiler Cemal Abdunnasır’ın iktidar dönemi ve Müslüman Kardeşler kıyımıyla birlikte başlamış olmalıdır. Bu kıyım Mehmet Ali Paşa’nın Kölemenler veya Kale katliamına benzetilirken Ali Ulvi Kurucu Bey de Hatıratında, Benna’nın öldürülmesini ve cenazesinin kitle katılımına izin verilmeden kaldırılmasını Kerbela sahnesine benzetmiştir. İkhwanwiki adresinde yer alan yorum tahkike muhtaç olduğu kadar Müslüman Kardeşler ile Türkiye arasındaki ilişkilerin tarihine işaret etmekten de uzaktır.2 Gerçekten de o dönemde Körfez ülkelerine yönelik hicret veya göç dalgası olduğu gibi Türkiye’ye bir göç dalgası yaşanmamıştır. Belki ferdi olarak birkaç kişi Türkiye’ye gelmiş olabilir. Bununla birlikte buna dair elimizde herhangi bir belge yer almamaktadır.</p>
<p>İhvan fikriyatıyla ilk temas veya tanışma 150’likler listesinde yer alan ve Türkiye’yi terk etmeye zorlanan kimseler sayesinde sağlanabilmiştir. Bu ilişki köprüsü Mısır’dan Türkiye’ye kaçanlar değil aksine Türkiye’den Mısır’a kaçanlar vasıtasıyla kurulabilmiştir. Şeyhülislam Mustafa Sabri, Muhammed Zahid el Kevseri hattında bu temaslar sağlanmıştır.</p>
<p>Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da ilgi odağıdır ve İhvan çevreleri de bu ilgiyi esirgememişlerdir. Muhammed Zahid Kevseri’nin necip talebelerinden biri olan Abdulfettah Ebu Gudde bilahare Müslüman Kardeşler Suriye Murakıbı yani bölge mürşidi olmuştur. Bu da gösteriyor ki Mısır’da göçmen Türk topluluğu ile ilk temas sağlanmıştır. Sadece kara listeye alınanlar değil ilme olan merakından dolayı Mısır’a giden diğer öğrenciler de Müslüman Kardeşler ile temasa geçmiş olmalı. Bunun zamanla akisleri olmuş ve bilhassa Seyyid Kutup’un eserlerinin Türkçeye aktarılmasında bu kuşak öncü vazifesi görmüştür.</p>
<p>İkhwanwiki’nin bilgilerini tashih babında şunları söyleyebiliriz: Nasır mezaliminden dolayı ilk dalga İhvan göçü Körfez ülkelerine yönelik gerçekleşmiştir. Başta Suudi Arabistan olmak üzere BAE, Kuveyt gibi ülkelere öğretmen, öğretim görevlisi olarak gitmişler ve bu suretle bölgeye yerleşmişlerdir. Sömürgecilik sonrasında yeniden yapılanma aşamasında olan bu emirliklerin ve kraliyetlerin iş gücüne ve eğitimli kadrolara ihtiyaçları vardır. Mısır’dan kaçan İhvan kadroları bunu sağlamış, bu boşluğu doldurmuştur. Bunun siyasi bir nedeni de vardır. O dönemde Nasır’ın şahsında cumhuriyetçi rejimler bölgede arkaik ve gerici (ric’i/irticai) saydıkları kraliyetlerle çatışma ve çekişme halinde idiler. Kraliyet rejimlerine yenilik adına savaş açılmıştı. Lakin yolun sonunda ürettikleri rejimler birer cumhuriyet değil, cummelikiyye/cumhuriyetçi kraliyetler olmuştur.</p>
<p>1954 yılında dünyaya gelen Sisi döneminde, 30 Haziran ve 3 Temmuz 2013 tarihinde ve sonrasında yaşanan Rabia ve Nahda Meydanı katliamlarından sonra Mısır İhvanı ikinci büyük göç dalgasını yaşamak zorunda kalmıştır. Bunun yönü de bu defa Körfez ülkeleri yerine Türkiye olmuştur. Katar’ı tercih eden bazı İhvan üyeleri de bu ülkeye yönelik baskılardan sonra Türkiye’ye gelmişlerdir.</p>
<p>İhvan ile Türkler ve Türkiye arasındaki ilk temasların Mısır’daki Türk topluluğu vesilesiyle gerçekleştiğine hiç şüphe yok. Ardından bu ilişkilerin Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği açılım döneminde daha da arttığı söylenebilir. Özellikle Adnan Menderes ile Nasır bölgede iki rakip gücü temsil etmektedir. Kral Faysal ile Nasır arasındaki çekişme alanı Yemen iken Menderes ile Nasır arasındaki çekişme alanı ise Suriye’dir. ABD bu çekişmede bugün fiilen İran’ı tutması gibi o gün de Nasır’ın tarafını tutmuştur. Bu itibarla Mısır İhvan üyelerinin Türkiye’ye olumlu bir gözle baktıklarından şüphe edilemez. Belki CHP’nin irtica suçlamalarına muhatap olmamak için Menderes açıktan İhvan’la ilgilenmekten uzak durmuş olabilir. Ancak bilinmelidir ki o dönemde Türkiye ile en azından Mısır İhvan’ı ortak cephede yer almaktadırlar.</p>
<p>Bununla birlikte Suriye İhvanı ise ideolojik duruştan ziyade bölge meseleleri ve stratejik nedenlerden dolayı Türkiye ile zıt cepheleri temsil etmektedirler. Sözgelimi Müslüman Kardeşler Suriye Murakıbı Mustafa Sıbai milletvekili olduğu sıralarda Meclis kürsüsünden birkaç defa Türkiye’nin Hatay’ı almasını (işgalini?) gündeme getirmiştir. Türkiye Seyyid Kutup’u sola karşı dalga kıran olarak kullanırken İştirakiyyetü’l İslam/İslam Sosyalizmi adlı eserinden dolayı Nasır, Seyyid Kutup’tan esirgediği ilgi ve alakayı Mustafa Sıbai’ye göstermiştir. Onu tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmiştir. Bu tablodan yola çıkarak daha sonra Saddam’ın Kuveyt işgalinin de gösterdiği gibi bölgesel gelişmeler, politikalar noktasında Müslüman Kardeşlerin yekpare olmadıklarını söyleyebiliriz.</p>
<p>Menderes döneminden sonra (1962 ve sonrası) MİT Müsteşarlığına getirilen Fuat Doğu üniversitelerde sol dalgayla mücadele için Seyyid Kutup’un fikriyatından yararlanma cihetine gitmiştir ve özellikle de İslam’da Sosyal Adalet kitabının tercümesi ve dağıtımı teşvik edilmiştir. Benzeri yaklaşımlar Sedat rejimi, Burgiba ve Fas Kralı İkinci Hasan gibi yönetciler tarafından da vaktiyle benimsenmiş ve izlenmiştir. Burgiba tahminlerin aksine Seyyid Kutup’un idamına ( 29 Ağustos 1966) hüzünlenmiş ve karşı çıkmıştır. Hatta İhvan ileri gelenlerinden Tevfik Şavi Almanya’dan özel bir ziyaretle Tunus’a gelmiş ve idamı öncesi Seyyid Kutup’u darağacından kurtarması için Burgiba nezdinde iltimasta bulunmuştur. Burgiba’nın Nasır’a öfkesi, muhalifi Salih Bin Yusuf’u bağrına basması ve sahiplenmesi nedeniyledir. Arapların deyimiyle Ali sevgisinden değil Muaviye nefretindendir. Nitekim 1987 yılında Burgiba bizzat Raşid Gannuşi ve arkadaşlarını idam cezasına çarptırmıştır.</p>
<p>Bununla birlikte Ömer Telmisani, Burgiba’nın izinden giden muhaliflerine karşı ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ anlayışını güden Sedat’ın bu yöndeki ayartma çabalarına, komplimanlarına karşılık vermemiştir. Halefi Hüsnü Mübarek ise Mısır’da bu politikaları tersine çevirmiş ve İhvan yerine devletle barışık Selefilerin yolunu açmıştır.</p>
<p><strong>İstihbarat İlgisi</strong></p>
<p>Sol ile mücadele konusunda Seyyid Kutup’un fikirlerinin menendi yoktur. Neredeyse onun yerini doldurabilecek aynı etkide, yetkinlikte başka bir müellif yoktur. Fikirlerinin sağlamasını kanıyla yapmıştır. ABD’nin şahsında hem kapitalizme hem de SSCB’nin şahsında sosyalizme ciddi eleştiriler getirebilmiş ve özellikle de öğrenci kesimini etkileyebilmiş nadir isimlerden birisidir. Bu yüzden onun yerine ikame edilebilecek başka bir isim yoktur. Bu açıdan sola karşı Seyyid Kutup önemli bir fikri bariyer olmuştur. İstihbarat Seyyid Kutup gibi fikir erbabını komünist dalgalara karşı dalga kıran olarak görmüştür. Dönemin MİT Müsteşarı sola karşı dalga kıran olabilmesi amacıyla Seyyid Kutup’un İslam’da Sosyal Adalet adlı kitabının tercüme edilmesini bizzat dönemin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür’den ister. Bununla birlikte MİT’in veya genelde istihbarat teşkilatlarının bu ilgisi Seyyid Kutup fikriyatından ziyade onun sola verdiği susturucu (ifham edici) cevaplarıyla alakalıdır. Hamza Türkmen’in dediği gibi bu ilgi, sınırlı ve pragmatik bir ilgidir. İdeolojik ilgi olmaktan uzaktır.3 Bu nedenle de diğer eserlerine karşı muhtelif zamanlarda kovuşturma açılmıştır.</p>
<p><strong>Davet Elçisi Said Ramazan İlk Temas Hattında</strong></p>
<p>Hasan el Benna’nın en tanınmış damadı Said Ramazan’dır. En büyük kızı ile vefatından sonra evlenmiştir. Said Ramazan aynı zamanda Hasan el Benna’nın sağlığında özel kalemi veya sekreteridir. Bugünlerde Fransa’da tutuklu bulunan torunu Tarık Ramazan, Said Ramazan’ın oğlu, Hasan el Benna’nın da torunudur. Bediüzzaman’ın Arap dünyasına özellikle Suriye ve Irak’a gönderdiği Ahmet Ramazan gibi Said Ramazan da Hasan el Benna’nın dış temaslarla tavzif ettiği bir kişidir. Birçok kaynağa göre İhvan adına Türkiye ile ilk temas hattında olan kişidir. Onun dışında ilk dönemlerde temas hattında olan başka bir isme rastlamıyoruz.</p>
<p>Nasır, Sisi’nin doğduğu 1954 yılında İhvan aleyhinde büyük bir tertip peşindedir. CIA’nın vermiş olduğu taktikler çerçevesinde bir taşla iki kuş vurmak ister. Hem General Necip’i yolundan çekecek ve onu devre dışı bırakacak hem de İhvan’ı tasfiye edecektir. Muhammed Celal Keşk, belgeleriyle ve Miles Copeland adlı yazar The Game Player adlı eserinde Hür Subaylar Darbesinin Amerikan destekli olduğunu ortaya koyarlar. Suriye’deki Hüsnü Zaim darbesi ve ötekiler gibi. Bundan belki de bir tek General Necip ile Müslüman Kardeşlerin haberi yoktur. Nasır çift taraflı oynamıştır. Nitekim İskenderiye yakınlarında Menşiye denilen yerde Nasır’a karşı tertipli bir suikast planı uygulanır ardından kıyıma geçilir. Parlak hukukçu Abdulkadir Udeh gibi niceleri son nefeslerini darağacında verirler. Bu arada İkinci Mürşit Hasan Hudeybi ise Suriye ziyaretindedir ve yanında Said Ramazan gibi isimler vardır.</p>
<p>İkinci Mürşit olayların akışına ram olur, kaderine boyun eğerek Kahire’ye döner ve tutuklanır. 1971 yılına kadar Nasır’ın zindanlarında kalır. Said Ramazan ise Şam bölgesine yerleşir. Ürdün kimliği alır ve bir süre Suriye’de kalır. Mustafa Sibai ile birlikte burada da El Müslimun dergisini çıkartırlar. Daha doğrusu Sıbai derginin yayın yönetmenidir. Said Ramazan ise Pakistan, Endonezya gibi ülkeleri turladığı gibi aynı zamanda Suriye, Lübnan ve Ürdün arasında mekik dokumaktadır. İşte bu sırada seri konferanslar vermek üzere Türkiye’ye de gelir.4 Burada alaka tesis eder. Bu dönemde Nasır kendisini gıyabında idama mahkum eder. Yine de 1956 yılında Üçlü Saldırı karşısında Nasır’a telgraf çeken Said Ramazan, ‘Mısır için emrinizdeyiz ve kanımızın son damlasına kadar ülkemizi savunmaya hazırız.’ demiştir. Said Ramazan bundan sonraki dönemde önce Almanya’ya uğramış ve Münih Camii’nin yapımını başlatmıştır. Ardından İsviçre’ye geçmiş ve burada İslam Merkezini kurmuş ve El Müslimun dergisini çıkarmaya devam etmiştir. Batı günlerinde İslam hukuku alanında doktora yapmıştır. İslam Hukuku ( et Teşrii El İslami) gibi bazı kitapları Türkçeye de çevrilmiştir. Hatıratı da yayınlanmıştır. En önemli kitaplarından biri de Salahaddin Eyyübi ile ilgili olanıdır. Seri ziyaretlerinden ve İhvan davasını yakın uzak demeden geziler düzenleyerek anlatmasından dolayı ‘davetin elçisi’ lakabıyla taltif edilmiştir.</p>
<p><strong>Sistematik İlişki Dönemine Doğru</strong></p>
<p>İlk temasların adresi ve mahiyeti meçhul. Bu ilişkilerin anonim bir şekilde kurulduğundan şüphe yok. Zira Müslüman Kardeşler hareketi herkese açık bir davettir. Bununla birlikte Müslüman Kardeşler fikriyatının kitlelere mal olması daha geç vakitlerin ürünüdür. Daha doğrusu zamanla Müslüman Kardeşlerin yerli mihmandar veya ensarı mahiyetinde cemaatler veya yapılar teşekkül etmiştir. İkhwanwiki’ye göre Türkiye’de ensar cemaatlerden birisi Risale-i Nur cemaatidir. İkincisi ise Erbakan tarafından kurulan Milli Görüş çizgisidir. Bununla birlikte Risale-i Nur ile Milli Görüş arasında ilişkiler karıştırılmış ve bu yönde ilk yanlış sürekli olarak tekrarlanmış, kopyalanmıştır. İkhwanwiki’nin Türkiye ile Müslüman Kardeşler münasebeti konusunda yer verdiği metinde Müslüman Kardeşler düşünce ve hareketine Necmettin Erbakan’ın sahip çıktığı ifade edilmekle birlikte Erbakan’ın Risale-i Nur cemaatiyle ittifak kurduğu da kayda geçirilmektedir. Girift ilişkilerin mahiyeti tam olarak anlaşılamamıştır. İki taraf arasındaki inişli çıkışlı ilişkileri tek cümlede toplamak ve genelleştirmek yanlış anlamalara kapı aralayacaktır. Milli Görüş Bediüzzaman’ın vefatından yaklaşık 10 yıl kadar sonra zuhur etmiştir. Bediüzzaman’ın halefleriyle Erbakan’ın ilişkisi inişli çıkışlı olmuştur. Daha doğrusu geneli anlamında menfi çizgide seyretmiştir. Risale-i Nur ile alakalı olarak yöntemlerinin aynen Müslüman Kardeşler yöntimi gibi olduğu ve Nurcuların, Benna’nın Risalelerini ve İhvan’ın kitaplarını okudukları varsayılmaktadır. Bu ifadeler külliyen yanlış olmasa bile geneli itibarıyla doğru değildir. İki taraf arasında yöntem farklılıkları ve sorunları vardır. Gaye birliği ise mevcuttur. Birbirlerini kardeş cemaatler olarak gördükleri de doğrudur. Bunun dışında Risale-i Nurlar ile Benna’nın Risaleleri karıştırılmıştır. İki hareketin çıkış tarihi de birbirine yakındır. Bununla birlikte Bediüzzaman kendi hayatını genelde ikiye ayırmaktadır. Eski Said yeni Said. 1928 itibarıyla yeni Said dönemine girmiştir. 1928 tarihi her iki cemaat (İhvan farklı olarak hareket vasfı da taşımaktadır) için de milattır. Risale-i Nur talebelerinin entelektüel kesimi, Benna’nın Risalelerini okusa bile cemaat düzeyinde böyle bir gelenek oluşmamıştır, yoktur.</p>
<p>Risale-i Nur ile Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler daha ziyade teorik tanışma zemininde kalmış ve farklı yöntemlerden dolayı gelişememiş, sosyalleşememiştir. Al Mezmaah sitesinin ‘Müslüman Kardeşler ve Türkiye: Yetmiş Yıl’ başlıklı yazısında ise Hasan el Benna’nın hareketini tesis ettiği yıllarda Türkiye’de hilafet meselesiyle ilgilenen Şeyh Said Piran gibilerle temas kurmaya çalıştığını yazıyor ki bu tamamen hayal ürünü ve afaki bir iddiadır. Keza Müslüman Kardeşlerin temas aradığı Bediüzzaman’ın da yöntem olarak Nakşibendi tarikatından ilham aldığı, etkilendiği ifade edilmektedir.5 Bu tasvirler efradını cami ağyarını mani ve dakik olmaktan uzaktır. Yakıştırmadır. Bediüzzaman, Nakşibendi aktabına, ileri gelenlerine ve sözlerine atıfta bulunmaktadır. Bununla birlikte ne yöntemini ne de yoluna tarikat yolu olarak tanımlamaktadır. Kuramsal olarak tasavvufa ve hizmet erkanı olarak tarikatlara saygılı olmakla birlikte bu dönemde (şimdilik kaydıyla) tarikat hayatının ve düzeninin zemini kalmadığına inanmakta idi.</p>
<p>Erbakan hareketiyle birlikte Milli Görüş kendisine fikri yatak ve kollar aramıştır. Dolayısıyla Müslüman Kardeşleri kendisine yakın hissetmiştir. Böylece tavandan tavana ve tabandan tabana yani kitleden kitleye temas, ilişki hattı kurulmuştur. Bununla birlikte Milli Görüş fiili ve söylem olarak Türkiye’yi merkez almaktadır. Hasan el Benna’nın merkez ülkesi ise Mısır, merkez ulusu ise Araplardır. Elbette burada uçlara da yer vardır. Araplar bu bağlamda İslam’ı anlama ve temsilde adeta Kureyş’in yerini almışlardır. Bu yaklaşımından dolayı Abdullah Fehd Nefisi, Hasan el Benna’yı eleştirmektedir. Kısaca Milli Görüş partileri ile İhvan arasında örgüt bazlı ilişki olmasa bile tabandan tabana ve tavandan tavana sistematik bir ilişki kurulmuştur.</p>
<p><strong>‘Erbakan İhvan’ın Türkiye Temsilcisidir’</strong></p>
<p>28 Kasım 1996 tarihinde Muhammed Mehdi Akif, henüz İhvan Rehberi/Mürşidi olmadığı dönemde 28 Şubat sürecinde Cumhuriyet gazetesine bir açıklama yapmış ve bu açıklama çok gürültü koparmıştır. Beyanatında “Erbakan Müslüman Kardeşlerin Türkiye temsilcisidir.’ ifadesi kullandığı ileri sürülmüştür. Bunun üzerine Muhammed Mehdi Akif bu açıklamayı yalanlamış sadece şahsi düzeyde dostluk ilişkisi içinde olduklarını söylemişti. Muhammed Mehdi Akif’in dikkat çeken benzeri isabetsiz çıkışları olmuştur. Bunlardan birisi Abdussettar Milici gibi isimlerin siyasi alanı davet alanı lehine bırakma teklifi karşısında ‘Biz cenaze levazımatçılığı bile yapsak siyasi alanla anılıyoruz. Bunun geri dönüşü yok.’ sözleridir. Bu başkalarının algısına göre hareket etmektir. İkinci olarak İran’ın bölgede yayılma çabaları sorulduğunda bunu hafife almış ve “Bölgede tek bir Şii devlet var, birkaç daha olsa ne lazım gelir ne zararı var.’ mealinde sözler söylemiştir. Daha sonrasında al Maşrik el Arabi bölgesi olarak anılan Ön Asya bölgesinin dört devleti, İran’ın nüfuz alanı olarak anılmaya başlanmıştır. Erbakan hakkındaki o sözleri de -düzeltme yapsa da- yakışık almamış ve adeta ideolojik kibri yansıtmıştır. Bugün de aynı iddialar Erdoğan hakkında dile getirilmekte ve Erdoğan’ın uluslararası İhvan organizasyonunun bir parçası olduğu ileri sürülmektedir. Halbuki bu ilişkilerin mahiyeti tek yanlı olmaktan uzaktır. Etki tepki sarmalı veya etkileşim olarak ifade edilebilir. İnteraktif bir ilişkidir. Bunu tek bir düzeye indirmek gerçeğin tasvirine aykırıdır.</p>
<p><strong>Ortak Gaye Hilafeti Yeniden Kurmak</strong></p>
<p>Veliaht Muhammed bin Selman’ın, Sisi ile Mısır’da buluşması sırasında Türkiye’ye sataştığı, Türkiye’nin İhvan’ı basamak yaparak hilafete uzanmak istediğini söylediği ileri sürülüyor. Türkiye’yi şer ekseni kavramı içinde andığı da iddia ediliyor. İhvan ile Türkiye’deki İslami hareketlerin ortak gayesinin hilafeti yeniden kurmak olduğu orada burada dillendirilen iddialar arasındadır. AK Parti’nin hilafeti kurmak için İhvan’ı basamak olarak kullanmak istediği yönünde literatür oluşturulmaktadır. Adeta İhvan Türkiye’nin kör aleti olarak takdim ve tasvir edilmektedir. Mısırlı yazar İmadüddin Hüseyin bu söylemin tercümanı olmuş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İhvan koridorundan ve kapısından Müslümanların halifesi olmaya çalıştığını ileri sürüyor.6 Türk yöneticilerin İhvan’ı kendi gayeleri etrafında kullanmak istediği, bu meyanda Osmanlı imparatorluğunu ihya için İhvan’ı, Afrika’ya ulaşmak için de Mısır’ı köprü başı olarak kullanmak istediği dillendiriliyor.</p>
<p><strong>İsim ile Müsemma Örgüt İle Fikriyat Farkı</strong></p>
<p>Komünizm denendi ve yıkıldı. Bununla birlikte kimileri ısrarla fikriyatının ya da tezlerinin iflas etmediğini ileri sürer. Dünyanın farklı yerlerinde Marksizm denense idi benzeri veya ayni sonuçları verir miydi? Mutlaka uygulamalar arasında derece farkları olacaktır ama mahiyet farkı da olacak mıydı? Tartışılır. Bununla birlikte İhvan daha denenmeden her defasında önü kesilmiş, servis dışı ilan edilmiştir. İlk günlerden itibaren taban ile tavan arasında bir anlayış farkı veya uyum sorunu olduğu söylenebilir. Necip Fazıl, ‘masum tabanın menhus tavanı’ diye bir tabir kullanmıştır. Bu Müslüman Kardeşler için de söylenebilir mi? İlk saf olmasa bile ara saflarda hatta ön saflarda da zaman zaman Benna’nın fikriyatına uyumsuzluk gösterenler olmuştur. Dönemin Başbakanı Mahmut Nukraşi Paşa suikastı cemaati türbülansa, gaybubet haline sokmuş ve Cemaat bir daha kendine gelememiş, toparlanamamıştır. Hudeybi ile Telmisani’nin yatıştırıcı üslupları da kifayet etmemiştir. Hasan el Benna kendisinden izinsiz bunu yapanları : “Ne İhvan ne de Müslümanlar’ diye takbih etmiş ve paylamıştır. Lakin olan olmuştur. Bu açıdan Hasan el Benna ile örgütü, Müslüman Kardeşler ile örgütü birbirinden ayırmak gerekiyor. Yani isim müsemma ile aynileşmiyor. Son sıralarda sık sık İhvan fikriyatı ile örgüt arasında ayrım yapmak gerektiği ifade edilmektedir. Belki de bu yüzden olmalı hem Kuzey Afrika ülkelerinde hem de Körfez ülkelerinde İhvan denilince örgütsel beraberlikten ziyade fikri ve manevi beraberlik anlaşılmaktadır. Bu da örgütlü yapının tam olarak ne Hasan el Benna ne de cemaati temsil ettiği anlamına gelir. Bu itibarla hem körfez ülkelerinde hem de Kuzey Afrika ülkelerinde cemaate intisap gevşek bir yapıda, fikri bir zeminde seyretmektedir. Bu itibarla, Türkiye ile Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler de fikri düzeyin veya fikir alışverişinin ötesine pek geçmemiştir.</p>
<p><strong>Benna’nın Gelini Berat: Seyfülislam, İhvan’ın Aday Çıkarmasına Karşıydı</strong></p>
<p>25 Ocak/11 Şubat sürecinde acele edilmiş miydi? Muhammed Kutup, Çağdaş Vaziyetimiz kitabında İslami davanın içindeki bazı acilcilere işaret ettiği gibi aynı zamanda Şeyh Ahmet Yasin gibi ümmetin umursamazlığından yakınır ve Müslüman Kardeşleri mazlum vaziyette yüzüstü bırakmasını Allah’a şikayet eder. Ümmet yanlış teşhis ve tedavinin yanında umursamazlık girdabı içinde debelenip durmaktadır. 25 Ocak/11 Şubat (2011) süreci Müslüman Kardeşler için yeni bir mihne/çile dönemini açmıştır. Ne zaman kapanacağı da gaybın perdesi arkasına gizlenmektedir. Muhammed Kutup gibi Hasan el Benna’nın oğlu Seyfülislam da yeni çile döneminin tanıkları arasındadır. Özellikle ‘bir cemaat bir devleti yönetemez’ anlayışına yakın durmuş ve Müslüman Kardeşlerin kendilerine has bir aday çıkarmalarına karşı çıkmıştır.</p>
<p>Hasan el Benna’nın Türk asıllı gelini Berat el Benna, son yıllarda Mısır medyasında yürütülen Türkiye karşıtı karalama kampanyasıyla ilgili Anadolu Ajansı temsilcisi Aydoğan Kalabalık’a şunları anlatacaktır: “Mursi’nin devrilmesinden sonra toplum mühendisliği yapıldı. Suni bir şekilde Türkiye’ye karşı karalama kampanyası başlatılarak bir nefret iklimi oluşturmak istediler. Ben hala şaşkınım ama halkın bir bölümü de maalesef buna inandı. Türkiye’ye karşı güzel duygular, bir anda nasıl değişebildi hala şaşırıyorum. Mısır’da uzlaşma olursa toplumda olumlu bir etki yapar. Mısır yönetiminin özellikle de hapishanedekilerin durumu ve verilen idam cezalarıyla ilgili olumlu adım atması gerekir ki anlaşma zemini oluşsun. Mısır’da hala eski yönetim mantığı sürüyor. Türkiye ve Mısır arasında bir uzlaşma zemini konusunda inşallah ilerleme sağlanacak.” Müslüman Kardeşler’in yönetime gelmesini bir senaryo gibi değerlendirdiğine işaret eden Benna, halka söz hakkı vermiş gibi görünerek İhvan’ın yönetime getirildiğini ve başarısız olmaları için çaba sarf edildiğini vurguladı. Bu da Erbakan Hoca’nın 28 Şubat öncesindeki öngörüsüne benzer. Bazı çevreler bizi iktidara getirecek ve iktidarda boğacaklar. Özellikle de Aytunç Altındal vaktiyle Günaydın gazetesinde bu analizi enine boyuna işlemiştir. 7</p>
<p>Berat Benna devamla “Böylece tüm dünyada insanlara ‘işte sizin sevdiğiniz sempati gösterdiğiniz İhvan bu’ demek istediler. Bu şekilde bir fotoğraf ortaya çıktı. Çok temenni ederdik ki İhvan bu seçimlere girmesin. Bunun böyle olacağı önceden belliydi. Cumhurbaşkanlığına aday göstermeme kararı vardı. Bu çok güzeldi, sular durulana kadar, ne olup biteceği ortaya çıkana kadar o kararı değiştirmeselerdi çok daha hayırlı olacaktı. Ama kader bu. Böyle olması her halde mukadderdi. Eşim Seyfulislam el Benna, son dönemde bazı konulardaki gelişmelerden dolayı çok üzgündü. İhvan’ın içindeki bazı durumlar onu üzüyordu. Eşim İhvan’ın cumhurbaşkanlığına aday çıkarmasını baştan istememesine rağmen, madem o yola girdiler diye destekledi, hepimiz destekledik oy verdik.”8</p>
<p>Şimdi bazı rejim yanlısı Mısırlılar şunu söylüyorlar: “ Mürsi Erdoğan olamadı ama Erdoğan pekala Mürsi niye olmasın?” 15 Temmuz başarılı olsaydı acaba Türkiye’nin manzarası veya iktidar partisinin durumu Mısır Müslüman Kardeşlerin düştüğü vaziyeti hatırlatır mıydı? Ya da 23 Temmuz 1952 ve 3 Temmuz 2013’e benzer miydi? Mürsi, Firavunlar ve Kölemenler ülkesinde 7 bin yıldan beri sandıktan ilk çıkan cumhurbaşkanıydı. Mübarek ise bir defasında El Mecelle dergisine yaptığı konuşmada iktidarda olduğu halde İhvan iktidar peşinde koştuğu için onlardan ayrıldığını söyleyecektir. Bu cümle yanlış kurulmuş bir cümle. ‘Ben de içlerinde kalsaydım iktidar yüzü göremezdim; ayrılarak iktidara gelebildim.’ demeliydi. İbn Haldun’un deyimiyle coğrafya kaderdir. Irak ve Mısır gibi bazı ülkelerin coğrafyaları gerçekten de zor coğrafyalar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiye-ile-ihvan-i-muslimin-iliskileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeniden Yapılanma Sürecinde Cemaatler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeniden-yapilanma-surecinde-cemaatler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeniden-yapilanma-surecinde-cemaatler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:31:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Din İlimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1732</guid>

					<description><![CDATA[Tarih, çöküntü asırlarından birine daha tanıklık ediyor. İmam Gazali hicri 5’inci, miladi 11’inci asırda kaleme aldığı Din İlimlerinin İhyası adlı eserinde ( İhyau Ulumuddin) bu toplumsal hastalıklara agah olmuş ve bunları teker teker sayarak tedavi yollarını göstermiştir. Keza bu hususta teşhislerini ve tedavi yollarını ‘El Beyan ve’l Tebyin fi Gurur el Halki Ecmain’ adlı müstakil eserinde toplamıştır. Yeni bir çağın başında, yeni bir yapılanma zorunluluğu karşısında cemaatler! İslam dünyası eski deyimle bir inhitat/dekadans/ çöküntü döneminden geçiyor. Bu da külli bir muhasebe ve yenilenmeyi gerektiriyor. İnsanlar hasta olduğu gibi topluluklar, cemaatler, cemiyetler ve devletler de hastalanabilir. Bu hastalık bazen tedaviye cevap verir, vermediğinde ise tabii ömrünü tamamlar. İbni Haldun’un ifadesiyle devletler de tüzel kimlikler olarak canlı organizmalara benzer. Doğar, gelişir, büyür ve ölürler. Bugün Arap dünyası baştanbaşa büyük bir buhran geçiriyor. Devletler iflasın eşiğine gelmiş, başarısız devletler kümesine düşmek üzere. Bazıları ise çoktandır müzmin bir şekilde başarısız devletler kümesinde bulunuyor. 1991 yılından beri Somali, 2011 yılından beri Yemen keza Libya gibi ülkeler bu kategoriye girebilir. Cezayir gibi petrol zengini ülkeler bile bu kategorinin çok uzağında değiller. Durum zannettiğimizden de kötü ve ciddi. Diğerleri de sıralarını bekliyorlar. Bu arazlar bir dönemin sonuna gelindiğini gösteriyor. Birleşik kaplar teorisi gereği devletlerin çöküşü esasında devleti &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tarih, çöküntü asırlarından birine daha tanıklık ediyor. İmam Gazali hicri 5’inci, miladi 11’inci asırda kaleme aldığı Din İlimlerinin İhyası adlı eserinde ( İhyau Ulumuddin) bu toplumsal hastalıklara agah olmuş ve bunları teker teker sayarak tedavi yollarını göstermiştir. Keza bu hususta teşhislerini ve tedavi yollarını ‘El Beyan ve’l Tebyin fi Gurur el Halki Ecmain’ adlı müstakil eserinde toplamıştır.</strong></p>
<p>Yeni bir çağın başında, yeni bir yapılanma zorunluluğu karşısında cemaatler!</p>
<p>İslam dünyası eski deyimle bir inhitat/dekadans/ çöküntü döneminden geçiyor. Bu da külli bir muhasebe ve yenilenmeyi gerektiriyor. İnsanlar hasta olduğu gibi topluluklar, cemaatler, cemiyetler ve devletler de hastalanabilir. Bu hastalık bazen tedaviye cevap verir, vermediğinde ise tabii ömrünü tamamlar.</p>
<p>İbni Haldun’un ifadesiyle devletler de tüzel kimlikler olarak canlı organizmalara benzer. Doğar, gelişir, büyür ve ölürler. Bugün Arap dünyası baştanbaşa büyük bir buhran geçiriyor. Devletler iflasın eşiğine gelmiş, başarısız devletler kümesine düşmek üzere. Bazıları ise çoktandır müzmin bir şekilde başarısız devletler kümesinde bulunuyor.</p>
<p>1991 yılından beri Somali, 2011 yılından beri Yemen keza Libya gibi ülkeler bu kategoriye girebilir. Cezayir gibi petrol zengini ülkeler bile bu kategorinin çok uzağında değiller. Durum zannettiğimizden de kötü ve ciddi. Diğerleri de sıralarını bekliyorlar. Bu arazlar bir dönemin sonuna gelindiğini gösteriyor. Birleşik kaplar teorisi gereği devletlerin çöküşü esasında devleti devlet yapan devlet altı iç dinamiklerin de çöktüğünün göstergesidir. Bu anlamda İslami cemaatler, cemiyetler, meşrep ve mezheplerin de bu hastalıklardan kurtulamadığını, fazlasıyla payını aldığını söyleyebiliriz. Aksi takdirde, canlılığını muhafaza eden devlet altı yapıların devletin bünyesini, çatısını muhafaza ve takviye etmeleri gerekirdi.<br />
Bu açıdan üst yapının çökmesi alt yapının da sağlıklı işlemediğini gösterir. Toplum düzeni çöktüğünde devlet altında kalır. Sözgelimi, SSCB çökerken Gorbaçov’un ifadesiyle toplum düzeni, içkinin ve boşanmanın girdabında çökmüş ve ülke, ABD ile sadece uzay alanında rekabet edebilir halde idi. Öteki bütün alanlarda çökmüş ve iflas etmişti. Yürüyemeyen bir adamın uçması ne anlam ifade edebilir?</p>
<p>Arapların ‘dau’l ümem’ dedikleri bir deyim vardır. Milletlerin hastalıkları anlamına gelir. Milletlerin hastalıkları fiziki olmasa da bulaşıcıdır, birinden ötekine geçer. Pozitif unsurlar da öyledir. Birbirini etkiler ve etkilenir. İmam Rabbani’nin deyimiyle fikirlerin birbirine katılımı, eklenmesi ve birbirini aşılaması (telahuku efkar) her boyutta geçerlidir.</p>
<p>Medeniyetler nöbetleşe olarak birbirinden aktararak gelişirler. Hiçbiri sıfırdan başlamamıştır. Savaşlar ve yıkımlar olsa da insanlar birbirinden pozitif kalıcı özellikler de devşirmişlerdir. İslam dünyası da ‘dau’l ümem’ denilen milletlerin hastalıklarına yakalanmıştır. Arap ülkeleri bugün geneli itibarıyla ya başarısız ülkeler kümesindedir ya da olma yolundadır.</p>
<p>Tarih içinde de bu tür siyasi veya sosyolojik dönemler yaşanmıştır. Tarih, çöküntü asırlarından birine daha tanıklık ediyor. İmam Gazali hicri 5’inci, miladı 11’inci asırda kaleme aldığı Din İlimlerinin İhyası adlı eserinde ( İhyau Ulumuddin) bu toplumsal hastalıklara agah olmuş ve bunları teker teker saymış ve tedavi yollarını göstermiştir. Keza bu hususta teşhislerini ve tedavi yollarını ‘El Beyan ve’l Tebyin fi Gurur el Halki Ecmain’ adlı müstakil eserinde toplamıştır. Burada her meslek erbabının, her meşrebin, cemaatin ve meslek grubunun illetlerine, hastalıklarına temas etmiş ve önerilerini dile getirmiştir.</p>
<p>Bağdatlı Vaiz İbnü’l Cevzi de Telbisü İblis adlı eserinde ve sair eserlerinde bu hastalıklara özellikle sufi toplulukların illet ve hastalıklarına temas etmiştir. Bazen cemaatler değerlerine ve özüne yabancılaşmaktadır. Kendisinden geriye ismi ve resmi kalmaktadır. Bunu Şazeliye tarikatı ve Darkaviye kolu üzerinden gözleyen ve yozlaşma aşamalarını kademe kademe takip ederek kayda geçiren isimlerden birisi Abdulmecid es Sağir isimli Faslı yazardır. Fas da Maveraünnehir gibi tarikatların doğduğu ve serpildiği münbit yataklardan, ocaklardan birisidir. Nakşibendilik nasıl ki Buhara Semerkand hattında, havzasında gelişmişse Şazeliyye tarikatı ve benzerleri de Fas merkezli olarak serpilmişlerdir. Bununla birlikte zamanla bazı tarikatlar içten içe çökmüş ve çürümüştür.</p>
<p>19’uncu ve 20’inci asırda Ömer Muhtar, Abdulkadir el Cezairi gibi tekke çıkışlı kahramanların hilafına Batı Afrika havzasında ve kuşağında tarikatların ekserisi emperyalizmin kontrolüne, güdümüne girmişlerdir.</p>
<p>Abdulmecid es Sağir ‘İşkaliyyetü Islah el fikri’s Sufi’ isimli eserinde Darkaviye tarikatının gelişimine ışık tutuyor ve süreç içinde bozuluşunu gözlemliyor. Çıkardığı sonuçları da bizlerle paylaşıyor. Bu yolla bir tekkenin aşamalı bozuluşuna şahit oluyor ve tanıklık ediyorsunuz.</p>
<p>Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte kurulu ve kurumsal dini yapılar ve bu yapıyla bağlantılı cemaatler de sona eriyor. Tasavvuf sadece Türkiye’de değil İslam dünyasının genelinde kabuğuna çekiliyor, sadece izleri kalıyor. İslami mimari gibi harabeleri kalıyor. Safevilik, Erdebili tekkesi üzerine gelişmesine rağmen zamanla tarikatlere yabancılaşıyor ve onları yasaklıyor veya en azından baskı altına alıyor. Şiiliği resmi bir mezhep ve anlayış haline (tek paradigma) getiriyor. Vehhabilik de davetten devlet şekline büründükten sonra Arabistan toprakları üzerinde tek paradigma haline geliyor, tarikatlara ve kendi dışındaki anlayışlara savaş açıyor. Aynen Safeviler gibi. Bağdat ile Fas arasında kalan ve Arap dünyasında tasavvufi hareketlerin ana merkezini temsil eden Kahire ise tasavvuftan kopmamakla birlikte fazlasıyla dejenerasyondan payını almıştır. Temsil ettiği tasavvufi çizgi folklorik bir düzeye inmiştir.</p>
<p>Bozulmayla birlikte halkı, hakka irşattan kopuyor ve uzaklaşıyor. Bugün Ezher Şeyhi Ahmet Tayyip ile eski Müftü Ali Cum’a tasavvufi bir gelenekten geliyor olmalarına karşın özellikle Ali Cum’a darbe sürecinde Sisi’nin amigosu gibi davranmıştır. Muhammed Kutup bazı yazılarında Bekriye ailesinden Tarikat Şeyhleri Meşihatı Başkanı Muhammed Tevfik Bekri’nin İngilizlerle samimi ilişkilerini nazara vermiştir. Bugün 2011 verilerine göre Mısır’da 76 tarikat kolu faaliyet göstermekte ve toplam mensuplarının sayısı 15/16 milyonu bulmaktadır.</p>
<p>Türkiye’de tarikatlar ve tekkeler resmen kapatıldığında durum Batı Afrika ülkelerinden pek farklı değildir. Tasavvufi cereyanlar laçkalaşmış, özüne yabancılaşmıştı. Senusilik gibi emperyalizme karşı hareket eden tasavvufi cereyanlar hariç geride kalanlar sömürge güçleriyle muvazaalı ilişkiler içine girmişler ve bu suretle ruhunu kaybeden içi boş yapılara dönüşmüşlerdir.</p>
<p>Osmanlı çökerken sadece devlet çökmemiş aynı zamanda dini yapılar ve kurumlar da çökmüştür.</p>
<p>Bu süreçte klasik İslami hareketlerle birlikte teceddüt yanlısı yenilikçi hareketler iki zıt hat ve çizgi şeklinde gelişmişlerdir. Tekke mektep ayrışması gibi kadimciler kendi içlerine çekilmişler yenilikçiler ise genellikle Batının yörüngesinde seyretmişler ve Batılılaşmanın ‘İslami şubesi’ görünümü kazanmışlardır. İkisinin ortasında kalan sofistike karakterli çok az sayıda çizgi kalıcı olabilmiştir. Hindistan’da Ebu’l Hasen en Nedvi’nin yetiştiği Lucknow’daki Daru’n Nedve çizgisi gibi.</p>
<p>İslami camia yenilikçiler ile kadimciler arasında iki kısma bölünmüşlerdir. Yenilikçi hareketler emperyalizm sonrasında uç vermişler ve yeni dini ve İslami anlayışı temsil eder duruma yükselmişlerdir.</p>
<p>Muhammed Abduh ve Reşid Rıza ekolünü temsil eden akımlar Endonezya’dan Cezayir’e kadar geniş bir alana uzanmış, tesiri altına almıştır. Endonezya’da Muhammediye Hareketi ile Cezayir’de Bin Badis hareketi veya Cemiyetü Ulema’il Müslimin, Muhammed Abduh ekolünün civar alanda yansımalarından ibarettir.</p>
<p>Türkiye’de Bediüzzaman çizgisi ile Mısır’da Müslüman Kardeşler hareketi kısmen Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ekolünden etkilenmiştir.</p>
<p>Müslüman Kardeşler uzlaşmacı bir çizgiyi temsil etmeleri cihetiyle yer yer Selefilik ile Tasavvuf gergefinde kalmışlardır. Selefilik ile İhvan’ı birleştiren Sururiye ( merhum Muhammed Surur Zeynelabidin) gibi yeni akımlar da zuhur etmiştir. Buna mukabil Müslüman Kardeşler Selefiliğe siyasi bir katkı ve devinim getirmişler ama Selefilikten de bazen tasavvuf karşıtlığı devşirmişlerdir. Suriye Müslüman Kardeşler hareketi de aksine Said Havva, Abdulfettah Ebu Gudde ve Muhammed Hamid ekseninde tasavvufla barışık bir hat çizmiştir.</p>
<p>Osmanlı sonuna doğru, müesses ve döneme özgü dini anlayış ve kurumların solduğu gibi günümüzde mevcut İslami anlayış ve hareketlerin de miatlarını doldurduklarına dair genel bir kanaat oluşmaya başlamıştır. Artık kendilerinden beklenen işlevi yerine getiremiyorlar. Çekici değil yük haline gelmişlerdir. Yeni bir bozulma ve yeniden kuruluş dönemiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Bunun İslami alana ve cemaatlere yansıması da kaçınılmaz olacaktır.</p>
<p>100 yılı geçen bir zamandır; Bediüzzaman’dan önce de sonra da tasavvufun kurumsal döneminin kapandığını söyleyenler eksik olmamıştır. Hatta Gazali’den beri şeyhlerin kibrit-i ahmerden daha nadirü’l vücut oldukları ileri sürülmüştür. Osmanlı’nın son dönemlerinde Kuşadalı İbrahim Halveti (1845) kurumsal tasavvuf döneminin kapandığını ifade etmiştir. Esasında her asırda müçtehidin olacağını savunanlar gibi şeyhin de olacağını aksi takdirde İslam’ın salahiyetinin kalkacağını söyleyenler de olmuştur. Bununla birlikte İslam’ın içinde bir nevi fetret asırları da vardır. Nasıl Allah her asır için bir müceddit tekeffül etmişse şeyhler için de böyledir ve hiçbir asır şeyhten hali kalmaz diyenler de vardır. Maliki fukahasından Ahmet Zeruk ders alınacak şeyhlerin kalmadığını ve adimü’l vucut olduklarını söylemiştir. Buna mukabil, Darkavi/Şazeli geleneğinden gelen İbni Acibe, İbni Zeruk’u haklı bulmakla birlikte bunu genelleştirmenin doğru olmadığını savunmuştur.</p>
<p>Herhalde şeyhlerin yetersizliği ve kalitesizliği zamanla artmış ve hakiki mürşitler hiç veya kibrit-i ahmer hükmünde olmuşlardır. Nadir olan da yok hükmündedir ve bundan dolayı bazıları meseleyi tamim etmiştir. Lakin İbni Acibe’nin buna dair yorumu orta yolu temsil etse gerektir. Ahmet Zeruk tarikat evradı ve zikri yerine Kur’an ve sünnete tabi olmanın yeteceğini savunmuş ve diğerlerinden de yüz çevirmek gerektiğini söylemiştir.</p>
<p>Ahmet Zeruk’tan 100 yıl sonra Hamalı Şeyh Muhammed el Hamid günümüzde gerçek şeyhin kalmadığına hükmetmiştir. Şeyh Hamid sadece teberrük yani fahri şeyhlerinin kaldığını ifade etmiş ve tarikat evradı yerine salavat getirilmesini tavsiye etmiştir. Tarikat döneminin kapandığı fikri zamanla anonim hale gelmiştir. Son Mevlevi postnişinlerinden ve çelebilerden Veled Çelebi İzbudak, 2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte tarikatların zamanının dolduğuna ve işlevini kaybettiğine inanarak şu rübaiyi döktürmüştür:</p>
<p><em>Hak ehli olunca içimizden mefkud</em><br />
<em> Cahiller edince arş-ı irşada suud</em><br />
<em> Beyhude figan etmeyelim layıktır</em><br />
<em> Dergahlarımız boş idi oldu mesdud…</em></p>
<p>28 Şubat sürecinden sonra değişen İslamcılarla ilgili şöyle bir tespit aktarılmıştır: Aslında 28 Şubat bahane oldu. İslamcıların birçoğu değişime önceden teşne ve hazırdı. 28 Şubat süreci fırsat oldu. Doğrusu tekkelerin bir kısmı içten kapanmıştı ve yasak kararıyla birlikte sadece dış kapıya kilit vurulmuştur. Lakin, tarikatlar kapanmakla yerleri doldurulabilmiş değildir.</p>
<p>Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte tasavvuf sonrası bir döneme girilmiştir. Ara dönemde veya fetret döneminde yeni yapılar oluşmuştur. Tasavvufi hareketler kabuğuna çekilerek yeni dönemde yer altına inmişlerdir. Özellikle asıllarıyla bağını muhafaza eden müteşerri tasavvufi hareketler hedef alınmıştır. Tasavvufi hareketler genellikle nefis tezkiyesini ele almakta ve sosyolojik zeminde kitle tezkiyesinden uzak durmaktadır. İslami hareketler ise kitle tezkiyesini ele alırken nefis terbiyesi ve tezkiyesini ihmal etmiş veya unutmuş görünmektedir. Nitekim, Müslüman Psikologların Çıkmazı gibi kitaplara imza atan ve Freud’a karşı davranışçı tedavi yöntemini geliştiren Sudanlı tanınmış psikolog Malik Babekir Bedri son derece karizmatik bir kişilik sergileyen ve dahi olarak tasvir edilen Hasan Turabi’nin en temel eksiğinin nefis terbiyesi ve tezkiyesi olduğunu söylemiştir. Erken dönemde onunla yollarını ayıran Malik Babekir Bedri, Turabi’nin İslami eğitime ve terbiyeye önem vermediğini sadece adam devşirmekle ilgilendiğini söylemiştir. Adam ve para toplamaktan kitleleri ıslah etmeye vakit kalmamıştır. Son sıralarda duygusal zeka ile birlikte ahlaki zeka da psikologların gündemini işgal ediyor. Hasan Turabi gerçekten de entelektüel, zeki ve onun ötesinde karizmatik bir şahsiyetti. Bununla birlikte ne yazık ki geride olgun bir deneyim ve tecrübe bırakamamıştır. Malik Babekir Bedri hocanın da vurguladığı gibi otoriteye ulaşmış lakin otoriteye ulaşmak ne kendisine ne de Sudan’a tam olarak yar olabilmiştir. Kendisi Bedri hocanın hilafına sufi olmasa bile Müslüman Kardeşler Suriye kolu liderliğinde Mustafa Sıbai’nin yerini alan İsam Attar da Malik Babekir Bedri hoca gibi kitle tezkiyesinden önce nefis terbiyesinin ve tezkiyesinin geldiğini söylemektedir. Aachen’da çıkardıkları Raid dergisinin bir sayısında kaleme aldığı makalesinde ümmetin hastalıklarını sayıp dökenlerin kendi hastalıklarını görmediklerini ifade etmiştir. Arapların ifadesiyle, ‘sahip olmayan başkasına ne verebilir ki (fakidu’ş şey’i la yütihi)?’</p>
<p>Tasavvufa meşrep gereği karşı olan ilmiye Selefiliğinin kurucu ismi Nasirüddin Elbani de tezkiye meselesine dikkat çekenlerden. Bir defasında şöyle demiştir: İslam devletini önce kalbinizde kurun sonra o afakta hariçte kurulur, teşekkül eder.</p>
<p>Tasavvuf terbiye ve tezkiye esaslı olduğundan dolayı şefkat mesleğidir. Bu da siyaset mesleğinin hilafına adam harcamayı değil korumayı esas alır. Siyaset alemi dünyayı ve kasveti temsil ederken tasavvuf ahirete bakar ve onunla ilgilendiğinden incelikler/rakaik ilmini temsil eder ve bu yüzden yumuşak ve insani karakterlidir. Bunu en iyi temsil eden tarihi kare Şeyh Galip’in kucağına ve dizinin dibine yatan koca cihan padişahı Üçüncü Selim Han’dır. Huzuru şeyhin eteklerinde bulmuştur. Daha doğrusu dünya huzursuzluğundan ahiret dinginliğine, genişliğine kaçmıştır. Rebii Bin Amir’in Rüstem’e dediği gibi. Peygamberi siyaset dışında siyaset çıkar üzerine kuruludur ve kasvet üretir. Tasavvuf ise riyazat, diğerkamlık ve fedakarlık üzerine kuruludur. Birisinin tarzı almak iken ötekininki vermektir. Bugün siyasi karakterli cemaatler kitleyi tezkiye ederken kendi egolarını şişiriyorlar!</p>
<p>Halit Bin Velid, selam veren bir gayri Müslimi iman etmediğine kanaat getirerek öldürmesi üzerine Peygamberimiz tarafından azarlanmış ve bunun üzerine ‘keşke bu azarı işittikten sonra Müslüman olsaydım’ diye iç geçirmiştir. Kuralsız bir din olmaz. Yöntem yanlışsa varılan yer doğru olmaz.</p>
<p>Usulcülerin güzel bir tabiri vardır: “Vusülsüzlük usulsüzlüktendir” derler. Hadiste de “iş ehline verilmezse kargaşayı ve kıyameti bekleyin” denilmektedir. İslam, Makyavelli tarzını benimsemez ve dolayısıyla yöntemi ve kriterleri vardır. Bu kriterler aşıldığında zafer hezimete dönüşür. Hasan el Benna, Beşinci Kongre Risalesinde bu meseleye temas eder. Benimsedikleri ve seçtikleri yolun uzun da olsa en güvenli yol olduğunu beyan eder. Özellikle de acilciler ve hamaset erbabına uyarıda bulunur. Tedriciliğe dayanan yöntem konusunda şunları söylemekten kendini alamaz: “ Erkekliğin ve mertliğin şanı sabır, sebat, ciddiyet ve sistematik çabadır. Sizden kim olgunlaşmamış meyveyi vaktinden evvel dalından almak ve çiçeği koparmak isterse ben hiçbir halde onunla birlikte olmam. Onlar (hamasetçiler, acilciler) için hayırlı olan bizim davamızı ve mesleğimizi bırakıp kendilerine yeni bir adres, uygun bir meşrep ve meslek aramalarıdır …”</p>
<p>Burada mühim bir noktaya temas etmektedir. Yani yöntem farklılığı kamp değişikliği mertebesindedir. Eskilerin deyimiyle oyunun kuralını değiştiren, galip olsa da manen mağluptur. İslami hedefe ancak İslami tarzla ulaşılır. Cemaatler Marksistlerin, Kapitalistlerin veya sömürgecilerin yöntemini benimseyemez, kullanamaz. Aksi takdirde kendisi kalamaz, dönüşür, başkalaşır. Bunu biraz vülgarize ederek anlatacak olursak, geçmişte sufi meşrep olduğu halde günümüzde Şii meşrep hale gelen bir Kadiri şeyhi vaktiyle Osmanlıyı yüceltmek için Ömer Lütfi Barkan’ın, ‘Kolonizatör Türk Dervişleri’ makalesiyle coşmuş ve şunları söylemekten kendisini alamamıştır: Atalarımız sömürünün de en iyisini yapmışlardır! Halbuki burada kastedilen bu değildir ve dervişlerin ön açması ve gönül fethetmeleri kastedilmiştir. Kasıt bu olsa bile tarihi gerçeklere uymamaktadır ve tarihi zaviyeden hilaf-i hakikattir. Esas olan gönül fethidir, Emeviler gibi toprak fethi değil. Toprak fethi gönül fethini izlemelidir. Aksi zulüm olur.</p>
<p><strong>Cemaat ölçüleri</strong></p>
<p>Cemaatlerin sağlıklı bir yönteme sahip olması gerektiği gibi aynı zamanda sağlam ölçüleri de olmalıdır. Sözgelimi, günümüzde mahalli ve yerel sınırları aşmış Müslüman Kardeşler hareketi ile Risale-i Nur hareketi bazı kriterler ve ölçüler getirmiştir.</p>
<p>Birincisi, Müspet ve yapıcı hareket. Din başkalarının aleyhine kullanılamaz. Bu prensip hem ihlası hem de adanmayı gerektirmektedir. Bu açıdan Bediüzzaman Risale-i Nur anlayışının ittihad-ı İslam mefkuresine bile alet edilmemesini istemektedir. Bu İslami değerleri ve düsturlarını menfi zeminde kullanmayı engeller. Ölçüler, İslam davetçilerine sorumluluk bilinci aşılar.</p>
<p>İkincisi, Doğru İslamiyet ve İslamiyetin doğrusuna vurgulamak. Risale-i Nur ile Hasan el Benna’nın Risalelerinin ortaya koyduğu gibi sonuç olarak İslamı anlama ve anlatma bir beşeri çabanın ürünüdür. İçtihatlar bütünüdür. Bu nedenle de işe başlamadan evvel doğrusunu eğrisinden ayırmak gerekir. Yoksa çabalar boşa gider, boşa kürek çekilmiş olur. Enerji heder edilir. Bu açıdan İslami anlayışlar doğru anlamalara konu olduğu kadar yanlış anlamalara da konu olabilir. Bu yanlış anlamalar ise doğru hedefe götürmez. Bu açıdan en temel mesele yapılan işin doğruluk veya yanlışlığını test ve tespit etmek, meseleye bu noktadan başlamaktır. Yanlış başlangıç, ilk düğmeyi yanlış iliklemekle eş değerdir.</p>
<p>Mısırlı Muhammed Gazali, ‘Min eyne nebde?/ Nereden başlamalı?’ adlı eserinde yumurtayı nereden kırmalı sorusunun cevabını arar. Bunun cevabı doğru İslamiyet ve İslamiyetin doğrusunu bulmaktır. Bununla birlikte Hasan el Benna’nın cemaat anlayışı ve uygulamaları Risale-i Nur kriterlerine uymaz. Hedef birliği olmasına rağmen arada süreç birliği yoktur. Her ikisinde de fertten başlayan ümmete ve hatta insanlık dairesine uzanan tedriciliğe dayalı bir vizyon vardır. Bununla birlikte çalışma esasları, prensipleri pek de birbirine benzemez. Risale-i Nur eser/külliyat eksenli yani prensip eksenli Müslüman Kardeşler ise ‘mürşit’ yani lider eksenlidir. Bediüzzaman kitlelerin önüne çıkmayan merdümgiriz bir kişiliği temsil ederken, Hasan el Benna aksine kitleleri teshir eden bir hatiptir.</p>
<p>Bağdat’ta yayınlanan ed Difa dergisinden İsa Abdulkadir isimli zat iki cemaat arasındaki farkı altı maddede toplar, ele alır. Bunların en temellerinden birisi Risale-i Nur talebelerinin doğrudan siyasetle ilgilenmemeleridir. Bu yolda maksada ulaşmak için cemiyet teşkil etmemeleridir. Cemaat adına kitlesel hareketlerden, mitinglerden ve ekonomik kurum ve yapılar kurmaktan kaçınmalarıdır. İsa Abdulkadir bazı farkları şöyle sıralar (kısaltılarak alınmıştır):</p>
<p>Birinci fark: Nur talebeleri siyasetle iştigal etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar, tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kutsiyetini göstersinler. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut değil. İhvan-ı Müslimîn ise, memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigal ediyorlar ve siyasî cemiyet de teşkil ediyorlar.</p>
<p>İkinci fark: Nurcular, Üstadlarıyla içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki koca bir memleket bir dershane hükmünde, Risale-i Nur kitapları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer. İhvan-ı Müslimîn ise, umumî merkezlerde mürşid ve reisleriyle görüşmek, emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cemiyetin şubelerinde de o büyük üstadla, naibleriyle ve vekilleri hükmündeki zatlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar. Hem umumî merkezlerde çıkan ceride ve mecellelerin fiyatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.</p>
<p>Üçüncü fark: Nur talebeleri, aynen, âli bir medresenin ve bir üniversite darülfünununun talebeleri gibi, ilmî muhabere vasıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları halde birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.</p>
<p>Dördüncü fark: Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksatları, Kur’ân-ı Mecîdin hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim ve irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka bir şeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve marifet-i İslâmiye ve hakaik-i imaniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temas iktizasıyla, ziyadeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, taraftarları arıyorlar.</p>
<p>Beşinci fark: Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kanaatle ve fakirü’l-hal olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğna ile ve hizmet-i Kur’âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakârlıkla; ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûp olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbir şeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye faydalarından çekiniyorlar. Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksat itibarıyla aynı mahiyette oldukları halde, mekân ve mevzu ve bazı esbap sebebiyle, Nur talebeleri gibi dünyayı terk edemiyorlar. Azamî fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.”</p>
<p>Buradaki yöntem farkları sonuç farklarını da beraberinde getirmektedir. Bunlardan birisi cemiyet ifadesidir. Osmanlı’nın son dönemlerinde cemiyet denilince ve siyasetle birlikte anılınca İttihat ve Terakki akla gelirdi. Onların özellikleri ise komitacılık ve totaliter bir anlayıştır. Dolayısıyla Müslüman Kardeşlerin biat alma merasimleri vesaire İttihatçıların cemiyete girerken yemin etme törenlerini andırmaktadır. Bu merasimlerde ve ötesinde askeri bir disiplin söz konusudur. Keza Özel Birim denilen birim de silahlı faaliyetleriyle anılan bir yapıdır ve zamanla kontrolden çıkmış; Hasan el Benna’nın suikastına ardından da Cemaatin yasaklanmasına neden olmuştur. Yine aynı anlayışın bir devamı ve sonucu olarak Müslüman Kardeşler 1952 Nasır darbesine destek vermişlerdir. Bunun olumsuz akisleri ve yansımaları da bilahare Cemaatin peşini bırakmamıştır.</p>
<p>Kısaca Müslüman Kardeşler doğrudan bir siyasi veya askeri komita olmamakla birlikte Cemaat anlayışının yanlış tanımlanması, yapılandırılması nedeniyle içinde böyle bir eğilimi de barındırmış ve bu da travmatik yol kazalarına neden olmuş ve çile dönemlerini celp etmiştir. Bir başka eğilim ise totaliterleşme eğilimidir. Hiçbir cemaat kendisini külli anlamda İslam’ın yerine koyamaz. Fikren veya yapı olarak bu iddiayı taşıdığında, başkalarına hayat hakkı tanımayacak ve totaliter eğilimler kazanacaktır. Hasan el Benna’nın iyi niyetinden şüphe edilemez ama cemaatin misyonuyla alakalı külli bir diriliş hedefi ortaya koymuştur. Beşinci Kongre Risalesinde Müslüman Kardeşler davasının kapsayıcı ıslah fikri olduğunu belirtmektedir. Bu ise genelde cemaat veya hareket anlamında ben merkezli ve zımni olarak çatışmacı bir yaklaşımdır. Ötekileri dışlamaya götürebilir. Zamanla cemaati veya yapıyı İslam’ın yerine geçirme veya devletin yerine ikame gibi eğilimler kontrolden çıkarak kendi zeminine zarar vermektedir.</p>
<p>Cemaatlerin doğrudan siyasete katılmaları onları zamanla hizip haline getirir. Mısır’da Cemiyetü’ş Şer’iyye siyaseti izler ama içine girmez. Keza cemaat eksenli ticari kurumlar cemaat içinde rekabet damarlarını kızıştırır, ihlası kırar ve haksızlıklara neden olur. Dolayısıyla cemaatlerin üç beyazı; doğrudan siyaset, ticaret ve şiddet sarmalıdır. Cemaatlerin maddi anlamda güçlenme tutkuları onları asabiyet anlayışına götürür bu da hizipleşmeye yol açar ve hadiste uyarıldığı gibi ‘esere’ yani yandaş kayırmasına yol verir. Bu Emevileşme emaresi ve eğilimidir. ‘Esere’ yandaşları güçlendirme ve karşıtları siyasi rüşvetle tarafına geçirme anlayışı ve tarzıdır. Devletler gibi cemaatler de hata eder. Devleti yönetenlerin yanlış yapması gibi cemaatleri yönetenler de yanlış yapabilir. Yanlış yapmamanın garantisi yoktur. Cemaatler hakkın ve haklının ve halkın hizmetinde olduklarından dolaylı devlet karşısında özerk olmak ve kalmak durumundadırlar. Devletle mümkün mertebe çatışmamayı esas alsalar da bağlılıkları doğrudan hakkadır. Bu devlete karşı kalkışma veya profesyonel muhalefeti gerektirmez. Ne devletin kontrolüne girmeli ne de devletin yerine geçmelidirler.</p>
<p>Manipülasyon ve muvazaadan kaçınmalılar: Sözgelimi, Mısır’da Enver Sedat sola karşı İslami camiayı yanına çekmek istediğinde Müslüman Kardeşlere ‘önünüzü açalım’ diye bir teklif götürür. Ömer Telmisani bu muvazaaya yaklaşmayınca bu ihale Cemaat-ı İslamiye diye kurulan bir yapının üzerine kalır ve bu yapının içinden çıkanlar da daha sonra devlete savaş açarlar ve bu yapının çekirdeği hükmündeki Tanzim el Cihad, Enver Sedat’ı öldürür. Bu yasak ve derin ilişki veya muvazaa iki tarafa da zarar vermiştir. Keza Fuat Doğu, Türkiye’de sola karşı dalga kıran olabilmesi için üniversitelerde Seyyid Kutup’un kitaplarının okunmasını, yayılmasını teşvik ettiklerini söyler. Seyyid Kutup yaşadığı dönemde teorik olarak Msır’da Marksist düşüncenin korkulu rüyasıdır. Hariçte ise İslami kesimlerin Marksistlere karşı hüccetidir. Mısır’daki Cemaat-ı İslamiye gibi Yeniden Milli Mücadele akımı da içeride Fuat Doğu’nun yardımlarına mazhar olmuştur. 12 Eylül sonrasında darbeci paşalar da kendileriyle işbirliği yapacak dini gruplar ararlar. Mehmet Kutlular’ın hatıratına göre kendilerinin de kapılarını çalarlar ama ‘yüz bulamayınca’ bu ihale Fethullah Gülen’in üzerine kalır. Bu örnekler cemaatlerin neden hem özerk hem de ölçülü kalması gerektiğini gösteren ibretli deneyimlerdir.</p>
<p>Amaç, ne devletle sürtüşmek ne devletin yerini almaktır. Hayat boşluk kaldırmayacağı için devlet fonksiyonlarını kaybettiğinde elbette sosyolojik yapılar geçici olarak bu siyasi boşluğu doldururlar. Bu eşyanın tabiatıyla alakalı bir durumdur. Bu, zorlama ile kurguyla değil, ihtiyaçla taayyün eder.</p>
<p>Bediüzzaman ve İsa Abdulkadir’in temas ettiği ayrışma çizgisi İhvan arasında daima münakaşa ve çekişme mevzusu olmuştur. Abdussettar Milici gibi İhvan mensupları 2005 sonrasında ısrarla siyasi alandan davet alanına çekilmeyi teklif etmişlerse de Muhammed Mehdi Akif gibiler ‘ cenaze levazımatçılığı bile yapsak artık siyasetçi damgası yemiş durumdayız bu işin geri dönüşü yok. Adımız siyasi alanla anılıyor bu saatten sonra yolumuzu değiştirdiğimize kimse inanmaz’ demiştir. Davet alanındaki melekeleri kurumuş veya gerilemiş olsa da bir koltukta iki karpuz taşıma alışkanlığından vazgeçememişler ve sonuç itibarıyla süreç onları 25Ocak/11 Şubat 2011’e taşımıştır. Gannuşi ise davet ile siyasetin arasını ayırmış ve siyaset lehine daveti üç talakla boşamıştır. Hala Mısır kanadı iki alanın birlikte yürütülmesi gerektiğine inanıyor. Muhammed Mehdi Akif meselenin doğru veya yanlışlığına bakmadan saplantılı bir cevap vermiştir. Bu cevap teorik değil pratik bir cevaptır. Son olarak Sisi tarafından içeri tıkılan İhvan kökenli Güçlü Mısır Partisinin Başkanı Abdulmünim Ebu’l Fütuh fırtınalı tartışmaların yaşandığı günlerde bu doğrultuda, ‘bir cemaat bir ülkeyi yönetemez’ demiştir. Bu askeri bir zümrenin ülkeyi yönetmesi gibidir. O günlerde Ebu’l Fütuh, Müslüman Kardeşleri uyarmış ama gelişmelerin önünü kesememiştir. Değişimin parçası olacaklarını ama kendisi veya tamamı olamayacaklarını bunun imkan dışı olduğunu söylemiştir.</p>
<p>Ebu’ Fütuh geçmişte İhvan’ın liberal kanadını temsil eden isimlerden biri olsa da bu konudaki uyarılarında haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Ayat Oraby gibi İhvan’ın Ortodoks çizgisini temsil edenler Ebu’l Fütuh’u yerden yere vuruyorlar. Bu da ayrı mesele.</p>
<p>Türkiye’de de 15 Temmuz ile birlikte anılan bir yapı (FETÖ) fiiliyatta ve pratikte ‘bir cemaat bir devleti yönetir’ anlayışını temsil etmiştir. Bu da büyük rahneler ve yaralar açmıştır. Siyasi tekelleşme kutuplaşmayı da beraberinde getirir. Halbuki, İslam davası güneş gibidir kimseyi dışlamaz ve cemaatler de hidayet rehberleri olarak bu anlayışın dışına çıkamazlar. Bu açıdan kendilerini bütün görenler bütünü parçalar, parça görenler ise bütünü tamamlarlar.</p>
<p>Nitekim cahiliye döneminde bir tamirat sonrasında Hacer el Esved’in yeniden yerine yerleştirilmesi arifesinde kabileler bu şerefi kimseye bırakmak istemezler.</p>
<p>Bunun üzerine Kabe’ye ilk gelen kişiyi hakem kılma kararı alırlar. Talihlerine ‘emin’ olarak bildikleri Hazreti Muhammed (s.a.v.) çıkar ve Hacerü’l Esved’in bir yaygı ve sergi üzerine konulmasını ve her kabileden bir temsilcinin ucundan tutarak bu suretle taşın eski yerine yerleştirilmesini teklif eder. Bunu uygun görürler ve kavga meselesi bu durumla birlikte kaynaşma meselesi haline gelir. Bu gibi umumi ve şeref meselesi işler bütün Müslümanların veya insanların muavenetiyle icra edilir.</p>
<p>Fikri olarak Hizbu’t Tahrir gibi bir takım hareketlerin totaliter karakter taşıdığı ileri sürülmüştür. Doğruyu kendi tekelinde gören hareketler büyük çapta totaliter eğilimler taşır ve baskın karakterini çevreye de yansıtırlar. Bu da şura esasını gölgeler. Onların şuraya atfettikleri anlam keyfidir. Emevilerin biat anlayışını tek yanlı hale getirmeleri gibi zamanla şura anlayışı da yönetici lehine yorumlanmıştır.</p>
<p>Mısır’da Şükrü Mustafa akımı çıktığında kendilerine Cemaatü’l Müslimin/Müslüman Topluluk adını verdiklerinde karşılarına İsam Attar gibi düşünürler çıkmıştı. Bu tanımlama veya isimlendirmenin yanlış olduğunu ve kendileri açısından Müslüman topluluklardan bir topluluk (cemaatü’n minel Müslimin) ifadesini kullanmalarının daha uygun olacağını söylemişti.</p>
<p>Burada bazıları İslamiyeti tekeli altına almak istemektedir bu da totaliter yaklaşımları besler. Camia içinde gereksiz çatışma ortamlarını tetikler. İkinci kategoride ise hakikati veya doğruyu tekellerine almak isteyenler vardır. Bu da ilmi istibdada götürür. Hakikat kimsenin tekelinde değildir. Hakikat soyuttur somuta indiğinde renklenir ve dallanır, budaklanır. Bu açıdan İmam Şafiî bu tekel meselesinde şunları söylemiştir. ”Benim mezhebim, esas aldığım görüş doğrudur ama yanlış olma ihtimali vardır. Muarız anlayış yanlıştır ama doğru olma ihtimali vardır…”</p>
<p>Kliklerin ‘tek hak meşrep benim meşrebimdir, tek doğru benim doğrumdur’ anlayışı niza ve çatışma kapısını aralayacaktır.” Bu, ancak İslam ümmetinin toplamı üzerinden söylenebilecek bir sözdür. Parçalar bütün adına bunu söyleyemez.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeniden-yapilanma-surecinde-cemaatler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SEVAKİN: Kızıldeniz Üzerinde Hâkimiyet Kavgası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sevakin-kizildeniz-uzerinde-hakimiyet-kavgasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:38:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıldeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[Sevakin]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1595</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin Sudan’a ilgisi bölgeyi hareketlendirdiği gibi Somali’deki varlığı da birilerinin gözüne batıyor. Somali bugüne kadar dünya tarafından ihmal edildiği gibi Araplar tarafından da görmezlikten gelinmiş. Hal böyle iken Türkiye ilgilenince kıyamet kopuyor. 1516-1517 tarihinde Yavuz’un Afrika’ya yaptığı çıkarmadan ve Sinan Paşa’nın Sevakin’i Osmanlı topraklarına katmasından yüzyıllar sonra Sevakin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sudan ziyaretine damgasını vurdu. Hatta Kızıldeniz sularını harekete geçirdi. Metruk şehri ihya etme projesini hayata geçirme yönünde Sudan yönetimiyle varılan karşılıklı mutabakat, pusuda bekleyen şer güçleri yüzeye çıkardı. İradelerini İsrail’e ipotek etmiş kimi Arap rejimleri mesele Türkiye olunca Kızıldeniz’in sularını kabartmaya, bu girişimden rahatsızlık duymaya başladılar. Özellikle Mısır ile Suudi Arabistan ciddi derecede rahatsız oldu. Bunun nedeni Türkiye’nin Katar’la kurduğu stratejik ilişkilerden sonra Hürmüz Boğazı’nda askeri varlık göstermesine ek olarak karşı yakada da Mendep Boğazı’na giden su yolunda Süveyş Kanalı’na da hâkim olacak bir mevkide varlık göstermek istemesidir. Sevakin Adası’nı ihyaya yönelik Türkiye’nin niyet beyanı başta Mısır olmak üzeri Suudi Arabistan’ı işkillendirmeye yetti. Türkiye’nin bu adımı Batılılardan ve hiçbir ecnebi güçten rahatsız olmayan Mısır ile Suudi Arabistan rejimlerini ciddi derecede rahatsız etti. Katar’dan sonra Sevakin’le birlikte Türkiye onlara göre çepeçevre Arap Yarımadası’nı mengeneye almış ve çevirmiş oluyor. Arap Yarımadası’nın iki yakası üzerindeki su yollarına nezaret etme, Osmanlı döneminde Boğaz’ı kontrol &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’nin Sudan’a ilgisi bölgeyi hareketlendirdiği gibi Somali’deki varlığı da birilerinin gözüne batıyor. Somali bugüne kadar dünya tarafından ihmal edildiği gibi Araplar tarafından da görmezlikten gelinmiş. Hal böyle iken Türkiye ilgilenince kıyamet kopuyor.</strong></p>
<p>1516-1517 tarihinde Yavuz’un Afrika’ya yaptığı çıkarmadan ve Sinan Paşa’nın Sevakin’i Osmanlı topraklarına katmasından yüzyıllar sonra Sevakin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sudan ziyaretine damgasını vurdu. Hatta Kızıldeniz sularını harekete geçirdi. Metruk şehri ihya etme projesini hayata geçirme yönünde Sudan yönetimiyle varılan karşılıklı mutabakat, pusuda bekleyen şer güçleri yüzeye çıkardı. İradelerini İsrail’e ipotek etmiş kimi Arap rejimleri mesele Türkiye olunca Kızıldeniz’in sularını kabartmaya, bu girişimden rahatsızlık duymaya başladılar. Özellikle Mısır ile Suudi Arabistan ciddi derecede rahatsız oldu. Bunun nedeni Türkiye’nin Katar’la kurduğu stratejik ilişkilerden sonra Hürmüz Boğazı’nda askeri varlık göstermesine ek olarak karşı yakada da Mendep Boğazı’na giden su yolunda Süveyş Kanalı’na da hâkim olacak bir mevkide varlık göstermek istemesidir. Sevakin Adası’nı ihyaya yönelik Türkiye’nin niyet beyanı başta Mısır olmak üzeri Suudi Arabistan’ı işkillendirmeye yetti. Türkiye’nin bu adımı Batılılardan ve hiçbir ecnebi güçten rahatsız olmayan Mısır ile Suudi Arabistan rejimlerini ciddi derecede rahatsız etti. Katar’dan sonra Sevakin’le birlikte Türkiye onlara göre çepeçevre Arap Yarımadası’nı mengeneye almış ve çevirmiş oluyor. Arap Yarımadası’nın iki yakası üzerindeki su yollarına nezaret etme, Osmanlı döneminde Boğaz’ı kontrol etmek için Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı ile bilahare fetih öncesinde Boğaz Kesen olarak da bilinen Rumeli Hisarı’nın bizzat Fatih tarafından yaptırılmasına benzetilebilir. Bununla birlikte Türkiye’nin Sevakin’de bir askeri üs kuracağı iddiaları şimdilik bir öngörü ve varsayımdan ibarettir.</p>
<p><strong>Sevakin’in Tarihi ve Güncel Önemi</strong></p>
<p>İngilizler tarafından Port Sudan yapılıncaya kadar Sevakin Adası ve limanı Sudan’ın Kızıldeniz’e bakan tek limanı olmuştur. Bu açıdan bayındır günlerinde Sevakin Adası, Sudan’ı denize bağlayan nefes borusu mesabesindedir. Sevakin’i önemli kılan bir diğer husus ise buranın Mekke’nin karşısına gelmesi, Afrikalı hacıların ikmal hattı olması ve onları kutsal mekanlara, Cidde ve Mekke’ye bağlamasıdır. Sevakin, Afrikalı hacıların kutsal beldelere yönelmeden önce gördükleri son limandır. Bu yönüyle Afrika’nın doğusunda bulunan bu ada Afrikalı kölelerin Batı’ya sevk kapası olan ve Afrika’nın batısında yer alan Senegal’in Gorée Adası’na benzetilebilir. Gorée Adası dönüşü olmayan bir yolculuğun başlangıç noktası idi. Sevakin ise hem varışı hem de dönüşü olan bir selamet limanıdır. Yüzyıllarca kutsal bir işlev görmüş ve yüklenmiştir. Dolayısıyla Sevakin, hacıların ilk ve son bağlantı noktası ve göz bebeğiydi. İşte Türkiye amacına uygun bir biçimde burasını yeniden ihya ederek bu defa Afrikalı hacılar yerine Türk hacılarının ve umrecilerin hizmetine sunmak istiyor. Burası Türkiye’nin katkılarıyla seyahat, ticaret ve kutsal ibadeti birleştiren bir üçgene dönüştürülmek istenmektedir. Böylece yüzyıllar boyunca İslam kültürüne hizmet eden ada yeniden asli kimliğine kavuşmuş olacaktır.Sevakin Adasının ilk sakinleri hakkında muhtelif rivayetler vardır. Burasının tarihi geçmişi milattan önce 3000 yıllarına kadar ulaşmaktadır. Bu tespitten yola çıkarak İngilizler tarafından kaderine terk edilene ve harabe haline getirilene kadar bu şehir beş bin yıl boyunca insanlığa hizmet etmiştir. Ayrıca Mısır firavunlarının Kızıldeniz üzerinde fil avcılığı yaptıkları ve altın madeni ocakları işlettikleri bir yerdir.</p>
<p>Sevakin Adası ve bölgesi kadim Mısırlıların Punk bölgesine ve Somali’ye gidişlerinde geçiş noktası olarak kullandıkları bir tampon bölge idi. Tarihteki ilk ve tek kadın Firavun Hatşepsut döneminde Mısırlılar buraya kadar uzanmışlardı. İlginçtir Kur’an’da bahsedilen Melike Belkis ile Mısır’ın ilk ve tek kadın Firavunu veya Kraliçesi de aynı dönemde; Hazreti Süleyman döneminde yaşamışlardır. Tarihi rivayetlere göre Hazreti Süleyman da Mısırlı kadın Firavun Hatşepsut döneminde yaşamıştır ve keza bu dönemde Sevakin Adası’nın Süleyman’ın mülküne tabi olduğu ifade edilmektedir. İsrailiyyat kaynaklarına göre Hazreti Süleyman denizlerin, rüzgârların da fatihi olduğu gibi otoritesi Afrika’nın ücra köşelerine kadar yayılmıştır. Yahudi tarihçilerin bir kısmı o dönemde Arabistan’ın bir İsrail kraliyeti olduğunu ileri sürüyor. Konumuzla ilgili olan yanı Sevakin Adası’nın o dönemde Mısırla temas hattında Kudüs’e bağlı olduğu gerçeğidir.</p>
<p>İslam’dan sonra ise Mekke döneminde iki kez Habeşistan’a hicret gerçekleşmiş ve Müslümanlar Hicaz’ın karşı tarafında yer alan Habeş diyarına göçmüşler, Habeşistan Kralı Necaşi tarafından konuk edilmişlerdir. Bu hicretlerde Sevakin’in rolü ne olmuştur? Bölge tarihçisi Muhammed Salih Darrar, Osman Dakka’ya dayanarak bölge halkının aslında Habeşistan’a göç edenlerin çocukları olduğunu savunmaktadır. Bu rivayete göre Sevakin Adası’nın ilk sakinleri sahabilerin çocuklarından teşekkül etmiştir. Bölge halkına Becceliler ve Becce halkı denilmektedir. İslam’ın zuhurundan sonra fetihler döneminde Hicaz ve Arap Yarımadası’ndan bölgeye hicret edenler ve yerleşenler olmuştur. Mısırlılar Becce halkının Mısır lehçesine yakın Arapça konuştuklarını iddia etseler de burası tarih boyunca kavimler göçüne geçit yolu ve hicret yurdu olmuştur. Arap Yarımadası’ndan Reşayide ile Zübeydiye kabilelerinin unsurları bölgeye gelerek yerleşmişlerdir. Hadaribe Arapları ile Hadramut’tan El Ertike kabilesinden de yerleşenler olmuştur. Zamanla bu göçlere Türk leventleri ve askerleri eklenmiş bazı tarihçilere göre Sinan Paşa’nın hamlesinden sonra Sevakin’e 100 kadar Türk askeri yerleşmiştir. Bunlar zamanla yerli ahaliyle kaynaşmışlar ve bu suretle bölgede Türk aileleri oluşmuştur. Bunlardan bazıları İstanbullu, Korkutlu, gibi isimlerle anılmaktadır. Libya’da özellikle Misrata şehrindeki Karamanlı gibi Türk aileleri bugün bile varlıklarını sürdürmektedir. Tunus ve Cezayir gibi ülkelerde Türk aileleri de Sevakin sakinleri gibi yerli halk ile kaynaşmışlardır. Orijinallikleri sadece isimlerinde mahfuz kalmıştır. Denildiği gibi emperyalist ülkeler işgal ettikleri bölgelere kendi dillerini dayatırken aksine Türkler tebcil ettikleri ve İslami dil saydıklarından dolayı Arapçayı iştiyakla öğrenmeye çalışmışlardır. Öğrenmekle kalmamış aynı zamanda da öğretmişlerdir. Lübnanlı Ermeni komedyen Pierre Chammassian ne isabetli söylemiştir: Osmanlılar Lübnan’da 430 yıl kaldı içimizde kaç Lübnanlı Türkçe biliyor? Hiç! Halbuki Fransızlar sadece 30 yıl kaldıkları halde herkese dillerini öğrettiler. Neredeyse Lübnan’da Fransızca bilmeyen yok.</p>
<p><strong>Sevakin’in Mısır’a Devri</strong></p>
<p>Sevakin Adası yaklaşık 348/349 yıl mütemadiyen Osmanlıların elinde kalmıştır. Sinan Paşa’nın fethettiği bölge Mısır Hidivi İsmail tarafından dönemin Osmanlı Sultanı Abdulaziz’den istenmiş o da bu isteği kırmamış ve talebi geri çevirmemiş böylece Sevakin’in statüsü ve egemenliği Mısırlılara geçmiştir.</p>
<p>Sevakin Adası’nın Mısır’a devrinden birkaç yıl sonra 1869 yılında Süveyş Kanalı açılmış ve 1882 yılında da Mısır doğrudan İngilizlerin kontrolüne germiştir. Kısaca zayıf eller emaneti muhafaza edememiş ve İngilizlerin aracı olmuştur. Mısır hâkimiyeti sırasında Sevakin’e Mısırlılar yerleşmişler ve bu suretle kavimler göçüne bir yenisi daha eklenmiştir. 1882 yılından itibaren Mısır, İngiliz hâkimiyetine girdiğinden Sudan da hükmen İngiliz hâkimiyeti altına girmiştir. 1899 yılında ise Sudan üzerine ikili hâkimiyet veya manda yönetimi teessüs etmiştir. Mısır-İngiliz ortak yönetimi. Ülke 1956 yılında bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte Sudan, Mısır’la yollarını ayırdığı gibi İngiliz mandasına da son vermiştir. 1922 yılına kadar Sevakin aktif bir liman kenti olarak kalmışsa da bilahare İngilizler burayı kaderine terk ederek buranın yükünü ve görevini Port Sudan’a kaydırmışlardır. Bu tarihten itibaren Sevakin Adası metruk vaziyette kalmış ve harabeye dönmüştür. Sevakin adı üzerinde çeşitli filolojik tartışmalar vardır. Kökünü Sevacin veya Sivacin gibi ifadelere dayandıranlar varsa da kimilerine göre buranın adı Hintçede Beyaz Ev (bir nevi Fas’ın Kazablankası gibi) manasına gelmektedir. Pazaryeri anlamı yükleyenler de vardır.</p>
<p><strong>Sevakin’i İhya Projeleri</strong></p>
<p>İngilizlerin Sudan’ı terk etmelerinden itibaren bu rüya kenti ihya etmek için çeşitli projeler geliştirilmiştir. Sevakin’i yeniden Kızıldeniz’in incisi haline getirmek için girişimler olmuş ama Sudan’ın tek başına buna gücü buna yetmemiştir. İngilizlerin vaktiyle Hong Kong’u küresel bir ticaret şehri haline getirmeleri gibi Sevakin’i de benzeri bir şehir yapmak mümkündü. İnsanlık mirası olarak bu kadim şehrin korunması için çeşitli projeler üretilmiş ve çeşitli komisyonlar kurulmuştur ama hepsi de akim kalmıştır.Araplar için söylenen manidar bir söz vardır: “Araplar anlaşmamak üzere anlaşmışlardır.” Araplar müspette ittifak kuramazlar sadece menfide birleşirler. Bu söz Sevakin Adası ve burayla ilgili Türklerin ilgisi üzerine yeniden değer kazanmıştır. Türkiye’den önce burasının ihyasıyla alakalı olarak BAE rejimine teklif götürülmüştür. Lakin BAE, Dubai ve Ebu Dabi üzerine gölge istemediğinden dolayı kendi hâkimiyeti dışındaki bölgesel limanları söndürmeye ve etkisizleştirmeye bakıyor. Bu açıdan Aden Limanı’nın yeniden aktif hale getirilmesini engellemektedir. Geçmişi korsanlığa dayanan Nahyan ailesi her adımda bozguncu ve ara bozucu rolüne devam etmektedir. Sudan’ın Eş-Şuruk kanalının haberine göre, Sudan Turizm Bakanı Muhammed Ebu Zeyd’in, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Şarika Emiri Sultan Bin Muhammed El Kasımi’ye, geçen yıllarda Sevakin’de turistik kent kurma projesinin sunulduğu belirtildi. Emir Kasımi’nin tarihi mirasa tutkun olduğunu belirten Ebu Zeyd, yapılan görüşmelerden sonuç çıkmadığına dikkati çekerek, “Sevakin Projesi’ni Türkiye’den önce BAE’ye sunduk. Fakat fizibilite ve araştırma çalışmalarında ilerleme kaydedilmedi.” ifadelerini kullandı. Bakan Ebu Zeyd, Türkiye ve Sudan arasındaki Sevakin Adası Anlaşması’nın da turizm geliştirme projesi olduğunun altını çizdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Sudan temasları kapsamında ziyaret ettiği ülkenin doğusunda yer alan Sevakin Adası, geçmişte Nubye bölgesinin en önemli limanı olarak biliniyordu. Osmanlı döneminde ise denizden gelecek tehlikelere karşı Kızıldeniz ve Hicaz’ın güvenliği Sevakin Adası üzerinden sağlanıyordu. Türkiye sadece Sevakin Adası’nı ihyaya çalışmıyor buna ilaveten TİKA aracılığıyla Sencinip Adası’ndaki Osmanlı izlerini taşıyan eski deniz fenerini de onarmayı üstleniyor.</p>
<p><strong>Ziyaret, Durağan Suları Harekete Geçirdi</strong></p>
<p>Mısır rejiminin Sudanlı ‘İslamcı rejimle’ görülmemiş hesapları bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür: Etiyopya’nın inşa etmekte olduğu Nahda/Rönesans Barajı noktasında Hartum’un Kahire’den ziyade Addis Ababa’ya yakın durması. Normalde Sudan’ın Mısır’la aynı pozisyonu takınması gerekirken neden tersi olmuştur? Bunda Mısır rejiminin Sudan’ın hukukunu çiğnemesi etkili olmuştur. Mısır, Nil üzerinden Sudan’ın da su kotasına ve payına el koymaktadır. Su kaynakları üzerinde ikili projeler yapılmasına da yanaşmamaktadır. Sudan’ı sürekli mağdur etmektedir. Bu nedenle Sudan Kahire’ye mesafeli dururken elektrik ithal edeceği Etiyopya’ya daha yakın durmaktadır. Bu Mısır’ın baltacı ya da nobran ve kibirli politikalarının ürünüdür. Bir diğer konu ise Halayip/Şelatin/Ebu Ramad sınır bölgesi ve üçgenidir. Mısır ile Sudan’ın ayrılması sırasında idari olarak Nasır bu bölgeden Sudan lehine feragat etmiştir. Askerlerini çekmiştir. Sultan Abdulaziz’in 1865 tarihinde Sevakin’den Hidiv İsmail lehine feragat etmesi gibi. Lakin Hüsnü Mübarek 1995 yılında Addis Ababa’da uğradığı suikastın intikamını almak için Halayip bölgesine askeri çıkartma yapmıştır. Enver Sedat da 1974 yılında Libya’ya askeri bir müdahale tasarlamış ama ABD tarafından engellenmiştir. Kısaca İsrail’le savaşamayanlar kardeşleri Araplara sataşıyor veya saldırıyorlar. Burası iki ülke arasında sürekli bir gerilim hattı oluşturuyor. Herkes diğerinden anlayışlı olmasını beklemektedir. Rönesans Barajı, Halayip/ Şelatin/Ebu Ramad bölgelerine ilave olarak iki ülke arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sevakin Adasına yönelik ziyaretiyle birlikte zoraki yeni bir kriz konusu daha çıkmıştır. Mısır basını tarihi nedenlerden dolayı burasının da Mısır’a ait olduğunu ileri sürmektedir. Bu kriz ise tali krizleri tetiklemiştir. Sudan danışmalarda bulunmak üzere Kahire’deki Büyükelçisi Abdulmahmud Abdulhalim’i geri çekmiştir. Sevakin meselesi saflaşma ve kamplaşma, manipülasyon ve spekülasyonlara alet ediliyor. Mısır basını sistematik olarak Sudan üzerine yüklenirken Türkiye’yi de ihmal etmiyor ve muhayyel bir karşı eksen tasavvur ediyorlar. Buna göre Sudan, Etiyopya, Türkiye ve Katar, Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine karşı bir mihver oluşturuyor. Mısırlı yorumcu Dr. Eymen Şebane gibilerin iddiası bu. Bu dörtlü mihvere İran’ı yerleştirenler de bulunuyor. Halbuki Mısır rejiminin İran ile ilişkileri Türkiye’ye nazaran çok daha iyi. Aslında bu bir algı pazarlamasından başka bir şey değil. Sudan veya Etiyopya’nın Suudi Arabistan’a karşı bir pozisyonu söz konusu değil. Dolayısıyla mesele maksadın dışında yorumlanıyor ve ateş olmayan yerden duman çıkarılmaya çalışılıyor. Mısır basını Sevakin konusunda bir bardak suda fırtına kopartırken Halayip ile Şelatin meselesinin iki kardeş ülke arasında önemsiz bir mesele olduğunu savunuyor. Sudan’dan toprak gasp ederken Tiran ile Sanafir adalarını Suudi Arabistan’a satıyorlar. Bu da Sudan’ı topraklarını geri istemeye sevk etmiştir. Mısır’ın toprağı satacak kadar bolsa neden Sudan’ın topraklarını geri vermiyor? Karşı iddia olarak Mısır, Sudan’ın Güney Sudan’ın kurulmasına ve ülkenin bölünmesine seyirci kaldığını ve Etiyopya ile de toprak ihtilafının bulunduğunu; bu durumda neden Halayip davasını güttüğünü soruyor. Öte yandan Netanyahu da Filistin Devletinin Gazze ile Sina’yı kapsayan bölgede kurulması için Obama nezdinde diplomatik faaliyetlerde bulunuyor. Elbette bu hususta önceden Sisi ile anlaşmış olmalıdır. Arap dünyasını satan satana. Ancak sıra Türkiye’ye gelince yeleleri kabarıyor! Suudi Arabistan yöneticileri Mahmut Abbas’ı başkent olarak Kudüs yerine Ebu Dis’e ikna etmeye çalışıyor. Sisi, Batı Şeria’yı İsrail’e peşkeş çekerek yerine Sina’yı ikame etmek istiyor. Buna mukabil Sevakin konusunda yoktan kriz çıkartıyor, Türkiye’ye horoz gibi kabarıyorlar.</p>
<p><strong>Savaş Tamtamları Çalıyor</strong></p>
<p>26 Aralık 2017 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bölgeye yaptığı ziyaretten sonra bölge hareketlendi. Asmara /Eritre Sudan’la sınır bölgesine asker yığmaya başladı. Mısır ile Eritre’nin sınıra müşterek asker kaydırdığı yönünde haberlerin artması üzerine Sudan yönetimi Eritre ile sınır bölgesini kapattı ve paralelinde bulunan Kesla bölgesine asker yığdı ve Kordofan ile Kesla bölgelerinde olağanüstü hal ilan etti. Neredeyse taraflar savaş düzeni aldılar. Bölgesel saflaşmada Eritre ile Mısır Sudan ile Etiyopya’ya karşı cephe ve mevzi almış vaziyette. Bu kamplaşmada Mısır ser verip sır vermiyor. Resmi düzeyde Mısır ile Eritre hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu. Buna mukabil Sudan yönetimi de askeri tedbirleri artırırken bunu dış faktörlerden ziyade iç faktöre bağlama eğilimindeydi. Kısaca insan kaçakçılığı, silah toplama gerekçeleriyle Sudan yönetimi iki vilayette olağanüstü hal ilan etmiş ve askeri hareketler olağan dışına çıkmıştı. Bu arada Sudan yöneticilerinin bir kısmı rol dağılımı gibi durumun normal düzeyde seyrettiğini söylerken Beşir’in yardımcılarından İbrahim Mahmut ülkesinin muhtemel bir Mısır-Eritre saldırısıyla karşı karşıya olduğunu söyledi. Sudanlı milletvekili Tayyip Mustafa da karşı cephenin görünmez ortağının İsrail olduğunu belirtti. Sudan resmi olarak savaşta olmadıklarını ifade ederken gayri resmi bir biçimde savaşta olduklarını ima etmektedir. Kesla bölgesinin karşısında yer alan Sava bölgesinde Mısır, askeri yığınak yapıyor. Yine BAE’nin Somaliland’da askeri üssüne paralel Eritre’nin Asap bölgesinde bulunan askeri üssünde hareketlilik göze çarpıyor. Sudan’a karşı askeri ve siyasi planları görüşmek üzere Asmara’da Mısır, BAE, Eritre temsilcilerine ilaveten Sudanlı muhalif ve ayrılıkçı silahlı örgütlerin temsilcileri de bir araya geldiler. Bununla birlikte Sudan gibi Mısır ile Eritre’nin de savaşmaya mecalleri yok. Ekonomik darboğazdan geçiyorlar. Ancak İsrail ile BAE’nin kışkırtmalarını yabana atmamak gerekir.</p>
<p><strong>Kızıldeniz Üzerine Çekişme</strong></p>
<p>Türkiye’nin Sudan’a ilgisi bölgeyi hareketlendirdiği gibi Somali’deki varlığı da birilerinin gözüne batıyor. Somali bugüne kadar dünya tarafından ihmal edildiği gibi Araplar tarafından da ihmale uğramıştır. Hal böyle iken Türkiye ilgilenince kıyamet kopuyor. Asmara, Somali’de yabancı hayır kurumlarına saldıran yerel Şebab Hareketine silah ve mühimmat sağlıyor.</p>
<p>Türkiye’nin buradaki varlığına siyasi muhalefetini Şebab hareketi üzerinden yürütüyor. Buna mukabil, daha önce Emeviler döneminde sürgün yeri olarak kullanılan Eritre’ye ait Dehlek Adası’nın, Asmara’nın yalanlamasına karşılık İsrail’in istihdamına sunulduğu belirtiliyor. İran’ın da zaman zaman Dehlek Adası’nı Husileri ve bölgesel müttefiklerini eğitmek için kullandığı yaygın bir kanaat. Keza dünya ticaretinin yüzde 20’sine hükmeden Kızıldeniz üzerine çekişmenin bir parçası olarak Babu’l Mendep’e bakan Cibuti neredeyse uluslararası güçlerin üssü haline gelmiştir. Cibuti’de yabancı ülkelere ait 5 askeri üs bulunmaktadır. Bunların sonuncusu Çin’e ait. Japonya, İtalya ve Fransız üsleri var ve bu üslerde Alman ve İspanyol askerler de misafir olarak barınıyorlar. Dolayısıyla fotoğrafın tamamına veya büyük fotoğrafa baktığınızda Kızıldeniz üzerinde büyük bir çekişmenin sürdüğünü görebilirsiniz. Türkiye ise Sevakin’e ilgisiyle arı kovanına çomak sokmuş oldu.</p>
<p><strong>Ömer Beşir: Kefenimi Giydim Şehadete Hazırım</strong></p>
<p>Mısır gayri resmi olarak Beşir’i devirmeyi planladığını açık ederken Ömer Beşir de buna karşılık meydan okudu ve ölüme hazır olduğunu ilan etti. Tırmanan gerilimli ilişkilerde Mısırlı gazeteci ve yazar Muhammed Emin, Beşir’in sonunun gelmesinde Mısır’ın rolünün kaçınılmaz olduğunu yazdı. Sisi’nin tetikçisi Muhammed Emin, Beşir’in yediği kaba işediğini ileri sürdü.</p>
<p>Bu fiili ve sözlü tehditler karşısında askeri haki elbisesine bürünen Ömer Beşir, önden giden arkadaşlarına katılmaya, şehadet şerbeti içmeye can attığını ve şehitler kervanına katılmak için yanıp tutuştuğunu duyurdu. Kimseye pabuç bırakmayacaklarını ve eyvallah etmeyeceklerini de sözlerine ekledi.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kudüs&#8217;te Çare: Yer Gök İntifada</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuduste-care-yer-gok-intifada/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:38:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Çare]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Bildirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1498</guid>

					<description><![CDATA[Trump bu yanlış kararıyla birlikte uyuyan devi uyandırmıştır. Arapların deyimiyle ‘rubbe dârretin nâfia’, nice zararlı gibi görünen şey vardır ki faydalıdır. Kudüs’e yönelmek pusulayı doğrultmaktır. Kudüs ümmetin aynası, çekim merkezi, mıknatısıdır. Gitmesek de görmesek de bir köy var uzakta ve o köy bizim köyümüzdür. 1995 yılından beri askıda tutulan Amerikan Elçiliğini Batı Kudüs’e taşıma kararının Trump tarafından işleme konulması sadece Müslümanları değil kimi Amerikalıları da derinden sarstı. Bu kararın akisleri devam ediyor ve suya atılan taş misali sebep olduğu dalgalar halka halka genişleyerek yayılıyor. Bu karar İbrahim Kalın’ın ifadesiyle uykuya gömülü İslam âlemini harekete geçirdi. Durağan suları hareketlendirdi. Bu açıdan kimileri ‘Trump’a ne kadar teşekkür etsek azdır.’ kabilinden değerlendirmeler yapıyorlar. Hoş Trump’ın bizzat kendisi de bu kararın kendisini aştığını anlamış olmalı ki imzaladığı elçiliği taşıma belgesini okurken kekelemiş ve dili sürçmüştür. İmzasını da kargacık burgacık bir şekilde atmıştır. Organları kendisine eşlik etmekten imtina etmiştir. United States ibaresini okurken S harfini Ş harfi ile değiştirmiştir. Bu olsa olsa olayın büyüklüğüne ve vahametine işaret eder. Türkçede ‘can havli’ diye bir deyim vardır bu deyimin paralelinde olayın havli yani sarsıntısı yaşanmıştır. Nitekim eski başbakanlardan Bülent Ecevit, 11 Eylül hadisesinin akabinde olayın büyüklüğü karşısında adeta küçük dilini yutarak Amerika Birleşik Devletleri yerine ‘Birleşik Amerika &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Trump bu yanlış kararıyla birlikte uyuyan devi uyandırmıştır. Arapların deyimiyle ‘rubbe dârretin nâfia’, nice zararlı gibi görünen şey vardır ki faydalıdır. Kudüs’e yönelmek pusulayı doğrultmaktır. Kudüs ümmetin aynası, çekim merkezi, mıknatısıdır. Gitmesek de görmesek de bir köy var uzakta ve o köy bizim köyümüzdür.</strong></p>
<p>1995 yılından beri askıda tutulan Amerikan Elçiliğini Batı Kudüs’e taşıma kararının Trump tarafından işleme konulması sadece Müslümanları değil kimi Amerikalıları da derinden sarstı. Bu kararın akisleri devam ediyor ve suya atılan taş misali sebep olduğu dalgalar halka halka genişleyerek yayılıyor.</p>
<p>Bu karar İbrahim Kalın’ın ifadesiyle uykuya gömülü İslam âlemini harekete geçirdi. Durağan suları hareketlendirdi. Bu açıdan kimileri ‘Trump’a ne kadar teşekkür etsek azdır.’ kabilinden değerlendirmeler yapıyorlar. Hoş Trump’ın bizzat kendisi de bu kararın kendisini aştığını anlamış olmalı ki imzaladığı elçiliği taşıma belgesini okurken kekelemiş ve dili sürçmüştür. İmzasını da kargacık burgacık bir şekilde atmıştır. Organları kendisine eşlik etmekten imtina etmiştir. United States ibaresini okurken S harfini Ş harfi ile değiştirmiştir. Bu olsa olsa olayın büyüklüğüne ve vahametine işaret eder.</p>
<p>Türkçede ‘can havli’ diye bir deyim vardır bu deyimin paralelinde olayın havli yani sarsıntısı yaşanmıştır.</p>
<p>Nitekim eski başbakanlardan Bülent Ecevit, 11 Eylül hadisesinin akabinde olayın büyüklüğü karşısında adeta küçük dilini yutarak Amerika Birleşik Devletleri yerine ‘Birleşik Amerika Devletleri’ ifadesini kullanmıştır. Kısaca Balfour’dan yüz yıl sonraki beyannameyi okurken Trump’ın ağzı burnu yamulmuştur.</p>
<p><strong>Trump’ın Motivasyonları</strong></p>
<p>Trump’ın durduk yerde 1995 yılından beri askıda bulunan söz konusu kararı askıdan indirmesi, neye delalet etmektedir? Niye bu karara işlerlik kazandırmak istedi ve aktif hale getirdi? Onu ne motive etti ve bu kararını hangi motivasyona borçludur? Kararın arkasında ne vardı ve hangi amaç güdülmüştür? Bunlar cevaplanması gereken sorular. Trump öncelikli olarak bu hususta etkin çevrelere seçim vaadinde bulunmuştu. Bu doğru olmakla birlikte tek başına yeterli bir izah değildir. Zira nice konularda sabık başkanlar da halka söz vermişler ve Beyaz Saray’a kurulur kurulmaz sözlerini, vaatlerini unutmuşlardı. Böylece siyaseten doğru olanı (politically correct) yapmışlardı. Trump seleflerinin hilafına neden siyasi olarak yanlış olanı seçti?</p>
<p>Siyasi motivasyon olarak kuyruğu skandallarla kısılan Trump’ın, Yahudi lobisine ihtiyacının giderek arttığı bilinmektedir. Camridge veya Flyyn skandalı Trump’ın peşini bırakmıyor onu siyasi giyotinden ancak güçlü ve nafiz çevreler kurtarabilir. ABD’de ise Siyonist çevrelerden veya AIPAC gibi Yahudi lobilerinden daha güçlüsü yok. Fırtınalı siyasi günlerde Trump güvenli bir limana demir atmak istemiş olabilir. Trump, Yahudi asıllı kumarhaneler kralı ve Las Vegas Sands’ın sahibi Sheldon G. Adelson’dan seçim kampanyası sırasında 20 milyon bağış almıştı. Kimilerine göre bunun diyetini ödüyor. Bu izahı beğenmeyip; bu kadar basit olabilir mi, diyenlere de saygımız var tabii. Netanyahu ile Trump skandallarla boğuşuyor, ülkeleri onların skandallarıyla çalkalanıyor, bu açıdan sırt sırta verip bu badireyi atlatmanın yolunu arıyorlar. Bunun bedeli de galiba Kudüs’le ilgili dondurulmuş kararı buzdolabından çıkarmaktır. Kısaca bütün izah denemelerinde konu gelip İsrail’le ilişkilere dayanıyor. Elçilik kararı Trump’ın siyasi geleceğini kurtaracak can simidi. Ayrıca içeride eşi Sara’dan dolayı sarsıntı geçiren Netanyahu, Trump’ın ansızın estirdiği bu rüzgârla birlikte içerideki muhaliflerine karşı yelkenlerini şişirebilecektir. İktidarda kalmak için savaş çıkarmaktan çekinmeyen siyasiler neden bu yola başvurmasınlar? Türkiye’de arkasını PYD’ye dayayanlar gibi Trump da zor günlerinde arkasını AIPAC’a dayamak istiyor. Böylece teflon gibi altı yanmadan postu kurtarabilir. Yahudiler belki de Trump’ın siyasi geleceğini ve kariyerini kurtarabilirler ama akılsız dosttan fayda olur mu? Ama yatışmaz yapıdaki İsrail’in, çılgınlardan başka dost bulma şansı var mıdır? İsrailli çevreler yine de Trump’ın ipiyle kuyuya inilir mi sorusunun cevabını bir değil iki kez düşünüyorlar. Suudi Arabistan veliahdı Muhammed bin Selman ve Trump’ın ipiyle kuyuya inilir mi sorusu Yahudi mahfilleri en çok meşgul eden hususların başında geliyor. ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak da’ var. Nihayetinde bu girişimler, sıfır toplamlı bir sonuca ( zero sum game) götürebilir.</p>
<p><strong>Tarihi Motivasyon</strong></p>
<p>Kimileri bu kararın gerisinde tarihi motivasyonların yattığına inanıyor. 17 sayısı Yahudilerce kutsal kabul ediliyor. Dolayısıyla mühim kararların 17 sayısına denk düşürülmesi (vefk) Yahudi geleneğinin bir parçasıdır. 2 Kasım 2017 tarihi, bundan yüzyıl önce dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un Yahudiler namına Lord Arthur Balfour’a yaptığı taahhüdün yüzüncü sene-i devriyesine denk gelmekte idi. Napolyon’dan beri Yahudiler potansiyel olarak sömürgeci güçlerin aracı milleti olarak görülmüş ve İngilizlerle birlikte bu, kuvveden fiile çıkmış, uygulama alanı bulmuştur. Yahudiler Arz-ı Mev’ud’a dönmek istiyor, sömürgeci devletler ise onları ön-şarkta aracı olarak kullanmak istiyorlardı. Arapların deyimiyle Balfour, sahip olmadığı toprakları ehil/layık olmayanlara peşkeş çekiyordu. Araplar zamanla bu topraklarda istenmeyen millet haline gelecekti. Sürekli olarak ‘ Araplar bizi denize dökecekler.’ diye feryat eden, sızlanan Yahudiler de palazlandıkça Arapları çöle sürmek istiyorlardı. Balfour’un kötü şöhretli ve meş’um sözünden sonra Kudüs ve Filistin İngiliz işgali altına girmiştir. 9 Aralık 1917 tarihinde Osmanlı orduları Kudüs’ü terk ederler. 11 Aralık 1917 tarihinde ise Sykes-Picot ortaklığını temsilen bir kolunda müstemlekeler bakanlığı görevlisi oryantalist Massignon diğer kolunda ise kışkırtıcı ajan Lawrance ile birlikte General Allenby Kudüs’e vasıl olmuştur. Keşiş Pierre gibi dini bütün biri olan Allenby ihtiramını göstermek için Kudüs’e yolculuğunu yalın ayak yapmıştır. Yavuz Sultan Selim çölden geçerken ayakkabılarını çıkardığı gibi Allenby de tersi güzergâhta yolculuğunu yalın ayak tamamlamıştır. Profesör Çağrı Erhan gibi isimler bu tarih penceresinden ve aralıktan bakarak olayın gerisinde tarihi motivasyonların bulunduğunu ve Osmanlı’ya nazire yapıldığını savunuyorlar. Zira Trump’ın bu yöndeki kara çarşambaya denk gelen kararı 6 Aralık 2017 tarihinde alınmıştır. Osmanlıların bu toprakları terk etmesinin yüzüncü yıl dönümünde? Bu tesadüfen alınmış bir karar olabilir mi? Karar arifesinde, zihinlerde ve gönüllerde böyle bir bağlantı kurulmuş mudur, yoksa tesadüf müdür? Bu sorular etrafında kimileri tarihi sembolizm üzerinden Trump’ın bu kararını verdiğini ve açıkladığını ifade ediyorlar. Böylelikle şehrin düşüş tarihiyle elçiliği taşıma kararı aynı günlere denk getirilmiştir.</p>
<p><strong>Dini Motivasyon</strong></p>
<p>Bu motivasyonu en yüksek perdeden dile getirenlerden birisi de Cumhurbaşkanı Erdoğan olmuştur. Yahudilere göre Trump, 68 yıllık tarihinde İsrail’e en büyük iyiliği yapmış, en büyük hediyeyi vermiş başkandır. Truman’dan sonra belki de İsrail’i en fazla kollayan başkan olma unvanını hak etmektedir. Zira İsrail’in kurucu babalarından Ben Gurion, ‘Kudüs olmadan İsrail bir hiç, Tapınak Dağı olmadan da Kudüs bir hiçtir.’ demiştir. Bu ifade aslında Garaudy’nin ifadesiyle İsrail’in kurucu mitlerinden birisidir. Hristiyan kökenli yazarlardan birisi olan (el-Hayat yazarı) Cihad el Hazin, Yahudileri Shylock’a benzettiği yazısında Trump’ı da Tevrat’ın hurafelerinden ilham alan, beslenen bir embesil olarak tasvir ederek Evanjeliklere uşaklık yapmakla itham etmektedir. Makalesinde dikkat çeken en önemli hususlardan birisi de yıllardan beri yapılan 63 kazı boyunca Mescid-i Aksa’nın altında ne Birinci ne de İkinci Mabede dair bir kalıntı ve ize rastlanmamış olmasıdır. Kısaca Yahudiler boşa kürek çekiyor, karavana atıyor! Yardımcısı Mike Pence ile birlikte Evanjeliklerle yol arkadaşlığı yapan Trump bu yöndeki kararıyla birlikte Yahudilerin hakkını ihkak etmiş olmuyor bilakis İsra suresinde beraberliklerine vurgu yapılan Mescid-i Haram (Kâbe) ile Mescid-i Aksa arasındaki bağları koparmaya çalışıyor. Aradaki rabıtanın zayıflatılması ikisini de tehlikeye atmaktadır.</p>
<p>Cezayirli Sultan Berkani adlı yazar Harem-i Şerifi idare eden Suudluların gerçekte Aksa’ya sahip çıkmadıklarına değiniyor. Kudüs’teki kutsal mekânlara manevi olarak nezaret eden Ürdün rejimi de Suudi Arabistan’ın İsrail’e yakınlaşarak kutsal mekânların manevi denetimini kendisinin üstlenmek istediğine inanıyor. Bununla birlikte Kudüs nedeniyle itibarsızlaşan Suud yönetiminin Haremeyn’i yönetmesi konusu da sorgulanacak ve buna ehliyetlerinin olup olmadığı tartışmaya açılacaktır. Şimdiden İran ve Katar sorgulama aşamasına gelmiş bulunuyorlar. Kervana başka ülkeler veya maşeri vicdan da katılabilir. Kâbe imamlarından Sudeys’in ‘ABD ile birlikte dünyaya nizamat veriyor, barış ve adaleti sağlıyoruz.’ şeklindeki ifadesi gönüllerde ve zihinlerde yankılanmaya devam ediyor. Hızlı bir biçimde ‘Suudi-Amerika’ terkibi, yerini ‘Suudi İsrail’ terkibine bırakıyor! Tehlikeli bir sürükleniş.</p>
<p>Evanjelikler yükselen siyasi tarihlerinde ilk kez Trump lehinde bu kadar yüksek seviyede oy kullandılar ve tulum çıkardılar. George W. Bush’a bile göstermedikleri teveccühü Trump’a gösterdiler ve reylerini yüzde 81 nispetinde lehinde kullandılar.</p>
<p>(https://www.haaretz.com/israel-news/1.827591). Bush Trump’ı onaylamasa, yalancı ve sahtekâr biri olarak nitelendirse de Evanjelik dostları ayrı telden çalıyor! Evanjelikler dini nedenlerden dolayı Kudüs’ün İsrail’in elinde olmasını istiyorlar ve baskı grubu olarak bu yönde kamuoyu oluşturmaya ve yönetimi etkilemeye çalışıyorlar. Bu yönde Müslümanların haklı tepkilerine de aldırmıyorlar. Bizzat Trump ile yardımcısı Pence, Evanjeliklerin çekirdek kadroları arasında yer alıyorlar. Mike Pence, Trump’ın kararından sonra hem bölge ülkelerini ziyaret etmek hem de ‘mazlum Hıristiyan’ azınlıklarla dayanışmak istiyordu ama Kıpti Ortodoks Kilisesi temsilcilerinin yaptığı gibi Hıristiyan azınlıklardan yüz bulamadı.</p>
<p>Libyalı siyasetçi Abdurrahman Şalgam bu hususta şunları söylüyor: “Trump’ın etkin baskı gruplarına ihtiyacı var. Bunların en güçlüsü de Yahudi çevreler! Bu çevrelere de Kudüs’ten daha büyük hediye ve ödül verilemezdi. Trump da bunu verdi!” Trump meşrebince Yahudilere Christmas hediyesi sunmuştur. Evanjelik çevrelerden Johnnie Moore, Evanjilik topluluk için Kudüs’ün hayati ehemmiyete haiz olduğunu vurgulamaktadır. Trump’ın Beyaz Saray ekibinden sözcüsü Sarah Huckabee Sanders’in babası eski vali Mike Huckabee elçiliğin Kudüs’e nakli konusunda yıllar boyu lobicilik yapmıştır. Trump’tan da Müslümanların tepkilerini önemsememesini istemiştir. Başka bir takıntılı Evanjelik olan Diana Butler Bass da bu kararın önemli olduğunu zira bu kararla birlikte Judeo-Christian (Yahudi-Hristiyan) beraberliğinin tescilleneceğini ve iki âlem arasında tapınak bağının (Temple Mount) sağlanacağını ifade etmiştir. Harem-i Şerif havzasının denetiminin Hristiyan-Yahudi ittifakının eline geçmesini önemsiyorlar. Demek ki Evanjelikler, Kudüs ve Aksa meselesini Yahudi-Hristiyan ittifakının ana damarı ve temeli olarak görüyorlar. Bu da yalancıktan iki de bir Netanyahu’nun teyit ettiği statükonun Hristiyan-Yahudi ittifakı lehine, Müslümanlar aleyhine bozulduğu anlamına geliyor. Evanejliklere göre, Tapınağın yapılması ahir zaman sürecini hızlandıracak ve yeni dönemin perdesini ve faslını açacaktır. Bu açıdan onlara göre Aksa havzasının ele geçirilmesi kevnî yani kainat çapında bir olaydır. Evanjeliklerin gözünde bu kararıyla birlikte Trump, kıyamet sürecini başlatmış ve insanlık tarihinin son safhasını açmış bulunuyor. Bunun taçlanması Harem-i Şerif üzerine Süleyman Tapınağının inşasıyla gerçekleşecektir.</p>
<p>Bush döneminde olduğu gibi Trump döneminde de Beyaz Saray’da siyasi dilden ziyade dini bir dil kullanılıyor. Bu dini dil de Tevrat ağırlıklı. Mesih’in doğum yeri Beytüllahim Belediye Başkanı Anton Selman’a göre Beyaz Saray’daki gibi İsrail Başbakanlığı konutunda da yine siyasi dil yerine Tevrat’a dayalı dini bir dil egemendir. Selman, Hristiyanlığın mesajının muhabbet, sevgi ve adalet olduğunu lakin İsrail’de bunu göremediklerini söylüyor. Evanjelikler ise tam tersini söylüyor: Filistinliler, Arap idaresi yerine Yahudi idaresini yeğlediklerini ileri sürüyorlar. O halde ardı arkası kesilmeyen günlük isyanlar niye? Halbuki gerçekte bu böyle olsa bile söz konusu Arap rejimleri İsrail’in mülhakatı sayılırlar. Demek ki Evanjeliklerin şiarı zulme adalet demek! Anton Selman’ın Haaretz gazetesinde yayınlanan makalesinde, Amerikan dini liderlerinin toprak gaspı için Netanyahu’dan kutsal metinleri istismar etmemesini istedikleri belirtiliyor. Oysa hem Güney Afrika’daki Apartheid rejimin hem de İsrail’in gayri meşru emelleri için dini metinleri alabildiğince kullandıkları, siyasi emellerine alet ettikleri nazara verilmektedir. Nitekim Güney Afrika eski lideri Nelson Mandela’nın torunu Mandela Mandela, siyonist İsrail’in Ürdün nehrinin batı yakasında (Batı Şeria) gerçekleştirilen Siyonist yerleşim inşaatının Güney Afrika Apartheid rejiminin tecavüzlerini andırdığını hatta aştığını belirterek zulmün dini metinler üzerinden aklanamayacağını, takdir edilemeyeceğini ifade ediyor.</p>
<p>Evanjelikler Mesih’in Davud’un tahtına gelip kurulacağı günle alakalı inanç zemininde Yahudilerle bir ortaklıklarının olduğunu düşünüyorlar. Müslümanlar ile Hıristiyanlar Mesih’in tanımında (Teslis) müttefik olmasalar da Yahudiler kökten bir biçimde İsa’nın Mesih olduğunu reddediyorlar. Bu durumda sormak gerekiyor: Evanjelikler Müslümanlarda ne kaybettiler ki onu Yahudilerde buluyorlar? Evanjelik isimlerden Lauria Cardoza-Moore, Trump’ın seçim vaadini gerçekleştirerek sözünün eri çıktığını söylüyor. Lauria Cardoza-Moore’a göre Yahudiler hala Allah ile sözleşmeli yani ahitli bir millet! İşte meselenin temelinde bu yatıyor. Böyle olunca yaptıkları eylemler meşruiyet kazanıyor. Halbuki yeni ahit ve onun ötesinde İslam ile birlikte Yahudilik yürürlükten kalkmış sabık bir vahiy haline gelmiştir. Dolayısıyla statüleri aktif ve geçerli bir din olmaktan ziyade geçmişe ait bir vahiy düzeyinde kalıyor ve ehl-i kitap olarak tanımlanıyor. Lauria Cardoza-Moore adlı fanatik Evanjelik, ‘ABD bu sözleşmenin neresinde?’ sorusuna yine kendisi cevap veriyor: Tam ortasında yani JerUSAlem! (https://www.haaretz.com/opinion/1.827216) Trump idaresinde Evanjelikler inanılmayacak derecede kilit yerdeler! Evanjelikler Ortadoğu’da savaş istiyor; Armegeddon savaşı!</p>
<p><strong>Mesele Siyasi mi Dini mi?</strong></p>
<p>Başta Mahmut Abbas olmak üzere İslam âleminin ileri gelenleri Kudüs meselesine dini bir ihtilaftan ziyade siyasi bir ihtilaf olarak bakıyorlar. Halbuki Beyaz Saray ve İsrail başbakanlık konutunda dini bir dilin hâkim olduğu bilinen bir gerçek. Bu durumda Müslümanlarla hasımları arasında senkronik bir dil kullanılamıyor. Reagan’dan itibaren Beyaz Saray’da 1967 yılından beridir de İsrail siyasetinde dini dil egemen bulunmaktadır.</p>
<p>6 Aralık 2017 tarihinde Trump, her ne kadar Kudüs’ten ya da Batı Kudüs’ten bahsetmişse de dini statü konusunda ihsas-ı reyde bulunmuş ve statükoyu sorgular ifadeler kullanmıştır. Temple Mount ifadesi kullanmıştır. Bu da Mescid-i Aksa/Harem-i Şerif ile ilgili Yahudilerin dini iddialarına arka çıkmaktır. Nitekim daha sonra bağlayıcı ifadeler kullanılmış ve müzakerelerden sonra yani nihai çözüm faslında Ağlama Duvarı’nın İsrail hükümranlığında kalacağı teyit edilmiştir. Bu Amerikan Elçiliğini Batı Kudüs’e taşıma mahiyetini de aşan bir tutumdur. Yahudilerin dini iddialarına arka çıkmaktır. Bu mutasavver Süleyman Tapınağının yapılması çalışmalarına da destek vermektir. Araplar bu durumu izah için bir deyime başvururlar. Mismarı Cuha! Yani Nasreddin Hoca’nın çivisi. Hoca kelepir bir fiyata evini satmaktadır. Müşterilere küçük bir şartı vardır. O da satacağı evin içinde bir çivi bırakacak ve zaman zaman bunu ziyaret edecektir. Lafı mı olur diyen müşteri gafil avlanır ve Hocanın tacizlerinden yılar ve çivili evi gerisin gerisine Hocaya iade eder ya da daha kelepir bir fiyata satar. İsmail Cem de uluslararası mahfiller adına vaktiyle Arafat’tan barış sürecini kurtarmak için küçük bir özveri ister. Bu taviz Harem-i Şerif mahalline küçük bir sinagog kondurmaktır. Trump, Kudüs ziyareti sırasında dindar ve dini bütün bir Yahudi gibi davranmış ve dini ritüelleri icra etmiştir. Dervişin fikri ne ise zikri de odur. Trump’ın uğursuz kararı Evanjeliklere göre bir dönemi açmış bir dönemi kapatmıştır.</p>
<p><strong>Golda Meir’den Nikki Haley’e!</strong></p>
<p>21 Ağustos 1969 tarihinde Avustralyalı fanatik Evanjelik Michael Dennis Rohan Mescid-i Aksayı kundaklar. Bunun sonucunda Salahaddin Minberi olarak anılan yapı ateş alır ve yanar. Rohan, Church of God’a bağlı dini bir fanatiktir. Kundakçı kendince bu eylemiyle birlikte Mesih’in gelişini hızlandırmak istemektedir. Dönemin Başbakanı Golda Meir telaşlanır ve Müslümanların tepkisinden çekinir. Lakin korktuğu başına gelmez. Birinci gün basın önünde yüz hatları asık ve yere düşmüştür. İkinci gün ise rahattır ve gülümsemektedir. Tepkisini şöyle ifade eder: “Eylemin gecesinde sabaha kadar uyuyamadım. Zannediyordum ki Müslümanlar dört koldan İsrail’e akın edecekler. Korkularım boş çıktı…” Rohan’ın izinden giden küresel kundakçı Trump’ın BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley de Golda Meir’e özenerek ondan tam 48 yıl sonra aynı dili kullanacaktır: “Gök kubbenin başımıza yıkılacağını zannettik ama boş çıktı.” Trump Rohan’ı izliyor, taklit ediyor. Nikki Haley de Golda Meir’i. Müslümanlar da hemen hemen aynı. Yarım yüzyıldan beri güneşin altında değişen bir şey yok.</p>
<p>Bununla birlikte Müslümanların tepkisi kimi gayri Müslimlerin tepkisinin de gerisinde kaldı. Filistinli Ortodoks Rahip Atallah Hanna İslam ülkelerine çağrıda bulunarak ülkelerindeki Amerikan elçilerini kovmalarını istedi. Marksist Kim İl Jung ise ‘İsrail diye bir devlet yok ki tanımıyorum ki başkenti Kudüs olsun!’ diye köktenci bir çıkış yaptı. Bu noktada İsmail Heniye de aynı sözleri yineledi. Oysa ki teyit edilmeyen iddialara göre, Suudi Arabistan Mahmut Abbas’ı ‘huzura’ çağırdığında ona şu telkini yapmıştır: “Kudüs yerine başkent olarak Ebu Dis’i kabul et.”</p>
<p>İstanbul’da İslam İşbirliği Örgütünün toplantısına Ürdün Kralı İkinci Abdullah’ın katılmaması noktasında da caydırıcı telkinlerde bulunmuşlar. Büyükelçi Nikki Haley Doğu Kudüs meselesine veya statüsüne atıfta bulunmadıklarını sadece elçiliğin nakliyle alakalı bir karar aldıklarını ileri sürmüştür. Bu elbette ki hilafı hakikattir ve tepkileri dindirmek için söylenmiş sözlerden ibarettir. Filistinliler Trump’ın kararını iki devletli formülün tabutuna son çivi olarak görürken (https://www.nytimes.com) Trump barış sürecinin güçlendirilmesi olarak görmekte, Adil Cübeyr de bu hilafı-ı hakikat iddiayı pazarlamaktadır.</p>
<p><strong>Hristiyanlık İki Kampın Arasında</strong></p>
<p>Çekişme Müslümanlarla Yahudiler arasında. Hristiyanlar ise iki kamp arasında bölünmüş vaziyetteler. Büyük çoğunluk kalben ve kalıp olarak Müslümanların yanında. Bununla birlikte İncilci/Evanjelik Hristiyanlar Netanyahu ve İsrail ile birlikte hareket ediyor. Dürtüleri vaktinden önce Mesih’i dünyaya indirmek. Yahudilerin geçmişte yaptıkları yanlışı tekrarlıyorlar. Revizyonist Yahudilik Mesih’ten önce Arz-ı Mev’ud’a dönerek Mesih’in arkalarından geleceğini umuyordu. Şimdi ise senaryoyu değiştirdiler: Mescid-i Aksa’yı yıkarak ve savaş kundakçılığı yaparak sağlamaya çalışıyorlar. Sanki Yehova onların arzuları istikametinde hareket ediyor! Mücadele sahte Davud kampıyla birlikte gerçek Davud kampı veya İslam kampı arasında geçiyor. Hristiyan kitleler bu iki kamp arasında gerilim hattında gidip geliyorlar! Bir tarafta Yahudi-Hıristiyan kampı diğer tarafta Müslüman-Hristiyan ittifakı. Hristiyan-Yahudi ya da Siyonist-Evanjelik ittifakı daha görünür olsa da Müslüman-Hristiyan ittifakı daha derin. Hazreti Ömer ile başlayan bu ittifak Emanname ile Yahudilere karşı kurulmuştur ve o ruh dirilerek Kudüs’ü kurtaracaktır. Evanjelik taban bile tavandaki çılgınların hilafına vicdanları doğrultusunda İsrail değil Filistinlileri tercih ediyor! (http://religionnews.com)</p>
<p><strong>Öbür Yakayı/Kampı Dinleyenler</strong></p>
<p>İslam dünyası siyasi ve toplumsal zeminde kırılganlık arz ediyor. Kudüs davasına yeterince sahip çıkılmıyor. İslam âlemi meselesine sahip çıksa olay büyümeden hal yoluna girebilecek. Bununla birlikte, kitleler nezdinde sağlıklı bir kamuoyu olmadığı gibi İslam âlemini yönetenler arasında da sağlam irade bulunmuyor. Muhammed el Behiy’in dediği gibi ortak bağ ve yönetim anlayışı olmadan her kafadan bir ses çıkıyor. Ortak meseleler ve davalar sahipsiz ve takipsiz kalıyor. Bu durumda Nureddin Zengi-Salahaddin Eyyübi tipli serdengeçti ve samimi liderlerin zuhurunu gözetlemekten başka çare kalmıyor. Aksine son sıralarda çatlak seslerin giderek çok ve gür çıktığına tanıklık edebiliyoruz. Sözgelimi, Londra’da ikamet eden Eşref Saad isimli Mısırlı, Sisi’nin İsrail’le savaşmasının haram olduğunu dahası Allah ve Resulüne ihanet olduğunu zira ortada bağlayıcı anlaşmalar olduğunu ileri sürüyor. Bunun yerine İsrail’le Türkiye’nin savaşmasının daha doğru olacağını söylüyor. Lakin bunun nasıl olacağını, hangi sınırdan gerçekleşeceğini ise cevapsız bırakıyor. Niyeti üzüm yemek değil bağcıyı dövmek! El-Kuds el-Arabi gazetesinin başyazısında da dile getirildiği gibi sorun ne? Sorun Türkiye mi yoksa Kudüs meselesi mi? Katar’ı kuşatanların Türkiye ile ilgili de sorunları var. Eşref Saad’ın ifadeleri bize Beni İsrail’in savaş buyruğu karşısında Musa Aleyhisselama söylediklerini hatırlatıyor: “Sen ve rabbin git ve savaş! Biz buradan kımıldamıyoruz. (Şura/24.)” Şuradan şuraya gitmiyoruz. Yani ne halin varsa gör diyorlar!</p>
<p>Bu hengâmede Sisi taraftarı eski Müftü Ali Cum’a da Filistinlileri yalnız bırakmama babından değil de Yahudilerin karaltılarını ve destekçilerini çoğaltmak babından yani normalleştirmeyi pekiştirmek için Filistin ve Kudüs’e gitmenin vücubiyetinden bahsediyor. Bahreyn heyetinin Trump’ın konuştuğu sıralarda Kudüs’e damlaması örneğinde olduğu gibi. Daha önce de kendisi aynı vecibeyi yerine getirmişti. Bununla birlikte Harem-i Şerif’in avlusunda hadimler, Bahreyn heyetini buyur etmedi ve kapıdan geri çevirdiler. Zira onlar tanrı misafiri değil İsrail’in misafiri idiler. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmet Ebu’l Geyt de Tzibi Livni ile senli benli olduğu günlerde Mısır Dışişleri Bakanı iken Mescid-i Aksa’ya geldiğinde burada Hizbu’t Tahrir üyelerince hiç hoş karşılanmamış ve terliklerle tartaklanmıştı. Bahreyn heyetinin Şii üyelerinden Fadl el Cemri, sebeb-i ziyaretlerini şöyle izah etmiştir: “Bütün din mensuplarına ve inanç gruplarına barış mesajı getirdik. Bizler Bahreyn’de hiçbir dini gruba karşı kin beslemeyiz…” Kısaca zahmet buyurup Yahudileri Filistinlilere sevdirmeye gelmişler. Bahreyn Kralı Halife Bin İsa daha önce de İsrail’e yönelik olarak Arap boykotunun kaldırılması çağrısında bulunmuştu. Heyetle bunu fiiliyata geçiriyor. Bununla birlikte uygunsuz bir zamanı seçmişlerdi, yanlış zamanda bulunuyor, yanlış zeminde duruyorlardı. Bu nedenle bu gezi ‘hem haince hem de ahmakça’ olarak damgalanmıştır.</p>
<p>Bir benzeri dalga kıran hareket de Filistin meselesine en fazla sahip çıkan ülke Cezayir’den geldi. Resmi sufi teşekküller (Şerif Zaviyeleri Sendikası) Cezayir’de yeni cami inşaatlarına israf ve kamu malını heder etmek olarak bakarken Trump’ın kararını isabetli bulmuş ve Yahudilerin, Davud’un şehrinin varisleri olduğunu söylemişlerdir. Adeta bazı Körfez ülkelerindeki avam gibi ‘ God Bless Trump/ Allah Trump’ı takdis etsini’ diyorlar. Esasında bu yaklaşım Kuveytli Abdullah Hedlek’in yaklaşımının izdüşümünden veya yankısından başka bir şey değil. O da Maide Suresinin 21. ayetine dayanarak Allah’ın Kudüs’ü Hazreti Musa’nın diliyle Yahudilere verdiğini iddia etmiştir. Cezayirli sufilere göre Trump bu kararıyla ihkak-ı hak yapmakta yani hak sahiplerinin hakkını teslim etmektedir. Sufiler, Kudüs’ü adaletiyle maruf Hazreti Davud’un kurduğunu ve dolayısıyla bu şehrin onun varisleri olan Yahudilere düştüğünü yani adaletin böyle iktiza ettiğini ileri sürüyorlar. Halbuki Davud’un kademi ve adaleti üzerine olan Hazreti Ömer de zamanında bu şehrin anahtarlarını teslim almış ve burasını İslam beldelerine katmıştır. Adilin mirası yine adile düşmüş, nasip olmuştur.</p>
<p>Cezayirli sufilerin sözcülerinden Nuceym Bin Cevadi, Trump’ın hata etmediğini sadece haklının hakkını teslim ettiğini söylemiştir. Bunlara da dense dense herhalde ‘Müslüman Evanjelikler’ denebilir. Maalesef geçmişte Fransız sömürgeciliğine hizmet edenler şimdi de İsrail-Evanjelik sarmalına hizmet etmekten gocunmuyor, zerrece hicap duymuyorlar.</p>
<p><strong>Çare: Yer Gök İntifada</strong></p>
<p>Bu karanlık gecenin nurlu sabahı yok mu? Ya da bu kısır döngüyü kırmak için nereden başlamalı? Filistin Halk Direniş Komiteleri Sözcüsü Ebu Mücahid müzakere döneminin kapandığını ve mücadele ve mukavemet/direniş dönemine geri dönüldüğünü ifade etmektedir. Bu iki kademeli bir dönüş olabilir. Birincisi, Filistin Otoritesi ile İsrail arasında güvenlik işbirliğinin yürürlüğe girdiği 2004 öncesine dönülmeli. İkinci kademede ise Oslo Süreci ya askıya alınmalı ya da tamamen iptal edilmelidir. Bu da 1993 öncesine dönüş anlamına geliyor. 1993 yılından itibaren müzakere süreci denenmiş lakin arpa boyu yol alınamamıştır. Bu nedenle de bu akim yöntemi gözden geçirmek gerekiyor. Mahmut Abbas, Trump’ın Kudüs kararıyla birlikte ABD’nin adil ve tarafsız bir arabulucu olma vasfını yitirdiğini söylüyor. Bu durumda İsrail’e söz dinletebilecek kapasitede başka bir aktör de kalmıyor o halde geride tek seçenek direniş olarak beliriyor.</p>
<p>Bu durumda tavsiye edilen yöntem yerel olarak Filistin’de küresel olarak da her zeminde intifada. Hatta (Filistin) intifadadan satıhta (tüm dünyada) intifadaya geçmek. Zira Kudüs meselesi sadece Filistinlileri ilgilendirmiyor. ABD’yi ilgilendirdiği kadar ve ondan da öte bütün Müslümanları ilgilendiriyor. Sorun sadece işgal de değil işgalin İslami mukaddesatı sona erdirme plan ve çabalarıdır.</p>
<p>Mahmut Abbas’ın ABD’nin nezih arabuluculuk vasfını kaybettiğine dair sözlerinin ardından Suudi Arabistan yönetimi adına Adil Cübeyr, parazit yaparak ABD’nin güçlü ve vazgeçilmez bir arabulucu olduğunu ileri sürmüştür. Ahlam Müsteganimi adlı yazarın da söylediği gibi dini veya ahlaki açıdan İsrail’in haklı olması demek ABD’nin Kızılderililerden işgal ettiği toprakları geri iade etmesi demektir. Aksine bugünkü Yahudiler ne dini ne de ırki anlamda Beni İsrail’in bir devamı. Kan bağı karışık, inançlar da peygamberlerinden mülhem değil. Beni İsrail enbiyasından tevarüs ettikleri otantik bir inanç değil. Orijinali kalmamıştır. O miras İslam dairesinde ve Müslümanlarda yaşamaktadır. Yahudilerde ise araya katkılar girmiş; duru ve berrak su bulanmıştır.</p>
<p>Ürdün Parlamentosu 1994 yılında varılan Vadi-i Araba Antlaşmasının gözden geçirilmesi veya askıya alınması yönünde bir tavsiye kararı aldı. Bu kararın bir benzerinin Filistinliler tarafından alınması hatta ileri götürülmesi gerekir. Askeri anlamda fiili bir teklif Malezya Birleşik Krallığı tarafından duyurulmuştur. Malezya Savunma Bakanı Hüsemeddin Hüseyin, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın savunması noktasında kendilerine ciddi bir teklifin intikali halinde asker sevkini gündeme alabileceklerini söylemiştir. Bu ileri bir tutumdur.</p>
<p>Murat Yetkin’in de bir yazısında dile getirdiği gibi İslam İşbirliği Örgütü bünyesinde Kudüs davasıyla alakalı olarak Arap olmayan üyelerin tutumu Araplardan daha fazla öne çıkmaktadır. 13 Aralık 2017 İstanbul zirvesiyle alakalı Murat Yetkin şu satırları paylaşmıştır: Aslına bakarsanız bu toplantı öncesinde diplomatik gözlemcilerin beklentisi de fazla değildi. İtiraf edeyim ki benim de beklentim fazla değildi.<br />
Türkiye, İran, Malezya gibi Arap-olmayan Müslüman ülkelerin Kudüs konusunda daha kesin duruşlarının, son zamanlarda ABD-İsrail eksenine daha da yakın duran Suudi Arabistan tarafından sulandırılacağı tahmin ediliyordu. (http://www.hurriyet. com.tr/yazarlar/murat-yetkin).<br />
Bu hususta İran atılgan, Suudi Arabistan çekimser durmakla birlikte her ikisi de milli çıkarlarıyla ilgilenmektedir. Arapların sözbirliği etmişçesine söyledikleri gibi Kasım Süleymani’nin komuta ettiği Kudüs Gücü Ordusu, Kudüs’ün dışında her yerde faal durumdadır. Adıyla ters icraat yapmaktadır. Suudi Arabistan ise terörle mücadele için Uluslararası Askeri İslami Koalisyon kurmuş ama bu ismi var cismi yok kuruluşun hiçbir faaliyeti olmadığı gibi Kudüs’e de himmeti dokunmamaktadır.</p>
<p><strong>Arap Birliğinin Tepkisi</strong></p>
<p>6 Aralık tarihli Trump’ın uğursuz kararından sonra Arap Birliği Teşkilatı dışişleri bakanları düzeyinde konuyu ele almış ve elçiliği taşıma kararının geri alınmasını istemiştir. Kudüs Komisyonu Başkanı Fas Kralı 6’ıncı Muhammed, Trump’dan rica minnet kararı gözden geçirmesini isteyebilmiştir. Buna ilaveten dağ fare doğurmuş, toplantı başkenti Doğu Kudüs olan 1967 sınırlarında bir Filistin devleti kurulması çağrısıyla son bulmuştur.</p>
<p><strong>İstanbul Bildirisi</strong></p>
<p>İstanbul’da 13 Aralık tarihinde yapılan toplantıda da Trump’ın dayanağı olan 1948 toprakları es geçilerek 1967’de işgal edilen topraklar üzerinde bir Filistin devletinin inşası ve ötesinde Kudüs’ün başkent yapılması teyit edilmiştir. Bunun Trump’ın açıklamasından bir farkı var mı ya da onun açıklamasından daha ileri bir tutum mudur?</p>
<p>Öncelikli olarak Trump elçiliği Batı Kudüs’e nakledecek olmakla birlikte müzakereler sonrasında bile Doğu Kudüs’te İsrail’in dini ve milli haklarından bahsetmektedir. İstanbul bildirgesi bunun önünü kapatmaktadır. Zaten kızılca kıyamet bu mesele üzerine kopmaktadır.<br />
Türkiye’de bu meselenin bir yansıması olarak Doğu Kudüs’e elçilik açılması gündeme gelmiştir. Elçilik açılsa bile Filistin devleti ete kemiğe bürünmeden ve başkenti fiili olarak Doğu Kudüs olmadan İsrail işgali altında kalacaktır. Eğreti duracaktır. Dolayasıyla mesele Filistin devletini ete kemiğe büründürmek ve bunun da ötesinde tüm teşekkülleriyle Kudüs’e yerleştirmektir. Elçilik açılması ancak bu durumda anlamlı olabilir. Aksi takdirde muhtar kadar bile hükmü olmayan ve İsrail askerlerince kontrol noktalarında durdurulan Mahmut Abbas’ın otoritesi, Doğu Kudüs’e kadar yansımadan ve şamil olmadan elçilik açılması erken olacaktır. Fiili muhatabı Filistin değil İsrail olacaktır. Filistin devletini kuvveden fiile çıkarmadıkça araba atın önüne çekilmiş olacaktır. İstanbul zirvesinin önemi, karar üzerine dayatılan sessizlik duvarını aşmış ve aşındırmış olmasındadır. Aksi takdirde Araplar, Arap Birliği toplantısı sonuçlarıyla iktifa edebilirlerdi. Türkiye ise haftasında İslam ülkelerini toplayarak onları emri vaki karşısında şahsiyetli duruş takınmaya davet etmiştir. İstanbul’dan Trump’a cevap verilmiştir.</p>
<p><strong>ABD’nin Değersiz Yalnızlığı</strong></p>
<p>Filistin adına Mısır’ın, geçmişte alınan BM kararlarının hilafına hareket edilmemesi noktasında Güvenlik Konseyi’ne verdiği karar tasarısı, 14 üyenin lehte oy kullanmasına karşın ABD tarafından veto edilmiş bulunmaktadır. ABD bu kararıyla BM’ye ve dünyaya meydan okumuştur. Burada izlenebilecek iki yol var: ABD, BM’yi beğenmiyorsa dilediği yere gidebilir. Yeter ki gölge etmesin. BM’yi beğenmiyorlarsa kendi kriterlerine göre özel bir BM teşkilatı kurabilirler ya da çatısı altından çekilirler. Ya da dünya bir olup ABD ile İsrail’i çatısı altından atmalıdır. ABD’nin yalnızlığı ‘değersiz’ bir yalnızlıktır. Öncelikli olarak BM’nin merkezi New York’tan alınmalıdır. İkinci olarak, veto hakkı kaldırılmalı ve yapıya temsili esasa göre işlerlik kazandırılmalıdır. ABD, UNESCO çatısı altında İsrail aleyhinde beğenmediği karar olursa ‘çıkarım ha’ diyerek efeleniyordu. Batı’da Kudüs’ü kurmak diye bir deyim var. ABD Kudüs’ü yıkarak aslında kendisini de yıkıyor. Bu arada Kudüs’ü yeniden kuran 21. yüzyıldaki dünya düzenini de kuracaktır.</p>
<p>Amerikan nüfuzu bütün dünyada intihar etmektedir. Atalar “eceli gelmiş kelp cami duvarına işer.” demişler. İsrailli gazeteci Miron Rapaport, Trump’ın hamlesinin içinin boş olduğunu, İsrail’e hediye ettiği zaferin de çakma olduğunu yazıyor. Kısaca Trump bu diplomatik hamlesiyle Pirus zaferi kazanmıştır. Adı zafer kendisi hezimettir. Buna mukabil Bessam Nasır’ın dediği gibi Kudüs, Müslümanları bir araya getirir ve kirini pasını atar. Mücadele azmi ve birleşme eğilimi onlara manevi sıhhat kazandırır. Sonuç itibarıyla Trump bu yanlış kararıyla birlikte uyuyan devi uyandırmıştır. Arapların deyimiyle ‘rubbe dârretin nâfia’, nice zararlı gibi görünen şey vardır ki faydalıdır. Kudüs’e yönelmek pusulayı doğrultmaktır.</p>
<p>Kudüs ümmetin aynası, çekim merkezi, mıknatısıdır. Gitmesek de görmesek de bir köy var uzakta ve o köy bizim köyümüzdür.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
