<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Kemal Atatürk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mustafa-kemal-ataturk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Jun 2020 07:09:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mustafa Kemal Atatürk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Atatürk&#8217;ü Doğru Anlamak Sorunu Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ataturku-dogru-anlamak-sorunu-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ataturku-dogru-anlamak-sorunu-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 07:08:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14717</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk elbette eleştirilmez değildir. Ancak onu eleştirirken samimî, insaflı ve gerçekçi olmak gerekir. Türkiye’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yaklaşırken hâlâ Atatürk üzerinde soğukkanlılıkla yazılıp çizilememesi ciddî bir sorun olarak karşımızda duruyor.Türkiye’nin her alanda normalleşmesi için bu sorunun da çözülmesi lâzım. Bizce bu sorunun çözülmesi önce taraflara bir bütün olarak yaklaşılmasına, sonra tarafların ileri sürdüğü tezlerin soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle tartışılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Tıpkı Ermeni meselesinin çözümü için devletin önerdiği ortak tarih komisyonu gibi zamanlı zamansız gündeme getirilen ve kafa karışıklığına sebep olan bu sorunun çözümü için de bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. 1915-1917 yıllarında Osmanlı Devletinin topraklarında herkes gibi Ermenilerin de yaşadığı olayların sonradan siyasî bir sorun olarak ısıtıp ısıtılıp dünyanın gündeminde tutulmasına karşı Türkiye’nin, içinde Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yer alacağı bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısı gibi bu sorunun çözümü için de bütün tarafların temsil edileceği akademisyen, araştırmacı ve yazarlardan oluşacak bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Elbette Türkiye’yi rahatlatacak böyle bir komisyonun bağımsız ve rahat çalışabilmesi için önce yasal desteğin sağlanması zorunludur. Şüphesiz bu komisyon ortaya tek görüş koymayacak. Zaten sosyal olaylar tek görüş ve perspektifle yorumlanamaz. Görüş farklılıklarının bir zenginlik olabilmesi için yaklaşım yönteminin ve temel bakış açısının temelde aynı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk elbette eleştirilmez değildir. Ancak onu eleştirirken samimî, insaflı ve gerçekçi olmak gerekir. Türkiye’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yaklaşırken hâlâ Atatürk üzerinde soğukkanlılıkla yazılıp çizilememesi ciddî bir sorun olarak karşımızda duruyor.<br>Türkiye’nin her alanda normalleşmesi için bu sorunun da çözülmesi lâzım. Bizce bu sorunun çözülmesi önce taraflara bir bütün olarak yaklaşılmasına, sonra tarafların ileri sürdüğü tezlerin soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle tartışılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Tıpkı Ermeni meselesinin çözümü için devletin önerdiği ortak tarih komisyonu gibi zamanlı zamansız gündeme getirilen ve kafa karışıklığına sebep olan bu sorunun çözümü için de bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. 1915-1917 yıllarında Osmanlı Devletinin topraklarında herkes gibi Ermenilerin de yaşadığı olayların sonradan siyasî bir sorun olarak ısıtıp ısıtılıp dünyanın gündeminde tutulmasına karşı Türkiye’nin, içinde Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yer alacağı bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısı gibi bu sorunun çözümü için de bütün tarafların temsil edileceği akademisyen, araştırmacı ve yazarlardan oluşacak bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Elbette Türkiye’yi rahatlatacak böyle bir komisyonun bağımsız ve rahat çalışabilmesi için önce yasal desteğin sağlanması zorunludur. Şüphesiz bu komisyon ortaya tek görüş koymayacak. Zaten sosyal olaylar tek görüş ve perspektifle yorumlanamaz. Görüş farklılıklarının bir zenginlik olabilmesi için yaklaşım yönteminin ve temel bakış açısının temelde aynı olması gerekir. Komisyon, bilinmeyenlerin aydınlatılmasına ve tarihin doğru anlaşılmasına yardımcı olacak yöntemi ve bakış açısını ortaya koyacak. Böylece gerilim, çatışma ve konu üzerinden kutuplaşma ortamı dağılacak ve toplumda özgür düşüncenin önü açılarak Atatürk, sevabıyla günahıyla, doğrusuyla yanlışıyla ve başarısıyla başarısızlığıyla bir “tabu” ve “günah keçisi” olmaktan çıkacak ve tarihteki “gerçek” yerini alacaktır. Bu, hem Atatürk’e hem ülkemize ve hem de kendimize karşı tarihî bir görevimizdir. Bizce bu bağlamda aşağıdaki konular ele alınıp tartışılmalıdır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Malûm olduğu üzere Atatürk eleştirisi / karalaması İslâmcı kesimin uzun yıllar yegâne sermayesi olmuştur. Atatürk konusunda bu kesim, yeri geldiğinde sol-sosyalist çevreleri referans göstermekten geri durmamıştır. Bunlar arasında öne çıkan isimler olarak Sait Okur (Said Nursî), Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Şevket Eygi, Nuri Pakdil, Sadık Albayrak, Abdurrahman Dilipak, Mehmet Doğan, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylân ve Mustafa Armağan gibi isimleri saymak mümkündür. Düşük profil isimleri saymaya gerek yoktur. Bunlar ve benzerleri, ana hatlarıyla Atatürk’ün Osmanlıya ihanet ettiğini, hilâfeti kaldırarak Türkiye’nin İslâm dünyasıyla bağını kestiğini, Lozan Sulh Muahedenamesinin bir ihanet olduğunu, inkılâplarla ülkeyi ve milleti geçmişinden kopardığını; din eğitimini yasaklayarak, ezanı ve salâyı Türkçe okutarak ve Kur’an-ı Kerim’in Arap harfleriyle yazılmasına engel olarak dinsizliğin önünü açtığını vb. ileri sürüp Atatürk’ü eleştirip durmuştur. Bu alanda koca bir külliyat / literatür oluşmuştur. Müslüman gençlik; İmam-Hatipliler, Yüksek İslâmlılar, İlâhiyatlılar ve Diyanet camiası bunlardan etkilenmiş / beslenmiştir. Darbe dönemlerinde darbeciler Atatürkçülük yaparken İslâmcı kesim de doğal bir tepki olarak bu zeminde anti-Atatürkçülük yapmıştır.</li><li>Sonra İslâmcı kesim daha da ileri giderek Atatürk eleştirisini biçimsel olarak da sürdürmüştür. Zorunlu olarak Atatürk’ten söz edilmesi gerekiyorsa Gazi Mustafa Kemal denmiş, Atatürk denilmemiştir. Kurumlarda fotoğrafını kullanmak gerekiyorsa kalpaklı olanı tercih edilmiş yani Osmanlı köklerine vurgu yapılmaya çalışılmıştır. İstiklâl Marşı’na, Türk Bayrağına uzun zaman mesafeli durulmuş ve Türk kelimesi kullanılmaktan imtina edilmiştir. Hatta lâik ve Atatürkçü kesimin cenaze namazını kılmamaya çaba gösterilmiştir.</li><li>Esasında Atatürk, bizzat kendi döneminde eleştirilmiştir: Ali Şükrü Beyin, Hüseyin Avni Ulaş’ın yani Birinci Meclisteki İkinci Grup mebuslarının eleştirisi, Mehmet Âkif ve Hasan Basri Çantay gibi âlim / aydın zevatın sessiz eleştirileri, Rıza Nur’un belden aşağıya vuran eleştirileri, Kâzım Karabekir, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy ve Ali İhsan Sabis Paşalar gibi askerî erkânın eleştirisi… Bunlar, daha anlaşılabilir türden eleştiriler gibi geliyor bize. Gerekçeleri daha makul sanki. İsmet İnönü’nün Atatürk eleştirisini ise yeterince bilmiyoruz / bilemiyoruz. Ancak aralarında bir şeyler olduğu kesindir. Zira İnönü, Atatürk’ün sağlığında Başbakanlıktan azledilmiş, yerine Celâl Bayar Başbakan olmuştu. Atatürk’ün son döneminde Başbakan Celâl Bayar’dı. İnönü döneminde Atatürk’ün resminin paradan kaldırıldığını biliyoruz. Bunlar sıradan şeyler olmasa gerektir.</li><li>Marksist-sosyalist kesimin Atatürk eleştirisi ise tamamen ideolojiktir. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren, A. Nihat Sargın, Mihri Belli ve Sencer Divitçioğlu; yaşayanlardan Mete Tunçay, Korkut Boratav ve Murat Belge gibi isimleri sayabiliriz. Bu kesim, sistemli, bilinçli ve bilimsel tarzda Atatürk eleştirisi yapmaya çalışmıştır. Çünkü Atatürk’ü sosyalizmin önünde büyük bir engel görmüşlerdir. 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra bu kesimin alt kuşakları olan bir grup akademisyen ve gazeteci, Ermeni ve Kürt meselesi üzerinden Atatürk, devlet ve ordu eleştirilerini yoğunlaştırarak sürdürmüştür. Eleştirileri Batıda karşılık bulan ve Batı medyası tarafından desteklenen tuzu kuru bu çevre, Türk siyasî hayatına her zaman külfet olmuştur. Müslüman camia da önüne arkasına bakmaksızın, doğrusunu yanlışını tartmaksızın bu kesim ve çevrenin eleştirilerinden sonuna kadar beslenmiş ve faydalanmıştır.</li><li>Bir de ideolojik Atatürkçüler vardır. Sırtını devlete, askere, sermayeye ve medyaya dayayan ve oradan Atatürkçülük yapanlar, lâikliği amansızca savunanlar. Atatürk’ü putlaştıranlar. Atatürk üzerinden siyaset yapanlar ve rant devşirenler! İlginçtir İslâmcı kesimle bu kesim yıllarca birbirini besleyip durmuştur.</li><li>Arada kalan ve Atatürk gerçeğini gören; yanlışını yanlış, doğrusunu doğru kabul edip devlet-millet-vatan için gerçek önemini kavrayan bir avuç aydın, az sayıda bürokrat ve asker, sağduyulu geniş halk kitlesi maalesef sesini duyuramamıştır. Cılız bir ses olarak arada kalmışlar, anlaşılmamışlar yahut da diğerlerince hafife alınmışlardır.</li><li>Tarihsel seyre genel olarak bakıldığında Türkiye’de Atatürk eleştirisi / karalamasının arkasında bir “İngiliz parmağı” olduğu görülmektedir. Bizce Atatürk muhaliflerinin İngiliz / ABD dostu olması tesadüf değildir. Sonra İngiltere merkezli belge servisleri… Atatürk’ü eleştirirken esasında altı oyulmak istenen Türk devletidir. Orta Doğu’yu karıştıran, ABD’yi ve İsrail’i yöneten ama kendini göstermeyen o meşhur “İngiliz parmağı”! Geniş cepheli bir Atatürk düşmanlığı, kesinlikle İngiliz siyasetinin bir ürünü olsa gerektir. Bu arada Norveç’te Kasım 2017’de düzenlenen NATO tatbikatında karşıt kuvvet ülke liderlerinin fotoğrafları arasına Atatürk’ün ve karşıt kuvvet liderlerini destekleyenler arasına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer alması bir tesadüf eseri olamaz.</li><li>15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişiminin devlet-millet dayanışmasıyla etkisiz hâle getirilmesi, Türkiye üzerinde kurgulanan birçok oyunun bozulmasına yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişiminden sonraki hemen her konuşmasında “rabia” vurgusunu (tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet) tekrarlamıştır. Ardından Cumhuriyetin kurucu değerlerini öne çıkarmıştır. Son olarak da 2017 yılındaki 10 Kasım konuşmasında “Atatürk’ü sadece anmakla kalmamalı, anlamaya da çalışmalıyız.” demiştir. Bu da bize yeni bir Atatürk algısıyla karşı karşıya olduğumuzu ya da ilk defa Atatürk konusunda toplum olarak bir normalleşme süreci yaşamaya başladığımızı göstermektedir. Müslüman camiayı uyandıran, ideolojik Atatürkçüleri boşa çıkaran ve Marksist-sosyalist kesimi deşifre eden bir çıkıştır bu. Bu yaklaşımın sulandırılmadan sürdürülmesi gerekir. Çünkü bu yaklaşımı sulandıranlar asla masum olamaz. Türkiye’de ilk defa devlet-millet bütünleşmesi bu denli derinden gerçekleşmektedir. Zira Türkiye’nin bugünkü şartlarda böyle bir bütünleşmeye her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.</li><li>Malûm olduğu üzere Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı (2016), Zeytin Dalı Harekâtı (2018), Pençe Harekâtı (2019), Barış Pınarı Harekâtı (2019) ve Bahar Kalkanı Harekâtıyla (2020) sınırlarının ötesinde, Suriye ve Irak topraklarında kendine yönelik tehditlere askerî gücüyle güçlü ve sonuç alıcı bir müdahalede bulunmuş ve bu mücadele hâlen bütün cephelerde devam etmektedir. 2019’da Libya ile imzaladığı mutabakat muhtıralarla Akdeniz’de oynanmak istenen oyunları bozmuş ve Doğu Akdeniz’de Türk arama ve sondaj gemilerinin güvenliğini garanti altına almıştır. ABD ve İsrail’in nihaî anlamda Türkiye’yi hedef alan Orta Doğu’daki yeni parçalama ve paylaşım politikalarına karşı oyunları bozan güçlü bir direnç göstermiştir. PKK / KCK / PYD-YPG, FETÖ / PDY ve DAİŞ ile DHKP-C gibi terör örgütlerine yönelik içeride ve dışarıda etkin bir mücadele ortaya koymuştur. Bütün bunları yaparken müttefiki saydığı / bildiği ülkeler âdeta olayı dışarıdan seyretmiş; kimse Türkiye’nin yanında yer almamış, üstelik terörle mücadelesini insan hakları üzerinden insafsızca eleştirmiş, teröristleri korumuş ve kollamış; onlara lojistik ve siyasî destek sağlamıştır. Böylece Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve haklı mücadelesinde zaafa uğratmak istemişlerdir. Hatta Türkiye, Yunanistan gibi eski tehdit cephelerinin tahrikleriyle yeniden karşılaşmaya başlamıştır. Millî Mücadeleden bu yana hiç olmadığı kadar bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. Bu bağlamda Türkiye, Atatürk’ün formüle ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini âdeta yeniden keşfetmiş ve uygulamaya koymuştur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk’ü hedef gösterip onun üzerinden Türk Silâhlı Kuvvetlerini yıpratmak ve bu yolla Türkiye’yi zayıflatmak isteyen cepheye karşı ortaya koymuş olduğu yeni Atatürk algısıyla oyunları bozan bir yaklaşım sergilemiş ve Türkiye’nin ciddî bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya olduğunu, bunun için millet olarak birlik ve beraberliğin önemini kavrayıp devlete sahip çıkmak gerektiğini geniş toplum kitlelerine anlatmaya başlamıştır. Artık millet, terör örgütleriyle mücadelenin bir savunma hattı olduğunu, ülkenin etnik gerçekliğini, milletin dinî duygu ve kültürel farklılıklarını yani millî ve manevî değerlerini istismar ederek ülkesini zayıflatmak ve sonunda yıkmak isteyen cepheye karşı topyekûn bir uyanış yaşamaya başlamıştır. Bütün toplumda millet ve devlet varlıklarımıza karşı yeni ve güçlü bir hassasiyet gelişmiştir. Bu anlayışla Anayasa değişikliği yapılmış, hükûmet sistemi değiştirilmiş ve seçimler gerçekleştirilmiştir. Türkiye, vesayet girdabından kurtularak anlayışını ve kadrolarını yenileme yoluna girmiştir. Ekonomisini, ticaretini, kalkınmasını ve savunma sanayiini elden geçirmeye çalışmaktadır. Eğitim ve kültür alanlarındaki eksik ve ihmallerini görmüştür. Büyük tarih sahibi büyük bir millet ve büyük bir devlet olduğuna inanmış ve bunu dünyaya göstermiştir. Mazlum milletlerin umudu olmayı bir kez daha hak etmiştir.</li><li>Türkiye’nin yeni tip&nbsp;koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı içte ve dışta gösterdiği büyük başarıyla siyasette ve uluslararası ilişkilerde yaşadığı tıkanıklıkları aşmada yakaladığı tarihî bir fırsatın eşiğindeyken bu konular üzerinde soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle konuşmaya değmez mi? Zira insanlık, yeni tip&nbsp;koronavirüs (Covid-19) salgınından sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı; bütün dengeler, sınırlar ve düzenlerin değişeceği, her şeyin yeniden kurulup şekilleneceği bir dünyaya adım atmak üzeredir. Bundan böyle dünyada bir taraftan dijitalleşme hızlanırken bir taraftan da toprağa, aileye ve dine bağlı bir hayat önemini artıracak; beslenme, barınma, iletişim, eğitim, savunma ve şehirleşme düzeni yeniden şekillenecektir. Zevkler, alışkanlıklar, değerler, anlayışlar ve hedefler değişecek; bilim ve teknoloji, ekonomi ve ticaret, savaşlar ve çatışmalar artık başka şekillerde icra edilecektir. Eski dünyada giderek yalnızlaşan insan, belki yeniden kendini keşfetme imkânına kavuşacaktır. Kendisiyle, çevresiyle, varlıkla, tabiatla ve yaratıcıyla barışacak, gerçek şahsiyet sahibi olacaktır. Bu umudun önünü tıkayan bütün safraların artık kesinlikle atılması gerekmektedir.<br>Bu sebeple 2023’e yaklaşırken Atatürk’ü kısır tartışmaların konusu olmaktan çıkarmalı ve kutuplaşmaya teşne çevrelere malzeme etmemeliyiz. Onu doğru anlamaya, istismar etmemeye, verdiği mücadeleyi kavramaya, tasavvur ettiği hedefleri daha ileriye götürmeye, büyük düşünmeye ve gerçekçi olmaya çalışmalıyız. Önümüze gelen tarihî fırsatları bu defa da gölgemizle savaşarak kaçırmamalıyız. Bu hataya geçen yüzyılda birkaç kez düştük, artık bu yüzyılda tekrar düşmemeliyiz.</li></ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ataturku-dogru-anlamak-sorunu-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazi Paşa Etrafında – Sultan II. Abdülhamid, İttihatçılar ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gazi-pasa-etrafinda-sultan-ii-abdulhamid-ittihatcilar-ve-gazi-mustafa-kemal-ataturk/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gazi-pasa-etrafinda-sultan-ii-abdulhamid-ittihatcilar-ve-gazi-mustafa-kemal-ataturk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 06:37:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Atilla Fikri Ergun]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10092</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyetin okullarında yetiştik, vatanperver, milliyetçiydik, nasıl olduysa 20’li yaşlarımızda İslamcılık belasına bulaştık. Sonra yeniden bir tarih okuması yapma, öz eleştiri, muhasebe ve toparlanma imkânı doğdu. Öncelikle şunu belirteyim ki, Gazi Paşa da insandır, günahı, sevabı vardır, ilahımız, rabbimiz değildir, bununla birlikte İstiklâl Harbi’nin muzaffer komutanı, cumhuriyetimizin kurucusu, Türklüğün son sembol ismi, Batılı emperyalistlerin ifadesiyle Müslüman dünyanın militan lideridir, ruhu şâd olsun! Türkiye’de Gazi Paşa’ya küfretmek neredeyse sıradan bir hâl aldı. Ömürleri cephelerde geçmiş, eldeki fotoğraflarının yüzde 90’ı cephelerde, askeri görevlerde çekilmiş insanlara “din-dindarlık, -cılık” vs. adına küfredenlerin dikkate alınacak bir tarafları yoktur, insan o fotoğraflara bakıp, ettiği küfürler için utanır. Herkes eleştirilebilir, hata ya da yanlış yapmayan insan doğmadı henüz, “şurası yanlış” dersiniz, hatta fikren ya da siyaseten hiç katılmayabilirsiniz de, eksiklik gördüğünüz yerde imkânları kullanıp tamamlarsınız ya da hatayı düzeltirsiniz, bunlar anlaşılabilir şeylerdir, ancak bu vatan için emek vermiş, kan dökmüş insanlara küfretmek başka bir şey, adilik, müptezellik. Atatürk, Küçük Asya’daki bin yıllık tarihimizin bir parçasıdır ve hiç kimse kendi kafasına göre tarihten isim silemez, Atatürk’ü hiç silemez. Gazi Paşa’nın hakkını teslim etmek icap eder, öngörü sahibidir, problemi doğru teşhis etmiş, modern dünyayı iyi okumuş, gelişmeleri kavramış, işin nereye varacağını görmüştür. “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz” derken bugün &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyetin okullarında yetiştik, vatanperver, milliyetçiydik, nasıl olduysa 20’li yaşlarımızda İslamcılık belasına bulaştık. Sonra yeniden bir tarih okuması yapma, öz eleştiri, muhasebe ve toparlanma imkânı doğdu. Öncelikle şunu belirteyim ki, Gazi Paşa da insandır, günahı, sevabı vardır, ilahımız, rabbimiz değildir, bununla birlikte İstiklâl Harbi’nin muzaffer komutanı, cumhuriyetimizin kurucusu, Türklüğün son sembol ismi, Batılı emperyalistlerin ifadesiyle Müslüman dünyanın militan lideridir, ruhu şâd olsun!<span id="more-4365"></span></p>
<p>Türkiye’de Gazi Paşa’ya küfretmek neredeyse sıradan bir hâl aldı. Ömürleri cephelerde geçmiş, eldeki fotoğraflarının yüzde 90’ı cephelerde, askeri görevlerde çekilmiş insanlara “din-dindarlık, -cılık” vs. adına küfredenlerin dikkate alınacak bir tarafları yoktur, insan o fotoğraflara bakıp, ettiği küfürler için utanır. Herkes eleştirilebilir, hata ya da yanlış yapmayan insan doğmadı henüz, “şurası yanlış” dersiniz, hatta fikren ya da siyaseten hiç katılmayabilirsiniz de, eksiklik gördüğünüz yerde imkânları kullanıp tamamlarsınız ya da hatayı düzeltirsiniz, bunlar anlaşılabilir şeylerdir, ancak bu vatan için emek vermiş, kan dökmüş insanlara küfretmek başka bir şey, adilik, müptezellik.</p>
<p>Atatürk, Küçük Asya’daki bin yıllık tarihimizin bir parçasıdır ve hiç kimse kendi kafasına göre tarihten isim silemez, Atatürk’ü hiç silemez. Gazi Paşa’nın hakkını teslim etmek icap eder, öngörü sahibidir, problemi doğru teşhis etmiş, modern dünyayı iyi okumuş, gelişmeleri kavramış, işin nereye varacağını görmüştür. <em>“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz”</em> derken bugün ne denli haklı olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.</p>
<p>İslamcı çevrelerde Gazi Paşa’ya duyulan nefret, uluslararası merkezlerde imal edilip, Türkiye’ye satılan ya da getirilen tarih tezleriyle alakalıdır. İlginçtir, Rıza Nur hatıratını yazar ve 1960 yılından sonra yayınlanması için yurt dışında bazı kütüphanelere teslim eder, İslamcı çevrelerin yararlandığı başlıca kaynaklardandır.</p>
<p>Siyasi-ideolojik dindarlıkla milli şuur bir arada bulunmaz, bulunamaz, işin tabiatına aykırıdır. İlaveten bu insanların önemli bir bölümü etnik sıkıntı yaşamaktadır, Türk denildiği zaman zıvanadan çıkarlar. İslam, etnik sıkıntılarının üzerini örtmek için kullandıkları örtüdür. Şahsen Türklüğe alerjisi olanların kendi etnik sıkıntılarını İslam-Müslümanlık kisvesi altında saklama çabalarını alçaklık olarak nitelendirmekteyim.</p>
<p>Bu noktada bir parantez açıp, konuya ilişkin bir iki kelâm etmekte fayda var. Türk, kavim adı olmaktan çıkmış, topluca bir milleti temsil eder hale gelmiştir ve bu, son yüz-iki yüz yılın meselesi değildir, bin yıla yakındır bu böyledir. “Müslümanlar eşittir Türkler”, Papa’nın tanımı budur örneğin (bkz. II. Baschalis, tarih M.S. 1100). Anayasa’da da bir kavimden ya da biyolojik, genetik, irsi bir şeyden bahsedilmemektedir. Siyasi-ideolojik dindarlar, millet ile kavim arasındaki farkı öğrenmemekte ya da görmezden gelmekte ısrarcı. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Türkiye halkına… Kim var kim yok hepsine yani. Birileri, “Biz Türk Milleti falan değiliz, biz başka bir şeyiz” diyorlarsa, kendileri bilirler. Yalnız, asıl kavmiyetçilik, ırkçılık budur, “Ben tek bir millet olarak herkesle aynı potada eriyemem, ben başka bir şeyim” demektir.</p>
<p>İslamcı olduğum döneme ait yazı ve kitaplarımda modernlik, sekülerizm, laiklik eleştirileri önemli yer tutar, ancak Gazi Paşa’ya hiç küfretmedim. Hakkında yazdığım tek olumsuz yazı 2011 tarihlidir, bilinen yaygın anlamıyla küfür/sövgü içermez, iktisadi açıdan eleştireldir. Balıkesir Hutbesi ve İzmir İktisat Kongresi’nde sarf edilen sözleri -benim o günkü bakış açımla- masaya yatırır, şu meşhur Paşa’nın mal varlığı konusuna değinir, tek adam olduğundan, Beyaz Türklerden, Kemalizm’den vs. bahseder. Girişinde -klasik İslamcı ağızla- tepeden inme devrimlere, yasaklara, İstiklâl Mahkemeleri’ne, şapka devrimine vs. kısaca vurgu yapar. Bir yandan İslam Sosyalizminden bahsedip, diğer yandan da Atatürk’ü de elden bırakmamaya çalışanların çelişkileri üzerine kaleme alınmıştır. Bugün olsa yazmazdım, keşke yazmasaydım.</p>
<p>Öncesinde (2009 yılında), şu “em-ay siks’in adamları”ndan bahseden şahısla Gazi Paşa yüzünden kavga etmişliğim vardır, ismi lazım olmayan eski İslamcı yazarlardan birinin ofisinde neredeyse yumruk yumruğa birbirimize giriyorduk. Aynen -5 yıl önceki videosu piyasaya sürülen- şu kendini bilmez Yunan’ın ağzıyla “Mustafa Kemal dini kaldırdı” falan diyordu ki birkaç örnek sıralayarak, o dönemde “din” dediği ve kaldırıldığından bahsettiği şeyin aslında teneke olduğunu, söz konusu din anlayışının imparatorluğun sonunu getirdiğini, Gazi Paşa’nın dini kaldırmadığını, siyasi alandan ayırdığını, yaptıklarının doğru olduğunu söyleyince kıyamet koptu. Ofisten çıktık, hararetli tartışma el kol hareketleriyle otobüs durağına kadar devam etti, millet işini gücü bırakmış yolda bizi seyrediyordu.</p>
<p>20’li yaşlarımda başlayan İslamcılık maceram boyunca sadece dışarıya değil, içeriye karşı da muhalif oldum, onun için sevmezlerdi. Diyeceğim o ki İslamcı çevrelerde Gazi Paşa düşmanlığı patolojiktir, doku uyuşmazlığı vardır. Kendi aklımı kullanarak, öz eleştiri, muhasebe yaparak, siyasi-ideolojik dindarlıktan kurtulmuş olmakla iftihar ederim.</p>
<p>Bugün “İttihatçı kafayla hareket edersek elimizdekini de kaybederiz” diyenler yüz yıl önce ne olup bittiğini anlamadıkları gibi bugün ne olup bittiğinden de bihaberler. I. Dünya Savaşı’na giden süreçte bütün planlar önceden yapılmıştı, dolayısıyla o gün -Cemal Paşa’nın ifadesiyle- kendimizi savunarak ölmekle savunmasız ölmek arasında bir tercih yapmış, kendimizi savunarak ölmeye karar vermiştik. Enver Paşa’nın ifade ettiği üzere yeni dünya düzeninde sadece Almanlar bize müsamaha göstereceklerini beyan ettikleri için onlarla müttefik olduk.</p>
<p>Bu noktada İslamcılarla azgın liberallerin İttihatçıları eleştirirken kullandıkları dilin ibretlik olduğunu belirtmemiz gerekir. “Komitacıydılar, militaristtiler”, söyleyebildikleri bu kadar. Hz. Peygamber, Medine’de silahlı güce dayandı. İttihatçılar, savaş sırasında Türkleri iki ateş arasında bırakan Ermenileri tehcir etti, Hz. Peygamber de antlaşmalarını bozan Yahudileri bir güzel sürgün etmişti. İlaveten, devlet demek ordu demektir, yani devletin arkasındaki asıl güç ordudur. Darbeciliğin Türk Ordusu’na Gazi Paşa’dan miras kaldığı yönündeki söylemler ise baştan aşağı kara propagandadır, bilakis, Paşa, siyasetin özellikle iki yerden, kışladan ve camiden uzak durması, bu ikisine siyasetin girmemesi gerektiğini söylemiş, ne yazık ki tam tersi olmuştur. Ordu-millet olduğumuz için darbelerin tarihi asırlar öncesine dayanır.</p>
<p>20. yüzyılın başında imparatorluklar çağı sona ererken o günün şartlarında Türkiye’nin yola saltanatla ya da hilafet görünümlü saltanatla devam etmemesini yadırgayanların akılları da maalesef tarihin arka odasında kalmıştır. İstiklâl Harbi’nin sonunda Müslüman dünyanın yüzde 80’i sömürge haline gelmişti, Türkiye, İran ve Afganistan hariç. Bu durumda bir hilafetten söz etmek mümkün değildir. İngiltere’nin 2,5 milyon asker topladığı yerde toplam nüfusumuz da yaklaşık 10 milyondur, dolayısıyla savaşacak gücümüz kalmamıştır. Nitekim 1927’deki ilk nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13 milyondu.</p>
<p>Mesele Sultan II. Abdülhamid, İttihatçılar, Gazi Mustafa Kemal Paşa meselesi değildir, Osmanlı 16. yüzyıldan itibaren çürümeye başlamıştır. Mısır’ın fethiyle birlikte Eş’ari ulemanın İstanbul’a transferi, süreç içinde Eş’ariliğin yerleşmesi, pozitif ilimlerin medreselerden kovulması sonun başlangıcıdır. Diğer yandan tekkeler it uğursuz yuvasına dönmüştür (Kuşadalı’ya bakılabilir). Osmanlı’nın son yüzyılı baştan sona perişanlıktır, Anadolu sersefildir (bkz. Ahmet Haşim), 19. yüzyılın ortalarında zuhur eden İslamcılar sadra şifa tek cümle kuramamışlardır. “Şeriat rejimi vardı” denilen yerde 19. yüzyılın sonlarına doğru Galata’daki genelev sayısı 100’dür, 1915 yılında sayı 359’a çıkmıştır, yani diğer yandan ahlaki tefessüh de söz konusudur.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid, çöküşün farkındadır, devleti kurtarmak ister, Osmanlıcılık, İslamcılık ve dahi Türkçülük yapar, hepsine başvurur, dener. Neticede çöküş dönemi padişahıdır, başarılı olamaz. Sultan II. Abdülhamid döneminde toprak kaybedilmedi diye bir şey yoktur, bunu söyleyenler ya cahildir ya da tarihi çarpıtmakla meşguldür. Sultan II. Abdülhamid ile İttihatçılar arasında görüş farkı vardır sadece, hepsi devleti kurtarmanın derdine düşmüşlerdir.</p>
<p>Evet, manzara-i umumiye böyledir. Osmanlı “bize yakışmaz” diye Sanayi Devrimi’ne iştirak etmemiş değildir, resmen vakıayı ıskalamıştır. Her şeye rağmen Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmut, Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid ıslahata gayret etmişlerdir. Cumhuriyet, kangren olmuş uzuvları kesip atmış, sosyal, siyasi ve iktisadi açıdan iflas etmiş bir düzenle yola devam etmek yerine değişiklik cihetine gitmiştir, yüzü ileriye dönük bir harekettir. Dini bireysel-ahlaki alana havale ederek, devlet ve siyaset ile din arasına çizgi çekmesi hayırlı olmuştur. 1952’den* bu yana yaşananlar (Pakistan ve Mısır’dan yapılan tercümeler, İslamcılığın hortlaması/Yeşil Kuşak, darbeler, muhtıralar vs.) tamamen NATO/Atlantik filmidir.</p>
<p>Modern çağın konsepti ulus-devletti ve biz de İslam’ın ve çağın ruhuna uygun bir biçimde cumhuriyet ilan ettik. İflas etmiş, sona ermiş bir yönetim tarzı ile yola devam etmeyi düşünmenin, “keşke saltanat, hilafet devam etseydi” şeklindeki geriye dönük sızlanmaların anlamı yoktur. İflas ettiği bir önceki döneme ait tarza dönmeye kalkışan “akıl” çağın firarisi olur ancak. Şimdi kapitalizm kendi çıkarı için -İslamcıların “ulus-devlet” dedikleri- milli devleti küçük parçalara ayırmak istiyor, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, özerklik vs. hep küreselleşmenin planlarıdır. Meraklıları için William Knoke’un <em>Cesur Yeni Dünya</em>’sı konu için iyi bir giriş olabilir.</p>
<p>İstiklâl Harbi sırasında düşmanla iş birliği yapanlar, İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Kuvâ-yi Milliyeciler için idam fetvası verenler… Cumhuriyet, bunların elinden cinayet aleti gibi kullandıkları dini alıp, siyasi alandan uzak nezih bir yere koydu. Biz de bugün aynı şeyler bir daha yaşanmasın diye aydınlanma, felsefe, sanat, bilim, sekülerlik, modernleşmeye karşı modernleşme (kendimize özgü modernlik) diyoruz, buradan çıkmanın başka bir yolu yoktur.</p>
<p>Son olarak, Gazi Paşa başta olmak üzere İstiklâl Harbi’nde emeği geçen herkese, tüm şehit ve gazilerimize rahmet ve minnetle… Bin selam olsun!</p>
<p><strong>Atilla Fikri Ergun</strong></p>
<p><strong>* </strong>1952 – NATO’ya tam üyelik</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gazi-pasa-etrafinda-sultan-ii-abdulhamid-ittihatcilar-ve-gazi-mustafa-kemal-ataturk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10 Kasım’da Sorulması Gereken Sual</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/10-kasimda-sorulmasi-gereken-sual/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/10-kasimda-sorulmasi-gereken-sual/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Nov 2018 10:49:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[10 Kasım]]></category>
		<category><![CDATA[İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4376</guid>

					<description><![CDATA[10 Kasım’da Sorulması Gereken Sual İslamcılar Atatürk’le Barışıp İnönü’den Şikayetçiler mi? Malum, memlekette içinde İslamcı kökenlilerin de bulunduğu muhafazakar- mütedeyyin karakterli bir iktidar var. İslamcılar bu iktidar döneminde çok partili siyasi hayatımızda daha önce hiç olmadığı kadar etkin pozisyondalar. Mamafih bu pozisyon radikal söylemlilere bile “Devlet” gerçeğiyle yüzleşme imkânı da verdi. İyi mi oldu, kötü mü oldu tartışması bir yana devlet erkinin soğuk yüzüyle karşılaşıp çeşitli imkanlarından nemalanmak seküler rejim karşıtlığını izale edip uzlaşma cihetinin ortaya çıkmasına vesile olmuş gibi. Gelişmeyi sadce “uzlaşma” olarak nitelendirmek yeterli olmayabilir. Gerçekçi niteleme “değişim” olsa gerek. Gazeteci-yazar Akif Beki’nin karar gazetesindeki köşe yazısı bu konuya temas ediyor gibi: Atatürk’ü şükranla İnönü’yü şikayetle anmak BBC Türkçe, dün İnönü’yle yaptığı tarihi röportajdan bir kesit paylaştı Twitter hesabında. Fakat tam da 10 Kasım arifesinde, Türkiye arşivinden bunu çekip ortaya çıkarmaları enteresan. Belki de Atatürk’le siyaseten barışıp İnönü’yle kavgaya hala devam edilmesi motive etti seçimlerini. 1964’te atlattığı suikast girişiminin ilk saatlerinde, sıcağı sıcağına konuşmuşlar. Klipte Başbakan İnönü’ye, canına kasteden saldırganın muhalefetteki Adalet Partisi’yle bağlantılı çıktığı söylentileri soruluyor. İnönü, tereddütsüz reddediyor bu aceleci komploları. Böyle bir tahminde bulunmanın doğru olmadığını söylüyor. Hatta aksine, AP’lilerin samimiyetle geçmiş olsun dileklerini ilettiklerini belirtiyor. Siyasi muhaliflerini suçlamaya ya da sorumlu tutmaya yeltenmediği gibi, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>10 Kasım’da Sorulması Gereken Sual</strong></p>
<p><strong>İslamcılar Atatürk’le Barışıp İnönü’den Şikayetçiler mi?</strong></p>
<p>Malum, memlekette içinde İslamcı kökenlilerin de bulunduğu muhafazakar- mütedeyyin karakterli bir iktidar var. İslamcılar bu iktidar döneminde çok partili siyasi hayatımızda daha önce hiç olmadığı kadar etkin pozisyondalar. Mamafih bu pozisyon radikal söylemlilere bile “Devlet” gerçeğiyle yüzleşme imkânı da verdi.</p>
<p>İyi mi oldu, kötü mü oldu tartışması bir yana devlet erkinin soğuk yüzüyle karşılaşıp çeşitli imkanlarından nemalanmak seküler rejim karşıtlığını izale edip uzlaşma cihetinin ortaya çıkmasına vesile olmuş gibi. Gelişmeyi sadce “uzlaşma” olarak nitelendirmek yeterli olmayabilir. Gerçekçi niteleme “değişim” olsa gerek.</p>
<p>Gazeteci-yazar Akif Beki’nin karar gazetesindeki köşe yazısı bu konuya temas ediyor gibi:</p>
<p><strong>Atatürk’ü şükranla İnönü’yü şikayetle anmak</strong></p>
<p>BBC Türkçe, dün İnönü’yle yaptığı tarihi röportajdan bir kesit paylaştı Twitter hesabında.</p>
<p>Fakat tam da 10 Kasım arifesinde, Türkiye arşivinden bunu çekip ortaya çıkarmaları enteresan.</p>
<p>Belki de Atatürk’le siyaseten barışıp İnönü’yle kavgaya hala devam edilmesi motive etti seçimlerini.</p>
<p>1964’te atlattığı suikast girişiminin ilk saatlerinde, sıcağı sıcağına konuşmuşlar.</p>
<p>Klipte Başbakan İnönü’ye, canına kasteden saldırganın muhalefetteki Adalet Partisi’yle bağlantılı çıktığı söylentileri soruluyor.</p>
<p>İnönü, tereddütsüz reddediyor bu aceleci komploları. Böyle bir tahminde bulunmanın doğru olmadığını söylüyor.</p>
<p>Hatta aksine, AP’lilerin samimiyetle geçmiş olsun dileklerini ilettiklerini belirtiyor.</p>
<p>Siyasi muhaliflerini suçlamaya ya da sorumlu tutmaya yeltenmediği gibi, zan altında bırakacak en ufak bir imadan dahi kaçınıyor, kapatıyor o kapıyı.</p>
<p>Halbuki seçimler yaklaşırken ciddi bir suikast atlatmış ve AP önde görünüyor, favori&#8230;</p>
<p>Fırsatçılık yapabilir, AP’ye yıkarak muhalefeti kriminalize edebilir, siyaseten yararlanmaya kalkabilirdi.</p>
<p>Ortadan kaldırılmasının muhalefete yarayacağı paranoyasını kaşıyabilirdi.</p>
<p>Kaşımıyor, siyasi rakiplerini hedefe koyup düşmanlaştırmıyor, terör suçlusu göstermiyor.</p>
<p>29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda yazmıştım. Karşı devrim korkusunu körüklemeyi de reddetmiş, irtica yaygaralarına da yüz vermemişti.</p>
<p>Abdi İpekçi söyleşisinde, “Bazen insana, acaba irtica hortluyor mu diye bir vehim geliyor ama yersiz, Cumhuriyet bütün değerleriyle millete mal olmuştur” diyerek ‘gerici ayaklanma’ öcüsünün ipini çeken oydu.</p>
<p>Siyasete alet etmeye, yıpratma silahı gibi elinde tutup irtica tehlikesini sağ iktidarlara karşı kullanmaya tevessül etmemişti.</p>
<p>Fakat hayatteyken irtica karşıtlığının istismarına geçit vermemesi bile, vefatından sonra İnönü karşıtlığı üstüne siyaset bina edilmesine mani olmadı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Çok partili bir rejim devralıp tek parti saltanatına döndürmemiş, Cumhuriyet’i geriye değil ileriye, tek parti hakimiyetinden çok partili demokrasiye taşımış ve Milli Şef olarak girip seçimleri kaybettiğinde de iktidarı bırakmayı bilmişti.</p>
<p>‘Gerici kalkışma tehlikesi var, irtica tehdidi sürüyor, ben gidersem ayakta kalamaz yıkılır kurduğumuz Cumhuriyet’ gibi mazeretlere sığınıp baştan gitmemezlik yapmamıştı.</p>
<p>Atatürk’ün silah arkadaşı, Cumhuriyet’i birlikte kurduğu bir Milli Mücadele komutanı, bir İstiklal kahramanı ve ikinci cumhurbaşkanı olmakla kalmadı yani&#8230;</p>
<p>Atatürk’ün Cumhuriyet ve asrileşme ideallerinin tamamlayıcı adımlarını döneminde atan, muasır medeniyetler hedefine bir adım daha yaklaştıran liderdi İnönü.</p>
<p>Ayrıca Atatürk gibi o da, kişisel kaderini milletin mukadderatıyla, Cumhuriyet’in ömrüyle bir tutmadı. ‘Ben varsam var, benden sonrası tufan’ demedi&#8230;</p>
<p>Atatürk’ü bugün ‘rahmet, minnet, şükran, hayır ve saygıyla’ anmamıza vesile olan Cumhuriyet’in bütün fazilet ve kazanımlarında hisse sahibidir.</p>
<p>Atatürk düşmanlığının beslendiği iftira, çarpıtma, dolduruş ve önyargıları tüm eleştiri ve rezervlerini koruyarak yıkabilen anlayış, İnönü düşmanlığına da pekala izin vermeyebilir.</p>
<p>Hatası sevabıyla değerlendirilen bir ortak değer, bir tarihsel kişilik mertebesine konup gündelik siyasi çatışma ve hesaplaşmaların üstüne çıkarılabilir o da.</p>
<p>Memnuniyetlerini Atatürk’e, şikayetlerini İnönü’ye mal eden tutarsız istismarcıların elinden Atatürk’e yaslanıp İnönü’yü kötüleme fırsatını, bütün çekincelerine rağmen alsa alsa Cumhurbaşkanı Erdoğan alabilir. Aynı kanaatteyim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/10-kasimda-sorulmasi-gereken-sual/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
