<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Müslümanlar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/muslumanlar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 May 2021 07:18:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Müslümanlar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İsrail Zulmü Sonuçtur…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/israil-zulmu-sonuctur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/israil-zulmu-sonuctur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 May 2021 07:18:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17288</guid>

					<description><![CDATA[Her ramazan ayında dünyadaki Müslümanların canlanıp canlanmadığını, adam olmaya karar verip vermediklerini, adalet, hak hukuk üzerinde bir araya gelip gelemeyeceklerini test etmek için terörist İsrail mazlum Filistin&#8217;e saldırır…Hem zulümde ABD ve Avrupa ülkelerini yanına çekerek birlikteliğini tazeler hem de buna mukabil İslam ülkeleri arasında ölü numarası yapanların sayısının ne kadar olduğunu anlamaya çalışır. Bu yüzden her yıl tekrar eden İsrail terörü sebep değildir sonuçtur. Sebebe gelince, İslam ülkelerinde millet desteği olmadan ve çoğu darbe ile oluşmuş zayıf idareler, adalet, hak, hukuk yoksunluğu, korkular, kişisel çıkarların elden kayıp gitmesi, devlet imkanlarının elden çıkması korkusu ve daha bir çok gerekçe sayabiliriz. Yukarıda saydığım gerekçeler neticesinde oluşan boşluktan İsrail dalıyor kırıp geçiriyor. Sadece o mu? İslam ülkeleri mezbahane önüne dizilmiş kesim sırası bekleyen koyunlara benzemektedirler. Tüm koyunlar seyrederken sırası geleni Irak,Suriye, Libya, Yemen, Mısır, Filistin gibi alıp kesiyorlar. Bir de Türkiye gibi baş kaldıran, direnen, koç gibi hareket ederek sıraya girmeyi reddedenler var. Onu da darbe girişimleri ve siyaseti zayıflatarak diz çöktürmek istiyorlar. Daha da önemlisi, ABD silah vererek PKK terör örgütü üzerinde ülkemize savaş açmış durumdadır. En acı olanı da Amerika, PKK terör örgütünün siyasi ayağı HDP üzerinden ülkemizde iktidar ortağı olmak istiyor. İşin en kötü tarafı ise böyle bir iktidar yöntemi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Her ramazan ayında dünyadaki Müslümanların canlanıp canlanmadığını, adam olmaya karar verip vermediklerini, adalet, hak hukuk üzerinde bir araya gelip gelemeyeceklerini test etmek için terörist İsrail mazlum Filistin&#8217;e saldırır…Hem zulümde ABD ve Avrupa ülkelerini yanına çekerek birlikteliğini tazeler hem de buna mukabil İslam ülkeleri arasında ölü numarası yapanların sayısının ne kadar olduğunu anlamaya çalışır.</p>



<p>Bu yüzden her yıl tekrar eden İsrail terörü sebep değildir sonuçtur. Sebebe gelince, İslam ülkelerinde millet desteği olmadan ve çoğu darbe ile oluşmuş zayıf idareler, adalet, hak, hukuk yoksunluğu, korkular, kişisel çıkarların elden kayıp gitmesi, devlet imkanlarının elden çıkması korkusu ve daha bir çok gerekçe sayabiliriz.</p>



<p>Yukarıda saydığım gerekçeler neticesinde oluşan boşluktan İsrail dalıyor kırıp geçiriyor. Sadece o mu? İslam ülkeleri mezbahane önüne dizilmiş kesim sırası bekleyen koyunlara benzemektedirler. Tüm koyunlar seyrederken sırası geleni Irak,Suriye, Libya, Yemen, Mısır, Filistin gibi alıp kesiyorlar. Bir de Türkiye gibi baş kaldıran, direnen, koç gibi hareket ederek sıraya girmeyi reddedenler var. Onu da darbe girişimleri ve siyaseti zayıflatarak diz çöktürmek istiyorlar.</p>



<p>Daha da önemlisi, ABD silah vererek PKK terör örgütü üzerinde ülkemize savaş açmış durumdadır. En acı olanı da Amerika, PKK terör örgütünün siyasi ayağı HDP üzerinden ülkemizde iktidar ortağı olmak istiyor. İşin en kötü tarafı ise böyle bir iktidar yöntemi CHP başta olmak üzere millet ittifakı bileşenleri tarafından kurtuluş reçetesi olarak sunuluyor. Nasıl olacak bu iş!</p>



<p>Öyle anlaşılıyor ki seçimin öne alınmasını ve bir an önce seçim yapılmasını isteyenler kazanırlarsa, önümüzdeki yıllar İsrail&#8217;in yaptıklarına ses çıkarmayanlar arasına ülkemizi de katacaklar. Kesim sırasına bizi de itirazsız şekilde sokmayı başarmış olacaklar. Bu sıraya asla girmeyeceğiz…</p>



<p>Milli konularda birbiriyle çok iyi uzlaşan Ak Parti ve MHP ile bu direniş çok zor oluyor da, içinde PKK terör örgütünün siyasi temsilcisi HDP&#8217;nin yani ABD&#8217;nin olduğu bir yapı bunu nasıl başaracak? Mümkün müdür bu?<br>Bu noktada Ak Parti&#8217;ye önemli bir uyarıda gereklidir. Nasılsa karşıda PKK ilişkili HDP&#8217;siz bir iktidar olamıyor üzerinden kasıtlı-kasıtsız hatalara, kusurlara, adaletsizliklere, usulsüzlüklere, haksızlıklara bu durumdan ruhsat çıkarmak yok! Meşrulaştırmak da yok!</p>



<p>Yoksa İsrail zulmü sonuç, yukarıda saydığım kasıtlı kasıtsız yanlışlar da bunun sebepleri olmaya devam ederler…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/israil-zulmu-sonuctur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Azınlıkların Hakları’ Görüşüne Eleştirel Bir Bakış…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/azinliklarin-haklari-gorusune-elestirel-bir-bakis/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/azinliklarin-haklari-gorusune-elestirel-bir-bakis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Celal Özmen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:05:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalist Sömürgeci]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10949</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Öyle ki; 21. yüzyılın hükümferma olduğu bugün bile bu mefhumun hem insanlığı hem de Müslümanları parçalamaya ve tefrik etmeye matuf olduğunu görüyoruz. Bir kavram olarak Azınlık daha en başından garbi ve dolayısıyla da Batılı bir kavramdır. Bu yüzden de ne İslam’ın ne de Müslümanların azınlık kavramı üzerinde öyle dişe dokunur bir çalışmaları ve emekleri olmamıştır. Denilebilir ki; bu kavram her şeyden önce insanın insandan ayrıştırılması anlamına geldiği ve hem İslami hem de insani bir kavram ol(a)madığı için de hem Müslümanlar hem de İslam tarafından hiçbir zaman benimsenmemiş ve tanınmamıştır. Öte yandan da yabancı dilden alındığı gibi yabancı güçler tarafından da öncelikle Müslümanları sonra da cümle insanlığı yabancılaştırıp parçalamak ve sömürmek maksadıyla kullanılmıştır. Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca da bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Öyle ki; 21. yüzyılın hükümferma olduğu bugün bile bu mefhumun hem insanlığı hem de Müslümanları parçalamaya ve tefrik etmeye matuf olduğunu görüyoruz. Sömürgeci devletler diğer ümmet, halk ve devletlerin işlerine karışmak, onları bölmek ve sömürmek gayesiyle bu mefhumu çok aktif ve keskin bir silah olarak kullanıyorlar. Bunun sayesinde İslam beldeleri üzerinde sinsi amaçlarına ulaşıyorlar. Basit bir ifade olsa da sömürge siyasetinin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Öyle ki; </b></span><span class="s1"><b>21. yüzyılın hükümferma olduğu bugün bile bu mefhumun hem insanlığı hem de Müslümanları parçalamaya ve tefrik etmeye </b></span><span class="s1"><b>matuf olduğunu görüyoruz.</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir kavram olarak Azınlık daha en başından garbi ve dolayısıyla da Batılı bir kavramdır. Bu yüzden de ne İslam’ın ne de Müslümanların azınlık kavramı üzerinde öyle dişe dokunur bir çalışmaları ve emekleri olmamıştır. Denilebilir ki; bu kavram her şeyden önce insanın insandan ayrıştırılması anlamına geldiği ve hem İslami hem de insani bir kavram ol(a)madığı için de hem Müslümanlar hem de İslam tarafından hiçbir zaman benimsenmemiş ve tanınmamıştır. Öte yandan da yabancı dilden alındığı gibi yabancı güçler tarafından da öncelikle Müslümanları sonra da cümle insanlığı yabancılaştırıp parçalamak ve sömürmek maksadıyla kullanılmıştır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca da bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Öyle ki; 21. yüzyılın hükümferma olduğu bugün bile bu mefhumun hem insanlığı hem de Müslümanları parçalamaya ve tefrik etmeye matuf olduğunu görüyoruz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sömürgeci devletler diğer ümmet, halk ve devletlerin işlerine karışmak, onları bölmek ve sömürmek gayesiyle bu mefhumu çok aktif ve keskin bir silah olarak kullanıyorlar. Bunun sayesinde İslam beldeleri üzerinde sinsi amaçlarına ulaşıyorlar. Basit bir ifade olsa da sömürge siyasetinin “böl, parçala, yut” şeklinde geliştiğini söylemek ve onu bu şekilde vasıflandırmak mümkündür…</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Evet, onların siyaseti böyledir ve bu siyasetin artık hiçbir kimseden saklanacak tarafı da kalmamıştır. Bilinen bir gerçek olarak meydanda durmaktadır. Buna rağmen her nedense salt kullanılışlı bir kavram olarak bile azınlık mefhumunun birçok halk tarafından kabul gördüğünü eklemek gerekiyor. Önce sanki de basit bir kavram olarak konuşulmaya başlayan azınlık kavramı giderek tartışılmaya başlanıyor, kavramın felsefesi yapılıyor, edebiyatı yapılıyor ve sonra da hiç düşünmeden, bu çizgiye nasıl ulaşıldığı hakkında tartışılmadan bir bakıyorsunuz halklar birbirinden ayrılmayı istemeye, “azınlıkların hakları” adı altında türlü türlü fesatlıklarla, birlikte yaşaya gelen ülkeler,<span class="Apple-converted-space">  </span>milletler, memleketler bölünmeye başlıyor…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">İlginç bir biçimde de sömürgeciler hem bu fikri yayıyorlar hem de bu fikrin arkasında duruyorlar. Ta ki; azınlık adı taşıyan beşeri grup kendiliğinden ayrılmayı istesin, bölünsün, parçalansın…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Akabinde sömürgeci güçler bu ayrılıkçı gruplara her tür yardımı takdim ediyorlar. Silah, para, mal, uzman, bilgi, ajan, casus olarak yetiştirilmiş liderler ve benzerleri gibi nevzuhur haller çıkıyor ortaya. Aynı anda elde ettikleri sömürgeleri için propaganda ve reklâm yapıyor, onlar için bölgesel ve devletlerarası konferanslar düzenliyor, Birleşmiş Milletler’de, Güvenlik Konseylerinde ve diğer devletlerarası kuruluşlarda kararlar çıkartıyorlar…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Çark Sürekli Emperyalist Sömürgecinin Lehine Dönüyor, Döndürülüyor…</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Ne garip , ne hazin ve ne kadar düşündürücü bir süreç değil mi?.. Bir yandan bölünüp parçalanarak güya özgür kılındığı söylene söylene sömürgecinin tuzağına düşürülen onca topluluk diğer yandan sömürgecinin uzun erimli, şeytan işi hesapları birlikte yürütülüyor, topluluklar arasına kin ve nefret tohumları ekiliyor, düşman kuşaklar yetiştiriliyor, denge bozulsa da çark sürekli emperyalist sömürgecinin lehine dönüyor, döndürülüyor…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Unutmamak gerekir ki sömürge ülkeler üzerinde sömürgecilerin kontrolü süreklidir. Kendi anlayışlarına göre; azınlık grubu içeren memlekete baskı yaparlar sürekli, ambargo uygular, onunla ilişkilerin bazı şekillerini keser, ona müdahale etmek için tehdit eder, dış bankalardaki mal ve paralarına el koyar, yardım ve kredi verme işini durdurur, hava sahasını kapatır ve buna benzer her tür savaş vesile ve üslubu kullanırlar…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Ayırmak istedikleri halklara milli ve milliyetçi parti ve örgütler kurar, istedikleri şahısları liderler yapmak için onları kamuoyunda meşhur eder, ölmüş dillerini canlandırır, harflerini çizer, gramer kuralarını geliştirir, adlandırdıkları kültür mirasını araştırır, folklorik unsurları abartarak ortaya çıkarıp oynatır ve uyduruk halk müziklerinden tınılar çaldırırlar. Azınlık grup olarak tanıttıkları insanların adet, gelenek, anane ve diğer cahili hususiyetlerini güzel şeyler olarak gösterip öve öve bitiremezler&#8230; </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Dinden yalnız şekil, kılıf ve merasimleri muhafaza etmeye yönelik mitolojiler türetir ve bu mitolojileri de sürekli teşvik ederler. Onlar için milli ve milliyetçi kahramanlıkla dolu tarihler yazarlar, kâğıttan kahramanlar yapıp uçurmaya çalışırlar… Tasarladıkları vatanın sınırlarını çizer, bunun haritasını devletlerarası kuruluşlara ve enformasyon araçlarına dağıtır, değişik renklerle bir bayrak çizer, yeni yeni milli marş ve müzikler uydurup bunları çaldırır, oyalarda oyalarlar…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bundan sonrası ise vahimdir artık; azınlık olarak ayrıştırılan ve kopartılan bu halk apayrı bir halk olup bağımsızlığı ve milli kimliği kazanmayı istemeye başlar. Sömürgeci devletler ve BM’ler; “bu halkın kendi geleceğini ve kaderini tayın etmelidir” diye kararlar çıkarttırırlar ve bu kararları siyasi ve iktisadı baskılarla ve gerekirse askeri güçleri kullanarak meri hale getirirler…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">İşte; azınlık kavramının böylesine bir gerçeği vardır, böyledir azınlık hikâyesi…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Hikâye böyle olsa da; sömürgeci devletler bu konuda büyük tecrübe ve geniş bilgi edindiler maalesef&#8230; Bu konuda kendilerine yardım eden faktör ise diğer halkların ve özellikle kendilerinin ifade ettikleri gibi; “Üçüncü Dünya Devletleri ve halklarının geri kalması, saf olması ve uyanıklarının az olması”dır… </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Buna bir de sömürgeci devletlerin Makyavelci düşüncelerini eklemek gerekir. Bundan dolayıdır ki diğer halkları aldatmak için en alçak üsluplar kullanmak, yalan söylemek, kandırmak, saptırmak, hile yapmak, tuzak kurmak, doğru olmayan şeylere yönlendirmek, kötü olan konuları cazibeli hale getirmek, sahte propaganda ve reklâm yapmak, yanıltmak, kalpazanlık yapmak, gerçekleri saptırmak veya yarım göstermek gibi gerçek olmayanları gerçek olarak göstermekten geri kalmaz ve çekinmezler…</span></p>
<p class="p2"><span class="s2"><b>Halka Odun Toplatır ve Ateşlerini de Böylece Yakarlar…</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Sömürgeciler nasıl problem çıkartılır ve nasıl istismar edilir bunu çok iyi bilirler; kendileri problemi çıkartır, kurban olacak halka odun toplatır ve ateşlerini de böylece yakarlar… Bu halkı ve diğer halkları bu ateşle yakarlar. Ondan sonra ateşi söndüreceğiz diye müdahale ederler. Kurtarıcı rolü oynarlar. Halkları da bu yakıcı güçlere başvuran, yardım eden ve meselesini çözmek için yılana sarılmak zorunda kalan zavallılar topluluğu olarak sürekli kendi oyun ve hilelerine yönlendirirler. Böylece müdahale haklarını meşrulaştıran sömürgeciler ateşi alevlendirir, insanlık namıyla timsah gözyaşları dökerek ve pis nefesleriyle değişik aldatıcı sloganlar atarak çok sayıda insanı yakar ve arzı tahrip ederler…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Batı’nın düşünür ve siyasi kimseleri bir mefhum ortaya çıkartmak istedikleri zaman; bakış açıları olan dini hayattan ayırma ve menfaatçilik esasını izlerler. Bu açıdan bakarlar ve buna dayanırlar, bundan nedense hiç vazgeçmezler ve hiç çaktırmadan, bu hususlara doğrudan dikkati çekmeden, sanki objektif bakıyormuşçasına tarif ederek yeni yeni mefhumları ortaya çıkartır veya çıkarttırırlar. Bu nedenle, bütün tarif etme çabaları ve hangi hali nasıl izah ederlerse etsinler izahlar da gerçeğe uygun düşmez…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Sömürgeciler ve emperyalistler diğerlerine ve özellikle Müslümanlara fikir ihracatı yaparken bütün gerçekleri saptırırlar. Müslümanlara kendi mefhumlarını benimsettirmeye çalışırken İslam’la bağdaştırmaya çalışırlar. Bundan dolayı onların bu sinsi davranışlarını samimi ve uyanık kimseler dışında kimse idrak edemez. Âlim, hoca, şeyh, yazar, çizer, araştırmacı sıfatı taşıyan çok kimsenin onların tuzaklarına düştüklerini görüyoruz. Öyle ki; bazı zamanlar uyuşturulmuş mantık sahibi nice âlim, düşünür, yazar takımından kimseler bu mefhum ve tarifleri sanki pek parlak ilmi icatlar olarak telakki eder ve öyle anlar ve kullanmaya başlarlar&#8230;</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Raporlara Yansıyanlar</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">1991’de BM’nin azınlık mefhumunu tarif etmek için görevlendirdiği Francesco Capotorti 1930 senesinden beri bu mefhumun gelişmesini incelemiştir. BM’ler bu incelemeyi bir raporunda yayınlamıştır. Görevlendirilen bu şahıs Devletlerarası Adalet Mahkemesine istişare şeklinde kendi görüşünü sunmuştur. Sunduğu raporda şu sözler geçmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Bir grup (azınlık) bir ülkede veya bir bölgede yaşayan birtakım fertlerden oluşup bir ırka mensup olur veya bir dile veya birtakım özel adetlere sahip olurlar. Bir veya birkaç özellik kendilerini birleştirip kendilerine bir kimlik kazandırır. Birbirleriyle dayanışma yaparak kendi geleneklerini korumaya, ibadetlerinin şekline bağlanmaya ve geleneklerinin ruhuna uygun şekilde çocuklarını yetiştirmeye çalışırlar. Aynı anda birbirlerine yardım ederler.”</i> (Francesco Capotorti; Study on the Rights of persons beluging to Ethnic, Religious and Linguistic Minorities United Nations New York 1191)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">1950’de BM’ne bağlı olan Azınlıkları Koruma ve Ayrımcılığı Önleme Yan Teşkilatı azınlık teriminin manasını sınırlandıran, temel unsurları münakaşa etmek için birkaç toplantı yaparak şu görüşleri ortaya atmıştır: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlık olarak tanınmış gruplar diğer nüfustan ayrı bir ırka mensup olabilir, ayrı dini geleneklere veya ayrı dile veyahut ayrı özelliklere sahip olabilirler&#8230; Böyle gruplar hem milli sahada hem de devletlerarası sahada birtakım icraatlar yapılarak korunmalıdır. Böylece bu gruplar kendi gelenekleri ve özelliklerini koruma ve yerleştirme imkânına sahibi olurlar.” </i>(Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law ( London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">BM görevlisi olan Francesco Capotoriti başka bir incelemede birkaç devletin görüş ve fikirlerini aldıktan sonra, bu incelemenin sonucunda şöyle açıklamıştır:</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i> “Azınlık tarifine şu unsuru eklemek üzere durmak gerekir: Bir azınlık kendi gelenek ve hususiyetleriyle ilgili kendilerine ait itibarı korumada istekleri göz önünde tutulmalıdır.” </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bu nedenle şu ifade eklenmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlığı teşkil eden grup sosyal ve kültürel şahsiyete sahip olur.” </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Ayrıca da şu ifade eklenmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlık gruplar himaye ihtiyacı vaziyetlerinin zaaflığından, hatta demokratik devletin çerçevesinde konumlarının zayıf olmasından ileri gelir.”</i> (Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law ( London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Azınlık manasını sınırlandıran bu unsurlarla beraber yeni şeyler geliştirilmiştir; Bunlar da devletlerarası anlaşmalar ve vesikalarına yansımıştır. Misal olarak; 1993’te Avrupa devletlerinde olan ırkı azınlıkları himaye etmek için “Viyana İlanı” çıkartılmıştır. Bu ilanda şunlar geçmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Irkı azınlıklar bir devletin sınırları dâhilinde kendi iradesine karşı tarihi hadiseler vuku bulunan gruplardır. Buna benzer azınlıklar ile bu devlet ve bunun vatandaşları arasındaki alakalar daimidir.” </i>(Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities) </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bir başka misal: 18.11.1994’te Torino’da Avrupa Merkezi Projesi’nden Azınlıkların Hukuklarını Koruma Kanunu sadır olmuştur. Bunun birinci maddesi şöyledir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Irkı veya milliyetçi azınlık ıstılahı; bir devletin diğer nüfuslarından daha az sayıya sahip demektir. Aynı anda bu azınlık grup o devletin vatandaşlarından bir parça teşkil ederler, etnik veya dini veyahut lügavi hususiyetlere sahiptirler. Bu hususiyetler o devletin diğer vatandaşlarınkinden farklı olur. Ayrıca kültürel ve dini gelenekleri korumaya çalışırlar.”</i> (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Parçalanıp yok olan Sovyetler Birliği’nden ayrılan ülkelerin kurdukları Bağımsız Devletler Teşkilatı’nın 21.10.94’te Moskova’da yaptıkları toplantıda yukarıda Avrupalıların çıkarttıkları tarife benzer bir tarif kullanılmıştır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlığa mensup olan kişiler sözleşmeye imza atan devletlerin herhangisinde ve herhangi bölgesinde daimi şekilde ikamet ediyorlarsa bu devletlerin vatandaşları sayılırlar. Ancak bu kişiler ırkı veya lugavi veyahut kültürel veyahut dini hususiyetlere sahiptirler. İşte; bunlar bu şekilde devletin diğer nüfusundan ayrı özelliklere malik olurlar.”</i> (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities) </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bu tarife ek olarak ta şu ifade getirilmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">“<i>Bir kimsenin daimi ikametinden veya vatandaşlığından mahrum etmeye yönelik herhangi bir icraat yapmaya müsaade edecek veya teşvik edecek azınlık için herhangi bir tefsir getirmek caiz değildir.”</i> (Bishop Gregorious)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">BM’nin özel araştırmacısı Capotoriti kendi araştırmasına şöyle ifade eklemiştir:</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlıkların sivil durumlarıyla ilgili şikâyetlerine icabet etmemek bunların sivil ve siyasi haklarını çiğnemek demektir.” </i>(Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law<span class="Apple-converted-space">  </span>London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Tezat ve Çelişkiler</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bütün bu şeytan işi demonik ve plancı azınlık ve azınlık hakları tariflerinde şu hususlar bariz bir şekilde görülür: Batılılar, her memleketin azınlık diye bölünüp parçalanmanın odağına yerleştirdikleri ahalisini bazen ırki veya mikro milliyetçi ayrıştırmalar ile bazen dile dayalı veya dini veyahut adet ve geleneklere dönük saçma sapan deneysel araştırmalarla veyahut kültürle ilgili sakatlanmış tariflerine, ahalinin alt kültür kalıplarında donuklaşmış basit değişkenlerine göre bölerler… </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Halkın değişik gruplar olarak ya da sözgelimi İslam’ın emretmiş olduğu çoğunluktan ziyade çoğulluğa dayalı bir rıza ve gözetme eksenindeki ortak bir potada ermesini kabul etmezler, edemezler… Hatta bundan da ötesinde bütün bu halkaların Allah’ın yaratmış olduğu kardeşler topluluğu olarak bir devlette kaynaşmalarını, bir kültürde entegre olmalarını bile reddederler.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Azınlık mefhumunun tariflerine son verirken şu noktaya dikkati çekmek istiyoruz: Batı devletleri toprakları üzerinde yaşayan Müslümanların kimliklerini ve kültürlerini reddediyor, dinlerini tanımıyor, kendi potalarında erimelerini, kendi toplumlarında ve kültürlerinde entegre olup uyum sağlamaları için zorluyor ve bu yönde çalışıyorlar. Diğer taraftan da İslam beldelerindeki halkları bölmeye, bunun yanında on üç asırdır kendileriyle kaynaşan ve uyum sağlayan gayrimüslimleri ayırmak için kışkırtmaya gayret sarf ediyorlar. Bu tezat ve çelişki değil midir? Tamamen çifte standart ve taraflı bir uygulamadan başka nedir?.. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Gerçek odur ki; zalimler insaflı ve adaletli olamazlar.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/azinliklarin-haklari-gorusune-elestirel-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Önce Müslümanları Şeytanlaştırdılar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/once-muslumanlari-seytanlastirdilar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/once-muslumanlari-seytanlastirdilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Apr 2019 07:41:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[firuz türker]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9810</guid>

					<description><![CDATA[Önce Müslümanları şeytanlaştırdılar. Ve sen sesini çıkarmadın belki onlara hak verdin ve onlar gibi konuştun. Sonra birer birer ülkelerini işgal etmeye başladılar. Sen yine sesini çıkarmadın onlara hak verdin ve onlar gibi konuştun. Ülkeleri yaşanmaz hale getirilen Müslümanlar yurtlarından ayrılıp onların ülkelerine gitti ve aşağılandı tartaklandı, denizin ortasında ölüme tek edildi, önlerine jiletli teller gerildi. Sen yine onlar gibi düşündün. Senin ülkene de geldikleri için kızdın. Onları hor gördün. Diğerlerinin Müslümanlara yaptıkları uygulamayı reva gördün. Sonra Müslümanların inançlarına, Peygamberlerine hakaretler ettiler, aşağıladılar; sen yine onlar gibi düşündün ve bunu fikir özgürlüğü sandın. Şimdi Kendi ülkelerinde Müslümanların camilerini mescitlerini yakıyor, camlarını kırıyor, kutsal kitapları Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i parçalayıp yerlerde sürüyor, Müslümanlara şiddet uyguluyor, hatta toplu katliam yapıyorlar. Ve sen yine onlar gibi düşünüyor, Müslümanların bunu hakkettiğine inanıyor ve oraları (bu arada senin ülkeni de) terk etmeleri, kendi cehennemlerine dönmeleri gerektiğini savunuyorsun. Çok uzak olmayan bir günde onlar gelip senin ülkeni de bombalayabilirler. Bu ihtimal dahilindedir ve zayıf bir ihtimal de değildir. Çünkü bu ülke de Müslüman bir ülke üstelik ona çeşitli nedenlerle husumet beslemektedirler. İşte o zaman senin onlara hak vermiş olmanın bir yararı olmayacak. Müslüman olmayabilirsin, Müslümanları en az onlar kadar sevmiyor, beğenmiyor da olabilirsin. Ama senin Müslüman bir ülke vatandaşı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Önce Müslümanları şeytanlaştırdılar.<br />
Ve sen sesini çıkarmadın belki onlara hak verdin ve onlar gibi konuştun.<br />
Sonra birer birer ülkelerini işgal etmeye başladılar.<br />
Sen yine sesini çıkarmadın onlara hak verdin ve onlar gibi konuştun.<br />
Ülkeleri yaşanmaz hale getirilen Müslümanlar yurtlarından ayrılıp onların ülkelerine gitti ve aşağılandı tartaklandı, denizin ortasında ölüme tek edildi, önlerine jiletli teller gerildi.<br />
Sen yine onlar gibi düşündün. Senin ülkene de geldikleri için kızdın. Onları hor gördün. Diğerlerinin Müslümanlara yaptıkları uygulamayı reva gördün.<br />
Sonra Müslümanların inançlarına, Peygamberlerine hakaretler ettiler, aşağıladılar; sen yine onlar gibi düşündün ve bunu fikir özgürlüğü sandın.<br />
Şimdi Kendi ülkelerinde Müslümanların camilerini mescitlerini yakıyor, camlarını kırıyor, kutsal kitapları Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i parçalayıp yerlerde sürüyor, Müslümanlara şiddet uyguluyor, hatta toplu katliam yapıyorlar.<br />
Ve sen yine onlar gibi düşünüyor, Müslümanların bunu hakkettiğine inanıyor ve oraları (bu arada senin ülkeni de) terk etmeleri, kendi cehennemlerine dönmeleri gerektiğini savunuyorsun.<br />
Çok uzak olmayan bir günde onlar gelip senin ülkeni de bombalayabilirler. Bu ihtimal dahilindedir ve zayıf bir ihtimal de değildir. Çünkü bu ülke de Müslüman bir ülke üstelik ona çeşitli nedenlerle husumet beslemektedirler.<br />
İşte o zaman senin onlara hak vermiş olmanın bir yararı olmayacak. Müslüman olmayabilirsin, Müslümanları en az onlar kadar sevmiyor, beğenmiyor da olabilirsin. Ama senin Müslüman bir ülke vatandaşı olman yeterli olacak. Hiç bir bomba Bir Müslüman&#8217;la Müslüman olmayanı ya da Müslümanlığı sevmeyeni ayıracak kabiliyete sahip değildir.<br />
Ve ben de bütün bunları boşu boşuna yazmış oluyorum.<br />
Firuz Türker</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/once-muslumanlari-seytanlastirdilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılıların Gözüyle Müslüman Türkler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batililarin-gozuyle-musluman-turkler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:08:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve Türkler]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Paul Roux]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Türkler]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1811</guid>

					<description><![CDATA[Batılı için Türkler sadece toprakları işgal eden herhangi bir ülkenin ordusu değildir. Türkler, durdurulması imkânsız bir sel gibi karşısına çıkan her şeyi önüne katıp perişan eden, “ilahi emri yerine getirmekle görevli bir ahir zaman alametidir.” Batılı Türk-İslam tarihçisi Jean Paul Roux, Batılıların Türklerle karşılaşmasını 11. yüzyıldan başlatmaktadır. Peçenek Türkleri, 1026’dan itibaren Avrupa’ya doğru akınlar düzenliyordu. Bu tarihlerde Türkler, Aşağı Don’dan Moldavya’ya kadar Karadeniz sahilleri boyunca uzanan tüm ovaya hâkim idi. Bu dönemlerde Avrupa, bir yandan bu saldırılar, diğer yandan ekonomik krizler nedeniyle boy gösteren halkın ve derebeylerin huzursuzlukları ve isyanlarla uğraşmaktaydı. Bu ekonomik ve sosyal huzursuzluğun üstüne, Bizans’ın İstanbul Patriği Michel Kerularios (1059) ile Papa IX. Leo’nun (1054) 1054’deki aforozlaşması tuz biber olacaktır. Bu aforozlaşma, Doğu ve Batı Hıristiyanlığı’nın Ortodoks ve Katolik olarak birbirinden ayrılması sonucunu doğurur. İşte böyle bir ortamda, Selçuklu Türkleri Orta Asya’dan Anadolu’ya akın etmeye başlayacaklardır. Avrupa, en kritik anlarını yaşadığı bir ortamda Türklerin askeri gücüyle yüz yüze gelmiştir. Bu nedenle, Türklerin bu özelliği onların hafızasında Türk imajının en temel unsuru olacaktır. Jean-François Solnon’un Avrupa ile Osmanlı’nın karşılaşmasını anlattığı eserinde de belirttiği gibi Avrupalılar için Türkler, “ordusu bulunan bir devlet değil, devleti ele geçirmiş olan bir orduydu.” Bu tarihten itibaren Batılıların gözünde Türk demek, İslam’ın bayraktarlığını yapan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batılı için Türkler sadece toprakları işgal eden herhangi bir ülkenin ordusu değildir. Türkler, durdurulması imkânsız bir sel gibi karşısına çıkan her şeyi önüne katıp perişan eden, “ilahi emri yerine getirmekle görevli bir ahir zaman alametidir.”</strong></p>
<p>Batılı Türk-İslam tarihçisi Jean Paul Roux, Batılıların Türklerle karşılaşmasını 11. yüzyıldan başlatmaktadır. Peçenek Türkleri, 1026’dan itibaren Avrupa’ya doğru akınlar düzenliyordu. Bu tarihlerde Türkler, Aşağı Don’dan Moldavya’ya kadar Karadeniz sahilleri boyunca uzanan tüm ovaya hâkim idi. Bu dönemlerde Avrupa, bir yandan bu saldırılar, diğer yandan ekonomik krizler nedeniyle boy gösteren halkın ve derebeylerin huzursuzlukları ve isyanlarla uğraşmaktaydı. Bu ekonomik ve sosyal huzursuzluğun üstüne, Bizans’ın İstanbul Patriği Michel Kerularios (1059) ile Papa IX. Leo’nun (1054) 1054’deki aforozlaşması tuz biber olacaktır. Bu aforozlaşma, Doğu ve Batı Hıristiyanlığı’nın Ortodoks ve Katolik olarak birbirinden ayrılması sonucunu doğurur. İşte böyle bir ortamda, Selçuklu Türkleri Orta Asya’dan Anadolu’ya akın etmeye başlayacaklardır. Avrupa, en kritik anlarını yaşadığı bir ortamda Türklerin askeri gücüyle yüz yüze gelmiştir. Bu nedenle, Türklerin bu özelliği onların hafızasında Türk imajının en temel unsuru olacaktır. Jean-François Solnon’un Avrupa ile Osmanlı’nın karşılaşmasını anlattığı eserinde de belirttiği gibi Avrupalılar için Türkler, “ordusu bulunan bir devlet değil, devleti ele geçirmiş olan bir orduydu.”</p>
<p>Bu tarihten itibaren Batılıların gözünde Türk demek, İslam’ın bayraktarlığını yapan savaşçı millet demektir. Batılı muhayyilede Türklerin bu yönü o kadar baskın bir imaj olmuştur ki Türkler ile asırlar boyunca ürettikleri ‘kültür, sanat, felsefe ve medeniyet’ gibi kelime öbekleri bir araya getirilmesi imkânsız kavramlar olarak kabul edilmiştir. Türkler, Arapların dört yüz yılda yapamadıklarını, yaklaşık elli yılda gerçekleştirecek ve Anadolu’yu fethedecektir. Bu kadar kısa zamanda Anadolu’yu kendi yurdu haline getirmesi, Ortaçağ Bizans tarihçilerini o kadar etkiler ki Türk kelimesi ile birlikte sadece savaş, fetih ve ölüm kelimelerini yan yana kullanırlar. Bizanslıların yazdıkları kroniklerde Türkleri bu özellikleri ile tanıtmaları, Avrupalıları da etkileyecektir. Bir bakıma Avrupa’nın Ortaçağ boyunca Türklerle ilgili algısının oluşmasındaki en temel etkenin Bizanslılar olduğunu söylemek mümkündür. Avrupalılar ile Türkler arasında tampon bölge oluşturan genel olarak Doğu Hıristiyanları ve özelde Bizanslılar, Batı’nın sadece Türkler değil aynı zamanda İslam’a dair algısının oluşmasında da en önemli unsur olacaktır. Bu konuda, Norman Daniel’in İslam ve Batı (Islam and the West) adlı eserinde de belirttiği üzere, İslam’a karşı ilk reddiyeyi yazarı olarak bilinen Doğulu Hıristiyanlar’dan Yuhanna ed-Dımeşkî’nin eseri, Haçlı seferleri dahil büyük çapta Rönesans çağına kadar Batılıların İslam’a dair temel başvuru metinlerinden biri olacaktır. Yukarıda ana hatları ile tasvir edilen Türklerle ilgili algı, modern döneme kadar varlığını devam ettirecektir.</p>
<p>Batılıların gözünde Türkler, Müslüman kavimlerin önemli bir kısmını teşkil eden Araplardan farklı bir İslam kültürüne sahiptir. Bu algı, günümüzde de devam etmektedir. Gerçekte bu durum, Türklerin daha erken bir dönemde özellikle Hun İmparatoru Attila’nın 5. yüzyılda ölümünden sonra, imparatorluktan ayrılıp Batı’ya doğru göçmesiyle başlayan serüvenin asırlar boyunca devam etmesiyle de alakalıdır. Türkler, göçleri esnasında karşılaştıkları kültürlerin tamamıyla etkileşim içine girmişlerdi. Bir yandan karşılaştıkları bu kültürlerden bazı unsurları kendi bünyelerine kabul ederken, diğer yandan başka kültürleri de etkiliyorlardı. Türkler, başta komşu olarak yaşadıkları Çinliler olmak üzere, Batı’ya doğru göçleri esnasında karşılaştıkları Orta Asya’daki Budist kültür, daha sonra Hindu ve Zerdüşt, devamında ise Yahudi, Hıristiyan ve Maniheist kültürlerden çok yönlü ve farklı düzeylerde etkilenmiştir. 8. yüzyıldan itibaren İslam’a girmeye başlaması ile birlikte Türkler, daha önce sahip oldukları sosyal ve kültürel bagajın üstüne ekleyecekleri bir İslam anlayışına sahip olmuşlardır. Bu durum, Türklerin yaşadıkları coğrafi ve sosyo-kültürel muhite göre farklı düzeyde ifadesini bulmuştur. İslam kültür ve medeniyetinin üst düzeyde üretildiği şehirlerde yaşayan Türkler ile bu muhitlerden uzakta yaşayanların İslam algısı ve yaşayışı, bunların her birinin geçirdikleri tarihi ve sosyo-kültürel farklılıkların oluşturduğu çeşitliliği bünyesinde barındırmıştır.</p>
<p>Orta Asya bozkırlarında, zor şartlarda hayatta kalma mücadelesinin doğal olarak onlara kazandırdığı rasyonalite, dikkat ve disiplin, Türklerin İslam algısını ve hayatını derinden etkilemiştir. Disiplin ve çetin tabiat şartlarının Türklere kazandırdığı sert mizaç, İslamî yaşantısında daha düzenli bir forma sahip olmasına neden olacaktır. Diğer taraftan, hayatta kalmanın zorluğu, bozkır şartlarında her an ölümle yüz yüze gelmenin oluşturduğu mahviyet ve dinginlik hali, İslamî hayatlarında dervişane bir tutumu benimsemelerine neden olacaktır. Bu yüzden, Türklerin İslam anlayışlarının diğer Müslümanların yorumundan farklı oluşu araştırılırken bu noktaların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Nitekim Batılıların gözünde Türklerin İslam anlayışını diğer Müslümanlardan ayıran temel motifler onların bu özellikleridir.</p>
<p>Jean-Paul Roux, Orta Asya bozkırlarından göç ederek Arap Müslümanlarla karşılaştıktan sonra İslam’ı kabul eden Oğuz Türklerinin, Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklular gibi devletler kurup İran platosuna hâkim olduktan sonra bile eski inançlarından izler taşımaya devam ettiklerini belirtir. Bunlar içerisinde, bazı totem isimleri olan Arslan veya Tuğrul (Şahin) gibi isimlerin yanı sıra, Selçukluların kurucusu Selçuk Bey’in oğullarına Kitab-ı Mukaddes kökenli oldukları çok açık olan Mikail, Musa, İsrail, Yusuf ve Yunus adlarını vermesi dikkat çekicidir. Roux’ya göre bu durum, Selçukluların kendileri her ne kadar Müslüman bir topluluk olsa da bir yandan bozkırlardaki eski dinlerine ait Şaman kültürü diğer yandan Yahudi veya Hıristiyan kültürleri ile temasta olduklarını ifade eden bir geçmişe sahip olduklarının göstergesidir. Türklerin eski inançlarında animist özelliğe sahip bazı ibadet biçimlerine de rastlanmaktadır.</p>
<p>8-10. yüzyıllar arasında Hazar Denizi civarındaki Hazarlarla birlikte olan Türkler, Yahudiliği benimserken; Uygur İmparatorluğu’yla ilişki içerisinde olanlar Manici olmuş; Kansu ve Doğu Türkistan’da yaşayanlar ise, Budist ve Zerdüşt olmuştur. Türkler, Şiilik yerine Sünniliği seçme tercihinde bulunarak Müslüman halkın büyük çoğunluğunu oluşturan kısımda yer almışlardır. Ancak bu seçim, bugün dahi bir kısmı devam eden geleneklerini terk ettikleri veya kaybettikleri anlamına gelmez. Türker, İslam’ı seçmekle beraber Araplaşmamışlardır. Onlar, kültür ve medeniyet dili olarak Arapçayı ve Farsçayı kullanmış olsalar da her zaman Türkçe konuşmaya devam etmişlerdir. İslam’ın, Müslüman olmayanlara zimmî hukuku gereği gösterdikleri hoşgörüye, farklı din ve geleneklerden milletlerle asırlar boyu birlikte yaşamaya ve herkesin Allah ile kurduğu ilişkinin özel olduğu yönündeki inançlarına dayanan hoşgörüyü eklemişlerdir.</p>
<p>Orta Asya’da gerçekleştirdikleri askeri harekâtlar ve savaşlarda Türkler, göçebelikten gelen alışkanlıkla usta at binici ve avcı olmaları nedeniyle silahlı mücadele yeteneklerini Müslüman olduktan sonra da göstermişlerdir. Özellikle yeni yerlerin fethedilmesinde bu özelliklerini İslam’ın cihad emri ile birleştirmişlerdir. Böylece, hem yeni girdikleri din olan İslam’a sadakatlerini ispatlama hem de kâfirlere karşı amansız mücadele vererek üstün askeri yeteneklerini kullanma imkânı bulmuşlardır. 13. yüzyılda yazıldığı kabul edilen Dede Korkut Hikâyeleri, Türklerin kâfirlere karşı verdikleri mücadeleleri içerdiği gibi, İslam inancına nispetle daha ziyade onların eski inançlarına yönelik birçok gönderme içermektedir.</p>
<p>Abbasi Halifesi’nin, Selçuklu beylerine ‘Sultan’ ve ‘Doğu’nun ve Batı’nın Hükümdarı’ unvanını vermesiyle birlikte (1055) Türkler, Hıristiyan dünyası olan Batılılarla asırlar boyunca mücadele edecek en güçlü Müslüman millet olacaktır. Türklerin savaş meydanlarında gösterdikleri cesaret ve kahramanlıklar, Batılıların zihninde ‘Türk’ kelimesi ile ‘Müslüman’ kelimesini özdeşleştirecektir. Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethiyle Osmanlı ordusunun Batı’ya doğru devam eden ilerleyişi, Batı dünyasında ismi İslam ile aynileşmiş olan Türklere dair yeni bir algının doğmasına sebep olur. Bu durum sadece edebiyat ve tarih eserlerinde değil aynı zamanda teolojik eserlerde de yerini alır. Batılı için Türkler sadece toprakları işgal eden herhangi bir ülkenin ordusu değildir. Türkler, durdurulması imkânsız bir sel gibi karşısına çıkan her şeyi önüne katıp perişan eden, “ilahi emri yerine getirmekle görevli bir ahir zaman alametidir.”</p>
<p>Hıristiyanlığın Protestan mezhebinin kurucusu olarak kabul edilen Martin Luther (1483-1546), fetihten tam 30 yıl sonra, bu algının en üst düzeye çıktığı bir zamanda dünyaya gelecektir. Luther ve İslam (Luther and Islam) adlı çalışmasında Adam S. Francisco’nun belirttiğine göre Viyana’nın iklim şartları nedeniyle Osmanlı’nın eline geçmemesi, Almanları topraklarının Tanrı tarafından bağışlandığı inancına sevk etmiştir. Zira Luther’in de mensup olduğu Almanlara göre, ‘Viyana, Alman topraklarının anahtarı ve giriş kapısıdır’ (ein porten un schlüssel zu teutschen landen). Luther, Türklerle ilgili önemli eserlerinden biri olan Türklere Karşı Savaş Hakkında adlı çalışmasını tam da 1529’da yani I. Viyana kuşatması esnasında yazmıştır. Luther doğrudan Türkleri hedef alan Türklerin Yaşamı ve Gelenekleri Hakkında Bir Kitap (1530) ve Türklere Karşı Duaya Çağrı (1541) başlıklı başka eserler de kaleme almıştır. Bunlar incelendiğinde her halükarda kötülüğü temsil eden Türklere karşı Luther’in iki farklı retorik kullandığını görmek mümkündür. Endüljansı ve Kilise’nin öncülüğünü yaptığı Haçlı Seferleri’ni eleştirdiği ilk dönemlerde Luther, Türk tehdidini, hadlerini aşan günahkar Hıristiyanları cezalandıran ‘Tanrı’nın eğitici bir kırbacı’ (Zuchtrute Gottes) olarak değerlendirmiştir. Ona göre Türk imparatoru da Tanrı tarafından gönderilmiştir (Obrigkeit von Gott). Türk Sultanı her ne kadar kötü bir yönetici olsa da ona itaat edip katlanmak gerekir. Zira zamanı geldiğinde Tanrı tekrar bu kırbacını Hıristiyanların üzerinden çekecektir. Luther, Türklerin bu durumunu, kendi ilahiyat anlayışını kurmada kullanacaktır. İlginç olan, hem ‘ilahi takdir’ konusunu anlatırken hem de ‘insanın sorumluluğu’ konusunu incelerken hep Türkler örneğini kullanacaktır. Luther’in bu ifadeleri daha sonra Papalık tarafından kendisini aforoz etmek için kullanılan gerekçeler arasında zikredilecektir. Papalık, Luther’i bu sözlerinden dolayı Türklere karşı savaşmamayı teşvik etmekle suçlayacaktır. Papalığın bu ithamına Luther ‘Bu sözlerimle Türklere karşı savaşmamayı kastetmedim. Bununla, bizim öncelikle kendi gidişatımızı düzeltmemiz ve böylece Tanrı’nın rahmetini üzerimize çekmemiz gerektiğini kastettim.’ şeklinde karşılık verecektir.</p>
<p>Türkler, Balkanlar’da izlediği Kilise siyaseti ile de Batılıların dikkatini çekmiştir. Osmanlılar, yönetimleri altındaki Ortodoks Kilisesi’ni Katolik Kilisesi’ne karşı himayeleri altına almakla Balkanlar’da muhkem bir yer edinecektir. Osmanlı’nın bu topraklardaki eski feodal angaryaları kaldıran ve köylünün toprak tasarrufunu mîrî arazi rejimiyle garanti eden vergi-toprak sistemi, bu topraklarda uzun yıllar hüküm sürmesini sağlamıştır. Benzer bir yöntemle Macaristan’ı fetheden Osmanlıların ordusunun üçte birini, Rum Ortodokslar teşkil ediyordu. Balkanlar ve Macaristan’ın fethini takip eden yıllarda bu toprakların idaresi Macar, Boşnak, Yunan ve diğer Hıristiyan toplulukların katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Osmanlıların, Macaristan ve Balkan Hıristiyanlarını, düşmanları olan o günkü Alman Habsburg İmparatorluğu’na karşı koruması, onların ‘Katolik Külahı görmektense Müslüman Osmanlı sarığını tercih etmesine’ neden olacaktır.</p>
<p>Türklerin yönetim anlayışı İslamî hassasiyetleri ile yakından alakalı olup, adalete dayalıdır. Bunu keşfeden ve modern siyaset düşüncesinin kurucusu kabul edilen Machiavelli’ye göre, Türklere saldıran kişi, karşısında birlik ve beraberlik içinde hareket eden bir millet bulur. Ona göre böyle bir işe kalkışan kişi, başkalarının da isyan edip kendisine katılacağı gibi bir yanılgıya asla düşmemelidir. Machiavelli’nin tespit ettiği gibi, Müslüman Türklerin gücü, kişisel cesaretlerinden yahut sayılarının çokluğundan ziyade kurdukları adalete dayalı sistemin gücünden kaynaklanmaktadır. Machiavelli’ye göre, Müslüman Türkleri alt etmenin tek yolu, bu sistemi zaafa uğratacak vasıtaları keşfetmek ve bütün enerjiyi buraya teksif etmekle mümkün olacaktır. Dinlerin Çarpışması adlı kitabın yazarı olan Jean Paul Roux’nun eserin sonuna yazdığı ‘Sonu Olmayan Sonuç’ta belirttiğine göre bu mücadele bugün de devam etmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
