<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Müslüman &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/musluman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 17 Jul 2026 09:25:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Müslüman &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam Dünyasında İşgale Açıklık: Askerî Yenilgiden Önce Fikrî Yenilgi mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2026 09:25:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20181</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Bir ülke nasıl işgal edilir? Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir. İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir. Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür. Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler: &#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221; Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bir ülke nasıl işgal edilir?</p>
<p>Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir.</p>
<p>İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir.</p>
<p>Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir.</p>
<p><strong>Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı</strong></p>
<p>Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür.</p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler:</p>
<p><strong>&#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221;</strong></p>
<p>Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktaran bir süreç değildir. Aynı zamanda bir toplumun tarih anlayışını, kimliğini, değerlerini ve geleceğe bakışını şekillendirir.</p>
<p>Tarih boyunca sömürgeci güçlerin işgal ettikleri bölgelerde önce eğitim sistemlerini değiştirmeleri tesadüf değildir. Yeni müfredatlar, yeni bürokratik yapılar ve yeni yönetici sınıflar oluşturarak uzun vadeli bir zihniyet dönüşümü hedeflenmiştir.</p>
<p><strong>Malik bin Nebi&#8217;nin &#8220;Sömürgeleştirilebilirlik&#8221; Kavramı</strong></p>
<p>Malik bin Nebi&#8217;nin en çok tartışılan tespitlerinden biri şudur:</p>
<p><strong>&#8220;Her sömürgecilik hikâyesinden önce, sömürgeleştirilmeye elverişli hâle gelmiş bir halkın hikâyesi vardır.&#8221;</strong></p>
<p>Bu cümle, ilk bakışta sert bir eleştiri gibi görülebilir. Ancak Nebi&#8217;nin amacı mağduru suçlamak değildir. Onun dikkat çektiği nokta, toplumların kendi iç muhasebelerini yapmaları gerektiğidir.</p>
<p>Bir toplum bilim üretmiyorsa…</p>
<p>Liyakat yerine sadakati öne çıkarıyorsa…</p>
<p>Adalet duygusunu kaybediyorsa…</p>
<p>Kurumlarını zayıflatıyorsa…</p>
<p>Eleştirel düşünceyi terk ediyorsa…</p>
<p>Dış müdahalelere karşı direnci de giderek azalır.</p>
<p>Dolayısıyla Malik bin Nebi, sömürgeciliği yalnızca dış aktörlerin iradesiyle açıklamaz. Ona göre dış müdahaleleri mümkün kılan iç zemin de mutlaka incelenmelidir.</p>
<p><strong>Eğitimden Yönetici Kadrolara</strong></p>
<p>Bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca doğal kaynakları değildir.</p>
<p>Asıl belirleyici olan, o kaynakları yönetecek insan kalitesidir.</p>
<p>Bu nedenle sömürgecilik üzerine çalışan birçok araştırmacı, yönetici elitlerin yetişme biçimini önemli bir araştırma alanı olarak görmektedir. Farklı ülkelerde eğitim almış olmak tek başına bir sorun değildir. Asıl mesele, karar vericilerin kendi toplumlarının tarihini, kültürünü ve değerlerini hangi ölçüde dikkate aldıklarıdır.</p>
<p>Kendi toplumuna yabancılaşmış bir yönetici sınıf ile evrensel bilgiye açık ama kendi medeniyet kökleriyle bağını koruyan bir yönetici sınıf arasında önemli bir fark vardır.</p>
<p><strong>Günümüz Tartışmaları</strong></p>
<p>Bugün İslam dünyasında yaşanan krizler, yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapı göstermektedir.</p>
<p>Filistin&#8217;den Sudan&#8217;a…</p>
<p>Yemen&#8217;den Libya&#8217;ya…</p>
<p>Suriye&#8217;den diğer kriz bölgelerine kadar uzanan gelişmeler, farklı aktörlerin farklı politikaları çerçevesinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>Bazı yorumcular, bazı bölgesel yönetimlerin dış politika tercihlerinin Batılı ülkelerin stratejik hedefleriyle uyumlu olduğunu ileri sürmektedir. Buna karşılık ilgili ülkeler ise bu politikalarını ulusal güvenlik, bölgesel istikrar ve kendi dış politika öncelikleriyle açıklamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle güncel siyasi gelişmeleri değerlendirirken tek boyutlu açıklamalar yerine çok yönlü analizlere ihtiyaç vardır.</p>
<p><strong>Asıl Mücadele Zihinlerde Başlıyor</strong></p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki medeniyetler yalnızca askerî başarılarla kurulmaz.</p>
<p>Onları ayakta tutan;</p>
<ul>
<li>eğitim sistemi,</li>
<li>adalet anlayışı,</li>
<li>bilim üretme kapasitesi,</li>
<li>güçlü kurumlar,</li>
<li>ahlaki değerler<br />
ve yetişmiş insan kaynağıdır.</li>
</ul>
<p>Eğer bu alanlarda zayıflama yaşanırsa, dış baskılar karşısında direnç de azalır.</p>
<p>Bu yüzden gerçek bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir. Aynı zamanda düşünce bağımsızlığını, bilimsel üretimi ve kurumsal güveni koruyabilmektir.</p>
<p><strong>Yeniden Güçlü Bir Medeniyet Mümkün mü?</strong></p>
<p>İslam dünyasının yeniden güçlü bir konuma ulaşabilmesi için yalnızca ekonomik kalkınma ya da askerî yatırımlar yeterli değildir.</p>
<p>Asıl ihtiyaç;</p>
<p>fikrî özgüvenini yeniden kazanan,</p>
<p>bilim üreten,</p>
<p>adaleti önceleyen,</p>
<p>liyakati esas alan,</p>
<p>eğitim sistemini kendi medeniyet değerleriyle evrensel bilgi arasında sağlıklı bir denge üzerine kurabilen toplumlar oluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü güçlü medeniyetler önce insan yetiştirir; ardından güçlü kurumlar inşa eder.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Malik bin Nebi&#8217;nin değerlendirmeleri, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken önemli fikirler ortaya koymaktadır. Bu görüşler, İslam dünyasında yaşanan sorunların yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacağını; eğitim, düşünce, kurumlar ve yönetim anlayışının da belirleyici olduğunu hatırlatmaktadır.</p>
<p>Elbette bu yaklaşımlar, günümüz siyasal olaylarını tek başına açıklayan kesin hükümler olarak değil; tartışmaya katkı sunan düşünsel çerçeveler olarak değerlendirilmelidir. Çünkü her ülkenin kendi tarihî, siyasi ve toplumsal şartları vardır.</p>
<p>Bununla birlikte değişmeyen bir gerçek vardır: Bir toplumun bağımsızlığı, sadece sınırlarının güvenliğiyle değil; zihninin özgürlüğü, kurumlarının sağlamlığı ve yetiştirdiği insanın niteliğiyle ölçülür.</p>
<p>Topraklar işgal edilmeden önce zihinler teslim alınır. Zihinlerini koruyan toplumlar ise yalnızca bağımsız kalmaz; aynı zamanda kendi medeniyetlerini yeniden inşa edecek gücü de kendilerinde bulurlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arap İhânetinin(!) Gölgesindeki Filistin Davası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/arap-ihanetinin-golgesindeki-filistin-davasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/arap-ihanetinin-golgesindeki-filistin-davasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Oct 2023 17:02:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18896</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;En tehlikeli yalan, içine doğru karışmış yalandır.&#8220; Acar Balta Gerileme devrimiz, 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması ile başlar. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın başında olduğu Osmanlı ordusu şehri fethetmek üzere Viyana önlerine gelir. Yaklaşık iki ay süren kuşatmadan sonra artık şehrin düşmesi yakındır. Fakat buna rağmen durum yine de kritiktir. Zîrâ Viyana Avrupa’nın kilidi olduğundan Hıristiyan dünyanın ondan vazgeçmeye niyeti yoktur. Bunu bilen Merzifonlu, Kırım Hanı Murat Giray’ı, Tuna Nehri’ni tutmakla görevlendirir. Çünkü şehre yardıma gelecek bir düşman kuvveti buradan geçmeye mecburdur. Nitekim Polonya Kralı Jan Sobieski ordusuyla birlikte yardıma koşar. Tuna’dan geçerken uzaktan manzarayı seyreden Kırım Hanı, Merzifonlu’ya duyduğu kin ve öfkeden dolayı, o güne değin târihimizde görülmemiş bir ihânete imzâ atar. Düşman askerinin saf saf Tuna’nın güneyine geçişini kayıtsız seyreder. Kılını bile kıpırdatmaz. O esnâda kendisinin yanında olup ihânetine şâhitlik eden müftü efendi dayanamayıp; “Sultânım, küffar askerinin beri tarafa geçmesine neden müsaade ediyorsunuz? Nehri geçerken bunları kırdırmak daha kolay olmaz mı?” der. Bunun üzerine Kırım Hanı köpürüp Osmanlı’ya olan hıncını kustuktan sonra sözü şöyle bağlar: “Bu kâfire hücûm edip dağıtmak işten bile değildir. Amma yaralanmış gönlüm, benim bu gayretime mâni oluyor.” &#160; Durum, yalnızca emre itâatsizlik değil, açık bir ihânettir. Netîcede iki ateş arasında kalan Osmanlı ordusu büyük kayıplar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">&#8220;<em>En tehlikeli yalan, içine doğru karışmış yalandır.</em>&#8220;</p>



<p class="has-text-align-right">Acar Balta</p>



<p>Gerileme devrimiz, 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması ile başlar. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın başında olduğu Osmanlı ordusu şehri fethetmek üzere Viyana önlerine gelir. Yaklaşık iki ay süren kuşatmadan sonra artık şehrin düşmesi yakındır. Fakat buna rağmen durum yine de kritiktir. Zîrâ Viyana Avrupa’nın kilidi olduğundan Hıristiyan dünyanın ondan vazgeçmeye niyeti yoktur. Bunu bilen Merzifonlu, Kırım Hanı Murat Giray’ı, Tuna Nehri’ni tutmakla görevlendirir. Çünkü şehre yardıma gelecek bir düşman kuvveti buradan geçmeye mecburdur. Nitekim Polonya Kralı Jan Sobieski ordusuyla birlikte yardıma koşar. Tuna’dan geçerken uzaktan manzarayı seyreden Kırım Hanı, Merzifonlu’ya duyduğu kin ve öfkeden dolayı, o güne değin târihimizde görülmemiş bir ihânete imzâ atar. Düşman askerinin saf saf Tuna’nın güneyine geçişini kayıtsız seyreder. Kılını bile kıpırdatmaz. O esnâda kendisinin yanında olup ihânetine şâhitlik eden müftü efendi dayanamayıp; “Sultânım, küffar askerinin beri tarafa geçmesine neden müsaade ediyorsunuz? Nehri geçerken bunları kırdırmak daha kolay olmaz mı?” der. Bunun üzerine Kırım Hanı köpürüp Osmanlı’ya olan hıncını kustuktan sonra sözü şöyle bağlar: “Bu kâfire hücûm edip dağıtmak işten bile değildir. Amma yaralanmış gönlüm, benim bu gayretime mâni oluyor.” &nbsp;</p>



<p>Durum, yalnızca emre itâatsizlik değil, açık bir ihânettir. Netîcede iki ateş arasında kalan Osmanlı ordusu büyük kayıplar vererek geri çekilir. Sadece Viyana’nın fethinden vazgeçmek zorunda kalmayız, Orta Avrupa’ya da veda ederiz. On beş yıl boyunca devam edecek büyük bir yıkım ve karışıklık devri başlar. Ve akabinde de târihimizin ilk toprak kaybıyla netîcelenen antlaşması olan Karlofça’yı imzâlarız.&nbsp;</p>



<p>Evet, bozgun çığırımızı başlatan Viyana hezimetinin sebeplerinden biri de işte bu ihânettir.&nbsp;</p>



<p>Aradan asırlar geçer, bu sefer başka bir coğrafyada, Fahr-i Kâinâtın doğduğu topraklarda bir başka ihânetle karşılaşır Osmanlı. Bu defa olayların merkezinde Mekke Emiri Şerif Hüseyin vardır. Bu seferki ihânet, bir husûmetin değil, şâhsî bir ihtirâsın eseridir. Başına kendisinin geçeceği, sınırları Halep’ten Yemen’e uzanacak büyük bir Arap Krallığı kurma hayali içindeki Şerif Hüseyin, İngilizlerle işbirliği yapar. Onların vaat ve telkinlerine kanar, yardım ve teşvikleriyle velinimetine karşı isyan bayrağını açar.</p>



<p>Sonuç ne Osmanlı’nın, ne de kendisinin hayrına olur. “Böl ve yönet” politikasından her zaman olduğu gibi İngilizler kazançlı çıkar. Yıkılan imparatorluğun geniş toprakları üzerinde farklı isimlerle birçok uydu devlet kurulurken büyük oyunun küçük aktörü Şerif Hüseyin, on beş yıl sonra umduğunu bulamamış me’yûs ve nâdim bir rûh hâli içinde bugünkü Ürdün’ün başkenti Amman’da son nefesini verir.&nbsp;</p>



<p>Mes’elenin burada kapanması gerekir, öyle değil mi? Ama öyle olmaz. Zîrâ ihânetin gölgesi kendinden daha uzundur ve o yüzden de günümüze kadar gelir. Şerif Hüseyin ile etrafına topladığı bir avuç bedevinin bu teşebbüsü zaman içinde; “Araplar, Birinci Dünya Savaşı’nda bizi arkamızdan vurdu.” söyleminin mesnedi hâline dönüşür. Hattâ bazı çevreler daha da ileri giderek bunu, Araplardan bize hayır gelmeyeceğinin, onlardan kurtulmak gerektiğinin gerekçesi olarak sunarlar. Bu unsurdan uzak durmamız gerektiğini sessiz ve derinden fısıldarlar.</p>



<p>Bu ihânetlerden ilki, gerileme çığırımızın başladığı devre, diğeri ise imparatorluğun tasfiyesinin gerçekleştiği günlere rastlar. Bazıları, her iki hezimeti de bu olaylarla doğrudan irtibatlandırır. Yıkımların arkasındaki en önemli sebebin bu ihânetler olduğunu öne sürer. Bu iddialar, kesinlikle doğru değildir. Zîrâ büyük devletler ihânetlerle yıkılmazlar. Çöküş ve hezimetlerin daha esaslı sebepleri vardır.&nbsp;</p>



<p>Fakat burada ilginç olan şudur ki, Murat Giray’ın ihânetinden dolayı bugüne kadar hiç kimse Kırımlılara “hain” dememiştir. Onları ihânetle ithâm etmemiştir. Özellikle de Araplara hain yaftasını yapıştıran, onlarla yol yürümenin mümkün olmadığını söyleyerek çizgi dışına itmeye çalışan çevrelerin, nedense bu konu akıllarına bile gelmemiştir.</p>



<p>Kimse yanlış anlamasın. Biz de Kırımlılara “hain” demiyoruz. Onlar bizim canımız. Hem dindaş hem de töreyle bağlı olduğumuz kardeşlerimiz. Her zaman da haklı davalarının davacısıyız. Bizi rahatsız eden, birbirinden pek bir farkı olmayan bu iki hâdise karşısında takınılan farklı tutum, yani çifte standarttır.&nbsp;</p>



<p>Ne Murat Giray’ın ihâneti ne de Şerif Hüseyin’in isyanı, mensubu oldukları milletleri töhmet altında bırakır. Bir şahsın ya da onunla beraber hareket eden bir grup insanın kusurunu bir topluluğa ya da mensubu olduğu millete yüklemek hak ölçüsüyle bağdaşmaz.</p>



<p>Kanunda bile suçun şâhsîliği prensibi vardır. İhâneti bütün bir millete mâl etmek yanlış olduğu gibi, bu durum Araplardan uzaklaşmanın, onlara sırtımızı dönmenin de gerekçesi olamaz.&nbsp;</p>



<p>Bazen insanoğlu geçmişin hesabını sormanın gayreti içine düşer. Fakat bu gayret, idrâkini perdeleyerek hâli ve istikbâli görmesini de engelleyebilir. İşte bugün Şerif Hüseyin İsyanı üzerinden içine düşürüldüğümüz durum tam da budur. Maalesef bu ülkede bazı zihinler, yakın târihin bir koridorunda sıkışıp kalmış, bir türlü onun ötesine geçememektedir. Bunun yol açtığı en büyük sıkıntı ise Türk-Arap ilişkilerini bütünüyle onun üzerinden okuyup anlama ve günümüz hâdiselerine de sürekli onu öne çıkararak ve yalnızca ona atıfta bulunarak bakma eğilimidir. Bugün belli çevrelerin Araplara ilişkin yaklaşımlarında bunun ne kadar müessir olduğunu görmekteyiz.</p>



<p>Anâsır arasında geçmişte yaşanmış bazı nahoş hâdise ve çekişmelerin umûmî bir hoşnutsuzluğa dönüşerek sonsuza kadar sürdürülmesi gereksizdir. Bu, hem eşyanın tabiatına hem de siyâsetin ve millî menfaatlerin doğasına aykırıdır.&nbsp;</p>



<p>Fakat ne yazık ki, bu ülkede yıllardan beri bu yapılıyor. Şerif Hüseyin’in kalkıştığı isyan, temcit pilavı gibi sürekli gündeme getirilerek iki unsur arasındaki mesâfenin hep açık olmasına çalışılıyor.</p>



<p>Bu söylemleri bir kısım mihrâklar kasıtlı olarak gündemde tutsa da, bazı kesimlerin özellikle de Türkçü çevrelerin buna, bazen garip bir duygusallık bazen de reaksiyon psikolojisiyle sımsıkı sarıldıklarını görüyoruz. &nbsp;</p>



<p>Mes’eleye dönük yaklaşımların oldukça sığ ve yüzeysel olduğu açık. Bu, öncelikle bir şartlanmanın eseri. Birileri yalnızca isyanın çıkmasına odaklanmış durumda. Neden ve nasıl diye sormuyorlar. İsyanı tetikleyen sebepler, öncesindeki süreç, o günkü yönetimin defoları ilgi alanlarına girmiyor. İttihat ve Terakki’nin yanlışlarını, Cemal Paşa’nın hatalı icraatlarını ıskalıyorlar. Bütün bunları, İttihat ve Terakki’nin son dönem târihimizdeki yeri, millî devletin kuruluş aşamasındaki rolünden dolayı görmeme eğilimindeler.&nbsp;</p>



<p>Ve onları dinlediğinizde, Araplar târih boyunca bizi hep arkamızdan vurmuşlar duygusuna kapılıyorsunuz. Bugüne kadar kamuoyu sürekli olarak bu algı üzerinden belli bir noktaya çekilmeye çalışıldı. Hâlbuki gerçek, hiç de söylendiği gibi değil…</p>



<p>Şerif Hüseyin’in önderlik ettiği isyan Hicaz bölgesiyle sınırlı olup etki alanı Mekke-Akabe hattının ötesine geçememiştir. Bu dönemde Araplarla meskûn Suriye, Irak, Lübnan, Filistin gibi coğrafyalarda tek bir kişi bile isyan etmemiştir. Ayrıca bugünkü Arabistan’ın Hicaz dışında kalan bölgelerinde yaşayan diğer Arap kabileleri de ne bu isyana destek vermişler, ne de bir başka isyanın planlayıcısı olmuşlardır. Hattâ bugünkü Suudi Arabistan’ın kurucusu olan Necid Emiri bile çevresindeki İngiliz ajanlarının telkinlerine rağmen Osmanlı’ya karşı hasmâne bir tutum içine girmemiştir. Feridun Kandemir “Medine Müdafaası” isimli hâtıratında, hâdiselerin görgü şâhidi olarak Osmanlı ordusu Medine’den ayrılırken yerli Arapların hüzünlendiklerini söyler. Aylar süren kuşatma boyunca, Osmanlı askerleri ile birlikte her türlü çileye katlandıklarını anlatır. Yani isyanın çıktığı bölgede bile devlete bağlı olan Arapların sayısı, isyan edenlerden çoktur. İsyancı unsur, Şerif Hüseyin’in türlü vaatlerle çevresine topladığı bedevilerden oluşmaktadır. Onları bu işe sevk edense Türk’e düşmanlık ya da Arap milliyetçiliği değil, çapulculuk ve menfaat tutkusudur.</p>



<p>Yukarıdaki iddianın en kuvvetli delili, Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” isimli hâtıratıdır. Atay ünlü eserinde bedevileri “Altın ve kıymetli taştan başka dinleri yoktu.” şeklinde tanımlar. Hattâ eserinin bir yerinde; “İngiliz cephesinden at kaçırıp bize satan Bedeviler, dönüşlerinde bizim atlarımızı çalıp İngilizlere satarlardı.” demektedir.&nbsp;</p>



<p>Şerif Hüseyin’in teşebbüsü sadece İslâm dünyasında değil, Araplar arasında da kınanarak ağır eleştirilere hedef olmuştur. Şerif Hüseyin’in kardeşi Şerif Nasır bile o günlerde; “Biraderim hakkında ne söylerseniz söyleyiniz buna tamamıyla müstahaktır.” demiştir.&nbsp;</p>



<p>İsyandan sonra İttihatçı hükûmetin yaptığı gazete duyurusunda da şöyle denilmiştir: “Bütün iş Hüseyin’in şâhsî eseridir. İslâmlık ve Araplıkla ilgisi yoktur. Hüseyin’in hıyâneti çoktandır biliniyordu; O bir İngiliz aleti idi…”&nbsp;</p>



<p>Ve iddia olunanın hilâfına, Arapların Birinci Dünya Harbi yıllarında bize önemli faydaları dokunmuştur. Savaş esnâsında ordu içinde Arap erlerden kurulu tümenler görev yapıyordu. Meselâ, Çanakkale’deki 25. tümen tümüyle Araplardan oluşuyordu. Yine o yılların istihbarat örgütü olan Teşkîlât-ı Mahsûsa’da sadâkatle hizmet eden Araplar vardı. Bunlar karşı tarafın Türkler aleyhine yaptıkları planlardan Türk komutanları haberdâr ediyorlardı. Bu uğurda ölümü göze alarak görev yapan Arap casusların varlığı bilinmektedir.&nbsp;</p>



<p>Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın başkanı olan Kuşçubaşı Eşref Arapları kastederek şöyle demiştir: “Onlardan ihânet görmedik. Bizi asıl arkadan vuran, altınlardan başka kendilerini bağlayacak bir gaye ve mefkûresi bulunmayan politikacılarıydı.” Birinci Dünya Savaşı boyunca Ortadoğu’da görev yapan ve o yıllarda bölgenin en yetkili kişisi olan Cemal Paşa da hâtıralarında; Şam ulemâsından övgüyle söz etmekte, onlarla çok iyi ilişkiler kurduğundan bahsetmekte ve bu gerçek âlimler topluluğu içinde, Osmanlı hilâfetine ihânet içinde olan bir kimseye rastlamadığını söylemektedir. Görüldüğü gibi, dönemin en yetkili kişileri bu görüştedir.</p>



<p>Bu kanâat yalnızca Osmanlı bürokrat ve siyâsetçileri tarafından değil, İsrail’in kurucu devlet adamları tarafından da paylaşılmıştır. Meşrutiyet yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi görmüş olan İsrail’in ilk başbakanı Ben-Gurion, o günlerde İstanbul’da tanıştığı Arap öğrencilerle ilgili olarak şöyle der:</p>



<p><em>&#8220;&#8230;İktidar merkezine bu kadar yakın olarak, Filistin&#8217;deki Yahudilerin durumunu geliştirebilmeyi düşünüyordum. Çeşitli yollarla Yahudi özgürlük hareketini ilerletebilirdim; önce özerklik, nihai olarak tam bağımsızlık elde ederek. Akıl yürütmem böyleydi. İstanbul&#8217;da rasladığım Arap öğrencilerle bu konuda düşüncelerimin çok farklı olduğunu görmekten şaşırdım&#8230; Bu genç entellektüel Araplar, mücadelelerinin geleceğini Türk idaresinden bağımsızlık olarak görmüyorlardı. Hiçbiri Arap topraklarının bağımsızlığından söz etmedikleri gibi böyle bir amaç için çalışmıyorlardı. Tam tersine, birçoğu, daha geniş ve daha büyük bir Türk imparatorluğu görmek istiyorlardı&#8230;&#8221;</em>&nbsp;<em>(Ben Gurion Looks Back-Talks with Moshe Pearlman, s.46)</em></p>



<p>Ayrıca Millî Mücâdele dönemi ve takip eden yıllarda yine birçok Arap topluluğu Türkiye’ye bağlanmak istemiş, fakat bu girişimlerin hiçbirinden dönemin şartları gereği olumlu sonuç alınamamıştır.</p>



<p>Bu topluluklardan biri de Filistinlilerdir. 1922 senesinde Millî Mücâdele zafere doğru koşarken Ankara Hükûmeti’ne başvuran bazı Filistinli Arap liderler, kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde Türk mandası istediklerini bildirmişlerdir. (Y.Porath&#8217;ın &#8216;The Emergence of Palestinian-Arab National Movement 1918-1929&#8217; (Filistin Arap Ulusal Hareketinin Doğuşu 1918-1929) adlı kitabının 160-165. sayfaları&#8230;)</p>



<p>Ne yazık ki günümüzde de bazı Arap liderlerin samimiyetten uzak yaklaşım ve aleyhte demeçleri bu menfî algıyı beslemeye devam ediyor. Nasıl geçmişte Şerif Hüseyin’in çevresine topladığı bir avuç insanla yanlış bir yola girmesi Arapları töhmet altında bırakmak için kullanıldıysa, çağdaşı olduğumuz bazı Arap liderlerin tutumu da bugün yine aynı maksada hizmet ediyor.&nbsp;</p>



<p>Öncelikle şunu bilelim: Arapları siyâsî arenada temsil eden şahısların önemli bir kısmı gerçekte onları temsil etmiyor. Türkiye’ye karşı olan tavırları da halklarının hissiyâtını yansıtmıyor.&nbsp;</p>



<p>Bu çerçevede Kudüs davası ve Filistin mes’elesini, Mahmud Abbas’ın tavır ve söylemleri üzerinden algılayıp anlamaya çalışmak büyük bir handikap. Çünkü ne bu şahıs, ne de diğerleri, başlarında bulundukları toplulukları temsil ediyorlar. Makamlarını, uluslararası sistemin inâyetine borçlu olan bu şahısların arkalarında halk desteği yok.&nbsp;</p>



<p>Bu yüzden de ne Esad’dan dolayı Suriyelilere, ne Mahmud Abbas’tan dolayı Filistinlilere, ne de Sisi’den dolayı Mısırlılara fatura kesebiliriz. Verdikleri demeçleri, iki milyara yaklaşan İslâm âlemine sırtımızı dönmenin gerekçesi olarak göremeyiz. Ayrıca bugüne kadar Batılı devletlerin menfî tutumunu, onlarla ilişkilerimizi bitirmenin sebebi olarak gördük mü hiç?&nbsp;</p>



<p>İçimizdeki Arap karşıtı lobi, Arap devletlerinin uluslararası toplantılarda Türkiye’ye destek vermediklerini sürekli olarak işleyip bunun üzerinden parsa toplamaya çalışıyor. Fakat şu nedense hiç görülmüyor: Sadece Araplar değil, bugüne kadar birçok İslâm ülkesi bunu yapabilecek, bir kez yapsa bile devamını getirebilecek bir güce sahip olmadı.</p>



<p>Ayrıca bu konuda Türkiye’nin cumhuriyet dönemindeki sicilinin de gözden geçirilmesi gerekiyor. 1957 senesinde BM’de Cezayir’in bağımsızlığı için yapılan bir oylamada Türkiye’nin çekimser kalması hem Cezayir halkını hem de diğer Arapları üzmüştür. Hâlbuki Millî Mücâdelenin başarıyla sonuçlanmasından sonra buna en çok sevinen topluluklardan biri de Cezayirliler olmuş, Anadolu zaferini sevinç gösterileriyle karşılamışlardır.</p>



<p>Yüz beş yıl önce yaşanmış bir hâdise üzerinden bütün bir târihe şerh düşmenin, bugüne ve geleceğe sırf ona bakarak yön vermenin tutarlı bir tarafı yok. Bu, Kudüs davasına, Filistin mes’elesine bigâne kalmanın gerekçesi değildir. Çekilen acılar karşısında sükût etmenin sebebi olamaz. İçinde ilk kıblemizin de yer aldığı Kudüs’ün bugün içine düştüğü durum, hiçbir Müslümanın görmezden gelemeyeceği bir keyfiyettir.</p>



<p>Kudüs, 27 Recep 620’de Habîb-i Ekrem yedi kat semâya çıkmak üzere Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya doğru yola çıktığı anda bir daha silinmemek üzere gönlümüze mühürlenmiştir. Bir Müslüman Türk olaya bu zâviyeden bakmakla yükümlüdür.&nbsp;</p>



<p>Son yıllarda fitne kazanını karıştıranların mal bulmuş Mağribî gibi sarıldıkları bir argüman var: Niçin Filistin mes’elesine gösterilen alâka, Doğu Türkistan’dan esirgeniyor? Hattâ aralarından; “Filistin’e verdiğimiz desteği çekelim, enerjimizi bütünüyle Doğu Türkistan’a harcayalım.” diyenler bile çıkıyor.&nbsp;</p>



<p>Buna cevap vermek ve zihinlerde oluşabilecek şüphe bulutlarını dağıtmak elzem hâle gelmiştir. Bunun birinci sebebi, Türkiye’nin henüz buna gücünün yetmemesidir. Seksenli yıllarda soydaşları için Bulgaristan’ı ve bugün Filistinliler için İsrail’i karşısına alan Türkiye, henüz Çin’i karşısına alabilecek güce ulaşmamıştır. Yoksa ne Türk halkı ne de Türk devleti Doğu Türkistan’daki zulme karşı kayıtsızdır.&nbsp;</p>



<p>Mevcut iktidârın Araplara ve diğer Müslüman topluluklara karşı sıcak, Türk dünyasına karşıysa soğuk ve daha mesâfeli bir tavır içinde olduğunu söyleyenler, geçtiğimiz yılın sonlarında Azerbaycan’ın Ermenistan karşısındaki mutlak zaferinin, bugünkü iktidârın yardımıyla gerçekleştiğini görmüyorlar anlaşılan. Kanâatimce görmek istemiyorlar.&nbsp;</p>



<p>İkinci ve daha önemli sebepse, hem teopolitik hem de reel politik açıdan Kudüs’ün öne alınması gerekliliğidir. Yani stratejik açıdan Kudüs ilk sıradadır.&nbsp;</p>



<p>Kudüs, İslâm dünyasının cümle kapısıdır. Nasıl eve girebilmek için önce elimizdeki kilitle daire kapısını açıyor ve ancak oradan geçtikten sonra diğer odalara ulaşabiliyorsak Kudüs’ün İslâm dünyasındaki mevkiinin de ondan bir farkı yok. Onu çözmeden diğer problemlerimizi çözemeyiz. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bir arpa boyu yol alamayız. Kudüs hürriyetine kavuşmadıkça, diğerleri için atılacak adımlar, bizi sonuca götürmez.&nbsp;</p>



<p>Şunu unutmayalım ki, sadece Doğu Türkistan’ın değil, bütün İslâm dünyasının kilidi Kudüs’tür. Anahtar da Anadolu Türkünün elindedir. Mescid-i Aksâ hürriyetine kavuştuğu gün, yalnızca Doğu Türkistan’ın değil, bütün İslâm dünyasının makûs talihi değişecektir.&nbsp;</p>



<p>İşte o zaman Türkiye’nin nefesi, bugüne kadar hiç görülmedik bir şekilde genişleyecek, rüzgârı Uzak Asya’ya kadar ulaşacaktır.&nbsp;</p>



<p>O çözülmeden bütün enerjimizi Doğu Türkistan’a hasretsek bile, sağlıklı yol alamayız. Ama Kudüs’ü hürriyetine kavuşturmuş bir Türkiye, ilerleyen zamanda diğer dış politika düğümlerini de çözer.&nbsp;</p>



<p>Her dem yeniden düşünmeye ve anlamaya mecburuz. Farkında değiller ama bazıları için geçmiş, geleceği ipotek altına almanın mazereti hâline dönüşmüştür.&nbsp;</p>



<p>Evet, târihten ibret alınmalı, dersler çıkarılmalı. Bunda mutâbıkız. Ama târih, geçmişteki tek bir hâdise üzerinden istikbâle şerh düşmenin, kasıtlı ve yanlı yorumlarla, zihinleri ifsâd etmenin de vasıtası olmamalı…&nbsp;</p>



<p>Filistin mes’elesine doğru bir şekilde yaklaşabilmenin ilk şartı, zihnimizi ön yargılardan kurtarmaktır. Rezervlerimizi bir kenara koyup duygu ve düşünce dünyamızda esaslı bir mıntıka temizliği yapmadan sağlıklı bir bakış açısına kavuşamayız.&nbsp;</p>



<p>Şerif Hüseyin isyanının o yıllarda savaşın kaderini tayin edici bir etkisi olmadı. Bize, Birinci Dünya Harbi’ni ve Arap coğrafyasını kaybettiren o isyan değildi. İsyanın Arap ihâneti masalına dönüşmesinden sonra ortaya çıkan durumsa bize daha pahalıya mâl oldu. Bunun tabiî sonucu, Arap-İslâm dünyası ile aramıza örülen psikolojik duvarlardır. Maalesef bir asırdan beri biz, birileri öyle istediği için bu duvarları yıkamadık.</p>



<p>Bugün bu ihânet masalı, gerek ders kitapları ve gerekse fısıltı gazetesinin etrafa yaydığı bölük pörçük bilgilerle toplumun şuûraltında geziyor. Bu, bir zihin bulandırma operasyonu. Hedefse Türkiye’nin İslâm dünyasıyla olan bağlarını gevşetmek, alâkasını zayıflatmak, daha uzun yıllar ilişkileri buzdolabında tutmak. Bu durumun en çok da Batılı dostlarımızın(!) işine geldiğini görelim artık.&nbsp;</p>



<p>Yıllar önce bir televizyon programında Oğuzhan Asiltürk; “Her uluslararası kuruluşun içinde olmalıyız. Bunlar bugün için faydalıdır da… Ama bizim nihâî hedefimiz, Orta Asya’daki cumhuriyetler ve çevremizdeki İslâm ülkeleriyle kuracağımız birliktelik olmalıdır.” demişti. O günlerde bu, yalnızca bir niyet ifâdesiydi. Günümüzde ise buna dönük somut adımların atıldığını görüyoruz.&nbsp;</p>



<p>Evet, bugünkü iktidâr, attığı adımlarla bu yolda emin bir şekilde ilerliyor. Fakat ne yazık ki hâlâ birileri, 1923’ten sonra İslâm ülkeleriyle aramıza örülmüş duvarları biraz daha yükseltme gayretinde…</p>



<p>Evet, Şerif Hüseyin’in çevresine topladığı bir avuç bedeviyle kalkıştığı bir isyan vuku bulmuştur ama ona kesinlikle “Arap İsyanı” denemez. “Arap ihâneti”, bir kurgu olup içine bir parça doğrunun karıştığı kocaman bir yalandır. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne değin bunun sürekli bir şekilde propagandası yapılarak Türklerle Araplar arasına kalın duvarlar örülmüştür.&nbsp;Hattâ “Ne Şam&#8217;ın şekeri, ne Arabın yüzü!..” denilerek toplumun şuûraltı iğfâl edilmiştir. Asırlarboyunca aynı devletin çatısı altında yaşamış iki unsur birbirine yabancılaştırılmıştır. Eğer bir isim konacaksa, “Şerif Hüseyin İsyanı” demek şüphesiz daha doğru olur.</p>



<p>Artık bu yalan ve çarpıtmaya bir son vermenin zamanı geldi. Zîrâ günümüzde bu yalan, İsrail’in vahşet ve gaddarlığına göz yummanın, onu insanımıza mazûr göstermenin gerekçesi olarak sunuluyor. Bütün tezvîrâta rağmen sağduyulu milletimizin büyük çoğunluğu yine de tavrını mazlûm Filistinli kardeşlerinden yana koyuyor. Fakat belli kesimlerin hâlâ bu yalanlara inandığını ya da inanmak istediğini görmekse bizi derinden üzüyor.</p>



<p>Çok şükür ki, Şerif Hüseyin İsyanı Türk-Arap ilişkileri târihinde bir yara değil, yalnızca bir çıbandır. Ve o çıbanı üzerine merhem sürerek iyileştirmekse kolaydır. Çıbanı durmadan kaşıyarak yara hâline dönüştürmekse hiç de akılcı ve tercih edilebilir bir siyâset değildir. &nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/arap-ihanetinin-golgesindeki-filistin-davasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağlam Duruş Merhametli Davranış</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/saglam-durus-merhametli-davranis/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/saglam-durus-merhametli-davranis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Oct 2023 14:28:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18887</guid>

					<description><![CDATA[مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِؕ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ(Fetih 48/29) Fetih Suresi’nin yukarıda verilen son ayetinin ilk cümlesi bir müslümanın din kardeşi ve diğer inanç mensuplarına yönelik nasıl bir duruş ve davranış içinde olması gerektiğini bildirir. Bu ayet için üç meal önerimiz var: Birinci meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı çetin ve metindirler, kendi aralarında merhametlidirler…” İkinci meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sağlam dururlar, kendi aralarında merhametlidirler…” Üçüncü meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı birbirlerini desteklerler, kendi aralarında ise merhametlidir…” Hasan Basri Çantay’ın tercih ettiği birinci meal, ayetin zâhirine yakın olmakla birlikte savaş ortamı ve psikolojisini ifade etmektedir. “Kâfirlere karşı serttirler” şeklinde tercihte bulunan mealler de buna yakındır. Ancak burada kullanılan “çetin, metin ve sert” ifadeleri düşmana yapılan muameleyi değil, Müslüman askerin düşman karşısında duruşunu ve sağlam psikolojisini ifade etmektedir. Dolayısıyla Türkçede şiddet kelimesinin “kaba kuvvete başvurma, eziyet etme veya aşırı davranma” şeklindeki anlamları bu meallerde bulunduğu söylenemez. Zira Arapçada şiddet kavramı “güç, kuvvet, sağlamlık,” anlamlarına gelir. Ayette geçen “eşiddâ (اشداء)”, “şedîd (شديد)” kelimesinin çoğulu olup “güçlü, kuvvetli, metin, çetin, sert, muhkem kılan, güçlü destek veren” anlamlarına gelir. İkinci mealde (اشداء على الكفار) ifadesine “müminler kâfirlere karşı sağlam dururlar” &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِؕ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ<br>(Fetih 48/29)</p>



<p>Fetih Suresi’nin yukarıda verilen son ayetinin ilk cümlesi bir müslümanın din kardeşi ve diğer inanç mensuplarına yönelik nasıl bir duruş ve davranış içinde olması gerektiğini bildirir.</p>



<p>Bu ayet için üç meal önerimiz var:</p>



<p>Birinci meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı çetin ve metindirler, kendi aralarında merhametlidirler…”</p>



<p>İkinci meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sağlam dururlar, kendi aralarında merhametlidirler…”</p>



<p>Üçüncü meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı birbirlerini desteklerler, kendi aralarında ise merhametlidir…”</p>



<p>Hasan Basri Çantay’ın tercih ettiği birinci meal, ayetin zâhirine yakın olmakla birlikte savaş ortamı ve psikolojisini ifade etmektedir. “Kâfirlere karşı serttirler” şeklinde tercihte bulunan mealler de buna yakındır. Ancak burada kullanılan “çetin, metin ve sert” ifadeleri düşmana yapılan muameleyi değil, Müslüman askerin düşman karşısında duruşunu ve sağlam psikolojisini ifade etmektedir. Dolayısıyla Türkçede şiddet kelimesinin “kaba kuvvete başvurma, eziyet etme veya aşırı davranma” şeklindeki anlamları bu meallerde bulunduğu söylenemez. Zira Arapçada şiddet kavramı “güç, kuvvet, sağlamlık,” anlamlarına gelir. Ayette geçen “eşiddâ (اشداء)”, “şedîd (شديد)” kelimesinin çoğulu olup “güçlü, kuvvetli, metin, çetin, sert, muhkem kılan, güçlü destek veren” anlamlarına gelir.</p>



<p>İkinci mealde (اشداء على الكفار) ifadesine “müminler kâfirlere karşı sağlam dururlar” anlamının verilmesi, (والذين آمنوا أشدّ حبا لله) “İnananların Allah sevgisi daha sağlam ve daha kuvvetlidir” (Bakara 2/165) ayetindeki <em>şiddet</em> kelimesine verilen anlamla örtüşmektedir. Nitekim dosta olan sevgi ne kadar sağlamsa, düşmana karşı duruş da o kadar sağlam olur.</p>



<p>Üçüncü meale göre ayetteki (اشداء على الكفار) ifadesiyle “müminler, birbirlerini destekleyen binanın yapı taşları gibidir” “(المؤمن للمؤمن كالبنيان يشد بعضه بعضا) “ (Buhari, Salat 88, Müslim, Birr 65) hadisindeki benzetmede olduğu gibi “müminlerin kâfirlere karşı birbirlerini desteklemesi” anlatılır. Daha açık ifadeyle bu ayette müminlerin düşmana karşı birbirini destekleyen, birbirleriyle kenetlenen, birlik ve bütünlük içinde hareket ederek düşmana geçit vermeyen halleri tasvir edilir. Nitekim “Müminler bir vücut gibidir. Vücudun bir organı hasta olduğunda veya zarar gördüğünde bütün organları onun acısını hisseder ve paylaşır. (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) hadisi bu anlamı pekiştirir mahiyettedir.</p>



<p>Buradaki temel soru şudur: “kâfirlere karşı sağlam, çetin ve sert durmakla” Kehf Sûresinde geçen “inanmıyorlar diye kâfirlerin arkasından Rahmet Peygamberinin kendisini paralamasını ve üzülmesini, bir nevi şefkat göstermesini” (Kehf 18/6) nasıl bağdaştırabiliriz?</p>



<p>İmam Matüridî bu soruya mealen şöyle cevap verir: Sağlam, çetin ve sert duruşun en keskin biçimde sergilendiği savaşlarda bile müminler Rahmet Peygamberini örnek alarak şefkat içinde davranırlar. Çünkü müminin amacı savaşta düşmanı yenerek arzularını tatmin etmek, intikam almak, çıkar elde etmek, salt otorite ve hâkimiyet kurmak değildir. Eğer böyle olsaydı, Yüce Allah Hz. Musa ve Hz. Harun’a “Gidin, Firavuna yumuşak söz söyleyin!” (Tâhâ 20/44) diye emir vermezdi. Yine müminlere yönelik de “Ey müminler, Allah için hakkı ayakta tutun ve adaletle şahitlikte bulunun. Bir kavme duyduğunuz kin ve nefret sizi adaletten ayırmasın, âdil olun, günahtan sakınmaya ve kaçınmaya bu daha uygundur. Allah’tan korkun! Kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Mâide 6/8) şeklinde bir bildirimde bulunmazdı. (bk. Matüridî, <em>Te’vîlâtu’l-Kur’ân</em>, Mizan Yayınları 2009, XIV, 47-48).</p>



<p>Şefkatin buradaki anlamı adaletten ayrılmamak, dünya ve ahiret kurtuluşunu istemek ve herkese onuruna yakışır şekilde muamelede bulunmaktır. Hz. İbrahim’in kâfir olan babasına duasını da böyle anlamak gerekir. Her insan ölene kadar iman etme imkanına/hakkına sahip olduğuna göre onun hidayeti için şefkat duyguları içinde dua etmek Müslüman kişiliğin bir gereğidir. Kâfir olarak ölen kişiye artık dua edilemez ve şefaatte bulunulamaz, çünkü iman etme imkânını kaçırmıştır. Nitekim Hz. İbrahim de bunu gördükten sonra babasına duadan vazgeçmiştir. (Tevbe 9/114).</p>



<p>Öyleyse müminler, düşmana karşı savaşta bile adalet sınırları içinde hareket etmeli ve şefkat duygularını asla yitirmemelidirler. Hz. Peygamber’in kâfirler iman etsinler ve kurtuluşa ersinler diye kendisini paralaması ve onların ardından üzülmesi, Yüce Allah’ın rahmetini ve mağfiretini yansıtan şefkatinin sonucudur. Çünkü Allah’ın rahmeti ve merhameti bütün yaratılmışların şefkatinden daha üstün ve daha kapsayıcıdır. Kur’an’da münafıkları, kâfirleri ve asileri bağışlanmaya çağıran ayetler bunun en güzel delilidir.</p>



<p>Şefkat demek düşmana boyun eğmek, onun karşısında susmak veya yılgınlık göstermek değil, Allah’ın her bir insanı cennete layık olarak yaratmış olduğu bilinciyle herkesin kurtuluşa ermesine vesile olmaya çalışmaktır. “İ’lây-i kelimetu’llah” yani “Allah’ın kelimesini yüceltme” amacı bunu ifade etmektedir.</p>



<p>Savaşın iki boyutu bulunur: Birincisi kötülüğü, zulmü ve zararı önlemek; ikincisi ise doğruya, güzele ve faydalı olana insanları çağırmaktır. Rahmet Peygamberinin savaşlarında bu iki boyut hep gözetilmiş; teslim olana, şerden ve zulümden vaz geçene asla dokunulmamıştır. Bununla birlikte huzursuzluk kaynağı olanlara yönelik caydırıcı önlemler gerektiği kadar ve gerektiği şekilde alınmıştır. Ancak kadın, çocuk, din adamı, yaşlı gibi sivil kişilere el kaldırılması yasaklanmış, bunu yapanlar cezalandırılmıştır. İslam’da zorlama yoktur, bilgilendirme ve çağrı vardır (Bakara 2/256). Çünkü hidayete ermek kişinin yönelişine bağlıdır. Yüce Allah hidayete yönelen her kula tevfikiyle iman nasip eder. “Sana düşen tebliğ etmek yani bilgilendirmektir, hesabı görmek bize aittir” (Ra’d 13/40) ayeti bu gerçeği dile getirir.</p>



<p>Hz. Peygamber, düşman kazanmak değil; düşmanlığı yok etmek, barışı hâkim kılmak, dostça yaşamak ve insanların gönüllü bir şekilde hidayete ermelerine zemin hazırlamak yönünde gayret göstermiştir. Çünkü İslam’da barış asıl, savaş geçici bir durumdur. Rahmet Peygamber’i bu anlayışı hem barış ortamında hem de bizzat katıldığı savaşlarda titizlikle sürdürmüş, kendisinin katılmadığı seferlerde komutanlarına bu yönde emirler vermiş, uymayanları sert bir şekilde uyarmıştır. Nitekim Mekke’nin fethi sırasında “bugün Mekke müşriklerinden intikam alma zamanı” diyen Medine’li Sa’d b. Ubade derhal komutanlık görevinden uzaklaştırılmıştır. Abdullah b. Cahş, Halid b. Velid ve Üsame b. Zeyd uyarılan komutanlar arasındadır. (Buharî, “Cihad ve Siyer” 146, 147, 148; “Megâzî”, 45, 57; “Ahkâm”, 35; ayr. bk. Adem Apak, <em>Siyer-i Nebi</em>, İstanbul: Ensar Neşriyat 2020, s. 651-652.).</p>



<p>Sonuç olarak ayette geçen şiddet, Türkçede akla gelen “kaba kuvvete başvurmayı, eziyet etmeyi veya aşırı davranmayı” değil; “düşmana karşı sağlam durmayı, caydırıcı önlem almayı, gevşeklik göstermemeyi veya hadiste geçtiği şekliyle toplumsal bütünlüğü korumak için müminlerin birbirleriyle kenetlenmesini ve birbirlerini desteklemesini” ifade eder. Bu da hem barış hem savaş ortamında birlik ve bütünlüğü sağlamanın ve dışardan gelebilecek tehditlere karşı toplumsal duruşu ortaya koymanın en geçerli yoludur.</p>



<p>Ayette geçen müminlerin birbirlerine karşı merhametli olmasını ise Rahmet Peygamber’i şöyle açıklamıştır: “Bu ayetteki merhamet, kendin ve evladın için istediğini her bir mümin kardeşin için de istemendir.” (benzer hadisler için bk. Buharî, İman 7; Müslim, İman 71). </p>



<p>Vesselam…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/saglam-durus-merhametli-davranis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağımızda En Yapayalnız İnsanlar Müslümanlardır Diyebilir Miyiz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cagimizda-en-yapayalniz-insanlar-muslumanlardir-diyebilir-miyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cagimizda-en-yapayalniz-insanlar-muslumanlardir-diyebilir-miyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2023 13:46:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18632</guid>

					<description><![CDATA[Muhtemelen diyebiliriz. Nasıl mı? Birkaç örnekten yola çıkarak ifade etmek istiyorum. Aile ilgili problemlere bakalım. Geleneksel toplumlarda geniş aile yapısı vardı. İnsanlar zaten yalnız değildi. Ve burada meselelerini konuşuyorlardı. İlginç bir paradoks ki, bazen geniş aile problemin kendisi olurken, bazen de problemi çözücü bir unsur olabiliyordu. Ama her halükarda insanlar konuşuyor ve halleşiyorlardı. Çağımıza geldiğimizde batılı toplumlara bakalım. Geniş aileden çekirdek aileye geçildi. Haliyle problemler de ortaya çıktı. Batılılar, problemleri aşmak için aile psikolojisi, aile terapileri gibi yöntemler/kurumlar geliştirdiler. Buraya gelip konuştular, içlerini döktüler. Belki yalnızlıkları sıfırlanmadı, ama hafiflediler. Teknolojinin sosyal hayatı tek tipleştirmesi ile aynı sorun bize de geldi. Zaten gelmesi kaçınılmazdı. Ama biz hazırlıksızdık. Din ve maneviyat bir ölçüde ihtiyacımızı karşılıyordu. Ama bir de görüldü ki, yetmez oldu. Müslümanlar, aile içi meseleleri konuşamaz oldu. Eşler arasında ebeveyn ile çocuklar arasında sorunlar gittikçe arttı. Müslümanlar aile içi meseleleri dışarıda konuşmayı, dışarıya yansıtmayı da pek hoş karşılamazdı. Yalnızlık katmerleşti. Ancak bu durum sorunu iki kat daha arttırdı. Tabii sorun içeride halledilemeyince mecburen psikologtu, terapi idi yeni arayışlar başladı. Şimdi de nefisle ilgili, insanın kendi ile ilgili problemlere bakalım. Her toplumda insanın kendi ile ilgili problemleri vardır. Geleneksel toplumlarda insan nefsi ile ilgili problemleri gidermeyi istiyorsa varacağı yer belliydi. Bir mürşid &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Muhtemelen diyebiliriz. Nasıl mı?</p>



<p>Birkaç örnekten yola çıkarak ifade etmek istiyorum.</p>



<p>Aile ilgili problemlere bakalım.</p>



<p>Geleneksel toplumlarda geniş aile yapısı vardı. İnsanlar zaten yalnız değildi. Ve burada meselelerini konuşuyorlardı. İlginç bir paradoks ki, bazen geniş aile problemin kendisi olurken, bazen de problemi çözücü bir unsur olabiliyordu. Ama her halükarda insanlar konuşuyor ve halleşiyorlardı.</p>



<p>Çağımıza geldiğimizde batılı toplumlara bakalım. Geniş aileden çekirdek aileye geçildi. Haliyle problemler de ortaya çıktı. Batılılar, problemleri aşmak için aile psikolojisi, aile terapileri gibi yöntemler/kurumlar geliştirdiler. Buraya gelip konuştular, içlerini döktüler. Belki yalnızlıkları sıfırlanmadı, ama hafiflediler.</p>



<p>Teknolojinin sosyal hayatı tek tipleştirmesi ile aynı sorun bize de geldi. Zaten gelmesi kaçınılmazdı. Ama biz hazırlıksızdık. Din ve maneviyat bir ölçüde ihtiyacımızı karşılıyordu. Ama bir de görüldü ki, yetmez oldu. Müslümanlar, aile içi meseleleri konuşamaz oldu. Eşler arasında ebeveyn ile çocuklar arasında sorunlar gittikçe arttı. Müslümanlar aile içi meseleleri dışarıda konuşmayı, dışarıya yansıtmayı da pek hoş karşılamazdı. Yalnızlık katmerleşti. Ancak bu durum sorunu iki kat daha arttırdı. Tabii sorun içeride halledilemeyince mecburen psikologtu, terapi idi yeni arayışlar başladı.</p>



<p>Şimdi de nefisle ilgili, insanın kendi ile ilgili problemlere bakalım.</p>



<p>Her toplumda insanın kendi ile ilgili problemleri vardır. Geleneksel toplumlarda insan nefsi ile ilgili problemleri gidermeyi istiyorsa varacağı yer belliydi. Bir mürşid bulmalıydı. Tasavvufa giren bir insan, mürşidiyle hemhal olması suretiyle nefsiyle yüzleşeceğini biliyordu. Tasavvufta öyle bir paradoks vardı ki, bir taraftan inziva, zühd, tezkiye gibi vasıtalarla insanın yalnızlığını arttırır gibiydi, ama öbür taraftan aslında yalnızlığının ilacıydı. Nefsini tanımak, bir farkındalık yaratıyor, insan gideceği yolu biliyor ve yalnızlığını hafifletiyordu.</p>



<p>Çağımıza geldiğimizde, batılı toplumlarda bireyler yalnızlığını artık terapistlerle gideriyor veya sosyal medya mecralarında arz-ı endam ederek yalnızlıklarını hafifletiyorlardı. Burada kendini tanımak yoktu, sadece yalnızlığı gidermek söz konusuydu. Ama ne olursa olsun psikolojik açıdan bakıldığında da yalnızlığın hafifletilmesine yönelik adımlar atılmış oluyordu. Batılı toplumlar her zaman o kadar da şanslı değildi. Bazen gençlik, yalnızlığını sapkın ideoloji ve tarikatlerle gidermeye çalışıyor, ama bu durum, yalnızlıklarını hafifleteceğine daha da derinleştiriyordu.</p>



<p>Müslümanlar açısından baktığımızda aslında aynı süreç yaşanıyordu. Sorun aynı sorundu: Yalnızlaşma. Peki çözüm aynı çözüm müydü? Müslümanlar belki geneli itibariyle söylersek geleneksel kurumlara sıcak bakmıyordu. Modern kurumları da içselleştirmek o kadar kolay değildi. Sosyal medya yalnızlığı gidermenin araçlarından biriydi ama Müslümanlar bunun nihai çözüm olmadığının farkındaydılar. İşte bu durum Müslümanların yalnızlığını bir kat daha arttırdı. Müslümanlar artık hep başkalarını eleştirir oldular, kendilerine dönüp bakamadılar. Bunu kendi içlerinde konuşamadılar bile. Bu, ihtiyaçları olmadığından değildi, bu ihtiyaçlarını giderebilecek kurumsal bir boşluktan ve zihinsel bir eşiği geçememekten kaynaklanıyordu. İşte bu durum ısdırapları daha çok artırıyor, yalnızlığı ikiye katlıyordu.</p>



<p>Yalnızlaşmanın bir sebebi de değerlerin yabancılaşmasıdır. Buna hiç girmiyorum bile. Önemsiz oluşundan dolayı değil, buna burada eğreti değinmenin konuyu tüketeceğinden dolayı&#8230;</p>



<p>Evet, bence çözüm, bunları konuşmak, konuşabilmektir. Zor olduğunun farkındayım, ama imkansız değil.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cagimizda-en-yapayalniz-insanlar-muslumanlardir-diyebilir-miyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikat Savunusu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikat-savunusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikat-savunusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Dec 2022 13:33:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18619</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber sonrası Müslümanlar Kitap ve Sünnet gibi iki sağlam ve güvenilir donanıma sahip olmalarına rağmen inançlarına yönelik içerden ve dışardan bir takım tehlikelerle yüz yüze gelmişlerdir. İçerde oluşan iman-küfür, kader-cebir ve imamet-hilafet gibi tartışmalar ciddi iç parçalanmalara yol açmıştır. Özellikle ilk iki konu, Allah anlayışı üzerinde ciddi tartışmaların ve ihtilafların oluşmasında etkili olmuştur. Bu sorunlar üzerinden ortaya çıkan Allah’ın zatı, sıfatları ve zat-sıfat ilişkisi ile Kur’an’ın mahiyeti konusu gündemi işgal etmiştir. Öte yandan fetihlerle birlikte Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecusilik mensupları ve felsefe gruplarıyla karşılaşmalar inanç bakımından bir hesaplaşma ortamı doğurmuştur. Onların İslam’a yönelttikleri eleştiri ve ithamlara cevap verecek, ortaya attıkları şüpheleri giderecek donanımda âlimlere ihtiyaç duyulmuştur. Çünkü onların yönelttiği eleştiri, iddia ve ithamlar hem Müslümanlar üzerinde olumsuz etki meydana getiriyor hem de İslamlaşmanın önünde engel teşkil ediyordu. Bazı âlimler bu tür sorunlara çözüm bulma noktasında kendilerini geliştirerek kelam ilminin oluşmasını sağlamışlardır. Yukarıda da belirtildiği gibi kelam ilmini oluşumun gerçekleştiren bu şahsiyetlerin beslendiği kaynaklar, temelde Kur’an ve Sünnet idi. Ayrıca Hz. Âdem’den Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) bütün peygamberlerin sergilediği tevhîd mücadelesi, yöntem oluşturmada önemli bir örneklik işlevi görmüştü. Söz konusu kaynak ve örneklerden beslenmekle birlikte kelam âlimlerinin muhataplarının akıl ve duyularına hitap eden açık ve net deliller sunmaları bir zorunluluktu. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hz. Peygamber sonrası Müslümanlar Kitap ve Sünnet gibi iki sağlam ve güvenilir donanıma sahip olmalarına rağmen inançlarına yönelik içerden ve dışardan bir takım tehlikelerle yüz yüze gelmişlerdir. İçerde oluşan iman-küfür, kader-cebir ve imamet-hilafet gibi tartışmalar ciddi iç parçalanmalara yol açmıştır. Özellikle ilk iki konu, Allah anlayışı üzerinde ciddi tartışmaların ve ihtilafların oluşmasında etkili olmuştur. Bu sorunlar üzerinden ortaya çıkan Allah’ın zatı, sıfatları ve zat-sıfat ilişkisi ile Kur’an’ın mahiyeti konusu gündemi işgal etmiştir.</p>



<p>Öte yandan fetihlerle birlikte Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecusilik mensupları ve felsefe gruplarıyla karşılaşmalar inanç bakımından bir hesaplaşma ortamı doğurmuştur. Onların İslam’a yönelttikleri eleştiri ve ithamlara cevap verecek, ortaya attıkları şüpheleri giderecek donanımda âlimlere ihtiyaç duyulmuştur. Çünkü onların yönelttiği eleştiri, iddia ve ithamlar hem Müslümanlar üzerinde olumsuz etki meydana getiriyor hem de İslamlaşmanın önünde engel teşkil ediyordu. Bazı âlimler bu tür sorunlara çözüm bulma noktasında kendilerini geliştirerek kelam ilminin oluşmasını sağlamışlardır.</p>



<p>Yukarıda da belirtildiği gibi kelam ilmini oluşumun gerçekleştiren bu şahsiyetlerin beslendiği kaynaklar, temelde Kur’an ve Sünnet idi. Ayrıca Hz. Âdem’den Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) bütün peygamberlerin sergilediği tevhîd mücadelesi, yöntem oluşturmada önemli bir örneklik işlevi görmüştü. Söz konusu kaynak ve örneklerden beslenmekle birlikte kelam âlimlerinin muhataplarının akıl ve duyularına hitap eden açık ve net deliller sunmaları bir zorunluluktu. Onlar da tecrübe ve birikimlerini buna uygun formlara dökerek makul ve mantıklı bir savunma ve izah edebiyatı ortaya koymuşlardır. Böylece bin dört yüz yıllık muazzam <em>kelam edebiyatı</em>nın oluşması gerçekleşmiştir.</p>



<p>Bin dört yüz yıllık geçmişiyle kelam ilmi, İslam dininin tarihî geçmişini yansıtan, bugüne taşıyan ve aynı zamanda başta inanç ilkeleri olmak üzere dinin bütün alanlarını kucaklayan kapsayıcı bir düşünce sistemidir. Bu ilim her ne kadar Mu’tezile elinde doğmuş olsa da ona tepki olarak ortaya çıkan Ehl-i Sünnet mezhepleri Eş’ariyye ve Mâtürîdiyye tarafından yöntem ve zihniyet bakımından daha güçlü bir yapıya kavuşturulmuştur. Yöntem ve zihniyet ortak paydasında buluşan kelam mezhepleri, benimsedikleri dinî değerleri ve temel inanç ilkelerini tayin, tespit ve tasnifte birbirinden ayrışmışlardır. Diğer bir ifadeyle aralarındaki temel ayrılık neyi, kime karşı savunacakları ve hangi inanç ilkelerini hakikat olarak benimseyecekleridir. </p>



<p>Günümüzde ise tarihi tecrübenin ışığında kelam ilmi, bir yönüyle sahih inancı izah etme diğer yönüyle bu inanca yönelik iddia, eleştiri, itham, iftira ve şüphelere cevap veren ve savunan bir düşünceyi temsil eder. Zira bir din veya inanç muhatabın anlayacağı ve kavrayacağı üslup ve içerikte anlatılmazsa ya dışardan gelen iddia ve eleştirilere ya da müntesiplerinde oluşan şüphe ve tereddütlere açık hale gelir; sonuçta yıpranır ve terkedilir. İnanç hususundaki izah ve savunma şeklindeki bu iki ihtiyaç, İslam düşünce tarihinde kelam ilminin varlığının ve devamının nedeni olmuştur. Bu ihtiyacın hala güncelliğini korumakta olduğu aşikârdır. Bir hakikat savunusu olan kelam ilminin gerekliliği de bu ihtiyaçla doğru orantılı olarak günümüzde de devam etmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikat-savunusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikate Rağmen Üstünlük İddiası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikate-ragmen-ustunluk-iddiasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikate-ragmen-ustunluk-iddiasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2022 13:48:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18603</guid>

					<description><![CDATA[Hakikate karşı ilk isyankâr çıkış İblis’ten gelmişti. O bunu kökenci ve köktenci üstünlük iddiasıyla sergilemişti. Bu üstünlük iddiası, aynı zamanda büyüklenmeyi, dışlamayı, ötekileştirmeyi velhasıl ırkçılığı içinde barındırıyordu. Zaten bu tür yaklaşımda olan kişi, sürekli kendisinde bir üstünlük arar, bulamazsa uydurur. Çünkü hakikate değil, kendisine odaklanır, rakip gördüğüne karşı bilenir. İblis de öyle yaptı: Kendisine odaklandı, rakip gördüğü Hz. Âdem’e ve Hz. Havva’ya düşman kesildi. Hâlbuki o olayda hakikat Allah’a yönelmek ve emrine uymaktı. O tersini yaptı, gerekçe olarak da “Ben ondan üstünüm” dedi. Oysaki Yüce Allah ona Hz. Âdem’i değil “neden emre uymadığını” (A’raf 7/12) sordu. O gene bildiğini okudu. Bu sefer kökenine kadar gitti. Kendi kökeni olan ateşin Hz. Adem’in kökeni olan topraktan üstün olduğunu iddia etti. Yüce Allah da onu rahmetinden kovdu. Evet, tarihte ilk sahte ve sanal üstünlük hikâyesi böyle başladı. İnsanlar arasındaki ilk üstünlük davası ise Hz. Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşmişti. Görünen o ki, ister İblis’in isterse Kabil’in sergilediği türden olsun bu tür temelsiz ve geçersiz üstünlük davası geçmişten bugüne hala devam etmektedir. Buna karşın Yüce Allah, gönderdiği her peygamberle tevhîd ilkesini bildirdi, bu ilke karşısında başta insan olmak üzere bütün yaratılmışların konumunu tayin etti, bir gerçeği hep hatırlattı: yaratılmış olmak bakımından Rableri katında herkes &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hakikate karşı ilk isyankâr çıkış İblis’ten gelmişti. O bunu kökenci ve köktenci üstünlük iddiasıyla sergilemişti. Bu üstünlük iddiası, aynı zamanda büyüklenmeyi, dışlamayı, ötekileştirmeyi velhasıl ırkçılığı içinde barındırıyordu. Zaten bu tür yaklaşımda olan kişi, sürekli kendisinde bir üstünlük arar, bulamazsa uydurur. Çünkü hakikate değil, kendisine odaklanır, rakip gördüğüne karşı bilenir. İblis de öyle yaptı: Kendisine odaklandı, rakip gördüğü Hz. Âdem’e ve Hz. Havva’ya düşman kesildi.</p>



<p>Hâlbuki o olayda hakikat Allah’a yönelmek ve emrine uymaktı. O tersini yaptı, gerekçe olarak da “Ben ondan üstünüm” dedi. Oysaki Yüce Allah ona Hz. Âdem’i değil “neden emre uymadığını” (A’raf 7/12) sordu. O gene bildiğini okudu. Bu sefer kökenine kadar gitti. Kendi kökeni olan ateşin Hz. Adem’in kökeni olan topraktan üstün olduğunu iddia etti. Yüce Allah da onu rahmetinden kovdu.</p>



<p>Evet, tarihte ilk sahte ve sanal üstünlük hikâyesi böyle başladı.</p>



<p>İnsanlar arasındaki ilk üstünlük davası ise Hz. Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşmişti.</p>



<p>Görünen o ki, ister İblis’in isterse Kabil’in sergilediği türden olsun bu tür temelsiz ve geçersiz üstünlük davası geçmişten bugüne hala devam etmektedir. Buna karşın Yüce Allah, gönderdiği her peygamberle tevhîd ilkesini bildirdi, bu ilke karşısında başta insan olmak üzere bütün yaratılmışların konumunu tayin etti, bir gerçeği hep hatırlattı: yaratılmış olmak bakımından Rableri katında herkes ve her şey eşitti.</p>



<p>Son ilahî bildirim olan İslam bu anlayışı on dört asırdır temsil etmektedir; kıyamete kadar da bu temsil görevini yerine getirecektir. Yüce Allah’ın peygamberler vasıtasıyla bildirdiği iki gerçek vardır: Yüce Allah tek, yegâne, kadîm ve yaratıcı ilahtır; O’nun dışındakiler ise yaratılmış, benzerleri bulunan, hem var olmada hem de varlığını sürdürmede bir yaratıcıya ihtiyaç duyan varlıklardır. Onları var eden ve varlıklarını devam ettiren yaratıcı da Yüce Allah’tır. Buna göre yaratılmış varlıkların bir öğesinin diğerine veya bir kısmının ötekisine üstünlüğü özlerine göre değil, Allah’ın onlara biçtiği ve tayin ettiği konumlarına göredir. Eğer akıl ve irade verilmişse o takdirde üstünlük Yaratıcılarını tanımalarına ve verdiği nimetlere şükranda bulunmalarına bağlıdır. Yaratıcıyı tanımak, O’na iman etmek; şükranda bulunmak ise, başta ibadetleri yerine getirmek ile O’nun tabiata koyduğu ve peygamberler eliyle gönderdiği kanunlara uymakla gerçekleşir. “Asla eziklik göstermeyin, üzülmeyin de! Eğer inanmışsanız en üstün sizsiniz.” (Âl-i İmrân 3/139).</p>



<p>Peki, nedir Allah’ın Kanunları?</p>



<p>Yüce Allah’ın evrene koyduğu kanunlara <em>adetullah</em>, ilahî vahiyle bildirdiği kanunlara uymalarına göre muamele görmelerine ise <em>sünnetullah</em> denilir. İnsan adetullaha aykırı davranırsa, tabiatın dengesini ve düzenini bozar. Sünnetullah’ı dikkate almayıp isyan ederse tıpkı İblis gibi ilahî rahmetten kovulur. Sünetullahı bilmenin yolu, Peygamberler aracılığıyla gönderilen ilahî bildirimlere kulak vermektir. “Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onlarda olanı değiştirmez.” (Ra’d 13/11) “Bu Allah’ın daha öncekiler hakkında koyduğu sünneti yani kanunudur. Allah’ın kanununda asla değişme bulamayacaksın” (Ahzab 33/62). Bunun anlamı, Yüce Allah’ın kişilere ve toplumlara yönelik muamelesini, onların inanç, tavır ve davranışları belirler. İman ederlerse rahmetine nail olurlar, isyan ederlerse adaletiyle karşı karşıya gelirler. İşte bu, Yüce Allah’ın sünnetullah denilen kanunudur. Hakikat de tam budur.</p>



<p>Bu hakikatin öğrenimi ve öğretimi için ilk asırlardan bugüne iki temel ilim gelişmiştir: Kelam ve fıkıh. Özellikle kelam ilmi, İslam dininin zihniyet boyutunu temsil eder, bu özelliğiyle fıkıh ilminin zeminini oluşturur. Bu ilmin temel amaçlarından biri, yukarıda zikredilen iki kanunu anlatmak, izah etmek ve zihinlere yerleşmesini sağlamak; diğeri ise bunlara yönelik inkâr, iddia, itham ve eleştirilere cevap vermektir. Bu amacın gerçekleşmesi Allah, evren ve insan anlayışlarının çerçevesinin ilahî bildirim ışığında tespit edilmesine bağlıdır. Buna göre yegâne kadim varlık Yüce Allah’tır, evren O’nun yarattığı varlıkların toplamıdır. İnsan ise Yüce Allah’ın kendisine verdiği akıl, irade ve güçle evren içinde ve kendi çapında etkin bir varlıktır. İnsan kendi çapını ve evrenin bir parçası olduğunu bilirse konumunun ve değerinin bilincine varmış olur. Sadece aklını ve iradesini dikkate alarak kendinde müstakil bir güç vehmetmeye başlarsa, kişisel ve sanal bir üstünlük hikâyesi kurgulamaya yönelir.</p>



<p>Buradan çıkarılacak sonuç kişinin öncelikle sağlam ve sahih bir zihniyete sahip olmasıdır. Bu zihniyetin çerçevesi de hikmete ve adalete uygun düşmeli, ilahî bildirimi zorlayan ve dışlayan bir yaklaşım eseri olmamalıdır. Bunun için de ilahî bildirimin indiği dilin mantığı dikkate alınmalıdır. Kur’an Arapça bir kitap olarak indirildiğine göre, o dilin yapısının ve mantık örgüsünün gözetilmesi kaçınılmaz gerekliliktir. Bunun için Hz. Peygamber’den günümüze birçok çaba ortaya konulmuş ve çalışma yapılmıştır. Usul adı altında gerçekleşen bu çalışmalar sistemli bir yapıyı bize sunar. Eskilerin tabiriyle “usulsüz vusul olmaz” yani yöntemsiz amaca ulaşmak çok kolay değildir. Bir usul takip edilmeden veya gözetilmeden tek tek verilerden bir sonuca gitmek sığ kaymaya neden olduğu gibi, bir başka alanda üretilen usul ve esasların ilahî bildirimlere giydirilmesi çabası da, sahih zihniyette yabancılaşmaya yol açar. </p>



<p>Öyleyse hakikate ulaşma yolunda ne sığ ortamda hoyrat kalmalı ne de başkasının gömleğiyle yola çıkmalı…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikate-ragmen-ustunluk-iddiasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İddialar ve İslam</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iddialar-ve-islam/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iddialar-ve-islam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Nov 2022 11:38:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18562</guid>

					<description><![CDATA[TARİHTE Tarihe bakıldığında İslam dini ortaya çıktığı günden itibaren karşıtlarının eleştiri, itiraz, iddia ve itibarsızlaştırmalarına maruz kalmıştır. İlk muhataplar olan müşrikler Hz. Peygamber’i (sav) “kendinden uydurmakla, başkasından öğrenmekle, babalarının dinine karşı çıkmakla,” itham ederlerken Yahudiler ve Hıristiyanlar, İslam için “kendi dinlerinden sapma bir mezhep” iddiasında bulunmuşlardır. Bu iddialar daha sonraki dönemlerde artarak devam etmiştir. Her iki yönden gelen eleştiri ve iddialara yönelik başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere Hz. Peygamber’in dilinden ve ulemanın kaleminden birçok cevap verilmiş, onların iddialarının geçersizliği ortaya konulmuştur. İddiaların aksine kitlesel katılımlarla İslam kısa zamanda kabul görmüş ve yayılmış, hem müntesip sayısı hem de düşünce direnci bakımından inkâr edilemez bir büyüklüğe ve güce kavuşmuştur. İslam’ın bu direnci, kimi aşırı zâhirci kimi aşırı bâtıncı olarak ortaya çıkan grupların ürettiği iç tehditlere karşı da aynı şekilde vazife görmüştür. Bu direncin en önemli faktörü İslam’ı Hz. Peygamber’in (sav) ve sahabesinin yolu olarak takip eden büyük kitledir. Onların zâhirci Haricîlere ile bâtıncı Karmatîlere ve İsmailîlere yönelik dirençli duruşu bunun tarihteki ispatıdır. Bu tür aşırılıklar bugün de zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Nitekim günümüzde çeşitli adlar altında ortaya çıkan aşırı zâhirci ve bâtıncı oluşumlar onların güncellenmiş sürümleridir. Tarihi süreçte İslam coğrafyasında büyük kayıplara ve yıkımlara yol açan doğuda Moğol ve batıda Latin istilaları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>TARİHTE</strong></p>



<p>Tarihe bakıldığında İslam dini ortaya çıktığı günden itibaren karşıtlarının eleştiri, itiraz, iddia ve itibarsızlaştırmalarına maruz kalmıştır. İlk muhataplar olan müşrikler Hz. Peygamber’i (sav) “kendinden uydurmakla, başkasından öğrenmekle, babalarının dinine karşı çıkmakla,” itham ederlerken Yahudiler ve Hıristiyanlar, İslam için “kendi dinlerinden sapma bir mezhep” iddiasında bulunmuşlardır. Bu iddialar daha sonraki dönemlerde artarak devam etmiştir.</p>



<p>Her iki yönden gelen eleştiri ve iddialara yönelik başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere Hz. Peygamber’in dilinden ve ulemanın kaleminden birçok cevap verilmiş, onların iddialarının geçersizliği ortaya konulmuştur. İddiaların aksine kitlesel katılımlarla İslam kısa zamanda kabul görmüş ve yayılmış, hem müntesip sayısı hem de düşünce direnci bakımından inkâr edilemez bir büyüklüğe ve güce kavuşmuştur.</p>



<p>İslam’ın bu direnci, kimi aşırı zâhirci kimi aşırı bâtıncı olarak ortaya çıkan grupların ürettiği iç tehditlere karşı da aynı şekilde vazife görmüştür. Bu direncin en önemli faktörü İslam’ı Hz. Peygamber’in (sav) ve sahabesinin yolu olarak takip eden büyük kitledir. Onların zâhirci Haricîlere ile bâtıncı Karmatîlere ve İsmailîlere yönelik dirençli duruşu bunun tarihteki ispatıdır. Bu tür aşırılıklar bugün de zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Nitekim günümüzde çeşitli adlar altında ortaya çıkan aşırı zâhirci ve bâtıncı oluşumlar onların güncellenmiş sürümleridir.</p>



<p>Tarihi süreçte İslam coğrafyasında büyük kayıplara ve yıkımlara yol açan doğuda Moğol ve batıda Latin istilaları her ne kadar insanî ve maddî planda ciddi zararlara sebebiyet vermiş ve ümmetin hayatını büyük ölçüde olumsuz etkilemiş ise de dinin ana esaslarını bozacak bir yıkıma yol açamamıştır. Nitekim Moğol devletlerinin elli yıl içinde Müslüman olmaları da büyük kitlenin güçlü direncinin ve etkileyici gücünün göstergesidir.</p>



<p>Hz. Peygamber’in (sav) sünnetini ve sahabenin yolunu takip eden büyük kitle, zaman zaman zafiyetler yaşasa da, İslam’ın inanç ve düşüncesinin temsilinde dış ve iç yıkıcı etkenlere karşı iyi bir duruş sergilediği ve direnç gösterdiği aşikârdır. Bugün halk nezdinde bile “Hz. Âdem’in neslinden, Hz. İbrahim’in milletinden, Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) ümmetinden, Ehl-i Sünnet inancından olma” bilinci dipdiri durmaktadır.</p>



<p><strong>SÖMÜRGE DÖNEMİNDE</strong></p>



<p>Tarihteki bütün yıkımları geride bırakan modern sömürge döneminde, İslam dünyası adeta tamamıyla istila edilmiş, sömürgeleştirilmiş ve zihinsel bir aşınmaya uğratılmak istenmiştir. Bu da Müslüman zihin dünyasında boşlukların ve yer yer kaymaların ve kayıpların oluşmasına neden olmuştur. Bu boşlukları doldurmak ve kayıpları telafi etmek için ulema ve aydın kesimden çeşitli öneriler getirilmiştir. Bu çerçeveden olmak üzere İslamcılar ilk döneme dönüp yeniden yapılanmaya gitme, öze dönme, tarihî mirası ayıklama, bir ihya ve tecdit faaliyeti başlatma önerisinde bulunmuşlar, Selefîler tarihi bugüne taşımaya kalkışmışlar, muhafazakârlar ise eskiden ne varsa hepsini korumanın derdi ve telaşına düşmüşlerdir.</p>



<p>Bu dağınıklığı ve parçalanmışlığı fırsat bilen İslam karşıtı unsurlar hemen hareket geçmiş, ürettikleri soru, iddia ve eleştirilerle Müslümanların zihinlerini daha da bulandırma ve özellikle de Hz. Peygamber’i (sav) itibarsızlaştırma faaliyetleri yürütmüşlerdir. Pozitivist Renan’ın iddiaları ve Protestan Anglikan Kilisesi’nin soruları bu çıkışa ve hamleye örnek olarak gösterilebilir. Özellikle Pozitivistler, yeni kurulan Darülfünun öğrencileri üzerinde bir ölçüde etkili olmuşlardır. İslam âlimleri ve münevverleri bu meydan okumaya karşı yazdıkları kitaplar, makaleler ve toplantılarla cevap verme gayreti içinde olmuşlardır. Edebiyatçı Namık Kemal’in <em>Renan Müdafaanemesi</em>, mücadele ve hareket adamı Abdulaziz Çaviş’in <em>Anklikan Kilisesine Cevabı</em> ve ünlü felsefeci Ömer Ferid Kam’ın 1919-1920’de dinsizlik cereyanlarına karşı yaptığı on haftalık “<em>Ayasofya Cuma Vaazları</em>” bu gayret ve çalışmanın çarpıcı örnekleridir. (bk. Namık Kemal, Renan Müdafanamesi, Akçağ Yayınları Ankara 2014;&nbsp; Abdulaziz Çeviş, Anklikan Kilisesine Cevap, trc. Mehmet Akif Ersoy, DİB Yayınaları 1974; Ömer Ferid Kam, Ayasofya Konuşmaları, Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul 2021).</p>



<p><strong>GÜNÜMÜZDE</strong></p>



<p>Bugün itibariyle din karşıtları her ne kadar bilimsel gelişmeler neticesinde birçok eski iddialarından vazgeçmişlerse de inatçı duruşlarını hala devam ettirmekte olup İslam’ı yıpratmak için zaman zaman çeşitli batıl düşüncelerini abartılı bir şekilde gündeme sokmaya çalışmaktadırlar. Sözgelimi 18. yüzyılda evrenin başlangıcının ve sonunun olmadığını iddia ederlerken Bing Bang teorisinin bir başlangıç öngörmesiyle bundan dönmüşler ve büyük patlamanın kendiliğinden meydana geldiği iddiasına sarılmışlardır. Aynı teorinin evrenin belli bir zaman sonra patlamadan önceki haline döneceği bulgusuyla ve Entropi Yasasıyla yine çark etmişler ve ardından&nbsp; “paralel evrenler” adlı yeni bir senaryo dillendirmeye başlamışlardır.</p>



<p>Türkiye özelinde ise zaman zaman abartılı yapay gündemlerle dindarlar meşgul edilmeye, gençlik yanıltılmaya ve provoke edilmeye çalışılmaktadır. 90’ların sonunda patlak veren Satanizm tartışmaları bu yapay gündemlerden biridir ve nitekim bir müddet köpürtüldükten sonra sönmüş ve ortadan kalkmıştır. Zaman içinde sönen bu tartışmanın yerini günümüzde Deizm ve Ateizm tartışmaları almıştır. Bu abartılı gündemlerin her ne kadar olgu boyutunda ciddi bir varlığı ve önemi olmasa da, algı boyutunda son derece etkili olduğu açıktır. Bu algının kırılması için ciddi çaba ve çalışmalara ihtiyaç olduğu da bir gerçektir.</p>



<p>Bu algıyı oluşturmada ateistler ve deistler aynen bin dört yüz yıl önceki müşriklerin yaptığı gibi “İslam’ın uydurma olduğu, başka din ve kültürlerden aktarma esaslardan oluştuğu, hurafe ve bilim karşıtı olduğu” iddialarında bulunmaktadırlar. Hâlbuki İslam’ın uydurma olmadığı bin dört yüz yıllık tarihsel ve bilimsel mirasıyla açıkça ortaya konulmuştur. Başka din ve kültürden aktarmalar hususundaki iddialar benzerlikten yola çıkan yüzeysel bakış açısından kaynaklanmaktadır. Şayet İslam’ın varoluş, amaç ve içerik farklılıklarına bakılmış olsa bu iddiaların boş ve geçersiz olduğu ilk anda anlaşılır.</p>



<p>Öte yandan İslam var olduğu günden itibaren hurafelerle mücadele etmiş bir din olup insanlığa hizmet eden bilimle de hiçbir zaman sorunu olmamıştır. Günümüzde bilimi dogmalaştırıp din haline getirenler, dinden daha çok bilime zarar vermektedirler. Bunlar bilimi dondurmakta ve dondurdukları bu bilimi dinin hasmı haline getirmektedirler. Türkiye ölçeğinde bile baktığınızda bilime ve teknolojiye hangi zihniyetlerin öncülük ettiği açıkça görülür.</p>



<p>Devrim Otomobilini işlevsiz kılıp müzelik haline getirenlerin, ülkeyi ikinci el teknoloji çöplüğüne dönüştürenlerin ve uçak fabrikalarını kapatıp toprağa gömenlerin de hangi zihniyeti temsil ettiği açıktır ve milletimiz tarafından gayet iyi bilinmektedir.</p>



<p>Öyleyse ey inananlar gelin ve kulak verin! “Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin!”, “Kararlı duruş ve dua ile Allah’dan yardım isteyin!” “Gevşeklik göstermeyin, karamsarlığa kapılmayın! En üstün sizsiniz, çünkü siz Müslümansınız!” (Zümer 39/53; Bakara 2/153; Al-i İmran 3/133).</p>



<p>Demek ki neymiş? Allah’ın engin inayeti yanımızda, İslam’ın her devre hitap eden hakikati elimizde, büyük kitlenin gücü ve direnci arkamızda olduğu sürece umutsuzluğa yer yokmuş.</p>



<p>Şairin diliyle söylersek: “Sevinin Mehmed’im başlar yüksekte / Ölsek de sevinin eve dönsek de / Sanma bu tekerlek kalır tümsekte / Yarın elbet bizim elbet bizimdir / Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.” Vesselâm…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iddialar-ve-islam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Aişe Hz. Peygamber’le Evlendiğinde Çocuk Yaşta Mıydı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hz-aise-hz-peygamberle-evlendiginde-cocuk-yasta-miydi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hz-aise-hz-peygamberle-evlendiginde-cocuk-yasta-miydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Nov 2022 14:09:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18550</guid>

					<description><![CDATA[Hocam, sürekli tekrarlanan iddia “Hz. Muhammed’in çocuk yaşta birisiyle evlenmesi”. Gerçekten Hz. Peygamber Hz. Aişe validemizle çocuk yaşta mı evlendi? “Temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp getirmek” deyimiyle ifade edilen bir konu. Hz. Aişe, babası, annesi ve hatta o dönemin toplumu bunu sorun etmemiş, ama bugün birileri buna kafayı takmış durumda. Onların derdi Hz. Aişe ve çocuk evlilikleri değil, İslam’ı getiren Rahmet Elçisini yıpratmak. Ama bu soru gençlerin kafasına takılıyor. Zaten biz de bu yüzden bu soruyu önemsedik. Çünkü işin aslını bilmeyen gençlerin kafasında sanki bugünün ve dünün aynı olması gerekiyormuş gibi bir algı oluşturuyorlar. Bin yıl önce olmuş bir olayı bugün olmuş gibi sunuyorlar. Neden gençler etkileniyor? Gençler hayatın baharındalar, saf ve tertemizler. Güzel hayaller kuruyorlar, geçmişi ve geleceği bazen aynı hayalde buluşturuyorlar. Birileri tam da buradan onları yakalama ve yönlendirme planı kuruyorlar. Onların temiz ve saf hayallerini kirli planlarıyla bulandırıyorlar. İnsanlar hayal kurarlar ve gelecek planlaması yaparlar. Hayallerini de geçmişten gelen bilgiler ile kendi zamanlarında gördükleri ve duydukları üzerinden yaparlar. İşte burada hayalin de ölçüsünü kaçırmamak, kurulan tuzaklara düşmemek lazım. Hayale ölçüsüzce dalmak bazen internetin sunduğu sanal âleme kapılıp gitmeye benzer. Gerçek hayat hiç de öyle değildir. Gerçek hayatla hayal arasındaki fark kaldırımla yolun farkı gibidir. Birbiriyle yan yana &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Hocam, sürekli tekrarlanan iddia “Hz. Muhammed’in çocuk yaşta birisiyle evlenmesi”. Gerçekten Hz. Peygamber Hz. Aişe validemizle çocuk yaşta mı evlendi?</strong></p>



<p>“Temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp getirmek” deyimiyle ifade edilen bir konu. Hz. Aişe, babası, annesi ve hatta o dönemin toplumu bunu sorun etmemiş, ama bugün birileri buna kafayı takmış durumda. Onların derdi Hz. Aişe ve çocuk evlilikleri değil, İslam’ı getiren Rahmet Elçisini yıpratmak.</p>



<p><strong>Ama bu soru gençlerin kafasına takılıyor.</strong></p>



<p>Zaten biz de bu yüzden bu soruyu önemsedik. Çünkü işin aslını bilmeyen gençlerin kafasında sanki bugünün ve dünün aynı olması gerekiyormuş gibi bir algı oluşturuyorlar. Bin yıl önce olmuş bir olayı bugün olmuş gibi sunuyorlar.</p>



<p><strong>Neden gençler etkileniyor?</strong></p>



<p>Gençler hayatın baharındalar, saf ve tertemizler. Güzel hayaller kuruyorlar, geçmişi ve geleceği bazen aynı hayalde buluşturuyorlar. Birileri tam da buradan onları yakalama ve yönlendirme planı kuruyorlar. Onların temiz ve saf hayallerini kirli planlarıyla bulandırıyorlar. İnsanlar hayal kurarlar ve gelecek planlaması yaparlar. Hayallerini de geçmişten gelen bilgiler ile kendi zamanlarında gördükleri ve duydukları üzerinden yaparlar. İşte burada hayalin de ölçüsünü kaçırmamak, kurulan tuzaklara düşmemek lazım. Hayale ölçüsüzce dalmak bazen internetin sunduğu sanal âleme kapılıp gitmeye benzer. Gerçek hayat hiç de öyle değildir. Gerçek hayatla hayal arasındaki fark kaldırımla yolun farkı gibidir. Birbiriyle yan yana ama birbirinden çok farklı. Kaldırımdan iner inmez bir arabayla burun buruna gelebilirsiniz. Öyleyse her adıma dikkat etmek gerek.</p>



<p><strong>Buradan nereye varmak istiyorsunuz?</strong></p>



<p>Nasıl ki yan yana bulunan kaldırımla yol arasında fark varsa bugünle geçmiş arasında da fark vardır. Yaşadığımız dönemin anlayışını geriye doğru her döneme giydirmek tarihi saptırmak ve geçmişe haksızlık etmektir. Mesela neden geçmişte insanlar kendi binekleriyle kervana katılıp toplu seyahat etmek zorunda kalıyorlardı? Yalnız yolculuk eden insanlar neden haydutlar tarafından yakalanıp köle diye satılıyorlardı? Neden herkesin cebinde bir kimlik kartı yoktu? Neden insanlar kendilerini ispat edemiyorlardı? Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılıp, onu bulan kervancılar tarafından pazarda köle diye satılması böyle değil midir? Hz. Yusuf’un neden kimlik kartı yoktu, neden kendini ispat edemedi? Bugünün gencinin kimlik kartı bulunmayan bir dönemi ve insanı düşünmesi çok zordur. Çünkü bugün herkesin cebinde bir kimlik kartı vardır.</p>



<p><strong>Hocam zor sorular sordunuz. Biz Hz. Aişe demiştik.</strong></p>



<p>Hz. Aişe’yi anlamak için biraz onun yaşadığı dönemi ve şartlarını bilmek; toplumun örfünü, âdetini ve anlayışını öğrenmek gerek. Aksi takdirde yanılgı söz konusu olur. Nitekim bundan yüz yıl önce gençler 14-15 yaşlarında evlenebiliyorlardı. 20 yaşına gelip de evlenmemiş gençler <em>beğenilmemiş</em> muamelesi görüyorlardı. 15 yaşında evlenen kız olsun erkek olsun gençler hayatlarından da memnundu. Çünkü hayatın akışı böyleydi. Kaldı ki bunlar tek başına bir eve gitmez, geniş aile içine girerlerdi. Bu yüzden evlilik yükü ve ev sorumluğu bütünüyle üzerlerine gelmezdi. Geniş aile içinde kendilerine düştüğü kadar bir sorumluluk taşırlardı. Yaş ilerleyip geniş ailenin büyüğü olduklarında ancak ağır sorumlulukları söz konusu olurdu.</p>



<p><strong>Hocam bugün değişti. İnsanlar artık ayrı hayat kuruyor ve müstakil evde yaşıyorlar.</strong></p>



<p>Ben de onu söylemeye çalışıyorum. Demek ki her dönemin farklı şartları ve imkânları bulunmaktadır. Nitekim günümüz şartlarında küçük yaşta evlilikler hakikaten sıkıntılı. Ben bu şartlarda kızımı ve oğlumu yirmi yaşından önce evlendirmem. Çünkü müstakil evin ve ailenin sorumluluğunun altında ezilebilirler. Görüyorum ki yirmi yaşından sonra evlenen gençler bile ailelerinden tam kopamıyorlar ve bir şekilde onların desteklerine başvuruyorlar. Çünkü yeni evli iki genç anne-babalarından kopup yeni bir hayata adapte olmakta zorlanıyorlar. Nişanlılık ve balayı süreci hayal gibi geçip gidiyor ve ondan sonra gerçekler başlıyor. Eğer gençler bu gerçeklere hazırlanmamışsa evlilikleri sıkıntıya girebiliyor. Gerçekleri görüp hazırlananlar ise hiç de zorluk çekmiyorlar, aile hayatlarını başarılı bir şekilde sürdürüyorlar.</p>



<p><strong>Hz. Aişe’ye gelirsek hocam.</strong></p>



<p>Hz. Aişe validemiz evlendiğinde genç bir kızdı. Kaç yaşında olduğunu tespit etmek oldukça zor. Çünkü o dönemde nüfus kayıt sistemi yoktu ve doğum tarihleri tutulmuyordu. Hz. Aişe’nin yaşıyla ilgili dokuzdan on sekize kadar birçok rakam veriliyor. Bırakın 1400 yıl öncesini, elli yıl öncesinde bizim köylerimizde çocuklar okula başlarken ancak kimlik kartı çıkartılır ve tahmini bir doğum tarihi yazılırdı. Bendeniz onlardan biriyim. Hatta birçok aile askere geç gitsin diye özellikle erkek çocuklarını küçük yazdırırlardı. Doğumlar hastanelerde olmaya başladığında ancak sağlıklı kayıtlar tutulmaya başlandı. Öte yandan geçmişte yaşamış âlimlerin ve ünlü kişilerin çoğunun sadece ölüm tarihlerini bilebiliyoruz. Ölüm tarihlerinden yola çıkarak tahmini doğum tarihlerini belirliyoruz. Öyle görünüyor ki Hz. Aişe’nin yaşı hakkında da bu yüzden tahmini rakamlar verilmiş.</p>



<p><strong>Peki, Hz. Aişe gerçekten çocuk yaşta mıydı?</strong></p>



<p>Hz. Aişe validemiz evlendiğinde genç bir kızdı. Bunu nereden anlıyoruz? O dönemde Hz. Aişe’nin evliliğini toplumun hiçbir kesiminin sorun etmemesinden ve herkesin bunu olağan bir gelişme olarak karşılamasından. Eğer sorun edilecek bir tarafı olsaydı, başta müşrikler olmak üzere münafıklar, Yahudiler bu evliliği dillerine dolar ve deyim yerindeyse ortalığı velveleye verirlerdi. Nitekim İsra-Mirac olayında o günün şartlarında 30 günlük mesafe olan Mekke-Kudüs yolculuğunu bir gecede gerçekleştirdiğini söylediğinde Hz. Peygamber, müşrikler tarafından alaya alınmıştı. Çünkü mucizeye inanmıyorlar veya mucizeyle normal hayat arasındaki farkı görmek istemiyorlardı. Eğer Hz. Aişe’nin evliliğinde de böyle bir durum olsaydı mutlaka bunu sorun ederlerdi. Çünkü bu evlilik sırasında Müslümanlar çok güçlü değildiler. Zaten müşrikler Müslümanları bir kaşık suda boğmak için fırsat kolluyorlardı. Hz. Peygamber’i yıpratmak için bunu bir fırsat olarak kullanabilirlerdi.</p>



<p><strong>Öyleyse Hz. Aişe’nin evliliği o dönemde normal bir evlilikti?</strong></p>



<p>Tam da bunu söylemeye çalışıyorum. Nitekim Hz. Aişe’nin babası Hz. Ebû Bekir, nişanlılığın uzaması ve evliliğin gecikmesinin nedenini Hz. Peygamber’e soruyor. O da maddî imkânlarının yeterli olmaması dolayısıyla evliliği geciktirdiğini söylüyor. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, O’na borç veriyor ve evlilik gerçekleşiyor. Görüldüğü gibi Hz. Aişe’nin evliliğinin gecikmesi bile söz konusu. Öte yandan Hz. Ebu Bekir gibi duygusal ve ince yürekli bir babanın çocuk yaşta kızını evlendirmesi düşünülecek bir şey değildir. Zaten böyle bir mecburiyeti de yoktur. Öyleyse bu evliliği o dönemde ailenin onaylamasının yanında Müslümanı, müşriği, Yahudisi ve münafığıyla bütün bir toplumun normal karşılaması söz konusudur.</p>



<p><strong>Bununla Hz. Peygamber’in genç kızlara düşkünlüğü ima edilmeye çalışılıyor sanki.</strong></p>



<p>Hz. Peygamber’in bakire genç kızla evliliği sadece Hz. Aişe’yle gerçekleşmiştir. Diğer eşlerinin hepsi dul hanımefendilerdir. Hz. Peygamber’in öyle bir düşkünlüğü olsaydı bütün hanımlarını bakire genç kızlarla yapardı. Buna engel bir durum da yoktu. Birinci eşi Hz. Hatice duldu bir hanımefendiydi, Mekke döneminde tek hanımıydı ve vefatıyla evliliği sonlanmıştı. Bu evlilik yirmi beş yıl sürmüştür. İkinci hanımı Sevde validemiz çok yaşlıydı. Küçük yaşta olan çocuklarına koruyuculuk yapsın diye bu evliliği gerçekleştirmişti Hz. Peygamber. Hz. Aişe’yle evliliği ise Medine’ye hicretinin ikinci yılında gerçekleşmişti. Medine’de gerçekleşen diğer evlilikleri de yine dul hanımefendilerle olmuştur.</p>



<p><strong>Hz. Peygamber sürekli eş mi değiştirmiştir?</strong></p>



<p>Hz. Peygamber, ölüm hariç hiçbir eşinden boşanarak ayrılmamıştır. O’nun son derece sağlıklı, tutarlı ve müşfik bir aile yaşantısı olmuştur. Hanımlarını boşanma hususunda özgür bıraktığı halde bile hiçbir hanımı O’ndan vazgeçmemiş, hepsi O’nunla evli kalmayı tercih etmiştir. Yine O’nun hiçbir hanımına kötü sözü veya muamelesi asla olmamıştır. Rahmet Elçisi, dönemin şartları ve imkânları ölçüsünde onlara en mutlu hayatı yaşatmıştır. O sadece eşlerinin değil, toplumdaki bütün hanımların haklarını gözetmiştir. Son haccı olan Veda Haccı konuşmalarında özellikle kadınların haklarına vurgu yapmıştır. Sonuç itibariyle Hz. Aişe validemiz, evlendiğinde evlenecek yaşta ve yeterlilikte genç bir kızdı. Avrupa’nın birçok ülkesinde <em>cinsel rüşt yaşının</em> 14 kabul edildiği, ilk cinsel deneyim yaşının 10’lu yaşlara indiği bir ortamda Hz. Peygamber’in genç bir kızla evliliğinin sorun olarak ileri sürülmesi tam bir çelişki ve tutarsızlıktır. (bk. <a href="https://tr.euronews.com/2017/11/14/avrupa-ulkelerinde-cinsel-rust-yasi">https://tr.euronews.com/2017/11/14/avrupa-ulkelerinde-cinsel-rust-yasi</a> 1.06.2022; 13:06). Bugün genç kızlarla yapılan evlilik dışı ilişkileri, hatta eşcinselliği özgürlük ve cinsel tercih kılıfıyla onaylayıp meşru bir evliliği dile dolamak, aileye ve evliliğe karşı son derece olumsuz ve kasıtlı bir yaklaşım görüntüsü vermektedir.</p>



<p><strong>Hz. Aişe’nin bu kadar gündeme getirilmesinin nedeni ne olabilir?</strong></p>



<p>Anadolu tabiriyle söyleyecek olursak, “meyveli ağacı taşlayan çok olur.” Çünkü Hz. Aişe validemiz ister Hz. Peygamber’in hanımları içinde isterse tüm sahabe içinde değerlendirilsin son derece mümtaz bir yere sahiptir. O âlime, müçtehide, mütefekkire ve muallime bir kişiliğe sahiptir. Hem derinliğine hem de genişliğine ciddi bir bilgi birikimi bulunmaktadır. Sadece Kur’an ve Sünnet bilgisi değil, Arap edebiyatı ve kültürüne de son derece hâkimdir. Onun içtihatları sahabeden günümüze itibara alınmış, hüküm ve uygulama kaynağı olmuştur. Bir mütefekkire yani düşünür olarak sahabe içinde bazen çoğunluğa aykırı kendine has görüşler ileri sürmüş ve içtihatlarda bulunmuştur. Hz. Peygamber’in en yakınında bulunması, bilgi ve zekâsıyla temayüz etmesi dolayısıyla Hz. Aişe validemiz kadın-erkek birçok sahabenin dinî konularda müracaat merci olmuştur. O muallime yani öğretmen vasfıyla yine birçok erkek sahabenin yanlışını düzeltmiş, eksikliklerini tamamlamış onlar da bunu gönül hoşluğu ve şükran ile karşılamışlardır. Herhangi bir hadîs külliyatını açıp okusanız Hz. Aişe validemizin bu alandaki yeterliliğini ve yetkinliğini çok yakından açık bir şekilde görürsünüz. Hz. Peygamber’in namazı, orucu, haccı ve zekâtı gibi dinin temel esasları hakkında onun verdiği malumat birinci elden önemli bilgilerdir. İyi bir Kur’an bilgisine sahip olduğu için Hz. Aişe validemiz Hz. Peygamber’in sünnetiyle Kur’an’ı en iyi harmanlayan bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar.</p>



<p><strong>Bugün neden bazı kesimler ona yönelik eleştiri getirmektedirler?</strong></p>



<p>Bazıları Hz. Peygamber sonrası siyasî duruşu dolayısıyla, bazıları da Hz. Peygamber’i yıpratmak maksadıyla onu eleştiri odağına yerleştirmektedirler. Aslında her iki kesime de ondan bir ekmek çıkmaz. Her ne kadar siyasî tercihlerinde Hz. Ali’ye karşı bir tutum içinde olmuşsa da Cemel olayından sonra Hz. Ali’yle devam eden fiilî bir ihtilafı bulunmamıştır. Hz. Ali de halifeliği süresince ona yönelik ne bir eleştiride ne de bir yaptırımda bulunmuştur. O halde ona bakışımız en alt düzeyde Hz. Ali’nin bakışı gibi olmalıdır. Şayet fazilet bakımından da Hz. Aişe validemiz en ön sıralarda yer alır. Hz. Peygamber’in hayatını okuduğumuzda Rahmet Elçisinin ona ne kadar değer verdiğini çok yakından görebiliriz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hz-aise-hz-peygamberle-evlendiginde-cocuk-yasta-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Müslüman Laik Olabilir Mi? Laik Bir Ülkede Yaşayan Müslümanın Durumu Ne Olacaktır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-musluman-laik-olabilir-mi-laik-bir-ulkede-yasayan-muslumanin-durumu-ne-olacaktir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-musluman-laik-olabilir-mi-laik-bir-ulkede-yasayan-muslumanin-durumu-ne-olacaktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2022 09:22:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18493</guid>

					<description><![CDATA[Önce kısaca laikliğin ne olduğuna bakalım. İlk aşamada laiklik devletin değil fertlerin vasfı olarak algılanmıştır: Ruhbanlar ve laikler var. Laikler, ruhban olmayanlardır. 19. asır olan ikinci aşamada laiklik siyasi içerikle kullanılmaya başlanır. Laiklik din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Laiklik, devlet idaresinde dinin hükümlerine müracaat etmemektir. Bir anlamda bir dini diğerine üstün görüp tercih etmemek ve akla dayanarak kanunlar çıkarmaktır. Bu aşamada laiklik ferdin değil, devletin bir vasfıdır. Bir Müslüman bu tariflere göre laik olabilir mi? Kanaatimce olamaz. Çünkü; kanun koymak yetkisi Allah’a aittir. Hiç kimse helal ve haram koyamaz. Kendisi için böyle bir yetki gören ilahlık iddiasında bulunmuş olur. Kişi, birinin dine aykırı bir hükmünü kabul ederse onu ilah edinmiş olur: “Din adamlarını/ruhbanlarını Rabler edindiler.” (Tevbe, 31) Onlar ruhbanlarına secde etmiyordu. Onların kendiliklerinden kıldıkları helali helal, haramı haram kabul ediyorlardı. Yine Allah ve Resulu bir işe hükmettiğinde mü’minleri muhayyer bırakmamıştır. (Ahzab, 36) Allah, haddi aşan, nefsinden hüküm veren tağutların hükmünü zemmetmiştir. Onların hükmünü kabul etmeyi nifakla vasıflandırmıştır. (Nisa, 160-161; Nur, 48-50) Başka ayetler de vardır. Ancak bu kadarla yetinmek istiyoruz. Buna göre müslüman, laik olamaz. Asıl sorun bundan sonra gelmektedir. Peki Müslüman laik olamaz, ama laik bir toplumda yaşayan Müslümanlar var. Bunların durumu ne olacak? Veballeri var mı? Burası önemlidir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Önce kısaca laikliğin ne olduğuna bakalım. İlk aşamada laiklik devletin değil fertlerin vasfı olarak algılanmıştır: Ruhbanlar ve laikler var. Laikler, ruhban olmayanlardır. 19. asır olan ikinci aşamada laiklik siyasi içerikle kullanılmaya başlanır. Laiklik din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Laiklik, devlet idaresinde dinin hükümlerine müracaat etmemektir. Bir anlamda bir dini diğerine üstün görüp tercih etmemek ve akla dayanarak kanunlar çıkarmaktır. Bu aşamada laiklik ferdin değil, devletin bir vasfıdır.</p>



<p>Bir Müslüman bu tariflere göre laik olabilir mi? Kanaatimce olamaz. Çünkü; kanun koymak yetkisi Allah’a aittir. Hiç kimse helal ve haram koyamaz. Kendisi için böyle bir yetki gören ilahlık iddiasında bulunmuş olur. Kişi, birinin dine aykırı bir hükmünü kabul ederse onu ilah edinmiş olur: “Din adamlarını/ruhbanlarını Rabler edindiler.” (Tevbe, 31) Onlar ruhbanlarına secde etmiyordu. Onların kendiliklerinden kıldıkları helali helal, haramı haram kabul ediyorlardı. Yine Allah ve Resulu bir işe hükmettiğinde mü’minleri muhayyer bırakmamıştır. (Ahzab, 36) Allah, haddi aşan, nefsinden hüküm veren tağutların hükmünü zemmetmiştir. Onların hükmünü kabul etmeyi nifakla vasıflandırmıştır. (Nisa, 160-161; Nur, 48-50) Başka ayetler de vardır. Ancak bu kadarla yetinmek istiyoruz. Buna göre müslüman, laik olamaz.</p>



<p>Asıl sorun bundan sonra gelmektedir. Peki Müslüman laik olamaz, ama laik bir toplumda yaşayan Müslümanlar var. Bunların durumu ne olacak? Veballeri var mı? Burası önemlidir. Gençler, burayı tam idrak edemediklerinden İslam Devleti kuracağız iddiasıyla DEAŞ gibi yapılara katılmakta veya bulundukları ülkede resmi görev alan herkesi kafir olmakla itham etmektedir.</p>



<p>Bana göre problem şu iki şeyin arasını ayırmamaktan kaynaklanıyor:</p>



<p>1) Bir kişi isteyerek Allah’tan başkasının hükmünü kabul eder, Allah’ın indirdiğinden başka bir hüküm arayışına girer, hevesle, rıza göstererek kafirlerin dine aykırı hükmünü/velayetini kabul eder.</p>



<p>2) Bir kişi laik bir ilkede doğmuştur, yetişmiştir. Ancak sadece Allah’ın dinini kabul etmiştir. Dine muhalif bir hükmü benimsememiş, onlara rıza göstermemiştir.</p>



<p>Dinen reddedilen birincisidir. İkincisine gelince, kişi, doğduğu ülkeyi seçmemiştir. Orada büyümüştür. Çocukluğu, gençliği orada geçmiştir. Anne babası oradadır, akrabaları oradadır. Oranın okullarında okumuştur. Kısaca vatanı orasıdır. Böyle olmakla birlikte oranın dine muhalif hükümlerine razı olmamıştır. Bu kişi, böyle bir durumda bu ülkede dinini yaşamaya devam eder. Çalışır, geçimini temin eder. Ancak şuurlu bir şekilde İslam’ın benimsenmesi için kendi imkanları ölçüsünde mücadele eder.</p>



<p>Ancak dini sebebiyle, yaşadığı ülkede baskıyla karşılaştığında ne olacaktır? Bırakıp gidecek midir? Hayır, bırakıp gitmeyecek, din özgürlüğü için mücadele verecektir. Mücadele geniş bir alanı kapsar. Gazete çıkarmak da, televizyon sahibi olmak da, sosyal medyada var olmak da, yurt yapıp öğrenci yetiştirmek de, sivil bir dernek/vakıf kurup hizmek etmek de, bir fabrika açıp işçi çalıştırmak da, bir okula gidip okumak da, milletvekili olup meclise girmek de, avukat, hakim, savcı olmak da bu mücadele kapsamına girer.</p>



<p>Burada hadlerin uygulanmaması meselesi vardır. Hadler uygulanmıyor diye laik bir ülkeyi terketmek mi gerekir? Hadlerin uygulanması din bakımından zatî maksadlar değildir. Bunlar, dinin asıl maksadlarını gerçekleştirmek ve bunun için tedbir almaktan ibarettir. Zatî maksadlar iman, ahlak, ibadet ve muamelat hükümleridir. Buna göre bir Müslüman laik bir ülkede zatî maksadları yaşar ve insanları buna davet edebilirse sorun yoktur. Mesela namazını kılar, orucunu tutar, zekatını verir, kurbanını keser, miras hükümlerini dine uygun olarak kendi aralarında taksim eder. Faizli bir işlem yapmaz vs. Kısaca kesin olan hükümleri yaşar, ictihadî konularda alimlerin verdiği fetvaya göre hayatını tanzim eder.</p>



<p>Buna göre baktığımızda acaba laik bir ülkede parti kurmak, milletvekili olmak, cumhurbaşkanı olmak ve böylece sisteme katılmak caiz midir, değil midir?</p>



<p>Burası çok önemlidir. Ve burada esas olan, niyettir. Niyete bakılır. Sisteme katılırken helali haram kılma niyetiyle aday olunur, oy verilir ve meclise girilirse bu küfürdür. Ama bugün şuurlu bir Müslümanın böyle yapması düşünülemez. Bugün kişiler böyle de itikad etmemektedir. Bilakis ülkedeki işlerin ıslahı, Müslümanların önünün açılması, adil, hakkaniyetli, liyakata dayanan bir sistem kurmak ve Müslümanların temel haklarını kazanabilmek için çalışmaktadır.</p>



<p>Şimdi bu yöntem İslamî değil midir? Bu yöntem, İslamî değildir, denemez. Zira bu yöntemi benimseyen Müslüman, meclisin helali haram kılma yetkisinin olduğunu inkar etmemekte, ama buna rıza göstermemektedir. Laik bir toplumda böyle yerlerde insanları Allah’a davet mümkünse o toplumun meclisinde onları Allah’a davet niçin caiz olmasın?! Özellikle İslam’a muhalif bazı şeylere mani olmak veya İslam’a uygun kanun çıkarmak için bu yerinde bir davranıştır.</p>



<p>Demokrasilerde yargı görevi almak da böyledir. Allah’ın indirdiğine aykırı hüküm vermek, O’nun indirdiğini kötü gördüğü, beğenmediği ve hafife aldığı zaman şüphesiz küfürdür. Böyle olmadığında küfür olmaz. Bu durumda kişinin Allah’ın indirdiğinin dışında hüküm vermesi ya nefsine uymak ya zaruret ya da başka şer’î bir maksad gözetmekten kaynaklanır. Nefsine uyarak hüküm verirse günahkâr olur. Diğer ihtimallere gelince, Müslümanlar bugün laik veya gayr-i müslim bir ülkede yaşamaktadır. Bu toplumlarda yaşayan Müslümanlar “burada Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek başkalarının velayetini kabul etmektir” düşüncesiyle yargıyı üstlenmeyi terkettiklerinde haklarının zayi olması ve zulüm görmek gibi nedenlerle büyük sorunlarla karşılaşırlar. Yargı vazifesi aldıklarında -mevcut kanunlardan dışarı çıkmasalar bile- Müslümanların haklarını korur ve zulme engel olurlar, hatta bazen kanunları dine uygun bir şekilde yorumlayabilirler. Laik bir ülkede idarî görevler almak da böyledir. Müslümanlar bu görevleri terkettiklerinde başkaları onları üstlenecektir. Bu ise büyük bir zarara yol açar. Böyle ülkelerde Müslümanların bu makamları üstlenmesi ile üstlenmemesi eşit midir? Hayır, üstlenmeleri daha evladır. Seçimde aday olmak, meclise girmek, yargı görevi üstlenmekten farklı değildir. Müslüman vekilin işi dine muhalif kanunlara engel olmak, muvafık kanunları çıkarmaya çalışmak olursa bunda bir beis yoktur. Bu vekil, teşriin sadece Allah’a ait olduğuna inanmaktadır. Meclisin dine muvafık davranmaya önem vermemesi, müslümanların orada bulunmalarını haram kılmaz.</p>



<p>Çünkü; maslahat dinde makbul bir hüccettir. Maslahat, Müslümanların yaşadığı şartlarla ilgilidir. Şartlara riayet, maslahatın gerektirdiği şeylerdendir. Allah, Mekke’de iman, kıssa, ahlakla ilgili ayetleri indirmiştir. Zira Mekke’deki şartlar ahkamı tatbike uygun değildir. Şeriatın tatbiki de şartlarla ilgilidir. Su bulamayan, teyemmüm eder. Yolcu olan namazını kısaltır. Namazda ayakta duramayan oturarak kılar. Yaşlılık veya hastalığından oruç tutamayan fidye verir. Zengin olmayan zekatla mükellef değildir. Savaş zamanı, namaz farklı kılınır. Küfre zorlanan, diliyle küfrü söyleyebilir. Bunların hepsi şeriatı tatbike dahildir. Şartlar değiştiğinde önceki ahkam geri döner. Ahkamın değişmesi, ilgili oldukları illetin değişmesi sebebiyledir. Çünkü hüküm illete bağlı olarak vardır veya yoktur. Özellikle ibadet ahkamı şartlara bağlı olduğunda sosyal ve siyasi hayatı bu şartlardan soyutlamak nasıl mümkün olabilir?!</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki, hiç niyetine, amacına, mücadelesine bakmaksızın insanları kolaylıkla küfürle itham etmek yanlış bir tutumdur. Yaşadığı ülkeyi, ülkenin sosyolojisini dikkate almamaktır. Bazı ayetlerin zahirini aşırı yoruma, zahiri yoruma tabi kılmaktır. Farkında olarak veya olmayarak insanları dinden uzaklaştırmaktır. Bunun ise kimseye faydası yoktur.</p>



<p>(Harun Öğmüş&#8217;ün Arapça bir makalesinden özetledim ki, bunlara katıldığımı belirtmek isterim)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-musluman-laik-olabilir-mi-laik-bir-ulkede-yasayan-muslumanin-durumu-ne-olacaktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamcıların Ana Gündemi Ne Ki?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islamcilarin-ana-gundemi-ne-ki/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islamcilarin-ana-gundemi-ne-ki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erbay Eraslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 May 2022 06:19:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18268</guid>

					<description><![CDATA[Birkaç gün önce emekli bir Din Kültürü öğretmeni arkadaşım, “ATV de ‘Yalnız Kurt’ dizisini izliyor musun?” dedi. “Yok, izlemiyorum.” Dedim. “Ama, dedi baştan belli değildi fakat artık FETÖ’nün işlerini inceden inceye işliyor, yönetmen de Osman Sınav.” dedi. Müslümanların ana günde mi FETÖ müdür, yani insanları Allah adına kandırmaya yönelen Cemaat ve tarikatlar mıdır? Cübbeli midir? Mustafa İslamoğlu mudur? Çörekotu yağı satanlar, cin çıkaranlar, meditasyonla İslam’ı karıştırıp insanlara manevi arınma terapisi yaptıranlar mı? Kesinlikle değil! Bunlar olmamalı. Müslümanın ana gayesi insanlara yaşanabilir bir İslamî hayat tarzını sunmak, mümkün olduğunca inancını yaşamak, ehli küfre “benim dinim bu” demektir. İster gelir, ister gelmez. Şu an İslam’ın ana kaynakları ve bin yıldır süren bilgi birikimi, küfrün tek alternatifidir. Ama Müslüman bunu önce zihninde temellendirip, insanlığın umudunun kendisi olduğunu unutur, İslam’ı yaşamayı, “emri bil marufu ve nehyi anil münker”i başkasından beklerse, çözümler üreteceği yerde sürekli mızmızlanarak, meseleyi teoriyi kurcalayıp eksikliği kaynakta arayarak ana hedeften saparsa, kesinlikle başarılı olamayacaktır. Henüz Akif merhumun geldiği noktadayız: “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı, &#160;Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.” Ama bugün genelde birbirimizden İslam’ı asrın idraki söyletmede ayrılıyoruz. Oysa Akif şiirin devamında bunun da yolunu gösteriyor: “Kuru da’vâ ile olmaz bu, fakat ilm ister; Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster?” Akif &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Birkaç gün önce emekli bir Din Kültürü öğretmeni arkadaşım, “ATV de ‘Yalnız Kurt’ dizisini izliyor musun?” dedi. “Yok, izlemiyorum.” Dedim. “Ama, dedi baştan belli değildi fakat artık FETÖ’nün işlerini inceden inceye işliyor, yönetmen de Osman Sınav.” dedi.</p>



<p>Müslümanların ana günde mi FETÖ müdür, yani insanları Allah adına kandırmaya yönelen Cemaat ve tarikatlar mıdır? Cübbeli midir? Mustafa İslamoğlu mudur? Çörekotu yağı satanlar, cin çıkaranlar, meditasyonla İslam’ı karıştırıp insanlara manevi arınma terapisi yaptıranlar mı?</p>



<p>Kesinlikle değil!</p>



<p>Bunlar olmamalı. <strong>Müslümanın ana gayesi insanlara yaşanabilir bir İslamî hayat tarzını sunmak, mümkün olduğunca inancını yaşamak, ehli küfre “benim dinim bu” demektir.</strong> İster gelir, ister gelmez. Şu an İslam’ın ana kaynakları ve bin yıldır süren bilgi birikimi, küfrün tek alternatifidir.</p>



<p>Ama Müslüman bunu önce zihninde temellendirip, insanlığın umudunun kendisi olduğunu unutur, İslam’ı yaşamayı, “emri bil marufu ve nehyi anil münker”i başkasından beklerse, çözümler üreteceği yerde sürekli mızmızlanarak, meseleyi teoriyi kurcalayıp eksikliği kaynakta arayarak ana hedeften saparsa, kesinlikle başarılı olamayacaktır.</p>



<p>Henüz Akif merhumun geldiği noktadayız:</p>



<p>“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,</p>



<p>&nbsp;Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.”</p>



<p>Ama bugün genelde birbirimizden İslam’ı asrın idraki söyletmede ayrılıyoruz. Oysa Akif şiirin devamında bunun da yolunu gösteriyor:</p>



<p>“Kuru da’vâ ile olmaz bu, fakat ilm ister;</p>



<p>Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster?”</p>



<p>Akif sonra fıkıh dahil, İslami ilimlerdeki yetişmiş insan eksikliğinden bahsediyor. Oysa esas mesele <strong>yetişen insanların ana hedefinin ne olması gerektiği.</strong></p>



<p>Müslüman aileler çocuklarını neden İslamı öğrenmeye, bilgilerini Allah yolunda kullanmaya ikna edemiyorlar ve bu çocuklar da diğerleri gibi Amerika’ya, Kanada’ya gitmeye çalışıyorlar? Neden çocuklarına dünyevi hedefler koyarken, ahireti, güzel ahlakı ıskalıyor ve sonra şikayet ediyorlar?</p>



<p>Çünkü kendileri yaşamıyorlar. Bu İslam’ın zorluğundan mı? Yoksa Müslümanların bilgi/iman eksikliğinden mi? Kanaatimizce ikincisi. O halde mesaimizi harcamamız gerek yer burası: <strong>“Müslümanlarda İslam’ı yaşama isteği oluşturmak.”</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islamcilarin-ana-gundemi-ne-ki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
