<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Montrö &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/montro/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 05 Apr 2021 10:41:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Montrö &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Amiraller Gençliklerinde de Rahatsızlardı…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amiraller-gencliklerinde-de-rahatsizlardi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amiraller-gencliklerinde-de-rahatsizlardi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Apr 2021 10:41:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Amiral]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Montrö]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17059</guid>

					<description><![CDATA[28 Şubat 1997&#8217;de askeri postal veya askeri şapka fotoğrafının altında veya üstünde yapılan haberlerde &#8220;genç subaylar rahatsız&#8221; denilirdi…Aradan uzun zaman geçti ve o günün genç subayları bugün emekli oldular ve yine rahatsızlar…Gece yarısı bildirileriyle anlaşıldı ki; adamların rahatsızlıkları hiç bitmeyecek. Aslında bu umutsuz bir vakıa. Tedavisi olmayan müzmin bir hastalık ! Fakat anlayamadığım konu ise, her defasında bir avuç insanın ülkemizin gündemini işgal etmesi, korku ve endişe salma gücü ve becerisidir… Ne zaman, seksen üç milyon nüfuslu bir millet olarak kendimizden emin bir şekilde, &#8220;kendini bilmez bir avuç kişiden bize ne !&#8221; diyebileceğiz? Gençliğimizden bugüne kadar millet olarak endişeli yaşamdan bunaldık ve yorulduk artık! Her zaman kötü adamlar peşimizden elleri sopalı biçimde koşacak ve biz, yakalanmamak için hep kaçış pozisyonunda mı olacağız? Böyle huzur olur mu? Tahammül sınırlarımızı zorluyor… Koronavirüs salgınında da öyle…Topluma çok büyük bir endişe ve korku pompalanıyor. Adeta herkese &#8220;hastalık geliyor, kaçın!&#8221; deniliyor. Şimdiye kadar &#8220;gençlere ve çocuklara zarar vermiyor&#8221; denilerek 60 yaş üstündekiler kaçmaya davet ediliyordu ama şimdilerde onların aşıları bitince bu defa da &#8220;gençlere, koronavirüs geliyor kaçın!&#8221; denilmeye başlandı. Samimi söylüyorum ne oluyor anlamıyorum ? Biri bana bu karmaşayı izah edebilir mi? Hep kaçış ve teyakkuz hali gerçekten yordu bizleri! Uzun süredir millet ittifakının içinde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>28 Şubat 1997&#8217;de askeri postal veya askeri şapka fotoğrafının altında veya üstünde yapılan haberlerde &#8220;genç subaylar rahatsız&#8221; denilirdi…Aradan uzun zaman geçti ve o günün genç subayları bugün emekli oldular ve yine rahatsızlar…Gece yarısı bildirileriyle anlaşıldı ki; adamların rahatsızlıkları hiç bitmeyecek. Aslında bu umutsuz bir vakıa. Tedavisi olmayan müzmin bir hastalık !</p>



<p>Fakat anlayamadığım konu ise, her defasında bir avuç insanın ülkemizin gündemini işgal etmesi, korku ve endişe salma gücü ve becerisidir… Ne zaman, seksen üç milyon nüfuslu bir millet olarak kendimizden emin bir şekilde, &#8220;kendini bilmez bir avuç kişiden bize ne !&#8221; diyebileceğiz?</p>



<p>Gençliğimizden bugüne kadar millet olarak endişeli yaşamdan bunaldık ve yorulduk artık! Her zaman kötü adamlar peşimizden elleri sopalı biçimde koşacak ve biz, yakalanmamak için hep kaçış pozisyonunda mı olacağız? Böyle huzur olur mu? Tahammül sınırlarımızı zorluyor…</p>



<p>Koronavirüs salgınında da öyle…Topluma çok büyük bir endişe ve korku pompalanıyor. Adeta herkese &#8220;hastalık geliyor, kaçın!&#8221; deniliyor. Şimdiye kadar &#8220;gençlere ve çocuklara zarar vermiyor&#8221; denilerek 60 yaş üstündekiler kaçmaya davet ediliyordu ama şimdilerde onların aşıları bitince bu defa da &#8220;gençlere, koronavirüs geliyor kaçın!&#8221; denilmeye başlandı. Samimi söylüyorum ne oluyor anlamıyorum ? Biri bana bu karmaşayı izah edebilir mi? Hep kaçış ve teyakkuz hali gerçekten yordu bizleri!</p>



<p>Uzun süredir millet ittifakının içinde veya dışında açık veya gizli PKK ilişkili HDP iktidar ortağı olmasın diye dil döküyoruz ama nafile…Muhalefet tüm umutlarını PKK ilişkili HDP ile gizli açık ortaklığa bağlamış durumdadır. Konuşuyoruz ama bu tehdit bir türlü peşimizi bırakmıyor. Muhalefet böylesine bir çürümeyi çözüm olarak önümüze nasıl koyabiliyor? Bizler hangi yanlışı yaptık da, ikna edici özelliğimizi böylesine zayıflattık? Nasıl bu hale geldik veya getirildik de bu derece derdimizi milletimize anlatmaya zorlanıyoruz ? Güvenilirliğimizi neden bu kadar zayıflattık?</p>



<p>İktidar uzun süredir yaptığı çalışmaları , sağladığı hakları, imkanları, hizmetleri milletimiz neden kaybetme korkusu yaşayarak sahiplenmemektedir? Kaybetme korkusu var ve sahiplenmişse bir avuç insanın laf gürültüsünden bu kadar yüksek perdeli endişenin nedeni nedir o halde? Ortada bitmek tükenmek bilmeyen bir sorun, birilerinin daima kovalaması birilerinin de daima kaçmasıdır.</p>



<p>Bu noktada Hem iktidara hem de muhalefete seslenmek istiyorum. Bir tarafın elinde sopa kovalayıp peşinden koştuğu ve kaçırdığı kişiler olmaktan bıktık, usandık. Yorulduk! Yeter artık! Biraz huzur! Ne olursunuz?</p>



<p>Başkanlık sistemi ve idarecileri en kısa zamanda, yukarıda saydığım sorunları ortadan kaldıracak ve tüm tehditleri bertaraf edecek bir yapıya kavuşturulmalıdır…</p>



<p>Yeter yahu!</p>



<p>Huzur, huzur, huzur…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amiraller-gencliklerinde-de-rahatsizlardi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bunların amacı Türkiye’yi durdurmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bunlarin-amaci-turkiyeyi-durdurmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bunlarin-amaci-turkiyeyi-durdurmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Dec 2019 08:42:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Kanal İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Montrö]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13309</guid>

					<description><![CDATA[CHP sözcüsü Faik Öztrak, iktidara geldiklerinde, Kanal İstanbul için alınan kredileri ödemeyeceklerini söylüyor. Bunun babası zaman zaman tuhaf çıkışlar yapardı ama daha dengeli bir adamdı. Bu kime çekti, bilmem ki! Devam ediyor Öztrak: “Kanal İstanbul bir ucube. Proje dahi demek istemiyorum. Bir çevre faciasına yol açacak, İstanbul’u susuz bırakacak, depremi tetikleyecek gerçekten büyük bir sıkıntı. Bu konu tüm Türkiye’yi ilgilendiriyor. Türkiye’nin Boğazlar’daki egemenliği çok zor elde edilmiştir. Lozan’dan sonra Montrö Sözleşmesi yapılmıştı, bunun yeniden tartışılmaya açılacağına dair çok ciddi iddialar vardır. Kanal İstanbul tam bir felakettir.” Görüldüğü üzere, Faik Öztrak’ın aklıyla, TV stüdyolarına kurulup “Kanal İstanbul şöyle tehlikeli, böyle tehlikeli” diye ahkâm kesen malum muhabirin aklı arasında bir fark yok. İkisi de ezberden konuşuyor. İkisi de “Bilim bu işe ne diyor?” diye bakmıyor. İkisinin de Montrö’den haberi yok. Muhalefet cephesinin (ki, CHP-İYİ Parti-HDP-Saadet Partisi’nden mürekkep “şenlikli” bir cephedir bu), siyasetteki temel motivasyonu iktidara gelip ülke yönetmek değil, hasbelkader yapılmış olanı engellemek yahut durdurmak. Bu uğurda yapmayacakları yok. Kemal Kılıçdaroğlu bir grup toplantısında, gözümüzün içine baka baka, son 25 yılda İstanbul için ne yapıldığını, hangi hizmetlerin götürüldüğünü soruyordu. Kemal Bey’e göre hiçbir şey yapılmamış&#8230; İstanbul’a çivi bile çakılmamış&#8230; Bir tek örnek gösterilemezmiş&#8230; İktidar cenahının cevap yetiştirme çabasını anlıyoruz; bu mevzun yalanlar elbette sahibine yedirilmeli, attığı iftiralar fitil fitil burnundan getirilmeli, iddia sahibi tarih ve toplum &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>CHP sözcüsü <strong>Faik Öztrak</strong>, iktidara geldiklerinde, <strong>Kanal İstanbul</strong> için alınan kredileri ödemeyeceklerini söylüyor.</p>
<p>Bunun babası zaman zaman tuhaf çıkışlar yapardı ama daha dengeli bir adamdı. Bu kime çekti, bilmem ki!</p>
<p>Devam ediyor Öztrak: <strong>“Kanal İstanbul bir ucube. Proje dahi demek istemiyorum. Bir çevre faciasına yol açacak, İstanbul’u susuz bırakacak, depremi tetikleyecek gerçekten büyük bir sıkıntı. Bu konu tüm Türkiye’yi ilgilendiriyor. Türkiye’nin Boğazlar’daki egemenliği çok zor elde edilmiştir. Lozan’dan sonra Montrö Sözleşmesi yapılmıştı, bunun yeniden tartışılmaya açılacağına dair çok ciddi iddialar vardır. Kanal İstanbul tam bir felakettir.”</strong></p>
<p>Görüldüğü üzere, Faik Öztrak’ın aklıyla, TV stüdyolarına kurulup <strong>“Kanal İstanbul şöyle tehlikeli, böyle tehlikeli”</strong> diye ahkâm kesen malum muhabirin aklı arasında bir fark yok.</p>
<p>İkisi de ezberden konuşuyor.</p>
<p>İkisi de <strong>“Bilim bu işe ne diyor?”</strong> diye bakmıyor.</p>
<p>İkisinin de <strong>Montrö</strong>’den haberi yok.</p>
<p>Muhalefet cephesinin <em>(ki, CHP-İYİ Parti-HDP-Saadet Partisi’nden mürekkep <strong>“şenlikli”</strong> bir cephedir bu)</em>, siyasetteki temel motivasyonu iktidara gelip ülke yönetmek değil, hasbelkader yapılmış olanı engellemek yahut durdurmak.</p>
<p>Bu uğurda yapmayacakları yok.</p>
<p><strong>Kemal Kılıçdaroğlu</strong> bir grup toplantısında, gözümüzün içine baka baka, son 25 yılda İstanbul için ne yapıldığını, hangi hizmetlerin götürüldüğünü soruyordu.</p>
<p>Kemal Bey’e göre hiçbir şey yapılmamış&#8230;</p>
<p>İstanbul’a çivi bile çakılmamış&#8230;</p>
<p>Bir tek örnek gösterilemezmiş&#8230;</p>
<p>İktidar cenahının cevap yetiştirme çabasını anlıyoruz; bu mevzun yalanlar elbette sahibine yedirilmeli, attığı iftiralar fitil fitil burnundan getirilmeli, iddia sahibi tarih ve toplum önünde bir kez daha rezil kepaze edilmeli, ayrı&#8230; Ama asıl cevabı, iddia sahibi, yani Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisi veriyordu.</p>
<p>Ne diyordu?</p>
<p>Kendi arşivinden özetleyerek aktaralım: <strong>“Üçüncü köprüye ne gerek var kardeşim? İki tanesi varken, üçüncü tüp geçit de nerden çıktı?”</strong></p>
<p>Hem İstanbul için hiçbir şey yapılmadığını söyleyeceksin, hem de <strong>“Üçüncü köprüye ne gerek var kardeşim? İki tane varken, üçüncü tüp geçit de nerden çıktı?”</strong> diyeceksin.</p>
<p>Demek ki yapılmış.</p>
<p>Demek ki mebzul miktar çivi çakılmış.</p>
<p>Sadece üçüncü köprü ve üçüncü tüp geçit mi?</p>
<p>Bu zat üçüncü havalimanına da karşı çıkıyordu.</p>
<p>İktidara geldiklerinde <strong>“bütün yatırımları durduracakları sözünü” </strong>vermişti.</p>
<p>Bunu <strong>“seçim vaadi”</strong> yapmıştı bir de&#8230;</p>
<p>Hatta bir adamları çıkmış <em>(<strong>“Cumhurbaşkanı adayı” </strong>gösterdikleri bir adamları)</em>, “üçüncü köprü”yü yıkıp, yerine <strong>“yeşil alan”</strong> yapacaklarını söylemişti. <em>(Kemal Efendi, bürokratlık yaptığı dönemde de ikinci havalimanına mırın kırın ediyordu. <strong>“Yolcusu olmayan bir havalimanı olur mu? Nafile bir yatırım bu” </strong>diyordu. Hiç utanmıyordu.)</em></p>
<p>Hülasa&#8230;</p>
<p>Hem <strong>“yapmadılar”</strong> diyeceksin&#8230;</p>
<p>Hem de yapılanları gösterip, <strong>“Niye yaptılar?”</strong> diye sokağı kışkırtacaksın.</p>
<p>Hem İstanbul’a çivi çakılmadığını söyleyeceksin, hem de İstanbul’un en muhkem çivisi olan Kanal İstanbul’u engellemek için türlü numaralar çevireceksin.</p>
<p>Bu <strong>“zavallılık”</strong>la da seçmenin huzuruna çıkacaksın.</p>
<p>Kılıçdaroğlu böyle de, <strong>“ortak”</strong> bellediği partiler çok mu farklı?</p>
<p><strong>Saadet Partisi</strong>’nin <strong>IMF sever</strong> genel başkanı <strong>Temel Karamollaoğlu</strong> da aynı türküyü çığırıp duruyor.</p>
<p>Bu kadar yatırım kaynak israfıymış&#8230; Ne lüzum varmış&#8230;</p>
<p>İktidara geldiklerinde, bütün yatırımları iptal edeceklermiş&#8230;</p>
<p>Üçüncü ortağın <em>(<strong>İyi Parti</strong>’nin)</em> yatırımları durdurmak gibi bir hedefi var mı, bilmiyorum ama dördüncü ortağın <em>(yani <strong>“gizli ortak” HDP</strong>’nin)</em> seçim vaadi, ABD’nin silahlandırdığı örgütü arkasına alarak <strong>“Türkiye’yi durdurmak!”</strong></p>
<p>Davutoğlu “beşinci” ortak olarak ne söyleyecek?</p>
<p>Davutoğlu’nun da öncelikli hedefinde, elbette, <strong>“bu Türkiye’yi durdurmak” </strong>yer alıyor.</p>
<p>Ahmet Kekeç/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bunlarin-amaci-turkiyeyi-durdurmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Montrö Sözleşmesi Miadını Dolduruyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/montro-sozlesmesi-miadini-dolduruyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/montro-sozlesmesi-miadini-dolduruyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:05:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Boğazlar Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Montrö]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1978</guid>

					<description><![CDATA[Montrö Sözleşmesinin Türkiye açısından bağlayıcılığı nedir? Sözleşme, değişen şartlara göre uyarlanabilir mi? Askıya alınabilir mi? Yeni kanal faaliyete geçtiğinde, Türkiye, boğazdan geçen gemileri bu kanaldan geçmeye zorlayabilir mi? Kanaldan geçen gemilerden ücret alabilir mi? Kanaldan geçişlerin şartlarını (Montrö Sözleşmesiyle bağlı kalmaksızın) yeniden belirleyebilir mi? Geçtiğimiz ay, İstanbul Boğazının Beylerbeyi mevkiinde, Malta bandıralı dökme yük gemisi, Boğazın en eski ve en nadide yalılarından biri olan Hekimbaşı Salih Efendi yalısına çarparak kullanılamaz hale getirdi. Bu kaza, İstanbul boğazının iki yakasında bulunan yerleşim yerlerinin güvenliğini, buna paralel olarak, Küçükçekmece gölü ile Sazlıdere, Durusu aksı üzerinde yapımı planlanan kanal projesini gündeme taşıdı. İstanbul Boğazından geçişler, Montrö (Montreux) sözleşmesiyle belirlenmiştir. Halen yürürlükte olan bu sözleşme, 20 Temmuz 1936 tarihinde, İsviçre’nin Montrö şehrinde, Bulgaristan, Yunanistan, Büyük Britanya, Fransa, Avustralya, Yugoslavya, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Türkiye tarafından imzalanmıştır. Bu sözleşme, Karadeniz’de kıyısı olan devletlerin ticari ve savaş gemilerinin ve başka ülkelerin ticaret gemilerinin, İstanbul Boğazından ve Çanakkale Boğazından, uçakların da hava sahasını kullanarak, “serbest” ve “ücretsiz” geçiş hakkını düzenlemektedir. Türkiye’nin savaş halinde, savaş tehdidi ve barış halindeki durumuna göre farklı geçiş hükümleri düzenlenmiştir. Montrö Sözleşmesinin Türkiye açısından bağlayıcılığı nedir? Sözleşme, değişen şartlara göre uyarlanabilir mi? Askıya alınabilir mi? Yeni kanal faaliyete geçtiğinde, Türkiye, boğazdan geçen gemileri bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Montrö Sözleşmesinin Türkiye açısından bağlayıcılığı nedir? Sözleşme, değişen şartlara göre uyarlanabilir mi? Askıya alınabilir mi? Yeni kanal faaliyete geçtiğinde, Türkiye, boğazdan geçen gemileri bu kanaldan geçmeye zorlayabilir mi? Kanaldan geçen gemilerden ücret alabilir mi? Kanaldan geçişlerin şartlarını (Montrö Sözleşmesiyle bağlı kalmaksızın) yeniden belirleyebilir mi?</strong></p>
<p>Geçtiğimiz ay, İstanbul Boğazının Beylerbeyi mevkiinde, Malta bandıralı dökme yük gemisi, Boğazın en eski ve en nadide yalılarından biri olan Hekimbaşı Salih Efendi yalısına çarparak kullanılamaz hale getirdi. Bu kaza, İstanbul boğazının iki yakasında bulunan yerleşim yerlerinin güvenliğini, buna paralel olarak, Küçükçekmece gölü ile Sazlıdere, Durusu aksı üzerinde yapımı planlanan kanal projesini gündeme taşıdı. İstanbul Boğazından geçişler, Montrö (Montreux) sözleşmesiyle belirlenmiştir. Halen yürürlükte olan bu sözleşme, 20 Temmuz 1936 tarihinde, İsviçre’nin Montrö şehrinde, Bulgaristan, Yunanistan, Büyük Britanya, Fransa, Avustralya, Yugoslavya, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Türkiye tarafından imzalanmıştır. Bu sözleşme, Karadeniz’de kıyısı olan devletlerin ticari ve savaş gemilerinin ve başka ülkelerin ticaret gemilerinin, İstanbul Boğazından ve Çanakkale Boğazından, uçakların da hava sahasını kullanarak, “serbest” ve “ücretsiz” geçiş hakkını düzenlemektedir. Türkiye’nin savaş halinde, savaş tehdidi ve barış halindeki durumuna göre farklı geçiş hükümleri düzenlenmiştir. Montrö Sözleşmesinin Türkiye açısından bağlayıcılığı nedir? Sözleşme, değişen şartlara göre uyarlanabilir mi? Askıya alınabilir mi? Yeni kanal faaliyete geçtiğinde, Türkiye, boğazdan geçen gemileri bu kanaldan geçmeye zorlayabilir mi? Kanaldan geçen gemilerden ücret alabilir mi? Kanaldan geçişlerin şartlarını (Montrö Sözleşmesiyle bağlı kalmaksızın) yeniden belirleyebilir mi? Bu sorulara sağlıklı cevaplar verebilmek için, Lozan öncesi dönemi, Lozan Sözleşmesi dönemini, Montrö Sözleşmesi dönemini ele alacağız. Daha sonra Kanal İstanbul ile birlikte bu sözleşmenin devam edip edemeyeceğini ve geleceğini değerlendirmeye çalışacağız.</p>
<p><strong>Boğazlarda Mutlak Egemenlik Dönemi</strong></p>
<p>İstanbul ve Çanakkale Boğazında, 1453 yılından 1809 yılına kadar tek taraflı düzenlemeler egemen olmuştur. Bu dönemi, Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlak egemenlik dönemi olarak adlandırabiliriz. Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde, boğazlardan geçiş ve deniz ticaretine ait tüm kararları, hiçbir sınırlama olmadan, tek başına almaktaydı. 1774 tarihinde, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması’na kadar süren dönemde, (Osmanlı Devletinin bazı denizci devletlere verdiği ticari imtiyazlar hariç) Boğazlar, yabancı devletlerin ticaret ve savaş gemilerine kapalıydı. Osmanlı Devleti zayıflamaya başladığında, boğazlar üzerindeki egemenliği de zayıfladı. Bazı devlet adamlarının boğazlara ilişkin sözleri, stratejik önemini göstermektedir. Fransız Napolyon Bonaparte, “O dar Boğazları Rusya’ya bırakmaktansa dünyanın yarısını bırakmayı yeğlerim” derken, Rus Çarı I. Alexandre “Coğrafya benim Boğazlara sahip olmamı emrediyor; eğer Boğazlar başkasının elinde ise kendi evimin sahibi olmam olanaksızdır” diyordu.</p>
<p><strong>İstanbul’un ve Boğazların İşgali</strong></p>
<p>1918 yılının sonlarına doğru Türkiye’nin içinde olduğu ittifak devletlerinin savaşı kazanma umutları kalmamıştı. 29 Eylül’de Bulgaristan’ın savaştan çekilmesiyle, Türkiye’nin Almanya ile bağlantısı kesildi. İttihat ve Terakki Partisi hükümeti, Sadrazam Talat Paşa’ya, ateşkes görüşmeleri için yetki verdi. 30 Ekim 1918’da Mondros Mütarekesi imzalandı. 25 maddeden oluşan antlaşmaya göre Çanakkale ve İstanbul boğazları tüm gemilere açılacak, Osmanlı orduları terhis edilerek orduya ait tüm cephane, silah ve donanmaya ait gemiler İtilaf devletlerine teslim edilecekti. İtilaf donanması, 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelerek boğazları kontrolü altına aldı. Osmanlı devleti, ekonomik ve siyasi krizlerle boğuşurken, Osmanlı Meclis-i Mebusanı, 9 Ekim 1919’da seçim kararı aldı ve 12 Ocak 1920’de toplandı. 28 Ocak 1920 tarihli oturumda Misak-ı Milli okundu ve oybirliğiyle kabul edildi. Bunu duyan İngilizler, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal etmeye başladı. Mebuslardan Albay Kara Vasıf ve Rauf Bey’i mecliste tutanak tutarak tutukladılar. Bu olayla parlamentonun görevini ifa edemeyeceği anlaşıldı, 19 Mart 1920’de Meclis dağılmış oldu. İngilizlerin milli mücadele yürütenleri asi ilan etmesi talebini kabul etmeyen Salih Paşa hükümeti istifa etti. (Ahmet Anapalı, Osmanlı’dan günümüze askeri darbeler, Milli Gazete, 12 Ağustos 2013 Pazartesi) İtilaf devletlerinin baskıları nedeniyle çalışamaz hale gelen meclis, Sultan Vahdettin tarafından, 11 Nisan 1920’de kapatıldı. Padişah tarafından kapatılan meclis üyeleri, 23 Nisan 1920 Cuma günü Ankara’da toplandı. Meclis, savaş mağlubu Osmanlı devletinin itilaf devletleri (Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Polonya, Portekiz, Romanya, Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı, Çekoslovakya) ile imzaladığı Sevr Anlaşmasını tanımadığını bildirdi. Meclis hükümeti, bir yandan Sevr Anlaşmasının yükünden kurtulmak isterken diğer yandan bağımsızlığına kavuşabilmenin hesaplarını yapmaya başladı. Meclis hükümeti, ikinci grubun muhalefetine rağmen, Lozan görüşmelerine başladı, 24 Temmuz 1923’te Lozan Anlaşmasını imzaladı, böylece Sevr Anlaşması hükümsüz hale geldi. Lozan Anlaşmasıyla, boğazların idaresi (Rusya’nın muhalefetine rağmen) Boğazlar Komisyonuna bırakıldı. Sovyetler Birliğiyle ilişkilerimiz bozulursa, İngiltere’nin desteğini alabilmek amacıyla böyle bir anlaşmanın imzalandığı belirtilmektedir.</p>
<p><strong>Lozan Dönemi: Boğazlar Komisyonu</strong></p>
<p>TBMM heyeti Lozan Konferansı’nda, İtilaf devletlerinin işgali altında olan İstanbul ve Boğazlar bölgesini geri alabilmek amacıyla müzakereler yürütmüş, bu uğurda Lozan Anlaşması ve ekinde yer alan belgeleri imzalamaya razı olmuştur. Lozan sözleşmesiyle Boğazların çevresi askerden ve silahlardan arındırılacak, Boğazlar Komisyonu tarafından idare edilecekti. Boğazlar Komisyonu, bir Türk temsilcisinin başkanlığında Boğazlar Sözleşmesini imzalayan Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Sovyet-Rusya ve Sırp-Hırvat-Sloven devletleri temsilcilerinden oluşacaktı. Türkiye, Boğazlar Komisyonunun ilk başkanlığına Tümamiral Hüseyin Vasıf (Temel) Paşayı atadı, komisyon çalışmaları için, İstanbul Karaköy’de bulunan Tophane Kasrı tahsis edildi. Komisyonun yabancı üyeleri, 1925 başlarında, boğaz bölgesine mahsus bir bayrağın idare binasına asılmasına karar verdi. Komisyon başkanının direnişiyle bu karar uygulamaya geçemedi. Türkiye, boğazdan geçecek gemilere sağlık muayenesi yapmaya ve sağlık vergisi almaya başladı. Türkiye, sözleşmeye taraf ülkelerin arasındaki çıkar çatışmalarından yararlanmaya çalışsa da boğazların yönetiminin komisyona bırakılması, Türkiye’nin egemenlik hakkından vazgeçmesi anlamına geliyordu. (Doç. Dr. Abdurrahman Bozkurt, Boğazlar Komisyonunun Kuruluşu ve Faaliyetleri, 1924-1936, MHB, Cilt:37 Sayı:1 s.1-28)</p>
<p><strong>Montrö Sözleşmesi</strong></p>
<p>Birinci dünya savaşında birlikte hareket eden devletlerin çıkarları, savaş sonrası çatışmaya başladı. Almanya-İtalya ile İngiltere-Fransa arasındaki sürtüşmeler başladı. 1930’lu yıllarda devletler silahlanmaya büyük bütçeler ayırırken boğazların silahsızlandırılmış olması, Türkiye için ciddi bir güvenlik açığı oluşturuyordu. Türkiye, bu gelişmelerden ve devletler arasındaki gerilimden yararlanarak, Lozan Anlaşmasıyla kurulan düzeni değiştirmenin alt yapısını oluşturmaya başladı. 11 Nisan 1936’da Boğazlar Sözleşmesinin tarafı olan ülkeleri, toplantıya davet ederek, milletlerarası hukuktaki rebus sic stantibus (sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması) prensibi gereğince, Boğazlar Sözleşmesinin ve statüsünün değiştirilmesini istedi. Çetin müzakereler sonunda 20 Temmuz 1936 tarihinde Montrö Sözleşmesi imzalandı. Sözleşmeye göre, savaş gemisi dışında kalan tüm gemilere, boğazlardan geçiş serbestisi tanındı. Geçiş serbestisi, gece ve gündüz, yükü ve bayrağı ne olursa olsun geçerliydi. Kılavuzluk ve römorkör alma konuları geçiş yapan gemilerin isteğine bırakıldı. Sözleşmenin 18. maddesine göre Karadeniz’e sahili olmayan devletlerin, barış zamanında Karadeniz’de bulundurabilecekleri savaş gemilerinin toplam ağırlığı, 30 bin tonu aşmayacaktır. 14. Maddesine göre transit savaş gemilerinin azami ağırlığı, 15 bin ton olacaktır. Bu savaş gemileri, Karadeniz’de, en çok 21 gün kalabilecektir. Sözleşmede anlaşmanın süresi 20 yıl olarak kararlaştırılmıştır. Montrö sözleşmesi, Karadeniz’de kıyısı olan devletlere kolaylıklar sağlamaktadır. Bu devletler savaş gemisi inşa edebilirler. Ancak boğazdan geçişin gündüz yapılması, gemilerin sayısının 9’u, toplam tonajının 15 bin tonu geçmemesi, denizaltıların su yüzeyinden geçiş yapması gibi, Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye sokmayacak hükümler konulmuştur. Sözleşmede, geçiş yapacak gemilerin, geçişten önce Türkiye’ye bildirimde bulunma yükümlülüğü getirilmiştir.</p>
<p><strong>Türkiye, Montrö Sözleşmesinden İmzasını Geri Çekebilir mi?</strong></p>
<p>Milletlerarası hukukun temelini milletlerarası sözleşmeler oluşturmaktadır. Devletlerin, imzaladığı sözleşmelere uyması, riayet etmesi beklenir. Milletlerarası hukukta sözleşmeye uyma yükümlülüğü, özel hukukun sözleşmeler hukukundan alınan ahde vefa (pacta sunt servanda) ilkesine dayanmaktadır. Ancak bu prensibin milletlerarası hukuktaki hukuki sonuçları ile özel hukuktaki sonuçları aynı değildir. Özel hukukta, sözleşmeye uyulmadığı takdirde, sözleşmede menfaati olan veya ihlalden zarar gören kişi mahkemeye başvurup, ihlalin veya zararın giderilmesini isteyebilir. Mahkeme karar verdiğinde bu karar, devletin icra organları vasıtasıyla (gerektiğinde kolluk kuvvetlerinin yardımıyla) infaz edilir. Milletlerarası sözleşmenin ihlali durumunda ise iç hukuktaki gibi mekanizmalar yoktur veya etkili değildir. Devletlerarasında, uyuşmazlıkları çözmek için bazı mekanizmalar mevcut ise de bunlar son derece sınırlı ve yetersizdir. Bir devletin imzaladığı sözleşmeye riayet etmesi, o devletin güvenilirliğinin en önemli kriterlerden biri olsa da bazı devletlerin, sözleşmelerdeki imzasını (onayını) geri çektiğine, tanık olmaktayız. Mesela ABD, 1998 tarihinde, insanlık aleyhine suç işleyenlerin yargılanması amacıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kurulmasına dair Roma Sözleşmesini imzaladığı halde, daha sonra, Başkan Bush, “ABD’nin bu sözleşmeden imzasını (onayını) geri çektiğini, bu mahkemenin yargılama yetkisini tanımadığını, vereceği kararları da tanımadığını, tanımayacağını” söylemiştir. Bir devletin milletlerarası bir sözleşmeyi imzaladıktan sonra bu sözleşmeyi tanımadığını söylemesi sözleşmeyi geçersiz hale getirmese de imzasını geri çeken devleti bu sözleşmeye uymaya zorlayacak etkili bir mekanizma da yoktur. ABD, BM nezdindeki veto yetkisine istinaden, milletlerarası hukuku çiğnemekten kaçınmamaktadır. Milletlerarası hukukun ruhuna aykırı bu tür kötü örnekler olsa da Türkiye, Montrö sözleşmesindeki imzasını geri çektiğini, tanımadığını söylemez/söyleyemez. Zira uyuşmazlık BM Adalet Divanına intikal ettiğinde, Türkiye haksız duruma düşeceğinden, sebebiyet verdiği zararı tazminle yükümlü olacaktır.</p>
<p>Bununla birlikte, Montrö Sözleşmesi süreli bir sözleşmedir. Sözleşmenin 28. maddesinde, sözleşmenin 20 yıl süreli olduğu, taraflardan biri fesih bildiriminde bulunmadığı takdirde devam edeceği belirtilmiştir. Aynı maddenin devamında, akit devletlerden biri fesih bildiriminde bulunduğu takdirde, sözleşmenin, bildirim tarihinden 2 yıl sonra sora ereceği, ancak, sözleşmenin 1. maddesindeki geçiş ve gidiş-geliş özgürlüğünün sonsuza kadar devam edeceği belirtilmiştir. Bugüne kadar hiçbir akit devlet, fesih bildiriminde bulunmamıştır. Akit devletlerin fesih bildiriminde bulunmaması, bir daha fesih bildiriminde bulunamayacağı anlamına gelmez. Mesela Türkiye, fesih bildiriminde bulunduğu takdirde, bildirim tarihinden itibaren 2 yıl sonra sözleşme yürürlükten kalkacaktır. Bu düzenlemeyi, bizatihi Montrö Sözleşmesi yapmıştır.</p>
<p><strong>Değişen Şartlar, Montrö Sözleşmesinin Yenilenmesini Gerektirmektedir</strong></p>
<p>Sözleşmeler hukukunda, sözleşmenin geçerli olmasının ön koşulu, tarafların sözleşmeyi, özgür iradesiyle imzalamış olmasıdır. Özel hukukta sözleşmeyi, hata, hile ve ikrah (baskı altında) imzalayan taraf, sözleşmenin geçersizliğini öne sürebilir. Bu iddiasını ispatlarsa, bu sözleşmedeki yükümlülüklerinden ve edimlerinden beri olur. Özel hukukta kabul edilen bu geçersizlik defi, milletlerarası sözleşmeler için de geçerli olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Montrö Sözleşmesinin, Lozan Sözleşmesinin ağır şartlarından kurtulmak amacıyla imzalandığı açıktır. Montrö Sözleşmesinin tarafları bile, bu sözleşmenin baskı altında imzalandığının kanıtı niteliğindedir. Karadeniz’de kıyısı olmayan devletler de sözleşmenin tarafı olmuştur. Böyle bir sözleşmenin, özgür iradeyle imzalandığı öne sürülemez. Sadece Montrö değil, Lozan Sözleşmesi için de benzer bir durum söz konusudur. İkinci olarak, şartlarda esaslı değişiklik yaşanmıştır. Roma hukukundaki “her sözleşme şartlar aynı kaldıkça geçerlidir” (Ommis conventio interpretatur rebus sic stantibus) ilkesi, milletlerarası hukukun temel prensiplerinden biri olarak kabul görmektedir. Gerek özel hukukta ve gerekse milletlerarası hukukta, sözleşmeler, şartların değişmesiyle taraflardan biri için çekilmez hale gelebilir. Sözleşme değişen koşullara uyarlanamadığı takdirde, bu sözleşmeden mağdur olan taraf sözleşmeyi feshedebilir. Montrö Sözleşmesinin imzalandığı dönemin koşulları çok değişmiştir. Bu sözleşme, soğuk savaş döneminde, Sovyetler Birliği tehdidi dikkate alınarak imzalanmıştır. Sovyetler Birliği dağılmış, bu devletin kontrolündeki birçok devlet Batının güdümüne girmiştir. Bugün, ABD başta olmak üzere Batılı devletler (boğazlardan geçerek) Karadeniz’de etkili olmayı istemektedir. Üçüncü olarak, bölgede ve boğazın iki yakasında nüfus büyük oranda artmıştır. Montrö Sözleşmesinin imzalandığı tarihte Türkiye’nin nüfusu 16 milyon iken, bugün 80 milyona, 630 bin olan İstanbul’un nüfusu 15 milyona çıkmıştır. Boğazın her iki yakasında, yoğun bir yerleşim ve yoğun bir nüfus söz konusudur. 1936 yılında İstanbul Boğazından geçen gemi sayısı 4.500 iken, 2018 yılında bu sayı on kat artmıştır. Boğazlardaki geçişlerin bu kadar artması, boğaz şeridindeki yerleşim merkezlerini tehdit etmektedir. Son gemi kazası da bunu teyit etmektedir. Türkiye’nin terör örgütlerinin hedefinde olduğu dikkate alındığında, Montrö Sözleşmesinin, boğazların güvenliği açısından son derece yetersiz olduğunu söyleyebiliriz. Dördüncü olarak, devletlerarasındaki ticari ilişkiler olağanüstü oranda artmıştır. Dünya ticaretinin %90’ı deniz yoluyla yapılmaktadır. Deniz ulaşımında bazı su yolları büyük kolaylık sağlamaktadır. Akdeniz’deki bir gemi, Afrika kıtasının güneyinden dolaşmak yerine, Süveyş Kanalından, Atlas okyanusundaki bir gemi, Amerika kıtasının güneyinden dolaşmak yerine Panama Kanalından geçmek suretiyle hedefine kısa sürede ulaşmaktadır. İstanbul ve Çanakkale boğazı da benzer bir işleve sahiptir. Kars-Tiflis-Bakü demiryolu projesinin tamamlanmasıyla daha da önemli hale gelecektir. Boğazın kuzeyindeki (Karadeniz’de kıyısı olan) birçok devletin, başka devletlerle askeri ve ticari ilişkileri bulunmaktadır. Başka devletlerin gemileri de Karadeniz’deki devletlere mal taşımak için, İstanbul ve Çanakkale boğazından geçecektir. Montrö Sözleşmesinin ücretsiz ve serbest geçiş düzenlemesi, boğazların yükünü büyük oranda artırmaktadır. Beşinci olarak, başka ülkelerin denizinden, boğaz ve su kanallarından hava sahasından, kara yoluyla geçiş hakkından yararlanan devletler, geçiş yaptığı devlete hatırı sayılır oranda ödeme yapmaktadır. Akdeniz’i Kızıldeniz’e ve Hint okyanusuna bağlayan (77 km. uzunluğundaki) Süveyş Kanalından (yıllık) 4.8 milyar dolar, yılda 15-20 bin geminin geçtiği, Atlantik okyanusu ile Pasifik okyanusunu birleştiren (175 km. uzunluğundaki) Panama Kanalından (yıllık) 1,5 milyar dolar gelir elde edilmektedir. Karadeniz’den Marmaraya inşa edilecek 47 km. uzunluğundaki yeni kanalın, mevcut emsallere göre (yıllık) 8 milyar dolar gelir getireceği tahmin ediliyor. Milletlerarası suyollarına geçiş ücreti ödeme, milletlerarası hukukun kaynakları arasında yer alan örf ve adet kuralı haline gelmiştir. Türkiye, başka devletlere ücret öderken, dünyanın en önemli suyollarından biri olan boğazlar için geçiş ücreti almaması, (gemilerin ücretsiz geçişi) eşyanın tabiatına aykırıdır. Türkiye’nin ücret almamasını gerektirecek haklı bir neden de bulunmamaktadır. Bazı devletlerin ikili antlaşmalarla birbirlerine muafiyetler tanıdığı bilinmekte ise de bu kadar kapsamlı muafiyet içeren başka bir sözleşme örneği yoktur.</p>
<p><strong>Montrö Sözleşmesi Hükümleri, İstanbul Kanalı İçin Uygulanamaz</strong></p>
<p>Montrö Sözleşmesiyle ilgili tartışmalardan biri de kanal projesi tamamlandığında, bu sözleşme hükümlerinin yeni yapılacak kanalı da kapsayıp kapsamayacağıdır. Daha açık söylemek gerekirse Türkiye, İstanbul Boğazından geçişi yasaklayıp, yeni kanalın geçiş şartlarını yeniden belirleyebilir mi? Projenin hazırlık aşaması, inşaata başlanması, tamamlanması, faaliyete geçmesi uzun zaman alacağından, bugünün koşularına göre vereceğimiz bir cevap yanıltıcı olabilir. Karadeniz’den Marmara denizine kanal açılması, dünyanın en büyük projelerinden biridir. Resmi açıklamalara göre 38 bin 500 hektarlık alanın imar planlarının İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanması, bu planların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanması, ondan sonra projenin hazırlanması ve ruhsatın alınması gerekiyor. Ruhsat onaylandıktan sonra, yapım yönteminin belirlenmesi ve ihale sürecinin başlatılması gerekiyor. Böyle büyük bir projeyi, yerli ve yabancı birçok şirket (konsorsiyum) üstlenebilir. Çin, Rusya ve İtalya bu projeye olan ilgilerini gizlemiyor. Sadece hafriyatın 1,7 milyar m3 olduğunu dikkate aldığımızda, yıllarca sürecek bir projeden söz ediyoruz. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ilk kez 2011 yılında dile getirdiği Kanal projesinin üzerinden yedi yıl geçti. Kanal güzergâhının belirlenmesiyle ilgili çalışmalar bile dört yıl sürdüğüne göre, imar planı, ruhsat ve ihale süreci için dört yıl, yapım sürecini için de en az dört yıl gerekir. Siyasi, ekonomik ve jeolojik hiçbir engel çıkmayacağı varsayımıyla, yeni kanalın, 1926 yılından önce faaliyete geçmesi zor görünüyor. O tarihte Türkiye’nin siyasi durumunu, bölgesel ağırlığını, daha da önemlisi, iktidarda kimlerin olacağını zaman gösterecek. Ama bir gazeteci, 16 Ocak 2018 tarihli toplantıda Başbakana, kanal projesinin Montrö Sözleşmesine aykırı olup olmadığını sordu. Başbakan Binalı Yıldırım, Kanal İstanbul’un net bir şekilde sözleşme şartlarına aykırı olmadığını söyledikten sonra, “Montrö, boğazları ilgilendiriyor. Tamamen boğazlardaki geçiş, gemi trafiği rejimini düzenleyen bir anlaşma. 1936’da yapılmış ve bütün boğazlardaki giriş, çıkışları, ticari gemileri, diğer gemileri kapsayan bir anlaşma. Kanal İstanbul ise yeniden yapay olarak oluşturulacak bir su yolu. Dolayısıyla buranın hiçbir şekilde Montrö ile ilişkilendirilmesi mümkün değil. Türkiye egemenlik hakları dâhilinde buraya, başka yere kanal yapabilir, bu kanaldan da deniz trafiğini yönlendirebilir. Olay bu kadar açık ve nettir.” dedi. Başbakanın cevabı, bu projeyi hazırlayan siyasi iradenin bu konuda neler düşündüğünü gösteriyor.</p>
<p><strong>Yeni Kanalla Montrö Sözleşmesinin Miadı Dolar</strong></p>
<p>Yeni kanalın hukuki statüsünü belirleme yetkisini hükümete ve TBMM’ye bırakarak, milletlerarası hukuk açısından Montrö Sözleşmesinin geleceği konusunda bazı tespitler yapabiliriz. Karadeniz ve Ege denizi, milletlerarası deniz, iki denizi birbirine bağlayan su yolu, milletlerarası su yolu niteliğinde olduğundan, Türkiye, İstanbul Boğazını ve yeni yapılacak kanalı kapatarak, Karadeniz’deki gemilerin Akdeniz’e Akdeniz’deki gemilerin Karadeniz’e geçişini engelleyemez. Bu gemilere, bu iki geçişten birini tahsis etmesi (geçiş yolu göstermesi) gerekiyor. Türkiye, kanal projesini tamamladıktan sonra, İstanbul Boğazını kapatabilir, gemileri yeni su yolundan (kanaldan) geçmeye zorlayabilir. Montrö Sözleşmesi, İstanbul Boğazından geçişleri düzenlediğine göre, başbakan Binalı Yıldırımın söylediği gibi, Montrö Sözleşmesi yeni yapılacak kanalı kapsamaz. Türkiye, yeni kanal için geçiş ücreti belirleyebilir, geçiş ücreti isteyebilir. Türkiye, sadece geçiş ücretlerini değil, geçişleri de yeni şartlara bağlayabilir. Karadeniz’de kıyısı olan devletler yeni bir sözleşme imzalamaya yanaşmadıkları takdirde, Türkiye, iki yıllık fesih bildirimine istinaden sözleşmeyi feshedebilir. Fesih yoluna başvurmadan, Montrö Sözleşmesinde sahip olduğu hakları uygulamak suretiyle geçişleri zorlaştırabilir, imkânsız hale getirebilir. Karadeniz’de kıyısı olan devletlerin, belirsizlik yerine, yeni yapılacak kanaldan geçişleri milletlerarası bir statüye bağlamak için yeni bir sözleşme imzalamak isteyeceklerini tahmin ediyorum. Montrö Sözleşmesinin yerine imzalanacak yeni sözleşmenin, bu sözleşmedeki eksiklikleri gidereceğini şimdiden söyleyebiliriz. İstanbul’un işgal altında olduğu bir dönemde imzalanan Lozan Sözleşmesinin ağır hükümleri, Montrö Sözleşmesiyle önemli ölçüde hafifletilmiş olduğu gibi kanal projesinin hayata geçmesiyle de Montrö Sözleşmesinin olumsuz yanları giderilmiş olacaktır. Lozan Sözleşmesinin yakıcı etkilerini azaltmak amacıyla imzalamak zorunda kaldığımız Montrö Sözleşmesini, Türkiye’nin işgalden egemenliğe uzanan uzun yürüyüşünün ara istasyonlarından biri olarak görüyorum. Taksim Gezi Parkındaki ağaçların kesilmesini engellemek amacıyla bir araya geldiklerini söyleyen Taksim Dayanışma Platformu sözcülerinin, 2013 yılının mayıs ayında, protestolara son vermek için, “hükümetin, 3. Köprü, 3. Havaalanı ve Kanal Projesinden vazgeçmesi” talepleri, küresel güçlerin tehlikeyi çok önceden sezdiğini gösteriyor. 15 Temmuzda durdurmak istediler başaramadılar, bundan sonra da çelme takmaya, yavaşlatmaya çalışacaklardır ama Türkiye’nin kararlı bağımsızlık yürüyüşünü durdurmaları çok zor görünüyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/montro-sozlesmesi-miadini-dolduruyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
