<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mimari &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mimari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Feb 2026 11:42:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mimari &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cumhûriyet Redd-i Mîrâs Yaptı Mı Gerçekten?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 09:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20105</guid>

					<description><![CDATA[           “Göklerde ve yerde kim varsa O&#8217;ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”                                                                                                       RAHMAN-29. Âyet &#160; Osmanlı redd-i mîrâs yapmadı. Yapsaydı eğer, o büyük medeniyet sentezine ulaşamaz ve beşeriyete yaptığı katkıyı yapamazdı. Selçukluyu reddetmedi; mîrâsına sahip çıktı ve korudu. Fakat onu aldığı şekliyle sürdürüp geçmişteki hâl ve terkibiyle yaşatmayı da düşünmedi. Zaman başka bir zamandı ve Selçuklu da yoktu artık. Bir değeri geçmişteki hâl ve terkibiyle devam ettirmeye çalışmak, mâzîyi bir asr-ı saâdet telâkkisiyle benimseyip kutsamaktı. Bu, bir nehir gibi akıp geçen hayatın içinde, kültürü belli bir zamana hapsedip statikleştirerek âtıl bir derekeye düşürmekten başka bir şey değildi. Osmanlı’nın yaklaşımı ne Selçukluyu inkâr ne de mâzîye ihânetti. Bu bir redd-i mîrâs da değildi. Sonuçta kazanan Osmanlı oldu. Geçmişe değil de içinden geçilen zamana ayarlı her hamle onu daha yüksek bir medenî irtifâya eriştirdi. Böylelikle Selçuklu’da kaybolmadı, eskisinden daha üstün bir kavrayışla Osmanlı’da yaşamaya devam etti. Karahanlı-Gazneli-Selçuklu ve Osmanlı’da var olan hep aynı rûhtu. Selefinin ayak izlerini takip eden fakat onu aslâ tekrar etmeyen bir güncelleme ve kendini aşma cehdi içinde medeniyet koşusuna devam etmek. Osmanlı bunu yaparken kendi geçmişini üstün tutup başka kültürleri dışlayan bir tavır içerisinde de olmadı. Ve sadece kendi köklerinden de beslenmedi. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>           “Göklerde ve yerde kim varsa O&#8217;ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”</em></p>
<p style="text-align: right;">                                                                                                      <em>RAHMAN-29. Âyet</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı redd-i mîrâs yapmadı. Yapsaydı eğer, o büyük medeniyet sentezine ulaşamaz ve beşeriyete yaptığı katkıyı yapamazdı. Selçukluyu reddetmedi; mîrâsına sahip çıktı ve korudu. Fakat onu aldığı şekliyle sürdürüp geçmişteki hâl ve terkibiyle yaşatmayı da düşünmedi. Zaman başka bir zamandı ve Selçuklu da yoktu artık. Bir değeri geçmişteki hâl ve terkibiyle devam ettirmeye çalışmak, mâzîyi bir asr-ı saâdet telâkkisiyle benimseyip kutsamaktı. Bu, bir nehir gibi akıp geçen hayatın içinde, kültürü belli bir zamana hapsedip statikleştirerek âtıl bir derekeye düşürmekten başka bir şey değildi.</p>
<p>Osmanlı’nın yaklaşımı ne Selçukluyu inkâr ne de mâzîye ihânetti. Bu bir redd-i mîrâs da değildi. Sonuçta kazanan Osmanlı oldu. Geçmişe değil de içinden geçilen zamana ayarlı her hamle onu daha yüksek bir medenî irtifâya eriştirdi. Böylelikle Selçuklu’da kaybolmadı, eskisinden daha üstün bir kavrayışla Osmanlı’da yaşamaya devam etti. Karahanlı-Gazneli-Selçuklu ve Osmanlı’da var olan hep aynı rûhtu. Selefinin ayak izlerini takip eden fakat onu aslâ tekrar etmeyen bir güncelleme ve kendini aşma cehdi içinde medeniyet koşusuna devam etmek.</p>
<p>Osmanlı bunu yaparken kendi geçmişini üstün tutup başka kültürleri dışlayan bir tavır içerisinde de olmadı. Ve sadece kendi köklerinden de beslenmedi. Zıddını bile büyük bir ustalıkla medeniyet harcına karıştırmayı bildi. Kompleksleri olmayan bir kültürün rahatlık ve emniyeti içinde hareket etti. Bu tavır, her şeyden evvel kendini bilme ve yüksek bir idrâk ediş seviyesinde olmanın neticesiydi.</p>
<p>Önyargı ve etnosantrizmden kaynaklanan eklektik bir tutum içinde olmak onun meşrebinde yoktu. Korkusuzca kendi işine yarayanı almasını bildi. Ama onu medeniyetinin potasında eriterek üzerine kendi kaşesini de bastı.</p>
<p>Osmanlı İstanbul’u aldıktan sonra Ayasofya’yı yıkmadı. Moğolların yaptığı türden bir kültür ve medeniyet katliamına girişmedi. Haçlılarınkine benzer bir yağma ve vandallık örneği sergilemedi. Doğu Roma’yı yalnızca siyasî planda ortadan kaldırdı, mîrâsına ise büyük bir vukuf ve cesâretle sahip çıktı. Onu geçmişten geleceğe doğru yol alan medeniyet treninin seçkin bir kompartımanı olarak gördü. Yıkmamasının gerçek sebebi ise onu aşamayacağına dönük bir endişesinin olmamasıdır. Bu, fethin gerçekleştiği günlerde onu aşabilecek bir kültürel ve sanatsal kudrete sahip olduğu anlamına gelmiyordu. Fakat onu istikbâlde aşacağına dönük inancı tamdı.  Bir muvâzene ve îtidâl medeniyeti olan Osmanlı, askerî ve siyasî sahada yendiği Roma’yı, kültürel ve sanatsal alanda da yeneceği günün gelmesini sabır ve sükûnetle beklemiştir. Böyle bir bakış açısına sahip olduğu için de fethettiği ülkelerin kültür ve sanatına kastetmemiş, bilâkis onlarda gördüğü üstünlüğe hâk ve hakikat nâmına şapka çıkartmıştır. Belki de Osmanlı’nın en müspet özelliği, benliğindeki hâk duygusu ve bir başka emsâli olmayan kendisine karşı duyduğu bu özgüven hissidir. Medeniyetimizin fârikası olan bu özellik, onun emsâllerine olan üstünlüğüdür de aynı zamanda.</p>
<p>Peki, Cumhûriyet redd-i mîrâs yaptı mı gerçekten? Cumhûriyetin redd-i mîrâs yaptığını söylemek, bir kuru ezberin tekrarından ibârettir yalnızca. Evet, buna yönelmiş, deklâre etmiş fakat yıktığının yerine yenisini koyabilme becerisinden mahrum olduğu için yine çaktırmadan selefinin gölgesinde nefes alıp vermeye devam etmiştir.</p>
<p>Birçok sahada bu böyledir. Dil Devrimi yapmaya kalkmış, lügatlerden attığı kelimelerin yerine köksüz ve uyduruk olanlarını koymuş fakat bir süre sonra onlarla yürümenin zorluğunu görerek geri adım atmıştır. Cumhûriyet, Osmanlı’dan intikal eden hukuk dilini bile 2000’li yılların başına kadar güncelleyememiş, üççeyrek asır eskinin mîrâsıyla idâre etmiştir.</p>
<p>En büyük zaferi müstevlîye karşı değil de kendi tarihine karşı kazanmakla övünen Cumhûriyet, zaferinin marşını bile tasfiye ettiği Osmanlı’dan almıştır. Birinci Dünya Harbi’nde Kafkas Cephesinin kahramanlarına ithâfen yazılan “Kafkasya Marşı” nın üzerinde küçük değişiklikler yaparak “İzmir Marşı” na çevirmiştir. Orijinal bir eser ortaya koyamamış, zaferini bile reddettiği selefinin mîrâsını yağmalayarak tebcil etmiştir.</p>
<p>Gelelim bir kültürün en açık ve kesin ifadesi olan mîmârîye. Selçuklu ve Osmanlı eserleriyle cumhûriyet devri mîmârisini bir kıyaslayalım: Terkip ile taklit arasındaki fark bir bakışta göze çarpar. İdrâk yoksunu olmayan her vicdan sahibi aradaki uçurumu hemen görür.</p>
<p>Selçuklu’da, Osmanlı’da özgündüler. Her şeyden evvel de şahsiyet sahibiydiler. Bugün Anadolu’da gezerken tarihî bir câmiyle karşılaştığınızda, onun hangisinden yâdigâr olduğunu hemen anlarsınız. Cumhûriyet devrinde yapılan câmilerle diğer bayındırlık eserlerine baktığınızda ise selefinin gölgesine sığınmış bir taklit ve şahsiyetsizlik nümûnesine şâhit olursunuz.</p>
<p>Selçuklu’nun seciyesini yansıtan kendisine has bir üslûbu vardı. Osmanlı da yine son derece orijinal ve bugün bile bütün dünyanın hayranlığını celbeden özgün bir karaktere sahipti. Çağlarının sahibiydi her ikisi de. Peki ya Cumhûriyet! O da selefleri gibi kendi zamanına hükmedebildi mi?</p>
<p>Ne mümkün! Cumhûriyetin başkentine kondurduğu Kocatepe dahi Osmanlı mîmârisinin görkemli bir kopyası olmaktan öteye geçememiştir. Zamana hâkim olma ve kendindeki farklılığı keşfederek şahsiyetini bulma zâviyesinden bakıldığında hiçbir özgünlüğü yoktur. Osmanlı mîmârisinin basit ve ucuz bir taklidi mevkiindeki emsâllerinden yegâne üstünlüğüyse selefinin hayli mûtenâ bir taklidi olmayı başarmış bulunmasıdır. Cumhûriyet, milletin sadece hayatından değil, hissiyâtından bile kovmaya çalıştığı devirlerin adı konulmamış bir mukallidi olmuştur ancak.</p>
<p>Yapımı yıllar süren ve diğerlerinin aksine halk tarafından değil de bizzat devlet eliyle finanse edilip inşâ olunan bu devâsâ eser, cumhûriyetin redd-i mîrâs yapmaya çalışsa da yapamadığının tescili gibidir. Üst perdeden ecdâda reddiye yazarken sessizce mâzînin gölgesine sığınmanın taşa kazınmış mührüdür Kocatepe.</p>
<p>Yüksekçe bir apartmanın terasından Ankara’ya bakıldığında, başkentin siluetini oluşturan eserler arasında iki tanesinin fazlasıyla öne çıktığı görülür. Biri, eski Yunan tapınaklarının çağdaş bir versiyonunu andıran Anıtkabir, diğeriyse Osmanlı mîmârisinin mutantan bir taklidi olmaktan öteye geçememiş Kocatepe.</p>
<p>Etkilendikleri kaynak farklı da olsa ikisi de süzme taklit olan bu eserler, aynı zamanda cumhûriyet tarihi boyunca sürekli çatışma hâlinde olan iki zihniyeti temsil eder.</p>
<p>Bir zamanlar bir siyasî parti liderinin muhâliflerini tanımlarken kullandığı “taklitçi zihniyet” tabiri özü itibariyle doğru da olsa işâret ettiği zihniyeti bütün unsurlarıyla ihâta etmek bakımından nâkıstır. Bu tabir o merhûm şahsiyetin kastettiği gibi sadece Batı’ya hayran kitleleri tanımlamaz. Kendi geleneğinin sâdık ama kör ve şuûrsuz bir takipçisi olan kesimler de bu kavramın şümûlü dâhilindedir.</p>
<p>O merhûm şahsiyet, bu sözüyle şüphesiz Batı’ya angaje zihinleri kastediyordu. Oysa Batı’yı taklit, Cumhûriyet devri taklitçiliğimizin yalnızca bir yüzüydü.</p>
<p>Rûh köküne dayanarak ayakta duran fakat onu geçerliliğini yitirmiş bir ezber üzerinden yaşamaya çalışan muhâfazakâr kitle yani toplumun ana omurgası da sahip olduğu değeri zamanın şartlarına göre güncelleyemediği için kendi tarihinin basit ve satıh üstü bir taklitçisi olmaktan öteye geçememiştir. O itibarla geleneği müdâfaa eden kitleler de büyük ölçüde tabirin kapsamı dâhilindedir. Yani her iki kesim de mukallittir. Biri kutsadığı Batı’yı, diğeriyse körü körüne hayranı olduğu kendi mâzîsini kopyalamıştır.</p>
<p>Cumhûriyet devrinde kendi benliğini inkâr şeklinde gelişen Batıcılık, muhâfazakâr kitlelerin tepkisini çekmiş ve toplumun ana omurgası şedit bir taassup ve karşı koyuşla varlık sebebine sarılmıştır. Fakat bu sahip çıkış, bir reaksiyon psikolojisi üzerinden gelişerek satıh üzerinde kaldığı, tahkik, tetkik ve yüksek bir idrâk ediş seviyesinde kıvam bulamadığı için, bir eski zaman ezberinin üzerine oturmuş, kovanın içindeki durgun suyun bir süre sonra işe yaramaz hâle gelmesi gibi zamanla etrafına yaydığı tatlı râyihayı kaybetmiştir.</p>
<p>Bugün inşâ edilen câmilerin hiçbiri zamanla tarihî eser kıymeti kazanamaz. Çünkü hemen hepsi mâzînin birer ucuz kopyası. Bir ideal dönem tasavvurunun ekşiyip tadını yitirmiş meyveleri onlar.</p>
<p>Hâlbuki Osmanlı’nın kudret asırlarından bugüne gelen eserlerin tamamı kültürel ve sanatsal bir güncelleme faaliyetinin ürünü olup devirlerinin en modern mîmâri üslûbunu yansıtıyordu. Kendi çağlarından istikbâle gönderilmiş özgün birer mesajdı her biri.</p>
<p>Buna rağmen bazıları hâlâ kurtuluşun fabrika ayarlarına dönmekte olduğuna inanıyor. Bu ham hayâlin peşinde koşarken en az iki asrımızı fedâ ettiğimizi görmüyor. Koçi Bey’den Tanzîmât’a kadar geçmişi ihyâ ederek yeniden büyük olacağımızı sandık. Tanzîmât’tan Cumhûriyete kadarsa düşmanın rengine boyanmakla kurtuluşun gerçekleşeceğine inandık. Son yüzyılımızsa bu iki zihniyetin kavgasıyla geçti. Bugün geldiğimiz noktada ise tam bir tükeniş içindeyiz. Zîrâ deniz bitti. Taklitlerin çatışmasından bir hayır gelmeyeceği anlaşıldı. İki taklit barışsa bile bundan bir sinerji doğmayacağı görüldü.</p>
<p>On altıncı yüzyıldaki satvet ve ihtişâmımız, geçmişte yaşanmış bir ideal zaman tasavvuru üzerinde yükselmiyordu. Biz kudret asırlarımızda geçmişin mîrâsını kopyalayarak büyük olmadık.</p>
<p>Sinan, kendisinden önceki devirleri taklit ederek adını çağlara yazdırmadı. Büyük Itrî, taklitle “semâyı örten rûh” olmadı. Şeyh Hamdullah, seleflerini kopyalayarak zirvelere uzanmadı. Önyargılardan arınarak bu sıradağların eserlerine baktığımızda, o büyük oluşun altındaki hakiki müessirin sâf ve sarsılmaz bir îmân, fenâfillah mertebesine yükselmiş bir duyuş ve düşünüş ufku olduğunu görürüz. Bizim en büyük kaybımız, asırlarca seyrinde olduğumuz o ufku yitirmek oldu.</p>
<p>Atılması gereken ilk adım, zihinlerimizi bir ideal dönem tasavvurunun paslı zincirlerinden kurtarmaktır. Mâzîde kalan hiçbir devir ne bugün ne de istikbâl için bir model olamayacağı gibi, tarihte aynıyla tekerrür etmez. Kurtuluş tarihe dönmekte değil, onu anlamakta. Her an yeni bir iş ve oluş içinde olan Rabbin sünnetine uyup kendini sürekli güncelleyebilmekte. Yunus gibi her dem yeniden doğabilmekte.</p>
<p>Kültürel istiklâlden mahrûm Cumhûriyet ne yöneldiği Batı’ya benzeyebilmiş, ne de reddettiği Osmanlı’nın gölgesinden kurtulabilmiştir. İkisi arasına sıkışıp bir arabesk kültür üreterek kör topal bugünlere gelmiştir. Bir opera binası yaparken Batı’yı, bir câmi inşâ ederken ise kendi mâzîsini kopyalama kolaycılığına teslim olmanın adıdır Cumhûriyet.</p>
<p>Hepsinden daha elim ve vahim olansa şudur: Bir talebe kopya çektiğinde bunu gizler, yakalandığında da takbih olunup cezâlandırılır. Bugün birbirine muhâlif olan bu iki kesimse hayranlık duyup kendilerini nispet ettikleri dünyaların kopyacısı olmakla övünüyorlar. Bu acınası durum onları üzmüyor, tam aksine gururlandırıyor.</p>
<p>İki taklitçi zihniyet de ortak bir kaderi paylaştı yakın tarihte. Birisi hasım bir medeniyeti, diğeriyse kendi tarihini kutsayarak kör bir hayranlık psikolojisinin zebûnu oldu. Kısacası, anlamadan hayran oldu. Zâhirdeki büyüklüğe takılıp onun bâtınına nüfûz edemedi. Sadece satıhtaki tezâhürleri görüp altında yatan beka ve oluş sırrına eremedi.</p>
<p>Bugün toplum yeni bir doğumun sancılarıyla kıvranıyor. Yaşamakta olduğumuz bütün alt üst oluşlar hep onun işâreti. Doğumun ölü doğum olmaması içinse toplumun ontik algısının değişmesi şart. Zîrâ artık bu toplumun bir yüzyıl daha taklitle geçirecek zamanı yok.</p>
<p>Peki, öyleyse çözüm nedir?</p>
<p>Hâkkı, varlığımız dışında aramayı bırakıp varlığımızdaki Hâkla buluşmaktır. Kurtuluşu kendi dışımızda aramaya son verip kendimize dönmektir. Bize şâh damarımızdan daha yakın olan; “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım.” demiyor mu?</p>
<p>Varlığımızda meknuz o ilâhî nefhayla ne zaman tanış olacağız? Bize rûhundan üfürenle vuslatımız, ne zaman gerçekleşecek? Artık kaçınılmaz hâle gelen bu buluşmayı daha hangi vakte kadar erteleyeceğiz?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Roma’dan Gördüğüm İstanbul</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/romadan-gordugum-istanbul/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/romadan-gordugum-istanbul/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2023 13:53:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18664</guid>

					<description><![CDATA[2015 yılının yaz mevsiminde Avrupa’ya bir seyahat gerçekleştirdik. Önce başkent Roma da dâhil olmak üzere Napoli’den Venedik’e kadar İtalya’nın en önemli şehirlerini, daha sonra da Macaristan’ın başkenti Budapeşte gibi orta Avrupa’nın mücevheri kıymetindeki bir şâheserini gördük. Gezilerimiz detaylı değil, panoramik karakterliydi. Her bir şehre ayırdığımız zamansa ya bir gün ya da ondan bile daha kısaydı. Tefrîk ve temyîz kudretine sahipseniz eğer bazı şeyleri anlamak, idrâk etmek ve vicdan muhâsebesi yapabilmek açısından bu sınırlı zaman bile kâfidir sizin için. On birinci Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül Beyefendi cumhurbaşkanı olduğu dönemde Roma’yı ziyaret etmiş ve sonrasında da duygularını şöyle ifade etmişti: “Şehrin yüzlerce yıllık ihtişâmlı binaları, meydanları ve sokakları öyle korunmuş ki, ne bir gökdelen, ne de bir AVM var.” O günlerde bazı kalem sahipleri kendi köşelerinden Sayın Gül’ü zımnen de olsa eleştirmişler ve “Sayın Cumhurbaşkanı siyasete girmeden önce Paris’i, Roma’yı ve Londra’yı görmedi herhalde.” diyerek serzenişte bulunmuşlardı. Zât-ı devletlerinin izhâr ettikleri hayret ve hayranlıkla karışık duygunun bir benzerini Roma’yı ve diğer İtalyan şehirlerini gezerken doğrusu ben de yaşamadım değil. Hırs, açgözlülük ve amansız bir iştihâ ile yok ettiğimiz, daha doğrusu özünden kopardığımız beldelerimiz geldi hemen aklıma. Rant sevdâsıyla kimliksiz ve nesebi gayrı sahîh piç mimârînin, en sefîl ve pespaye örneklerinin bir ur gibi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>2015 yılının yaz mevsiminde Avrupa’ya bir seyahat gerçekleştirdik. Önce başkent Roma da dâhil olmak üzere Napoli’den Venedik’e kadar İtalya’nın en önemli şehirlerini, daha sonra da Macaristan’ın başkenti Budapeşte gibi orta Avrupa’nın mücevheri kıymetindeki bir şâheserini gördük. Gezilerimiz detaylı değil, panoramik karakterliydi. Her bir şehre ayırdığımız zamansa ya bir gün ya da ondan bile daha kısaydı. Tefrîk ve temyîz kudretine sahipseniz eğer bazı şeyleri anlamak, idrâk etmek ve vicdan muhâsebesi yapabilmek açısından bu sınırlı zaman bile kâfidir sizin için.</p>



<p>On birinci Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül Beyefendi cumhurbaşkanı olduğu dönemde Roma’yı ziyaret etmiş ve sonrasında da duygularını şöyle ifade etmişti: “Şehrin yüzlerce yıllık ihtişâmlı binaları, meydanları ve sokakları öyle korunmuş ki, ne bir gökdelen, ne de bir AVM var.” O günlerde bazı kalem sahipleri kendi köşelerinden Sayın Gül’ü zımnen de olsa eleştirmişler ve “Sayın Cumhurbaşkanı siyasete girmeden önce Paris’i, Roma’yı ve Londra’yı görmedi herhalde.” diyerek serzenişte bulunmuşlardı.</p>



<p>Zât-ı devletlerinin izhâr ettikleri hayret ve hayranlıkla karışık duygunun bir benzerini Roma’yı ve diğer İtalyan şehirlerini gezerken doğrusu ben de yaşamadım değil. Hırs, açgözlülük ve amansız bir iştihâ ile yok ettiğimiz, daha doğrusu özünden kopardığımız beldelerimiz geldi hemen aklıma. Rant sevdâsıyla kimliksiz ve nesebi gayrı sahîh piç mimârînin, en sefîl ve pespaye örneklerinin bir ur gibi kadîm şehirlerimizin tarihî dokusuna musallat olup onları tahrip ettiği gerçeği âdeta bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Gönlüme çöken ağırlığı eşim de dâhil tur arkadaşlarıma belli etmedim ama imparatorluk başkentimizi ve rûh kökünden kopardığımız şehirlerimizi düşündükçe içim kan ağladı.</p>



<p>Roma’nın buram buram tarih kokan sokaklarında adımlarken “Vah İstanbul’um, vah! Yazık olmuş sana!” diyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Kendi küçük dünyamda, bir gün İstanbul’un hesâbını Roma’da göreceğim zihnimin ucundan bile geçmezdi. Ancak Roma’yı gördükten sonra fark edebildim yakın tarihte üzerimizden ne ağır bir silindir geçtiğini. Başımıza çöreklenen felâketin büyüklüğünü, yaşadığımız rûhî ve kültürel sahadaki travmayı, irtifâ kaybımızın azametini bütün dehşetiyle hissettim orada.</p>



<p>Koruyamadığımız emânetleri, talan edip hurdaya çıkarttığımız tarihî mîrası düşününce iktisadî kayıplarımız bile gözümde küçüldü. Hattâ kaybettiğimiz imparatorluk coğrafyamız dahi nazarımda önemsizleşti. Çünkü bir gün o kayıpları yerine koyabilirdik. Peki, ya yok ettiğimiz medeniyet mîrasımız, yol açmak için fütûrsuzca yıktığımız ecdâd yadigârları ne olacaktı? Îmâr faâliyeti adı altında Sinan’ın eserlerine bile kıyan vandallığın telâfisi mümkün müydü? Ya bütün bu sefâletimizin gerçek sebebi olan rûh fukaralığını ne yapacaktık? İşte bütün bu sorular Roma kaldırımlarını arşınlarken bir heyûlâ gibi çöktü zihnime. Hoyratlığın kucağına atılıp nisyâna terk edilenler, üzerime üzerime geldi.</p>



<p>Hattâ zaman zaman bahsedilen fakat üzerindeki sis perdesi bir türlü aralanamayan Lozan’ın gizli maddelerinden biri de kültür ve medeniyet düşmanlığıyla mefâhirimizin sistemli ve sinsi bir şekilde yok edilmesi midir, diye de düşünmeden edemedim.</p>



<p>Meydanlarında, bulvarlarında, sokaklarında dolaştığım Roma’da dikkati çeken en önemli özellik, bütünlük şuûrunun mevcûdiyetiydi. Yani klasik devirden kalma bir binanın yanında yükselen modern bir mimârî örneği yoktu kesinlikle. Tarih kokan bir yapının yanına kondurulmuş yeni stil bir apartman ya da AVM’yi göremezdiniz orada. Şehrin eski bölümü her şeyiyle eskiydi ve bir bütün hâlinde korunuyordu. Gerçek Roma da orasıydı zâten. Sadece Başkent’te değil, uğradığımız bütün İtalyan şehirlerinde aynı büyülü tabloyu seyrettik. Macaristan’ın tâcında da yine benzer bir ihtişâmla selâmlandık. Gezdiğimiz bu şehirlerin hiçbirinde tarih, gökdelenlerin arasından başını çıkarıp varlığını isbâta çalışan bir istiklâl mücâdelesi vermiyordu. Şehirlerin siluetine uzaktan nazar ettiğinizde gözünüze çarpan en temel hakikat buydu.</p>



<p>Roma’da gezerken Askeri Tarih Müzesi’nin de önünden geçtik. Görkemli bir yapı olan müze daha sonradan yapılmış. Şehrin korunan, otantik bölümünde yeni bir binanın yapılmasına haklı olarak karşı çıkılmış. Bunun üzerine müze, tarihî dekoru bozmayan eski stil bir mimârîyle inşâ edilmiş. Yani bütünlük şuûru burada da kendisini göstermiş ve göz estetiğini bozacak bir ucûbeye izin verilmemiş. Mimârîsine baktığınızda binayı, sanki antik devirden kalma sanırdınız.</p>



<p>Hep duyardım; Avrupa’da şehrin eski bölümleri bir bütün olarak korunur, modern mimârî onların semtine dahi uğrayamaz, yeni yerleşimler de o tarihî mîrasın etrafında teşekkül eder. Bu gerçeği Roma, Milano, Floransa ve hattâ Budapeşte’de bizzât müşâhede ettim. İtalyanlarla Macarlar antik ve klasik kültürün en nâdîde örneklerini bütünlük şuûrunu öne çıkaran büyük bir îtinâyla korumuşlardı. Antik devirden kalma eserlerle klasik devrin müktesebâtı, yani asırların mîrası büyük bir uyum içerisinde koyun koyuna yaşıyordu. “Bütün yollar Roma’ya çıkar.” denir. Cihâna hâkim bir imparatorluk nizâmının mihrâk noktası olan bu kadîm şehir hâlâ eski haşmet ve asâletiyle dimdik ayaktaydı.</p>



<p>Şâhit olduklarımız bunlardan ibâret de değildi. İki şehir arasında yolculuk yaparken yakınından geçtiğimiz Ortaçağdan kalma kasaba ve köyler vardı. Uzaktan fırlatılan bir bakış, onların bile asâlet ve şahsiyetini muhâfaza ettiğini görmeye yetiyordu.</p>



<p>Bu gezi bana mukayeseli bakış açısının önemini fark ettirdi. İstanbul kadar eski bu kadîm şehirleri gördükten sonra yüzleşebildim ancak kendi hakikatimizle. Tarihî dokusunu koruyan bu şehirlerin havasını soluyunca anladım, zaman içinde ne kadar şedîd bir kültürel erozyona marûz kaldığımızı.</p>



<p>Türk vatanının incisi olan İstanbul’u azîz ecdâdımız âdeta bir kuyumcu titizliğiyle işlemişti. Boğaziçi Medeniyeti dediğimiz, görenlere rûh ve gönül saâdeti bahşeden zarâfet, tarihle tabiatın izdivâcıydı. Bu iki unsurun buluşmasıyla Âsitâne, efsûnlu bir mânâ iklimine kavuşmuştu. İstanbul sadece denizle toprağın değil, tarih ile tabiatın da visâle erdiği bir yeryüzü cennetiydi. Tabiî ona bu çeşniyi Türk’ten başkası katamazdı. Tabiatın emsâlsiz ikrâmı, üslûp sihirbazı Türk’ün maddeye şekil vermekteki dehâsıyla çiftleşince görenleri kendisine meftûn eden bir güzellik doğmuştu. İşte biz o güzelliğe kahrettik en evvel.</p>



<p>Neleri isrâf ettiğimizi görmek için İstanbul’un eski fotoğraflarına bir göz atmak yeter. Manzaranın ne kadar değiştiğini, daha doğrusu zaman içinde birçok güzelliğin rant canavarı tarafından nasıl yutulduğunu fark edebilmek için 1920’lerden itibâren on yıllık aralarla belli semtlerin ve özellikle de Boğaziçi’nin kartpostallarını yan yana dizerek seyre dalmak, bize bu mes’elede net ve kat’î bir fikir verir. O muhteşem tarihî siluetin, nasıl altı kaval üstü şişhane bir kepazelikle yer değiştirdiğini rahatlıkla anlarız o zaman.</p>



<p>İstanbul, Birinci Dünya Savaşı sonunda işgal edildi ve beş yıla yakın bir süre boyunca da esâret zilletine dûçar oldu. Ama bu zaman zarfında İngilizler, tek bir ecdâd yadigârına dahi ilişmedi; yıkmaya, tahrip etmeye tevessül etmedi. Belki yangın ve depremlerde bile İstanbul, bu kadar ağır darbeler almadı. Otantikliğine halel gelmedi. Ama siyasîlerimizin sözde îmâr(!) siyasetiyle, makamları büyük fakat dünyaları küçük bazı fırsat avcılarının rant karşısında sürekli tuş olmaları bizi bu seviyeye mahkûm etti. Elimizdeki en büyük açık hava müzesini hırsımıza kurban ettik.</p>



<p>Bazı yetkililerimiz ısrarla İstanbul’u bir marka hâline getireceklerini söylüyorlar. İddia sahiplerine soruyorum: Acaba Roma ya da Floransa, sahip olduğu tarih mîrası ve bütünlüğü bozulmamış şehir silueti ile bugün bir marka değil midir? Dersaâdeti marka şehir yapabilmek için Boğaz’ın kalbine gökdelen nâmlı hançerleri saplayarak Âsitâne’nin büyülü manâ muhtevâsına kıymak mı gerekiyordu? Yoksa Napolyon’un cihânın başkenti olmaya nâmzed gördüğü bu şehri, özellikle de Boğaziçi’ni, tarihî dokusunu koruyarak geleceğe taşımak, onun değerine değer katmak olmaz mıydı? Bugün Üsküdar sırtlarından Avrupa yakasına baktığınızda yerden göğe doğru uzanan bloklar tarafından Boğaziçi’nin tarihî kimliğinin kirletildiğini görürsünüz. Aynı noktadan yönünüzü sola doğru çevirdiğinizde yani Suriçine doğru nazar ettiğinizde ise yakın zamanlara kadar lâtif bir manzara okşardı bakışlarınızı. Fakat bugünlerde rant canavarı oraya doğru da uzanmış durumda. Mavi Câmi’nin arkasından bir hilkat garibesi yükseliyor artık. İnsan düşünmeden edemiyor: Acaba bu toplumun geçmişten geleceğe bütün saflığıyla korunmuş bir hâtırası kalmayacak mı?</p>



<p>Necip Fazıl “Canım İstanbul” şiirini 1963’te yazmıştı. Şimdi o şiirin mısrâları arasında dolaşırken İstanbul’u tahayyül edebilmenin imkânı var mıdır? Orhan Veli misâli gözlerimizi yumarak İstanbul’u, dinleyebiliyor muyuz bugün?</p>



<p>Türkiye’de kendisine “muhâfazakâr” denilen bir zümre var. Ekseriyetle, muhâfaza etmesini pek bilmeyen, daha ziyâde kâr peşinde koşturan, hamâsetle yoğrulmuş bir insan topluluğu bu. Estetikten yoksun, tarih bilincinden uzak, korunması gereken medeniyet mîrası ile rant arasında tercîh yapmak durumunda kaldığında kılıfına uydurarak dâima ikincisini tercih eden bu insan malzemesiyle biz, bugüne kadar neyi, ne ölçüde muhâfaza edebildik? Bunun bir muhâsebesi yapılmış mıdır?</p>



<p>Cumhuriyet dönemi muhâfazakârlığımız ne yazık ki köklü bir tarih ve kültür şuûruna dayanmıyor. O yüzden de kadük ve işlevsiz… Muhtâç olduğumuz nefes, gönül coğrafyamızdaki yirmi iki bin eserin rölövesini çıkartıp millî hâfızaya geçiren Ekrem Hakkı Ayverdi gibi bir uçbeyinin manevî derinliği ve aşk ahlâkıdır.</p>



<p>Artık bu toplumun sessizliğini bozup muhâfazakârlığını sorgulamasının vakti gelmiştir. Hiçbir şeyi “muhâfaza” etmeyip ancak kestirmeden “kâr” etmenin peşinde koşan, atasından kalan evi bile ocak olarak değil de emtia olarak gören bir zihniyetin üzerinde bu sıfat, emânet elbise gibi durmuyor mu? Türkiye’deki muhâfazakârlık, yok ederek “kâr” etmenin peşindedir. Bu zümre ne zaman gerçek kazancın “muhâfaza” ederek “kâr” etmekte olduğunun şuûruna erer ve bunu dert edinirse işte ancak o zaman üzerinde eğreti duran o sıfatı hâk eder.</p>



<p>İki bin yıl önceki Sezar’ın Roma’sı hâlâ “Ben varım.” diyor. Ya beş yüz yıl önceki Fatih’in İstanbul’u? Konstantin’in Yeni Roma adını verdiği o anlı şânlı şehir… Tabiatın ikrâmından İstanbul kadar nasîbi olmayan Roma’nın sâkinleri kıymetini bilip onu korumuşlar. Biz ise İstanbul’u zarâfet ve zevk-i selîmin değil, yozluğun ve hoyratlığın ellerine teslim ettik.</p>



<p>Vakti ve imkânı olan muhibbânımıza gidip görmelerini tavsiye ettiğim Budapeşte ve bütün İtalyan şehirleri, bilhâssa da Roma, kent kültürü ile tarih bilincinin bütünleşerek hayat bulduğu örnek şehirlerdir. İki dünya harbi geçirmiş olan Avrupalı, mâzîsinin üzerine titrerken cumhuriyetin ilânından bu yana savaş yüzü görmemiş bir toplum, medeniyet mîrasını kendi eliyle tıraş etti. </p>



<p>Bir tarihi yok etmek için sadece bir dozer yeterlidir. Yeniden bir tarih yazmak içinse asırları devirmek gerekir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/romadan-gordugum-istanbul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Taşlarına  Dönen Kentler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kabir-taslarina-donen-kentler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kabir-taslarina-donen-kentler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Yıldırım]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:03:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Taşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kentler]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1704</guid>

					<description><![CDATA[Uzunçarşı’da bir yandan sanat öğretilirken diğer yandan da insan olma, demlenme ve pişme dersleri veriliyordu. Ahilikten gelen bir ilişkiler ağında ahlaki etkileşimler de söz konusuydu. Üretim yanında eş zamanlı olarak insan da inşa ediliyordu. Mercan Uzunçarşı Bir yaz günü hoca babam, kardeşim Fatih’le beni Çengelköy vapur iskelesinden vapura bindirip, Eminönü’ne götürdü. Yaz tatilinde harçlığımızı çıkarmak için, Mercan Uzunçarşı’daki Kilit Han’da babamın arkadaşı olan bir saraciye zanaatkârı olan Naci amcanın yanına çırak olarak girdik. Allah rahmet eylesin iyi bir insan, sağlam bir Müslümandı Naci amca. Fatih’te babadan kalma iki katlı bahçeli bir evleri vardı. Zamanla Ümraniye’de bir apartmana taşındı. Buraya alışamadı. Rahmetli oldu. Geleneksel çarşı mimarisi yapılanmasının en mühim eseri olan Kapalıçarşı’nın hemen yakınındaki bu Uzunçarşı, Tahtakale’ye kadar uzanan ve ismiyle müsemma uzun bir çarşıydı. Ağırlıklı olarak saraciye imalathaneleri ve cadde üzerinde de satış mağazaları vardı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan geleneksel üretim tarzına ve usta çırak ilişkisine dayalı olarak imalat yapılan bu çarşıda bir yandan sanat öğretilirken diğer yandan da insan olma, demlenme ve pişme dersleri veriliyordu. Ahilikten gelen bir ilişkiler ağında ahlaki etkileşimler de söz konusuydu. Üretim yanında eş zamanlı olarak insan da inşa ediliyordu. O günler, Marmara’dan İstanbul’a giriş yapan gemilerin hala İstanbul’un camilerini, yeşilliklerini gördükleri devirlerdi. Apartman adı verilen &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Uzunçarşı’da bir yandan sanat öğretilirken diğer yandan da insan olma, demlenme ve pişme dersleri veriliyordu. Ahilikten gelen bir ilişkiler ağında ahlaki etkileşimler de söz konusuydu. Üretim yanında eş zamanlı olarak insan da inşa ediliyordu.</strong></p>
<p><strong>Mercan Uzunçarşı</strong></p>
<p>Bir yaz günü hoca babam, kardeşim Fatih’le beni Çengelköy vapur iskelesinden vapura bindirip, Eminönü’ne götürdü. Yaz tatilinde harçlığımızı çıkarmak için, Mercan Uzunçarşı’daki Kilit Han’da babamın arkadaşı olan bir saraciye zanaatkârı olan Naci amcanın yanına çırak olarak girdik. Allah rahmet eylesin iyi bir insan, sağlam bir Müslümandı Naci amca. Fatih’te babadan kalma iki katlı bahçeli bir evleri vardı. Zamanla Ümraniye’de bir apartmana taşındı. Buraya alışamadı. Rahmetli oldu.<br />
Geleneksel çarşı mimarisi yapılanmasının en mühim eseri olan Kapalıçarşı’nın hemen yakınındaki bu Uzunçarşı, Tahtakale’ye kadar uzanan ve ismiyle müsemma uzun bir çarşıydı. Ağırlıklı olarak saraciye imalathaneleri ve cadde üzerinde de satış mağazaları vardı.</p>
<p>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan geleneksel üretim tarzına ve usta çırak ilişkisine dayalı olarak imalat yapılan bu çarşıda bir yandan sanat öğretilirken diğer yandan da insan olma, demlenme ve pişme dersleri veriliyordu. Ahilikten gelen bir ilişkiler ağında ahlaki etkileşimler de söz konusuydu. Üretim yanında eş zamanlı olarak insan da inşa ediliyordu.</p>
<p>O günler, Marmara’dan İstanbul’a giriş yapan gemilerin hala İstanbul’un camilerini, yeşilliklerini gördükleri devirlerdi. Apartman adı verilen nevzuhur binalar İstanbul’da çok yaygın olmayıp, belli semtlerdeydi. Geleneksel çarşılar hala faaldi ve AVM’ler yoktu!</p>
<p><strong>Çengelköy</strong></p>
<p>Çengelköy ve tüm Boğaziçi yemyeşildi o zamanlar. Osmanlı bakiyesi ahşap konaklar, yalılar, semt aralarında iki ya da en fazla üç katlı bahçeli evler, mahalle mescitleri, oluklarından sular akan meydan çeşmeleri, ağaçlar, bostanlar.</p>
<p>Osmanlı’dan kalan mahalle yapılanması, genelde yıkıma uğramış olmasına rağmen hala sıcaklığını koruyordu. Huzur vericiydi böyle bir mahallede yaşamak. Ekmek fırını, eczanesi, bakkalı, manavı, kasabı, lokantası, kırtasiyecisi, zerzevatçısıyla semtin tüm ihtiyaçları sıcak bir atmosferde dostça görülüyordu. Zengin de fakir de aynı semtte yaşardı. Aynı mescitte namaz kılar ve birbirlerini tanırdı. Komşuydu insanlar birbirlerine bu semtte. Önce televizyon girdi bu mütevazı evlere ve zamanla tüm mahalleye sirayet etti yeni hayat tarzı. Artık dönüşüm başlamıştı.</p>
<p><strong>Modernizm ve Birey</strong></p>
<p>Terim olarak ilk defa Alman filozof Hegel tarafından kullanılan modernizm bağlantılı “yabancılaşma” kavramı çok ilginçtir ki tüm dünyaya yine Avrupa’nın bir hediyesiydi. Değişim zaten önce Avrupa anakarasında mukim ve bizce “batı” diye bilinen kavimler arasında başlamıştı. Önce dünyayı sömürdüler sonra da “Rönesans” ve “reform” hareketleriyle kendilerini kilisenin skolastik hegemonyasından kurtarıp, Fransız ihtilalini yaptılar.</p>
<p>Artık tüm dünyaya yeni bir nizam yayıyordu batı! İnsanın yaratılışında olmayan bir süreç başlamıştı ve yaşananlar bir normalden sapmaydı. Kişinin önce kendisine ve sonra da kademeli olarak ailesine, toplumuna ve değerlerine yönelik büyük bir değişim ve dönüşüm başlamıştı, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de.</p>
<p>Tanrı’nın artık sadece kiliselerde anıldığı bu seküler yapının bir benzeri, bu topraklarda dini sadece camilere hapsetmeye yönelik olarak uygulandı yakın zamanlara kadar. Zihinler bu şekilde yönlendirildi. Ve bunun sonucunda ahiret yolcusu olan ve dünyayı o yolda bir köprü olarak gören Müslüman tipolojisinde de değişimler gözlendi. Gündelik hayatta bu anlayışın tesirleri de görülmeye başlandı.</p>
<p>Lale devri ile birlikte saray ve çevresinde başlayan batılılaşma çalışmaları, Osmanlı modernleşmesinin bir sonucu olan cumhuriyet idaresindeki Türkiye’de zirveye ulaştı. Bu sefer zoraki uygulamalarla halk da bu işe dâhil edilmişti. İşte asıl sorun burada başladı. Mahalle örgüsü kırılmıştı artık. İnsanımız modernitenin tüm imkânlarına rağmen, bu yeni anlayışa uygun olarak tasarlanan lüks sitelerde, rezidanslarda yapayalnızdı.</p>
<p>Osmanlı’nın modernleşme çabaları devam ederken yurt dışından çok sayıda mimar, mühendis de yurda gelmiş, şehirlere ve toplumun dokusuna yansıyan şehir planlamaları yapılmıştı. İşin traji-komik tarafı şuydu: İmparatorluk sanatkârları -ki “ehl-i hiref” olarak isimlendirilirdi- İslam’ın ruhaniyetini cismaniyete döken projeler yaparken, batıda yetişmiş ve o kültürün ürünü sanatkârlardan medet umma noktasına gelen kadim bir medeniyetin bu halini düşünmek bile insana acı veriyor!</p>
<p><strong>Kibir Dokulu Kentler</strong></p>
<p>Yeni kent dokusunda kabir taşları gibi tek düze bir hava hâkim artık. Nevzuhur bu yeni kent dokusunda mimari, belki de günümüzdeki dünya görüşünün bir yansıması olarak, toprağa yakın ve yatay haldeki doğal düzenini kaybedip, göğe doğru, ruhani olmayan, kibirli bir yükselişi anlatıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kabir-taslarina-donen-kentler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mimarlık &#8211; İnanç Bağlamında Ahşap Evlerimiz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mimarlik-inanc-baglaminda-ahsap-evlerimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İhsan BÜYÜKÇOLAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 20:31:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Mimarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1085</guid>

					<description><![CDATA[O cumbalı, kafesli ahşap evlerimiz yaklaşık altmış yetmiş yıl öncesine kadar İstanbul’un mimari dokusunu meydana getiren en önemli unsurlardandı. Dün ve Bugün Evlerimiz… Kimi zaman yenilenmiş, korunmuş olarak ama çoğu zaman da direnir bir biçimde karşımıza çıkar, ahşap evlerimiz. Bugün, şehirlerimizin hızla yitirilmeye yüz tutmuş duyarlığını yaşatmak istercesine, çağımızın acımasız betonlaşmasına karşı ayakta kalabilmenin onurlu mücadelesini verirler tek başlarına. Hele de İstanbul’da. Ahmet Muhip Dıranas da “Yağma” şiirinde, bir anlam veremediği bu betonlaşmaya dikkat çekiyor: Boğaziçi, daha sağken gömülmek İçin dönüşmüş beton mezarlara; Bir hippi kız, bir deccal, şimdi Bebek Koylarında ilham, arsız, farfara. Her şey değişiyor, kalbimiz bile, Ama yüzyıllarla besli bir şehir İnsan yaşamından daha da hızla Bunca çabuk nasıl yok olabilir? (Dıranas, 1988: 177-178) O cumbalı, kafesli ahşap evlerimiz yaklaşık altmış yetmiş yıl öncesine kadar İstanbul’un mimari dokusunu meydana getiren en önemli unsurlardandı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”de bu konudaki tespitleri şöyledir: “İstanbul’un asıl iç manzarasını şehnişinleri, cumba ve çıkmalarıyla, saçak ve sayvanlarıyla, bir kadife gibi yumuşak çizgileri ve süsleriyle çok renkli olan bu sivil mimari yapardı. Yazık ki bu mimariden pek az şey kaldı.” (Tanpınar, 2008: 158) Ahşaba dayalı bu mimari, 1950’lerden itibaren büyük bir hızla yerini beton yığını apartmanlara, bugünlerde ise gökdelen ve rezidanslara bırakmaya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>O cumbalı, kafesli ahşap evlerimiz yaklaşık altmış yetmiş yıl öncesine kadar İstanbul’un mimari dokusunu meydana getiren en önemli unsurlardandı.</strong></p>
<p><strong>Dün ve Bugün</strong></p>
<p>Evlerimiz… Kimi zaman yenilenmiş, korunmuş olarak ama çoğu zaman da direnir bir biçimde karşımıza çıkar, ahşap evlerimiz. Bugün, şehirlerimizin hızla yitirilmeye yüz tutmuş duyarlığını yaşatmak istercesine, çağımızın acımasız betonlaşmasına karşı ayakta kalabilmenin onurlu mücadelesini verirler tek başlarına. Hele de İstanbul’da. Ahmet Muhip Dıranas da “Yağma” şiirinde, bir anlam veremediği bu betonlaşmaya dikkat çekiyor:</p>
<p><em>Boğaziçi, daha sağken gömülmek</em><br />
<em> İçin dönüşmüş beton mezarlara;</em><br />
<em> Bir hippi kız, bir deccal, şimdi Bebek</em><br />
<em> Koylarında ilham, arsız, farfara.</em></p>
<p><em>Her şey değişiyor, kalbimiz bile,</em><br />
<em> Ama yüzyıllarla besli bir şehir</em><br />
<em> İnsan yaşamından daha da hızla</em><br />
<em> Bunca çabuk nasıl yok olabilir?</em></p>
<p><em>(Dıranas, 1988: 177-178)</em></p>
<p>O cumbalı, kafesli ahşap evlerimiz yaklaşık altmış yetmiş yıl öncesine kadar İstanbul’un mimari dokusunu meydana getiren en önemli unsurlardandı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”de bu konudaki tespitleri şöyledir: “İstanbul’un asıl iç manzarasını şehnişinleri, cumba ve çıkmalarıyla, saçak ve sayvanlarıyla, bir kadife gibi yumuşak çizgileri ve süsleriyle çok renkli olan bu sivil mimari yapardı. Yazık ki bu mimariden pek az şey kaldı.” (Tanpınar, 2008: 158) Ahşaba dayalı bu mimari, 1950’lerden itibaren büyük bir hızla yerini beton yığını apartmanlara, bugünlerde ise gökdelen ve rezidanslara bırakmaya başladı. Topluma açık fakat içinde oturan sahiplerine kapalı bu yapılarda yaşamak zorunda bırakılan günümüz insanı, içine düştüğü yabancılaşma yüzünden insan ilişkilerini, dostluğu, komşuluğu, tabiatı ve tarihi bugün bir özlem duygusuyla, nostaljik bir yaklaşımla anmaktadır. Oysa tarih şuurundan, estetik anlayışından ve korumacılıktan uzak bu imar hareketi, çarpık kentleşme bir medeniyet sorunudur. İnsanımız bugün çocuğun, ailenin, yaşlıların ve engellilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bu şehirleri ve yapıları, bunları meydana getiren zihniyeti çok iyi tanımalı, tahlil etmeli ki medeniyet seçimini sorgulayabilsin, gözden geçirebilsin. Dünkü evlerimizin kulluğu odak noktası alan bir uygarlığın simgeleri; içinde oturacakların inançlarını, zevklerini, hassasiyetlerini yansıtan ve komşu ilişkilerini öncelemeyi görev kabul eden bir anlayışın ürünü olarak bol ışıklı, sağlıklı ve temiz bir çevre dokusuna sahip olmaları ne kadar doğalsa bugünkü evlerimizin ve şehirlerimizin bencil, yağmacı, günübirlikçi ve sömürücü bir düşüncenin uzantısı olma konumunda çevreden kopuk ve hatta çevreyi inkâr ve ona isyan edercesine saygısız, kaba, sağlıksız ve de kendi yaptığına tapınan bir zihniyetin ürünü olarak insanını sıkboğaz etmesi ve huzursuz kılması da o kadar doğaldır. (Kırıkçı &#8211; Büyükçolak, 1993: 5) Çünkü bu, bir medeniyet sorunudur.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
