<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>mevlana &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mevlana/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 13 Dec 2022 13:54:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>mevlana &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ne Olursan Ol Gel, Gel Ama Geldiğin Gibi Kal’ma</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ne-olursan-ol-gel-gel-ama-geldigin-gibi-kalma/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ne-olursan-ol-gel-gel-ama-geldigin-gibi-kalma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2022 13:51:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[konya]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[mevlevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18606</guid>

					<description><![CDATA[Sözlükler bir milletin kafa kâğıdı yani kimliği gibidir. Sözlüğünüzün gücü milletinizin anlayış, kavrayış ve dil ömrünü belirleyen en önemli değerdir. Onun için her bir kelimeye tarihi seyir içerisinde çıkış, izlediği yol ve kazandığı anlam derinlikleri bakımından özenle eğilmek gerekir. “Olmak” fiili, TDK sözlüğünde çeşitli ekler ve kullanımlarla yirmi beş farklı anlamda kullanılmıştır. “Ol-“ fiilinin olgunlaşma anlamında kullanımı da vardır. “Kal” kelimesi ise TDK sözlüğünde “söz söyleme” olarak anlamlandırılmış ancak Anadolu’nun birçok yerinde “olgunlaşmamış meyve” için de kullanılmaktadır. Kitabi sözlükler ve bölgesel ifadelerden bahsetmemizin en mühim sebebi bu kullanımların Mevlana vb. değerli düşünürlerimizin yaşadığı dönemde de benzer şekilde kullanıldığını düşünmemizden kaynaklanıyor. Meyvenin olgunlaşmasını anlatırken “olmuş”, aksi durumu ifade ederken “kal” denir. Bunun hamlık ya da kallık olarak kullanıldığını işitmemiz de mümkündür. Varoluştan sonra olgunlaşarak kendisinden beklenen durumu kazanmasına, yani gerçek oluşa işaret etmek için ‘’ Olmak ‘’, gelişmeden olduğu gibi kaldığını belirtmek için ise ‘’ kal ‘’ olmak ifadeleri kullanılır. &#160; Dergâhlar, sadece Mevlevi dergâhı değil; hemen tamamının gayesi varlık âlemine gelmiş olan her bir insanı, mümini geldiği halinde bırakmamaktır. Onu oldurmak için çeşitli eğitimler verir. Tesbihâtı bilinen tekkenin tembihatı ihmal edildiği de olmuş. Tenbihat ise aslında tekkelerin hizmetlerindeki en önemli ayağını teşkil etmektedir. Gelelim ‘’ Ne olursan ol gel ‘’ &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sözlükler bir milletin kafa kâğıdı yani kimliği gibidir. Sözlüğünüzün gücü milletinizin anlayış, kavrayış ve dil ömrünü belirleyen en önemli değerdir. Onun için her bir kelimeye tarihi seyir içerisinde çıkış, izlediği yol ve kazandığı anlam derinlikleri bakımından özenle eğilmek gerekir. “Olmak” fiili, TDK sözlüğünde çeşitli ekler ve kullanımlarla yirmi beş farklı anlamda kullanılmıştır. “Ol-“ fiilinin olgunlaşma anlamında kullanımı da vardır. “Kal” kelimesi ise TDK sözlüğünde “söz söyleme” olarak anlamlandırılmış ancak Anadolu’nun birçok yerinde “olgunlaşmamış meyve” için de kullanılmaktadır.</p>



<p>Kitabi sözlükler ve bölgesel ifadelerden bahsetmemizin en mühim sebebi bu kullanımların Mevlana vb. değerli düşünürlerimizin yaşadığı dönemde de benzer şekilde kullanıldığını düşünmemizden kaynaklanıyor. Meyvenin olgunlaşmasını anlatırken “olmuş”, aksi durumu ifade ederken “kal” denir. Bunun hamlık ya da kallık olarak kullanıldığını işitmemiz de mümkündür. Varoluştan sonra olgunlaşarak kendisinden beklenen durumu kazanmasına, yani gerçek oluşa işaret etmek için ‘’ Olmak ‘’, gelişmeden olduğu gibi kaldığını belirtmek için ise ‘’ kal ‘’ olmak ifadeleri kullanılır. &nbsp;</p>



<p>Dergâhlar, sadece Mevlevi dergâhı değil; hemen tamamının gayesi varlık âlemine gelmiş olan her bir insanı, mümini geldiği halinde bırakmamaktır. Onu oldurmak için çeşitli eğitimler verir. Tesbihâtı bilinen tekkenin tembihatı ihmal edildiği de olmuş. Tenbihat ise aslında tekkelerin hizmetlerindeki en önemli ayağını teşkil etmektedir.</p>



<p>Gelelim ‘’ Ne olursan ol gel ‘’ davetinin dış cazibesine rağmen ne tür çile kapılarından geçmeyi gerekli kılacağına. Yunus’un “Bu kapıya eğri odun yaraşmaz”, dediği tekkelerin -hususiyetle Mevlana Celaleddin dergâhının- sadece vird ile tespihle devran ettiğini düşünmek en hafifinden cehalettir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkeze alınan ilim faaliyetlerinin elbette ve en başını İslami İlimler çekmekteydi. Ancak babası Bahaüddin Veled başta olmak üzere her bir dergâh mensubunun ilimle iştigal ettiği tarihçe bilinen bir hakikattir. Ancak ilmin de bir sınırı vardı. İnsan sonsuzluk özlemiyle donatılı yaratılmış bir varlıkken elinde kendini sonsuz ilmi, kudreti ve hikmeti ile kullarına tanıtan bir Rabbin kitabını tutanların sınırlı olmaya, kalmaya tahammülleri olabilir miydi? Elbette insanî, akli ilmin yanı başında durmakta olan fıtratın sınırları zorlayan meziyetlerini doyuracak, kalbin ihtiyacına cevap verecek bir alan olan hikmet ve irfanın en uzak hedeflerine ulaşma azim ve kararlılığını ortaya koymaya kendilerini mecbur hissedeceklerdi.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>“İlm kesbiyle pâye-i rif’at</p>



<p>Arzû-yı muhâl imiş ancak</p>



<p>Aşk imiş her ne vâr âlemde</p>



<p>İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak”&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Fuzulî’nin bu dörtlüğünde ilmi hafifseyen değil; bilakis aşkın karşısında ilmin ilerleyeceği boyutun en fazla maddi bir takım gelişmeler olacağını; ancak insan için asıl gelişmenin, olgunlaşmanın ilimle değil; bunların yanında aşkla olacağını ifadedir. Gel ne olursan ol gel, dediği insan; astronomiden cebire, felsefeden kimyaya, nahivden belagate birçok ilmin yanında manevi terbiye okulları olan medreselerde ikamet eden bu ilim ve hal ehli ile birliktelik neticesinde elbette gerçekten olmanın hazzına ulaşacak ve hakikaten var olacaktır. Tekke ve dergâhların ellerine aldıkları dervişleri; ilmî ödevler, bir ibadet vazifesi olarak tesbihatlar; Mevlana&#8217;ları, Tapduk Emre&#8217;leri öyle bir mertebeye taşır ki bu ruhları makam ve servetler asla tatmin etmez.</p>



<p>Tek çare ‘’ Aşk ‘’ tır orada. Sonsuzluk aşığı ruhu ilmin en ileri noktasında doyuracak tek ve en büyük şey Aşk-ı İlahi Kevser’inden kana kana içmek olacaktır. Gel elbette gel ama geldiğin gibi kalma. Kal olma. Kal ehli olma. Ham olma sadece konuşan kal ehli de olma. Öğrendiğini hayatına uygulamadıktan sonra ilim tahsilinin manası ne ki? İşte Gel ve al, “Hamdım piştim yandım” diyen Mevlana gibi sen de hamlığını terk et. Kendini aşk ateşinde pişir. Ama öyle bir hal olur ki o aşkın ateşin doyamazsın, dayanamazsın yanarsın da. Bu yol ona da razı olma yoludur. Rızanla gel, razı olunca razı olunursun gel demektir.</p>



<p>Sultan’ul Ulema, Büyük Selçuklunun Sultanı tarafından Konya’ya davet edilmeyi hak edecek kadar ilim deryası… &nbsp;Oğlu Mevlana, tüm dünyanın kıskanacağı kadar gönüller sultanı… Dünyada saltanat isteyen Ukbâ’nın saltanatına göz dikmeli. Dikmeli ki; o her iki cihanın saltanatını da ikram ediversin insana. İster ilimle, ister hikmetle ama hep aşkla… Mevlana Celaleddin-i Rumi hikmet pınarından doyasıya içmiş, ilminin neticesi vaazlar verirken Şems-i Tebrizi ile gönülleri kesişince aşka düçâr olmuş. İlm-ullahı babasından Aşk’ullahı hocasından alarak cihanın merkezini ayağının altında tutup deveran etmiştir. Ayağın bir sabit yetmiş iki milleti o sabit noktaya davet etmiştir.</p>



<p>Aşk. Ortak kabul etmez. Biriciktir. Tüm ruhu kuşatır. Aşığın açlığı aşkadır, susuzluğu aşk giderir.</p>



<p>Yani Tevhit. Biricik olana en büyük bir samimiye ve sadakatle bağlanmaktır. Dünya işini de, ilmini de tüm eylemlerini de sadece onun için yapar. Cehaletin, küfrün boğduğu ruhları bu iman aşkıyla yüceltmek gayesinden daha büyük bir gaye olabilir mi? İlay-ı Kelimetullahı yüceltmenin en güzel yolu ona kulluğu artırmaktır. Ona olan sevgiyi, aşkı, muhabbeti çoğaltmaktır. İster keyfiyet ister kemiyet olarak olsun. Savaş mücahitlerinin cihadı meydanda olur, gönül mücahitlerinin cihadı kalplerde olur. Her şey aşkla güzel olur, tamamlanır. Her şey aşktan.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>“Aşkında yok olmuşuz O’nun, ayaklarının tozuyuz,<br>Serâpa aşk, hep aşk, başka bir şey değiliz.”<br>Mevlâna </p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ne-olursan-ol-gel-gel-ama-geldigin-gibi-kalma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şebi Arus Nedir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sebi-arus-nedir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sebi-arus-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Dec 2018 07:34:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[ŞebiArus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=6836</guid>

					<description><![CDATA[Şebi Arus nedir, ne anlama gelir? Mevlana Hazretleri ölüm gecesini anlatıyor… Büyük velî Mevlana Hazretleri, ölüm gecesini &#8220;Şeb-i Arûs&#8221; (düğün gecesi), yâni dünyâ gurbetinden kurtuluş, vuslata eriş olarak ifâde eder. Ölümün, rûhun hürriyete kavuşup hakîkî bir ölümsüzlük ve ikbâle gidiş olduğunu, şu mısrâları ile ne güzel ifâde eder: &#8220;Öldüğüm gün, tabutumu götürürlerken, bende bu dünyâ derdi var sanma!&#8221; &#8220;Benim için ağlama, yazık, «vah, vah!» deme! Beni toprağa verdiklerinde de «vedâ, vedâ!» (ayrılık, ayrılık) deme!&#8221; &#8220;Mezar bir perdedir ki, onun arkasında cennetin huzûru vardır!&#8221; &#8220;Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret! Güneş&#8217;le Ay&#8217;a gurûbdan hiç ziyan gelir mi?&#8221; &#8220;Yere hangi tohum ekildi de bitmedi? Endişelenme! İnsan tohumu bitmeyecek diye telâşlanma!&#8221; &#8220;Toprağa konulduğumu zannetme! Ayağımın altında yedi gök vardır.&#8221; Böyle buyuran Hazret-i Mevlânâ&#8217;nın rûhu, hiç şüphesiz yedi kat gökleri aşarak Rabb&#8217;inde fânî olmuştur. Hazret-i Mevlânâ diğer bir gazelinde de şöyle der: &#8220;Ey can! Sende bu toprak perdesi ile örtülmüş gizli bir hayat vardır… Burada, gayb âleminde gizlenmiş yüzlerce Yûsuf gibi güzeller mevcuttur…&#8221; &#8220;Bu ten sûreti, yâni ceset, toprağa kurban verilince, o can sûreti kalır…&#8221; &#8220;O ten sûreti fânî, can sûreti ise bâkîdir…&#8221; &#8220;Bil ki ölüm, rûhun bir başka âleme doğması hâdisesinin sancısıdır. Yâni bu fânî âlem için adı ölümdür, ama bâkî ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şebi Arus nedir, ne anlama gelir? Mevlana Hazretleri ölüm gecesini anlatıyor…</p>
<p>Büyük velî Mevlana Hazretleri, ölüm gecesini &#8220;Şeb-i Arûs&#8221; (düğün gecesi), yâni dünyâ gurbetinden kurtuluş, vuslata eriş olarak ifâde eder. Ölümün, rûhun hürriyete kavuşup hakîkî bir ölümsüzlük ve ikbâle gidiş olduğunu, şu mısrâları ile ne güzel ifâde eder:</p>
<p>&#8220;Öldüğüm gün, tabutumu götürürlerken, bende bu dünyâ derdi var sanma!&#8221;</p>
<p>&#8220;Benim için ağlama, yazık, «vah, vah!» deme! Beni toprağa verdiklerinde de «vedâ, vedâ!» (ayrılık, ayrılık) deme!&#8221;</p>
<p>&#8220;Mezar bir perdedir ki, onun arkasında cennetin huzûru vardır!&#8221;</p>
<p>&#8220;Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret! Güneş&#8217;le Ay&#8217;a gurûbdan hiç ziyan gelir mi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Yere hangi tohum ekildi de bitmedi? Endişelenme! İnsan tohumu bitmeyecek diye telâşlanma!&#8221;</p>
<p>&#8220;Toprağa konulduğumu zannetme! Ayağımın altında yedi gök vardır.&#8221;</p>
<p>Böyle buyuran Hazret-i Mevlânâ&#8217;nın rûhu, hiç şüphesiz yedi kat gökleri aşarak Rabb&#8217;inde fânî olmuştur.</p>
<p>Hazret-i Mevlânâ diğer bir gazelinde de şöyle der:</p>
<p>&#8220;Ey can! Sende bu toprak perdesi ile örtülmüş gizli bir hayat vardır… Burada, gayb âleminde gizlenmiş yüzlerce Yûsuf gibi güzeller mevcuttur…&#8221;</p>
<p>&#8220;Bu ten sûreti, yâni ceset, toprağa kurban verilince, o can sûreti kalır…&#8221;</p>
<p>&#8220;O ten sûreti fânî, can sûreti ise bâkîdir…&#8221;</p>
<p>&#8220;Bil ki ölüm, rûhun bir başka âleme doğması hâdisesinin sancısıdır. Yâni bu fânî âlem için adı ölümdür, ama bâkî ve ebedî olan âlem için adı doğumdur!..&#8221;</p>
<p>&#8220;Hem değil mi ki, canı Allah almaktadır; bil ki ölüm, has kullar için şeker gibi tatlıdır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kezâ ölüm, ateş bile olsa, Allâh&#8217;a halîl olana güllük gülistanlıktır; âb-ı hayattır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ölümü korkutucu kılan, onu zorlaştıran, şu ten kafesidir. Teni bir sedef gibi kırdığın zaman, ölümün bir inciye benzediğini sen de göreceksin!..&#8221;</p>
<p><strong>Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mesnevî Bahçesinden Bir Testi Su, Erkam Yayınları, İhsan ve islam</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sebi-arus-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeb-İ Arus Mu Şeb-İ Yelda Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/seb-i-arus-mu-seb-i-yelda-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/seb-i-arus-mu-seb-i-yelda-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 11:10:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[ŞebiArus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=6703</guid>

					<description><![CDATA[Dini vicdanın ve dâhi hem aklın hem de insaniyetin; Müslüman akıl, birey ve toplumlarda krize girdiği bu zeitgeistte, zamanın ruhu çamurla sıvanırken, ilahi olanın kapitalizmin mabetlerinde nasıl da “aşk”adına yana yakıla, tütsüler ve ney eşliğinde harcandığına şahitlik etmek bir cihetle “Ya Rabbi! Ben bunlardan beriyim.” hakikatini elzem kılarken diğer cihetiyle de kadim medeniyetimizin nasıl da gölgeleştirildiğinin, çölleştirildiğinin entropiye uğratıldığının acısını da ta yüreklerimizin derinliklerine işlemektedir. Akdeniz-Mezopotamya havzasının tüm kadim birikimleri barbar siyasal batı ve batıcılar ve dahi muhafazakârlar tarafından talan edilirken, bizzat bu medeniyetin müntesipleri tarafından da sunak taşına yatırılarak kurban verilmesi bir daha bu krizin nasıl da kök saldığını gözler önüne sermektedir. Bu medeniyetin birikimleri açısından kapitalizme tahvil edilebilecek olanlar postmodern kapitalist pazara ve her tür iktidar biçimine medyatik, bürokratik, ekonomik yalakalık, rant, rüşvet sağlayıcı olarak sunulurken, kimisi de ya görmezden gelinmekte ya da tu-kaka ilan edilmektedir. Vakıa şu ki muhafazakârlık denilen ne idüğü belirsiz ideolojinin hiçbir şeyin muhafazasının umurunda olmadığı gün yüzüne çıkmış ve Şeb-i Arus’u ve semahı da asli manasından kopararak bir kez daha kendisini göstermiştir. &#160; Mevlâna‘nın 745. Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri 07-17 Aralık 2018 tarihleri arasında icra edilirken ortaya çıkan uygulama biçimlerinin Tanrı Mammon’un kapitalizmle olan aşkının nasıl da kavi olduğunu göstermektedir. Evet, bu aşk ilahi bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dini vicdanın ve dâhi hem aklın hem de insaniyetin; Müslüman akıl, birey ve toplumlarda krize girdiği bu zeitgeistte, zamanın ruhu çamurla sıvanırken, ilahi olanın kapitalizmin mabetlerinde nasıl da <em>“aşk”</em>adına yana yakıla, tütsüler ve ney eşliğinde harcandığına şahitlik etmek bir cihetle <em>“Ya Rabbi! Ben bunlardan beriyim.”</em> hakikatini elzem kılarken diğer cihetiyle de kadim medeniyetimizin nasıl da gölgeleştirildiğinin, çölleştirildiğinin entropiye uğratıldığının acısını da ta yüreklerimizin derinliklerine işlemektedir.</p>
<p>Akdeniz-Mezopotamya havzasının tüm kadim birikimleri barbar siyasal batı ve batıcılar ve dahi muhafazakârlar tarafından talan edilirken, bizzat bu medeniyetin müntesipleri tarafından da sunak taşına yatırılarak kurban verilmesi bir daha bu krizin nasıl da kök saldığını gözler önüne sermektedir. Bu medeniyetin birikimleri açısından kapitalizme tahvil edilebilecek olanlar postmodern kapitalist pazara ve her tür iktidar biçimine medyatik, bürokratik, ekonomik yalakalık, rant, rüşvet sağlayıcı olarak sunulurken, kimisi de ya görmezden gelinmekte ya da tu-kaka ilan edilmektedir. Vakıa şu ki muhafazakârlık denilen ne idüğü belirsiz ideolojinin hiçbir şeyin muhafazasının umurunda olmadığı gün yüzüne çıkmış ve Şeb-i Arus’u ve semahı da asli manasından kopararak bir kez daha kendisini göstermiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mevlâna</strong>‘nın 745. Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri 07-17 Aralık 2018 tarihleri arasında icra edilirken ortaya çıkan uygulama biçimlerinin Tanrı Mammon’un kapitalizmle olan aşkının nasıl da kavi olduğunu göstermektedir. Evet, bu aşk ilahi bir aşk değil; belki kutsal olan ile kapital olanın vuslat gecesidir!</p>
<p>Şeb-i Arus, ölümün bir<strong> “Düğün Gecesi”</strong> olarak kabulüdür. Kutsalı kapitale tahvil eden bir anlayışın, ölüm hakikatini ne kadar sevdiği, darphane makinesinin dişlileri arasındadır.  Mevlana, ölüm gününü <em>“Hakk’a vuslat”</em> saymıştır ve “<em>Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan”</em> der. Ölüm, kulun aslına dönüşüdür. Aslını kaybedenin bu asla dönüşü sadece kapital ve show üzerinden gerçekleşiyorsa bu durum ölümün vuslatı değil, belki başka bir Şeb-i Yelda ve kendisini bu medeniyetin müntesibi sayanlar açısından bir medeniyetin ölümünün alamet-i farikasıdır.</p>
<p>Öyle de;</p>
<p><em>Koyun beni hak aşkına yanayım</em></p>
<p><em>Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan</em></p>
<p><em>Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım</em></p>
<p><em>Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan</em></p>
<p>…</p>
<p><strong>Ebu Hanife, İmam Maturidi, Sühreverdi, Mevlana, İbn-i Arabi, Molla Sadra</strong> ve çok dehanın yer aldığı bu dehalardan ve medeniyetinden bi-haber yaşayan bu zevatın entropisini neyle açıklarsak açıklayalım yetersiz kalacaktır. Çünkü kendisi olmayan, aynı zamanda konuşulmaya değer olmayandır. Belki yazdıklarımız ve konuştuklarımız tarihe olan kaydımız ve onlar cihetinden bir uyarıcılıktır. Bunun ötesinde <em>“dönmek”</em> onların da hakkıdır. Lakin bu dönüşün dönüş olmadığını belirtmek te fayda vardır. Mesele özgürlük meselesi olunca batı aydınlanmasının barbarlık olduğunu sadece onlara bu <em>“Aydınlanma Diyalektiği”</em>nin neye tekabül ettiği noktasında batılı bir referanstan vermekle iktifa edelim. Ne diyordu <strong>T. Adorno</strong> ve <strong>Max Horkheımer</strong>, modern aydınlanma –buna ben özgürlüğü de ekleyerek söylüyorum- bir tür barbarlıktır. Batılı <em>“aydınlanmanın –demirden faşistlerin ikiyüzlülükle göklere çıkardığı ve her şeye uyum gösterebilen insanlık uzmanlarının hayata geçirdiği- durmaksızın kendisini tahrip etmesi düşünmeyi, zamanın ruhunun (Zeitgesist) getirdiği alışkanlıklar ve eğilimler karşısında kalan son masumiyeti de kendisine yasaklamaya zorlamaktadır… Eleştirel düşünce bugün, büyük tarihsel eğilimin karşısında güçsüzmüş gibi gözükseler de, özgürlük kalıntılarından ve gerçek insani eğilimlerden yana olmayı gerektiriyor.” (Adorno)</em></p>
<p>…</p>
<p><em>“Şeb i Yelda”</em> olarak da adlandırılan 21 Aralık, en eski tek tanrılı inanış olan Zerdüştlükte de kış mevsiminin başlangıcı, yeni yılın başı olarak da bilinirdi. Ancak en uzun gece olması sebebiyle de, gece bitip sabah güneş doğana kadar yemekler yenir, eğlenceler düzenlenirdi. Bugün bile başta İran olmak üzere birçok yerde, Şeb-i Yelda günü kutlamaları yapılmaktadır. Şeb-i Arus törenlerinde ortaya konulan gösterişçiliğin, Şeb-i Yelda’mızın daha da uzayacağını göstermektedir. Vakıda, kutlamaları yapılan bu Şeb-i Arus’un izzetine yapılan bu hürmetsizliği ancak yine geleneğin kendi şairi cevap verebilir. Lakin biz, bu gelenek devlerinin sadece cüceleriyiz ve bu hak bize ait değildir!</p>
<p><em>Şeb-i Yelday’ı müneccimle muvakkit ne bilir!</em></p>
<p><em>Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat”…</em></p>
<p>Bu post modern kapitalistlerin yaptığı müneccimliğin ne Mevlana’nın ne de Cenab-ı Hakk’ın huzurunda bir kıymeti harbiyesi olmasa gerektir. Biz gerçek gamın müptelasıyız. İnsanlığın ve Müslümanlığımızın en kadim şehirleriyle beraber harabeye çevrildiği ve bu harabelerde cesetlerimizin çiğnendiği konjonktürde, bu kapitalist gösterişçi dindarlığa söyleyebilecek tek sözümüz <em>“veyl olsun size!”</em> Lakin Şeb-i Arus’umuza kast edenler şunu bilsinler ki bu devler ayağa kalktığında utancınızdan yerin dibine girecek ve bu minvalde kalmış olan zerre-i miskal erdemi de kaybetmiş olacaksınız. Ne diyordu <strong>Pir İbn-i Arabi</strong>“<em>Her insan halife adayı olarak dünyaya gelir, ne ki çok azı bunu başarabilir. Geriye kalanlar hayvan-insandır.”</em></p>
<p>Sözümüzün haysiyetine kastı olan varsa karşı cepheden, öyle de; <em>“Ben de bu yayladan şaha giderim! Kadılar müftüler fetva yazarsa, işte kemend, işte boynum asarsa; işte hançer, işte kellem keserse… Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!”</em></p>
<p>(Bu yazı<strong> Konya</strong> merkezli törenler dışındaki Şeb-i Arus ve semahın istismarının eleştirisi olarak yazılmıştır. Konya’daki törenlerle bir alakası yoktur.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: muazergu.com</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/seb-i-arus-mu-seb-i-yelda-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türklüğün mayası: Hoca Ahmet Yesevi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turklugun-mayasi-hoca-ahmet-yesevi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turklugun-mayasi-hoca-ahmet-yesevi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Dec 2018 15:25:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[HocaAhmedYesevi]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5394</guid>

					<description><![CDATA[Dr. H. Ahmet Şimşek/Selçuk Üniversitesi Bismillah deyip beyan ederek hikmet söyleyip; Talep edenlere inci, cevher saçtım ben işte. Riyazeti sıkı çekip kanlar yutup; ‘İkinci defter’in sözlerini açtım ben işte. (1) Ulu Türkistan Piri Hoca Ahmet Yesevi hazretleri, bir şaheser olan &#8220;Divan-ı Hikmet&#8221;e bu sözlerle başlar. Anadolu’da her bölgenin, her şehrin, hatta bazen ilçe ve köylerin bile piri olur. Konya’da &#8220;Hazreti Pir&#8221; derseniz hemen Mevlâna Celâleddin Rûmî anlaşılır. Ankara’nın piri Hacı Bayram Veli’dir. Kastamonu’da Şeyh Şaban-ı Veli, Nevşehir’de Hacı Bektaş Veli hazretleri oraların piridir. Bizde mesleklerin bile piri vardır; esnafın piri Ahi Evran, cengâverlerin piri Battal Gazi’dir. Bu bize, geçmişimize ve manevi önderlere bağlılığımızı gösteriyor. İşte biz buna Türk-İslam ahlakı ve geleneği diyoruz. Onun için biz &#8220;Selefî&#8221; anlayışı benimsemeyiz. Başta Peygamber Efendimiz olmak üzere onun eshabı ve yolundan gidenlere sevgimiz ve saygımız sonsuzdur. Ahmet Yesevi ise sadece bir şehrin değil bütün Türkistan coğrafyasının piridir. Ahmet Yesevi’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor ancak Hikmetler’inden anladığımız kadarıyla 1000 yılının son on yılında doğduğu tahmin ediliyor. Yani 1090 ile 1100 yılları arasında. Ancak doğduğu yer ve şeceresi açık biliniyor. Bugünkü Kazakistan’ın güneyinde Çimkent vilayeti sınırları içinde bulunan Sayram köyü. Bugün Türkistan olarak bilinen Yesi’nin yaklaşık 160 km doğusunda. Babası iyi bir âlim olan Şeyh &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. H. Ahmet Şimşek/Selçuk Üniversitesi</p>
<p></strong>Bismillah deyip beyan ederek<br />
hikmet söyleyip;<br />
Talep edenlere inci, cevher<br />
saçtım ben işte.<br />
Riyazeti sıkı çekip kanlar yutup;<br />
‘İkinci defter’in sözlerini<br />
açtım ben işte. (1)<br />
Ulu Türkistan Piri Hoca Ahmet Yesevi hazretleri, bir şaheser olan &#8220;Divan-ı Hikmet&#8221;e bu sözlerle başlar. Anadolu’da her bölgenin, her şehrin, hatta bazen ilçe ve köylerin bile piri olur. Konya’da &#8220;Hazreti Pir&#8221; derseniz hemen Mevlâna Celâleddin Rûmî anlaşılır. Ankara’nın piri Hacı Bayram Veli’dir. Kastamonu’da Şeyh Şaban-ı Veli, Nevşehir’de Hacı Bektaş Veli hazretleri oraların piridir. Bizde mesleklerin bile piri vardır; esnafın piri Ahi Evran, cengâverlerin piri Battal Gazi’dir. Bu bize, geçmişimize ve manevi önderlere bağlılığımızı gösteriyor. İşte biz buna Türk-İslam ahlakı ve geleneği diyoruz. Onun için biz &#8220;Selefî&#8221; anlayışı benimsemeyiz. Başta Peygamber Efendimiz olmak üzere onun eshabı ve yolundan gidenlere sevgimiz ve saygımız sonsuzdur. Ahmet Yesevi ise sadece bir şehrin değil bütün Türkistan coğrafyasının piridir.<br />
Ahmet Yesevi’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor ancak Hikmetler’inden anladığımız kadarıyla 1000 yılının son on yılında doğduğu tahmin ediliyor. Yani 1090 ile 1100 yılları arasında. Ancak doğduğu yer ve şeceresi açık biliniyor. Bugünkü Kazakistan’ın güneyinde Çimkent vilayeti sınırları içinde bulunan Sayram köyü. Bugün Türkistan olarak bilinen Yesi’nin yaklaşık 160 km doğusunda. Babası iyi bir âlim olan Şeyh İbrahim Ata, anası Karaşaş (kara saçlı) olarak bilinen Ayşe Ana. Soyu birçok kaynakta Hazreti Ali’ye dayandırılır. Babasını ve annesini küçük yaşta kaybedince ablası Gevher Şehnaz muhtemelen 7 yaşlarında olan Ahmet’i alarak Yesi’ye geldi ve oraya yerleştiler. Bu hicretin sebebi de ablasının küçük kardeşini düşünmesiydi. Nitekim ilim tahsiline burada başladı. İlk hocası Arslan Baba’dır. Ahmet küçük yaşta birtakım tecellilere mazhar oluyordu. Hızır aleyhisselam ile buluşup konuşması anlatılan rivayetlerden biridir. Diğer bir rivayet de Arslan Baba eshab-ı kiramdandır ve Peygamber Efendimizin kendisine verdiği emanet hurmayı 400 sene ağzında taşıyarak Ahmet Yesevi’ye vermiştir. Zaten ilk karşılaşmalarında küçük Ahmet, emaneti isteyerek bulunduğu makamı belli etmiştir.<br />
Arslan Baba’nın ona verdiği terbiye, irşat ve ilimle Yesili Ahmet kısa zamanda uzun mesafe katederek bölgede tanındı. Hocası Arslan Baba vefat edince zamanın önemli ilim merkezlerinden biri olan Buhara’ya gitti. Orada Yusuf Hemedani’ye intisap ederek ilim ve irşat almaya devam etti. Yusuf Hocası vefat edince Abdullah Berkî’ye diz büktü, o da vefat edince Hasan Endâkî’den feyiz ve ilim aldı. 1160 yılında Hasan Hocası da ebedî âleme irtihal edince Ahmet Yesevi hazretleri şeyhlik postuna oturdu. Fakat onun hedefi büyüdüğü Yesi’ye dönerek ahaliye faydalı olmak ve eğitmekti. Bir müddet sonra vaktiyle Yusuf Hemedânî işaret ettiği için şeyhlik makamını Abdülhalik-i Goncdüvani hazretlerine bırakarak Yesi’ye döndü.<br />
Aslında Hoca Ahmet Yesevi kendi hayatını &#8216;Hikmetler&#8217;inde çok güzel anlatır.<br />
Yesi’de dergâh kurdu ve insanlara ders vermeye başladı. Ders verirken asla bir ayrım yapmadı; zengin fakir, din inanç ayırt etmeden onları sohbetlerine çağırdı. En mühimi de Türk dilini kullandı, insanların seviyesine indi. Verdiği ders karşılığında kimseden karşılık beklemedi. Bir taraftan da ağaçtan kaşık ve tabak yaparak geçimini temin etti.<br />
Şu menkıbe çok hoşuma gider: Hoca Ahmet Yesevi, yaptığı kaşık ve tabakları öküzünün heybesine koyarak Yesi Pazarına salıverirmiş. İhtiyacı olanlar kaşık ve tabağı alarak bedelini heybeye bırakırlarmış. Öküz, heybe boşalıncaya kadar pazarı dolaşırmış. Şayet bedelini ödemeyenler olursa onların peşi sıra yürürmüş. Bunu gören ahali de o kişinin alışverişinin karşılığını vermediğini görerek ayıplarmış. Hâl böyle olunca kimse buna tevessül etmezmiş. Bu hikâyeden sonra ben hep şunu söylerim; öküz bile kul hakkını biliyor da günümüzde kul hakkı yiyenler, bir öküz kadar bile olamıyorlar!..<br />
Hoca Ahmet Yesevi’nin sohbetlerinde halkın dili olan Türk dilini kullanması da kayda değer bir husus. Çünkü Türkçe konuşması dilimizin korunmasında çok önemli bir yer edinmiştir. Divan-ı Hikmet asırlardır okunup irşat vesilesi olmuştur. Hatta Yesevi’nin Arap ve Fars dilini bir kenara bırakıp insanlara kendi dilleriyle hitap etmesi bazılarını rahatsız etmişti. Huzuruna varıp bunu söyledikleri zaman onlara şu hikmetiyle cevap vermiştir:<br />
“Sevmiyorlar bilginler sizin<br />
Türkçe dilini<br />
Bilenlerden işitsen açar gönül ilini<br />
Âyet, hadis anlamı Türkçe<br />
olsa duyarlar<br />
Anlamına erenler başı<br />
eğip uyarlar<br />
Miskin Hoca Ahmed, yedi<br />
atana rahmet<br />
Fars dilini bilir de, sevip söyler<br />
Türkçeyi” (2)<br />
Biz Hoca Ahmet Yesevi sayesinde belki de milliyetimizi ve Türklüğümüzü koruduk. Zira dilini unutan toplum asimile olur. Bunun en büyük örneği de Macarlar ve Bulgarlardır. Aynı soydan olduğumuz hâlde Türkçeyi unutunca ve üstüne üstlük Hristiyan da olunca Türklüklerinden eser kalmamış, senelerce Osmanlıyla savaşmışlardır.<br />
Ahmet Yesevi, Peygamber efendimizin sünneti mucibince ve insan tabiatına uygun olarak evlenmiş ve üç çocuk sahibi olmuştur. Bu evliliğinden İbrahim adında bir oğlu ve Gevher Şehnaz ve Gevher Hoşnaz adında iki kızı olmuştur. İbrahim ve Gevher Hoşnaz küçük yaşta vefat etmişler ve soyu halasının adını alan Gevher Şehnaz ile devam etmiştir. Kazakistan’da Yesevi soyundan gelenlere “Hâce veya Hocalar” denir ve toplumda bir saygınlıkları vardır.<br />
Ahmet Yesevi 63 yaşına gelince müritlerine bir çilehane hazırlattı ve “Haddi aştık” diyerek orada yeni bir hayata başladı. Zamanının çoğunu burada geçiriyor ve zikir ve ibadetle meşgul oluyordu. Bu hayatının ne kadar sürdüğü kesin olarak bilinmiyor. Ama bir on yıl daha yaşadığı tahmin edilmektedir.<br />
Kerametleri vefatından sonra da devam etmiştir. Rivayete göre kendisinden üç asır sonra yaşayan Emîr Timur’un rüyasına girer ve ona bir seferinde zafer müjdeler. Savaştan sonra Timur, kabrini ziyarete Yesi’ye gelir ve mimarbaşına büyük bir türbe yapılması emrini verir. Bugünkü Ahmet Yesevi Türbesi yeryüzündeki en muhteşem yapılardan birisi olup âdeta bir harabeye dönüşmüşken, Kazakistan’ın Sovyet boyunduruğundan kurtulmasından sonra ziyarete giden merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal tarafından Vakıflar Genel Müdürlüğümüz vasıtasıyla tamir edilmiş ve bugünkü hâlini almıştır. Artık Kazakistan zengin bir devlet olduğundan ötürü Kazaklar bu muhteşem türbeyi gözleri gibi korumaktadırlar. Büyük devlet adamı Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in emriyle tarihî Yesi şehri, bugünkü adıyla Türkistan, Türk dünyasının manevi başşehri ilan edilerek ayrı bir önemi haiz hâle gelmiştir.<br />
Burada şunu da belirtmeden geçemem; Yesi adı niye Türkistan oldu? Türklerin muhayyilesinde bir “Ulu Türkistan” muhayyilesi vardır. Bu, öyle bir dünya ki, Doğu Türkistan’dan Hazar’a, Kazan’dan, Ufa’dan Afganistan Belh’e kadar uzanan yaklaşık 6 milyon kilometrekaredir. İşte bu muhayyileyi ve &#8216;Ulu Türkistan&#8217; tabirinden rahatsız olan Ruslar Yesi kasabasına ‘Türkistan’ adını vererek âdeta küçülttüler. Tabii ki bunu harita üzerinde yaptılar. Ulu Türkistan, &#8220;Türk&#8217;üm&#8221; diyen birinin dimağında sonsuza kadar yaşamaya devam edecektir. Çünkü Kazakların büyük şairi Mağcan Cumabay der ki:<br />
Türkistan iki dünya eşiğidir;<br />
Türkistan er Türk’ün beşiğidir.<br />
Görkemli Türkistan&#8217;da doğmak<br />
Tanrı’nın Türk’e verdiği nasibidir.<br />
Hoca Ahmet Yesevi atamız, Buhara’da ilim tahsilini ve tasavvufî olgunluğunu tamamlayıp Yesi’ye insanları talim ve terbiye için döndüğü zaman Ulu Türkistan coğrafyasında İslamlaşma devam ediyordu. Medreseler ve tekkeler bu hareketin en önemli unsurlarıydı. O sıralarda Maveraünnehir bölgesinin tek hâkimi Harzemşahlardı ve ortam irşat hareketi için uygundu. Bunu gören Hazreti Pir Yesevi, Siriderya’nın karşı tarafı Bozkırlara doğru henüz Müslüman olmamış Şaman geleneğine göre inancını devam ettiren ancak Tek Tanrı veya Gök Tanrı’ya inanan Türklere yönelip hızla Müslüman olmalarına vesile oldu. Bu bölgeden geçen göçebe Türkler, Ahmet Yesevi Ata’ya ilgi duyup kısa sürede inanç halkasına girdiler. Zor olmadı, çünkü zaten vahdetivücut inancı hâkimdi onlarda da. Hazreti Sultan onları kendi dillerinde ve hiç de zor olmayan bir inanca davet ediyordu. Üstelik bu inanç sistemi içinde savaş, cihada; Kızılelma, i&#8217;lây-ı kelimetullaha son derece uygundu. Böylece Ulu Türkistan coğrafyası hızla Müslüman oldu&#8230;<br />
Rivayete göre, Ahmet Yesevi’nin on iki bini kendi yaşadığı muhitte, doksan dokuz bini de uzak ülkelerde bulunan müritleri ve geleneğe uygun olarak hayatta iken tayin ettiği pek çok halifesi bulunmaktaydı. İlk halifesi Arslan Baba’nın oğlu Mansur Ata idi. Mansur Ata 1197 yılında vefat edince yerine oğlu Abdülmelik Ata, Abdülmelik Ata’nın vefatından sonra yerine oğlu Tac Hâce, daha sonra da onun oğlu Zengi Ata irşat mevkiine geçtiler. İkinci halifesi Harizmli Said Ata, üçüncü halifesi, Yesevi tarzındaki hikmetleri ve menkıbeleri ile Türkler arasında büyük bir şöhret ve nüfuz kazanan Süleyman Hakîm Ata’dır. Hakîm Ata, Hârizm’de yerleşip irşada başladı; 1186 yılında vefat edince Akkurgan’a defnedildi. Hakîm Ata’nın en meşhur müridi Zengi Ata idi. Zengi Ata’nın başlıca müritleri ise Uzun Hasan Ata, Seyyid Ata, Sadr Ata ve Bedr Ata’dır. Yeseviyye silsilesi bilhassa Seyyid Ata ile Sadr Ata’dan gelmektedir.<br />
Mürşidi Şeyh Yusuf el-Hemedani hazretleri gibi Ahmet Yesevi hazretleri de Hanefi bir âlimdir. Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş, din ilimleri yanında tasavvufu da iyice öğrenmiştir. Bununla beraber devrinin birçok din âlim ve mutasavvıfı gibi belli bir sahada kalmamış, inandıklarını ve öğrendiklerini çevresindeki yerli halka ve göçebe köylülere anlayabilecekleri bir dil ve alıştıkları şekillerle aktarmaya çalışmıştır. Bir mürşit ve ahlakçı hüviyetiyle onlara şeriat hükümlerini, tasavvuf esaslarını, tarikatının adab ve erkânını öğretmeye çalışmak, İslamiyeti Türklere sevdirmek, Ehl-i sünnet akidesini yaymak ve yerleştirmek başlıca gayesi olmuştur. Bu öğreticilik vasıfları sebebiyle hikmetleri, bazılarınca lirizmden uzak ve sanat endişesi taşımadan söylenmiş şiirler olarak kabul edilmiştir. İslam şeriatına ve Hazreti Peygamber’in sünnetine sıkı sıkıya bağlı olan Ahmet Yesevi’nin şeriat ile tarikatı kolayca telif etmesi, Yeseviliğin Sünni Türkler arasında süratle yayılıp yerleşmesinin ve daha sonra ortaya çıkan birçok tarikatlara tesir etmesinin başlıca sebebi olmuştur.<br />
Ahmet Yesevi edebî şahsiyetinden ziyade fikrî şahsiyetiyle, tarihî hayatından ziyade menkıbevi hayatıyla Orta Asya Türk dünyasının en büyük ismidir. Onun gibi geniş bir sahada ve asırlarca tesirini devam ettirebilmiş bir başka şahsiyet gösterebilmek mümkün değildir.(3)<br />
Hoca Ahmet Yesevi’nin günümüze ulaşan en büyük eseri şiirsel anlatımlı &#8220;Divan-ı Hikmet&#8221;tir. Farklı nüshaları olmakla birlikte en son Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı bunları toplayıp gözden geçirerek bastırmıştır. Tabii bu konuda üniversitenin mütevelli heyet başkanı çok kıymetli akademisyen dostum Prof. Dr. Musa Yıldız Hoca&#8217;yı anmadan geçemem. Musa Hoca göreve geldiğinden beri âdeta bütün dünyayı dolaşarak Hoca Ahmet Yesevi ve onun yolunu anlatıyor. Ben de kendilerinden gerek yaptığımız televizyon programlarıyla gerekse konferanslarıyla müstefit oluyorum. Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı sadece Divan-ı Hikmet’i değil Hazreti Pir’in bütün eserlerini bastırarak bilim dünyasının hizmetine sundu. Bunlar Fakr-nâme, Risâle der Âdâb-ı Tarîkat ve Risâle der Makâmât-ı Erba’în.(4)<br />
Son olarak şunu belirtmek isterim. Hoca Ahmet Yesevi, Ulu Türkistan coğrafyasının, Anadolu’nun ve Balkanların Türk-İslam inancının mayasıdır. Yaşadığımız bu toprakların Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında onun binlerce talebesinin yani alperenlerin hesap edilemeyecek kadar büyük emekleri vardır. Şayet biz kendimize Yesevi inancını düstur edinirsek birçok problem de ortadan kalkar&#8230;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong><br />
(1) 1. Hikmet-Ahmet Yesevi Üniversitesi Yayınları<br />
(2) 70. Hikmet-Ahmet Yesevi Üniversitesi Yayınları<br />
(3) İslam Ansiklopedisi, Ahmed Yesevi maddesi, Kemal Eraslan.<br />
(4) Ahmed Yesevi-Ahmet Yesevi Üniversitesi Yayınları</p>
<p><strong>Kaynak: www.turkiyegazetesi.com.tr</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turklugun-mayasi-hoca-ahmet-yesevi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bireyselde Akıl Toplumsalda Hamaset Şiir Vaazdan Neden Güçlüdür?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bireyselde-akil-toplumsalda-hamaset-siir-vaazdan-neden-gucludur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bireyselde-akil-toplumsalda-hamaset-siir-vaazdan-neden-gucludur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Dec 2018 19:02:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[yunusemre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5359</guid>

					<description><![CDATA[İnsan kendisi söz konusu olduğunda akıllı seçimler yaptığını hiçbir zaman açık edemez. Akıl, insan için en yararlı olanı gösterir, iyi ve güzeli. İnsanlar, değerlere saygılı olduğunu söyler ama gerçeği görmezlikten gelemez. Reel seçimlere yönelir. Geleneğe bağlı olduğunu söyleyen otantik evlerde değil apartmanda yaşar mesela. Her an akan sıcak-soğuk su, tuvalet, doğalgaz,  gibi maddi,  emniyet, güvenlik gibi makul ihtiyaçlara cevabı bunlar verir çünkü. Hiç kimse kışın dondurucu ayazında, yazın sıcağında avludaki tuvalete gitmeyi istemez. Soba ile boğuşmak yerine parmağını basınca ısınacak bir yuva ister. Akıllı binalar, siz gelmeden ortamı ihtiyacınıza uygun hale getirir. Yaşanılan dünya her alanda evrensel teknolojik imkânları kullanır. İmar planları, altyapı, kanalizasyon, otopark vb. Dairelerin içinde Wi-fi, sıcak su, doğalgazla ısınma klima ile serinleme filan. Paratoner, fore kazık, dökme beton, çelik cam vs. Ulaşım, üretim, vb. bütün alanlardaki teknolojik yenilikler en kısa sürede her yerde yaygınlaşır. Bunlar olumlu, istenen gelişmelerdir ve küresel anlamda iyi yaşamanın asgari şartlarıdır. Herkes böyle imkânlara, evlere, işyerlerine sahip olmak ister. Satın alabilmek için fedakârlıklara katlanır. Para biriktirir, kredi alır. Hayat yaşamaya değer ve insanlar için geleceğin belirli olması, güzel evlerde yaşamak doğal isteklerdir. Daha iyi yaşama arzusu kötü olabilir mi?  Genel kitleyi bundan alıkoyabilmek mümkün mü? Bütün bu konforu reddetmek bireysel bir seçim &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan kendisi söz konusu olduğunda akıllı seçimler yaptığını hiçbir zaman açık edemez. Akıl, insan için en yararlı olanı gösterir, iyi ve güzeli.</p>
<p>İnsanlar, değerlere saygılı olduğunu söyler ama gerçeği görmezlikten gelemez. Reel seçimlere yönelir. Geleneğe bağlı olduğunu söyleyen otantik evlerde değil apartmanda yaşar mesela. Her an akan sıcak-soğuk su, tuvalet, doğalgaz,  gibi maddi,  emniyet, güvenlik gibi makul ihtiyaçlara cevabı bunlar verir çünkü. Hiç kimse kışın dondurucu ayazında, yazın sıcağında avludaki tuvalete gitmeyi istemez. Soba ile boğuşmak yerine parmağını basınca ısınacak bir yuva ister. Akıllı binalar, siz gelmeden ortamı ihtiyacınıza uygun hale getirir.</p>
<p>Yaşanılan dünya her alanda evrensel teknolojik imkânları kullanır. İmar planları, altyapı, kanalizasyon, otopark vb. Dairelerin içinde Wi-fi, sıcak su, doğalgazla ısınma klima ile serinleme filan. Paratoner, fore kazık, dökme beton, çelik cam vs. Ulaşım, üretim, vb. bütün alanlardaki teknolojik yenilikler en kısa sürede her yerde yaygınlaşır.</p>
<p>Bunlar olumlu, istenen gelişmelerdir ve küresel anlamda iyi yaşamanın asgari şartlarıdır. Herkes böyle imkânlara, evlere, işyerlerine sahip olmak ister. Satın alabilmek için fedakârlıklara katlanır. Para biriktirir, kredi alır. Hayat yaşamaya değer ve insanlar için geleceğin belirli olması, güzel evlerde yaşamak doğal isteklerdir. Daha iyi yaşama arzusu kötü olabilir mi?  Genel kitleyi bundan alıkoyabilmek mümkün mü?</p>
<p>Bütün bu konforu reddetmek bireysel bir seçim olabilir ki ‘şairane’ dediğimiz işte budur. Hatta bu durumda bile şair, ailesi için o imkânları sunar, kendisi kıt-kanaata razı olabilir. Mahrumiyeti başkalarına bir tercih olarak sunamaz. Dünyanın iletişim medya ile birbirinden anında haberdar olduğu bir dünyada hele.</p>
<p>Kendisi için akıllı seçim yapan insan, toplum, millet, ülke için irrasyonel teklifler sunabilir mi? Bunu önermek hamaset sayılmaz mı? Yalancı çoban konumuna indirmez mi?</p>
<p>Toplumlar için hamasi çağrılar; din, siyaset, ideoloji adına yapıldığında elbette ikiyüzlü görünür, zamanın dışında bir aldanıştır. Özellikle toplumsal idealleri seslendirenler, bireysel lüksünden geri kalmayınca doğar büyük hayal kırıklıkları. İdeologlar, vaizler, yöneticiler suiistimali büyüttüğü oranda, söyledikleri de kimsenin kulağına girmez, tepkiler çoğalır.</p>
<p>Tarihi konak ve evleri yenilemek olumlu bir icraattır. Şehirlerde kurtarılmış bölge gibi  turistik mekânların ihyası kültürel özgüven sağlar ayrıca. Geçmiş medeniyetin görkemini. Yine de genellikle işyeri olarak kullanılır. Bütün bir İstanbul suriçi bile bu değişime ayak uydurmuş, ikametgâh kullanımı azalmıştır.</p>
<p>Getirdiği sıkıntılar yok mu? Gereksiz tüketim, sürekli kazanmak için didinme,  vahşi rekabet filan.</p>
<p>Duygular, kalp, gönül bu ölçülere sığmaz. Sığamaz.  Bir kral, prenses tahttan vazgeçer, İbrahim Ethem sarayları terk eder, kendini dağlara vurur Karacoğlan. Şairanelik böyle mümkündür. Şiir böyle ele verir kendini. Büyüsünü sürdürür. Böyle seçimler yapanlara bu yüzden hayran olur insanlık.</p>
<p>Yaşadığımız dünyanın acımasızlığına geçmişi yücelten vaazlar değil şair ve şiir çare olur bu nedenle.</p>
<p>Sevgi veya aşk. Her türlü aşınmaya rağmen sevgi-aşk-dostluk pazar metaı değildir. İnsan ruhunun ilacıdır. Satın alınamaz. Eğer satın alınacak bir piyasa varsa o aşk sevgi dostluk değildir zaten.</p>
<p>İnsan için gönül coğrafyası diye bir sığınak olacaksa bunu ancak şiir doldurabilir. Batıda din önemini kaybetmiştir ama şiir değil. Şiir işlevsiz kalmış değildir. Şairane olan zamanların üstünde insani bir haldir. Nedensellik yasasına determinizme bağlı olmayan olay ve durumlar ancak şiirsel bir yükseliş ima eder. İnsan kalbi böyle genişler. İnşirah bulur.</p>
<p>Şair her zaman vaizden, ideologdan, retoriğe dayanan siyasetçiden daha inandırıcı dünya sunar çünkü. Şair hayatında ödediği bedelle bu güveni verir. Yunus Emre, Mevlana yüzyıllar geçmesine rağmen sesini duyurur bizlere.</p>
<p>Türkiye’de şiir bu güvenden neden uzak diye sorulabilir.</p>
<p>Evren tasavvurundan, mekân bilincinden ve zamanın ruhundan uzak olanların elinde şiir olmaktan çıkmıştır çünkü. Vaazların, dinsel anlatıların inandırıcı olmaktan çıktığı gibi. Hamasetin, bireysel seçimler yanında toplumu aptallaştıran etkisi gibi.<br />
Mustafa Everdi</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bireyselde-akil-toplumsalda-hamaset-siir-vaazdan-neden-gucludur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
