<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Merkel &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/merkel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 13 Dec 2018 09:02:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Merkel &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Göç Ülkesi Olduğumuzu Geç Anladık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/goc-ulkesi-oldugumuzu-gec-anladik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/goc-ulkesi-oldugumuzu-gec-anladik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Dec 2018 09:02:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Göç]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=6077</guid>

					<description><![CDATA[Merkel’den Özeleştiri Almanya’nın artık dünyaya daha da açık bir ülke olduğunu gururla söyleyebildiğine değinen Merkel, biraz da özeleştiri yaparak, ülkesinin, özellikle kendi partisinin (CDU) Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu anlamasının uzun sürdüğünü belirtti. Göç, Mülteci ve Uyum dairesinin kuruluşunun 40’ıncı yıldönümü kutlamasına katılan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Almanya’nın göç ülkesi olduğu gerçeğini kabul etmelerinin çok uzun sürdüğünü söyledi. Berlin’de, Haus der Kulturen der Welt (Dünya Kültürleri Evi) salonunda gerçekleştirilen kutlamaya eski göç, mülteci ve uyumdan sorumlu devlet bakanları, çok sayıda göçmen temsilcisi ve Alman davetliler katıldı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, konuşmasına özeleştiri yaparak başladı. &#8220;ALMANYA&#8217;NIN GÖÇ ÜLKESİ OLDUĞUNU GEÇ ANLADIK&#8221; Angela Merkel uyumun bir azınlık politikası değil, bir toplum politikası olduğunu vurguladı. Almanya’nın artık dünyaya daha da açık bir ülke olduğunu gururla söyleyebildiğine değinen Merkel, biraz da özeleştiri yaparak, ülkesinin, özellikle kendi partisinin (CDU) Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu anlamasının uzun sürdüğünü belirtti. Merkel konuşmasının devamında şu ifadelere yer verdi: “Bazıları küreselleşme boyutunda, toplumsal çeşitliliğin artı bir güç olduğunu hâlâ anlayamadı. Bu bağlamda uyum konusunda konuşabilmemiz, açık olabilmemiz ve özeleştiri yapabilmemiz de çok zaman aldı. Ayrıca ekonomik perspektiften bakacak olursak, her vasıflı insan bizim için önemlidir. İleride yine dışarıdan gelecek nitelikli işgücüne ihtiyacımız olacak. Bu nedenle dış ülkelerden nitelikli işgücü &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Merkel’den Özeleştiri</strong></p>
<p>Almanya’nın artık dünyaya daha da açık bir ülke olduğunu gururla söyleyebildiğine değinen Merkel, biraz da özeleştiri yaparak, ülkesinin, özellikle kendi partisinin (CDU) Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu anlamasının uzun sürdüğünü belirtti.</p>
<p>Göç, Mülteci ve Uyum dairesinin kuruluşunun 40’ıncı yıldönümü kutlamasına katılan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Almanya’nın göç ülkesi olduğu gerçeğini kabul etmelerinin çok uzun sürdüğünü söyledi.</p>
<p>Berlin’de, Haus der Kulturen der Welt (Dünya Kültürleri Evi) salonunda gerçekleştirilen kutlamaya eski göç, mülteci ve uyumdan sorumlu devlet bakanları, çok sayıda göçmen temsilcisi ve Alman davetliler katıldı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, konuşmasına özeleştiri yaparak başladı.</p>
<p><strong>&#8220;ALMANYA&#8217;NIN GÖÇ ÜLKESİ OLDUĞUNU GEÇ ANLADIK&#8221;</strong></p>
<p>Angela Merkel uyumun bir azınlık politikası değil, bir toplum politikası olduğunu vurguladı. Almanya’nın artık dünyaya daha da açık bir ülke olduğunu gururla söyleyebildiğine değinen Merkel, biraz da özeleştiri yaparak, ülkesinin, özellikle kendi partisinin (CDU) Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu anlamasının uzun sürdüğünü belirtti. Merkel konuşmasının devamında şu ifadelere yer verdi:</p>
<p>“Bazıları küreselleşme boyutunda, toplumsal çeşitliliğin artı bir güç olduğunu hâlâ anlayamadı. Bu bağlamda uyum konusunda konuşabilmemiz, açık olabilmemiz ve özeleştiri yapabilmemiz de çok zaman aldı. Ayrıca ekonomik perspektiften bakacak olursak, her vasıflı insan bizim için önemlidir. İleride yine dışarıdan gelecek nitelikli işgücüne ihtiyacımız olacak. Bu nedenle dış ülkelerden nitelikli işgücü alımı yasası konusunda çalışıyoruz. Aydan Özoğuz (eski Göç, Mülteci ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı) toplumsal çeşitliliğin herkesin eşit şans eşitliğine sahip olmasıyla mümkün olacağını söylemişti. Doğrusunu söylemek gerekirse bunu henüz tam olarak başaramadık. Uyum konusunda çok yol kat ettik ama hâlâ yapılması gereken çok şey var. Göçmenleri ve toplumumuzun bir parçası olmak isteyen mültecileri her alanda desteklemeye devam edeceğiz.”</p>
<p>Uyumda kadınların oynadığı önemli role de değinen Merkel, “Kadınlar için yapılan eğitim ve uyum yatırımları, çarpan etkisiyle çok verimli olarak geri dönmekte” dedi.</p>
<p><strong>&#8220;MÜLTECİLERE SALDIRILAR KABUL EDİLEMEZ&#8221;</strong></p>
<p>Göç, Mülteci ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Annette- Widmann-Mauz ise konuşmasına, Strasburg’daki saldırıyı kınayarak başladı. Bakan Mauz, duygu ve düşüncelerinin saldırıda hayatını kaybedenler ile yaralananlarla olduğunu belirtti. Saldırıların, barış içerisinde bir arada yaşayan masum insanları hedef aldığını hatırlatan Mauz, “Saldırılar hiçbir şekilde kabul edilemez. Değerlerimiz için mücadele etmeye devam edeceğiz ki aynı zamanda bunun içinde bugün buradayız” dedi.</p>
<p><strong>&#8220;GÖÇMENLER ÜLKEMİZ İÇİN BİR ŞANS&#8221;</strong></p>
<p>Geride bırakılan 40 yılı, saygı, çeşitlilik ve insanlık olarak özetleyen Bakan Mauz, “Bugün Almanya’da uyumda 40. yılı kutluyoruz. Kırk sene, saygı, çeşitlilik ve insanlık. Kırk sene, ülkemizde dayanışma içerisinde, birlikte yaşama. 1978 senesinden bu yana çok yol kat ettik ve pek çok şeyi başardık. Göçmenler yıllar önce geldiler ve ülkemizin kalkınmasına, büyümesine büyük katkı sağladılar. Bugün ülkemizde yaşayan her dört kişiden birisinin bir göç hikâyesi var. Bu çeşitliliği bir değer olarak algılamak ve ülkemiz için bir şans olarak değerlendirmek gerekiyor” ifadelerini kullandı.</p>
<p>Programın son bölümünde aralarında Aydan Özoğuz’un da bulunduğu eski Göç, Mülteci ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanları çalışmaları sırasında kendi edindikleri tecrübeleri aktardı. Halihazırda bu görevi yürüten Devlet Bakanı Annette- Widmann-Mauz’da gruba katıldı.</p>
<p>Almanya’da göçmenlere yönelik resmi uyum çalışmalarının 40. yılı müzik dinletisiyle son buldu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/goc-ulkesi-oldugumuzu-gec-anladik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa Ordusu Hayali  Gerçek mi Oluyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/avrupa-ordusu-hayali-gercek-mi-oluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/avrupa-ordusu-hayali-gercek-mi-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 21:15:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5250</guid>

					<description><![CDATA[Almanya Şansölyesi Merkel, kurulacak ordunun NATO’ya karşı bir güç teşkil etmeyeceğini söylemesine rağmen kafalarda bir hayli soru mevcuttur. O halde kurulacak ordu kime karşı kurulmuş olacaktır? Böyle bir ordu kurulduğunda NATO’nun rolü ne olacaktır? Fransa Devlet Başkanı Macron’un konuyu, uluslararası bir toplantı öncesinde açması, Merkel’in konuya sahip çıkmakla kalmayıp daha ileri bir safhaya taşıması, Avrupa’nın rahatsızlık verecek soruların cevabı üzerinde çalıştığını göstermektedir. İkinci Dünya Harbi’nin önemli sonuçlarında birisi, Avrupa’nın nerdeyse tüm ülkeleri yerle bir olurken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) dünya jandarmalığına adım atmasını kolaylaştıran fırsatları doğurmasıydı. Birinci Dünya Harbi’nden galip çıkmasına rağmen güç kaybına uğrayan Birleşik Krallık (İngiltere), ikinci savaşta da epeyce hırpalandığından, dünyadaki öncü rolünü ABD’ye devretmek zorunda kalmıştı. Hem işgalci güç oluşu hem de iktisadi kalkınmayı gerçekleştirecek sermaye potansiyeline sahip oluşu ABD’nin işini kolaylaştırıyordu. Savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin ideolojik saldırganlıkla birleşmiş muhteris tutumu, siyasi tahakküm ve askeri dengelerin kurulmasında beklenen fırsatları verince jandarmalık hedefine ulaşması daha da kolaylaştı. Türkiye dâhil üzerinde Sovyet veya komünizm tehdidi hisseden ülkelerde NATO şemsiyesi altında kontrol kuran ABD, Marshall Yardımı gibi paketlerle de ekonomik tahakkümünü pekiştirdi. İcat ettiği ‘Hür Dünya’ kavramı etrafında şekillendirdiği siyasi hegemonya, tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca öncülük rolünü tartışmasız hale getirdi. Gerçek veya sun’î komünizm tehditleri, ülkelerin iç işlerine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Almanya Şansölyesi Merkel, kurulacak ordunun NATO’ya karşı bir güç teşkil etmeyeceğini söylemesine rağmen kafalarda bir hayli soru mevcuttur. O halde kurulacak ordu kime karşı kurulmuş olacaktır? Böyle bir ordu kurulduğunda NATO’nun rolü ne olacaktır? Fransa Devlet Başkanı Macron’un konuyu, uluslararası bir toplantı öncesinde açması, Merkel’in konuya sahip çıkmakla kalmayıp daha ileri bir safhaya taşıması, Avrupa’nın rahatsızlık verecek</b></span><span class="s2"><b> soruların cevabı üzerinde çalıştığını göstermektedir.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İkinci Dünya Harbi’nin önemli sonuçlarında birisi, Avrupa’nın nerdeyse tüm ülkeleri yerle bir olurken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) dünya jandarmalığına adım atmasını kolaylaştıran fırsatları doğurmasıydı. Birinci Dünya Harbi’nden galip çıkmasına rağmen güç kaybına uğrayan Birleşik Krallık (İngiltere), ikinci savaşta da epeyce hırpalandığından, dünyadaki öncü rolünü ABD’ye devretmek zorunda kalmıştı. Hem işgalci güç oluşu hem de iktisadi kalkınmayı gerçekleştirecek sermaye potansiyeline sahip oluşu ABD’nin işini kolaylaştırıyordu. Savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin ideolojik saldırganlıkla birleşmiş muhteris tutumu, siyasi tahakküm ve askeri dengelerin kurulmasında beklenen fırsatları verince jandarmalık hedefine ulaşması daha da kolaylaştı.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye dâhil üzerinde Sovyet veya komünizm tehdidi hisseden ülkelerde NATO şemsiyesi altında kontrol kuran ABD, Marshall Yardımı gibi paketlerle de ekonomik tahakkümünü pekiştirdi. İcat ettiği ‘Hür Dünya’ kavramı etrafında şekillendirdiği siyasi hegemonya, tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca öncülük rolünü tartışmasız hale getirdi. Gerçek veya sun’î komünizm tehditleri, ülkelerin iç işlerine müdahalesine, darbelere bulaşmasına, kargaşa ve kaosları körüklemesine zemin hazırladı. Uluslararası münasebetlerde kendisini herhangi bir usul veya ahlaki (etik) kurala bağlı görmeyen ABD, bir elmanın iki yarısı gibi görünseler bile Avrupa’ya hiçbir zaman güvenmedi. Bu güvensizliği, Alman Tehlikesi ve Rus Tehdidi kavramlarıyla gizlemeye çalışsa da derin bir tarihe ve tecrübeye sahip Avrupa, bunu sürekli hissetti. O sebepledir ki Alman-Fransız düşmanlığının defalarca yakıp yıktığı Avrupa’nın bu boyunduruktan kurtulmak için atmaya gayret ettiği ilk adım, kıta içi savaşları bitirecek formül arayışları oldu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İngiltere’ye Üvey Evlat Muamelesi</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">1950 yılında devrin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın teşebbüsleriyle başlayan Avrupa’da savaşları sonlandıracak sihirli formül arayışları, 1951 yılında Avrupa Çelik ve Kömür Birliği’nin kuruluşu ile hayata geçmeye başladı. Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda kurucu ülkeler oldular. Hemen herkesin, ne kadar yürüyeceğini merak ettiği ve kısa sürede sonlanacağını beklediği teşebbüsün ardından 1957’de Roma Antlaşması’yla Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kuruluşu sağlandı. İşbirliğinin hedefi, kömür ve çeliğin sınırlarını aşarak malların, işgücünün, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaştığı bir Ortak Pazar’ın kurulması ve daha sonra nihayetinde siyasi bütünlüğe gidilmesi olarak deklare edilmişti. Siyasi bütünlük, genişlemeyi gerektiriyordu. Ancak bunun için Avrupa’da, Almanya ve Fransa dışındaki diğer büyük güç olan İngiltere’nin üyeliği problemliydi. General De Gaulle yönetimindeki Fransa, İngiltere’nin üyeliğini iki kez (1963,1967) veto etti; İngiltere’nin üyeliği uzun pazarlıkların ardından 1973’te mümkün olabildi. Ancak Kıta Avrupası bundan sonra da İngiltere’yi bir türlü benimseyemedi, onu zaman zaman ABD’nin ileri karakolu, zaman zaman kaybettiği gücünü topluluk üzerinden tekrar toparlama peşindeki bir ülke olarak gördü, üvey evlat muamelesi yaptı. Süreç bilindiği gibi Brexit ile sonuçlandı.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Tüm bunlar yaşanırken en çok kafaları kurcalayan ama hiç kimsenin yüksek sesle gündeme getiremediği konuların başında, ordu ve Avrupa’nın güvenliği meselesi gelmekteydi. Eğer hedef siyasi birlik ise her siyasi birlikteki gibi ortak bir ordu gerekli değil miydi? Konuyu hassas hale getiren Almanya’ya tekrar bir deliliğe teşebbüs etmesini önlemek için getirilen yasak ve kısıtlamaların varlığı idi. Güvenilmez bir ülke olan Almanya sürekli kontrol altında tutulmalı, tekrar dünyayı kana bulayabilecek bir intikam savaşına cesaret edememeliydi. ABD, Sovyet Tehdidi’ne karşı Avrupa’nın korunması için NATO şemsiyesini yeterli görmekteydi. Fransa ise kendi milli güvenliğini tamamen NATO’ya terk etmeyen bir anlayışla hareket ediyor, NATO’daki rolünün sınırlarını ve mahiyetini kendisi tayin ediyordu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">AET tarafından mamul maddeler üzerindeki gümrük vergilerinin kaldırılması, ortak tarım ve ticaret politikalarında ileri adımlar atılmasına rağmen, topluluk içinde dünyadaki siyasi ve ekonomik dalgalanmalara paralel bir hayli sıkıntı yaşandı. Her sıkıntı rüzgârında, birçok çevreden topluluğun dağılacağı yolunda görüşler duyuldu, yorumlar yapıldı. Ancak birbirleriyle savaşmama ve komşu ülkenin bir sabah kendisine baskın yapmayacağı lüksünü yaşayan ülkeler, ne pahasına olursa olsun işbirliğinin devamı için kararlılık göstermeyi sürdürdüler. Bu, topluluğun peş peşe genişleme hamlelerini getirdi. 1985 yılında hazırlanan Avrupa Tek Senedi ile ileriye dönük adımların mahiyeti ve zamanlaması hakkındaki hedefleri belirlendi. En önemli hedef, 1993 yılında Tek Pazar’a dönüşümün sağlanmasıydı. Sovyetler Birliği’nde yaşanan çözülme ve çöküş, Berlin Duvarı’nın yıkılışı, iki Almanya’nın birleşmesi, Varşova Paktı’nın dağılması, Federal Almanya üzerindeki işgalin kalkması gibi gelişmeler, topluluğun birçok alanda önünün açılmasını sağladı. Maastrich’te toplanan zirvede (1991) Avrupa Birliği Antlaşması’nın 1993’te yürürlüğe gireceği ilan edilirken ilk defa açık ve net şekilde para birliği, AB vatandaşlığı, ortak dış politika ve güvenlik politikası, içişleri ve adalette ortak anlayış ve hareket konuları vurgulandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>ABD, Kendi Kıtasına Dönüşe Zorlanabilir</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sınırların kalkması, ortak para birimi, içişleri ve adalet alanındaki işbirliği gibi konularda istenen sonuçlar büyük ölçüde alınırken Ortak Dış Politika ve Ortak Güvenlik konusunda aynı başarının elde edilemediği görüldü. En büyük hayal kırıklığı 2004’te hazırlanan Avrupa Anayasası metninin referanduma götürüldüğü bazı ülkelerde reddiyle yürürlüğe girememesi ve rafa kaldırılması oldu. 11 Eylül İkiz Kule Saldırılarından sonra ABD’nin ülkeleri kendi askeri ve güvenlik konseptine uymaya zorlaması ve başta İngiltere olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin bunda gösterdiği aşırı gönüllü taraftarlık, ordu fikrinin geri itilmesine yol açtı. Konunun her gündeme gelişinde İngiltere’nin takındığı menfi tavır ve ABD’nin NATO üzerinden yaptığı emri vakiler, AB ülkelerinin bu konuyu rahatça gündeme getirmelerini ve tartışmalarını uzun süre engelledi. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın her alanda gösterdiği dengesiz tavrını ve Birlik’ten, İngiltere gölgesinin kalkmasını yeni bir fırsata dönüştürmek isteyenlerin, Avrupa Ordusu konusunu gündeme taşıması sürpriz olmadı.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hegemonyasını devam ettirmek isteyen ABD’nin dünyada kendi kontrolü dışında ve günün birisinde kendisiyle rekabet etme ihtimali bulunan her askeri güç ve oluşuma karşı müsamahasızlığı bilinmektedir. Ekonomik menfaatleri ve siyasi tezleri gereği bunu stratejik bir hareket tarzı olarak görmekte ve tavizsiz uygulamaktadır. Bunu, yerine göre politik enstrümanlar, yerine göre tehdit, şantaj, kaos, darbe ve sıcak savaşlarla sürdürmektedir. Dünyanın iki kutuplu olduğu Soğuk Savaş döneminin ardından kurulan Yeni Dünya Sistemi, ABD’nin istediği gibi tek kutuplu gerçekleşmeyince ABD’nin tehdit ve düşman algısında birtakım değişiklikler husule geldi. Gerilim ve müdahale politikalarını gerçekleştirebilmek için gerekli yeni düşman ihtiyacını İslam tehlikesini öne çıkararak sağladı ve halen devam etmekteki birçok saldırıya gerekçe yaptı. Ancak bir yandan Rusya’nın Çarlık ve Sovyet dönemine dönüş gayretiyle yaptıkları, diğer yandan Çin’in sonu hesaplanamaz yükselişi, onu endişelendiriyor. Kontrolü altındaki Avrupa’nın kendi güvenliğini kendi imkân ve inisiyatifiyle sağlama yolunu seçmesi, ilerde telafisi zor birtakım gelişmeleri beraberinde getirebilir. Bilhassa Avrupa’nın Rusya ile yakınlaşarak aradaki düşmanlıkları izale etmesi, Çin’in deniz gücünün daha şimdiden Okyanus’ta, ABD’yi geride bırakması gerçeğiyle birleşince ABD’yi yakın bir gelecekte kendi kıtasına dönüşe zorlayabilir. Orta Doğu ve İslam ülkelerindeki ABD nefreti, tüm çabalarına rağmen Orta Asya’ya istediği gibi nüfuz edememesi, Afrika’da hızla yükselen Çin etkisi gibi gerçekler, dünya hâkimiyetini karşılıklı menfaat ve hak üzerine değil de kaba güç esasına indirgeyen ABD için korkutucu gelişmelerdir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Projenin Altyapısı: PESKO</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Elbette böyle bir ortamda Avrupa Ordusu’nun gündeme gelmesi öncelikle ABD’yi ilgilendiren ve onu etkileyecek bir adım şeklinde değerlendirilmektedir. Ordular, bir toplum ve ülkeyi birilerinden korumak için ve/veya birilerine karşı tehdit/caydırıcı olsun diye kurulurlar. Soğuk Savaş döneminde gündeme geldiğinde Avrupa Ordusu NATO’nun gücünü arttırıcı bir unsur gibi değerlendirilebilirdi. Angela Merkel açıklamasında kurulacak ordunun NATO’ya karşı bir güç teşkil etmeyeceğini söylemesine rağmen kafalarda bir hayli soru mevcuttur. O halde kurulacak ordu kime karşı kurulmuş olacaktır? Böyle bir ordu kurulduğunda NATO’nun rolü ne olacaktır? NATO dışında Avrupa’ya yayılmış sayısız ABD üssünün durumu akla ilk gelen soru işaretlerindendir. Öte yandan silahlanma ve dünya silah ticaretindeki dengeler ne yönde gelişme gösterecektir? NATO’nun ve dünya kamuoyunun baskısıyla şimdiye kadar bir nebze dizginlenen Almanya’nın kıta ötesi bölgelerde etkinlik temini nasıl önlenecektir? Avrupa’daki en önemli atom ve nükleer güç sahibi Fransa, Almanya ile birlikte daha büyük bir etki alanına sahip olmak istediğinde buna mani olmak mümkün müdür? Bunlara eklenebilecek bir hayli soru, Almanya’nın ve Fransa’nın, Avrupa dışındaki birbirinden bağımsız menfaatlerini pekiştirmek ve korumak için attığı askeri adımlar çerçevesinde değerlendirildiğinde, içinde stratejik bir hayli riskin varlığı görülmektedir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron’un konuyu, uluslararası bir toplantı öncesinde açması, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in konuya sahip çıkmakla kalmayıp daha ileri bir safhaya taşıması, Avrupa’nın bu rahatsızlık verecek soruların cevabı üzerinde çalıştığını göstermektedir. Macron, ‘Avrupa’nın kendisini ABD’den bağımsız olarak savunabilecek durumda olmasını ve bunun için gerçek bir Avrupa Ordusu kurulması gerektiğini’ söylerken mesajın nereye gideceğini bilerek konuştu. Macron ayrıca Avrupa ülkelerinin, ABD’ye aktardıkları savunma bütçelerinin fazlalığından şikâyetçi oldu. Ardından Alman tarafından yapılan açıklamalar ve Merkel’in aynı doğrultuda ‘Avrupa’nın savunması başkalarına bırakılamaz’ yönündeki açıklaması çok sık görüşen Alman ve Fransız tarafların konunun üzerinde yeteri kadar çalıştıklarının işaretlerini verdi. Açıklamadaki ‘başkası’nın, ABD olduğu herkesçe biliniyordu. Aslında projenin altyapısını geçen yıl ilan edilen ve bu yıl başlatılan daimi işbirliği yapılanması PESCO (Permanent Structured Cooperation, Almancası “Ständige Strukturierte Zusammenarbeit“) oluşturmaktadır. PESCO öncelikle nelerin yapılabileceğine ve kimin hangi katkıyı sağlayacağına dönük çalışmalar yapmak üzere hayata geçirildi. İngiltere’nin devre dışı kalmasıyla öncü ülkelerin Almanya ve Fransa olacağı görüldü. Proje ilk şaşırtıcı sonucunu Fransa ile Belçika arasındaki askeri işbirliği konusunda gösterdi. Almanya, hükümetin elini kolunu bağlayan silah satışları ve yurtdışına askeri kuvvet gönderme hususunda Bundestag’a (Meclis) verilen geniş yetkileri sınırlamak için harekete geçti. Küçüklü büyüklü hangi ülkenin hangi rolü üstleneceği üzerinde çalışmalar sürerken güvenlik çevreleri konvansiyonel güçlerden nükleer güce geniş bir yelpazede Avrupa’nın korunması konusunu işlemeye başladı. Risk değerlendirmeleri, imkânlar, hedefler ve stratejik meseleler masaya getirildi. Almanya’nın ekonomik menfaatleri daha iyi korumak ve dünya barışına (!) hizmet için deniz kuvvetlerini güçlendirmesi; Fransa’nın hava gücünün değişik ülke havaalanlarında konuşlandırılması; yine Fransa’nın atom ve nükleer silahlarının Doğu Avrupa ülkelerinde konuşlandırılıp konuşlandırılamayacağı; Avrupa Birliği merkezli Almanya-Fransa işbirliğinin halen nükleer silah yapımı konusunda ambargolu Almanya’nın bu yasağı delmesi anlamına gelip gelmediği; NATO dışında ortak bir komuta merkezinin oluşturulmasındaki güçlükler gibi konular sürekli ele alındı. Son çıkışlar, tüm bunlarda ciddi ilerlemeler sağlandığını göstermektedir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Avrupa’nın Güvenliğinin Yerli Silah Sanayiinden Karşılanması</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Geriye gidildiğinde Angela Merkel, 2007 yılında AB’deki gelişmelerin güçlü bir Avrupa Ordusu ile nihayetlenmesi gerektiğini ifade etmiş, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) de bunu desteklemişti. Kamuoyunda, ‘Avrupa projesi aynı zamanda ortak bir güvenlik ve savunma projesidir’ görüşü üzerinde konuşulurken, bunun aynı zamanda Avrupa’nın yükselmesinin de motoru olacağı savunuluyordu. Bazılarına göre ise kurulacak ordu, ‘Avrupa’nın yeni omurgası’ mahiyetindeydi. Bundestag Dışişleri Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen’in, ‘ortak bir askeri güç olmadan ortak Avrupa dış politikası ciddiye alınmaz’ sözü çok geniş çevrelerce paylaşılmaktadır. Alman Savunma Bakanı Leyen’in kurulması düşünülen orduyu, ‘Avrupalıların Ordusu’ olarak nitelendirmesi de geniş taraftar buldu. Silah üretimi ve ihracatı, silah sistemlerinin geliştirilmesi, AR-GE çalışmalarında müşterek yollar arama gibi hususlarda aradaki iç rekabete rağmen ilerlemeler sağlandığı görülüyor. En çok üzerinde durulan ise henüz ABD’nin ürettiği F-35’leri yakalayamamış olsa da Almanya ve Fransa’nın Eurofighter veya Rafale jetlerinin ortak üretimi konusundaki mutabakat. Uçakların daha gelişmiş sistemlerle donatılması hedeflenmekle birlikte uzmanlara göre gerek yeterli sipariş sayısına ulaşma endişesi gerekse ülkelerin anayasal zorlukları sebebiyle bu işbirliğinin önündeki engellerin varlığı biliniyor. Almanya ve Fransa arasında geliştirilmeye çalışılan bir diğer işbirliği konusu ise Krauss-Maffei Wegmann ve Nexter şirketlerinin kurdukları ortak KNDS şirketi üzerinden geliştirilmesi düşünülen tank projesinin hayata geçirilmesi. Bu ve benzeri projelerle Avrupa’nın güvenliğinin yerli silah sanayiinden temin edilecek silah sistemleriyle karşılanması planlanıyor. Öte yandan Fransa’nın nükleer gücünün, Avrupa’nın nükleer gücü haline dönüştürülmesi yolunda Almanya’nın yoğun bir gayreti söz konusu. Fransız savaş uçaklarının Doğu Avrupa’daki AB ülkelerinde de konuşlandırılmasını kapsayan nükleer şemsiye konusunda en çok tartışmaya yol açacak husus, bu gelişmeyle Almanya’yı bağlayan atom silahlarının yasaklanmasına dair anlaşmanın bypass edilmesi. Hem Almanya’nın iç hukukunda anayasal değişiklik gerektiren bu yolu açabilip açamayacağı hem de uluslararası camianın buna müsaade edip etmeyeceği merak konusu. Bazı çevreler bu yolun açılması halinde Türkiye ve Polonya gibi ülkelerin de bypass metoduna başvurabileceği endişesini şimdiden dillendiriyorlar. Fransa’nın nükleer silahlarının AB’ye mal edilmesi konusuna ülke içinden yeteri kadar itiraz yükselmekte. ‘Silahlarımızın kontrolünü ve komutasını başka bir güce devredemeyiz’ diyenler kadar, ‘bizim silahlarımızı AB niçin finanse etsin’ diye soranların sayısı da bir hayli kabarık. Çoğunluğunu Almanların meydana getirdiği iyimserler ise tüm bunların zamanla aşılabileceğini düşünüyorlar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İki İleri, Bir Geri…</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak bütün bunlar, Avrupa Ordusu’nun kurulup işler hale getirilmesi için yeterli mi? Çoğunluğun kanaati bunu, ABD ile AB arasında yaşanan bilek güreşinin gidişatı belirleyecek. Objektif ölçülerde ele alındığında AB’nin ekonomik gücü, sahip olduğu teknoloji, insan ve teknisyen kalitesi, nüfus yoğunluğu, siyasi etkinliği ve dış politik pozisyonu böyle bir güç oluşturmasına imkân verecek seviyede. Ancak henüz bir Anayasa’ya bile sahip olmayan, hedefleri konusunda hâlâ birçok flu noktaya sahip bir AB’de bu zorlu yolu aşacak iradenin varlığı hususunda büyük şüpheler mevcut. AB’yi bu yola sevk eden en büyük motivasyon kaynağı aslında ABD Başkanı Trump’ın güvenilmez, tahripkâr ve tehditkâr tutumu. Arkasını önünü düşünmeden NATO’nun modasının geçtiğini söylemesinden tutun, İran’la yapılan nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve müttefiklerini de kendisine uymaya zorlaması, Rusya ile yapılmış Orta Menzilli Nükleer Füzelerle ilgili anlaşmayı bozacağını açıklaması, Doğu Avrupa’ya Rusya’nın tehdit algısını güçlendirecek şekilde savunma sistemlerinin yerleşmesini talep etmesi, ABD-AB arasındaki ekonomik ilişkilerde takındığı olumsuz tutum ve her fırsatta Avrupa’yı aşağılayan tondaki çıkışları, Avrupalıları kendi yollarında yürümeye zorlamaktadır. Birçok Avrupalı, akşamdan sabaha anlaşmaları bozmakta bir beis görmeyen ABD’nin, Avrupa’nın savunması için altına girdiği yükümlülükleri de kolayca reddedebileceği, bu nedenle her duruma karşı hazırlıklı olunması gerektiği kanaatini taşıyor.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Her şey istendiği gibi gitse bile kısa sürede dünyadaki güç dengelerini bozabilecek bir Avrupa Ordusu’nun kurulabileceğini ve fonksiyoner hale geleceğini söyleyebilmek için henüz vakit erken. AB’nin iki büyük gücü Almanya ve Fransa en yüksek seviyedeki ağızlardan, ordunun gerekliliğinden bahsetmeye başladıktan sonra ‘kurulamaz’ demek de aceleciliktir. AB’nin birçok işinde şahit olunduğu gibi, bu işin de iki ileri bir geri şeklinde yürüyeceğini var sayabiliriz. Türkiye’nin konuya yaklaşımının nasıl olması gerektiği ise siyasetçilerden ziyade uzmanlar tarafından değerlendirilmesi gereken başka bir konudur.<span class="Apple-converted-space">         </span></span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/avrupa-ordusu-hayali-gercek-mi-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa Ordusu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/avrupa-ordusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/avrupa-ordusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Nov 2018 13:29:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Macron]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4671</guid>

					<description><![CDATA[Avrupa’nın 70 Yıllık Rüyası Beril Dedeoğlu yazdı Adını duyunca insanın aklına şu sorular geliyor: Avrupa’nın güvenliği mi tehlikede? Kime karşı kullanılacak bu Avrupa Ordusu? NATO ne işe yarıyor? İlk anda akla geliveren bu sorulara ilişkin Beril Dedeoğlu köşesinde şunları yazdı: Avrupa Ordusu, Kime Yarar? Macron, 1950’lerden beri gönüllerde yatan bir projeyi yeniden dillendirdi; Avrupa’nın kendi ordusunu kurması gerektiğini dile getirdi. Bu ifade, NATO’dan bağımsız bir tür Avrupa NATO’su anlamına geliyor. Bir ordu kurma ihtiyacından söz ediliyorsa, o ordunun mücadele edeceği hasımlarının olması gerekir. Macron, bu soruya yanıt vererek Avrupa’nın kendisini Rusya, Çin ve ABD’den koruması gerektiğini belirtti. Demek ki bu ülkeler Avrupa’yı tehdit ediyor. Yapılan açıklamanın 1. Dünya Savaşı’nın bitişinin 100. yıl kutlamaları sonrasına denk gelmesi ise ayrıca manidar. Bununla birlikte, burada esas dikkat çekici olan, Avrupa’nın kendisini Rusya ya da Çin’den değil, ABD’den koruma ihtiyacının söylenmiş olması. Macron’dan gelen bu sese Merkel’in de olumlu yanıt vermesi Fransa ile Almanya’nın benzer bakışa sahip olduklarını gösteriyor; bu bakış da ABD’den özerkleşmek anlamına geliyor. Trump’ın “Avrupa güvenlik istiyorsa, daha fazla para harcamalı” yaklaşımı, Fransa’da “daha fazla para harcayacaksak, bunu kendimiz için yaparız” şeklinde bir karşılık buluyor. Trump zorluyor Trump’ın Macron’a yanıtı, mealen “ABD olmasaydı dünya savaşlarında sizi Almanya’dan kurtaran olmazdı” biçiminde. Bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Avrupa’nın 70 Yıllık Rüyası</strong><br />
<strong>Beril Dedeoğlu yazdı</strong></p>
<p>Adını duyunca insanın aklına şu sorular geliyor: Avrupa’nın güvenliği mi tehlikede? Kime karşı kullanılacak bu Avrupa Ordusu? NATO ne işe yarıyor? İlk anda akla geliveren bu sorulara ilişkin Beril Dedeoğlu köşesinde şunları yazdı<strong>:</strong></p>
<p><strong>Avrupa Ordusu, Kime Yarar?</strong></p>
<p>Macron, 1950’lerden beri gönüllerde yatan bir projeyi yeniden dillendirdi; Avrupa’nın kendi ordusunu kurması gerektiğini dile getirdi.</p>
<p>Bu ifade, NATO’dan bağımsız bir tür Avrupa NATO’su anlamına geliyor. Bir ordu kurma ihtiyacından söz ediliyorsa, o ordunun mücadele edeceği hasımlarının olması gerekir. Macron, bu soruya yanıt vererek Avrupa’nın kendisini Rusya, Çin ve ABD’den koruması gerektiğini belirtti. Demek ki bu ülkeler Avrupa’yı tehdit ediyor.</p>
<p>Yapılan açıklamanın 1. Dünya Savaşı’nın bitişinin 100. yıl kutlamaları sonrasına denk gelmesi ise ayrıca manidar. Bununla birlikte, burada esas dikkat çekici olan, Avrupa’nın kendisini Rusya ya da Çin’den değil, ABD’den koruma ihtiyacının söylenmiş olması. Macron’dan gelen bu sese Merkel’in de olumlu yanıt vermesi Fransa ile Almanya’nın benzer bakışa sahip olduklarını gösteriyor; bu bakış da ABD’den özerkleşmek anlamına geliyor.</p>
<p>Trump’ın “Avrupa güvenlik istiyorsa, daha fazla para harcamalı” yaklaşımı, Fransa’da “daha fazla para harcayacaksak, bunu kendimiz için yaparız” şeklinde bir karşılık buluyor.</p>
<p>Trump zorluyor</p>
<p>Trump’ın Macron’a yanıtı, mealen “ABD olmasaydı dünya savaşlarında sizi Almanya’dan kurtaran olmazdı” biçiminde. Bu sözler, Fransa’nın varlığını ABD’ye borçlu olduğunu ve esas düşmanın Almanya olduğunu ima ediyor. Atışmanın devamında Macron da benzer bir açıklama yapıyor, Amerikan bağımsızlık savaşında Fransa’nın yardımlarından söz ediyor. Bu sözler de, ABD’nin varlığını Fransa’ya borçlu olduğunu ve gerçek düşmanın İngiltere olduğunu ima ediyor.</p>
<p>Macron’un Fransa’nın ABD ile müttefik olduğunu ama ABD’ye tabi olmadığını söylemesi ise uzayıp giden tartışmanın en anlamlı kısmı.</p>
<p>Trump’ın attığı her adımın Avrupa’yı sıkıştıran, daraltan, bölge içine hapseden sonuçları oluyor. Taraflar arasındaki ticareti kısıtlayıcı vergiler, Çin, Rusya ve İran gibi 3. ülkelere uygulanan yaptırımlar, kara Avrupa’sının gelecek senaryolarını son derece olumsuz etkiliyor. Ayrıca, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın birçok yerindeki istikrarsızlıklarda Trump Avrupa’yı oyuncu olmaktan çıkarıyor.</p>
<p>Avrupa’yı siyasi ve ekonomik olarak Rusya ile kendi arasına sıkıştıran ABD, aslında Avrupa’nın koşulsuzca kendisine biat etmesi baskısı yaratıyor; Macron da buna direniyor.</p>
<p>Avrupa sıkışıyor</p>
<p>Önerinin hayata geçme olasılığı şimdilik zayıf. Zira, bu projenin tam da Birleşik Krallık AB’den ayrılırken pişirildiği gerçeği de bir değişken. Birleşik Krallık, kendisinin dışarıda bırakılacağı bir Avrupa ordusunu, ne yapıp edip imkansız hale getirir; içine dahil olursa da bu ABD’ye “rağmen” bir yapı olmaz.</p>
<p>Öte yandan Macron önerisinin Putin tarafından sevinçle karşılanmış olması da Avrupa ordusunun kurulmasını zor hale getirir. Putin, Avrupa Ordusu’nun Rusya’ya karşı değil, ABD’den kopmak için tasarlandığına işaret ediyor. Bu, Avrupa’nın Doğu’sundaki ülkeler için kabus senaryosu. Zira AB’nin Doğulu üyeleri, Avrupa-Rusya arasındaki stratejik sıkışmadan kendilerini ancak ABD’nin çıkaracağını öngörüyorlar.</p>
<p>Avrupa Ordusu kurulursa, Avrupa’nın bölünme ihtimali artar. Rusya’nın ne kadar uğraşsa kendi başına başaramayacağı bir durum böylece yine Avrupalılar sayesinde gerçekleşir. ABD ve Rusya, Doğu Avrupa’yı tampon bölge yaparlar; böylece Franko-Germen ittifakının Rusya ile bağları hepten kesilir. Bu arada Birleşik Krallık ile ABD Atlantik ittifaklarını güçlendirirler, dolayısıyla söz konusu ittifakın Batı’daki faaliyetleri de sınırlanır. Böylece Fransa-Almanya ordusuna bir kaç Kuzey Afrika ülkesi kalır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/avrupa-ordusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Merkel&#8217;den Sonrası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/merkelden-sonrasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/merkelden-sonrasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Oct 2018 08:25:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Angela Merkel]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3496</guid>

					<description><![CDATA[ANALİZ: ŞEFİK KANTAR Merkel ve partisi hiç bir zaman Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini savunmadılar, aksine karşı çıktılar. Merkel’e göre Türkiye için uygun formül tam üyelik değil, çerçevesi ve şartları her iki tarafın (AB ve Türkiye) menfaatlerine göre şekillenecek ‘imtiyazlı ortaklık’ idi. Türkiye ise, ülkedeki demokratik gelişmelerle Almanya’nın bu görüşünün değişeceği kanaatiyle tam üyelik ısrarını sürdürünce belli bir zaman sonra ilişkilerde gerilimler başladı. Geçtiğimiz hafta sonu yapılan Hessen Eyalet Seçimleri’nde büyük bir oy kaybına uğrayan Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) başkanı ve Başbakan Angela Merkel Aralık ayındaki kongrede parti başkanlığına tekrar aday olmayacağını söyledi. Ancak Merkel, koalisyon devam ettiği müddetçe Başbakanlık görevini sürdürecek. 2002 yılından bu yana partinin başında olan Merkel, Helmut Kohl’ün 25 yıllık parti başkanlığı rekoruna yanaşamadı ama Konrad Adenauer’i (16 yıl) yakaladı. Kendisini politikaya sokan H. Kohl’e karşı çıkarak parti başkanlığı koltuğuna (2000) ve daha sonra Gerhard Schröder’i geçerek Başbakanlık (2005) koltuğuna oturan Merkel, zaman içerisinde kendisini silik ve kısa yol koşucusu görenleri yanıltarak partisine, Almanya’ya ve Avrupa’ya damgasını vuran kişi oldu. Bu başarılarıyla dünyada da Almanya’ya önemli bir yer edindirdi. İki Almanya’yı birleştirerek milli kahraman haline gelen Kohl’ün kaybettiği seçimin ardından ortaya çıkan partiye bağış skandalı nedeniyle görevi bırakması (1998) Merkel’in önünü açtı. Doğu’dan gelmiş bir protestan olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ANALİZ: ŞEFİK KANTAR</strong></p>
<p><strong>Merkel ve partisi hiç bir zaman Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini savunmadılar, aksine karşı çıktılar. Merkel’e göre Türkiye için uygun formül tam üyelik değil, çerçevesi ve şartları her iki tarafın (AB ve Türkiye) menfaatlerine göre şekillenecek ‘imtiyazlı ortaklık’ idi. Türkiye ise, ülkedeki demokratik gelişmelerle Almanya’nın bu görüşünün değişeceği kanaatiyle tam üyelik ısrarını sürdürünce belli bir zaman sonra ilişkilerde gerilimler başladı.</strong></p>
<p>Geçtiğimiz hafta sonu yapılan Hessen Eyalet Seçimleri’nde büyük bir oy kaybına uğrayan Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) başkanı ve Başbakan Angela Merkel Aralık ayındaki kongrede parti başkanlığına tekrar aday olmayacağını söyledi. Ancak Merkel, koalisyon devam ettiği müddetçe Başbakanlık görevini sürdürecek.</p>
<p>2002 yılından bu yana partinin başında olan Merkel, Helmut Kohl’ün 25 yıllık parti başkanlığı rekoruna yanaşamadı ama Konrad Adenauer’i (16 yıl) yakaladı. Kendisini politikaya sokan H. Kohl’e karşı çıkarak parti başkanlığı koltuğuna (2000) ve daha sonra Gerhard Schröder’i geçerek Başbakanlık (2005) koltuğuna oturan Merkel, zaman içerisinde kendisini silik ve kısa yol koşucusu görenleri yanıltarak partisine, Almanya’ya ve Avrupa’ya damgasını vuran kişi oldu. Bu başarılarıyla dünyada da Almanya’ya önemli bir yer edindirdi.</p>
<p>İki Almanya’yı birleştirerek milli kahraman haline gelen Kohl’ün kaybettiği seçimin ardından ortaya çıkan partiye bağış skandalı nedeniyle görevi bırakması (1998) Merkel’in önünü açtı. Doğu’dan gelmiş bir protestan olarak Kohl’ün prensesi muamelesi gören Merkel, 2 yıl Wolfgang Schäuble’nin emaneten yönettiği partide, daha bilinen eski isimler, ağır toplar varken, bağış yolsuzluğu sebebiyle doğrudan Kohl’ü hedef alan çıkışlarının etkisiyle parti başkanlığına oturan isim oldu.</p>
<p>Almanya ve Avrupa’da sosyal demokrasinin zayıflamasına sebep olan Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) başkanı G. Schröder’e karşı girdiği 2005’teki başkanlık yarışında rakibini geçmesi, ülkede yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Seçimden sonra CDU ve SPD Merkel başkanlığında koalisyona giderken, Merkel’in altında bakan olmak istemeyen G. Schröder, aktif politik kariyerini bitirmiş oldu. Bundan sonra Almanya’da sosyal demokratlar hiç bir seçimde Merkel’in karşısında tutunabilecek bir aday bulamadılar.</p>
<p>Merkel’in beklenenin aksine partisine damgasını vurması zor olmadı. Yönetimdeki başarısı ve parti içerisinde uyguladığı taktiklerle potansiyel adayları safdışı bırakmasını bildi. Almanya’nın Avrupa Birliği (AB)’nin sahibi konumunu kazanması, ekonomiyi istikrarlı hale getirebilmesi, bilhassa 2008 krizinden sonraki gerçekçi ve başarılı tutumu, işsizliğin azalması, enflasyonun minimum rakamlara düşmesi, peşpeşe gelen dünya ihracat rekortmenliği gibi başarılar Merkel’i güçlendirdi.</p>
<p>Angela Merkel, ekonomideki başarısını dış politikada da gösterdi. Almanya’yı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’ne sokma niyetleri fazla dillendirilemeden sönse bile, dünyadaki etkin siyasi gücünü giderek arttırdı. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile gerektiğinde (dinleme skandalı ve ekonomik yaptırımlardaki gibi) dişe diş mücadeleyi göze alırken, Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkelerle ilişkilerini dengeli şekilde sürdürmeyi başardı. Askeri alanda fazla dikkat çekmeden dünyanın bir çok çatışma bölgesine asker gönderen, silah satan ülke oldu.</p>
<p>Merkel döneminde Türkiye-Almanya ilişkileri inişli çıkışlı oldu. Ak Parti iktidarının ilk yıllarında, Türkiye’nin AB vizyonu çerçevesinde atılan adımlardaki en büyük destekçisi Almanya idi. Ülkede yaşayan 3,5 milyonu aşkın Türk ve Türkiye’nin en büyük ticari partneri oluşu bunu destekledi. Ancak Merkel ve partisi hiç bir zaman Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini savunmadılar, aksine karşı çıktılar. Merkel’e göre Türkiye için uygun formül tam üyelik değil, çerçevesi ve şartları her iki tarafın (AB ve Türkiye) menfaatlerine göre şekillenecek ‘imtiyazlı ortaklık’ idi. Türkiye ise, ülkedeki demokratik gelişmelerle Almanya’nın bu görüşünün değişeceği kanaatiyle tam üyelik ısrarını sürdürünce belli bir zaman sonra ilişkilerde gerilimler başladı. Taksim’de 1 Mayıs Mitingi, Gezi Hadiseleri, Türkiye’deki insan hakları meselesi gibi konuların da beslediği gerilim, ilişkilerin iyice kötüleşmesi ve AB nezdinde kopmasına yol açtı.</p>
<p>Bununla birlikte Merkel, Türkiye konusunda hep mutedil olmaya çalıştı. Çok konuşmaması, konuştuğunda kullandığı politik dil ve bazı şeyleri zamana yayarak çözme taktiği ile kavganın ortasında yer almamayı bildi. Mültecilerle ilgili R. Tayyip Erdoğan ile yaptığı anlaşmayı Almanya ve Avrupa için hayati değerde gördüğü için, geçen yıl yapılan seçimlerde büyük oranda oy kaybına sebebiyet vermesine rağmen ısrarla savunmayı sürdürdü, Türkiye’nin tavrını her platformda övdü.</p>
<p>Türkiye ile ilgili politik tavrını kurulan koalisyon ve hükümet protokollerine de aksettiren Merkel, tam üyelik perspektifini tamamen kapatırken, Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık dışında tercih imkanı bırakmayan adımları ustalıkla attı. Günün siyasi kavgaları ve seçim atmosferi nedeniyle bu husus Türkiye’de pek dikkat çekmedi. Bu nedenle, geçtiğimiz ay Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın Almanya’ya yaptığı ziyarette Avrupa siyasetiyle alakalı konular geri planda bırakıldı. Ekonomik alana dönük adımlar dışındaki konularda bol bol dilek ve temenniler dile getirildi.</p>
<p>Şu bir gerçektir ki, Merkel’in iç politikadaki tavrı ve bilhassa Türkiye ile ilişkileri ülkede aşırı sağ unsurların büyüyüp güçlenmesine yol açtı. CDU-SPD koalisyonu aşırı sağcı, popülist AfD’yi (Almanya için Alternatif) ana muhalefet partisi konumuna yükseltti. Gerek Merkel’in gerekse diğer kitle partilerinin bu gidişata dur diyecek etkili bir tavırları ve programları hala yok.</p>
<p>Her ne olursa olsun Merkel tarihe, Almanya’nın bir dönemine damga vuran isim olarak geçecektir. Mütevazi, çalışkan, kararlı, problem üreten değil problem çözen tavrı ile anılacaktır. Ancak kendisinden sonra partinin nasıl bir yola gireceğini zaman gösterecektir. Ülke için en büyük iki tehlike; partinin başına silik bir ismin geçmesi ile sağ oyların AfD gibi partilere kayması veya gelecek kişinin aşırı sağ oyları partiye çekmek için popülist politikalara yönelmesidir. Bu sadece Almanya’nın değil Avrupa’nın dengelerini de sarsacak sonuçlar doğuracaktır. Bu tehlikenin birinci derecede tehtidi altındakiler ise Almanya’da yaşayan Türkler olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/merkelden-sonrasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstanbul Zirvesi&#8217;nin Kodları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/istanbul-zirvesinin-kodlari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/istanbul-zirvesinin-kodlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Oct 2018 10:54:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Dörtlü Zirve]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Zirvesi]]></category>
		<category><![CDATA[Makron]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<category><![CDATA[Putin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3391</guid>

					<description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın girişimiyle gerçekleşen İstanbul Zirvesinde, Suriye’de ‘silahsız çözüm’ konusunda uzlaşıldı. Erdoğan, Putin, Merkel ve Macron tarihi Vahdettin Köşkü’ndeki zirvede sadece Suriye konusunu görüşürken özellikle ABD ve İran’a gayri resmi mesajlar da yolladılar: Dünya ABD’den ibaret değildir! İran’ın Suriye’deki rolünden rahatsızız. Hakan Hocagil Dış politika çok ilginç gelişmelerin, çok farklı birlikteliklerin/ayrışmaların, çok hızlı devinimlerin yaşandığı bir alan… Aynı zamanda sembolizmin ‘zirve’ yaptığı bir alan… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, misafirleri Putin, Macron ve Merkel’i yanına alarak bahçesinden İstanbul Boğazını izlediği ve poz verdiği köşke adını vermiş olan Padişah Vahdettin, Avrupa’nın ‘hasta adam’ olarak nitelediği Devleti Aliye’yi en zayıf olduğu dönemde ‘yönetmiş’ bir padişahtı. Erdoğan’ın Suriye Zirvesi için Avrupa’nın/Batının İngiltere’den sonraki en mütekebbir devletlerini ‘hasta adam’ın bir köşkünde çok farklı bir statüde buluşturmasının da şüphesiz sembolik bir anlamı bulunuyor. Avrupalı liderler Erdoğan’ın belirlediği kapsam, Erdoğan’ın öngördüğü çerçeve ve büyük oranda Erdoğan’ın istediği mesajlar etrafında konuşup görüşüp bir metin etrafında uzlaştılar. Suriye krizinin ‘silahsız çözüm’üne ve kalıcı istikrara giden yol haritasının temelleri İstanbul’da, Vahdettin Köşkünde atıldı. Liderler, sivillere yönelik yeni trajedilere yol açacak adımların engellenmesi konusunda ortak duruş sergiledi. Geçmiş zirvelerden farklı olarak liderler, kalıcı ve sürdürülebilir ateşkesin sağlanabilmesi için anayasa komisyonu kurulması konusunda mutabakata vardılar. ABD’siz (hatta ABD’ye rağmen!), İran’sız dörtlü zirvede ana gündem, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın girişimiyle gerçekleşen İstanbul Zirvesinde, Suriye’de ‘silahsız çözüm’ konusunda uzlaşıldı. Erdoğan, Putin, Merkel ve Macron tarihi Vahdettin Köşkü’ndeki zirvede sadece Suriye konusunu görüşürken özellikle ABD ve İran’a gayri resmi mesajlar da yolladılar: Dünya ABD’den ibaret değildir! İran’ın Suriye’deki rolünden rahatsızız. </em></p>
<p><em><strong>Hakan Hocagil</strong></em></p>
<p>Dış politika çok ilginç gelişmelerin, çok farklı birlikteliklerin/ayrışmaların, çok hızlı devinimlerin yaşandığı bir alan… Aynı zamanda sembolizmin ‘zirve’ yaptığı bir alan…</p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, misafirleri Putin, Macron ve Merkel’i yanına alarak bahçesinden İstanbul Boğazını izlediği ve poz verdiği köşke adını vermiş olan Padişah Vahdettin, Avrupa’nın ‘hasta adam’ olarak nitelediği Devleti Aliye’yi en zayıf olduğu dönemde ‘yönetmiş’ bir padişahtı. Erdoğan’ın Suriye Zirvesi için Avrupa’nın/Batının İngiltere’den sonraki en mütekebbir devletlerini ‘hasta adam’ın bir köşkünde çok farklı bir statüde buluşturmasının da şüphesiz sembolik bir anlamı bulunuyor. Avrupalı liderler Erdoğan’ın belirlediği kapsam, Erdoğan’ın öngördüğü çerçeve ve büyük oranda Erdoğan’ın istediği mesajlar etrafında konuşup görüşüp bir metin etrafında uzlaştılar.</p>
<p>Suriye krizinin ‘silahsız çözüm’üne ve kalıcı istikrara giden yol haritasının temelleri İstanbul’da, Vahdettin Köşkünde atıldı. Liderler, sivillere yönelik yeni trajedilere yol açacak adımların engellenmesi konusunda ortak duruş sergiledi. Geçmiş zirvelerden farklı olarak liderler, kalıcı ve sürdürülebilir ateşkesin sağlanabilmesi için anayasa komisyonu kurulması konusunda mutabakata vardılar.</p>
<p>ABD’siz (hatta ABD’ye rağmen!), İran’sız dörtlü zirvede ana gündem, İdlib’deki ateşkesin sağlamlaştırılması ve Suriye krizine siyasi çözüm çabaları oldu. 17 Eylül’deki Soçi mutabakatının ardından İdlib’deki durum başta olmak üzere, sahadaki genel gelişmeler ve siyasi çözüm sürecinin ele alındığı zirvenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sorunun yalnızca askeri yöntemlerle çözülemeyeceğinin altını çizdi. “Akan kanın bir an önce durdurulması öncelik hedef. Sınırda terör örgütlerinin palazlanmasına izin verilemez” dedi.</p>
<p>Bundan sonra atılacak adımlar, Suriye’deki nispeten stabil durumun devamını sağlayacak ve ülkenin geleceğini belirleyebilecek mi, bunu zaman gösterecek…</p>
<p><strong>İran’sız zirve ne anlama gelir?</strong></p>
<p>7 Eylül’deki Tahran Zirvesi’ne (Ruhani, Erdoğan, Putin zirevsi) büyük umutlar bağlayan çevreler, taraflar arasındaki sorunlar bulunduğu ortaya çıkınca içten içe bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Tahran Zirvesinden sonra Suriye sorununun -özellikle de Esad’ın geleceği konusunun- Avrupalı aktörleri sürece dahil ederek tartışılması fikri ortaya atıldı; Türkiye’nin girişimiyle gerçekleşen İstanbul Zirvesi, bu ihtiyacın karşılanmasına matuftu.</p>
<p>Zira Tahran Zirvesi’nde Esad rejiminin İdlib’e yapmayı planladığı operasyon gündeme gelmiş ama Erdoğan’ın sivil kayıpların önlenmesine yönelik çağrıları, Putin ve Ruhani tarafından pek kale alınmamıştı. Erdoğan zirveden sonra da Türkiye’nin insani bir trajedinin yaşanmasına izin vermeyeceği konusundaki duruşunu her fırsatta hatırlatmıştı. 17 Eylül’deki Soçi Zirvesinde Putin Türkiye’nin taleplerini kabul etmiş ve İran’a da kabul ettirmişti. Şüphesiz bu durum, Rusya’nın Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamadığını gösteriyordu.</p>
<p>ANKASAM’dan Doğacan Başaran’a göre, bahsi geçen gelişmeler, Ankara’nın çok yönlü dış politika anlayışının bir parçası olarak Rusya-İran ikilisini dengelemesi gerektiğini gösterdi. Türkiye de bu bağlamda Almanya ve Fransa gibi Avrupalı devletlerle yakınlaşarak yeni bir denklem oluşturmaya çalıştı. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Türkiye’ye ve Erdoğan’ın Almanya’ya gerçekleştirdiği ziyaretler, bu çerçevede güç dengesi politikasının, ittifak ihtiyacının gereği idi. Avrupalı liderler de Ankara’nın Suriye’deki duruşunu destekleme zorunda idi; çünkü olası bir İdlib operasyonu hem Türkiye’ye hem Avrupa’ya yönelik yeni bir mülteci akını Avrupa’yı da tedirgin ediyordu. Yani Avrupa’nın Türkiye’ye, Türkiye’nin de Avrupa’ya bu bağlamda ihtiyacı vardı.</p>
<p>Rusya’nın katıldığı zirveden İran’ın dışlanmış bu ülkenin Suriye’deki etkinliğinden ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) Suriye’deki varlığından duydukları rahatsızlıkla ilişkilendirildi. Zaten Suriye Krizi’nin başından beri Tahran, Esad rejiminin hep arkasında durmuş, Esad’sız seçeneklere karşı çıkmıştır (Gözlemcilere göre, Rusya, Esad konusunda daha esnek bir tutum izlemiştir. Süreç boyunca Moskova’nın önceliği, ABD’nin Suriye’yi şekillendirmesinin engellenmesi olmuştur; yani “Esad’sız bir Suriye” seçeneğine Rusya kapıyı kapatmış değildir). Bu nedenle de İstanbul Zirvesi, Suriye’de kalıcı barışın inşasına yönelik görüşmelerde İran’ın arka plana itilebileceğine ve Türkiye’nin süreci şekillendirmedeki konumunun merkezileşebileceğine işaret etmektedir.</p>
<p><strong>ABD’ye rağmen?</strong></p>
<p>Türkiye, Rusya, Fransa ve Almanya zirvesinin gayri resmi mesajlarından biri de ABD’ye yöneliktir. Dört lider, uluslararası sistemdeki konumlarından rahatsız olan ve çok kutuplu dünya düzenine yönelik arayışları dillendiren aktörlerdir. ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO harcamaları üzerinden Berlin’i eleştirmiş olması, Merkel’in de hem bu konuda hem farklı alanlarda Trump’a tepkileri hatırlanınca İstanbul Zirvesinde ABD’nin bulunmaması daha farklı bir boyut da kazanmıştır; Avrupalı liderler Trump’ın tek taraflı/kendi başına işler çevirmesinden rahatsızdır. Suriye’de terör örgütlerine ABD’nin göz yumuyor olması (desteklemesi aslında), İran’a yaptırımlar konusunda Trump’ın dünyayı peşine takma düşüncesi, sadece Türkiye’yi değil birçok Batılı ülkeyi, bu arada Almanya ve Fransa’yı da rahatsız etmektedir (Trump’ın ülkesinin iç hukuku çerçevesinde uyguladığı yaptırımları, diğer ülkelere dayatmak istemesi tepki çekmiş ve Almanya ve Fransa’nın liderliğindeki Avrupa Birliği (AB), Avrupalı şirketlerin İran piyasasında iş yapabilmesi için Engelleme Mevzuatı’nı güncelleyerek yürürlüğe koymuştur). Dolayısıyla Berlin ve Paris ABD’nin küresel liderliğini sorgulamaya başlamıştır; Erdoğan’ın bu bağlamda Trump’ı/ABD’yi sıklıkla eleştirdiği de ortadadır.</p>
<p>Bir sürü dengenin, bir sürü hesap kitabın, yığınla paradoksun hâkim olduğu uluslararası düzene, İstanbul Zirvesi ile yeni bir ilmek daha atıldı. Liderlerin ‘silahsız çözüm’ için ortaya koydukları irade, yeni anayasa komisyonu kurulması kararı ile daha da anlamlı hale gelmiştir. Sonuç alınır mı, zirve/zirveler işe yarar mı?</p>
<p>Orasını zaman gösterecek. Ancak umalım ki hiç olmazsa mevcut stabil durum devam etsin ve artık insanlar ölmesin, kış kapıya dayanmışken çoluk-çocuk, çaresiz-kimsesiz Suriyeliler yollara düşmek zorunda kalmasın…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/istanbul-zirvesinin-kodlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Esed&#8217;in Kaderi Suriye Halkının Ellerinde Mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/esedin-kaderi-suriye-halkinin-ellerinde-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/esedin-kaderi-suriye-halkinin-ellerinde-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Oct 2018 06:55:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Esed]]></category>
		<category><![CDATA[Makron]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<category><![CDATA[Putin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3351</guid>

					<description><![CDATA[ARAP BASINI ZİRVEYİ BÖYLE YORUMLADI Arap ve İran basını, Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa’nın katılıyla gerçekleştirilen Suriye konulu dörtlü zirveye geniş yer verdi. Suudi Arabistan tarafından finanse edilen El Arabiya televizyonunun web sitesi &#8220;İstanbul&#8217;daki zirve, Esed&#8217;in kaderini Suriye halkının ellerine bırakıyor&#8221; başlığıyla duyurdu. Arap ve İran basını, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın ev sahipliğinde, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Başbakanı Angela Merkel&#8217;in katılımıyla gerçekleştirilen Suriye konulu dörtlü zirveye geniş yer verdi. Katar merkezli Al Jazeera televizyonu başta olmak üzere Arap dünyasındaki birçok televizyon kanalı İstanbul&#8217;daki Suriye zirvesini &#8220;canlı&#8221; yayımladı. Arap basını, okuyucularına flaşlar ve acil haberlerle duyurduğu zirveye geniş yer ayırdı. Al Jazeera&#8217;nın resmi internet sitesindeki İstanbul zirvesiyle ilgili haberde, Suriye&#8217;de &#8220;yeni anayasa vurgusuna&#8221; dikkat çekilirken, Suudi Arabistan tarafından finanse edilen ve Dubai&#8217;den Arapça yayın yapan El Arabiya televizyonunun web sitesinde ise zirveyle ilgili haber, &#8220;İstanbul&#8217;daki zirve, Esed&#8217;in kaderini Suriye halkının ellerine bırakıyor&#8221; başlığıyla geçildi. İran basını zirveyi flaşlarla duyurdu İran&#8217;ın resmi ve yarı resmi haber ajansları ile gazeteleri, internet siteleri ve devlet televizyonu da Suriye konulu dörtlü zirveyi yakından takip etti ve açıklamalara geniş yer ayırdı. İran&#8217;ın resmi haber ajansı IRNA, zirveyi ve açıklamaları flaşlar ve acil haberlerle abonelerine servis ederken, manşetine taşıdığı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ARAP BASINI ZİRVEYİ BÖYLE YORUMLADI</strong></p>
<p>Arap ve İran basını, Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa’nın katılıyla gerçekleştirilen Suriye konulu dörtlü zirveye geniş yer verdi. Suudi Arabistan tarafından finanse edilen El Arabiya televizyonunun web sitesi <strong>&#8220;İstanbul&#8217;daki zirve, Esed&#8217;in kaderini Suriye halkının ellerine bırakıyor&#8221;</strong> başlığıyla duyurdu.</p>
<p>Arap ve İran basını, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın ev sahipliğinde, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Başbakanı Angela Merkel&#8217;in katılımıyla gerçekleştirilen Suriye konulu dörtlü zirveye geniş yer verdi.</p>
<p>Katar merkezli Al Jazeera televizyonu başta olmak üzere Arap dünyasındaki birçok televizyon kanalı İstanbul&#8217;daki Suriye zirvesini &#8220;canlı&#8221; yayımladı. Arap basını, okuyucularına flaşlar ve acil haberlerle duyurduğu zirveye geniş yer ayırdı.</p>
<p>Al Jazeera&#8217;nın resmi internet sitesindeki İstanbul zirvesiyle ilgili haberde, Suriye&#8217;de &#8220;yeni anayasa vurgusuna&#8221; dikkat çekilirken, Suudi Arabistan tarafından finanse edilen ve Dubai&#8217;den Arapça yayın yapan El Arabiya televizyonunun web sitesinde ise zirveyle ilgili haber, &#8220;İstanbul&#8217;daki zirve, Esed&#8217;in kaderini Suriye halkının ellerine bırakıyor&#8221; başlığıyla geçildi.</p>
<p><strong>İran basını zirveyi flaşlarla duyurdu</strong></p>
<p>İran&#8217;ın resmi ve yarı resmi haber ajansları ile gazeteleri, internet siteleri ve devlet televizyonu da Suriye konulu dörtlü zirveyi yakından takip etti ve açıklamalara geniş yer ayırdı.<br />
İran&#8217;ın resmi haber ajansı IRNA, zirveyi ve açıklamaları flaşlar ve acil haberlerle abonelerine servis ederken, manşetine taşıdığı haberinde &#8220;Anayasa komitesinin teşkil edilmesi ve Suriye toprak bütünlüğünün korunması vurgulandı&#8221; başlığını kullandı.</p>
<p>Devlet televizyonu ise zirveyi saat başı bültenleri ve anlık altyazılarla okuyucularına duyururken, web sitesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, &#8220;Bu attığımız adımlar, yaptığımız görüşmelerden tabii ki İran&#8217;ı da bilgilendireceğiz&#8221; şeklindeki ifadelerini manşetine taşıdı.</p>
<p>Mehr Haber Ajansı da dörtlü zirveye katılan liderlerin Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı ile ilgili açıklamalarını manşetinde kullanırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İran’ın bilgilendirilmesi, Rusya Devlet Başkanı Putin&#8217;in de Suriye’deki &#8220;terörist grupların temizlenmesi&#8221; ile ilgili sözlerine yer verdi.??</p>
<p>ISNA haber ajansı &#8220;İstanbul’da Suriye ile ilgili ciddi ve yapıcı toplantı yapıldı&#8221; ifadelerini kullanırken, haberde Erdoğan’ın Suriye&#8217;de askeri bir çözüme karşı olduğu yönündeki sözlerinin yanı sıra konuya ilişkin açıklamasının tamamını yayınladı.</p>
<p>&#8211; IKBY basını da zirveye yer verdi</p>
<p>IKBY’de yayın yapan Rudaw TV de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın &#8220;Fırat&#8217;ın doğusundaki tehditleri bertaraf edeceğiz&#8221; açıklamalarını başlığa taşıdığı haberinde, &#8220;İstanbul’daki tarihi zirvenin ardından ilk açıklamayı Recep Tayyip Erdoğan yaptı.&#8221; ifadelerine yer verdi.</p>
<p>Erdoğan&#8217;ın açıklamalarının geniş kullanıldığı haberde, zirvede Soçi mutabakatının ardından İdlib&#8217;deki durum başta olmak üzere, sahadaki genel gelişmeler ve siyasi çözüm sürecinin ele alındığı kaydedildi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/esedin-kaderi-suriye-halkinin-ellerinde-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şimdi ABD Düşünsün</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/simdi-abd-dusunsun/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/simdi-abd-dusunsun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Oct 2018 18:17:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Makron]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<category><![CDATA[Putin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3343</guid>

					<description><![CDATA[ERDOĞAN, PUTİN, MAKRON VE MERKEL’DEN ORTAK MESAJ SURİYE KRİZİNDE SONA DOĞRU İstanbul&#8217;da bulunan Vahdettin Köşkü&#8217;nde yapılan Suriye konulu dörtlü zirve sona erdi. Zirvenin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron&#8217;un ortak açıklama yaptı. Liderlerin açıklamalarından satırbaşları: Cumhurbaşkanı Erdoğan: Suriye konusunda istişarelerde bulunmak üzere sayın Putin, sayın Merkel ve sayın Macron&#8217;a şahsım ve milletim adına şükranlarımı sunuyorum. Bu süreçten özellikle ana önceliklerimiz sahada tam olarak ateşkesin sağlanması ile akan kanın bir an önce durdurulması hedefimiz var. Ayrıca bir siyasi çözüme ulaşılmasını, böylece ülkede istikrar için neler yapılabilir etraflıca ele alma fırsatı bulduk. Suriye ihtilafının küresel bir sorun haline dönüşmesinin sebebi, uluslararası toplumun meseleyi sahiplenmemesidir. Suriye&#8217;deki sıkıntının yükünü siviller ile komşu ülkeler çekmek zorunda kalmıştır. Artık bu kayıtsızlığa son verilmesi gerekiyor. İnisiyatif alınmadığı takdirde Suriye&#8217;deki trajedi daha da kötüye gidecektir. Astana&#8217;da yürütülen işbirliği uluslararası topluma örnek olmuştur. Bu olumlu işbirliğine ne kadar çok paydaş ülke katkı sağlayabilirse kalıcı çözüme de o denli hızlı ulaşabiliriz. Suriye&#8217;nin toprak bütünlüğü ile siyasi birliğine bağlılığımızı ve ihtilafa askeri yöntemlerle çözüm bulamayacağını teyit ettik. İdlib konusunda değerli dostum Putin&#8217;in gayretiyle sağladığımız muhtıraya riayet edildiğini teyit ettik. İdlib&#8217;de sağlanan sükünetin tekrar yeşerttiği umut ile siyasi süreçte adımlar atılması &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ERDOĞAN, PUTİN, MAKRON VE MERKEL’DEN ORTAK MESAJ</strong></p>
<p><strong>SURİYE KRİZİNDE SONA DOĞRU</strong></p>
<p>İstanbul&#8217;da bulunan Vahdettin Köşkü&#8217;nde yapılan Suriye konulu dörtlü zirve sona erdi.</p>
<p>Zirvenin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron&#8217;un ortak açıklama yaptı.</p>
<p><strong>Liderlerin açıklamalarından satırbaşları:</strong></p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Erdoğan:</strong></p>
<p>Suriye konusunda istişarelerde bulunmak üzere sayın Putin, sayın Merkel ve sayın Macron&#8217;a şahsım ve milletim adına şükranlarımı sunuyorum. Bu süreçten özellikle ana önceliklerimiz sahada tam olarak ateşkesin sağlanması ile akan kanın bir an önce durdurulması hedefimiz var. Ayrıca bir siyasi çözüme ulaşılmasını, böylece ülkede istikrar için neler yapılabilir etraflıca ele alma fırsatı bulduk. Suriye ihtilafının küresel bir sorun haline dönüşmesinin sebebi, uluslararası toplumun meseleyi sahiplenmemesidir. Suriye&#8217;deki sıkıntının yükünü siviller ile komşu ülkeler çekmek zorunda kalmıştır. Artık bu kayıtsızlığa son verilmesi gerekiyor. İnisiyatif alınmadığı takdirde Suriye&#8217;deki trajedi daha da kötüye gidecektir. Astana&#8217;da yürütülen işbirliği uluslararası topluma örnek olmuştur. Bu olumlu işbirliğine ne kadar çok paydaş ülke katkı sağlayabilirse kalıcı çözüme de o denli hızlı ulaşabiliriz.</p>
<p>Suriye&#8217;nin toprak bütünlüğü ile siyasi birliğine bağlılığımızı ve ihtilafa askeri yöntemlerle çözüm bulamayacağını teyit ettik. İdlib konusunda değerli dostum Putin&#8217;in gayretiyle sağladığımız muhtıraya riayet edildiğini teyit ettik. İdlib&#8217;de sağlanan sükünetin tekrar yeşerttiği umut ile siyasi süreçte adımlar atılması gerektiğini konuştuk. Anayasa komitesinin yıl sonu itibariyle tamamlanması çağrısında bulunduk.</p>
<p>Bugüne kadar DEAŞ ve PYD tarafından gerçekleştirilen saldırılarda yüzlerce vatandaşımız ve güvenlik görevlimiz şehit oldu. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı&#8217;nı gerçekleştirdik. Bugün ülkemizin güvenli hale getirdiği Afrin, Cerablus ve El Bab gibi şehirlerde huzur ve barış var. 260 bin Suriyeli bu bölgelere geri dönmüş durumdadır. Türkiye, Suriye&#8217;nin herhangi bir bölgesinde terör gruplarının palazlanmasına izin vermeyecektir. Zirvede Suriye ihtilafının insani boyutunu da konuştuk. Bugün Suriyeli mültecilerin ülkelere geri dönüş sürecinin gönüllülük esasına göre, güvenli bir şekilde ve BM ile eşgüdüm halinde yürütülmesi gerektiği konusunda fikir birliğine vardık. Suriyeli sığınmacılar için harcadığımız 33 milyar dolar Türkiye&#8217;nin fedakarlığını göstermektedir. Adil yük paylaşımı konusunda AB&#8217;nin verdiği tahahhütleri de yerine getirmesini bekliyoruz.</p>
<p>Sahile vuran masum çocuk bedenleri Suriye&#8217;de yaşananların en acı sembolleridir. Herkesin bu trajediyi sonlandırmak için mücadele etmesi gerekiyor. Zirve katılımcıları olarak gerek sahadaki durumun iyileştirilmesine yönelik çabaları arttıracağımıza inanıyorum. Türkiye olarak soruna çözüm bulmaya yönelik gayretimizi sürdürmekte kararlıyız. Şüphesiz ki bu kararlılığımız İran&#8217;ı da ilgilendirmektedir. Bu attığımız adımlardan İran&#8217;ı da bilgilendireceğiz ve bu sürecin olumlu bir şekilde devamlılığını sağlamak için bunu gerekli görüyoruz.</p>
<p>Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin: Türkiye&#8217;nin yönetimini ortak çalışmayı yürüttüğü için kutlamak istiyorum. Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa ileride de Suriye&#8217;deki durum için el ele çalışmaya devam edecektir. Bu konuda ortak bildiri kabul edilmiştir. Suriye adım adım barışa doğru ilerliyor. Bunun için elverişli şartlar sağlandı. Suriye&#8217;deki kalıcı çözüm sadece siyasi yollarla mümkün olabilir. Suriyeliler kendi kaderlerini kendilerini tayin etmeliler. Öncelikle Cenevre&#8217;de anayasa komitesinin çalışmalarının başlaması gerekiyor. Soçi&#8217;de Ulusal Suriye Kongresi&#8217;nin aldığı kararlar da dikkate alınmalıdır. Bu komite toplumun tüm katmanları tarafından tanınmalıdır. Çoktandır ihtiyaç duyulan bu anayasal reform yapılmalıdır. Rusya, bu çalışmaya faal şekilde katılacak. Suriye&#8217;deki şiddet oranı ciddi şekilde azaldı. Ancak radikal unsurların temizlenmesi gerekiyor. Savaş tecrübesi edinen bu caniler ülkelerimizde taraftar devşirebilir. İdlib&#8217;de silahsızlanmış bölgenin oluşturulmasının geçici bir tedbir olarak düşünüyoruz. Türkiye&#8217;nin kısa süre içerisinde bu bölgeden muhaliflerin ve ağır silahların çekilmesi için çaba sarf edeceğini umuyoruz. Rusya, Suriye Arap hükümetinin terör tehdidini ortadan kaldırmasına kararlı bir şekilde destek olacaktır. Ülkedeki durumu iyileştirmek, ekonomiyi kalkındırmak için uluslararası toplumun çaba sarf etmesi lazım. Rusya, Fransa ile beraber Doğu Guta&#8217;ya insani yardım oluşturdu. İnsani yardım kavramını genişletmek için anlaşmaya vardık. Mültecilerle ilgili uluslararası bir konferans düzenlemek istiyoruz. Bu olmazsa ilerleme olmaz. Suriye&#8217;de 1.5 milyon mültecinin yerleştirilmesi için ortam sağlandı. Suriye hükümeti her türlü teminatı vermeye hazırdır.</p>
<p>Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron: Sayın Erdoğan&#8217;a bizleri İstanbul&#8217;da bugün kabul ettiği için teşekkür ediyorum. Amerikan halkı ile ilgili olarak taziye dileklerimi dile getirmek isterim. Pittsburgh&#8217;daki saldırıdan dolayı Amerikan halkının yanındayız. Suriye meselesiyle ilgili olarak birçok farklı formatın birlikte çalışması gerektiğini ortaya koyduk. Bu tür süreçlerin birbirine yaklaşması gerektiğini belirtmiştik. Bugünkü zirve bu yönde bir başka adım olduk. Burada Astana grubu üyeleri, küçük grup üyeleri, ABD ve başka Arap devletleri eşgüdümlü olarak hareket ediyoruz. Suriye&#8217;de terörist gruplara karşı mücadelemiz var. Bu bağlamda terörle mücadeleyi sürdürürken aynı zamanda bugün yapılacak askeri harekatların insani yardımları engellememesi gerektiğini unutmuyoruz. Rejimin İdlib&#8217;e yapacağı bir saldırı kabul edilemez olacaktır. Burada Türkiye&#8217;nin, Avrupa&#8217;nın ve bölgenin istikrarı söz konusu. Bunu daha önceki saldırılarda gördük. Rusya ve Türkiye birkaç hafta önce bir mutabakata vardılar. Bugün de bu konuda değerlendirmeler yapıldı. İdlib&#8217;de kalıcı ve sürdürülebilir bir ateşkesin sağlanması çok önemli. Rusya&#8217;ya da Suriye&#8217;deki rejim üzerinde baskı kurması konusunda güveniyoruz. Hem Suriye&#8217;de hem de dünyada kimyasal silahların kullanılması kabul edilemezdir. Suriye&#8217;de aslında iki savaş devam ediyor. Hep birlikte tüm terör gruplarına karşı bir savaş veriyoruz. Bir de rejimin kendi muahliflerine yönelik yürüttüğü bir savaş var. Bunun sürdürülmesi mümkün değil. Tüm mültecilerin dönebileceği bir siyasi çözüm yürütülmelidir. Rejim fetih mantığıyla devam ediyor, bu istikrarı sağlayacak bir yaklaşım değil. Anayasa komitesiyle ilgili listelerin sene sonuna kadar onaylanmasını ve bu toplantıların yapılmasını istiyoruz. Suriye halkı kendi geleceğinde söz hakkına sahip olmalı. Konuyla ilgili güçler bugün yaptığımız gibi uluslararası mekanizmayı hayata geçirmek için elinden geleni yapıyor. Konuyla ilgili olarak iradelerimiz örtüşüyor. Bunu hayatını kaybedenlere ve rejimden kaçan Suriyelilere borçluyuz. Rusya ve BM ile birlikte Doğu Guta&#8217;da ortak bir harekatımız oldu. Rusya ve Türkiye ile birlikte çalışmamız gerekiyor. Sivil topluluklara insani yardım ulaştırılması çok önemli. Alandaki tüm paydaşların insani yardım konvoylarının erişimini sağlaması gerekiyor. Bugün hala bazı blokaj durumları olduğunu görüyoruz. Bu kabul edilemez. Bir başka nokta var, bu da sığınmacıların geri dönüşü konusu. Konuyla ilgili olarak Türkiye, Ürdün ve Lübnan&#8217;ın çabalarını takdirle karşılıyoruz. Bugün açık konuşmak gerekirse, bu sığınmacıların ülkelerine geri dönüşü siyasi çözüm olmadıkça inandırıcı olamaz. Bu kişiler rejimden kaçan kişileri. Ancak onların geri dönüşü için geri şartlar sağlandıktan sonra onların geri dönüşünü sağlayabiliriz. Bu zirve gerçekten de son derece yararlı oldu. Gerçekten de bugün buradaki toplantılarımız son derece önemli ama bizlerin de sorumluluğunu beraberinde getiriyor. Bu tüm bölgeyi ilgilendiren bir mesele. Bugün görüştüklerimiz önümüzdeki aylarda teyakkuz halinde olmamız gerekiyor.</p>
<p>Almanya Başbakanı Angela Merkel: Son derece önemli bir zirve gerçekleştirdi. İki Astana grubundan iki küçük grup diye adlandırılan gruptan temsilci burada bir araya geldi. Önemli sonuçlar elde etme açısında çok faydalı bir toplantı olmuştur. Burada sadece askeri açıdan değil, siyasi açıdan bir çözüm bulmak gerekiyor. Suriye&#8217;de birçok insani felaket gördük. Ürdün, Türkiye ya da Avrupa ülkelerinde mülteciler bulunmaktadır. Daha fazla insani felaket olmaması için elimizden geleni yapmak istiyoruz. 17 Eylül&#8217;de İdlib konusunda Türkiye ve Rusya arasında çok önemli bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Bunun kalıcı olması için elimizden geleni yapmaya hazırız. Kimyasal silahların kullanılmaması konusunda kararlı olduğumuzu söylemek istiyorum. Maalesef şu ana kadar anayasa komitesi bir araya gelememiştir. Önce bu toplantıların daha sonra seçimlerin yapılması gerekmektedir. Bu anayasa komitesinin yıl sonuna kadar bir araya gelmesi için katkıda bulunmak istemekteyiz. Bu çatışma durumu askeri olarak çözülemez. Diğer ele alınan konu sığınmacıların ülkelerine geri dönmeleridir. Geri dönen insanların tutuklanması ve tahkibata uğramaması gerekiyor. Bu şekilde bir sukünetin olması ve siyasi çözüm olması gerekmektedir. Suriye&#8217;nin bütün halkı için güvenli bir vatan olması gerekmektedir. Çözüm aciliyeti hepimizin gördüğü bir gereksinim. Siyasi çözümün böyle bir zamanda bulunması çok çok önemli.</p>
<p><strong>SORU-CEVAP</strong></p>
<p><strong>Sayın Putin, Esad&#8217;ı anayasa komitesi konusunda nasıl ikna edecek?</strong></p>
<p>Putin: Ben sizlere metodları sayacak olursam bu yapıcı olmaz. Suriye&#8217;nin meşru hükümetine saygı duyulmalıdır. Herkes Suriye rejimi diyor, BMGK kararında ise Suriye Arap Cumhuriyeti hükümeti diyor. Suriye&#8217;nin meşru hükümetine saygı duymaktan yola çıkarak, muhalefetle de diyalog kurulmalıdır. Biz Suriye hükümetini her zaman yapıcı bir diyaloğa çağırıyoruz. Sene sonuna kadar şartlar oluşursa, anayasa komitesi faaliyetlerine başlayacaktır. Soçi&#8217;de anayasa komitesinin oluşturulması kararı alındı. Ondan sonra hem muhalefetle hem de Cumhurbaşkanı Esad&#8217;la anlaşabildik. Bu çalışma kolay bir çalışma değil. Her taraf güvendikleri insanları katmak istiyor. Ancak bu kuruma güven oluşmazsa verimli olmaz. Hem Suriye hükümetiyle hem de İran&#8217;daki ortaklarımızla beraber çalışmamız gerekiyor. İran olmadan bu konu çözülemez.</p>
<p><strong>Suudi Arabistan ve Cemal Kaşıkçı ile ilgili bilgilendirme yaptınız mı? Sayın Macron, Suudi Arabistan&#8217;a silah satışı ile ilgili olarak bir açıklama yapmıştı, bu konuda Avrupa çapında bir karar alınabilir mi?</strong></p>
<p>Erdoğan: Merhum Kaşıkçı ile ilgili olarak gerekli bilgileri verdim. Daha önce de çeşitli bilgilendirmeler olmuştu. Bugün yaptığımız ikili görüşmelerle detaya girmiş bulunuyoruz. Şu anda uluslararası medyanın burada olması nedeniyle böyle bir cevap vermeliyim. İçeride 18 tutuklu var, bunlar ülkemize gelen kişilerdir. Bu 18 kişiyi Türkiye&#8217;ye kimler gönderdi, bunun cevabını Suudi yetkililer vermeli. Suudi yetkililer, Türkiye&#8217;deki yerli işbirlikçilerden bahsetti. O zaman bu yerli işbirlikçi kimdir, bunu da yine bu açıklamayı yapan kişilerin ortaya koyması gerekmektedir. Suçun işlendiği yer İstanbul&#8217;dur. Suudi Arabistan, bu yargılamayı yapmayacaksa, bu yargılamayı bizim yapmaya hazır olduğumuzu dün bu çağrıyı resmi kanallardan yapmış bulunuyoruz. Bunun yanında Suudi Arabistan başsavcısını yarın buraya gönderiyor. Başasavcı kendi heyetiyle görüşmelerini yapacak. Bu süreç içerisinde emniyet teşkilatımız, istihbaratımız çalışmalarını yapmıştır.</p>
<p>İstanbul&#8217;da tutuklanan Alman vatandaşı ile ilgili olarak mahkeme cezasını vermiştir. Temyiz yolu açıktır. Türk yargısının vereceği karara hep birlikte saygı duymalıyız.</p>
<p>Merkel: Cemal Kaşıkçı konusunu ele aldık. Alman vatandaşının yargılanması gerektiği konusunu da ele aldık. Kendisine yönelik adil bir tutum sergilenmesi gerektiğini ele aldık. Sayın Macron ile birlikte Kaşıkçı konusunu da ele aldık. Almanya&#8217;da yeni koalisyonla birlikte, Yemen savaşı konusunda son derece kesin bir politika sürdürdüğümüzü ve Suudi Arabistan&#8217;a silah satışı yapılmaması gerektiğini ilettik. Avrupa genelinde de gerekenlerin yapılacağını tahahhüt etmek isterim.</p>
<p>Macron: Kaşıkçı cinayetini ele aldık. Tabiki kınıyoruz. Delillerin paylaşımı konusunda çok iyi işbirlikleri söz konusu. Bir takım olgular söz konusu. Soruşturmanın sonuna kadar gitmesi gerekiyor. Bu konularla ilgili yaptırımların alınması gerekiyor. Bunların tutarlı ve tam olması gerekiyor. Bunların bazı sektörler ile kısıtlı kalmamalı. Bu yaptırımlar Avrupa düzeyinde alınacaktır.</p>
<p><strong>Suriye&#8217;nin gelecekteki devlet yapısını ne şekilde görüştünüz? Sayın Esad&#8217;ın oradaki yeri ne olacak? İdlib&#8217;de askeri harekat gerektirecek bir durum olabilir mi? Bu formatın genişlemesine destek verdiğini söyledi Sayın Erdoğan, kimler katılabilir, ABD olabilir mi?</strong></p>
<p>Putin: Bizim ilkesel tutumumuz şu doğrultudadır. Suriye halkı kendi liderini kendi seçmelidir. Bunun için bir siyasi süreç başlamalıdır. Bugün ilgilendiğimiz konu buydu. Şu veya bu şahsı görüşmedik. İdlib&#8217;le ilgili her şeyi zaten anlattım. Rusya, Suriye hükümetini destekleme hakkını saklı tutuyor. İdlib&#8217;den Halep topçu ateşine tutuldu. Türk partnerlerimizle bu konuda yaptığımız her şeye hedeflere ulaşılmasına uyuyor. İdlib bölgesine 15-20 km çevresinin silahlardan temizlemek istiyoruz.</p>
<p>Erdoğan: Her şeyden önce Esad&#8217;ın durumunu belirleyecek irade Suriye halkının iradesidir. Bize göre Esad 1 milyona yakın vatandaşının hayatına kastetmiştir. Yaşananlar ortadadır. Hala oradaki katliamlar aynen devam etmektedir. Temennimiz artık bu sürecin bitmesidir. Böylece Suriye&#8217;de insanların hayatlarını nasıl devam ettireceği sorusu da yanıt bulur. İdlib&#8217;de 3.5 milyon insan yaşıyor. Bunların birçoğu da Halep&#8217;ten kaçarak geldiler. İdlib&#8217;den kaçsalar da kaçacakları tek yer Türkiye kalmıştı. Zaten 3.5 milyon bize iltica etmişti. SAyın Putin&#8217;le attığımız adımlarla, İdlib sürecinde 10 maddelik muhtıra burada yeni bir süreci başlattı. Burada kalıcı bir ateşkesi sağlamış olduk. Bu ateşkes orada yaşayan insanları rahatlattı. Bütün o yıkılan binaları gördüğümüzde, bizler siyasetçiler olarak acaba bunun bedelini nasıl ödeyeceğiz diye düşünmek zorunda kalıyoruz. Suriye&#8217;den gelen mültecilerle ilgili attığımız adımlar ortada. İnsani olarak birçok desteği vermek durumundayız. İnsani olarak eğitimde, sağlıkta ne gibi destekler verebiliriz bunları konuşma fırsatı bulduk. Genişleyebilir mi dediniz. Bu birlikte atacağımız adımdır. Bu dondurulmuş bir yapı değildir.</p>
<p>Merkel: Kapanış bildirgemizde çok açık şekilde vurguladık. Suriye halkının tamamı serbest seçimlerde kararı kendisi vermelidir. Suriye halkının kendisi gelecekleri üzerine karar verecektir. İdlib konusunda gerçekten de Soçi&#8217;deki mütabakatla birlikte böyle bir yola girildiği için mutluluk duyuyorum. Biz bunu kesinlikle destekliyoruz. Elbetteki kolay değil ama son haftalar başarılı olunabileceğini ortaya koymuştur.</p>
<p>Macron: Sayın Erdoğan&#8217;ın söylediklerine katılıyorum. Suriye halkının kendi geleceğine karar vermek için gerekli şartları sağlayabiliriz. Beşar Esad&#8217;ın görevde kalıp kalmayacağına karar vermek bize düşmez. Burada egemen bir hükümet var, buna saygı göstermek gerekiyor. Ancak uluslararası toplumun da bir söz hakkı var. Soçi&#8217;de verilen kararlar doğrultusunda uluslararası toplumun söyleyeceği şeyler var. Suriye halkının egemenliğine saygı göstereceğiz. Bu rejimin artık Suriye&#8217;yi temsil etmediğini, bu yüzden bir anayasal çerçeve kurarak tüm Suriyelilerin oy vereceği şartları oluşturmamız gerekiyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/simdi-abd-dusunsun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya &#8211; İran Denkleminde Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/almanya-iran-denkleminde-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:40:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<category><![CDATA[Şefik Kantar]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1597</guid>

					<description><![CDATA[Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir. İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir. Bu günlerde Almanya’da ilginç bir kaçakçılık davası görülüyor. İran’da sahte banknot fabrikası kurmak için harekete geçen kriminal bir organizasyon adına 22 kamyon dolusu baskı makinesi ve diğer araç gereçler Almanya’da yakalandı. Konunun adi bir kalpazanlık hadisesi mi yoksa İran ekonomisine darbe vurmak için bir komplo mu olduğu konusunda henüz tatmin edici bir bilgi ve açıklama yok. Yine bu günlerde Federal Alman Savcılığı’nın talimatı ile değişik eyaletlerde ‘casusluk faaliyeti şüphesi’ ile 10 İranlının ikametgahlarına baskın yapıldı. Bu konu hakkında da kamuoyunun tatmin edici bir bilgisi henüz yok. Bu baskınlardan üç hafta kadar önce, 2017 yılının son haftasında İran’ın Berlin büyükelçisi, Dış İşleri Bakanlığı’na çağrılmış, deşifre olan İranlı ajan Syed Mustafa H.’nin Sosyal Demokrat Partili (SPD) politikacı ve Alman-İsrail Toplumu eski başkanı Reinhold Robbe hakkında bilgi toplaması protesto edilmiş, İran casusluk faaliyetleri nedeniyle uyarılmıştı. İran’da hükümete ve rejime karşı yoğun protesto eylemlerinin sürdüğü günlerde Almanya’daki muhalifler 1999-2009 yılları arasında görev yapan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir. İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın </strong><strong>çekim alanına sokmaktan geçmektedir.</strong></p>
<p>Bu günlerde Almanya’da ilginç bir kaçakçılık davası görülüyor. İran’da sahte banknot fabrikası kurmak için harekete geçen kriminal bir organizasyon adına 22 kamyon dolusu baskı makinesi ve diğer araç gereçler Almanya’da yakalandı. Konunun adi bir kalpazanlık hadisesi mi yoksa İran ekonomisine darbe vurmak için bir komplo mu olduğu konusunda henüz tatmin edici bir bilgi ve açıklama yok. Yine bu günlerde Federal Alman Savcılığı’nın talimatı ile değişik eyaletlerde ‘casusluk faaliyeti şüphesi’ ile 10 İranlının ikametgahlarına baskın yapıldı. Bu konu hakkında da kamuoyunun tatmin edici bir bilgisi henüz yok. Bu baskınlardan üç hafta kadar önce, 2017 yılının son haftasında İran’ın Berlin büyükelçisi, Dış İşleri Bakanlığı’na çağrılmış, deşifre olan İranlı ajan Syed Mustafa H.’nin Sosyal Demokrat Partili (SPD) politikacı ve Alman-İsrail Toplumu eski başkanı Reinhold Robbe hakkında bilgi toplaması protesto edilmiş, İran casusluk faaliyetleri nedeniyle uyarılmıştı.</p>
<p>İran’da hükümete ve rejime karşı yoğun protesto eylemlerinin sürdüğü günlerde Almanya’daki muhalifler 1999-2009 yılları arasında görev yapan Şahrudi’nin birçok idamın sorumlusu olduğunu iddia ederken, Almanya bunları dikkate almayıp eski bakan üzerindeki koruma tedbirlerini arttırıyordu. Bu davranış, Şahrudi’nin tedavisi bitip memleketine dönerken iyileşmesi için gayret gösteren doktorlar kadar idareciler ve polise de açıkça teşekkür etmesine yol açmıştı. Tüm bunlar artık İran’da rejim ve hükümet karşıtı gösteriler ateşini daha kaybetmeden, hadiseler nedeniyle ölüm vakalarına şahit olurken yaşanmaktaydı ve Ruhani’nin ‘İran’da İslâm bozuluyor’ açıklaması ile ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la yapılan nükleer anlaşmayı zoraki imzalamasının sonrasına denk düşmekteydi. Trump’ın üzerinde ne kadar düşünüldüğü bilinmeyen absürt şovu, İran’ın doğrudan tepkisini çekmişti. Trump’ın tehdidi, İsrail’in tahmin edilebilir alkışı dışında hiçbir ülke tarafından desteklenmeyince işe yaramamış, İran’daki muhalif protesto eylemlerine ve zaman zaman bir ayaklanmayı andıran saldırılara yaslanarak meşruiyet arayan bu hamle sonuçsuz kalmıştı.</p>
<p>Trump, yaygın protestolar nedeniyle İran rejiminin zayıfladığını, uluslararası camianın da insan hakları ihlalleri ve gösterici ölümleri nedeniyle İran aleyhine döneceğini hesaplamış ama yanılmıştı. Rusya ve Çin hemen İran yanlısı bir tutum sergilerken, AB de Trump’ın istediği değişikliklerin yapılmasına lüzum görmediğini açıklayarak İran’ın yanında yer almıştı. Zaten daha Trump’ın çıkışından önce Almanya, İngiltere ve Fransa açıkça ABD’nin söz konusu nükleer anlaşmayı imzalamasını yüksek bir tonda talep etmişlerdi.</p>
<p>ABD, Aralık 2017’nin son haftasında başlayan ve 2018’in ilk haftasında yoğunluk kazanan protestoları fırsata çevirmek isterken tek başına kalmıştı. İran’da yükselen hayat pahalılığına ve genç işsizliğe karşı başlayan protestolara hükümet ve rejim aleyhtarı sloganlar eklenip bazı yerlerde hükümet binalarına saldırılar vuku bulunca heveslenen Trump, adeti olduğu veçhile yine twittera koşmuş, İran’ı tehdit eden bir mesaj yayınlamıştı. 2009 yılında benzer bir protesto yaşamış olan İran’da ve dünya kamuoyunda ‘acaba Arap Baharı benzeri yeni bir süreç mi yaşanacak’ sorusu kafaları kurcalarken, ABD’nin çağrısı ile toplanan Birleşmiş Milletler’de tüm ülkeler ABD karşıtı bir pozisyon aldı. Bu pozisyon alışta, bir ülkenin içinde yaşananlara eğilmenin BM’nin görev alanına girebilmesi için gerekli şartların oluşmaması kadar, Trump’ın güven vermeyen temelsiz ataklarına karşı tavır koyma gerektiği düşüncesinin önemli rol oynadığı açıktır. Kaldı ki bu güne kadar içlerinde güvenlik güçlerinin de bulunduğu 25 kadar ölüye, yüzlerce yaralıya ve binlerce gözaltına mal olan hadiselere karşı İran devletinin tutumu, birçok çevreyi kıskandırır şekilde soğukkanlı olmuş, AB ve Avrupa ülkeleri ise kişi hak ve hürriyetlerinin kullanımındaki hassasiyetleri ön palana çıkarmakla birlikte yangına körükle gitmeme konusunda gayet dikkatli davranmışlardır. İran yönetimi, Tahran, Kirmanşah ve Gorgan gibi büyük yerleşim merkezleri yanında birçok kente yayılan protestoların dış güçler tarafından organize edildiğini, silah, lojistik ve strateji olarak desteklendiğini iddia ederken Mossad’ın eski başkanlarından Halevy, İsrail’i hadiselere karışmaması konusunda uyardı. Gerçekten İran yönetimi protesto hakkına saygılı olduğunu açıklarken karışıklıkların ardında ABD-İsrail-Suud komplosu yattığı yolundaki beyanatlar toplumda etkili olmuş, tüm bunlar Trump’ın mesajı ile birleşince gösteriler Türkiye’deki Gezi tipi bir sürekliliğe dönüşmeden etkisini azaltmıştır. Alman Dış İşleri Bakanı Sigmar Gabriel hadiselerin hemen başında İran’ı uyarıp ‘öldürülen göstericiler ve çok sayıdaki tutuklamalardan’ duydukları endişeyi dile getirmiş, protestocuların toplanma ve barışçıl şekilde fikirlerini açıklama haklarına riayet edilmesini talep etmiştir. Benzer açıklamaları AB dış politika sözcüsü Mogherini yanında İngiltere Dış İşleri Bakanı Johnson ve Fransa Devlet Başkanı Macron da yaptılar. Hatta Ruhani ile bir telefon görüşmesi yapan Macron hürriyetler ve demokrasi konusunda endişelerini dile getirirken Ruhani bu hususlarda muhatabına açık ve net garantiler vermişti. İran’da olaylar devam ederken Avrupa’nın çeşitli yerlerinde göstericileri destekleyen eylemler yapıldı. Almanya’da başta Berlin ve Hamburg olmak üzere bazı kentlerde göçmen İranlılar ve destekçi Almanlar tarafından yürüyüş ve mitingler tertip edildi. Yeşiller, Sol Parti ve başka bir kısım grupların İran’da idam cezasının yürürlükte oluşuna atfen ortaya koydukları sert tutuma karşın kitle partilerinin daha mesafeli açıklamaları ve İran’ın provokasyonlara kapalı tavrı, yaşananların bir İran-Almanya krizine dönüşmesini daha başlangıçta önledi.</p>
<p>Yaşananlar, aralarında hemen her gün büyük kavgalara dönüşebilecek bir hayli konu varken Almanya ile İran münasebetlerinin nasıl istikrarlı bir çizgide gidebildiğini anlayabilmek için önümüze bir hayli ilginç sonuçlar çıkarmaktadır.</p>
<p><strong>Tarihte Almanya-İran Münasebetleri</strong></p>
<p>Kökleri 17. yüzyıla kadar giden Almanya-İran münasebetlerinin o günden bu güne değişmeyen temel özelliği ‘hissiyattan uzak’ ve ‘karşılıklı menfaatler’ üzerine kurulu oluşudur. Hem tarihte hem günümüzde Türkler ve Türkiye bu denklemde önemli bir yere sahiptir. Bilindiği gibi Türklerle Almanların ilk münasebetleri Haçlı Savaşları ile başlar. İran ise Haçlılarla yapılan savaşların hiçbir tarafında yoktur. 1189’da başlayan Üçüncü Haçlı Seferi sırasında, Kutsal Roma-Germen İmparatoru unvanını elinde bulunduran I. Friedrich Barbarossa, ordusu ile birlikte o zamanki Selçuklu başkenti Konya’ya kadar gelmişti. Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile Friedrich Barbarossa arasındaki bir anlaşma ile Türkler, Alman ordusunun Kilikya’ya geçişine izin vermişlerdi. Bu anlaşma Türkmenlerin yol boyunca Haçlı ordusuna baskınları ve Haçlıların anlaşmaya aykırı şekilde Konya’ya girmeleri dışında genelde uygulanmıştı. Ancak F. Barbarossa, 1190 yılında, İçel-Göksu ırmağında yıkanırken boğulmuş, bu olaydan sonra başsız kalan Alman ordusu tümüyle dağılmıştı.</p>
<p>Türklerle Almanlar daha sonraki Haçlı seferlerinde de karşı karşıya geldiler; münasebetler kimi zaman savaşla kimi zaman anlaşmalarla yürüdü. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra düzenlenen Haçlı orduları içerisinde de Alman derebeyliklerine ait birlikler hemen her zaman vardı. Uzun süren bu mücadeleler boyunca Osmanlılar Almanlar ve İranlılar ile yoğun bir temas ve mücadele içerisindeyken Almanlarla İranlıların uzun süre birbirlerinden haberlerinin olmadığını söylesek yanılmış olmayız. Almanların İranlıları tanımaları Türklerle doğrudan alakalı bir hadise üzerinden olmuştur. Bavyeralı bir Alman olan Hans Johann Schiltberger 1394 yılında Macaristan Kralı Siegmund’un yanında Sultan Bayezid’e karşı girişilen bir savaşta esir düşer. Schiltberger, 1402 yılında Bayezid ile Timur arasında Ankara’da yapılan savaşta ise Timur güçlerinin eline düşer. Değişik Türkmen ve Moğol beylerinin esiri olarak oradan oraya dolaştırılan Schiltberger, yıllarca o tarihlerde Türk boylarının hüküm sürdüğü İran topraklarında yaşar. Yıllar sonra firar ederek Kafkaslar ve Moldavya üzerinden 1427 yılında tekrar vatanına döner. Toplam 32 yıl gibi bir süreyi esarette geçiren Schiltberger’in yazdığı hatırat İran hakkında Almanlara doğrudan bilgi veren ilk önemli kaynak olmuştur. Birçok tarihi yanlışa rağmen Almanlar bu hatırat sayesinde hayallerini süsleyecek egzotik bir dünyaya kapı açmış oldular fakat daha ileriye gidemediler. Halbuki aynı dönemde başta İspanyollar olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi İran ile doğrudan ilişkiler geliştirme çabasındaydılar. Almanlarla İranlıların devlet olarak ilişkileri I. Şah Abbas’ın 1600 yılında II. Rudolf’a gönderdiği elçi Hüseyin Ali Beg vasıtasıyla başladı. Kaiser II. Rudolf buna 1602 yılında İran’a gönderdiği elçilik heyeti ile cevap verdi. Fakat Prag üzerinden Moskova ve Astrakhan yoluyla Hazar Denizi’ne varan heyetin 8 üyesi Lankaran’a geçtiğinde limanda çıkan fırtına nedeniyle hayatını kaybetti, heyetten sadece bir kişi sağ kaldı. Almanlar bir yıl sonra tekrar bir heyet gönderdiler, bu heyet Tebriz’e varıp Şah Abbas’ın huzuruna çıktı. Bir müddet sonra Şah Abbas’ın Türklere karşı yaptığı bir savaşa da katıldılar ve 1605 yılında zorluklarla dolu bir yolculuktan sonra Almanya’ya döndüler. Karşılıklı gidiş gelişler bundan sonra da devam etti. Kurulan ilişkilerin hedefi iki ülkenin Osmanlılara karşı ortak strateji takip ederek onları Doğu’dan ve Batı’dan baskı altına almaktı. Bunun ne kadar koordineli yürüdüğü üzerinde yeteri kadar belgeye sahip olunmamakla birlikte Osmanlıların Batı’ya doğru yaptıkları her seferle birlikte İran’ın Osmanlı topraklarına yürüdüğü, İran üzerine yürüdüğünde ise Batı’dan baskı altına alınmak istediği tarihi bir gerçektir. Tarihin enteresan hususlarından birisi de Türklerle Almanların resmi ilişkilerinin 18. yüzyılın başında ısınmaya yüz tutmasına rağmen ancak 1763 yılında yani Alman-İran ilişkilerinin başlamasından bir buçuk asır sonra başlamasıdır. Başlangıcından itibaren Osmanlılara endeksli yürüyen ve inişli çıkışlı süreçler izleyen Almanya-İran ilişkilerinde 17 ve 18. yüzyıllarda Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmak hedef alınırken, eski dini ve felsefi sistemler ile İran edebiyatı da başlıca ilgi çeken unsurlar oldular. Sömürgeciliğin başlaması ve petrolün değer kazanmasına paralel olarak İran’ı artık bu kategoride değerlendirmeye çalışan Almanya’nın en büyük problemi, İran’a ulaşmak için kullanabileceği yolların karmaşıklığı ve zorluğu idi. Ne Rusya ne Osmanlı ne de Okyanus üzerinden İran’a ulaşmak Almanya için kolay değildi. 1873 yılında Nasreddin Şah’ın Berlin’i ziyareti ve 1885’te resmi temsilciliğin açılmasından sonra İngilizler’e karşı düşünülen uzun vadeli hesaplar çerçevesinde 1906 yılında İran’da ilk Alman okulu açıldı. Buradan mezun olanlar Almanya’ya götürülerek yüksek tahsil görecekler, böylece İran’da Alman yanlısı bir elit oluşacaktı. Bu istenilen şekilde gerçekleşmediği gibi birinci büyük harpte Almanların İran’ı kendilerinin yanında harbe sokma gayretleri de beklenen neticeyi vermedi.</p>
<p><strong>Hitler Döneminde Almanya-İran İlişkileri</strong></p>
<p>Hitler döneminde ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerde büyük gelişmeler yaşanırken bunların etkisi dini sahada da görülmeye başlandı. 1936 yılında Nazi Almanyası’nın ekonomi bakanı ve Merkez Bankası başkanı İran’ı ziyaret ettiğinde Rıza Pehlevi ve Muhammed Rıza Pehlevi tarafından büyük bir içtenlikle ağırlanmış, veda ederken Hitler selamı ile selamlanmıştı. Bunu 1937 yılında Hitler Gençliği (Hitlerjugend) örgütü liderinin İran’da Rıza Pehlevi tarafından ağırlanması takip etti. 1938 yılına gelindiğinde Almanya, İran’ın Batı’daki en büyük ticari partneri haline gelmişti.</p>
<p>Savaş öncesi bir hayli İranlı politikacının Almanya’ya seyahatleri ve başta Hitler ve Göring olmak üzere önemli Nazi şahsiyetlerce ağırlanmaları meyvelerini vermişti. Almanların nüfuz alanı sadece bunlarla kalmamış dini sahaya da sirayet etmişti. Din adamları vasıtasıyla halk arasında Hitler’in aslında çocukken kayıp olan 12. İmam Hasan el-Askerî’nin oğlu Muhammed Mehdi olduğu propagandası yapılmakta ve taraftar bulmaktaydı. Aynı şekilde Almanya kaynaklı anti-semitik fikirlerin de bir hayli alıcısı mevcuttu. Birbirini karşılıklı besleyen ve özünde Goebbels’in propaganda taktiklerinin izleri görülen bu türden gelişmelerde İranlıların Almanlar gibi üstün ırk kabul edilen aryan ırkına mensup oluşlarının belirgin bir rolü vardı. Resmen savaşa girmemekle birlikte İran, Almanya’nın önemli bir destekleyicisiydi. Bu tutum, müttefiklerin stratejik öncelikleriyle de birleşince 1941 yılında ülkenin İngilizler ve Ruslar tarafından işgalini beraberinde getirdi. Alman taraftarlığı daha açık görülen Şah Rıza sürgüne gönderilirken Muhammed Rıza Pehlevi İngilizler ve müttefikleri tarafından tahta oturtuldu. Savaş sonuna kadar müttefiklerin emrinde hareket eden Şah, daha sonra Batı eksenli ama çok yönlü politikalar izleme gayretinde oldu. Siyasi arenada açık şekilde ABD ve İngiliz etkisi görülürken ticaret ve sanayi alanında Almanya giderek ön plana çıktı. Zamanla değişen şartlar Almanya-İran münasebetlerinin mahiyetini değil sadece şeklini değiştirdi. Almanya’nın teknolojik üstünlüğü, ekonomik gücü, Avrupa ve Dünya politikasındaki rolü İran için cazibesini ayakta tutarken; Almanya için İran köklü devlet geleneğine sahip, petrol ihracatçısı, Şii inancı nedeniyle İslam dünyası içerisinde denge unsuru bir ülke olarak daima önemli oldu. Almanya için İran, Körfez’in ve Hindistan’ın kapısı olması yanında Arap dünyası, Rusya ve Türkiye arasında oluşturulacak dengelerde daima önemli bir ülkeydi. Aynı zamanda petrol savaşlarında İngiltere ve diğer hakim ülkelere karşı güçlü bir kozdu. İki dünya harbinin ateşleyicisi olduğundan ‘suçlu’ hükmünü boynunda taşıyan Almanya, aslında global ve mahalli hiçbir gücün ön planda görmek istemediği bir devletken, güçlü yönlerini ısrarla kullanarak hedeflerine ulaşmakta hep başarılı oldu. Humeyni Devrimi sonrasında ilişkilerin zayıflayacağını hatta kopacağını düşünenlerin kısa sürede yanıldığı görüldü. Almanya bir yandan İran’dan kaçan on binlerce İranlı mülteciye kucak açarken diğer yandan devletten devlete münasebetleri geliştirerek sürdürmeyi başardı. Devrim sonrasında İran’da esen Batı karşıtı rüzgarlardan en az etkilenen ülke Almanya oldu. ABD ve İngiltere’nin devre dışı bırakıldığı denklemde kendisine sağlam bir yer edindi. İran-Irak savaşında her iki tarafa da yakın durması bile bunu zedelemedi. Kurulan yeni rejimi teokratik bir ‘Molla Rejimi’ olarak değerlendirmesine rağmen diyalog yollarını sürekli açık tuttu. İnsan hak ve hürriyetleri, idamlar ve işkence, İsrail düşmanlığı, kadın hakları gibi konularda İran’ı sürekli uyarırken bunu ‘dostların birbirlerine karşı açık olması’ söylemiyle izah etti. İran’ın nükleer enerji ve nükleer bomba üretimi için çabaları, yaygın anti-semitizm ve bir kısım cihatçı örgütlere açık destekleri birçok çevre tarafından sürekli gündemde tutulmasına rağmen Almanya her defasında bu konularda köşeye sıkışmadan ustaca sıyrılmasını becerebiliyordu. Zaman zaman İran’a karşı uygulanan ambargolara uyar göründü ise de birçok kez bunun sözden ibaret kaldığı biliniyor. Büyük Alman sanayi şirketleri İran’da her zaman aktif oldular. Almanya, uluslararası camiada kendisini izole etmeyecek şekilde İran’ın hep yanında durdu. İranlı devrimcilerin ABD elçiliğini basıp diplomatları rehin tuttuğu dönemde bile Almanya-İran ticaret hacminin rekor seviyeye ulaşması hatırlardadır. Almanya, terör suçlamasına muhatap olanlar dahil neredeyse İranlı tüm muhalif grupların Almanya’da faaliyet yürütmesine müsamaha etti, ses çıkarmadı. Almanya’dan alabileceklerini istemek konusunda hassas olan İran, bu hususlarda mutedil davranma yolunu seçerek bu konuları kavga mevzuu yapmayarak ilişkileri krize sokmamaya özen gösterdi. Kendisini mecbur hissettiği zamanlarda operasyonlara başvurmaktan çekinmedi ancak sonunda hep diplomasi galip geldi ve ilişkilerde kesintiye müsaade edilmedi.</p>
<p><strong>Almanya’nın Akılcı Dış Politikası </strong></p>
<p>Arap ülkeleriyle dostluklarından vaz geçmeden, desteklemek zorunda olduğu İsrail’i ürkütmeden, Rusya’yı ve Çin’i fazla endişelendirmeden, Türkiye’yi küstürmeden, en önemlisi ABD ve diğer müttefiklerin kızgınlığına yol açmadan bir İran politikası yürütmenin hiç de kolay olmayacağı açıktır. Ancak sağlam temellere oturmuş Alman dış politik sistemi, derin bir geleneğe sahip İran dış politikası ile uyum içerisinde fincancı katırlarını ürkütmeden, testileri kırmadan bu nazik oyunu başarıyla yürütmektedir. Her iki ülkenin milli menfaatleri bu hassas dengeleri bozmadan işlerini sürdürmelerini mecburi kılmaktadır. İki taraf da iç politik kaygı ve menfaatlerle bu dengenin bozulmasının kolayca onarılamayacak hasarlara yol açacağını bilme sorumluluğuyla hareket etmektedir. Almanya, özünde ‘çağdışı ve totaliter’ olarak nitelendirdiği rejimin varlığını İran’ın iç işi görmekte, hak ihlalleri ve hürriyetler konusunu sürekli gündemde tutmakta ama bunları diplomatik ve ekonomik ilişkilerin önüne geçirmemektedir. Ticarette, bilhassa silah ticaretinde eskiden beri İran-Irak, İran-Suudi Arabistan, İran-İsrail arasındaki dengeyi ısrarla korumaktadır. Daha geniş ele alınınca buna Ürdün, Mısır ve diğer Arap ülkelerini de eklemek mümkündür. Türklere karşı bir pakt oluşturma çabasıyla başlayan Almanya-İran işbirliğinde, geçmişteki gibi günümüzde de dengeler denkleminde yeteri kadar hassas şekilde ele alınmayan dezavantajlı ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Elbette Türkiye ve İran günümüzde birbirlerinin düşmanı olmayan, ancak birbirinin rakibi ülkelerdir. Bölgemizde akşamdan sabaha dostların düşmana, düşmanların dosta dönüştüğü bilinmektedir. ABD’nin baskılarıyla hayata geçirilen İran’a yönelik sözde ambargoları delme teşebbüsü iddialarının Türkiye’nin başına ne işler açtığını bu günlerde yaşayarak idrak etmekteyiz. Öte yandan bir ateş çemberinin tam ortasında yer almaktayız. Hal böyle iken, başta NATO ve Avrupa Konseyi olmak üzere bir çok uluslararası organizasyonda yıllardır birlikte olmamıza ve bölgedeki Batı tipi demokratik sisteme sahip yegane ülke olmamıza rağmen Almanya ile ilişkilerimizin bugün içinde bulunduğu durumun nasıl bu çıkmaza sürüklendiğinin çok yönlü ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Almanya-İran ilişkilerinin Almanya-Türkiye ilişkilerinden daha ileri bir noktada oluşu eşyanın tabiatına uygun değildir. Yaşadıklarımızın sorumlusunun Almanya olduğunu söylemek, pratikte bize bir şey kazandırmamaktadır. Dış politikada marifet, karşımızdakilerin negatif tutumlarını pozitife çevirebilmektir. Çatışmaları önlemenin, iyiye yönelebilmenin sihirli anahtarı sadece ve sadece budur. Ülke ve millet menfaatinin adım atmayı gerektirdiği zamanlarda, başkalarından jest beklemek manasızdır.</p>
<p><strong>Türkiye Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Türkiye ve İran, samimi olarak iyi komşuluk ilişkilerini bölgesel ve global ölçekteki işbirlikleriyle devam ettirmek zorunda iki komşu ülkedir. Almanya, hem Avrupa’daki hem Dünya’daki rolü bakımından ekonomik ve teknolojik gücü itibarı ile Türkiye ve İran için hayati önemde bir ülkedir. Üç ülkenin müşterek yürüttükleri faaliyetlerin doyurucu bir seviyede olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Almanya ve İran arasındaki ekonomik ve teknolojik ilişkilerde Türkiye’nin sadece lüzum hissedildiğinde ‘köprü’ görevi üstlenmesi yeterli değildir. Türkiye, Almanya ve İran her alanda birlikte hareket edebilecekleri mekanizmalar oluşturmak zorundadırlar. Bunlar şu anda yaşanan ve hiçbir ülkeye yararı olmayan, ancak başka ülkeleri sevindirecek sun’î krizleri daha kolay önleyecektir. Milletler şuur altlarında ta mitolojik çağlara kadar giden bazı şeyleri yaşatmaya yatkın olsalar da değişen şartlarda illa menfiliklerin yaşatılmaya çalışılmasının anlamsızlığı ortadadır. Üç ülkenin birlikte hareket etmekle elde edebilecekleri tahminlerin ötesindedir. Türkiye, bu hesabı Almanya ve İran’ın yapmasını beklemeden kendisi yapmalı ve ısrarlı adımlar atmasını bilmelidir. Gezi benzeri hadiseler, suçlu teröristlerin iadesi ve muhalif unsurların desteklenmesi, hak ihlalleriyle alakalı tenkitler gibi konulara gereğinden fazla takılmayıp esasa taalluk eden konuları çıkmaza sokmamak konusunda İran, aslında önümüzde iyi bir örnek olarak durmaktadır.</p>
<p>Türkiye’nin birikimi ve gücü, tüm benzer konuları Almanya’dan ve İran’dan daha kolay ve acısız halletme potansiyeline sahiptir. Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir.</p>
<p>İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
