<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Görmez &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mehmet-gormez/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Mar 2023 07:49:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mehmet Görmez &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İki Gündem İki Yorum</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iki-gundem-iki-yorum/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iki-gundem-iki-yorum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Mar 2023 07:49:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[camii]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18686</guid>

					<description><![CDATA[Mehmet Görmez&#8217;in depremzedeler için söylediği &#8220;naz makamında Allah&#8217;a karşı kalpleri kırık, devlete karşı öfkeli olabilirler&#8221; sözü.Camide depremzedeleri rehabilitasyon için palyaçolar eşliğinde çalgı çalınıp dans edilmesi ve şarkılar söylenmesi. Verilen tepkiler: Birincisine: Şirk içeriklidir, vatana ihanettir, isyana teşviktir…İkincisine: Camiler ne hale getirildi, olacak şey değil, Diyanet neyi bekliyor… Biliyorum, Müslümanlar olarak maalesef kutuplaştık. Zihnimizde kültürel yüklerimiz var. Bazı kesimlere karşı bilenmişliklerimiz söz konusu. Birbirimizi anlamak istemiyoruz. Belki de korumak istediğimiz değerler bazen birbirimizi anlamamızı da zorlaştırıyor. Bence daha soğukkanlı değerlendirmeler yapmalıyız. Ben burada yukarıda söylenenlerin lehinde ya da aleyhinde Kur&#8217;an ve sünnetten deliller getirecek değilim. Mesele birbirimizi anlamak. Geçmişte yanlış anlaşılmaya müsait sözler için ne güzel bir formül bulunmuş: Naz makamı. Bu formüller basit bulunmuyor. Yüksek bir edebiyat kültürünün bulunduğu yerlerde belki ancak neşvü nema bulabilir bu formüller. Eğer biz bugün bir takım sözleri çok edebi bir dille hem tatlı bir şekilde eleştirip hem de tatlı bir yere konumlandırılmasını beceremiyorsak bu bizim sorunumuz. Bugün böyle sözlere hemen ilk aklımıza şirk küfür nifak geliyorsa bizim dilimizde bir sorun var demektir. Edebi bir dil geliştiremedik demektir. Hele bunları 50 yılını tasavvufta geçirmiş biri söylüyorsa o zaman acınacaklık bir halimiz var demektir. Tarikat maalesef kendini selefi diyebileceğimiz ötekileştirici bir dile mahkum etmiş durumda. Camilerde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<ol class="wp-block-list"><li>Mehmet Görmez&#8217;in depremzedeler için söylediği &#8220;naz makamında Allah&#8217;a karşı kalpleri kırık, devlete karşı öfkeli olabilirler&#8221; sözü.</li><li>Camide depremzedeleri rehabilitasyon için palyaçolar eşliğinde çalgı çalınıp dans edilmesi ve şarkılar söylenmesi.</li></ol>



<p>Verilen tepkiler:</p>



<p>Birincisine: Şirk içeriklidir, vatana ihanettir, isyana teşviktir…<br>İkincisine: Camiler ne hale getirildi, olacak şey değil, Diyanet neyi bekliyor…</p>



<p>Biliyorum, Müslümanlar olarak maalesef kutuplaştık. Zihnimizde kültürel yüklerimiz var. Bazı kesimlere karşı bilenmişliklerimiz söz konusu. Birbirimizi anlamak istemiyoruz. Belki de korumak istediğimiz değerler bazen birbirimizi anlamamızı da zorlaştırıyor.</p>



<p>Bence daha soğukkanlı değerlendirmeler yapmalıyız. Ben burada yukarıda söylenenlerin lehinde ya da aleyhinde Kur&#8217;an ve sünnetten deliller getirecek değilim. Mesele birbirimizi anlamak.</p>



<p>Geçmişte yanlış anlaşılmaya müsait sözler için ne güzel bir formül bulunmuş: Naz makamı. Bu formüller basit bulunmuyor. Yüksek bir edebiyat kültürünün bulunduğu yerlerde belki ancak neşvü nema bulabilir bu formüller. Eğer biz bugün bir takım sözleri çok edebi bir dille hem tatlı bir şekilde eleştirip hem de tatlı bir yere konumlandırılmasını beceremiyorsak bu bizim sorunumuz. Bugün böyle sözlere hemen ilk aklımıza şirk küfür nifak geliyorsa bizim dilimizde bir sorun var demektir. Edebi bir dil geliştiremedik demektir. Hele bunları 50 yılını tasavvufta geçirmiş biri söylüyorsa o zaman acınacaklık bir halimiz var demektir. Tarikat maalesef kendini selefi diyebileceğimiz ötekileştirici bir dile mahkum etmiş durumda.</p>



<p>Camilerde söz konusu olan eyleme gelince elbette camilerde bu haliyle arzu endam edilmesi hiç de hoş değildir. Ancak içinden geçtiğimiz bir süreç var. Dolayısıyla zaruret diye bir şey söz konusu. O zaman burada da öyle bir dil geliştirmeliyiz ki, hem bunun zaruretten kaynaklanması sebebiyle camilerde böyle şeylerin yapılabileceğini hem de bu şeylerin camilerin asli fonksiyonuna uygun olmadığını ve bunun alışkanlık haline getirilmemesi gerektiğini vurgulamış olalım. Bu esnek dil için, hem mevcut durumu tolere edebilmek hem de bu durumu tatlı bir şekilde eleştirebilmek için edebiyat kültürü gerekli. Ve maalesef bugün için söylersek edebiyat ve eleştiri alanında tam bir adam kıtlığını yaşıyoruz.</p>



<p>Son olarak Mehmet Görmez olayında meselenin bir adamı savunmak değil anlamak olduğunu belirtmem gerekir. Bir adamın bir sözünü anlamaya çalıştığınızda sanki onun bütün görüşlerini savunuyormuşsunuz gibi bir algı oluşturuluyor. Bu, doğru bir yaklaşım değil. Biz Müslümanlara en güzel yakışan yaklaşım insaflı olmaktır. Bunu söyleyince birilerinin aklına &#8220;herkese&#8221; mi diye bir soru gelecektir. Elbette herkese değil. Ya da şöyle diyeyim: Örneğin Mustafa İslamoğlu gibilere insaflı olmak istiyorsak onu tenkitle iyi bir sarsmamız gerekiyor. Ki, zaten bu tipleri şu anda muhatap almaya bile gerek yoktur. Bu son cümleleri kurmama neden olan da maalesef söylediklerimi yanlış algılabilecek birilerinin olması. Yoksa hiç gerek duymazdım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iki-gundem-iki-yorum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kudüs Müftüsü İkrime Sabri’nin Ayasofya Hutbesinin Mehmet Görmez ile İlgisi…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kudus-muftusu-ikrime-sabrinin-ayasofya-hutbesinin-mehmet-gormez-ile-ilgisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kudus-muftusu-ikrime-sabrinin-ayasofya-hutbesinin-mehmet-gormez-ile-ilgisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Turan Latif Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2020 04:33:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Hutbe]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16317</guid>

					<description><![CDATA[Kudüs eski Müftüsü Şeyh İkrime Sabri, Ayasofya’da Cuma namazı kıldırdı. Kudüs Müftüsü İkrime Sabri’nin Ayasofya’nın şerefli mihrabına geçmesinin iki açıdan büyük önemi var. Bunlardan birincisi, Selahaddin’in emaneti Kudüs’ün Müftüsünün Fatih’in emaneti İstanbul’da Cuma namazı kıldırmasıdır. İkinci büyük önemi ise Kudüs Müftüsüne tam beş yıl sonra gelen vefadır. Bunun Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile ne ilgisi var? Bundan beş yıl önce Diyanet İşleri eski Başkanı Görmez, Kudüs’te Mescid-i Aksa’nın minberinde on binlerce Filistinliye hutbe irad etmişti. Dinleyen on binlerce Filistinli vardı ama hutbe bütün dünyada yankı buldu. O meşhur hutbeyi irad eden Başkan Görmez’i minberin basamaklarına götüren Kudüs eski Müftüsü İkrime Sabri idi. 2015 yılının Mayıs ayında Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, hem İslam coğrafyasında hem de Hristiyan ve Musevi dünyasında büyük yankı uyandıran Kudüs ziyaretini gerçekleştirdi. Türkiye Cumhuriyet tarihinde de bir ilk olan bu ziyaret çok konuşuldu. Birçok açıdan değerlendirilmesi gereken bu ziyareti uzun uzun anlatmayacağım. Ben sadece 2015 yılının Mayıs ayının ikinci yarısında neredeyse bütün dünyada gündem olan o hutbeyi, o hutbeye giden yolu ve o ziyaretin bir semeresi olan Ayasofya hutbesini anlatacağım. Diyanet İşleri Başkanı Görmez, tüm zamanların kadim tartışması olan ‘Bir Diyanet İşleri Başkanı Kudüs’e gitmeli mi gitmemeli mi?’ tartışmalarından sıyrılarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kudüs eski Müftüsü Şeyh İkrime Sabri, Ayasofya’da Cuma namazı kıldırdı. Kudüs Müftüsü İkrime Sabri’nin Ayasofya’nın şerefli mihrabına geçmesinin iki açıdan büyük önemi var. Bunlardan birincisi, Selahaddin’in emaneti Kudüs’ün Müftüsünün Fatih’in emaneti İstanbul’da Cuma namazı kıldırmasıdır. İkinci büyük önemi ise Kudüs Müftüsüne tam beş yıl sonra gelen vefadır.</p>



<p>Bunun Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile ne ilgisi var?</p>



<p>Bundan beş yıl önce Diyanet İşleri eski Başkanı Görmez, Kudüs’te Mescid-i Aksa’nın minberinde on binlerce Filistinliye hutbe irad etmişti. Dinleyen on binlerce Filistinli vardı ama hutbe bütün dünyada yankı buldu. O meşhur hutbeyi irad eden Başkan Görmez’i minberin basamaklarına götüren Kudüs eski Müftüsü İkrime Sabri idi.</p>



<p>2015 yılının Mayıs ayında Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, hem İslam coğrafyasında hem de Hristiyan ve Musevi dünyasında büyük yankı uyandıran Kudüs ziyaretini gerçekleştirdi. Türkiye Cumhuriyet tarihinde de bir ilk olan bu ziyaret çok konuşuldu. Birçok açıdan değerlendirilmesi gereken bu ziyareti uzun uzun anlatmayacağım. Ben sadece 2015 yılının Mayıs ayının ikinci yarısında neredeyse bütün dünyada gündem olan o hutbeyi, o hutbeye giden yolu ve o ziyaretin bir semeresi olan Ayasofya hutbesini anlatacağım.</p>



<p>Diyanet İşleri Başkanı Görmez, tüm zamanların kadim tartışması olan ‘Bir Diyanet İşleri Başkanı Kudüs’e gitmeli mi gitmemeli mi?’ tartışmalarından sıyrılarak ve inisiyatif alarak 2015 yılında Kudüs’e gitti. Başkan Görmez, Türkiye Cumhuriyet tarihinde bir ilk olan Kudüs ziyaretini, ‘Bu kutsal toprakları, El Aksa’yı işgalci İsrail’e terk edemeyiz’ şeklinde değerlendirdi.</p>



<p>Bir haftalık ziyaretin sonuna doğru Cuma namazı için Mescid-i Aksa’ya on binlerce Filistinlinin tabir-i caizse tezahüratları eşliğinde girdi. Bu ziyarette kendisine eşlik ettiğim için Mescid-i Aksa’nın avlusunu dolduran on binlerce Filistinlinin Görmez’e gösterdiği ilgiye ve sevgi seline bizzat şahitlik ettim. Gözyaşları içinde slogan atan bir Filistinliye yaklaşıp şaşkınlığımı ifade ettiğimde: (Başkan Görmez için) ‘Siz geldiniz ya Kudüs’ün taşları bile sevindi’ dediğini hala hatırlarım.</p>



<p>Başkan Görmez, Mescid-i Aksa’ya girdi. Peşinden biz girdik. Peşinden binlerce Filistinli girdi. EL Aksa’ı bilen bilir. O geniş avlu ve sokak araları da hınca hınç dolmuştu.</p>



<p>Başkan Görmez, mihraba yakın bir yerde oturup namazı beklemeye başladı. Hutbe verilecekti ve İkrime Sabri’nin hutbesini dinleyecektik. Ancak İkrime Sabri’nin Başkan Görmez’e yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldadığını gördük. Ve sonra Başkan Görmez, ayağa kalktı ve minbere ilerledi. Hepimiz şaşkındık. Ve El Aksa’da ‘Allahuekber’ nidaları yükselmeye başladı. El Aksa’da herkes kimi ayağa kalkarak kimi oturduğu yerde gözyaşları içinde ‘Allahuekber’ diye bağırıyorlardı.</p>



<p>Sonra hocaya sorduğumuzda ‘Hocam nasıl oldu? İkrime Sabri kulağınıza ne dedi? diye sorduğumuzda: ‘Bu minber Selahaddin’in minberi, bu minber Sultan Selim’in minberi lütfen siz çıkın hutbeye’ dediğini öğrendik.</p>



<p>Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın safahatını, anlamını anlattığı ve günümüz dünyasına hitaben verdiği hutbede:</p>



<p>“Ey! El Aksa’nın bekçileri. Sizin davanız bizim davamız. Sizi üzen bizi de üzer. Bu ziyaretin tek bir amacı var. O da biz sizdeniz ve sizin yanınızdayız. Sizin yanınızda olmak bizim boynumuzun borcudur.” ifadelerinde El Aksa’nın içini hıçkırıklar doldurmaya başladı.</p>



<p>Cuma namazının ardından Mescid-i Aksa’nın avlusuna çıktığımızda Filistinlilerin destek gösterileriyle karşılaştık.</p>



<p><strong>Başkan Görmez’in hutbesi Ürdün’ü karıştırdı…</strong></p>



<p>Başkan Görmez’in hutbesinin ardından sonraki Cuma namazında hutbe irad etmek için Ürdünlü Bakan El Aksa’ya gelmiş ve tepkilerle karşılaşmıştı. Minbere çıkmasına müsaade edilmeyen Bakan, hızlıca kıldırılan Cuma namazının ardından korumaları tarafından iki saat bir odada kilitli tutulmuş ve ardından Mescidden ayrılmıştı. Filistinliler ise fıkhen namazın olmayacağını belirterek, yönlerini Mescid-i Aksa’ya dönerek tekrar Cuma namazı kılmışlardı.</p>



<p>Filistinlilerin bu denli tepki vermesinin nedeni, 1924’ten bu yana Mescid-i Aksa’nın kontrolünü elinde bulunduran Ürdün’ün İsrail baskınlarına karşı sessiz kalması ve hatta izin vermesiydi.</p>



<p>Gösterilerde Filistinliler, önceki hafta Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in bu minberde hutbe verdiğini hatırlatarak, “Bu minbere ancak ümmete sadık alimler çıkabilir.” demişlerdi.</p>



<p>Kudüs eski Müftüsü İkrime Sabri’nin bugün Ayasofya’nın mihrabına geçmesinin beş yıl önceki Mescid-i Aksa hutbesi gibi bir anlamı var.</p>



<p>Aynı heyecan, aynı birliktelik mesajı bugün Ayasofya’nın mihrabında ve avlusunda yankılandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da saf tuttuğu bu Cuma namazının Kudüs gibi bir anlamı var. Filistin’in yanında olduğumuzun ve Mescid-i Aksa ile olan akdimizin bir göstergesidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kudus-muftusu-ikrime-sabrinin-ayasofya-hutbesinin-mehmet-gormez-ile-ilgisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşin İki Tarafı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/isin-iki-tarafi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/isin-iki-tarafi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jun 2019 13:55:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Cübbeli Ahmet Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11209</guid>

					<description><![CDATA[Ben bu tartışmaya, daha doğrusu bitmeyen bu kin ve saldırıya bakınca şunu görüyorum: Bu, bir din gayreti ve hassasiyetiyle yapılıyor olamaz. Çünkü bu saldırıda en ufak bir dini, ahlaki, ilmi kaygı yok. Olsa olsa ya şahsi bir meseleyi dert edinmiştir, bir acısı vardır bir yerlerden. Ya da birilerinden talimat alıyordur. Aynı anda ikisinin olması muhtemel. Bu işin bir tarafı. İşin bir başka tarafı da şudur ki onu da söylemesem hakkaniyetli davranmış olmam: Bence Görmez Hoca bütün bunları hak etmişti. Evet, kesinlikle Cübbeli haksızdı bu itham ve iftiralarında ama Hoca da hak ediyordu bunu. Zira Cübbeli yıllarca, İslam tarihinde hiçbir sapkının kullanmaya cesaret edemeyeği bir dil ve üslup ile vaaz kürsülerinden bidat ve hurafelerini yaydı. Saymakla bitmeyecek kadar çok olan bu sapkın üslubuna birkaç örnek vermekle yetineyim: Mesela sözde birinden naklettiği bir menkıbeye sığınarak –haşa– Allah Teâla’yı tuvalet taşı ile konuşturdu. Konuyla ilgili aldığı ağır eleştirilere cevap verirken de yine ekranlardan bir ilim adamı (!) edasıyla kaynak gösteriyordu. Ancak büyük bir hevesle verdiği kaynağın müellifi Ebu Temmâm er–Râzî’nin söz konusu rivayetin sonuna düştüğü “bu hadis münkerdir (هَذَا حَدِيثٌ مُنْكَرٌ) notunu ya bilerek gizliyor ya da onu anlayabilecek ilmî bir yeterliliğie sahip değildi. Yine kürsülerden, sakal kesmeyi zinadan ve içkiden daha büyük &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ben bu tartışmaya, daha doğrusu bitmeyen bu kin ve saldırıya bakınca şunu görüyorum: Bu, bir din gayreti ve hassasiyetiyle yapılıyor olamaz. Çünkü bu saldırıda en ufak bir dini, ahlaki, ilmi kaygı yok. Olsa olsa ya şahsi bir meseleyi dert edinmiştir, bir acısı vardır bir yerlerden. Ya da birilerinden talimat alıyordur. Aynı anda ikisinin olması muhtemel. Bu işin bir tarafı.</p>
<p>İşin bir başka tarafı da şudur ki onu da söylemesem hakkaniyetli davranmış olmam: Bence Görmez Hoca bütün bunları hak etmişti. Evet, kesinlikle Cübbeli haksızdı bu itham ve iftiralarında ama Hoca da hak ediyordu bunu. Zira Cübbeli yıllarca, İslam tarihinde hiçbir sapkının kullanmaya cesaret edemeyeği bir dil ve üslup ile vaaz kürsülerinden bidat ve hurafelerini yaydı. Saymakla bitmeyecek kadar çok olan bu sapkın üslubuna birkaç örnek vermekle yetineyim: Mesela sözde birinden naklettiği bir menkıbeye sığınarak –haşa– Allah Teâla’yı tuvalet taşı ile konuşturdu.</p>
<p>Konuyla ilgili aldığı ağır eleştirilere cevap verirken de yine ekranlardan bir ilim adamı (!) edasıyla kaynak gösteriyordu. Ancak büyük bir hevesle verdiği kaynağın müellifi Ebu Temmâm er–Râzî’nin söz konusu rivayetin sonuna düştüğü “bu hadis münkerdir (<strong>هَذَا حَدِيثٌ مُنْكَرٌ</strong>) notunu ya bilerek gizliyor ya da onu anlayabilecek ilmî bir yeterliliğie sahip değildi.</p>
<p>Yine kürsülerden, sakal kesmeyi zinadan ve içkiden daha büyük bir haram olarak anlattı. Şeyhi için “Allah, ete kemiğe büründü, Mahmut diye göründü” dedi.</p>
<p>Mesela, “Bir adam kıyamet gününde amelleri tartıldıktan sonra yaka–paça cehenneme götürülürken, “ben Nakşibendiye’nin Halidiye kolundanım” derse, görevli melekler onu serbest bırakırlar” dedi. Gün geldi, zenadikenin uydurup Allah Rasulu’ne iftira olarak isnat ettikleri sözleri pervasızca nakletti.</p>
<p>Başka bir gün, Allah Rasulu’nu Hayber’de –haşa– merkeple konuşturdu, başka bir gün sümük, bevl ve ğayta üzerinden onu anlatmaya kalkıştı. Cübbeli yalnızca Allah Rasulu’ne yalan söz isnat etmekle yetinmedi, aynı zamanda yalan terlik de isnat etti. Nal–i şerif dediği terlikleri vaaz kürsülerinden pazarladı, ekrandan insanlara satmaya çalıştı. Ama tüm bunlar olup biterken ne Görmez Hoca ne de başında olduğu Diyanet ve Din İşleri Yüksek Kurulu herhangi bir açıklama yapma gereği duydu.</p>
<p>Cübbeli’nin pervasızlığını ve ahlaki kaygı taşımayan saldırılarını anlatırken işin bu tarafını da zikretmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu Olayın Bize Gösterdiği Bir Başka Önemli Husus</strong></p>
<p>Tabii burada Görmez Hoca’nın, Diyanet kurumunu bir tartışmanın içine çekmemek için herhangi bir müdahalede bulunmadığı ve sustuğu açıktır. Genel ilkeler ve külli asıllar üzerinden yaptığı açıklamalarla aslında üzeri örtük bir şekilde bu anlayışla mücadele ettiği de hepimizin malumudur.</p>
<p>Bunun yanında Hoca’nın yur içinde ve yurtdışında yoğun çabaları vardı. Diyanet’in mutedil bir İslam anlayışının sesi olması için gecesini gündüzüne kattığına şahit olduk hep beraber. Düzeltilecek o kadar yanlış, el atılacak o kadar çok sorun vardı ki muhtemelen bunu öncelikli bir mesele olarak görmemiştir. Yeni bir cephe açmak istememiştir belki de.</p>
<p>Dolayısıyla bu eleştirileri hak etti derken, ona biraz haksızlık ettiğimin de farkındayım. Amacım sadece Cübbeli’nin sapkınlığının boyutuna işaret etmektir. Zira Cübbeli fenomeni, malumat yığınına sahip olup sahih bir usule ve müstakim bir üsluba sahip olmayan insanların, dine faydalı olayım derken nasıl zarar verdiklerini göstermesi bakımından üzerinde çalışılması gereken önemli bir örnektir.</p>
<p>Bu olayın bize gösterdiği bir başka önemli husus da tasavvufa ilim, usul ve edep eşlik etmediğinde, onun nasıl yıkıcı ve ifsad edici bir noktaya evrileceğidir. Hâlbuki tasavvuf mahza edeptir. Edebi olmayanın tasavvuftan da bir behresinin olmadığı gün gibi ortadadır.</p>
<p>Bir başka önemli nokta da şudur: Cübbelinin eleştirilerine sadece Görmez Hoca maruz kalmıyor tabii. Onun bu yıkıcı ve sert hakaretlerine maruz kalanların tamamının masum olduklarını da söyleyecek değilim. Ama Cübbeli’de usul ve üslup olmayınca diğerleri de hikmetsiz yöntemlerle bir taassup üretiyor ve böylece hikmetten uzak, ifrat ve tefrit olarak adlandırabileceğimiz iki zıt kutup oluşuyor. Bundan da en çok İslam ve Müslümanlar zarar görüyor maalesef.</p>
<p>Son olarak da şunu ifade etmek isterim:</p>
<p>İslam’da tartışmanın, eleştirinin bir ahlakı vardır. Müslümanlar, aralarındaki tartışmalarda bu ahlaki hassasiyeti asla elden bırakmamalıdır. Hatta sadece kendi aralarında değil gayrimüslimlerle tartışmada bile bu kriteri daima göz önünde bulundurmaları emredilmiştir. Kavl–i leyyini, hikmeti ve mev’ize–i haseneyi öğütlüyor Rabbimiz. Burada sadece Firavun’a gönderilen Hazret–i Musa’ya Allah Teâla’nın verdiği emirleri hatırlatmakla yetineyim.</p>
<p>Dolayısıyla mü’minlerin hem davet üsluplarında hem de ihtilaflarında daima bir seviyenin gözetilmesi gerekmektedir. Ama maalesef sosyal medyanın yaygınlaşması ve vaaz kürsülerinin bir mevziye dönüşmesi neticesinde bu ilkelere dikkat edilmediğini üzülerek görüyorum. Cübbeli’nin Görmez Hoca’ya yönelik haksız eleştirilerinde de bu ilkelere zerrece itibar edilmediği ortadadır. Vesselam.</p>
<p><strong>Dr. Ömer Faruk Özerdem</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/isin-iki-tarafi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Leyla Şahin Davası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/leyla-sahin-davasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/leyla-sahin-davasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Jun 2019 11:45:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Cübbeli Ahmet Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11167</guid>

					<description><![CDATA[Servis Edilen Dosya Cübbeli Ahmet, neredeyse tüm hayatını sünnetin ve hadisin anlaşılmasına ve savunmasına hasreden Görmez Hoca’yı, hem de vaaz kürsüsünde, cemaatin önünde sünnet münkiri ilan etti. Hoca cevap vermedi. Hâlbuki Hoca’nın aksini ispat sadedinde söyleyeceği çok şey, göstereceği çok şahit vardı. Aklıma 1990’lı yılların başında Mısırlı gazeteci Ebu Reyye’nin sünnet ve hadise yönelik pek çok saldırı içeren kitabına karşı Görmez Hoca’nın, yakın dostu M. Emin Özafşar ile birlikte sünneti savunmak için dilimize kazandırdığı Muhammed Ebu Şehbe’nin sünneti müdafaa eden iki ciltlik kitabı geldi mesela. “Sünnet inkârcısı” ama aynı zamanda sünnet uzmanı Görmez, sünneti savunmak için iki ciltlik bir sünnet müdafaası kitabını tercüme etmişti. Cübbeli Ahmet, Görmez Hoca’yı sünnet münkiri ilan ettiği konuşmasını yaparken, önünde Hoca’nın bir makalesi duruyordu. Hem de sünneti savunmak için yazılmış bir makaleydi bu. Daha doğrusu Marmara İlahiyat’ta, büyük hocaların da hazır olduğu bir ilmi toplantıda Hoca’nın yaptığı bir konuşmanın deşifresiydi. Aslında Cübbeli’nin, Hoca’yı sünnet düşmanı ilan ettiği makale bizzat bir sünnet müdafaasıydı. Ama makalenin tamamını okumadığı açıktı. Konuşmanın/yazının içinden cımbızla çektiği bir cümleden hareketle Hoca’yı sünnet münkiri ilan ediyordu. Daha doğrusu makaleyi ve cımbızlanmış cümleyi de kendisine gönderilen, servis edilen bir dosyadan okuyordu. O dosyayı kimin gönderdiğini, yani operasyonu kimin yönettiğini de gayet iyi biliyordum. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Servis Edilen Dosya</strong></p>
<p>Cübbeli Ahmet, neredeyse tüm hayatını sünnetin ve hadisin anlaşılmasına ve savunmasına hasreden Görmez Hoca’yı, hem de vaaz kürsüsünde, cemaatin önünde sünnet münkiri ilan etti. Hoca cevap vermedi. Hâlbuki Hoca’nın aksini ispat sadedinde söyleyeceği çok şey, göstereceği çok şahit vardı. Aklıma 1990’lı yılların başında Mısırlı gazeteci Ebu Reyye’nin sünnet ve hadise yönelik pek çok saldırı içeren kitabına karşı Görmez Hoca’nın, yakın dostu M. Emin Özafşar ile birlikte sünneti savunmak için dilimize kazandırdığı Muhammed Ebu Şehbe’nin sünneti müdafaa eden iki ciltlik kitabı geldi mesela. “Sünnet inkârcısı” ama aynı zamanda sünnet uzmanı Görmez, sünneti savunmak için iki ciltlik bir sünnet müdafaası kitabını tercüme etmişti.</p>
<p>Cübbeli Ahmet, Görmez Hoca’yı sünnet münkiri ilan ettiği konuşmasını yaparken, önünde Hoca’nın bir makalesi duruyordu. Hem de sünneti savunmak için yazılmış bir makaleydi bu. Daha doğrusu Marmara İlahiyat’ta, büyük hocaların da hazır olduğu bir ilmi toplantıda Hoca’nın yaptığı bir konuşmanın deşifresiydi.</p>
<p>Aslında Cübbeli’nin, Hoca’yı sünnet düşmanı ilan ettiği makale bizzat bir sünnet müdafaasıydı. Ama makalenin tamamını okumadığı açıktı. Konuşmanın/yazının içinden cımbızla çektiği bir cümleden hareketle Hoca’yı sünnet münkiri ilan ediyordu. Daha doğrusu makaleyi ve cımbızlanmış cümleyi de kendisine gönderilen, servis edilen bir dosyadan okuyordu. O dosyayı kimin gönderdiğini, yani operasyonu kimin yönettiğini de gayet iyi biliyordum. Çünkü o saçma sapan iddiaları içeren dosya bana da gelmişti. Benim gibi nicelerine de gönderildiğini biliyorum.</p>
<p>Ankara İlahiyat’ta derslerimize girerken bize sünnet ve hadisi o sevdirmişti hâlbuki. Sünnete itiraz yönelten ve kafamızı karıştıran sorulara daima o cevap veriyordu. Ama şimdi aynı Hocamız sünnet ve hadis münkirliği ile suçlanıyordu. Bu apaçık bir iftira, bir bühtandı. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Ama aklımın almadığı şey Görmez Hoca’nın “hadi oradan, sen beni böyle bir şeyle nasıl suçlarsın, ne haddine” dememesiydi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Leyla Şahin Davası</strong></p>
<p>Bir gün sosyal medyada Cübbeli’nin bir videosu önüme düştü. Cübbeli yine kürsüdeydi, yine cemaate vaaz ediyordu (şov ve stand–up tarzında vaaz mı deseydim, bilemedim) ve önünde de yine Hoca’nın bir makalesi vardı. Bu kez Hoca’yı başörtüsünü inkâr etmekle suçluyordu. Yine bir makalenin içinden bir cümleyi cımbızlayarak bunu yapıyordu besbelli. İçimden “Hoca bu sefer dayanamaz, usturuplu bir cevap verir buna” dedim. Çünkü Hoca’nın, Cübbeli’nin söz konusu ettiği makaleyi, başörtüsünü savunmak için, hem de 28 Şubat’ın o zor günlerinde kaleme aldığını biliyordum. Aynı şekilde bu makalenin Avrupa Birliği mahkemelerinde Leyla Şahin davası görülürken; karar verecek hakimlere, Hristiyanlıkta, Yahudilikte ve İslam dininde başörtüsünün varlığını ispatlamak için yazdığını da öğrenmiştim.</p>
<p>Aynı makalenin o günlerde, Erzurum İlahiyat’ta “Takva Elbisesi” başlığı altında, başörtüsünü reddeden bir hocaya cevaben kaleme alındığından da haberdardım. Makalenin her satırında, başörtüsü ile ilgili olumsuz pek çok düşünceye cevap verildiğini de biliyordum. İşte o Hocamız, başörtüsünü müdafaa ettiği bir makalesi dayanak gösterilerek başörtüsüne karşı olmakla suçlanıyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Eğer Hazret–i Peygamber Bu İstismarı Görseydi Bunları Yasaklardı”</strong></p>
<p><strong> </strong>17–25 Aralık süreçlerinde FETÖ’cülerin FETÖ’yü, Adnancıların Adnan Oktar’ı mehdi ilan etmeye çalıştıkları bir zaman diliminde Görmez Hoca, Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla NTV’ye çıktı ve bunlara cevap mahiyetinde Mehdilik ile ilgili bir açıklama yaptı. Hoca yayında, Mehdilik meselesinin bir iman esası olmadığını, Kur’an’da bu konuda herhangi bir ayetin bulunmadığını, Buhari ve Müslim’de de ‘Mehdi’nin geleceğine dair sahih bir hadisin yer almadığını ifade etti. Hoca’nın tespitleri ilmi olarak doğruydu. “İslam’da Mehdilik yoktur” da dememişti üstelik.  (Ki 15 Temmuz’dan sonra Görmez Hoca, FETÖ için “sahte Mehdi hareketi” ifadesini kullandığında, Mehdiliğe karşı olanlar, “ne yani, Mehdi’nin sahihi mi varmış” diye suçlayacaklardı. O da ayrı bir mesele.) İşte bu yayın sonrası Cübbeli, yine aynı vaaz kürsüsünde, aynı çirkin üslupla ve tribünlere oynayan aynı şovmen edasıyla Hoca’yı yine hadis münkiri ilan etti.</p>
<p>Günlerden bir gün Lalegül TV’yi izliyorum. Kürsüde yine Cübbeli vardı. –Zaten pek başkasının bu kanalda konuştuğuna da denk gelmedim.– Doğal olarak ve beklendiği üzere konu yine Mehmet Görmez’di. Söze aynen şöyle başladı Cübbeli:</p>
<p>“Bakalım Mehmet Görmez bu sefer neler yumurtlamış. Bakalım Görmez yine ne haltlar karıştırmış.”</p>
<p>Bayağı, ucuz ve zerre kadar iyi niyet emaresi taşımayan bir üslupla&#8230; Bu kez Görmez Hoca’ya, Sakal–ı Şerif ile ilgili sorulan bir soruya Habertürk gazetesine verdiği bir cevap üzerinden saldırıyordu. Eleştiri demiyorum, reddiye demiyorum, en ufak bir ahlaki kaygı taşımayan bir saldırı söz konusuydu.</p>
<p>Kulaklarıma inanamadım, bir Müslüman olarak utandım. Bir vaaz kürsüsünde, hem de bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı ile ilgili bu kadar bayağı ve düşük bir dil nasıl kullanılabiliyordu? Başkanlığı geçtik, bir Müslüman ilim adamıyla ilgili bu kadar kindar ve bayağı bir üslup nasıl kullanılabiliyordu, havsalam almıyordu.</p>
<p>Dahası o kadar sarıklı cübbeli insan da bir Müslümanın onuruyla, şahsiyetiyle alay edilirken kahkahalarla gülüyordu. Ama nasıl bir üslup, daha doğrusu üslupsuzluk! Bu adamdaki öfkenin sebebi neydi, nasıl böyle bir kin ve öfke biriktirmişti? Bu Görmez Hoca nefreti nereden kaynaklanıyordu? Diyanet’te şu kadar yıl hizmet etmiş, Mescid–i Aksa’da hutbe okumuş, Diyanet’in imajını düzeltmek için büyük emekler vermiş olan Görmez Hoca neden hedef tahtasına konuluyordu? Akıl alır gibi değildi.</p>
<p>Bunun üzerine önce gazetedeki röportaja baktım. Gazeteci, Sakal–ı Şerif’le ilgili istismarları soruyordu Hoca’ya. O sıralarda da Çeçenistan Devlet Başkanı Kadirov,  sahih olup olmadığına bakmadan, dünyanın her yerinden fahiş paralar ödeyerek Sakal–ı Şerifler topluyordu. Bunun için de ülkesinde büyük büyük toplantılar yapıyor, insanlar da sıraya girerek önce Sakal–ı Şerifleri sonra da başkanın ellerini öpüyorlardı.</p>
<p>Cübbeli Ahmet’in kendisi de Sakal–ı Şerif’in bir tanesini su dolum tesislerine katarak paketliyor, kutsal su gibi Sinan Erdem Spor Salonu’nda milleti toplayıp adeta kutsal törenler yapıyordu. Bunlara karşı da Görmez Hoca, gazeteye sadece şöyle demişti: “Eğer Hazret–i Peygamber bu istismarı görseydi bunları yasaklardı.”</p>
<p>Bu kadar. Aslında durum daha sert bir tepkiyi de hak ediyordu ama Hoca o narin üslubuyla sadece bu kadarını söylemişti. Gayet nazik ve nezih bir şekilde. İşte Lalagül’de bu söz üzerinden Cübbeli, pervasızca ve edep sınırlarının dışına çıkarak Hoca’ya hakaretler ve iftiralar yağdırmaya başladı. İnanılır gibi değildi.</p>
<p>Tabii olay burada bitmedi. Birkaç hafta sonra Cübbeli Ahmet, bu sözlerinden dolayı milletin huzurunda Görmez Hoca’dan özür diledi. Ancak sözlerine koca bir yalanla başladı. Daha doğrusu bir yalanla başladığını sonradan öğrendik.</p>
<p>Dedi ki; “Diyanet İşleri Başkanı beni aradı, bu sözleri bana yakıştıramadığını söyledi. Bundan dolayı da ben kendisinden özür diliyorum. Ama fikirlerine reddiye hakkım bakidir.”</p>
<p>Yalanı da şu idi: Meğer Hoca onu hiç aramamış, Mehmet Talu Hoca kendisine gitmiş ve yaptığının yanlış olduğunu söylemiş. Oradan da Talu Hoca’nın telefonuyla Görmez Hoca’yı aramışlar. Olay bu şekilde gerçekleşmiş ama o, “Görmez, beni aradı” diye yalan söylemekten çekinmemişti.</p>
<p>Aynı röportajda Hoca, DEAŞ terör örgütünü değerlendirirken, “bunların fiten hadisleri olarak bilinen bazı rivayetler üzerine meşruiyetlerini bina ettiklerini ve fiten hadislerinin de sorunlu olduğunu” söylemişti. Hoca’nın bununla, en çok uydurma rivayetin fiten hadisleri arasına karıştırıldığını kastettiğini biliyordum. Derslerde defalarca dinlediğim bir şeydi bu çünkü. Bu derslerinde Süfyani, Kahtani, Yecüc–Mecüc, Dabbetülarz, Mehdi, Mesih gibi kıyamet alametleri arasında ne çok uydurma haberlerin girdiğini söylüyordu her seferinde. Hatta bunu söylerken bize imtihan sorusu olarak yönelttiği Nuaym b. Hammad‘ın Kitabu’l–fiten’ini kastettiğini de tahmin edebiliyordum. Ama kime anlatacaksın ki bunları. Hem anlatmak için karşında dinlemeye hazır bir insan olması gerekmez mi? Bir iyi niyet, anlamak isteyen biri en azından. Ama yoktu işte.</p>
<p>Cübbeli bu sözler üzerine Hoca’yı, “Allah’ı, Peygamberi tanımamak”la suçluyordu. Açık bir şekilde tekfir ediyordu Hoca’yı. Görmez Hoca’nın, Peygamber’in gaybı bilemeyeceğini iddia ettiğini de eklemekten geri durmuyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Profesör Söylüyordu İşte, Yalan mı Konuşacaktı Yani</strong></p>
<p>Ve derken Hoca’nın Diyanet’ten ayrılık zamanı yaklaştı. Artık ciddi ciddi Hoca’nın başkanlıktan ayrılacağı haberleri medyaya düşmeye başlamıştı. Cübbeli bu sefer, yanına sabıkalı bir ortak da alarak saldırılarına devam etti. Türkiye’de yüz binlerce insanı mağdur eden, din istismarı yaparak büyüyen sicili bozuk ve aynı zamanda derin bir yapıya sahip olan İhlas grubunu, önce gerçek ehl–i sünnet bir cemaat olarak ilan etti, sonra da onları yanına alarak Hoca’ya karşı yeni bir cephe açtı.</p>
<p>Yıllarca biriktirdiği bütün yalan ve iftiraları ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyor ve en ufak bir vicdan ve adalet kaygısına kapılmadan saldırılarını sürdürüyordu. Bu arada yanına sözüm ona ehl–i sünnetçi (!) bir tarihçi de buldu. O anlamıyordu bu işlerden ama olsun isminin başında “prof” yazıyordu ya, bu yeterdi. Tetikçilik için de biçilmiş kaftandı. Bir o koşuyordu TGRT’ye, bir diğeri koşuyordu Lalegül TV’ye.</p>
<p>Bu kez Kutlu Doğum Haftası üzerinden saldırıyorlardı Hoca’ya. Güya Diyanet 30 yıldır FETÖ’nün doğum gününü Peygamberimizin doğum günü olarak millete yutturuyormuş. Aman Allah’ım, bu ne vahim iddiaydı. Peki, bir kanıtları, ispat mahiyetinde bir belgeleri var mıydı? Yoktu ama koca(!) profesör söylüyordu işte, yalan mı konuşacaktı yani.</p>
<p>Ama hayret, Mehmet Görmez Hoca buna cevap verdi. “Bu doğru değildir, 30 yıldır bunu yapan bir kurumun topluma verecek hiçbir şeyi olmaz. Diyanet bu iddia ve iftirayı kabul ederse FETÖ ile mücadelede inandırıcılığını kaybeder” dedi.</p>
<p>Hoca cevap verdi ama anlaşılan iş işten geçmişti. Çünkü ona kulak veren kimse yoktu. Kendi ifadesiyle “ne boğazlarına kadar bid’at ve hurafeye bulaşanlar” ona kulak vermeye niyetliydi ne de sümük ve tükürük üzerinden Allah Rasulu’nu anlamaya/ anlatmaya kalkışan, bu seviyesizlik düzeyinde Efendimizi diline dolayan Cübbeligiller&#8230;</p>
<p>Sonra Görmez Hoca görevinden ayrıldı. Topluma veda etti ve ilmi çalışmalarına geri döndü. Genel olarak Müslümanlar arasında bir hüzün vardı. İnsanlar neden diye soruyorlardı. Maşer–i vicdan rahatsız olmuştu. Fakat Cübbeli’nin öfkesi dinmemişti. Hâlbuki muradına ermişti, artık muzaffer bir eda ile susmasını bekliyordum ama kini çok büyükmüş demek ki bir türlü yüreği soğumuyordu. Ya da ona görev verenler, –artık kimse onlar– vurmaya devam etmesini istiyorlardı. Hoca’nın ayrılış sürecinde, Cübbeli ne dedi biliyor musunuz? “Diyanet’in başına Görmez’dan daha tehlikelisi gelmemiştir” diye bir açıklama yaptı. Kelimesi kelimesine bunu dedi. İnanabiliyor musunuz?</p>
<p><strong>Dr. Ömer Faruk Özerdem</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/leyla-sahin-davasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suskunluğun İstismarı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suskunlugun-istismari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suskunlugun-istismari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Jun 2019 14:08:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Cübbeli Ahmet Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11100</guid>

					<description><![CDATA[Oldum olası ilahiyatçıların ve din adamlarının din tartışmalarından hoşnut olmamışımdır. İlmi meseleleri sadece ilmi ortamlarda, platformlarda tartışıp çözüme kavuşturmalarını ve daha sonra topluma takdim etmelerini arzu etmişimdir daima. Fakat son yıllarda, özellikle sosyal medya imkânları çoğaldıktan sonra bu tartışmalar garip bir hal aldı. Neredeyse hiç öğretici, düşündürücü bir tartışmaya rastlayamaz olduk. Rahatsızlığımı artıran noktalardan birisi de bu tartışmalarda kullanılan dil ve üsluptur. Çoğu zaman ilmin nezaketine, İslam’ın nezahetine yakışmayan bu üslup beni gerçekten çok huzursuz ediyor. Ama daha üzücü olanı kendisini ahlak ve edep üzerine bina eden tasavvufun müntesibi olduğunu iddia eden bazı insanların da bu tartışmalara bulaşmış olmasıdır. Çünkü vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu çekişmelerin gençlik başta olmak üzere toplumda açtığı yaralar ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken önemli bir noktadır. İyi Niyetli Suskunluğunun İstismar Edildiği Açık İşte bu yazımda, yaklaşık 5–6 yıldır üzülerek takip ettiğim bir tartışmayı, daha doğrusu tek taraflı bir sosyal medya saldırısını değerlendirmek istiyorum. Tek taraflı diyorum çünkü Cübbeli namıyla şöhret bulan bir zat, neredeyse altı yıldır sürekli ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Oldum olası ilahiyatçıların ve din adamlarının din tartışmalarından hoşnut olmamışımdır. İlmi meseleleri sadece ilmi ortamlarda, platformlarda tartışıp çözüme kavuşturmalarını ve daha sonra topluma takdim etmelerini arzu etmişimdir daima. Fakat son yıllarda, özellikle sosyal medya imkânları çoğaldıktan sonra bu tartışmalar garip bir hal aldı. Neredeyse hiç öğretici, düşündürücü bir tartışmaya rastlayamaz olduk.</p>
<p>Rahatsızlığımı artıran noktalardan birisi de bu tartışmalarda kullanılan dil ve üsluptur. Çoğu zaman ilmin nezaketine, İslam’ın nezahetine yakışmayan bu üslup beni gerçekten çok huzursuz ediyor. Ama daha üzücü olanı kendisini ahlak ve edep üzerine bina eden tasavvufun müntesibi olduğunu iddia eden bazı insanların da bu tartışmalara bulaşmış olmasıdır.</p>
<p>Çünkü vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu çekişmelerin gençlik başta olmak üzere toplumda açtığı yaralar ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken önemli bir noktadır.</p>
<p><strong>İyi Niyetli Suskunluğunun İstismar Edildiği Açık</strong></p>
<p>İşte bu yazımda, yaklaşık 5–6 yıldır üzülerek takip ettiğim bir tartışmayı, daha doğrusu tek taraflı bir sosyal medya saldırısını değerlendirmek istiyorum. Tek taraflı diyorum çünkü Cübbeli namıyla şöhret bulan bir zat, neredeyse altı yıldır sürekli ve sistemli bir şekilde eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Hoca’ya saldırıyor. O saldırıyor ama Görmez Hoca da hiçbir saldırısına cevap vermiyor.</p>
<p>Görmez Hoca’yı az–çok tanırım; kitaplarını, makalelerini okudum, konuşmalarını hiç kaçırmam. Suskunluğunun onayladığı anlamına gelmediğini de elbette bilirim. Ama Cübbeli durmadan saldırıyor, sistemli ve pervasızca, Hoca da kendisini savunacak o kadar doneye sahipken istikrarlı bir şekilde susuyor.</p>
<p>Hoca’nın ilmi çerçevede bütün bu ithamlara elbette vereceği cevaplar vardır. Hoca’nın suskunluğu hakkında bulabildiğim tek açıklama şudur: Muhtemeldir ki Hoca, zaten derin bir buhran yaşayan İslami camia içerisinde yeni bir mevzi açmak, yeni bir fitneye meydan vermek istememiştir. Ama Hoca’nın bu iyi niyetli suskunluğunun istismar edildiği de açıktır. Yahut tartışmanın hikmet ve ahlak eksenli yürümemesi, Hoca’yı bu noktaya sürüklemiş olabilir. Çünkü hakikaten iftira ve hakaretleri öyle yenilir yutulur cinsten değil.</p>
<p>Bu zatın Hoca’ya yönelik iftira ve ithamlarına birkaç örnek vereyim, o zaman ne dediğim anlaşılır belki.</p>
<p>Bu meselenin bugünlerde yeniden gündemime girmesine vesile olan iftira ile başlayayım. Cübbeli, sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşımda aleni olarak Hoca’yı “sünnet düşmanı” ilan etti. Aylar önce Anadolu Buluşmaları adlı bir kuruluşun düzenlediği bir sempozyum kitapçığındaki Hoca’ya ait bazı cümleleri de buna delil olarak sundu. Ne demişti Hoca peki?</p>
<p>Özetle İslam medeniyetinin zenginliğine vurgu yapıyor ve irşad ve tebliğ faaliyetinde bulunanların bir coğrafyaya giderken oraya kendi kültürlerini taşımak yerine ahlak, adalet, ilim ve hikmet taşımalarını ve o insanlara kaybolmuş kültürlerini keşfetmelerine yardımcı olmalarının daha hayırlı olacağını söylüyordu. Ayrıca kısır tartışmalarımızı, hastalıklarımızı da oraya taşımamamız gerektiğini belirtiyordu.</p>
<p>Bu iyiniyetli ve kardeşçe uyarılardan nasıl bir sünnet düşmanlığı çıkabilirdi ki? Çıkmıyordu da zaten. Sosyal medya hesabındaki bu paylaşımın altına yapılan yorumların yüzde doksanı Cübbeli’ye, “ama kadar da olmaz” cinsindendi. Ama olsun, maksat iftira atmak ve bir algıyı güçlendirmek değil miydi zaten? Cübbeli de bunu yapıyordu nihayetinde.</p>
<p><strong>Dr. Ömer Faruk Özerdem</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suskunlugun-istismari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mehmet Görmez Hoca’nın Cübbeli Ahmet ile İmtihanı&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mehmet-gormez-hocanin-cubbeli-ahmet-ile-imtihani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mehmet-gormez-hocanin-cubbeli-ahmet-ile-imtihani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer Faruk Özerdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:06:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Cübbeli Ahmet Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10951</guid>

					<description><![CDATA[Vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu çekişmelerin gençlik başta olmak üzere toplumda açtığı yaralar ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken önemli bir noktadır. Oldum olası ilahiyatçıların ve din adamlarının din tartışmalarından hoşnut olmamışımdır. İlmi meseleleri sadece ilmi ortamlarda, platformlarda tartışıp çözüme kavuşturmalarını ve daha sonra topluma takdim etmelerini arzu etmişimdir daima. Fakat son yıllarda, özellikle sosyal medya imkânları çoğaldıktan sonra bu tartışmalar garip bir hal aldı. Neredeyse hiç öğretici, düşündürücü bir tartışmaya rastlayamaz olduk. Rahatsızlığımı artıran noktalardan birisi de bu tartışmalarda kullanılan dil ve üsluptur. Çoğu zaman ilmin nezaketine, İslam’ın nezahetine yakışmayan bu üslup beni gerçekten çok huzursuz ediyor. Ama daha üzücü olanı kendisini ahlak ve edep üzerine bina eden tasavvufun müntesibi olduğunu iddia eden bazı insanların da bu tartışmalara bulaşmış olmasıdır. Çünkü vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu çekişmelerin gençlik başta olmak üzere toplumda açtığı yaralar ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken önemli bir noktadır.</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Oldum olası ilahiyatçıların ve din adamlarının din tartışmalarından hoşnut olmamışımdır. İlmi meseleleri sadece ilmi ortamlarda, platformlarda tartışıp çözüme kavuşturmalarını ve daha sonra topluma takdim etmelerini arzu etmişimdir daima. Fakat son yıllarda, özellikle sosyal medya imkânları çoğaldıktan sonra bu tartışmalar garip bir hal aldı. Neredeyse hiç öğretici, düşündürücü bir tartışmaya rastlayamaz olduk. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Rahatsızlığımı artıran noktalardan birisi de bu tartışmalarda kullanılan dil ve üsluptur. Çoğu zaman ilmin nezaketine, İslam’ın nezahetine yakışmayan bu üslup beni gerçekten çok huzursuz ediyor. Ama daha üzücü olanı kendisini ahlak ve edep üzerine bina eden tasavvufun müntesibi olduğunu iddia eden bazı insanların da bu tartışmalara bulaşmış olmasıdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Çünkü vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu çekişmelerin gençlik başta olmak üzere toplumda açtığı yaralar ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken önemli bir noktadır.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>İyi Niyetli Suskunluğunun İstismar Edildiği Açık</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İşte bu yazımda, yaklaşık 5–6 yıldır üzülerek takip ettiğim bir tartışmayı, daha doğrusu tek taraflı bir sosyal medya saldırısını değerlendirmek istiyorum. Tek taraflı diyorum çünkü Cübbeli namıyla şöhret bulan bir zat, neredeyse altı yıldır sürekli ve sistemli bir şekilde eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Hoca’ya saldırıyor. O saldırıyor ama Görmez Hoca da hiçbir saldırısına cevap vermiyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Görmez Hoca’yı az–çok tanırım; kitaplarını, makalelerini okudum, konuşmalarını hiç kaçırmam. Suskunluğunun onayladığı anlamına gelmediğini de elbette bilirim. Ama Cübbeli durmadan saldırıyor, sistemli ve pervasızca, Hoca da kendisini savunacak o kadar doneye sahipken istikrarlı bir şekilde susuyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hoca’nın ilmi çerçevede bütün bu ithamlara elbette vereceği cevaplar vardır. Hoca’nın suskunluğu hakkında bulabildiğim tek açıklama şudur: Muhtemeldir ki Hoca, zaten derin bir buhran yaşayan İslami camia içerisinde yeni bir mevzi açmak, yeni bir fitneye meydan vermek istememiştir. Ama Hoca’nın bu iyi niyetli suskunluğunun istismar edildiği de açıktır. Yahut tartışmanın hikmet ve ahlak eksenli yürümemesi, Hoca’yı bu noktaya sürüklemiş olabilir. Çünkü hakikaten iftira ve hakaretleri öyle yenilir yutulur cinsten değil. Bu zatın Hoca’ya yönelik iftira ve ithamlarına birkaç örnek vereyim, o zaman ne dediğim anlaşılır belki. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu meselenin bugünlerde yeniden gündemime girmesine vesile olan iftira ile başlayayım. Cübbeli, sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşımda aleni olarak Hoca’yı “sünnet düşmanı” ilan etti. Aylar önce Anadolu Buluşmaları adlı bir kuruluşun düzenlediği bir sempozyum kitapçığındaki Hoca’ya ait bazı cümleleri de buna delil olarak sundu. Ne demişti Hoca peki? </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Özetle İslam medeniyetinin zenginliğine vurgu yapıyor ve irşad ve tebliğ faaliyetinde bulunanların bir coğrafyaya giderken oraya kendi kültürlerini taşımak yerine ahlak, adalet, ilim ve hikmet taşımalarını ve o insanlara kaybolmuş kültürlerini keşfetmelerine yardımcı olmalarının daha hayırlı olacağını söylüyordu. Ayrıca kısır tartışmalarımızı, hastalıklarımızı da oraya taşımamamız gerektiğini belirtiyordu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu iyiniyetli ve kardeşçe uyarılardan nasıl bir sünnet düşmanlığı çıkabilirdi ki? Çıkmıyordu da zaten. Sosyal medya hesabındaki bu paylaşımın altına yapılan yorumların yüzde doksanı Cübbeli’ye, “ama kadar da olmaz” cinsindendi. Ama olsun, maksat iftira atmak ve bir algıyı güçlendirmek değil miydi zaten? Cübbeli de bunu yapıyordu nihayetinde. Zaten geriye doğru baktığımda da aşağıdaki örneklerde görüleceği üzere daima bunu yapmıştı. Birkaç tanesini sayayım:</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Servis Edilen Dosya</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cübbeli Ahmet, neredeyse tüm hayatını sünnetin ve hadisin anlaşılmasına ve savunmasına hasreden Görmez Hoca’yı, hem de vaaz kürsüsünde, cemaatin önünde sünnet münkiri ilan etti. Hoca cevap vermedi. Hâlbuki Hoca’nın aksini ispat sadedinde söyleyeceği çok şey, göstereceği çok şahit vardı. Aklıma 1990’lı yılların başında Mısırlı gazeteci Ebu Reyye’nin sünnet ve hadise yönelik pek çok saldırı içeren kitabına karşı Görmez Hoca’nın, yakın dostu M. Emin Özafşar ile birlikte sünneti savunmak için dilimize kazandırdığı Muhammed Ebu Şehbe’nin sünneti müdafaa eden iki ciltlik kitabı geldi mesela. “Sünnet inkârcısı” ama aynı zamanda sünnet uzmanı Görmez, sünneti savunmak için iki ciltlik bir sünnet müdafaası kitabını tercüme etmişti. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cübbeli Ahmet, Görmez Hoca’yı sünnet münkiri ilan ettiği konuşmasını yaparken, önünde Hoca’nın bir makalesi duruyordu. Hem de sünneti savunmak için yazılmış bir makaleydi bu. Daha doğrusu Marmara İlahiyat’ta, büyük hocaların da hazır olduğu bir ilmi toplantıda Hoca’nın yaptığı bir konuşmanın deşifresiydi.<br />
</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aslında Cübbeli’nin, Hoca’yı sünnet düşmanı ilan ettiği makale bizzat bir sünnet müdafaasıydı. Ama makalenin tamamını okumadığı açıktı. Konuşmanın/yazının içinden cımbızla çektiği bir cümleden hareketle Hoca’yı sünnet münkiri ilan ediyordu. Daha doğrusu makaleyi ve cımbızlanmış cümleyi de kendisine gönderilen, servis edilen bir dosyadan okuyordu. O dosyayı kimin gönderdiğini, yani operasyonu kimin yönettiğini de gayet iyi biliyordum. Çünkü o saçma sapan iddiaları içeren dosya bana da gelmişti. Benim gibi nicelerine de gönderildiğini biliyorum. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ankara İlahiyat’ta derslerimize girerken bize sünnet ve hadisi o sevdirmişti hâlbuki. Sünnete itiraz yönelten ve kafamızı karıştıran sorulara daima o cevap veriyordu. Ama şimdi aynı Hocamız sünnet ve hadis münkirliği ile suçlanıyordu. Bu apaçık bir iftira, bir bühtandı. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Ama aklımın almadığı şey Görmez Hoca’nın “hadi oradan, sen beni böyle bir şeyle nasıl suçlarsın, ne haddine” dememesiydi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Leyla Şahin Davası</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir gün sosyal medyada Cübbeli’nin bir videosu önüme düştü. Cübbeli yine kürsüdeydi, yine cemaate vaaz ediyordu (şov ve stand–up tarzında vaaz mı deseydim, bilemedim) ve önünde de yine Hoca’nın bir makalesi vardı. Bu kez Hoca’yı başörtüsünü inkâr etmekle suçluyordu. Yine bir makalenin içinden bir cümleyi cımbızlayarak bunu yapıyordu besbelli. İçimden “Hoca bu sefer dayanamaz, usturuplu bir cevap verir buna” dedim. Çünkü Hoca’nın, Cübbeli’nin söz konusu ettiği makaleyi, başörtüsünü savunmak için, hem de 28 Şubat’ın o zor günlerinde kaleme aldığını biliyordum. Aynı şekilde bu makalenin Avrupa Birliği mahkemelerinde Leyla Şahin davası görülürken; karar verecek hakimlere, Hristiyanlıkta, Yahudilikte ve İslam dininde başörtüsünün varlığını ispatlamak için yazdığını da öğrenmiştim. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aynı makalenin o günlerde, Erzurum İlahiyat’ta “Takva Elbisesi” başlığı altında, başörtüsünü reddeden bir hocaya cevaben kaleme alındığından da haberdardım. Makalenin her satırında, başörtüsü ile ilgili olumsuz pek çok düşünceye cevap verildiğini de biliyordum. İşte o Hocamız, başörtüsünü müdafaa ettiği bir makalesi dayanak gösterilerek başörtüsüne karşı olmakla suçlanıyordu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>“Eğer Hazret–i Peygamber Bu İstismarı Görseydi Bunları Yasaklardı”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"> 17–25 Aralık süreçlerinde FETÖ’cülerin FETÖ’yü, Adnancıların Adnan Oktar’ı mehdi ilan etmeye çalıştıkları bir zaman diliminde Görmez Hoca, Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla NTV’ye çıktı ve bunlara cevap mahiyetinde Mehdilik ile ilgili bir açıklama yaptı. Hoca yayında, Mehdilik meselesinin bir iman esası olmadığını, Kur’an’da bu konuda herhangi bir ayetin bulunmadığını, Buhari ve Müslim’de de ‘Mehdi’nin geleceğine dair sahih bir hadisin yer almadığını ifade etti. Hoca’nın tespitleri ilmi olarak doğruydu. “İslam’da Mehdilik yoktur” da dememişti üstelik.<span class="Apple-converted-space">  </span>(Ki 15 Temmuz’dan sonra Görmez Hoca, FETÖ için “sahte Mehdi hareketi” ifadesini kullandığında, Mehdiliğe karşı olanlar, “ne yani, Mehdi’nin sahihi mi varmış” diye suçlayacaklardı. O da ayrı bir mesele.) İşte bu yayın sonrası Cübbeli, yine aynı vaaz kürsüsünde, aynı çirkin üslupla ve tribünlere oynayan aynı şovmen edasıyla Hoca’yı yine hadis münkiri ilan etti. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Günlerden bir gün Lalegül TV’yi izliyorum. Kürsüde yine Cübbeli vardı. –Zaten pek başkasının bu kanalda konuştuğuna da denk gelmedim.– Doğal olarak ve beklendiği üzere konu yine Mehmet Görmez’di. Söze aynen şöyle başladı Cübbeli: </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">“Bakalım Mehmet Görmez bu sefer neler yumurtlamış. Bakalım Görmez yine ne haltlar karıştırmış.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bayağı, ucuz ve zerre kadar iyi niyet emaresi taşımayan bir üslupla&#8230; Bu kez Görmez Hoca’ya, Sakal–ı Şerif ile ilgili sorulan bir soruya Habertürk gazetesine verdiği bir cevap üzerinden saldırıyordu. Eleştiri demiyorum, reddiye demiyorum, en ufak bir ahlaki kaygı taşımayan bir saldırı söz konusuydu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kulaklarıma inanamadım, bir Müslüman olarak utandım. Bir vaaz kürsüsünde, hem de bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı ile ilgili bu kadar bayağı ve düşük bir dil nasıl kullanılabiliyordu? Başkanlığı geçtik, bir Müslüman ilim adamıyla ilgili bu kadar kindar ve bayağı bir üslup nasıl kullanılabiliyordu, havsalam almıyordu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dahası o kadar sarıklı cübbeli insan da bir Müslümanın onuruyla, şahsiyetiyle alay edilirken kahkahalarla gülüyordu. Ama nasıl bir üslup, daha doğrusu üslupsuzluk! Bu adamdaki öfkenin sebebi neydi, nasıl böyle bir kin ve öfke biriktirmişti? Bu Görmez Hoca nefreti nereden kaynaklanıyordu? Diyanet’te şu kadar yıl hizmet etmiş, Mescid–i Aksa’da hutbe okumuş, Diyanet’in imajını düzeltmek için büyük emekler vermiş olan Görmez Hoca neden hedef tahtasına konuluyordu? Akıl alır gibi değildi.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bunun üzerine önce gazetedeki röportaja baktım. Gazeteci, Sakal–ı Şerif’le ilgili istismarları soruyordu Hoca’ya. O sıralarda da Çeçenistan Devlet Başkanı Kadirov,<span class="Apple-converted-space">  </span>sahih olup olmadığına bakmadan, dünyanın her yerinden fahiş paralar ödeyerek Sakal–ı Şerifler topluyordu. Bunun için de ülkesinde büyük büyük toplantılar yapıyor, insanlar da sıraya girerek önce Sakal–ı Şerifleri sonra da başkanın ellerini öpüyorlardı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cübbeli Ahmet’in kendisi de Sakal–ı Şerif’in bir tanesini su dolum tesislerine katarak paketliyor, kutsal su gibi Sinan Erdem Spor Salonu’nda milleti toplayıp adeta kutsal törenler yapıyordu. Bunlara karşı da Görmez Hoca, gazeteye sadece şöyle demişti: “Eğer Hazret–i Peygamber bu istismarı görseydi bunları yasaklardı.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu kadar. Aslında durum daha sert bir tepkiyi de hak ediyordu ama Hoca o narin üslubuyla sadece bu kadarını söylemişti. Gayet nazik ve nezih bir şekilde. İşte Lalagül’de bu söz üzerinden Cübbeli, pervasızca ve edep sınırlarının dışına çıkarak Hoca’ya hakaretler ve iftiralar yağdırmaya başladı. İnanılır gibi değildi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tabii olay burada bitmedi. Birkaç hafta sonra Cübbeli Ahmet, bu sözlerinden dolayı milletin huzurunda Görmez Hoca’dan özür diledi. Ancak sözlerine koca bir yalanla başladı. Daha doğrusu bir yalanla başladığını sonradan öğrendik. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dedi ki; “Diyanet İşleri Başkanı beni aradı, bu sözleri bana yakıştıramadığını söyledi. Bundan dolayı da ben kendisinden özür diliyorum. Ama fikirlerine reddiye hakkım bakidir.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yalanı da şu idi: Meğer Hoca onu hiç aramamış, Mehmet Talu Hoca kendisine gitmiş ve yaptığının yanlış olduğunu söylemiş. Oradan da Talu Hoca’nın telefonuyla Görmez Hoca’yı aramışlar. Olay bu şekilde gerçekleşmiş ama o, “Görmez, beni aradı” diye yalan söylemekten çekinmemişti.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aynı röportajda Hoca, DEAŞ terör örgütünü değerlendirirken, “bunların fiten hadisleri olarak bilinen bazı rivayetler üzerine meşruiyetlerini bina ettiklerini ve fiten hadislerinin de sorunlu olduğunu” söylemişti. Hoca’nın bununla, en çok uydurma rivayetin fiten hadisleri arasına karıştırıldığını kastettiğini biliyordum. Derslerde defalarca dinlediğim bir şeydi bu çünkü. Bu derslerinde Süfyani, Kahtani, Yecüc–Mecüc, Dabbetülarz, Mehdi, Mesih gibi kıyamet alametleri arasında ne çok uydurma haberlerin girdiğini söylüyordu her seferinde. Hatta bunu söylerken bize imtihan sorusu olarak yönelttiği Nuaym b. Hammad‘ın Kitabu’l–fiten’ini kastettiğini de tahmin edebiliyordum. Ama kime anlatacaksın ki bunları. Hem anlatmak için karşında dinlemeye hazır bir insan olması gerekmez mi? Bir iyi niyet, anlamak isteyen biri en azından. Ama yoktu işte.<span class="Apple-converted-space">  </span>Cübbeli bu sözler üzerine Hoca’yı, “Allah’ı, Peygamberi tanımamak”la suçluyordu. Açık bir şekilde tekfir ediyordu Hoca’yı. Görmez Hoca’nın, Peygamber’in gaybı bilemeyeceğini iddia ettiğini de eklemekten geri durmuyordu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Profesör Söylüyordu İşte, Yalan mı Konuşacaktı Yani</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ve derken Hoca’nın Diyanet’ten ayrılık zamanı yaklaştı. Artık ciddi ciddi Hoca’nın başkanlıktan ayrılacağı haberleri medyaya düşmeye başlamıştı. Cübbeli bu sefer, yanına sabıkalı bir ortak da alarak saldırılarına devam etti. Türkiye’de yüz binlerce insanı mağdur eden, din istismarı yaparak büyüyen sicili bozuk ve aynı zamanda derin bir yapıya sahip olan İhlas grubunu, önce gerçek ehl–i sünnet bir cemaat olarak ilan etti, sonra da onları yanına alarak Hoca’ya karşı yeni bir cephe açtı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yıllarca biriktirdiği bütün yalan ve iftiraları ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyor ve en ufak bir vicdan ve adalet kaygısına kapılmadan saldırılarını sürdürüyordu. Bu arada yanına sözüm ona ehl–i sünnetçi (!) bir tarihçi de buldu. O anlamıyordu bu işlerden ama olsun isminin başında “prof” yazıyordu ya, bu yeterdi. Tetikçilik için de biçilmiş kaftandı. Bir o koşuyordu TGRT’ye, bir diğeri koşuyordu Lalegül TV’ye. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu kez Kutlu Doğum Haftası üzerinden saldırıyorlardı Hoca’ya. Güya Diyanet 30 yıldır FETÖ’nün doğum gününü Peygamberimizin doğum günü olarak millete yutturuyormuş. Aman Allah’ım, bu ne vahim iddiaydı. Peki, bir kanıtları, ispat mahiyetinde bir belgeleri var mıydı? Yoktu ama koca(!) profesör söylüyordu işte, yalan mı konuşacaktı yani. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ama hayret, Mehmet Görmez Hoca buna cevap verdi. “Bu doğru değildir, 30 yıldır bunu yapan bir kurumun topluma verecek hiçbir şeyi olmaz. Diyanet bu iddia ve iftirayı kabul ederse FETÖ ile mücadelede inandırıcılığını kaybeder” dedi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hoca cevap verdi ama anlaşılan iş işten geçmişti. Çünkü ona kulak veren kimse yoktu. Kendi ifadesiyle “ne boğazlarına kadar bid’at ve hurafeye bulaşanlar” ona kulak vermeye niyetliydi ne de sümük ve tükürük üzerinden Allah Rasulu’nu anlamaya/ anlatmaya kalkışan, bu seviyesizlik düzeyinde Efendimizi diline dolayan Cübbeligiller&#8230;</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sonra Görmez Hoca görevinden ayrıldı. Topluma veda etti ve ilmi çalışmalarına geri döndü. Genel olarak Müslümanlar arasında bir hüzün vardı. İnsanlar neden diye soruyorlardı. Maşer–i vicdan rahatsız olmuştu. Fakat Cübbeli’nin öfkesi dinmemişti. Hâlbuki muradına ermişti, artık muzaffer bir eda ile susmasını bekliyordum ama kini çok büyükmüş demek ki bir türlü yüreği soğumuyordu. Ya da ona görev verenler, –artık kimse onlar– vurmaya devam etmesini istiyorlardı. Hoca’nın ayrılış sürecinde, Cübbeli ne dedi biliyor musunuz? “Diyanet’in başına Görmez’dan daha tehlikelisi gelmemiştir” diye bir açıklama yaptı. Kelimesi kelimesine bunu dedi. İnanabiliyor musunuz?</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>İşin İki Tarafı </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ben bu tartışmaya, daha doğrusu bitmeyen bu kin ve saldırıya bakınca şunu görüyorum: Bu, bir din gayreti ve hassasiyetiyle yapılıyor olamaz. Çünkü bu saldırıda en ufak bir dini, ahlaki, ilmi kaygı yok. Olsa olsa ya şahsi bir meseleyi dert edinmiştir, bir acısı vardır bir yerlerden. Ya da birilerinden talimat alıyordur. Aynı anda ikisinin olması muhtemel. Bu işin bir tarafı. <span class="Apple-converted-space">   </span></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İşin bir başka tarafı da şudur ki onu da söylemesem hakkaniyetli davranmış olmam: Bence Görmez Hoca bütün bunları hak etmişti. Evet, kesinlikle Cübbeli haksızdı bu itham ve iftiralarında ama Hoca da hak ediyordu bunu. Zira Cübbeli yıllarca, İslam tarihinde hiçbir sapkının kullanmaya cesaret edemeyeği bir dil ve üslup ile vaaz kürsülerinden bidat ve hurafelerini yaydı. Saymakla bitmeyecek kadar çok olan bu sapkın üslubuna birkaç örnek vermekle yetineyim: Mesela sözde birinden naklettiği bir menkıbeye sığınarak –haşa– Allah Teâla’yı tuvalet taşı ile konuşturdu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Konuyla ilgili aldığı ağır eleştirilere cevap verirken de yine ekranlardan bir ilim adamı (!) edasıyla kaynak gösteriyordu. Ancak büyük bir hevesle verdiği kaynağın müellifi Ebu Temmâm er–Râzî’nin söz konusu rivayetin sonuna düştüğü “bu hadis münkerdir<span class="Apple-converted-space">    </span>notunu ya bilerek gizliyor ya da onu anlayabilecek ilmî bir yeterliliğie sahip değildi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yine kürsülerden, sakal kesmeyi zinadan ve içkiden daha büyük bir haram olarak anlattı. Şeyhi için “Allah, ete kemiğe büründü, Mahmut diye göründü” dedi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Mesela, “Bir adam kıyamet gününde amelleri tartıldıktan sonra yaka–paça cehenneme götürülürken, “ben Nakşibendiye’nin Halidiye kolundanım” derse, görevli melekler onu serbest bırakırlar” dedi. Gün geldi, zenadikenin uydurup Allah Rasulu’ne iftira olarak isnat ettikleri sözleri pervasızca nakletti. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Başka bir gün, Allah Rasulu’nu Hayber’de –haşa– merkeple konuşturdu, başka bir gün sümük, bevl ve ğayta üzerinden onu anlatmaya kalkıştı. Cübbeli yalnızca Allah Rasulu’ne yalan söz isnat etmekle yetinmedi, aynı zamanda yalan terlik de isnat etti. Nal–i şerif dediği terlikleri vaaz kürsülerinden pazarladı, ekrandan insanlara satmaya çalıştı. Ama tüm bunlar olup biterken ne Görmez Hoca ne de başında olduğu Diyanet ve Din İşleri Yüksek Kurulu herhangi bir açıklama yapma gereği duydu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cübbeli’nin pervasızlığını ve ahlaki kaygı taşımayan saldırılarını anlatırken işin bu tarafını da zikretmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Bu Olayın Bize Gösterdiği Bir Başka Önemli Husus</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tabii burada Görmez Hoca’nın, Diyanet kurumunu bir tartışmanın içine çekmemek için herhangi bir müdahalede bulunmadığı ve sustuğu açıktır. Genel ilkeler ve külli asıllar üzerinden yaptığı açıklamalarla aslında üzeri örtük bir şekilde bu anlayışla mücadele ettiği de hepimizin malumudur. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bunun yanında Hoca’nın yur içinde ve yurtdışında yoğun çabaları vardı. Diyanet’in mutedil bir İslam anlayışının sesi olması için gecesini gündüzüne kattığına şahit olduk hep beraber. Düzeltilecek o kadar yanlış, el atılacak o kadar çok sorun vardı ki muhtemelen bunu öncelikli bir mesele olarak görmemiştir. Yeni bir cephe açmak istememiştir belki de.<span class="Apple-converted-space">  </span>Dolayısıyla bu eleştirileri hak etti derken, ona biraz haksızlık ettiğimin de farkındayım. Amacım sadece Cübbeli’nin sapkınlığının boyutuna işaret etmektir. Zira Cübbeli fenomeni, malumat yığınına sahip olup sahih bir usule ve müstakim bir üsluba sahip olmayan insanların, dine faydalı olayım derken nasıl zarar verdiklerini göstermesi bakımından üzerinde çalışılması gereken önemli bir örnektir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu olayın bize gösterdiği bir başka önemli husus da tasavvufa ilim, usul ve edep eşlik etmediğinde, onun nasıl yıkıcı ve ifsad edici bir noktaya evrileceğidir. Hâlbuki tasavvuf mahza edeptir. Edebi olmayanın tasavvuftan da bir behresinin olmadığı gün gibi ortadadır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir başka önemli nokta da şudur: Cübbelinin eleştirilerine sadece Görmez Hoca maruz kalmıyor tabii. Onun bu yıkıcı ve sert hakaretlerine maruz kalanların tamamının masum olduklarını da söyleyecek değilim. Ama Cübbeli’de usul ve üslup olmayınca diğerleri de hikmetsiz yöntemlerle bir taassup üretiyor ve böylece hikmetten uzak, ifrat ve tefrit olarak adlandırabileceğimiz iki zıt kutup oluşuyor. Bundan da en çok İslam ve Müslümanlar zarar görüyor maalesef.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Son olarak da şunu ifade etmek isterim: </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İslam’da tartışmanın, eleştirinin bir ahlakı vardır. Müslümanlar, aralarındaki tartışmalarda bu ahlaki hassasiyeti asla elden bırakmamalıdır. Hatta sadece kendi aralarında değil gayrimüslimlerle tartışmada bile bu kriteri daima göz önünde bulundurmaları emredilmiştir. Kavl–i leyyini, hikmeti ve mev’ize–i haseneyi öğütlüyor Rabbimiz. Burada sadece Firavun’a gönderilen Hazret–i Musa’ya Allah Teâla’nın verdiği emirleri hatırlatmakla yetineyim.<br />
</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dolayısıyla mü’minlerin hem davet üsluplarında hem de ihtilaflarında daima bir seviyenin gözetilmesi gerekmektedir. Ama maalesef sosyal medyanın yaygınlaşması ve vaaz kürsülerinin bir mevziye dönüşmesi neticesinde bu ilkelere dikkat edilmediğini üzülerek görüyorum. Cübbeli’nin Görmez Hoca’ya yönelik haksız eleştirilerinde de bu ilkelere zerrece itibar edilmediği ortadadır. Vesselam.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mehmet-gormez-hocanin-cubbeli-ahmet-ile-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Mehmet Görmez’den Önemli Açıklamalar&#8230; Din Taraftar Toplama Aracı Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:37:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1738</guid>

					<description><![CDATA[Makasıd dinin ruhu, hikmet imanın kalbi, ahlak ahkamın aklıdır. Bu ruh, bu kalp, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur. Son zamanlarda toplumsal yapımız için tehlike saçan bir “hikmetsiz din söylemleri” sorunuyla yüz yüzeyiz. Bir tarafta yanlış din anlayışları sebebiyle gençlerin zihninde oluşan tereddütler, diğer tarafta din istismarı yapan çevreler. FETÖ ve DEAŞ tehlikesi bir yanda, mehdiyeti istismar edenler, dini duyguları maddi çıkarlarına alet edenler diğer yanda. Tüm bu konuları hem entelektüel birikim hem de bürokratik tecrübe bakımından yetkin bir isimle konuştuk. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 21. yüzyılda din, din istismarı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve vizyonu, ahlak, hikmet, irfan, ilim ekseninde gerçekleşen söyleşimizde sorularımıza içtenlikle cevap verdi. 21. yüzyılda din algısı ve dinî hareketler hakkında neler söylenebilir? Dine yeni yaklaşımlar, teopolitik söylemler, dinin anlaşılmasında, yaşanmasında ve temsilinde yeni algılama biçimleri söz konusu. Dinin fıkhi ve geleneksel yönüne ilaveten makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkıyor gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz? 20. Yüzyılın Mirasından 21. Yüzyıla Din Anlayışları 21. yüzyılda din algısı ve dini hareketler hakkında değerlendirme yapabilmek için 20. yüzyılın hatta 19. yüzyılın dine dair yaşadıklarını doğru okumak gerekir. Zira son iki yüzyılda insanlık büyük &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Makasıd dinin ruhu, hikmet imanın kalbi, ahlak ahkamın aklıdır. Bu ruh, bu kalp, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.</strong></p>
<p><em>Son zamanlarda toplumsal yapımız için tehlike saçan bir “hikmetsiz din söylemleri” sorunuyla yüz yüzeyiz. Bir tarafta yanlış din anlayışları sebebiyle gençlerin zihninde oluşan tereddütler, diğer tarafta din istismarı yapan çevreler. FETÖ ve DEAŞ tehlikesi bir yanda, mehdiyeti istismar edenler, dini duyguları maddi çıkarlarına alet edenler diğer yanda. Tüm bu konuları hem entelektüel birikim hem de bürokratik tecrübe bakımından yetkin bir isimle konuştuk. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 21. yüzyılda din, din istismarı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve vizyonu, ahlak, hikmet, irfan, ilim ekseninde gerçekleşen söyleşimizde sorularımıza içtenlikle cevap verdi.</em></p>
<p><strong>21. yüzyılda din algısı ve dinî hareketler hakkında neler söylenebilir? Dine yeni yaklaşımlar, teopolitik söylemler, dinin anlaşılmasında, yaşanmasında ve temsilinde yeni algılama biçimleri söz konusu. Dinin fıkhi ve geleneksel yönüne ilaveten makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkıyor gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>20. Yüzyılın Mirasından 21. Yüzyıla Din Anlayışları</strong></p>
<p>21. yüzyılda din algısı ve dini hareketler hakkında değerlendirme yapabilmek için 20. yüzyılın hatta 19. yüzyılın dine dair yaşadıklarını doğru okumak gerekir. Zira son iki yüzyılda insanlık büyük oranda dini sorgulayarak geçirdi. Yaşadığı tüm acıların faturasını dine çıkardı. Dünyanın batı yakası kiliseden gördüğü tüm kötülükleri hiçbir ayırım yapmadan dine mal etti.</p>
<p>Doğu-Müslüman yakası ise bütün gecikmişliklerin, geri kalmışlıkların, tembelliklerin suçunu dine yüklemeye kalkıştı. İlahi, aşkın olan her şey pozitivizm, materyalizm uğruna feda edildi. Bilim, felsefe teknoloji alanında gördüğü ışıklar insanların gözünü kamaştırdı. Ama yine de varlığı, kainatı, insanı, hayatı mebde ve meadı anlamlandıramadı insan. Anlamdan uzaklaştı. İki dünya savaşını, işgalleri, sömürgeleri, zulümleri önleyemedi. Güce dönüşen bilgi insanın aleyhine işledi.</p>
<p>20. yüzyıl din ile ilgili bütün olumsuzluklarını 21. yüzyıla devretti. Modernizmin bütün meydan okumalarına postmodern bir laubaililik katarak devretti. Din konusundaki çarpıtılmış bilgileri, algıları, cehaletleri olduğu gibi devretti. Dahası dinden kurtulma çabalarını, dinin, tarihin, medeniyetin sonunu ilan ederek devretti.</p>
<p><strong>Makasıd Dinin Ruhu, Hikmet İmanın Aklıdır</strong></p>
<p>Hiçbir öngörü tutmadı. Din bütün gücüyle tarihe, hayata geri döndü. Ancak bu sefer tabii haliyle hakikate dönüşüne izin verilmedi. Küresel köy kendisine uygun bir din icat etmek için çaba gösterdi. İfade ettiğiniz gibi dinin anlaşılmasında, yaşanmasında, temsilinde yeni algılama biçimleri ortaya çıktı. Bazıları dini kendi hakikatinden koparacak yollara saparken, bazıları da zamanın, hayatın dışına taşıma teşebbüsünde bulundu. Bazı talepler terörize edildi ve din şiddetin, katliamın öldürmenin aracı haline getirilerek itibarsızlaştırılması hedeflendi.</p>
<p>Sorunuzun sonunda ifade ettiğiniz husus maalesef henüz gerçekleşmedi yani dinin makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkmadı. Zira makasıd dinin ruhu, hikmet imanın aklıdır. Bu ruh, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Zira kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.</p>
<p><strong>Din anlayışları farklı bazı çevrelerin birbirlerine karşı kullandıkları dil hakkında neler düşünüyorsunuz? Gelenekçi-modernist karşıtlığı yer yer tekfire varan bir problem alanı oluşturuyor. Ehl-i sünneti dinin kendisi olarak konumlandırıp, ehl-i sünnetçilik yapanların, yenilikçi anlayışları tam bir dışlamacılık anlayışıyla ötekileştirmesi ehl-i sünnetin genel usullerine de aykırı değil mi? Öte yandan gerilimi tırmandıran ve modernist söylemlerle geleneği dışlayan, mahkûm eden yaklaşımlarla dini ve din anlayışını kendi doğrularına inhisar ettirenlerin varlığı da malumunuz. Bu gerilim ve karşıtlık ortamından çıkış konusunda neler yapılabilir? Geçmişte dini yorumların farklılığından kaynaklanan sorunlar nasıl çözülmüş?</strong></p>
<p><strong>Geleneği Olmayanın Geleceği de Olmaz</strong></p>
<p>20. yüzyılın dine dair biriktirdiği öfkesi, 21. yüzyılın acziyeti din diline de yansıdı. Biz Müslümanlara da bulaştı. Din konusunda bilgi ne kadar kıt ve yetersiz olursa dil o kadar sert ve kaba olur. Hikmeti kaybeden hâkim sadece ahkâm keser. Asıl sorun 21. yüzyılın idrakine İslam’ın rahmetini nasıl anlatacağız? Dini, kendisine büyük mesefa koyan çağla nasıl buluşturacağız, din ile hayat arasında doğru ilişkiyi nasıl kuracağız? Bu konularda aciz kalanlar çok kötü bir dil ile birbirlerini yaraladılar, çok acizler silaha sarıldı, en aciz kimseler katletmeye vardırdı. Hakikat tekelciliği yapan ruhani diktatörler zuhur etti. Elbette dinin peygamber, sahabe ve tarih boyunca medeniyetler kuran müntesiplerinin inşa ettiği sahih gelenek önemlidir.<br />
Geleneği olmayanın geleceği de olmaz. Ancak dini tarihin, hayatın dışına taşıyan gelenekçilik bizzat gelenek tarafından da zemmedilmiştir. “Her yenilik bidat, her bidat dalalet, her dalalet ateştedir.” ifadesi basmakalıp tekrarlanan bir klişedir. Aynı şekilde modernliği hakikatin kaynağı olarak gören bir modernizm, dinin tarihini, kültürünü yaşanmışlığını yük sayan bir modernizm de kabul edilemez. Tekfir hastalığı modern bir ötekileştirmedir. İslam’ın sahih geleneği her türlü tekfiri reddetmiştir. Ebu Hanife, el-Fıkhu’l-Ekber’de der ki: “Her kim tenzile iman ederse, tevil ile tekfir edilemez.”<br />
Ehl-i Sünnet bir mezhep değildir. Ehl-i Sünnet Hz. Peygamber ve ashabının bize bıraktığı doğru, orta, mutedil yol demektir. Anayolun adıdır. Neo-selefi bir söylemle Ehl-i sünnet hamisi kesilenler bilerek veya bilmeyerek Ehl-i sünneti ve bilhassa onun rey ve dirayet mektebini selefileştirme tavrı içindedirler. Bu marjinal söylemler, irfan mektebine dahi farklı yollarla sızma çabası içindedir. Hiç kimse dinin hamisi değildir. Dinin hamisi, Allah’tır. İslam dünyasında büyük zulümler, büyük katliamlar, büyük fitneler yaşanırken yaptığımız hiçbir dini tartışmanın hakikat terazisinde hiçbir değeri yoktur. Biz en şaz, en aykırı görüşleri ademe mahkum etmeyen, en kıymetli kitaplarımızda o görüşleri zikrederek süreklilik kazandırmış bir medeniyetin çocuklarıyız. Hakikate ulaşmak için en dokunulmaz kürsünün ilim ve akademi kürsüsü olması gerektiğine inananlardanım. Ancak İslam coğrafyasının içinden geçtiği acıları, trajedileri dikkate almalıyız. İslam ümmetinin hakikat ve adaletten uzaklaşma temayülleri yaşarken Kur’an mahluk mudur değil midir diye tartışan seleflerimizin durumunu hatırlamalıyız. Yahut haçlılar Kudüs’ü işgal edip, Şam’a yaklaştıklarında; Bağdat Moğollar tarafından işgal edilirken Allah’ın esma ve sıfatları üzerinden birbirlerini tekfir eden alimlerimizin konumuna düşmemeliyiz.</p>
<p><strong>Türkiye’de FETÖ, İslam dünyasında DEAŞ gibi kötü örneklere bakıldığında dinî konuların, özellikle mehdilik gibi başlıkların istismar edilmesiyle din hakkında olumsuz kanaatler artabiliyor. Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı öteden beri çalışmalar yaptı, yapıyor. Ancak dini istismar eden çevrelere yönelik, yaptırımlar içeren bazı girişimler ve önleyici çalışmalar da gerekmiyor mu? Örneğin son günlerde isminden çokça sözedilen bir takım problemli tiplemelere neden müdahale edilemiyor?</strong></p>
<p><strong>Din, Taraftar Toplama Aracı Değildir</strong></p>
<p>Öncelikle yanlış bile olsa farklılık arz eden din anlayışları ile açıkça yapılan din istismarını birbirinden ayırmak gerekir. Yanlış din anlayışlarıyla sadece ilim ve hikmetle mücadele edilmeli ancak din istismarına karşı behemehal zecri tedbirler alınmalıdır. Zira bu coğrafyada artık din emniyeti, dini istikrar, en az can emniyeti kadar önemli bir milli güvenlik meselesidir. FETÖ ve 15 Temmuz ihanet teşebbüsü, bu coğrafyada din kullanılarak üretilen şiddet ve terör, her türlü din istismarına karşı müteyakkız olmamızı zorunlu kılıyor. Din özgürlüğü ile din istismarını birbirinden ayırmak gerekiyor. İstismarın en kötüsü, en çirkini, en aşağılık olanı din istismarıdır. Ülkemizin bir din istismarı pazarına dönüşmesine asla izin verilmemelidir. Görevde iken de yüksek sesle ifade ettiğim gibi sahte bal satanlarla ilgilendiğimiz kadar sahte din tüccarları ile ilgilenmiyoruz. Sonra da başımıza büyük musibetler geliyor. Her inanan insanın en masum dini tezahürlerinin suç olarak değerlendirildiği, irtica ile yaftalandığı zamanlarda bunları ayırmak zordu. Ancak bugün kötü ile mücadeleden geri durmak için hiçbir mazeretimiz yoktur. Herkes bilmelidir ki din, taraftar toplama aracı değildir.</p>
<p>DEAŞ’ın militanlarına cennet vaat etmesi ne kadar din istismarıysa bir tarikatın kendi müntesiplerine cennet vaat etmesi aynı derecede din istismarıdır. Benim elimi öperseniz cennete gidersiniz, sizi cehenneme götürürken ben falan tarikatın şu kolundanım derseniz, sizi salıverirler hezeyanlarını dinlemedik mi? Allah ete kemiğe büründü benim şeyhim olarak göründü hezeyanını duymadık mı bu ülkede? Kendilerine manevi güçler atfederek insanları aldatmak din istismarı değil mi? Materyalizmin en büyük silahı olan nudizmi meşrulaştırarak iffetsizliği ve hayasızlığı, mehdiyet altında takdim etmediler mi bu güzel ülkede? Bütün bunlar din istismarı değil de nedir?</p>
<p><strong>Diyanet YenidenYapılandırılmalı</strong></p>
<p>Diyanetin yapacaklarına gelince yaşadığım tecrübelere dayanarak söyleyebilirim ki Diyanet, mevcut statüsü ve müktesebatıyla mevcut dili ve üslubuyla bunların üstesinden gelmekte çok zorlanmaktadır. Her şeyden önce Diyanet’in her açıklaması siyasetin müdahalesi olarak algılanmaktadır. Daha yeni kurulan genişletilmiş istişare heyetinin bu konuları çok daha geniş bir şekilde ele alması zarureti olduğunu ifade etmek isterim.</p>
<p><strong>“Su-i misal emsal teşkil etmez” ama kötü örnekler üzerinden tüm cemaatler ve bütün dindarlar töhmet altında bırakılabiliyor. Ülkemizde bir cemaat ve tarikat sorunu var mı? Cemaat ve tarikatların devlete ve devletin cemaat ve tarikatlara bakışı konusunda son dönemde yaşananları da göz önünde tutarak neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Ümmetin Vahdetini Parçalayan Bir Yapıya Cemaat Denmez</strong></p>
<p>Dini meselelerde maalesef su-i misal emsal teşkil ediyor. Tabii ki ihlas ve samimiyetle hizmet eden ile aldatanı birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Tasavvuf bir gönül terbiyesi olarak bu topraklarda İslam çağrısının ve dini hayatın mayasıdır. Ancak ilimsiz, hikmetsiz, marifetsiz tarikat yola koymaz, yoldan çıkarır. Abdulkadir Geylani’nin meşhur bir sözü vardır: “Eğer bir şeyhte beş vasıf olmazsa o, insanları cehalete götüren bir deccale dönüşür.” Birinci vasfı alim ve arif olmaktır. Gönüllülük, fütüvvet ruhu, Rıza-i Bari gibi gayelerden sapan dini yapı, cemaat olmaktan çıkar. Ümmetin vahdetini parçalayan bir yapıya cemaat denmez.</p>
<p>Tarikat ve cemaatler Müslüman toplumların bir realitesidir. Yasakla bir yere varılmaz. Ancak görevde iken de sık sık ifade ettiğim gibi her cemaat ve her tarikat toplumun huzuruna bir sözleşme ile çıkmalıdır. Yaptığı, yapacağı ve yapmayı düşündüğü bütün hizmetlerini topluma deklare etmeli, dayandığı İslami ilkeleri, prensipleri ilan etmelidir. Her bir yapı kendini bu sözleşme ile sınırlamalı, bu sözleşme tabiri caizse onun anayasası olmalıdır. Bilhassa İslam’ın inanç ve ahlak ilkelerine sadakat esas olmalıdır.</p>
<p><strong>Türkiye’de dinî istismarı önlemek konusunda öteden beri bazı çalışmalar yapılmış. Örneğin Osmanlı’nın son döneminde Meclis-i Meşayih düzenlemeleri var. Bu konu politik tazammunları açısından muhataralı bir alan olmakla beraber günümüzde de bir şekilde el atılması gereken bir konu değil mi? Dinle ilgili tartışmaların bir otorite kanalıyla denetim altında tutulması gerekmiyor mu? </strong><strong>Diyanet İşleri Başkanlığı özellikle medyadaki din tartışmalarına müdahil olabilir mi? Yoksa “çağın ruhu bunu gerektiriyor, artık denetim ve kontrol çok zor.” diyerek bu alanı olduğu şekliyle bırakmak mı lazım?</strong></p>
<p>Meclis-i Meşayih bir devlet müdahelesi değil, bir iç düzenlemedir. Ancak Meşihat eliyle yapılmıştır. Kısa bir süre de olsa istismarları önlemiştir. Ancak kalıcı hale getirilememiştir. Yine de elimizde bir örnek olarak durmaktadır. Bizzat kendileri tarafından belirlenecek bir ilmi ve ahlaki denetim mekanizmasının zarureti ortadadır. Bu mekanizma sadece sözünü ettiğim sözleşmeye sadakati murakabe etmelidir. Az önce de ifade ettiğim gibi Diyanet yapısal sorunlarını çözmeden, ilmi ve entelektüel müktesebatını yükseltmeden tek başına bu görevi yapamaz. Nitekim Diyanet 15 Temmuz’dan sonra, Olağanüstü Din Şurası’nı toplamış ve bu şurada 42 kişilik genişletilmiş istişare heyetini kurmuştur. Bu kurul eski Başkanları, eski Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlarını ve toplumun saygı duyduğu hocaları bünyesine almıştır. Bu kurulun görev verdiği bir komisyon bütün dini yapılarla görüşmeler yapmıştır. Bunun nasıl neticeleneceğini beklememiz gerekiyor.</p>
<p><strong>Dinle ilgili tartışmalarda şahıslardan kaynaklanan problemler yanında usul ve metodoloji sorunları da öne çıkıyor. Dinî yorumlar konusunda usul açısından yeni ve özgün çalışmalara ihtiyaç var gibi. “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu” başlığıyla doktora çalışması yapmış bir akademisyen olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Ahkâm Kesen Fetvalara Değil, Hikmetli Öğütlere İhtiyacımız Var</strong></p>
<p>Din tartışmaları hiçbir zaman bu kadar usulden, metodolojiden hatta tartışma adabından, ihtilaf ahlakından kopmamıştır. Usul derken hem dini metinleri anlamak için inşa edilen usul ilimlerini, hem din ile varlık, hayat, kainat arasındaki ilişkileri hem de dil ve üslubu kastediyorum. Dijital iletişim devrimi ile her türlü bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Ancak doğru bilgi ile yanlış bilgiyi birbirinden ayıracak kriterler, bilgiyi salih amele dönüştürerek usul yok oldu. Malumatımız arttıkça cehaletimiz artmaya başladı. En kötü mühendislik, cehalet mühendisliğidir. Cehalet mühendisliği bilgi yükleyerek cahil bırakmaktır, enformatik bir cehalettir. Bizim bilgi tasavvurumuzu üç kelime birlikte ifade eder: İlim, hikmet ve marifet.</p>
<p>Din doğru bilgiye dayanmak zorundadır. Sahih ilim olmazsa, iman da ibadet de sahih olmaz. Dinin anlatım dili ise hikmet dilidir. “Allah’ın yoluna hikmetle çağır.” buyuruluyor. Usulsüz füru bilgisi ne kadar yanlışsa, hikmetsiz hüküm bilgisi de o kadar yanlıştır. Ahkâm kesen fetvalara değil, hikmetli öğütlere ihtiyacımız var. Zira fetva kazai değil, diyanidir. Akıl ve felsefe olmadan hikmet olmaz. Hikmetsiz konuşanların akıl ve felsefe düşmanlığı bundandır. Gazzali der ki: “Akıl, Allah’ın nurundan bir parçadır.” Yine der ki “akıl içten gelen bir vahiy, vahiy dıştan gelen bir akıldır.” Akıl vahiy dengesini kurmak için İslam medeniyeti bir kütüphane dolusu kitabı miras bırakmıştır. Bu mirastan mahrum olanlar “aklı kenara koymadan cennet olmaz.” dediler. Oysa Kur’an bunun tersini söylüyor. İnsanlar ateşe doğru giderken “biz peygamberi dinleseydik ve aklımızı kullansaydık cehennem ehlinden olmazdık.” diyeceklerdir.</p>
<p>Türkiye’de ve İslam dünyasında dinî açıdan sorun alanı olarak gördüğünüz başlıklar nelerdir? Öncelenmesi ve bir an önce çözüme kavuşturulması için çalışmalar yapılması gereken konular ve bunların nasıl çözülebileceğine dair önerileriniz nelerdir?</p>
<p><strong>İman Emana, İslam Selama Dönüşmelidir</strong></p>
<p>Öncelikle yapılması gereken imanın emana, İslam’ın selama dönüşmesi gerekliliğidir. Barış ve güvenlik olmadan hiçbir şey olmaz. Bizi birleştirmeye gelen İslam’ın yanlış anlayışlarımızın kurbanı olması, İslam üzerinden sürekli parçalanmaya devam edişimiz, ümmetin arasında vahdeti tesis edemeyişimiz en büyük sorundur. Değer ve ahlak üreten bir dindarlığa sahip olamayışımız en önemli meselemizdir. Yeryüzünde adaleti ayakta tutmakla mükellef kılınmış bir ümmetin kendi arasında adaleti tesis edememesi bütün insanlığa ve bütün varlığa rahmeti taşımakla sorumlu tutulmuş bir ümmetin kendi arasında dahi merhameti yerleştirememiş olması en önemli sorun alanlarıdır. Dahası coğrafyamızda zulmün egemen olması, dinin şiddet üreten bir unsur olarak algılanması kabul edilebilecek bir husus değildir. Şüphesiz bütün bunlarda coğrafyamızın küresel güçlerin çatışma alanlarına dönüşmesinin payı unutulmamalıdır. Ancak bizden kaynaklanan hususları da unutmamak gerekir. Bütün peygamberler bir kötülükle bir musibetle karşılaştıklarında “Allahım biz kendimize zulmettik.” , “Allahım ben kendime zulmedenlerden oldum.” diyerek öz eleştiri yapmışlardır. Oysa bugün biz Müslümanlar başımıza ne gelirse gelsin “Allahım onlar bize zulmettiler.” diyoruz. Suçu başkasına atarak kurtulamayız.</p>
<p><strong>Ahlak, Dinin Ruhu ve Gayesidir</strong></p>
<p>Dijital dünyada her türlü bilgiye ulaşmak kolay oldu. İnternet ortamındaki dini bilginin büyük kısmı sorunludur. Eğitim sistemlerimiz bilgi yüklemekten çıkıp doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt edecek metotları vermelidir. Sahih dini bilgi sorunu en önemli sorun haline geldi. Ahlak meselemize tekrar vurgu yapmak isterim. En kötü sekülerizm, dinin ahlaktan ahlakın dinden ayrılmasıdır. Dinin ahlaktan ayrılması dinin kendisinden ayrılmasıdır. Ahlak, dini ahkâmın aklıdır. Dinin ruhu ve gayesidir. Allah Resulü: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur.<br />
Dindarlığı ibadet-i mersumeye yani şekli ibadetlere hasretmekle olmaz. Bir yazarımızın ifadesiyle sol elle yemek yemenin günah olduğuna inandığımız kadar yetim hakkına girmenin, yalan söylemenin, iftira atmanın günah olduğunu kabul edip yaşadığımız zaman ahlak sorununu çözmüş oluruz. Bütün bunları önce İslam anlayışımızı tashih ederek, din eğitimi ve insan yetiştirme düzenlerimizi gözden geçirerek gerçekleştirebiliriz. Kültürel olanla dini olanı ayırarak, dinin sabiteleri ile değişkenlerini tespit ederek düzeltme yoluna girebiliriz.</p>
<p><strong>Ülkemizde farklı anlayışlarla da olsa “Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa da olur.” diyebilenler var? Sizce Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa ne olur? Bu yönde sol ve liberal çevrelerle bazı dindar çevreler tarafından dile getirilen talepleri nasıl karşılıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Türkiye’nin Bekası İçin Üç Müessese Önemlidir</strong></p>
<p>Ben şahsen din üzerinden sürekli bölünen bu coğrafyada Türkiye’nin bekası için üç müesseseyi önemli görüyorum. Dini bilimlerle tabii fen bilimlerini ayırmayan İmam Hatip Liseleri, İslami ilimlerle felsefi sosyal bilimleri ayırmayan İlahiyat Fakülteleri, din hizmetlerini tarihteki sürekliliği ile tanzim eden Diyanet İşleri Başkanlığı. Ancak bugün her üç müessese de mevcut halleri, konumları ve programları ile bize yetmemeye başladı. Her üçü de altmışlı yetmişli yılların dünyasına hitap etmeye devam ediyor. 21. yüzyılın meydan okumalarını dikkate alarak, coğrafyamızda yaşadığımız acıları ve trajedileri göz önünde bulundurarak ve bugünkü genç kuşakların yaşadığı büyük kopuşları düşünerek her üç müessesenin hem yapılarını hem programlarını hem de kullandıkları dil ve uslubu değiştirmeleri elzemdir.</p>
<p><strong>Menderes’in Hazırlattığı Diyanet Kanunu</strong></p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam’la kurmak istediği varoluşsal ilişkinin devamı olarak görüyorum. Ancak Türkiye’de her siyasi anlayışın, her düşüncenin, her ideolojinin kendine göre bir Diyaneti oldu. Dini ihtiyaçlarımızı, sorunlarımızı, coğrafyamızı ve geleceğimizi dikkate aldığımızda Diyanetin mevcut yapısı, statüsü ve konumuyla bu devasa sorunları çözmesi mümkün değildir. Bugünkü Diyanet, mevzuatı ve yapısı itibari ile 60 ihtilalinin kurduğu Diyanettir. Sn. Cumhurbaşkanımızın ülkemizi dünyaya açması ile birlikte öncelikle 2007 &#8211; 2017 yılları arasında Diyanet bütün dünyaya açıldı. Kaybettiğimiz nice kardeşlikleri yeniden tesis etmeye başladı. Orta Asya ve Balkanların yanında, Afrika, Latin Amerika, Pasifik Asya’da önemli hizmetler yapmaya başladı. Dünyadaki bütün Müslüman azınlıklara ulaşmaya, din eğitimi ve din hizmetleri alanlarındaki tecrübelerini yeryüzündeki bütün kardeşleriyle paylaşmaya başladı. Diyanet bütün bunları, konumunu, yasal sınırlarını ve mevzuatı aşmaya çalışarak yaptı. Milletimizin katkıları, Diyanet Vakfı’nın lojistik desteğiyle yapmaya çalıştı. Bu durum, Diyanet’in milletimiz nezdinde ve bütün dünyada kazandığı konum ile Türk mevzuatı içinde 657’ye tabi konumu arasında büyük mesafeler oluşturdu. Bu mesafe yeni bir reform ile kapatılmadan, geleceğin Diyaneti kurulmadan bütün bu sorunlarımızı mevcut haliyle çözmesini bekleyemeyiz. Ben şahsen başkanlığım döneminde hep bu çaba içinde oldum ancak muvaffak olamadım. 1952’de rahmetli Adnan Menderes’in Ali Fuat Başgil’e hazırlattığı muhteşem bir Diyanet kanunu var önümüzde. Eğer o kurulabilseydi inanın Diyanet sadece Türkiye’deki boşlukları değil, coğrafyada oluşan dini otorite boşluğunu da dolduracak kıvama gelirdi.</p>
<p><strong>Türkiye’deki din anlayışının İslam dünyasına bakan yönüyle sahip olduğu imkânlar ve kısıtlar bakımından neler söyleyebilirsiniz? Diyanet İşleri Başkanlığı son dönemlerde hem yurt içinde hem de yurt dışında güzel açılımlar sağladı. Yayın faaliyetlerine ağırlık verdi. Sahip olduğu potansiyeli de göz önünde tutarsak sizce yeni dönemde ne tür çalışmalar yapmalı? Gönül coğrafyamıza yönelik çalışmalar bakımından değerlendirme yaptığınızda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın üzerine düşeni yeterince yaptığını söyleyebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>Dinle ve Din Eğitimiyle İlgili Kurumlar Kendilerini Yenilemeli</strong></p>
<p>İslam evrensel bir dindir. Irklara milletlere, coğrafyalara göre tasnif edilemez. Arap İslamı, Türk İslamı, Berberi, Fars İslamı diye farklı İslamlar olmaz. Ancak her milletin bir anlayışı, yaklaşımı olabilir. Bizim İslam anlayışımızın arkasında üç büyük medeniyet tecrübesi vardır. Biri Orta Asya’da Maveraünnehir Medeniyeti. İbn Sina ile Buhari’yi, Farabi ile Ahmed Yesevi’yi birlikte çıkaran, akli ilimlerle nakli ilimleri ayırmayan, İslami ilimlerle felsefeyi tasavvufla birlikte inşa eden büyük bir gelenek. İkinci tecrübe, Selçuklu tecrübesidir. Bilhassa ilim alanında sahip olduğumuz Selçuklu tecrübesi küçümsenemez. Nizamiye medreseleri, Cüveyniler, Gazzaliler, bu dönemin eserleridir. Üçüncü tecrübe ise büyük Osmanlı tecrübesidir. Osmanlı tecrübesi bu anlayışı evrensel hale getiren büyük tecrübedir. Cumhuriyet döneminde yaşadıklarımız ise bize daha farklı tecrübeler kazandırmıştır.<br />
Bugün yapılması gereken bütün bu tecrübeleri birleştirerek asrın idrakine hitap etmektir. Bir önceki sorunuza cevap verirken de ifade ettiğim gibi Diyanet başta olmak üzere zikrettiğim kurumlar mevcut halleriyle bu büyük gelenekleri güncelleyerek geleceğimizi kurmakta zorlanırlar. Bir yeniden yapılanma hayati önem arz etmektedir. Ve ben bu yenilenmeyi bir beka meselesi olarak görüyorum.<br />
Tarihte vahdeti sağlayan büyük müesseselerin bıraktığı boşluğu doldurmak için her ülke kendi çaresine baktı. Mısır, Ezher Şeyhliğini ihdas etti. Tunus, Zeytune’ye benzer bir rol verdi. Malezya, Pakistan ve İran bütün İslam Dünyasına hitap eden birer uluslararası İslam Üniversitesi kurdu. Suudi Arabistan, Rabıta’yı kurdu. İran, Velayet-i Fakih adı altında bir rehberlik oluşturdu. Ancak bunların hiçbirisi o tarihteki boşluğu dolduracak vahdeti sağlayamadı. Bugün bu tarihi boşlukları din hizmeti yürüten kurumlardan çok, doğru bilgi üreten, alim yetiştiren ilmi müesseselerle doldurmak daha doğrudur.</p>
<p>Türkiye, hem ilahiyat fakültelerinde üretilen bilgiyi dünya ile paylaşamadı hem de İslam dünyasının bu çağın sorunlarını çözecek alim yetiştirme ihtiyacına karşılık verecek ilmi müesseleri kuramadı. Bugün İslam’ın makul, mutedil, medeniyetler kuran anayolunu ihya edecek, Doğu’ya da Batı’ya da hitap edecek ilim merkezlerine ihtiyaç var. Bugün bu ihtiyacı karşılamak İslam dünyasının umudu haline gelen, Kudüs’ü en çok himaye eden, arkasında Maveraünnehir, Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi olan Türkiye’ye daha çok yakışır diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Din-devlet ilişkileri bağlamında çok hassas bir yerde duran Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle din anlayışlarının farklılığı sebebiyle kararsız durumda kalan insanlara yönelik neler yapabilir? Genel anlamda Türk insanı çatışmacı ve sorunlu yaklaşımlarla yüz yüze geldiğinde dinî otorite olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na bakıyor. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı kendisinden beklenenlere cevap verebiliyor mu?</strong></p>
<p><strong>Dijital Vaizler Dönemi ve Kaybolan Tevazu</strong></p>
<p>Bugün sadece ülkemizde değil bütün islam diyarlarında bir vaaz ve fetva karmaşasının yaşandığı muhakkaktır. Çatışmacı ve sorunlu bir din dili kullanıyoruz. İslam dünyasında büyük acılar ve felaketler yaşanırken din adamlarının çözüm aramayı bırakıp, bilinçaltında kalan tarihsel ihtilafları körükleyerek toplumları bölmesi en büyük tehlikedir.<br />
Dijital kürsülerine kurulan medya vaizlerinin nasih ve emin sıfatlarını bir tarafa bırakarak tarihte kalmış ihtilafları, düşmanlıkları ekranlara veya sosyal medya hesaplarına taşıyarak bir din ve mezhep kavgası başlatması, her birinin kendi mecrasından mevzi ve taraftarlar edinip diğer tarafa acımasızca saldırması ahlaksızlıktır. En önemlisi de devletlerin ve medeniyetlerin çöküş ve çözülüş dönemi tartışmaları diyebileceğimiz anlamsız, faydasız, beyhude tartışmaların genç nesillerin bilinçlerini yaralaması, zihinlerini ve kalplerini işgal etmeleridir.</p>
<p>Esefle belirteyim ki bütün bunlar oldu. Sadece tekke, dergah kürsülerinden değil, dijital medya kürsülerinden şii-sünni, sufi-selefi, ehl-i hadis-ehl-i kur-an, tarihte yaşanmış ne kadar ihtilaf varsa gündeme taşıdılar. Hem de tartışma adabını ve ihtilaf ahlakını bir tarafa bırakarak&#8230; Mezhep ihtilafları, Kerbela savaşları, tekfir hastalıkları evimizde, masamızda, cep telefonlarımızda boy göstermeye başladı. Herkesin söz söylediği bir alan oldu internet. Yüzlerce yanlış bilgi ve o bilgiler ışığında inşa edilen algılara hiçbir şeyin kendisi olmadığı, her şeyin abartıldığı bir dünya, hakikat değil sanal bir dünya, imaj reklam ve propaganda dilinin hakim olduğu bir dünya&#8230; Biz Müslümanlar son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi buna da hazırlıksız yakalandık. Dinin internet ortamına taşınması süreci nasıl olacaktı? Dinin hakikatleri sanal bir alemde nasıl ifade edilecekti? Her an internet ortamlarına aktarılan bilgi nasıl denetlenecekti? İrşad, davet ve tebliğ dili imaj reklam ve propaganda dili ile nasıl ifade edilecekti? Oyun, eğlence ve alay üzerine kurgulanan sosyal medya ortamlarında dinin hakikatleri nasıl anlatılacaktı? Bütün bunlarla ilgili hiç bir hazırlığımız yoktu. Bugün internette mevcut olan dünya bilgi varlığı içinde İslam bilgi varlığı sıhhat ve doğruluk açısından ciddi sorunlar taşımaya devam ediyor. Biz bütün bunları düşünecek zaman ararken hız çağının getirdiği dijital dünya hükmünü icra etti. Bütün İslam dünyasında sanal alemin ürettiği ve her türlü denetimden uzak dini bilgiler insanlığı kuşattı. Hatta bu sanal alemin ürettiği dini grup ve organizasyonlarla sanal dini cemaatler oluştu. Bu dini cemaatlerin müritleri, mürşidleri, şeyhleri, vaizleri, kürsüleri oldu.</p>
<p>İslam dünyasının umudu haline gelen ülkemiz bundan azade olacak değildi. Özellikle son on beş yılda din konusunda tanınan özgür ortamlardan istifade eden nice insan internet ortamında dijital bir kürsüden insanlara din anlatmaya başladı. Tarih ilk defa bir dakikalık ilginç fetvalara şahit oldu. Bu durum camide, tekkede, dergahta, vaaz vermeye benzemiyordu. Vaizlerimizin nasih ve emin sıfatlarını sanal alemde korumaları güçtü. Mahviyeti görsellikle ifade etmek, ihlas ve samimiyeti reklam ve propaganda diliyle fon müziği eşliğinde korumak imkansızdı.</p>
<p>Hikmet ve mev’iza-i hasene üslubunu reytinglere feda etmemek zordu. En önemlisi dijital kürsülere kurulan vaizlerin her şeyi ama her şeyi bilmesi gerekiyordu. Düşünmeye araştırmaya fırsat verilmiyordu. Bu mecra bilmiyorum demeyi, bilmiyorum diyeni kabul eden bir mecra değildi. Bu mecra, alimde olması gereken tevazuyu reddediyordu. Her şeyi biliyor olmanın kibrine kapılmayı zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Bütün bu zorlukların farkında olsun olmasın İslam dünyasında nice hocalarımız, vaizlerimiz, din anlatıcıları bu zor olanı seçtiler ve her biri bir dijital kürsüye kurularak dini anlatmaya başladı. Hiç birinin elinde bu yeni vaazın bir adabı, bir usulü yoktu. Her biri kendi adabını ve usulünü, dilini, üslubunu kendisine göre şekillendirmeye başladı.</p>
<p>İşte sizin sorunuzda ifade edilen çatışmacı sorunlu söylemler bu şekilde ortaya çıktı. Bu küresel bir sorundur. Bu hal karşısında Diyanet tek başına ne yapabilir? Diyanet, bu polemiklere katılmayı bugüne kadar doğru bulmadı. Ben de doğru bulmadım ancak bu Diyanet’in ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hiçbir şey yapmayacağı anlamına gelmez.</p>
<p>Din İşleri Yüksek Kurulu önce fetvanın dilini, üslubunu gözden geçirmelidir. Camide kullandığımız dil tıpkı cami gibi daima kuşatıcı olmalıdır. Dışardaki din tartışmaları asla minbere taşınmamalıdır.<br />
Bilgi takip kurulları oluşmalı. İlahiyat fakültelerinden yardım almalı. Bunlar çok düşünüp de yapmakta zorlandığımız hususlar olmuştur. Biz kendi dönemimizde, nöbetimizde bu kadar yapabildik. İnşallah bizden sonraki kardeşlerimiz hem bizim eksik bıraktıklarımızı tamamlar, hem de yapamadıklarımızı en güzel şekilde icra mevkiine koyarlar.<br />
Bu konulardan iki yıl önce başlayan bazı çalışmaların neticelendiğini zannediyorum. Bizden sonra görevi alan bütün kardeşlerimize rıza-i Bari’ye uygun muvaffakiyetli çalışmalar niyaz ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
