<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Erdoğan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mehmet-erdogan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Jun 2020 07:09:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mehmet Erdoğan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Atatürk&#8217;ü Doğru Anlamak Sorunu Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ataturku-dogru-anlamak-sorunu-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ataturku-dogru-anlamak-sorunu-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 07:08:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14717</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk elbette eleştirilmez değildir. Ancak onu eleştirirken samimî, insaflı ve gerçekçi olmak gerekir. Türkiye’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yaklaşırken hâlâ Atatürk üzerinde soğukkanlılıkla yazılıp çizilememesi ciddî bir sorun olarak karşımızda duruyor.Türkiye’nin her alanda normalleşmesi için bu sorunun da çözülmesi lâzım. Bizce bu sorunun çözülmesi önce taraflara bir bütün olarak yaklaşılmasına, sonra tarafların ileri sürdüğü tezlerin soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle tartışılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Tıpkı Ermeni meselesinin çözümü için devletin önerdiği ortak tarih komisyonu gibi zamanlı zamansız gündeme getirilen ve kafa karışıklığına sebep olan bu sorunun çözümü için de bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. 1915-1917 yıllarında Osmanlı Devletinin topraklarında herkes gibi Ermenilerin de yaşadığı olayların sonradan siyasî bir sorun olarak ısıtıp ısıtılıp dünyanın gündeminde tutulmasına karşı Türkiye’nin, içinde Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yer alacağı bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısı gibi bu sorunun çözümü için de bütün tarafların temsil edileceği akademisyen, araştırmacı ve yazarlardan oluşacak bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Elbette Türkiye’yi rahatlatacak böyle bir komisyonun bağımsız ve rahat çalışabilmesi için önce yasal desteğin sağlanması zorunludur. Şüphesiz bu komisyon ortaya tek görüş koymayacak. Zaten sosyal olaylar tek görüş ve perspektifle yorumlanamaz. Görüş farklılıklarının bir zenginlik olabilmesi için yaklaşım yönteminin ve temel bakış açısının temelde aynı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk elbette eleştirilmez değildir. Ancak onu eleştirirken samimî, insaflı ve gerçekçi olmak gerekir. Türkiye’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yaklaşırken hâlâ Atatürk üzerinde soğukkanlılıkla yazılıp çizilememesi ciddî bir sorun olarak karşımızda duruyor.<br>Türkiye’nin her alanda normalleşmesi için bu sorunun da çözülmesi lâzım. Bizce bu sorunun çözülmesi önce taraflara bir bütün olarak yaklaşılmasına, sonra tarafların ileri sürdüğü tezlerin soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle tartışılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Tıpkı Ermeni meselesinin çözümü için devletin önerdiği ortak tarih komisyonu gibi zamanlı zamansız gündeme getirilen ve kafa karışıklığına sebep olan bu sorunun çözümü için de bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. 1915-1917 yıllarında Osmanlı Devletinin topraklarında herkes gibi Ermenilerin de yaşadığı olayların sonradan siyasî bir sorun olarak ısıtıp ısıtılıp dünyanın gündeminde tutulmasına karşı Türkiye’nin, içinde Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yer alacağı bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısı gibi bu sorunun çözümü için de bütün tarafların temsil edileceği akademisyen, araştırmacı ve yazarlardan oluşacak bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Elbette Türkiye’yi rahatlatacak böyle bir komisyonun bağımsız ve rahat çalışabilmesi için önce yasal desteğin sağlanması zorunludur. Şüphesiz bu komisyon ortaya tek görüş koymayacak. Zaten sosyal olaylar tek görüş ve perspektifle yorumlanamaz. Görüş farklılıklarının bir zenginlik olabilmesi için yaklaşım yönteminin ve temel bakış açısının temelde aynı olması gerekir. Komisyon, bilinmeyenlerin aydınlatılmasına ve tarihin doğru anlaşılmasına yardımcı olacak yöntemi ve bakış açısını ortaya koyacak. Böylece gerilim, çatışma ve konu üzerinden kutuplaşma ortamı dağılacak ve toplumda özgür düşüncenin önü açılarak Atatürk, sevabıyla günahıyla, doğrusuyla yanlışıyla ve başarısıyla başarısızlığıyla bir “tabu” ve “günah keçisi” olmaktan çıkacak ve tarihteki “gerçek” yerini alacaktır. Bu, hem Atatürk’e hem ülkemize ve hem de kendimize karşı tarihî bir görevimizdir. Bizce bu bağlamda aşağıdaki konular ele alınıp tartışılmalıdır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Malûm olduğu üzere Atatürk eleştirisi / karalaması İslâmcı kesimin uzun yıllar yegâne sermayesi olmuştur. Atatürk konusunda bu kesim, yeri geldiğinde sol-sosyalist çevreleri referans göstermekten geri durmamıştır. Bunlar arasında öne çıkan isimler olarak Sait Okur (Said Nursî), Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Şevket Eygi, Nuri Pakdil, Sadık Albayrak, Abdurrahman Dilipak, Mehmet Doğan, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylân ve Mustafa Armağan gibi isimleri saymak mümkündür. Düşük profil isimleri saymaya gerek yoktur. Bunlar ve benzerleri, ana hatlarıyla Atatürk’ün Osmanlıya ihanet ettiğini, hilâfeti kaldırarak Türkiye’nin İslâm dünyasıyla bağını kestiğini, Lozan Sulh Muahedenamesinin bir ihanet olduğunu, inkılâplarla ülkeyi ve milleti geçmişinden kopardığını; din eğitimini yasaklayarak, ezanı ve salâyı Türkçe okutarak ve Kur’an-ı Kerim’in Arap harfleriyle yazılmasına engel olarak dinsizliğin önünü açtığını vb. ileri sürüp Atatürk’ü eleştirip durmuştur. Bu alanda koca bir külliyat / literatür oluşmuştur. Müslüman gençlik; İmam-Hatipliler, Yüksek İslâmlılar, İlâhiyatlılar ve Diyanet camiası bunlardan etkilenmiş / beslenmiştir. Darbe dönemlerinde darbeciler Atatürkçülük yaparken İslâmcı kesim de doğal bir tepki olarak bu zeminde anti-Atatürkçülük yapmıştır.</li><li>Sonra İslâmcı kesim daha da ileri giderek Atatürk eleştirisini biçimsel olarak da sürdürmüştür. Zorunlu olarak Atatürk’ten söz edilmesi gerekiyorsa Gazi Mustafa Kemal denmiş, Atatürk denilmemiştir. Kurumlarda fotoğrafını kullanmak gerekiyorsa kalpaklı olanı tercih edilmiş yani Osmanlı köklerine vurgu yapılmaya çalışılmıştır. İstiklâl Marşı’na, Türk Bayrağına uzun zaman mesafeli durulmuş ve Türk kelimesi kullanılmaktan imtina edilmiştir. Hatta lâik ve Atatürkçü kesimin cenaze namazını kılmamaya çaba gösterilmiştir.</li><li>Esasında Atatürk, bizzat kendi döneminde eleştirilmiştir: Ali Şükrü Beyin, Hüseyin Avni Ulaş’ın yani Birinci Meclisteki İkinci Grup mebuslarının eleştirisi, Mehmet Âkif ve Hasan Basri Çantay gibi âlim / aydın zevatın sessiz eleştirileri, Rıza Nur’un belden aşağıya vuran eleştirileri, Kâzım Karabekir, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy ve Ali İhsan Sabis Paşalar gibi askerî erkânın eleştirisi… Bunlar, daha anlaşılabilir türden eleştiriler gibi geliyor bize. Gerekçeleri daha makul sanki. İsmet İnönü’nün Atatürk eleştirisini ise yeterince bilmiyoruz / bilemiyoruz. Ancak aralarında bir şeyler olduğu kesindir. Zira İnönü, Atatürk’ün sağlığında Başbakanlıktan azledilmiş, yerine Celâl Bayar Başbakan olmuştu. Atatürk’ün son döneminde Başbakan Celâl Bayar’dı. İnönü döneminde Atatürk’ün resminin paradan kaldırıldığını biliyoruz. Bunlar sıradan şeyler olmasa gerektir.</li><li>Marksist-sosyalist kesimin Atatürk eleştirisi ise tamamen ideolojiktir. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren, A. Nihat Sargın, Mihri Belli ve Sencer Divitçioğlu; yaşayanlardan Mete Tunçay, Korkut Boratav ve Murat Belge gibi isimleri sayabiliriz. Bu kesim, sistemli, bilinçli ve bilimsel tarzda Atatürk eleştirisi yapmaya çalışmıştır. Çünkü Atatürk’ü sosyalizmin önünde büyük bir engel görmüşlerdir. 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra bu kesimin alt kuşakları olan bir grup akademisyen ve gazeteci, Ermeni ve Kürt meselesi üzerinden Atatürk, devlet ve ordu eleştirilerini yoğunlaştırarak sürdürmüştür. Eleştirileri Batıda karşılık bulan ve Batı medyası tarafından desteklenen tuzu kuru bu çevre, Türk siyasî hayatına her zaman külfet olmuştur. Müslüman camia da önüne arkasına bakmaksızın, doğrusunu yanlışını tartmaksızın bu kesim ve çevrenin eleştirilerinden sonuna kadar beslenmiş ve faydalanmıştır.</li><li>Bir de ideolojik Atatürkçüler vardır. Sırtını devlete, askere, sermayeye ve medyaya dayayan ve oradan Atatürkçülük yapanlar, lâikliği amansızca savunanlar. Atatürk’ü putlaştıranlar. Atatürk üzerinden siyaset yapanlar ve rant devşirenler! İlginçtir İslâmcı kesimle bu kesim yıllarca birbirini besleyip durmuştur.</li><li>Arada kalan ve Atatürk gerçeğini gören; yanlışını yanlış, doğrusunu doğru kabul edip devlet-millet-vatan için gerçek önemini kavrayan bir avuç aydın, az sayıda bürokrat ve asker, sağduyulu geniş halk kitlesi maalesef sesini duyuramamıştır. Cılız bir ses olarak arada kalmışlar, anlaşılmamışlar yahut da diğerlerince hafife alınmışlardır.</li><li>Tarihsel seyre genel olarak bakıldığında Türkiye’de Atatürk eleştirisi / karalamasının arkasında bir “İngiliz parmağı” olduğu görülmektedir. Bizce Atatürk muhaliflerinin İngiliz / ABD dostu olması tesadüf değildir. Sonra İngiltere merkezli belge servisleri… Atatürk’ü eleştirirken esasında altı oyulmak istenen Türk devletidir. Orta Doğu’yu karıştıran, ABD’yi ve İsrail’i yöneten ama kendini göstermeyen o meşhur “İngiliz parmağı”! Geniş cepheli bir Atatürk düşmanlığı, kesinlikle İngiliz siyasetinin bir ürünü olsa gerektir. Bu arada Norveç’te Kasım 2017’de düzenlenen NATO tatbikatında karşıt kuvvet ülke liderlerinin fotoğrafları arasına Atatürk’ün ve karşıt kuvvet liderlerini destekleyenler arasına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer alması bir tesadüf eseri olamaz.</li><li>15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişiminin devlet-millet dayanışmasıyla etkisiz hâle getirilmesi, Türkiye üzerinde kurgulanan birçok oyunun bozulmasına yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişiminden sonraki hemen her konuşmasında “rabia” vurgusunu (tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet) tekrarlamıştır. Ardından Cumhuriyetin kurucu değerlerini öne çıkarmıştır. Son olarak da 2017 yılındaki 10 Kasım konuşmasında “Atatürk’ü sadece anmakla kalmamalı, anlamaya da çalışmalıyız.” demiştir. Bu da bize yeni bir Atatürk algısıyla karşı karşıya olduğumuzu ya da ilk defa Atatürk konusunda toplum olarak bir normalleşme süreci yaşamaya başladığımızı göstermektedir. Müslüman camiayı uyandıran, ideolojik Atatürkçüleri boşa çıkaran ve Marksist-sosyalist kesimi deşifre eden bir çıkıştır bu. Bu yaklaşımın sulandırılmadan sürdürülmesi gerekir. Çünkü bu yaklaşımı sulandıranlar asla masum olamaz. Türkiye’de ilk defa devlet-millet bütünleşmesi bu denli derinden gerçekleşmektedir. Zira Türkiye’nin bugünkü şartlarda böyle bir bütünleşmeye her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.</li><li>Malûm olduğu üzere Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı (2016), Zeytin Dalı Harekâtı (2018), Pençe Harekâtı (2019), Barış Pınarı Harekâtı (2019) ve Bahar Kalkanı Harekâtıyla (2020) sınırlarının ötesinde, Suriye ve Irak topraklarında kendine yönelik tehditlere askerî gücüyle güçlü ve sonuç alıcı bir müdahalede bulunmuş ve bu mücadele hâlen bütün cephelerde devam etmektedir. 2019’da Libya ile imzaladığı mutabakat muhtıralarla Akdeniz’de oynanmak istenen oyunları bozmuş ve Doğu Akdeniz’de Türk arama ve sondaj gemilerinin güvenliğini garanti altına almıştır. ABD ve İsrail’in nihaî anlamda Türkiye’yi hedef alan Orta Doğu’daki yeni parçalama ve paylaşım politikalarına karşı oyunları bozan güçlü bir direnç göstermiştir. PKK / KCK / PYD-YPG, FETÖ / PDY ve DAİŞ ile DHKP-C gibi terör örgütlerine yönelik içeride ve dışarıda etkin bir mücadele ortaya koymuştur. Bütün bunları yaparken müttefiki saydığı / bildiği ülkeler âdeta olayı dışarıdan seyretmiş; kimse Türkiye’nin yanında yer almamış, üstelik terörle mücadelesini insan hakları üzerinden insafsızca eleştirmiş, teröristleri korumuş ve kollamış; onlara lojistik ve siyasî destek sağlamıştır. Böylece Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve haklı mücadelesinde zaafa uğratmak istemişlerdir. Hatta Türkiye, Yunanistan gibi eski tehdit cephelerinin tahrikleriyle yeniden karşılaşmaya başlamıştır. Millî Mücadeleden bu yana hiç olmadığı kadar bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. Bu bağlamda Türkiye, Atatürk’ün formüle ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini âdeta yeniden keşfetmiş ve uygulamaya koymuştur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk’ü hedef gösterip onun üzerinden Türk Silâhlı Kuvvetlerini yıpratmak ve bu yolla Türkiye’yi zayıflatmak isteyen cepheye karşı ortaya koymuş olduğu yeni Atatürk algısıyla oyunları bozan bir yaklaşım sergilemiş ve Türkiye’nin ciddî bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya olduğunu, bunun için millet olarak birlik ve beraberliğin önemini kavrayıp devlete sahip çıkmak gerektiğini geniş toplum kitlelerine anlatmaya başlamıştır. Artık millet, terör örgütleriyle mücadelenin bir savunma hattı olduğunu, ülkenin etnik gerçekliğini, milletin dinî duygu ve kültürel farklılıklarını yani millî ve manevî değerlerini istismar ederek ülkesini zayıflatmak ve sonunda yıkmak isteyen cepheye karşı topyekûn bir uyanış yaşamaya başlamıştır. Bütün toplumda millet ve devlet varlıklarımıza karşı yeni ve güçlü bir hassasiyet gelişmiştir. Bu anlayışla Anayasa değişikliği yapılmış, hükûmet sistemi değiştirilmiş ve seçimler gerçekleştirilmiştir. Türkiye, vesayet girdabından kurtularak anlayışını ve kadrolarını yenileme yoluna girmiştir. Ekonomisini, ticaretini, kalkınmasını ve savunma sanayiini elden geçirmeye çalışmaktadır. Eğitim ve kültür alanlarındaki eksik ve ihmallerini görmüştür. Büyük tarih sahibi büyük bir millet ve büyük bir devlet olduğuna inanmış ve bunu dünyaya göstermiştir. Mazlum milletlerin umudu olmayı bir kez daha hak etmiştir.</li><li>Türkiye’nin yeni tip&nbsp;koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı içte ve dışta gösterdiği büyük başarıyla siyasette ve uluslararası ilişkilerde yaşadığı tıkanıklıkları aşmada yakaladığı tarihî bir fırsatın eşiğindeyken bu konular üzerinde soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle konuşmaya değmez mi? Zira insanlık, yeni tip&nbsp;koronavirüs (Covid-19) salgınından sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı; bütün dengeler, sınırlar ve düzenlerin değişeceği, her şeyin yeniden kurulup şekilleneceği bir dünyaya adım atmak üzeredir. Bundan böyle dünyada bir taraftan dijitalleşme hızlanırken bir taraftan da toprağa, aileye ve dine bağlı bir hayat önemini artıracak; beslenme, barınma, iletişim, eğitim, savunma ve şehirleşme düzeni yeniden şekillenecektir. Zevkler, alışkanlıklar, değerler, anlayışlar ve hedefler değişecek; bilim ve teknoloji, ekonomi ve ticaret, savaşlar ve çatışmalar artık başka şekillerde icra edilecektir. Eski dünyada giderek yalnızlaşan insan, belki yeniden kendini keşfetme imkânına kavuşacaktır. Kendisiyle, çevresiyle, varlıkla, tabiatla ve yaratıcıyla barışacak, gerçek şahsiyet sahibi olacaktır. Bu umudun önünü tıkayan bütün safraların artık kesinlikle atılması gerekmektedir.<br>Bu sebeple 2023’e yaklaşırken Atatürk’ü kısır tartışmaların konusu olmaktan çıkarmalı ve kutuplaşmaya teşne çevrelere malzeme etmemeliyiz. Onu doğru anlamaya, istismar etmemeye, verdiği mücadeleyi kavramaya, tasavvur ettiği hedefleri daha ileriye götürmeye, büyük düşünmeye ve gerçekçi olmaya çalışmalıyız. Önümüze gelen tarihî fırsatları bu defa da gölgemizle savaşarak kaçırmamalıyız. Bu hataya geçen yüzyılda birkaç kez düştük, artık bu yüzyılda tekrar düşmemeliyiz.</li></ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ataturku-dogru-anlamak-sorunu-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuruluşunun 96. Yılında Diyanet İşleri Başkanlığı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kurulusunun-96-yilinda-diyanet-isleri-baskanligi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kurulusunun-96-yilinda-diyanet-isleri-baskanligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2020 17:31:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13819</guid>

					<description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924’te kurulmuştur. Cumhuriyet Türkiye’sinin bu temel kurumunun kuruluşunun üzerinden tam 96 yıl geçti; 100. yıla yaklaşılıyor. Bugün geldiğimiz bu süreçte Diyanet İşleri Başkanlığını yeniden masaya yatırmak, konuşup tartışmak gerekiyor. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’de değişen yönetim zihniyeti, devlet kurumları ve uluslararası ilişkiler dikkate alındığında bu kaçınılmazdır. Kurumun geçmişi ve misyonu, yeni dönemde değişimin yansımaları ve gelecek vizyonu bakımından Diyanet İşleri Başkanlığının ciddî bir eleştiriye/değerlendirmeye tâbi tutulması elzemdir. Biz bu yazıda kısaca Diyanetin geçmişine ve geçmişteki misyonuna değinmekle yetineceğiz. Bugüne yönelik düşünce ve değerlendirmelerimizi zaman içinde bu perspektifle yapmaya çalışacağız. Türkiye’de modernleşmenin tarihsel mutfağı, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde şekillenir. Üç çeyrek yüzyıllık bu dönem, Türk tarihi ve modernleşmesi açısından bir milât kabul edilir. Tarihçilerin ifadesiyle XIX. yüzyıl, Osmanlı Devletinin en uzun yüzyılıdır! Bir taraftan yıkılışa karşı direniş, diğer taraftan da yeni arayış ideolojilerinin neşvünema bulduğu bu dönemde; bilim, düşünce, sanat, eğitim, hukuk, bürokrasi, uluslararası ilişkiler, askerlik, sağlık, ulaşım, haberleşme, şehirleşme vs. bütün alanlarda yeniden yapılanma hareketlerinin ciddî temelleri atılır. Bu dönemin bilim adamı, aydın ve bürokrat olan öncüleri, sadece kendi zamanlarının iyi birer temsilcisi olmakla kalmaz, geçmişi ve kendi çağlarını geleceğe taşıyan birer köprü görevi de görür. Cumhuriyet, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924’te kurulmuştur. Cumhuriyet Türkiye’sinin bu temel kurumunun kuruluşunun üzerinden tam 96 yıl geçti; 100. yıla yaklaşılıyor. Bugün geldiğimiz bu süreçte Diyanet İşleri Başkanlığını yeniden masaya yatırmak, konuşup tartışmak gerekiyor. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’de değişen yönetim zihniyeti, devlet kurumları ve uluslararası ilişkiler dikkate alındığında bu kaçınılmazdır. Kurumun geçmişi ve misyonu, yeni dönemde değişimin yansımaları ve gelecek vizyonu bakımından Diyanet İşleri Başkanlığının ciddî bir eleştiriye/değerlendirmeye tâbi tutulması elzemdir. Biz bu yazıda kısaca Diyanetin geçmişine ve geçmişteki misyonuna değinmekle yetineceğiz. Bugüne yönelik düşünce ve değerlendirmelerimizi zaman içinde bu perspektifle yapmaya çalışacağız.</p>
<p>Türkiye’de modernleşmenin tarihsel mutfağı, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde şekillenir. Üç çeyrek yüzyıllık bu dönem, Türk tarihi ve modernleşmesi açısından bir milât kabul edilir. Tarihçilerin ifadesiyle XIX. yüzyıl, Osmanlı Devletinin en uzun yüzyılıdır! Bir taraftan yıkılışa karşı direniş, diğer taraftan da yeni arayış ideolojilerinin neşvünema bulduğu bu dönemde; bilim, düşünce, sanat, eğitim, hukuk, bürokrasi, uluslararası ilişkiler, askerlik, sağlık, ulaşım, haberleşme, şehirleşme vs. bütün alanlarda yeniden yapılanma hareketlerinin ciddî temelleri atılır. Bu dönemin bilim adamı, aydın ve bürokrat olan öncüleri, sadece kendi zamanlarının iyi birer temsilcisi olmakla kalmaz, geçmişi ve kendi çağlarını geleceğe taşıyan birer köprü görevi de görür. Cumhuriyet, bu dönemin birikimlerinin yeni bir forma dönüştürülmesidir. Bu çetin dönüşümün gerçekleştirildiği XX. yüzyılın ilk çeyreği ise geçen yüzyılın en uzun dönemi sayılmalıdır.</p>
<p>Günümüz meseleleri karşısında doğru bir istikamet sahibi olmak ve yeni atılım girişimlerini sağlam temellere oturtabilmek için modernleşme mutfağının şekillendiği bu üç çeyrek yüzyılı; bu dönemin arayış, refleks ve birikimlerini doğru okumak lâzım. Aslında bu dönem, sadece Türk tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından da bir milât kabul edilmelidir. Çünkü bugünkü modern dünyanın temelleri, üç aşağı beş yukarı aynı dönemde atılır.</p>
<p>Burada iki tarihî hususa daha işaret etmek gerekir. Bunlardan biri, Diyanet İşleri Başkanlığının, Şeyhülislâmlığın misyonunu tahsis edilmiş bir alanda, din işleri alanında sürdürmek üzere kurulmasıdır. Diyanet, teşkilât olarak Cumhuriyetin yeni bir kurumu olmasına rağmen tarihsel yönden Şeyhülislâmlığın devamı sayılır. Bilindiği gibi Osmanlı Devletinde, başında şeyhülislâmın bulunduğu meşihat makamı, din işleriyle birlikte kendisine bağlı ve ilmiye teşkilâtı tarafından yürütülen yargı ve eğitim görevlerini de deruhte ediyordu. Bugünkü anlamıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) görev ve hizmetleri, başında şeyhülislâmın bulunduğu meşihat makamı tarafından yürütülmekteydi.</p>
<p>Tanzimatla başlayan ve Cumhuriyetle son bulan bu misyonun yaşadığı daralma, kırılma ve dönüşüm evreleri, Türkiye’de modernleşmenin oluşum, eğilim ve yapılanma biçiminin tanınması açısından son derece önemli bir süreçtir. Bu sürecin etki alanı ve yankıları günümüzde de kendini belli ölçüde hissettirmektedir. Öyleyse Şeyhülislâmlıktan Diyanete geçiş sürecini, bu süreçte birbiriyle çatışan paradigmaları kendi bağlamlarında çok iyi değerlendirmek icap eder.</p>
<p>İkincisi, Cumhuriyetin pozitivist kimliğinin, dönemin aydınları tarafından ideolojik bir proje olarak tasarlanmış olmasıdır. Kurumsal anlamda ise Cumhuriyet modernleşmesinin diyanet, adalet ve eğitim olmak üzere üç temel ayağı vardır. Bunlar, Şer’iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun, Türk Kanun-ı Medenîsi ve Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla tarih sahnesine çıkar ve kurumsallaşır. Dikkat edilirse bu üç alan, Osmanlı Devletinde meşihat makamına bağlı alanlardır. Buradan hareketle Türk modernleşmesini dinî anlayışların ve geleneksel kurumların bir dönüşümü olarak görmek de mümkündür. Böylece Cumhuriyet modernleşmesi, bir Batılılaşma projesi olmaktan çok Tanzimat ve Meşrutiyet süreçlerinden geçen ve kendi içinde yenilenen bir hareket olarak gün ışığına çıkar. Demek ki Türkiye’de modernleşme denilen hâdise; tarihsel kökeni yerli olan, dış dünyadan etkilenen ama kendi içinde evrilen ve temel özelliklerini günün ihtiyaç ve şartlarına göre şekillendiren sosyal bir harekettir. Esasında din ve diyanet, Türkiye’de modernleşme ve Cumhuriyetin kendini inşa ettiği ana zemindir. Tarihsel süreç, ön yargılardan uzak ve doğru okunursa bunu görmek mümkündür.</p>
<p>Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluşuyla ilgili 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunun 1. maddesi oldukça ilginçtir. Bu kanun, hem tarihsel irtibat hem de modernleşme hamlesi açısından birçok detayın şifresini içermektedir.</p>
<p>Bunlardan birinci şifre, “muamelât-ı nassa dair olan ahkâmın teşri ve infazı”nın TBMM ve onun kabul ettiği hükûmete ait olmasıdır. Kanun koyma yetkisi meclise, dolayısıyla seçilmişlere verilmektedir; yürütme ve sorumluluk ise meclisin oluşturduğu hükûmete aittir. Esasında demokrasinin temelini burada aramak lâzım.</p>
<p>İkinci şifre, eğer din, sosyal hayatın vazgeçilmez bir unsuru ise din işlerinin yürütülmesi kurumsal bir hüviyete kavuşturulmalıdır. Burada Şeyhülislâmlıkla tarihsel bir irtibat söz konusudur.</p>
<p>Üçüncü şifre, bu kurumsal hüviyetin iki temel niteliği vardır: İslâm dininin “itikadat ve ibadata dair bütün ahkâm ve mesalihinin tedviri” yani “yürütme” ve “müessesat-ı diniyyenin idaresi” yani “yönetme”. Lâikliğin temeli de buradan başlatılabilir.</p>
<p>Ayrıca 22 Haziran 1965 tarih ve 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 1. maddesi bu nitelikleri yeniden düzenler: “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek.” Buradaki yeni şifre kavram “aydınlatma”dır.</p>
<p>1982 Anayasasının 136. maddesi ise Diyanete hem tarihsel hem de yeni bir misyon yükler. Buna göre “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Burada da “dayanışma” ve “bütünleşme” kavramları birer yeni şifre olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Böylece kanunların Diyaneti, hem tarihsel kökenine bağlı kalarak hem de lâiklik ve demokrasiyi kendine katarak dinle ilgili işleri yürüten, ibadet yerlerini yöneten, toplumu aydınlatan, dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinen bir kurumdur.</p>
<p>Bu genel nitelikler bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığının kurumsal tarihi incelendiğinde dört ana dönem öne çıkar: 1924-1965 yılları arası birinci dönem, 1965-1982 yılları arası ikinci dönem, 1982-2010 yılları arası üçüncü dönem ve 2010’dan sonrası dördüncü dönem. Dördüncü ve son dönem, 1 Temmuz 2010 tarih ve 6002 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunda köklü değişikliklerin yapıldığı tarihten başlar. Birinci dönem inşa, ikinci dönem kurumsal kimliğin oluşumu ve üçüncü dönem toplumsal meşruiyet dönemidir. Dördüncü dönemin hizmet dönemi olması beklenirdi. Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki’nin birinci dönemi, Tayyar Altıkulaç’ın ikinci dönemi ve Mehmet Nuri Yılmaz’ın da üçüncü dönemi temsil ettiğini söyleyebiliriz. Dördüncü dönem henüz gerçek temsilcisini bulmuş sayılmaz. Bu arada birinci dönemin süresi, ikinci ve üçüncü dönemin toplamına yakındır. Nitelikler sıralamasına göre birinci dönem yürütme ve yönetmeye, ikinci dönem aydınlatmaya, üçüncü dönem ise dayanışma ve bütünleşmeye tekabül eder. Tarihsel perspektiften bakılırsa niteliklerin işlerliği kendi dönemiyle paralellik göstermez. Birinci dönemde aydınlatma öne çıkar, ikinci dönemde yürütme ve yönetme ağırlık kazanır, üçüncü dönemde ise bazı istisnaî girişimlerin dışında hiçbir nitelik birinci derecede temsil edilemez.</p>
<p>Diğer taraftan üçüncü dönem, din-devlet-siyaset ilişkilerinin düzeyli/düzeysiz sıkça tartışıldığı bir zaman dilimine denk düşer. Bu tartışmalardan her üç olgu da derin yaralar alır. Oysa bu olguların kendi aralarında doğal bir ilişkiler zemini bulunmaktadır. Diyanetle ilgili kanunlarda bu durumu açıkça görmek mümkündür. Kanunlarda sınırlar ve ilişkiler biçimi, tarihsel tecrübelerin bir yansıması olarak yer alır. Sorunlar biraz da kanunların sağladığı imkânların yeterince kullanılamamasından kaynaklanır. Eğer Diyanet, sözü edilen birinci tarihsel döneminde ortaya koymuş olduğu aydınlatma görevini üçüncü döneminde yeterince yerine getirebilmiş olsaydı, din eksenli birçok tartışma gündemi boş yere meşgul etmeyebilirdi.</p>
<p>Diyanette yeni bir dönem, niteliklerle tarihsel dönemlerin kesiştiği ve Türkiye’de modernleşmenin kendini inşa ettiği ana zemine yani dinin sosyal niteliğine, seçime bağlı iradeye, kurumsal hüviyete ve bu hüviyetin yürütme, yönetme, aydınlatma, dayanışma ve bütünleşme niteliklerine dönmekle, buradan geniş soluklu bir bireşime dayalı yeni bir açılım sağlamakla başlayacaktır. Yeni dönem, geçmiş üç dönemin anayasal metinlerinin verdiği görevleri ve ihsas ettiği nitelikleri yeniden tanımlama ve bunların birleştirilmesi dönemi olacaktır. (Gelgelelim 2010 sonrası döneme zaman, kaynaklar/imkânlar ve talepler/beklentiler israf edilerek girilmiştir. Bunda FETÖ’nün rolünü göz ardı etmemek gerekir. Eğer Cumhuriyetin 100. yılına doğru Diyanet İşleri Başkanlığı konuşulacaksa bu, FETÖ’den ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bağımsız olamaz. Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in ikinci beş yıllık dönemini tamamlamadan emekliye ayrılma süreci öncesi ve sonrasıyla konuşulmadan Diyanet gerçeği anlaşılamaz!)</p>
<p>Bu bağlamda yürütme ve yönetme nitelikleri, modern dünyadaki gelişmeler dikkate alındığında daha özerk bir hâle getirilmelidir. Çünkü modern yönetim bilimi özerklik anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Özerk olmayan yönetimler, modern toplumların ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmaktadır. Ayrıca modern yönetim, hiyerarşi yerine içe dönük ahlâkî boyutu öncelemeli ve insanı merkeze koymalıdır. Bilimden sanata, iktisattan siyasete hemen her alanda insanın merkeze konulduğu bir dünyada, onu geri plâna iten anlayışların başarılı olma şansı çok zordur.</p>
<p>Aydınlatma niteliğine gelince, sadece bilgi vermek ve bu amaçla yayın yapmak toplumları aydınlatmak için yeterli değildir. Doğru bilgi üretmenin yanında, bu bilginin sunumunun da yeni bir biçime kavuşturulması icap eder. Bir toplumu din konusunda yeterince aydınlatabilmek için başta onun durumunu, gidişini, eğilimlerini, dolayısıyla sosyal psikolojisini iyi bilmek lâzımdır. Sonra yapılacak aydınlatmayı bu çerçeveye uyarlamanın yöntemi belirlenmelidir. Aydınlatma faaliyetlerinin toplumda nesnel bir karşılık bulabilmesi, yapılacak sunumun öz ve biçim yönünden toplumun ilgi ve beklentilerini karşılayabilecek ve ona yeni ufuklar sunabilecek bir özelliğe sahip olmasına bağlıdır.</p>
<p>Dayanışma ve bütünleşme nitelikleri ise bir toprağı vatan kılan bütün değerlerle birlikte ele alınmalıdır. Parçalanmış veya bütün içinde birbiriyle ilişkisi zayıflamış değerlerle toplumsal dönüşüm sağlanamaz. Değerler manzumesi içinde toplumsal hayatın vazgeçilmez temel harcı din ve dinî değerler olduğuna göre, toplum hayatında dinin rolünü daha işlevsel hâle getirmek gerekir. Çünkü toplumsal dayanışma ve bütünleşme din üzerinden slogan üretmekle sağlanamaz. Bunun için herkesin şikâyet ettiği yabancılaşma ve kültürel değerlerle çatışma olgusu dikkate alınarak, ülkemizde topluma ve toplumun değerlerine yaklaşım biçimlerinin yeniden gözden geçirilmesi, bu çerçevede din anlayışlarının sağlıklı bir zemine oturtulması aydından bilim adamına, bürokrattan iş adamına herkesin görevi olmalıdır. Kendi değerlerini harcayan değil, yeniden üreten bir toplum hâline gelebilmemiz için buna acilen ihtiyaç vardır.</p>
<p>İşte bugün Diyanet, bütün nitelikleri birleştirmeyi ve kendi önünü açarak toplumsal gelişmeye katkı sağlamayı ana hedefi kabul etmelidir. Böyle bir açılım sosyal, kültürel ve tarihsel açıdan kaçınılmazdır. Türkiye kendi içinde, bölgesinde, Avrupa Birliği ve modern dünyayla ilişkilerinde kendini yenileme eğilimine girmiş bir ülkedir. Elbette din ve diyanet alanının bundan uzak kalması düşünülemez. Diğer taraftan geride kalan yılların muhasebesini yapmak, din alanıyla ilgili gerek akademik gerek kültürel gerekse de yönetsel faaliyette bulunan herkesin görevidir.</p>
<p>Son olarak yeni dönemde Diyanet, din hizmeti adı altında yapılanan ve toplumun maneviyatını kirleten her türlü tarikat, cemaat, grup, oluşum ve örgütlere karşı önce bağımsızlığını, sonra da ağırlığını ortaya koymalıdır. Bunu yapamadığı sürece tarihsel ve toplumsal misyonunu icra edemeyecektir.</p>
<p>Tarih kendi mecrasında akmaya devam ediyor. İlerleyişe ayak uyduran veya uyduramayanlar, dün olduğu gibi bugün de olacaktır. Önemli olan tarihin akışına ayak uydurmak değil, ona katkıda bulunmak ve onu hızlandırmaktır.</p>
<p>Mehmet Erdoğan</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kurulusunun-96-yilinda-diyanet-isleri-baskanligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edebiyat ve Eleştiri Yazıları&#8217;nın Serüveni</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/edebiyat-ve-elestiri-yazilarinin-seruveni/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/edebiyat-ve-elestiri-yazilarinin-seruveni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Mar 2020 10:04:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kopernik Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13789</guid>

					<description><![CDATA[Kopernik Kitap’tan Mart 2020’de çıkan ve 1983’ten 2019’a 36 yıl boyunca deneme-eleştiri türünde kaleme aldığım yazıları içeren Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar adlı kitabımın varoluş serüveniyle ilgili duygu ve düşüncelerimi kısaca okuyucuyla paylaşmak istiyorum. Amacım içerik değerlendirmesi yapmak değil (kuşkusuz bunu okuyucu ve eleştirmenler yapacak), kendi hikâyemle kitabın hikâyesi arasında bir çeşit köprü kurmaya çalışmaktır. Yapacağım şey, biraz hatıra, biraz iç muhasebe, biraz arka plân tahlili, biraz da geleceğe dair tasarıların karışımı bir şey olacak. Önce şunu söylemek istiyorum: Edebiyatı, onunla ilgilenmeye başladığım lise yıllarından itibaren çok ciddîye aldım. Merak ettiğim konularla ilgili etraflı ve dikkatli bir okuyucu olmaya gayret ettim. Sorularım cevap bulana kadar konunun peşini bırakmadım. Yazarken de sadece bütün dikkatimi konu üzerinde topladım. Nasıl anlaşılır, ne derler, başım belâya girer mi gibi hiçbir kaygım olmadı. İnandığımı özgürce yazmanın keyfini yaşadım. Yayımlatmadan önce de mutlaka bir iki dostuma/arkadaşıma yazılarımı okuttum, varsa gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra dergi veya gazetelere gönderdim. Yazılarımı kitaba girene kadar birkaç kez elden geçirdim. Onları her okuduğumda mutlaka tashih edecek bir şey buldum. Cümlelere dokundum; çok az da olsa aslını bozmamak kaydıyla ilâve ve çıkarmalar yaptım ya da dipnotlar ekledim. Yazılarım güzel olsun, muhkem olsun istedim. Bir yazının hazırlık safhası benim için en &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kopernik Kitap’tan Mart 2020’de çıkan ve 1983’ten 2019’a 36 yıl boyunca deneme-eleştiri türünde kaleme aldığım yazıları içeren <em>Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar</em> adlı kitabımın varoluş serüveniyle ilgili duygu ve düşüncelerimi kısaca okuyucuyla paylaşmak istiyorum. Amacım içerik değerlendirmesi yapmak değil (kuşkusuz bunu okuyucu ve eleştirmenler yapacak), kendi hikâyemle kitabın hikâyesi arasında bir çeşit köprü kurmaya çalışmaktır. Yapacağım şey, biraz hatıra, biraz iç muhasebe, biraz arka plân tahlili, biraz da geleceğe dair tasarıların karışımı bir şey olacak.</p>
<p>Önce şunu söylemek istiyorum: Edebiyatı, onunla ilgilenmeye başladığım lise yıllarından itibaren çok ciddîye aldım. Merak ettiğim konularla ilgili etraflı ve dikkatli bir okuyucu olmaya gayret ettim. Sorularım cevap bulana kadar konunun peşini bırakmadım. Yazarken de sadece bütün dikkatimi konu üzerinde topladım. Nasıl anlaşılır, ne derler, başım belâya girer mi gibi hiçbir kaygım olmadı. İnandığımı özgürce yazmanın keyfini yaşadım. Yayımlatmadan önce de mutlaka bir iki dostuma/arkadaşıma yazılarımı okuttum, varsa gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra dergi veya gazetelere gönderdim.</p>
<p>Yazılarımı kitaba girene kadar birkaç kez elden geçirdim. Onları her okuduğumda mutlaka tashih edecek bir şey buldum. Cümlelere dokundum; çok az da olsa aslını bozmamak kaydıyla ilâve ve çıkarmalar yaptım ya da dipnotlar ekledim. Yazılarım güzel olsun, muhkem olsun istedim. Bir yazının hazırlık safhası benim için en zor olanıdır. Günlerce, haftalarca, bazen aylarca hatta yıllarca kafamda taşıdığım, yoğurduğum konular olmuştur. Bunun tersi de olmuştur tabiî. Fakat bir konuyu yazarken hızlı yazarım; başlarım ve araya hiçbir şey sokmadan bitiririm. Sonra metnin üzerinde yoğunlaşır ve çalışırım; zamanla onu olgunlaştırır ve elimden geldiğince güzelleştiririm.</p>
<p>Kütüphanem; ansiklopedi, kitap, dergi, gazete ekleri ve özel arşivim her zaman düzenli olmuştur. İlgilendiğim konulara dair dosyalarım veya zarflarım vardır. Önemsediğim yazarların bütün eserlerini satın alırım. Okurken de peş peşe bütün eserlerini okurum. Yüksek tahsilimi İlâhiyat Fakültesinde yapmış olmama rağmen kütüphanemde dinî içerikli kitaplar çok azdır. Hele temel kaynak sayılabilecek hiçbir kitabım yoktur. Bence tefsir, hadis, fıkıh ve İslâm tarihi alanında cilt cilt kitaplarla kütüphane doldurmak manasızdır. Zaten bu tür eserler baştan sona okunmaz. Herhangi bir konuyla ilgili bu tür eserlere bakma ihtiyacı duyarsam kütüphanelere gitmeyi tercih ederim. Bu alanlarla ilgili benim kütüphanemde olanlar ya ilmî araştırma veya özgün fikrî kitaplardır. Kütüphanemde daha çok edebiyat, tarih, felsefe, sosyoloji ve hatırat türünde seçme kitaplar ile küçük çaplı birkaç dergi koleksiyonu vardır. Hayatımda edebiyat her zaman öncelikli ve ağırlıklı bir yere sahiptir. Edebiyattan sonra en çok siyasî tarih ve düşünceyle ilgilendim. Siyasete ilgim ise edebî düşünüşle ilgilidir. Bu bağlamda baştan beri din, siyaset ve edebiyatı birbiriyle yakın ilişkili alanlar olarak gördüm. Eleştirel/diyalektik düşüncem buralardan besledi. İlâhiyat tahsili yapmam edebiyata olan ilgimi zenginleştirip derinleştirdi.</p>
<p>Dünya görüşümün şekillenmesinde kurmaya çalıştığım din-siyaset-şiir ilişkisinin önemli bir rolü vardır. Daha <em>Yeni Devir</em> gazetesinde 18 Temmuz 1981-20 Eylül 1984 tarihleri arasında yayımlanan edebiyatla ilgili ilk yazılarımda bile “siyasal bilinci” önemseyen bir tavrım vardı. Tabiî bunu İmam-Hatip Lisesindeki öğretmenlerime (merhum Mehmet Akkaya, Mehmet Besim Özsüer, Fahri Şirin, Mithat Yaylı, Fikri Günay, Ali Türkmen vb.) borçlu olduğumu söylemeliyim. İdealist ve fedakâr bu güzel insanları her zaman minnetle ve şükranla yâd ediyorum. Ardından Samsun’da çıkan <em>Yeni Doğu</em> gazetesinde Ekim 1983-Nisan 1984 tarihleri arasında hazırladığım gençlik-edebiyat sayfalarında edebiyat, düşünce ve siyaset iç içeydi. <em>Ayane</em> dönemine gelince dünya görüşüm büyük ölçüde şekillenmişti. Artık din, siyaset ve edebiyat ilişkisine daha derin anlamlar yüklüyor, bir davanın mensubu ve taraftarı olarak yazıp çiziyordum. O yıllarda <em>Ayane’</em>deki bir söyleşide dile getirdiğim düşüncelere bugüne kadar bağlı kaldığım için şükrediyorum: “Şair, kendini ve çağını yakalayabilen insandır. Benim için bu, din-siyaset-şiir üçlüsüyle mümkündür. Yaşama bilincini ve duyarlığını ancak böyle kuşanabiliyorum. Bu üçlüyü hiçbir zaman birbirinden bağımsız düşünmedim. Varoluşumu ve yaşamı ancak böyle kavrayabildim çünkü. Tabiî dini ‘din’, siyaseti ‘siyaset’ ve şiiri de ‘şiir’ bilmek koşuluyla. Bence bu, insanı ‘insan’ bilmek demektir.” (<em>Ayane,</em> S. 23, Kasım 1989) Dinin gösterdiği istikamet, siyasetin sağladığı şuur ve edebiyatın/sanatın kazandırdığı duyarlık kendimi, dünyayı ve hayatı tanımama kapı açtı.</p>
<p>Düşünce ve tavır olarak <em>Yeni Devir</em> gazetesi, <em>Mavera</em> dergisi ve Dergâh Yayınları çevresine yakın oldum. <em>Diriliş</em> ve <em>Edebiyat</em> dergilerini uzaktan takip ettim. Hiçbir grup, oluşum, çevre ya da anlayışın gözü kapalı mensubu olmadım ama yakın olduğum çevrelere karşı da her zaman samimî davrandım. <em>Ayane</em> ile kendi arkadaş çevremizi oluşturmaya çalışırken <em>Dergâh, Atlılar </em>ve<em> Kökler’</em>de içeriden biri olarak yazdım. Bugünden geriye dönüp baktığımda kendimi “bağımsız”, “arada kalmış” veya “bireysel” olarak görüyorum.</p>
<p>Eleştiri, ta ilk yazılarımdan itibaren temel eğilimim olmuştur. 1981’de Rize’de daha 20 yaşında tıfıl bir gençken <em>Yeni Devir’</em>de yayımlanan ilk yazım edebiyatla ilgili bir denemeydi. O yıllarda <em>Yeni Devir’</em>de yazan İsmet Özel’e mektup yazarak onu eleştirmiştim. O da köşesinde “Bir Molla Kasım’a Cevap” başlığıyla eleştirilerimi cevaplamış ve beni eleştirmişti. Yine <em>Yeni Devir’</em>de Attilâ İlhan’ı gençlik heyecanıyla ve büyük bir cesaretle eleştirirken son derece haklıydım. İlk dinî düşünce yazılarım da eleştireldi. Müslümanların samimiyetini sorguluyor ve yetersizliklerini eleştiriyordum. Sonra <em>Ayane’</em>yi çıkarırken eleştiriye ağırlık vermek istiyorduk. Çünkü edebî tavrımızı ortaya koymada eleştiri çok önemliydi. Bu yüzden <em>Ayane’</em>deki eleştiri yazılarım ses getirdi. Meselâ “Yitik Şairler” bunlardan biriydi. Turgut Uyar ve Sezai Karakoç üzerine yazdığım yazılar iyi bir okumaya dayanıyordu. Şiir ve eleştirilerimizle Cemal Süreya’nın dikkatini çekmiştik. Sonraki yıllarda eleştiri, temel uğraş alanım oldu. Yazı ve şiirlerim ekseriyetle <em>Ayane</em>, <em>Dergâh, Ülke, Hece, Atlılar, Kökler</em> ve <em>Fayrap</em> ile <em>Yeni Devir</em> ve <em>Yeni Şafak’</em>ta yayımlandı. Kitaplarım ise Dergâh Yayınlarından çıktı. Bu arada “Üzüm Yemek ya da Bağcıyı Dövmek” başlıklı yazımın <em>Hece’</em>de, “Hüseyin Cöntürk’ün <em>Divan Şiiri Üstüne Denemeler’</em>i” başlıklı yazımın <em>Fayrap’</em>ta, “İsmet Özel ve Martın Buber” ile “Türk Hikâye ve Romanının Namusu Bir Yazar: Sabahattin Ali” ve “Eleştiride Üslûp Meselesi ve Bir Üslûp Üstadı Olarak Abdülhak Şinasi Hisar” başlıklı yazılarımın <em>Dergâh’</em>ta yayımlanmadığını, “Bir Yazar Olarak Nuri Pakdil” başlıklı yazımın ise Dünya Bizim Kültür Portalinde yayımlandıktan bir gün sonra yayından kaldırıldığını üzülerek söylemeliyim.</p>
<p>Bugün 40 yıldır yazı yazdığım camiada yazılarımı yayımlayacak bir mevkute bulamamam çok hazin ve manidardır. (Bu yazıyı bile kimse yayımlamak istemedi.) Kimsenin en küçük bir eleştiriye tahammülü yok. Bu, eskiden de böyleydi. Fakat günümüzdeki eleştiriye tahammülsüzlük başka bir şey; insanlar, gerçek yüzlerinin ve gizli niyetlerinin açığa çıkacağı korkusuyla paniğe kapılıyorlar. İnançlar ve idealler hikâye, asıl dert vaziyeti korumak. Yazık! Yaşarsak göreceğiz; bu trajik hâlin bedelini çok ağır ödeyeceğiz, bugünleri çok arayacağız ve çok keşke diyeceğiz!</p>
<p>Evet, 36 yılın birikimi olan <em>Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar’</em>a böyle bir sürecin sonunda gelindi. Kitabın Birinci Bölümü şiir üzerine yazılmış kuramsal nitelikli yazılardan oluşuyor. Ancak yazıların hareket noktası yine eleştiridir. Ya bir kitap tanıtılıyor ya bir konu tartışılıyor ya da bir tavır eleştiriliyor. Bu bölümde Ali Göçer, Ali Günvar ve “Hayranlık Zaafı” başlıklı yazıda isim vermeden Hakan Arslanbenzer (ki kendisi bunu yayımlanmadan önce okumuştu) eleştirilmiştir.</p>
<p>Kitabın gövdesini oluşturan İkinci Bölümde şairler, Üçüncü Bölümde hikâye ve hikâyeciler ve Dördüncü Bölümde eleştiri ve eleştirmenler üzerine yazdığım yazılar yer almaktadır. Ana hatlarıyla modern Türk şiir tarihi ve edebî akımları/anlayışları ile büyük şairlerimizden Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl üzerine yazdığım yazılar da iyi bir okumaya dayanıyordu. Bu vesileyle Beşir Ayvazoğlu’nu sıkı bir şekilde eleştirdim. Hece şairlerinden Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba ve Cahit Sıtkı Tarancı’yı ciddî bir okumaya tâbi tutarak yazdım. Atatürk şiiri yazanlar ile Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Cahit Külebi ve Ataol Behramoğlu’nu değerlendirip eleştirdim. Orhan Veli ve Garip şiiri ile Attilâ İlhan’ın şiir anlayışı üzerine yazdıklarımın iddialı olduğunu düşünüyorum. Turgut Uyar üzerine derli toplu bir yazı yazdım. Sezai Karakoç’un şiirini ve <em>Monna Rosa’</em>sını; Cahit Zarifoğlu’nun şiirini ve şiire dair düşüncelerini özenle ve emek vererek yazdım. Zarifoğlu’nu yazarken Ramazan Kaplan’ı eleştirdim. İsmet Özel’in şiirinin köklerini ve Özel-Martın Buber ilişkisini yazdığım yazılar çok geniş çevrelerin ilgisine mazhar olmasına rağmen hiç kimsenin bunlar hakkında olumlu-olumsuz ne düşündüğünü açıkça ortaya koymaması ya da koyamaması tarafımızdan bir kenara not olarak kaydedilmiştir. (Bu konuda ileride yazmayı düşünüyorum.) Edebiyat çevrelerinin edebî tutum ve insan ilişkilerine dair bazı yazılarımdaki gözlem ve tespitlerin edebiyat sosyolojisi açısından değerlendirilmesi gereken veriler olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Hikâye üzerine yazarken Rasim Özdenören ve Mustafa Kutlu’yu karşılaştırarak değerlendirdim. Özdenören’i ve Özdenören yorumu sebebiyle Necip Tosun’u eleştirdim. Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini Kopernik Kitap için yayına hazırlarken yeniden okudum ve farklı bir bakış açısıyla yorumlayıp yazdım. Recep Seyhan’ın hikâyeleri ile romanını uzun soluklu bir yazıyla inceledim. Bu yazının sonunda Necip Tosun ve Alâattin Karaca’yı edebî tutumları dolayısıyla eleştirdim. “Bir Öykü Kitabı: <em>Kamçı</em>” başlıklı deneme ise ilk eleştiri yazım sayılır ve 1983’te <em>Yeni Devir</em> gazetesinde yayımlanmıştır. Taşra imkân ve şartlarında 22 yaşında yazılmış bir ilk yazı olmasına rağmen eleştiriye olan ilgi ve istidadımı göstermesi bakımından oldukça ilginçtir.</p>
<p>Eleştiri ve eleştirmenler üzerine yazarken uzun bir yazıyla modern eleştiri yöntemlerini ele alıp edebiyatımızda eleştiri ve şiir eleştirisinin tarihsel seyrini yazdım. Eleştirmenler olarak Hüseyin Cöntürk, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar hakkında emek mahsulü ciddî ve iddialı yazılar yazdım. Cöntürk’ün divan edebiyatı kitabını ilk ve en oylumlu bir şekilde ben eleştirdim. Divan edebiyatı üzerinden ekmek yiyen akademik camianın bu kitaba ve edebiyat çevrelerinin bu yazıma ilgisiz kalması son derece düşündürücüdür. Tanpınar’ın eleştirmenliğini inceledim ve bağımsız bir kitap olarak yazdım (<em>Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar,</em> 2009). M. Orhan Okay’ın Tanpınar monografisini eleştirel bir okumayla değerlendirdim. Hisar’ı yazarken eserlerini derleyip yayına hazırlayan Necmettin Turinay’ı özensizliği dolaysıyla eleştirdim. Nuri Pakdil’i ilk defa adam gibi ben yazdım ve eleştirdim. Yazdıklarını değerlendirdim, bilinmeyen/gizlenen yönlerini kaynaklarıyla ortaya koydum. Adı etrafında oluşan efsaneyi sorguladım. Tıpkı İsmet Özel hakkındaki yazılarım gibi bu da derin bir sessizlikle karşılandı.</p>
<p>Beşinci Bölümde muhtelif yazarlar ve konular üzerine kaleme aldığım yazıları bir araya topladım. Bazı kitapları değerlendirerek tanıttım. Düşünce hayatımızdaki ağırlığı dolayısıyla Niyazi Berkes, İdris Küçükömer ve Aliya İzzetbegoviç’i yazdım. İdris Küçükömer’i yazarken Nuray Mert’in ona yaklaşım mantığını eleştirdim. Edebî tutumları dolayısıyla Ferit Edgü, Hilmi Yavuz ve Yücel Kayıran eleştirdiğim yazarlardan bazılarıdır. Bu bölümde edebiyat ve hayat ilişkisi üzerine yazdığım bir dizi denemeye yer verdim. Edebiyat penceresinden hayat ve hayatın gerçeklerini yorumlayan duygusal yazılardır bunlar.</p>
<p>Son bölümde de söyleşileri bir araya getirdim. Tarih sırasına göre bakarsak ilk iki söyleşi şiir ve şiir tutumumla ilgilidir. Sonraki iki söyleşi eleştiri ve Tanpınar merkezlidir. Son iki söyleşide ise yazar kimliğim ve dergiciliğim üzerine durulmuştur. Şiir, eleştiri ve dergicilik; heyecan, fikir ve eylem!&#8230; İlginç bir çıkarsama oldu. Hayat ve edebiyat ilişkisini üzerine inşa ettiğim kavramlardır bunlar. Yazarlık hayatım boyunca benimle yapılmış söyleşiler aşağı yukarı buradakilerden ibarettir. Söyleşi vermeyi, konferans ve programlara katılmayı, gazete ve televizyonlarda boy göstermeyi, imza günü düzenlemeyi sevmem. Herhangi bir sosyal medya hesabım da yoktur ve hiç kimseyi de buralardan takip etmem. SMS ayarları kapalı olduğundan telefonuma kısa mesaj gelmez ve ben de kısa mesaj göndermem. (Eskiden mektup yazar ve mektup alırdım.) Bana sözü olanlar selâm verip sesimi duymalı, birine bir şey söyleyeceksem onunla konuşmalı veya görüşmeliyim. Tarihe karışsa da böyle bir ilişki biçimini sürdürmekte kararlıyım. Bir de haber salmak veya haber göndermek yöntemini korumaya, fırsat buldukça işletmeye çalışıyorum. Yadırgansa da tekeffülü icbar ettiği için önemsiyorum bunu. Kendimi bildim bileli kitap ve dergiler dışında bir dünyam olmamıştır. Kendi küçük dünyamda mutluyum yani&#8230;</p>
<p>Sohbetlerimizle birbirimizi beslediğimiz küçük bir dost/arkadaş çevrem vardır, onlardan da söz etmeliyim. Onlar benim hayatımın kahramanlarıdır. Onlarla zaman zaman buluşur; dinî, siyasî ve edebî konularda son derece samimî, seviyeli ve hararetli bir şekilde tartışırız, beyin fırtınası yaparız. Gündemdeki konuları değerlendirir ve geleceğe dair tahminlerde bulunuruz. Birbirimizin düşüncelerini eleştirirken de gayet rahatız çünkü birbirimizi yanlış anlamaktan korkmayız; birbirimize nazımız geçer. Stratejik yazılarımın ilk okuyucuları bu arkadaşlarımdır. Onların eleştiri, uyarı, katkı, düşünce ve yönlendirmelerini her zaman dikkate almışımdır.</p>
<p>Neticede “Yitik Şairler”, Nuri Pakdil ve İsmet Özel üzerine yazdıklarım eleştiri yazılarıma bütünsel bakışı gölgelese de Hüseyin Cöntürk, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar hakkında yazdıklarımın uzun yıllar önemini koruyacağı kanaatindeyim. Eleştiriye bakışım ve edebî tutumum, samimiyetim, açık sözlülüğüm ve yazarken verdiğim emek beni tanıyanların malûmudur. Bunun bir bedeli/mükâfatı olacaktır elbette. Ne olursa olsun yazı bittikten sonra yaşadığım iç huzuru ve öz güveni hiçbir şeye değişmem. Benim için en büyük mükâfat budur. Zira bana göre eleştiri, sorumluluk şuuruyla kaleme alınan ve sorumluluk duygusu uyandırmayı amaçlayan bir yazı türüdür. İnsanın görevini yapmış olmasından daha güzel ne olabilir ki&#8230;</p>
<p>Bundan sonra Sezai Karakoç’un hatıraları ve siyasî düşünceleri; İsmet Özel’in Necmettin Erbakan, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan eleştirisi; Rasim Özdenören’in ANAP, RP ve AK Parti bağlamında siyasî yazıları ve ilişkileri; 1980 sonrası edebiyat, siyaset ve çıkar ilişkileri; üstatlar ve fikirlerinin iflâsı, edebiyatta ahlâk ve şahsiyet sorunu, öz güven sorunu ve eleştiri korkusu, dergi ve yayınevi çevrelerinin fikir ve edebiyat hayatına kattıkları ve götürdükleri, edebiyat mahfilleri ve ahbap çavuş ilişkisi, yazar-yayınevi ilişkileri, edebiyat ödülleri, gazete yazarlığı ve edebiyat, akademi ve edebiyat, sosyal medya ve edebiyat, popüler yazarlar ve edebiyat tüccarları ile FETÖ’den beslenen yazarlar ve yayınevleri gibi edebiyat tarihi ve sosyolojisinin incelemesi gereken mayınlı konular üzerine yaşadıklarımı ve gördüklerimi, bildiklerimi ve duyduklarımı, duygularımı ve düşüncelerimi yazmak isterim, belki yazarım da. Birilerinin bu adımı atması ve yolu açması gerekiyor çünkü. Kim bilir belki tarih bu görevi bize verir!&#8230;</p>
<p>Bir de 15 sene görevlendirmeyle Diyanet İşleri Başkanlığında Başkan Danışmanı olarak özel kalem hizmetlerinde çalıştım (2003-2017). Tayyar Altıkulaç ve sonrası bütün başkanlara dair yaşadıklarımı ve gördüklerimi, bildiklerimi ve duyduklarımı, duygularımı ve düşüncelerimi de yazmam gerekir. Özellikle son çalıştığım başkanla ilgili yazacaklarımın ezber bozacak nitelikte olduğunu düşünüyorum. Aklıselimle hareket etmek için hissiyatımın biraz daha durulmasını bekliyorum. Diyanetle ilgili tecrübe ve hatıralarımı yazarken İsmail Kara’nın da bütün kitaplarını eleştirel bir gözle değerlendirmek istiyorum. Zira din-diyanet-devlet-siyaset ilişkileri ve tarikat/cemaat konularında İsmail Kara’nın hüküm cümleleri ve bunların yaslandığı gerekçeler ilginç bir şekilde hedef büyüten veya küçülten bir özelliğe sahiptir. Kimsenin yazmadığı veya az yazdığı konularda yazmanın avantajını kullanarak “derin siyaset” yapıyor! İma ederek konuşuyor, bu yolla bir tavır ortaya koymaya ve bir algı oluşturmaya ya da bazı algı odaklarına destek olmaya çalışıyor. Oysa düşünce ve tavrını açıkça ortaya koyabilirdi. Tabiî bu bir karakter ve cesaret işidir. Suyu bulandırarak iş yapmak daha risksiz görünüyor! Bu sebeple İsmail Kara’nın da eleştirel bir bakışla yazılması gerekiyor.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-13793" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1-690x1024.jpg" alt="" width="690" height="1024" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1-690x1024.jpg 690w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1-202x300.jpg 202w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1-768x1140.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1.jpg 1205w" sizes="(max-width: 690px) 100vw, 690px" /></p>
<p><strong>MEHMET ERDOĞAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/edebiyat-ve-elestiri-yazilarinin-seruveni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Milli Mücadelede Din Adamları ve Mehmet Rifat Börekçi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/milli-mucadelede-din-adamlari-ve-mehmet-rifat-borekci/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/milli-mucadelede-din-adamlari-ve-mehmet-rifat-borekci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Mar 2020 11:46:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Rıfat Börekçi]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Mücadele]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13781</guid>

					<description><![CDATA[Çanakkale, Millî Mücadele ve 15 Temmuz başta olmak üzere kendini canı pahasına vatanına ve milletine adayan bütün şehitlerimizi rahmetle ve minnetle yâd ediyoruz. Yörünge  Giriş Türk Millî Mücadele tarihini inceleyen, hacimce küçük fakat içerdiği tezler bakımından önemli çalışmalardan biri Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilâli adlı iki ciltlik eseridir. Eserde konumuzla ilgili pek çok bilgi bulunmaktadır. Sabahattin Selek, Millî Mücadelede Türk toplumunun dört sosyal gruba ayrıldığını söyler: 1. Ağalar ve eşraf, 2. Şeyhler, din adamları, 3. Aydınlar ve 4. Halk. Her bir sosyal grup, farklı gerekçelerle Millî Mücadelede yer alır. Ona göre “Devrin aydınları arasında sayı ve fonksiyon bakımından subaylar önemli bir yer tutmaktadır. Millî Mücadelenin asıl aydın kadrosunu subaylar teşkil etmiştir.” Çünkü “Türkiye’nin ilk aydın kadrosunu subaylar teşkil eder. İlk Batı tipi okullarda subaylar okumuşlar, ilk Batılı öğretmenlerden onlar ders görmüşler, tahsil veya staj için Batıya ilk gidenler yine subaylar olmuştur. Bu sebeple ve mesleğin aşıladığı yüksek duygularla subay kadrosu, Türkiye’de daima ilericiliğin temsilciliğini ve bütün ileri hareketlerin öncülüğünü yapmıştır. Millî Mücadele de böyle oldu. Birinci Dünya Harbinde dağılan ordunun yeniden kurulması ve İstiklâl Harbinin kazanılması, aslî ve tabiî görev olarak birinci derecede şüphesiz Türk subayının eseridir. Bundan başka Millî Mücadelenin açılmasında ve Anadolu İhtilâlinin başarılmasında da subaylar kadrosu esas unsuru &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Çanakkale, Millî Mücadele ve 15 Temmuz başta olmak üzere kendini canı pahasına vatanına ve milletine adayan bütün şehitlerimizi rahmetle ve minnetle yâd ediyoruz.</em></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yörünge</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Giriş</strong></p>
<p>Türk Millî Mücadele tarihini inceleyen, hacimce küçük fakat içerdiği tezler bakımından önemli çalışmalardan biri Sabahattin Selek’in <em>Anadolu İhtilâli</em> adlı iki ciltlik eseridir. Eserde konumuzla ilgili pek çok bilgi bulunmaktadır.</p>
<p>Sabahattin Selek, Millî Mücadelede Türk toplumunun dört sosyal gruba ayrıldığını söyler: 1. Ağalar ve eşraf, 2. Şeyhler, din adamları, 3. Aydınlar ve 4. Halk. Her bir sosyal grup, farklı gerekçelerle Millî Mücadelede yer alır. Ona göre “Devrin aydınları arasında sayı ve fonksiyon bakımından subaylar önemli bir yer tutmaktadır. Millî Mücadelenin asıl aydın kadrosunu subaylar teşkil etmiştir.” Çünkü “Türkiye’nin ilk aydın kadrosunu subaylar teşkil eder. İlk Batı tipi okullarda subaylar okumuşlar, ilk Batılı öğretmenlerden onlar ders görmüşler, tahsil veya staj için Batıya ilk gidenler yine subaylar olmuştur. Bu sebeple ve mesleğin aşıladığı yüksek duygularla subay kadrosu, Türkiye’de daima ilericiliğin temsilciliğini ve bütün ileri hareketlerin öncülüğünü yapmıştır. Millî Mücadele de böyle oldu. Birinci Dünya Harbinde dağılan ordunun yeniden kurulması ve İstiklâl Harbinin kazanılması, aslî ve tabiî görev olarak birinci derecede şüphesiz Türk subayının eseridir. Bundan başka Millî Mücadelenin açılmasında ve Anadolu İhtilâlinin başarılmasında da subaylar kadrosu esas unsuru teşkil eder. Aydın kadronun sivil kanadına kıyasla subaylar, Anadolu İhtilâline kolayca katılmışlardır. Tereddüt geçirenler pek azdır.”</p>
<p>Diğer taraftan “Kuva-yı Milliye edebiyatının renkli bir İslâmî tarafı vardır. Beyannameleri ve nutukları süsleyen dinî sözler, sıkıştıkça kaleme alınan fetvalar, metinlerin başındaki besmeleler, kongrelerin sonundaki dualar, bu edebiyatın zengin örnekleridir. Millî bir davranışın bu derece dinî bir kılığa sokulması, cahil halk yığınlarına ne şehitlik, gazilik gibi sade inançların ne de dini yükseltmek gibi büyük iddiaların telkin edilmesi için değildir. Eğer o günlerde din, tesirli bir silâh idi ise bunu Müslümanlar, düşmandan çok birbirlerine karşı kullanmışlardır.” diyen Sabahattin Selek, halkın aydınlardan daha çok din adamları ile ağa ve eşrafın etkisi altında olduğunu belirtir. Bundan dolayı aydınlar, halkı mücadele içine çekebilmek için diğer sosyal grupların yanında yer alır. Bu sebeple Millî Mücadele, temelde “topyekûn ve sadece bir halk hareketi” sayılmaz. “Halk, bu mücadelenin ihtilâl cephesine de, savaş cephesine de başta subaylar olmak üzere aydın zümre tarafından zaman zaman zorla sürüklenmiştir. Millî Mücadele, hele bazı tehlikeli dönemeçlerde halka rağmen yapılmıştır.”</p>
<p>Sabahattin Selek’in tezlerinde büyük ölçüde gerçeklik payı bulunmakla birlikte Türk toplumunda sosyal gruplar arasında Batılı toplumlardaki gibi derin farklılıklar olmadığı, bu sebeple grupların çoğu defa iç içe girdiği, subayların ise diğer gruplardan ayrı bir sınıf teşkil etmediği; aile olarak onların da toplumun içinden geldiği gibi hususlar dikkate alındığında konunun çok yönlü tartışılması gerekir. Yine de Türk Millî Mücadelesinin, başta subay kadronun bir eseri olduğu şüphesizdir. Halk, birçok şeyi devletten bekleyen geleneksel bir anlayışa sahip olduğundan Millî Mücadelenin önemini başlangıçta kavrayamamış olabilir. Ancak mücadelenin önemi anlaşıldıktan sonra her şeyiyle onun içinde yer almıştır. Din adamlarının bu işte etkili olması, halkın dinî hassasiyetlerine bağlanmalıdır. Nitekim subay kadrosu da bunu görmüş ve onlardan yararlanma yoluna gitmiştir.</p>
<p>Başka bir anlayış Millî Mücadeleyi, başlangıç safhasında “isimsiz kahramanlar”ın bir hareketi olarak görme eğilimindedir. Onlara göre Mustafa Kemal, bizzat Padişah Vahdeddin tarafından halkı uyandırmak ve teşkilâtlandırmak üzere Anadolu’ya görevli olarak gönderilmiştir. Mustafa Kemal, bu amaçla gittiği her yerde vatanın, dinin ve hilâfet merkezinin tehlikede olduğunu anlatarak din adamlarını ve halkı etrafında toplamaya çalışmıştır. Doğuda Ermenilerin saldırıları, batıda İzmir’in işgali, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin toplanmasını kolaylaştırmış, bu da dağınık hâldeki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleşmesinin zeminini hazırlamıştır. Böylece Ankara’da millî bir meclis oluşturmanın yolu açılmıştır.</p>
<p>Din adamlarının meclisin kuruluş çalışmalarında da rolü büyük olmuştur. Bundan dolayı birinci dönemdeki milletvekilleri arasında meslek grubu itibarıyla sayıca çoğunluktadırlar. Ne var ki ikinci dönemden itibaren, özellikle inkılâplar döneminde dine, din adamlarına ve dinî kurumlara karşı olumsuz bir tavır sergilenmiştir. Bu tarzda düşünenler arasında kuşkusuz çeşitli din adamları olduğu gibi İttihat ve Terakki mensubu kimseler de bulunmaktadır. Mustafa Kemal Paşanın şahsına muhalefetten kaynaklanan bu tür görüşler, esasında eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü hiçbir toplumsal hareket lidersiz düşünülemez!</p>
<p>Millî Mücadeleyi bugün, halkı veya Mustafa Kemal Paşayı geri plâna iten birbirine karşıt bu iki görüşle değerlendirmek gerçekçi bir yaklaşım olmasa gerektir. Çünkü Millî Mücadele, bütün toplum kesimlerinin yenileşme arayışlarına bağlı bir sürecin son aşamasıdır. Her kesim belli oranda bu sürece katılmıştır. Elbette başı Mustafa Kemal Paşa ve subaylar çekmiştir ama toplumun diğer kesimlerinin rolünü de inkâr etmek mümkün değildir. Nasıl ki din adamları arasından Mustafa Kemal Paşayı sonuna kadar destekleyenler çıkmışsa, görüş ayrılığı sebebiyle sonradan onunla yolları ayrılan silâh arkadaşları da olmuştur. Bütün bunları kendi şartları içinde değerlendirmek gerekir. Çünkü tarihî olaylar ancak kendi zamanı ve şartları içinde bir bütün olarak değerlendirilirse doğru yorumlara ulaşılmış olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Millî Mücadele ve Din Adamları</strong></p>
<p>Türk Millî Mücadele tarihinde din adamlarının inkâr edilemez bir rolü vardır. Cami kürsülerinden miting meydanlarına, cephelerden kongrelere hemen her alanda onları görürüz. Canlarıyla ve mallarıyla vatan müdafaasında en ön safta yerlerini almışlardır.</p>
<p>Sayıları az olmakla birlikte bazı din adamları İstanbul Hükûmetinden yana tavır almış, Kuva-yı Milliyeye karşı çıkmıştır. Bunların en tanınmışları arasında Hürriyet ve İtilâf Fırkası Konya mebusu olarak siyasî hayata atılan ve sonra âyan azalığına seçilmiş bulunan Konyalı Zeynelâbidin ile Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi başta gelenlerdendir. Din adamlarının çoğunluğunun Millî Mücadele saflarında yer aldığı bilinen ve tarih araştırmalarının kaydettiği bir gerçektir.</p>
<p>Meselâ Denizli Müftüsü Ahmet Hulûsi Efendi, İzmir’in işgalinden kısa bir süre sonra halkı etrafında toplamış ve fiilî bir savunma teşkilâtı kurmuştur. Aydın halkını direnişe ikna eden Hacı Süleyman Efendi adında bir imamdır. Ayrıca Demirci Mehmet Efenin Millî Mücadele saflarında yer almasında bu imam önemli rol oynamıştır. İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi, Manisa Müftüsü Salim Efendi, Balıkesir Müftüsü Hacı Ahmet Efendi ve Batı Anadolu’nun bütün müftüleri Millî Mücadeleye öncülük etmiş din adamlarındandır. Adana, Maraş, Antep ve Urfa’da da halka mücadele düşüncesini aşılayan yine din adamları olmuştur. Konya’da Millî Mücadele düşüncesini Müderris Ali Kemali, Mehmet Vehbi, Müftü Ömer Vehbi, Seydişehir Müftüsü İsmail Hakkı ve Abdülhalim Çelebi gibi din adamları başlatmıştır. Aynı şekilde Anadolu’nun bütün bölgelerinde başta müftüler ve din âlimleri olmak üzere bütün bir camia Millî Mücadelenin temel taşı olmuştur.</p>
<p>Din adamı olmadığı hâlde halkın din duygusundan yararlanarak vatan savunmasında etkin rol alan Mehmet Âkif ve Celâl Bayar gibi aydın şahsiyetleri de unutmamak gerekir. Mehmet Âkif şiir ve vaazlarıyla bütün milleti, Celâl Bayar da “Galip Hoca” takma adıyla Batı Anadolu halkını direnişe hazırlayanlardandır.</p>
<p>Millî Mücadele düşüncesini hayata geçirmek amacıyla Anadolu’nun hemen her yerinde çeşitli cemiyetler kurulmuş ve kongreler tertip edilmiştir. Yine bu faaliyetlerin en aktif şahsiyetleri din adamlarıdır. Meselâ Mustafa Kemal Paşanın Erzurum Kongresine üye kabul edilmesi ve sonra kongre başkanlığına seçilmesi Hoca Raif Efendinin gayretleriyle mümkün olmuştur. Sivas Kongresinde, Millî Mücadelenin önde gelen birçok ismi manda düşüncesini benimseyen bir tavır içindeyken, Erzurum delegesi ve Heyet-i Temsiliye üyesi olarak kongreye katılan Hoca Raif Efendi, manda düşüncesine sert tepki göstermiş ve Mustafa Kemal Paşanın yanında yer alarak ona maddî ve manevî destek olmuştur.</p>
<p>Ayrıca din adamları, vatanın esaretten kurtulması için silâhlı teşkilâtlar kurmuştur. Elde mevcut silâhın azlığı veya çokluğuna bakmadan vatan savunması için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmamışlardır. Meselâ Isparta’da Hafız İbrahim Efendi “Demiralay” adıyla ve Afyon’da da Hoca İsmail Şükrü Efendi “Çelikalay” adıyla tamamen gönüllülerden oluşan alaylar teşkil etmişlerdir. Daha sonra düzenli ordunun kurulmasıyla bu alaylar orduya katılmıştır.</p>
<p>Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Türk Millî Mücadelesinin sembolü olan kuruluşlardır. Başlangıçta sadece Yunan işgaline, Ermeni saldırılarına; Fransız, İngiliz ve İtalyan işgallerine karşı başlayan mücadele, Sivas Kongresinden sonra (7-11 Eylül 1919) ülkenin bütününe yayılmış ve böylece Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleşmiştir. Din adamları, bu cemiyetlerin kuruluşunda yer almış ve aktif faaliyet göstermiştir. İçinde din adamı olmayan hiçbir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yoktur.</p>
<p>TBMM’nin açılmasından hemen sonra İstanbul Hükûmeti, Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendinin hazırladığı bir fetvayla Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Anadolu hareketine karşı açıkça tavır almış ve Anadolu hareketi, bir çeşit iç isyan olarak değerlendirilmiştir. Bunun üzerine Ankara Müftüsü Mehmet Rifat Efendi, “İstanbul fetvası” olarak bilinen bu fetvaya karşı, Anadolu hareketinin meşruluğunu ilân eden bir fetva hazırlamış ve Anadolu ulemasına imzalattırmıştır. “Ankara fetvası” veya “Anadolu fetvası” olarak bilinen bu fetva, halkın üzerinde İstanbul’un fetvasından daha tesirli olmuştur.</p>
<p>Millî Mücadelenin her safhasında görev alan din adamları, TBMM kurulduktan sonra da mecliste görev almıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mehmet Rifat Börekçi</strong></p>
<p>Mehmet Rifat, 1860’da Ankara’da doğmuştur. Babası Ankara ulemasından Börekçizade Ali Kâzım Efendidir. İlk ve orta tahsilini Ankara’da, yüksek tahsilini İstanbul Beyazıt Medresesinde tamamlamıştır. Burada Müderris Atıf Efendiden yüksek din ilimleri ve alet ilimleri tahsil ederek icazetname almıştır.</p>
<p>1890’da Ankara Fazliye Medresesinde müderris olarak göreve başlayan Mehmet Rifat, 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi üyeliğine getirilmiştir. 1907’de Ankara müftülüğüne tayin edilmiş, 1911’de bir müddet Sivrihisar kaymakamlığına vekâlet etmiştir.</p>
<p>Çeşitli hizmet ve başarı ödülleri bulunan Mehmet Rifat, 23 Nisan 1920’de toplanan TBMM’ye Menteşe (Muğla) Milletvekili olarak girmiş ancak müftülüğü tercih ederek Ekim 1920’de milletvekilliğinden istifa etmiştir. Ayrıca 1922’de Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti Heyet-i İftaiyye üyeliğine getirilmiştir. 3 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri Reisliğinin ilk başkanı olmuş ve ölümüne kadar da (5 Mart 1941) bu görevi sürdürmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Millî Mücadeleye Katılış</strong><strong>ı</strong></p>
<p>1919 yılı Kurban Bayramında Ankara’nın ileri gelenleri ve Müftü Mehmet Rifat Efendi, padişaha bir telgraf çekerek Kurban Bayramını kutlamak istemişlerdi. Fakat Sadrazam Damat Ferit Paşa, “Padişahla vasıtasız görüşülemez.” gerekçesiyle bu telgrafı reddetmişti. Bunun üzerine Müftü Mehmet Rifat Efendi, ikinci bir telgraf çekerek padişahı ve onun hükûmetini tanımadıklarını bildirdi. Ardından Sivas’taki Heyet-i Temsiliye ile daha sıkı ilişkilere girdi ve Kuva-yı Milliyeye katıldı.</p>
<p>Ankara Valisi Muhiddin Paşa, millî hareket aleyhindeki faaliyetlerden dolayı 28 Ekim 1919’da Keskin’de Kuva-yı Milliye tarafından tutuklanınca, yerine İstanbul Hükûmeti Ziya Paşayı vali tayin etmek istedi. Ancak Ankaralılar, Müftü Mehmet Rifat Efendi ve Belediye Başkanı Kütükçüzade Ali Beyin öncülüğünde İstanbul’a bir telgraf çekip Ziya Paşanın valiliğini tanımak istemediklerini bildirdi. Ziya Paşa, Eskişehir’e kadar gelmesine rağmen tekrar İstanbul’a geri dönmek zorunda kaldı. Bütün bunlar İstanbul Hükûmetini ve Harbiye Nazırı Cemal Paşayı oldukça rahatsız etmişti. Cemal Paşa, o sırada Amasya’da bulunan Mustafa Kemal Paşaya duyduğu rahatsızlığı bir telgrafla bildirdi. Neticede Ziya Paşa İstanbul’a çağrıldı ve Ankara Defterdarı Yahya Galip Bey, vekâleten Ankara valiliği görevini yürütmeye devam etti. Böylece Mehmet Rifat Efendi, Millî Mücadelenin Ankara lideri olarak kendini kabul ettirmiş oldu.</p>
<p>Ankara’da halkın ilk uyanışı, Mondros Mütarekesinin hemen ardından (1918) İngiliz ve Fransız güçlerinin şehri yer yer işgal etme girişimlerine bir tepki olarak başlamıştı. Sonra Anadolu’da çeşitli bölgelerin, özellikle İzmir’in işgaline duyulan tepki ve düzenlenen mitingler halkın uyanışında önemli bir rol oynadı. Cuma namazlarında camilerde toplanan halka din adamlarının yaptığı uyarıcı konuşmalar ve okudukları hutbeler millî direnişin zeminini hazırladı. Mehmet Rifat Efendi, bütün bu faaliyetlerde başı çekiyordu. Ayrıca Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti reisi olarak yurt içi ve yurt dışında çeşitli yerlere telgraflar çekerek Anadolu’daki işgalleri protesto ediyordu.</p>
<p>Sivas’tan ayrılan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, 27 Aralık’ta Ankara’ya geldi. Vali Vekili Yahya Galip Beyle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Mehmet Rifat Efendi, Ankara’daki İngiliz ve Fransızlara Kuva-yı Milliyenin gücünü göstermek amacıyla Mustafa Kemal Paşayı büyük bir törenle karşıladı.</p>
<p>Sivas Kongresinden sonra Anadolu’daki bütün cemiyetler, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirildi. Bunun üzerine Ankara’da da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulması için çalışmalara başlandı. 1919’da kurulan cemiyetin başına Müftü Mehmet Rifat Efendi getirildi. Heyet-i Temsiliyenin Ankara’daki çalışmalarına en büyük destek bu cemiyetten geldi. Mehmet Rifat Efendi, halktan topladığı yardımları Mustafa Kemal Paşaya götürüp teslim etti. Hatta kendisi ve eşi Samiye Hanım için ayırdığı cenaze parasını bile Millî Mücadele için Mustafa Kemal Paşaya verdiği söylenir. Ankara halkının bu yardımlarının Millî Mücadele için unutulmaz bir değeri vardır. Böylece Ankara, Mehmet Rifat Efendi gibi vatanını seven insanlar sayesinde Millî Mücadelenin önemli mukavemet merkezlerinden biri hâline gelmiş oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İstanbul’un Fetvasına Karşı Ankara’nın Fetvası</strong></p>
<p>Damat Ferit Paşa başkanlığındaki İstanbul Hükûmeti, Mustafa Kemal Paşa ve Anadolu hareketini bastırabilmek için birtakım teşebbüslere girişmişti. Bu amaçla millî ordu kurulması yasaklandı ve Sivas Kongresinin toplanmasına engel olunmak istendi.</p>
<p>Ayrıca Anadolu’daki bağımsızlık hareketlerini kırmak düşüncesiyle İstanbul fetvası olarak bilinen bir fetva hazırlandı. Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi imzasıyla ilân edilen bu fetvayla Kuva-yı Milliyeye karşı fiilen savaş açılmış oldu. Böylece Kuva-yı Milliyenin işi daha da zorlaştı. Artık İstanbul’la Ankara’nın yolları birbirinden tamamen ayrıldı. Olayın en tehlikeli yönü ise işgal altındaki bir ülkenin kendi içinde ikiye bölünmüş olmasıydı.</p>
<p>Bunun üzerine Ankara Müftüsü ve Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Mehmet Rifat Efendi, müftü ve din âlimi arkadaşlarını toplayarak bir karşı fetva hazırlığına girişti. Tarihe Ankara veya Anadolu fetvası olarak geçen bu fetva şöyledir:</p>
<p>“Dünya nizamının sebebi olan İslâm halifesi hazretlerinin hilâfet makamı ve saltanat yeri olan İstanbul, müminlerin emîrinin varlığının sebebine aykırı olarak, İslâmların düşmanları olan düşman devletler tarafından fiilen işgal edilerek İslâm askerleri silâhlarından uzaklaştırılıp, bazıları haksız olarak katl ve hilâfet yerinin korunmasına yarayan bütün istihkâmlar, kale ve diğer harp vasıtaları zapt edilmiş, resmî işleri görmeğe ve İslâm askerlerini teçhize memur olan Babıâli ve Harbiye Nezaretine el konularak halifeyi, milletin gerçek menfaatlerini hedef tutan tedbirler almaktan fiilen men ve örfî idare ilân ve divan-ı harpler kurmak suretiyle İngiliz kanunlarını tatbikle muhakeme etmek ve cezalandırmak suretiyle halifenin yargılama hakkına müdahale ve yine yüksek halifelik makamının maksatlarına aykırı olarak Osmanlı memleketi parçalarından İzmir ve Adana ve Maraş ve Ayıntap ve Urfa bölgelerinde düşmanlar tarafından tecavüz edilerek gayrimüslim tebaa ile birleşip İslâmları katliam ve mallarını yağmalamak ve kadınlara tecavüz ve İslâm’ın kutsal saydığı hususları tahkir eder olduklarında açıklandığı veçhile hakaret ve esirliğe maruz kalmış bulunan İslâm halifesinin kurtarılması için elden gelen gayreti sarf etmek bütün iman sahiplerine farz olur mu? Beyan buyrula:</p>
<p>El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olur.</p>
<p>Bu suretle meşru haklarını ve halifeliğin gasp edilmiş olan kudretini kurtarmak ve fiilen tecavüze maruz kaldığı zikredilen memleketleri düşmandan temizlemek için mücadele eden ve savaşan İslâm halkı şeriatça eşkıya olurlar mı? Beyan buyrula:</p>
<p>El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olmazlar.</p>
<p>Bu suretle düşmanlara karşı açılan savaşta ölenler şehit, hayatta kalanlar gazi olurlar mı? Beyan buyrula:</p>
<p>El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olurlar.</p>
<p>Bu suretle savaşan ve dinî vazifesini yerine getiren İslâm halkına karşı düşman tarafını tutarak İslâmlar arasında fitne çıkararak silâh kullanan Müslümanlar, şeriatça günahların en büyüğünü işlemiş ve fesada yönelmiş olurlar mı? Beyan buyrula:</p>
<p>El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olurlar.</p>
<p>Bu suretle düşman devletlerinin zorlamaları ve kandırmalarıyla olaylara ve gerçeklere aykırı olarak çıkarılmış bulunan fetvalar İslâm halkı için şeriatça muteber olurlar mı? Beyan buyrula:</p>
<p>El-Cevap: Gerçeği Allah bilir ki olmaz.”</p>
<p>Müftü ve ulemadan oluşan 153 kişilik kalabalık bir heyet tarafından imzalanan bu fetva, bütün Anadolu’ya gönderilmiş, ayrıca <em>Hâkimiyet-i Milliye</em> gazetesinin 5 Mayıs 1920 tarihli nüshasında yayımlanarak dünya kamuoyuna duyurulmuştur. Böylelikle İstanbul fetvasına karşı daha güçlü bir fetva ortaya konularak Anadolu hareketinin meşruluğu sağlanmıştır.</p>
<p>Ankara fetvası, Damat Ferit Paşa ve hükûmetinin işini oldukça zorlaştırdı. Bu sebeple fetvayı hazırlayanların cezalandırılması yoluna gidildi. Bu amaçla 8 Haziran 1920’de İstanbul Birinci İdare-i Örfiyye Divan-ı Harbi, Kuva-yı Milliye adı altında çıkarılan fitne ve fesadın tertip ve teşvikçilerinden biri olduğu gerekçesiyle Mehmet Rifat Efendiyi gıyaben ölüme mahkûm etti. Karar, Padişah Vahdeddin tarafından 15 Haziran 1920’de, ele geçirildiğinde tekrar muhakeme edilmek üzere onaylandı.</p>
<p>Mehmet Rifat Efendinin önemli hizmetlerinden biri de Anadolu’daki isyanların bastırılmasında almış olduğu görevdir. Meselâ 1920’de Beypazarı isyanını bastırmak üzere TBMM tarafından görevlendirilen heyette yer almış; Müfit Efendi ve Abdülhalim Çelebi Efendi ile birlikte Beypazarı’na giderek halkı teskin etmiştir.</p>
<p>Millî Mücadelenin her safhasında aktif rol alan Mehmet Rifat Börekçi, Diyanet İşleri Başkanı olarak da büyük hizmetlere imza atmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>KAYNAKÇA</p>
<p>Sabahattin Selek, <em>Anadolu İhtilâli,</em> C. 1-2, 1965.</p>
<p>Kadir Mısıroğlu, <em>Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahitler,</em> Sebil Yayınevi, 1977.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk, <em>Nutuk,</em> C. 1-3, Millî Eğitim Basımevi, 1982.</p>
<p>Cevat Dursunoğlu, <em>Millî Mücadelede Erzurum,</em> Dergâh Yayınları, 1998.</p>
<p>Süleyman Necati Güneri, <em>Hatıra Defteri,</em> Dergâh Yayınları, 1999.</p>
<p>Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, <em>Atatürk, Din ve Din Adamları,</em> Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2002.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MEHMET ERDOĞAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/milli-mucadelede-din-adamlari-ve-mehmet-rifat-borekci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Necip Fazıl&#8217;ı Rahmetle Anarken</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/necip-fazili-rahmetle-anarken/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/necip-fazili-rahmetle-anarken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 May 2019 12:44:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Fazıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10738</guid>

					<description><![CDATA[Çağdaş Türk şiirinin büyük üstatlarından Büyük Doğu dergisinin kurucusu, şair ve yazar Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983’te bu dünyaya veda etmiş ve Ankara’da Bağlum Mezarlığında medfun şeyhi Abdülhakim Arvasî (Abdülhakim Üçışık) hazretlerinin uzun yıllar görev yaptığı Kaşgâri Dergâhının yakınında Eyüpsultan Mezarlığında defnedilmişti. Necip Fazıl, modern Türk edebiyatında hece şiirinin başta gelen temsilcilerinden biridir. Şiiri ve poetikası modern edebiyatımızda bir aşamadır. Dünya görüşü sebebiyle şiirdeki gücü uzun yıllar görmezlikten gelinmiştir. Hece şiirinin topluca değerlendirildiği yazılarda bile adından söz edilmemesi ilginçtir. Bazılarına göre Müslümanlığı seçmekle şiirine yazık etmiştir. Bazılarına göre ise büyük bir mücadele adamıdır ve Müslümanların onurunu temsil etmektedir. Bir taraftan yokluğa mahkûmiyet, bir taraftan kahramanlaştırma! Oysa Necip Fazıl gerçeği, bu iki yaklaşım biçimi arasında kaybolup gitmektedir. Hece şiiri, Cumhuriyetin resmî şiirdir ve eski şiire, aruza karşı bir alternatiftir. Fransız sembolizminin biçimsel özellikleriyle halk şiiri duyarlığının bir çeşit sentezidir. Hece şiirinin temel özelliği, dilde halk şiirinin dilini kullanmak ve temada memleket meselelerini işlemektir. Popüler olduğu dönemlerde saf şiir anlayışını temsil eden Ahmet Haşim ve Yahya Kemal görmezlikten geliniyordu. Diğer taraftan Yedi Meş’aleciler de gizliden gizliye resmî edebiyata karşı tepkiliydi ve orta yolu bulmak istiyordu. Hece şiiri, böyle bir atmosferde özgün örneklerini Faruk Nafiz, Ahmet Kutsi, Necip Fazıl, Ahmet Muhip, Cahit &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çağdaş Türk şiirinin büyük üstatlarından <em>Büyük Doğu</em> dergisinin kurucusu, şair ve yazar Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983’te bu dünyaya veda etmiş ve Ankara’da Bağlum Mezarlığında medfun şeyhi Abdülhakim Arvasî (Abdülhakim Üçışık) hazretlerinin uzun yıllar görev yaptığı Kaşgâri Dergâhının yakınında Eyüpsultan Mezarlığında defnedilmişti.</p>
<p>Necip Fazıl, modern Türk edebiyatında hece şiirinin başta gelen temsilcilerinden biridir. Şiiri ve poetikası modern edebiyatımızda bir aşamadır. Dünya görüşü sebebiyle şiirdeki gücü uzun yıllar görmezlikten gelinmiştir. Hece şiirinin topluca değerlendirildiği yazılarda bile adından söz edilmemesi ilginçtir. Bazılarına göre Müslümanlığı seçmekle şiirine yazık etmiştir. Bazılarına göre ise büyük bir mücadele adamıdır ve Müslümanların onurunu temsil etmektedir. Bir taraftan yokluğa mahkûmiyet, bir taraftan kahramanlaştırma! Oysa Necip Fazıl gerçeği, bu iki yaklaşım biçimi arasında kaybolup gitmektedir.</p>
<p>Hece şiiri, Cumhuriyetin resmî şiirdir ve eski şiire, aruza karşı bir alternatiftir. Fransız sembolizminin biçimsel özellikleriyle halk şiiri duyarlığının bir çeşit sentezidir. Hece şiirinin temel özelliği, dilde halk şiirinin dilini kullanmak ve temada memleket meselelerini işlemektir. Popüler olduğu dönemlerde saf şiir anlayışını temsil eden Ahmet Haşim ve Yahya Kemal görmezlikten geliniyordu. Diğer taraftan Yedi Meş’aleciler de gizliden gizliye resmî edebiyata karşı tepkiliydi ve orta yolu bulmak istiyordu. Hece şiiri, böyle bir atmosferde özgün örneklerini Faruk Nafiz, Ahmet Kutsi, Necip Fazıl, Ahmet Muhip, Cahit Sıtkı ve Ziya Osman’la verdi. Edebiyatta memleketçilik düşüncesi, modası çabuk geçen bir hareket olduğundan kısa zamanda yerini idealist ve ideolojik anlayışlara bıraktı.</p>
<p>Necip Fazıl, 1927’de yazdığı “Kaldırımlar” ve “Otel Odaları” adlı şiirleriyle heceye yeni bir hareketlilik getirdi. Tema olarak yeni şeyler söylüyor ve çağdaş insanın psikolojik dünyasına hitap ediyordu. Hece tekniğini Faruk Nafiz ve Ahmet Kutsi’den daha ustaca kullanıyor, üstelik onlar gibi resmî edebiyat da yapmıyordu. Hece şiiri âdeta Necip Fazıl’la bağımsızlığına kavuşmuştu. Daha ilk şiirlerinde izlerini belli eden soyut temalar, 1940’lara yaklaşırken metafizik ve mistik bir boyut kazanmaya başladı. Ardından bohem yaşantıyı bırakıp Müslümanlığa yöneldi. Şiir çizgisi değişmeye başladı ve “sanatta Allah’ı arama çabası” hayatının sonuna kadar ana hedefi oldu. Resmî vezinle gayriresmî bir şiir yazdı ve böylece kahramanlaşma serüveni başlamış oldu. Öte taraftan da Cumhuriyet hükûmetlerinin uyguladığı sıkı lâiklik politikalarıyla mücadele etti; dergi çıkardı (<em>Büyük Doğu</em>), Anadolu’yu dolaşarak konferanslar verdi. Düşüncelerinden dolayı yargılandı ve cezaevinde yattı. Bütün bunlar onun aksiyon yönü ve mücadeleci kişiliğini bayraklaştırdı.</p>
<p>Necip Fazıl; şiiri, mistik arayışları, düşünce dünyası ve mücadelesiyle tarihe mal olmuş bir şahsiyettir. Hemen her konuda yazmış ve görüşleri tartışmasız kabul edilmiştir. Temsil kabiliyeti yüksek bir sanatçı, yazar ve mücadele adamı olması sebebiyle Müslüman çevreler tarafından neredeyse bütün zamanların kahramanı ilân edilmiş ve çok geniş çevreler üzerinde etkili olmuştur.</p>
<p>Evet, Necip Fazıl’ın hece şiirine getirdiği soluk önemlidir ve hece şiirini sivilleştiren bir girişim olarak kaydedilmelidir. İslâm düşüncesine herhangi bir katkısından söz edilemezse de mücadelesiyle Müslüman çevrelerin önünü açmıştır. Mücadelesi, bireysel değil sosyolojik boyutludur. O, Mehmet Âkif ve Yahya Kemal’den farklıdır. Çünkü bir özlemin değil, bir arayışın insanıdır ve bu yönüyle yenidir.</p>
<p>Mehmet Erdoğan</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/necip-fazili-rahmetle-anarken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlim Adamı ve Şeyh: M. Esad COŞAN</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilim-adami-ve-seyh-m-esad-cosan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilim-adami-ve-seyh-m-esad-cosan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:14:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Adamı]]></category>
		<category><![CDATA[İz Bırakanlar]]></category>
		<category><![CDATA[M Esad Coşan]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1557</guid>

					<description><![CDATA[M. Esad Coşan Hoca, her şeyden önce bir ilim adamıydı. Doçentlik tezi olarak hazırlamış olduğu Hacı Bektaş Velî, Makalât isimli çalışması, bugün ilim dünyasının itibar etmiş olduğu güvenilir çalışmalardan biridir. Çeşitli ilmî makalelerinin yanında yüzlerce fikrî makalesi yayımlanmış ve bunlar kitaplaştırılmıştır. Prof. Dr. M. Esad Coşan ve damadı Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel, 4 Şubat 2001 Pazar günü Avustralya’da geçirmiş olduğu elim bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. M. Esad Coşan Hocayı ilk defa merhum Mehmet Zahit Kotku Hocanın ölümünden bir iki yıl sonra, üniversiteye giriş imtihanı için gittiğim İstanbul’da, İskenderpaşa Camiindeki mutat sohbetlerinden birinde görmüş ve dinlemiştim. İnsanı kuşatan bir üslûbu vardı. Ayrıca o yılların en seviyeli edebiyat dergilerinden biri olan Mavera dergisinin de iyi bir okuyucusu sayılırdım. Mayıs 1981, 54. sayısında merhum Mehmet Âkif İnan’ın Halil Necatioğlu (M. Esad Coşan Hocanın müstear adı) ile tasavvuf üzerine yapılmış ve tasavvufu sağlam temeller üzerine inşa eden muhkem bir konuşması yer almıştı. M. Esad Coşan Hocayı böyle tanımıştım. 1984 yılının sonbaharında, daha önce birkaç defa gelmiş olduğum Ankara’ya, bu defa İlâhiyat Fakültesi’nde okumak üzere gelmiştim. Keçiören-Kalaba’da, M. Esad Coşan Hocaya bağlı cemaat evlerinden birinde bir dönem kalmış ve ikinci dönemin başında uyum sağlayamadığım gerekçesiyle uzaklaştırılmıştım. Hoca, o yıllarda İlâhiyat Fakültesi’nde Türk-İslâm &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>M. Esad Coşan Hoca, her şeyden önce bir ilim adamıydı. Doçentlik tezi olarak hazırlamış olduğu Hacı Bektaş Velî, Makalât isimli çalışması, bugün ilim dünyasının itibar etmiş olduğu güvenilir çalışmalardan biridir. Çeşitli ilmî makalelerinin yanında yüzlerce fikrî makalesi yayımlanmış ve bunlar kitaplaştırılmıştır.</strong></p>
<p>Prof. Dr. M. Esad Coşan ve damadı Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel, 4 Şubat 2001 Pazar günü Avustralya’da geçirmiş olduğu elim bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti.</p>
<p>M. Esad Coşan Hocayı ilk defa merhum Mehmet Zahit Kotku Hocanın ölümünden bir iki yıl sonra, üniversiteye giriş imtihanı için gittiğim İstanbul’da, İskenderpaşa Camiindeki mutat sohbetlerinden birinde görmüş ve dinlemiştim. İnsanı kuşatan bir üslûbu vardı. Ayrıca o yılların en seviyeli edebiyat dergilerinden biri olan Mavera dergisinin de iyi bir okuyucusu sayılırdım. Mayıs 1981, 54. sayısında merhum Mehmet Âkif İnan’ın Halil Necatioğlu (M. Esad Coşan Hocanın müstear adı) ile tasavvuf üzerine yapılmış ve tasavvufu sağlam temeller üzerine inşa eden muhkem bir konuşması yer almıştı. M. Esad Coşan Hocayı böyle tanımıştım. 1984 yılının sonbaharında, daha önce birkaç defa gelmiş olduğum Ankara’ya, bu defa İlâhiyat Fakültesi’nde okumak üzere gelmiştim. Keçiören-Kalaba’da, M. Esad Coşan Hocaya bağlı cemaat evlerinden birinde bir dönem kalmış ve ikinci dönemin başında uyum sağlayamadığım gerekçesiyle uzaklaştırılmıştım. Hoca, o yıllarda İlâhiyat Fakültesi’nde Türk-İslâm Edebiyatı derslerine giriyordu. Biz derslerine yetişemedik. 1987 yılında kendi isteğiyle emekli olmuş ve ardından da Ankara’dan ayrılmıştı. Aynı yılın Aralık ayı olmalıydı. Bir gün hocanın fakültedeki odasına gitmiş, elini öpmüş, kendimi tanıtmıştım. Kendisiyle sanat ve edebiyatın mahiyeti üzerine bir konuşma yapmak istediğimi, uygun görürlerse yapacağımız konuşmayı yayımlatacağımı söylemiştim. Birkaç gün sonra elimde bir teyp ve sorular tekrar hocanın odasındayım. Sorulara baktı; beğendiğini ve edebiyata olan ilgimi sürdürmem gerektiğini söyledikten sonra cevaplara geçti. Konuşmayı teybe kaydettim. Gidip deşifre edecek ve hocanın tashihine sunacaktım. Araya yarıyıl tatili girmiş ve tatil dönüşü de kaldığım evden uzaklaştırılmıştım.</p>
<p>1985 yılının Şubat veya Mart ayı olmalı, konuşmanın metnini yine fakültedeki odasına götürüp kendilerine takdim etmiştim. Bir iki gün sonra uğrayıp alabileceğimi söylemişti. Odasından çıkarken, cemaat evinden şimdi adını unuttuğum beni tanıyan biriyle kapıda karşılaştım; hocanın yanına giriyordu. Sonra iki üç defa uğramama rağmen konuşma metnini bir türlü hocadan alamadım. Anlaşılan kapıda karşılaştığım o kişi, benimle ilgili hocaya bir şeyler söylemiş olmalıydı. O konuşma böylece yok olup gitti. Ses kaydı bende olmasına rağmen, hocanın rızası dışında tekrar deşifre edip yayımlatmayı doğrusu ahlâkî bulmadım. Bendeki kayıt da zaman içinde kaybolup gitti. Hatırladığım kadarıyla hoca, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un sanatı temellendiren düşünceleriyle ilgili değişik şeyler söylemiş ve onların sanat yorumuna dinî bir eleştiri getirmişti. Hassan b. Sabit’ten örnekler vererek sanatı, doğrudan dinin emrinde görüyordu.</p>
<p>1980’li yılların özellikle ilk yarısı, M. Esad Coşan Hocanın öncülüğünde İslâm mecmuasının yüz binlerin üzerinde sattığı, İlim ve Sanat, Kadın ve Aile gibi nitelikli dergilerin yayımlandığı yıllar olmuştur.</p>
<p>Müslüman gençlik bu dergilerin çevresindeydi. Kuruluşuna öncülük etmiş olduğu Hakyol Vakfı, taşra kökenli üniversite öğrencilerinin barındığı önemli yerlerden biriydi. O yıllarda M. Esad Coşan Hocanın çok yakınında olan ve dergilerde aktif görev yapan bazı gençlerin, daha sonra Necmettin Erbakan Hocayla yaşanılan ihtilâfta karşı tarafta olduklarını görünce doğrusu hayret etmemiştim. Çünkü kitlelerin eğitilmesi ve yönlendirilmesinde görev alacak insanların kişiliği ve karakterini tanımada, Müslüman cemaatlerin ne derece tecrübesiz olduğunu o yıllarda bizzat müşahede etmiştim. Bir taraftan Allah rızası, hizmet, bağlılık vs. gibi kavramlarla gençliğin duyguları istismar ediliyor, diğer taraftan fırsatçılar, ortalıkta cirit atıyordu. İnsana, istikbal vadeden gençlere yeterince değer verilip yatırım yapılmıyordu. Bundan dolayı 1980’li yıllarda Müslüman cemaatler, yükseliş ve düşüşü çok hızlı, hatta iç içe yaşadı. Çünkü insana değil, şartlara bağlı bir yükselişti onlarınki; şartlar değişince hemen düşüş başlıyordu. Giderek entelektüel güçlerini ve toplum üzerindeki tesirlerini de kaybettiler; âdeta uzak durulması gereken birer “odak” hâline geldiler! Bugün artık bu dergilerin hiçbiri çıkmıyor. Cemaatin Akra FM isimli radyo deneyimi ile Sağduyu isimli günlük gazete girişimi çeşitli engellerle karşılaştı ve beklenilen ilgiyi görmedi. Merhum Mehmet Zahit Kotku ve M. Esad Coşan Hocanın eserlerinin yayımlandığı Seha Neşriyat da eski gücünü kaybetmiş durumdadır. Yakın çevresinden gördüğü vefasızlıklar ve Türkiye’nin antidemokratik şartları, gün geçtikçe üzüyor ve sıkıntıya sokuyordu onu. Biraz da bu sebeplerle Avustralya’ya “hicret” etti. Belki de yeni bir çevre ve mekân arayışıydı bu ama cemaatin insan kalitesi gün geçtikçe düşüyordu.</p>
<p>M. Esad Coşan Hoca, her şeyden önce bir ilim adamıydı. Doçentlik tezi olarak hazırlamış olduğu Hacı Bektaş Velî, Makalât isimli çalışması, bugün ilim dünyasının itibar etmiş olduğu güvenilir çalışmalardan biridir. Çeşitli ilmî makalelerinin yanında yüzlerce fikrî makalesi yayımlanmış ve bunlar kitaplaştırılmıştır. Bir sohbet halkası vardı; insan yetiştirir ve gönülleri aydınlatırdı. Sağlam bir miras devralmıştı. Ne var ki bu mirası yeterince kullanabildiği söylenemez. Birtakım teşebbüslerinin akamete uğraması, hareket alanını büyük ölçüde daraltmıştır. Bu yüzden son yıllarda, yurt dışındaki etkisi Türkiye üzerindeki etkisinden daha fazla olmuştur.</p>
<p>M. Esad Coşan Hocanın bağlı bulunduğu tasavvuf anlayışının şahsım üzerinde de müspet ve öğretici tesirleri olmuştur. O yıllarda aynı tasavvuf yolunun Trabzon kolunu temsil eden Ahmet Yaşar Hocanın elini öpmüş, sohbetlerinden istifade etmiştim. Fakat tasavvufa olan ilgim uzun sürmedi; sadece fikir boyutunda devam edip geldi. Prof. Dr. M. Esad Coşan Hoca hizmete koşarken geçirmiş olduğu elim bir trafik kazası sonucunda ahiret yurduna hicret etti. Tıpkı damadı ve halifesi olduğu Mehmet Zahit Kotku Hoca gibi sevenlerinin gönüllerinde yaşayacak ve her zaman rahmetle anılacaktır.</p>
<p>Cenazesi Avustralya’dan Türkiye’ye getirildi. Süleymaniye Camii haziresinde defnedilmesiyle ilgili kararnameyi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onaylamaması üzerine 9 Şubat 2001 Cuma günü Eyüp Mezarlığına defnedildi. Şairin dediği gibi, “Her ölüm erken ölümdür” belki; ama M. Esad Coşan Hocanın ölümü gerçekten erken oldu. Bilgi ve tecrübesiyle ülkesine, ülkesinin insanlarına, İslâm âlemine ve bütün insanlığa tam hizmet edebilecek bir çağdaydı. Makamı cennet olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilim-adami-ve-seyh-m-esad-cosan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Düşünce Klâsiği : &#8220;Doğu ve Batı Arasında İslâm&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-dusunce-klasigi-dogu-ve-bati-arasinda-islam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:12:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[doğu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1456</guid>

					<description><![CDATA[Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. (Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, 1992.) Eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç ile ilgili Siyasî Hafıza / Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye (1996-2016) adlı kitabımızda (Kopernik Kitap) iki not ve iki fotoğraf yer almaktadır. Notlardan biri “Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek’te Dayton Antlaşması (14 Aralık 1995) sonrası yapılan ilk seçimde Boşnak, Hırvat ve Sırp temsilcilerden oluşan üçlü Cumhurbaşkanlık Konseyine seçildi ve başkanlığı üstlendi. (14 Eylül 1996)” ve diğeri “Sevenleri ve halkının ‘bilge kral’ dediği eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç vefat etti. (19 Ekim 2003)” şeklinde kaydedilmiştir. Fotoğraflardan biri Aliya İzzetbegoviç’in karlı bir havada sırtında paltosu ve başında beresi olduğu hâlde ellerini açmış dua eden o meşhur fotoğrafı, diğeri ise yağmurlu bir havada cenaze namazı kılınırken merhum Necmettin Erbakan Hocanın saf tutmuş fotoğrafıdır. Allah, ikisine de rahmet eylesin ve mekânları cennet olsun. Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. (Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, 1992.)</strong></p>
<p>Eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç ile ilgili Siyasî Hafıza / Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye (1996-2016) adlı kitabımızda (Kopernik Kitap) iki not ve iki fotoğraf yer almaktadır. Notlardan biri “Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek’te Dayton Antlaşması (14 Aralık 1995) sonrası yapılan ilk seçimde Boşnak, Hırvat ve Sırp temsilcilerden oluşan üçlü Cumhurbaşkanlık Konseyine seçildi ve başkanlığı üstlendi. (14 Eylül 1996)” ve diğeri “Sevenleri ve halkının ‘bilge kral’ dediği eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç vefat etti. (19 Ekim 2003)” şeklinde kaydedilmiştir. Fotoğraflardan biri Aliya İzzetbegoviç’in karlı bir havada sırtında paltosu ve başında beresi olduğu hâlde ellerini açmış dua eden o meşhur fotoğrafı, diğeri ise yağmurlu bir havada cenaze namazı kılınırken merhum Necmettin Erbakan Hocanın saf tutmuş fotoğrafıdır. Allah, ikisine de rahmet eylesin ve mekânları cennet olsun.</p>
<p>Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. (Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, 1992.) Osmanlı Devletinin Balkanlardaki dinî, sosyal, kültürel ve ekonomik hayata etkileri kolay kolay yok edilemez niteliktedir. Bosna-Hersek ve Aliya İzzetbegoviç olgusu bunun somut bir göstergesidir. Balkanlarda, tarihten bugüne kendine özgü bir düşünce ve hayat tarzı devam edip gelmektedir. Bunu bölgenin jeopolitik konumuyla açıklamak yeterli değildir. Bölge insanının arada kalmışlık psikolojisi dinî, sosyal, kültürel, ekonomik ve hatta siyasal hayata derinden yansımaktadır. Bu durum, olumsuz sonuçlara zemin hazırladığı gibi çok olumlu gelişmeleri de beslemektedir. Aliya İzzetbegoviç örneğinde bunun olumlu yönünü görmek mümkündür. O, iki dünya arasında kalmadan hem doğulu gibi hisseden, hem de batılı gibi düşünen gerçek bir aydındır.</p>
<p>Yugoslavya mahkemelerinde “Ben her zaman ülkemi sevdim ve severim. Fakat otorite söz konusu olunca hiçbir otoriteyi hiçbir zaman sevmem. Otoriteye sadece riayet edebilirim, çünkü ben, bütün sevgimi özgürlüğe adadım.” sözleriyle kendini savunan Aliya İzzetbegoviç, özgürlükçü mücadelesinde kaderci değildir. Mücadelesini inanç ve kararlılıkla sürdürmüş, hedeflerine ulaşmayı başarmıştır. Diğer taraftan modernleşme tarihi boyunca Türk ilim adamı ve sanatçısının yakalayamadığı diyalektik çizgiyi, batılı meslektaşlarından daha ileriye götürmüştür. Bu bağlamda Doğu ve Batı Arasında İslâm tefekkür ürünü bir eserdir. İçinde din, ahlâk, ilim ve sanata dair yeni ve ileri düşünceler vardır.</p>
<p>“Kur’an’ın yegâne hakikî tefsiri hayat olabilir ve bildiğimiz gibi Hz. Muhammed’in hayatı tam buydu.” Burada Kur’an’la hayat arasında kurmuş olduğu bağla geleneksel İslâm düşüncesinden ayrılmaktadır. O, İslâm’a hayatın içinden bakar; yaşayan ve yaşanılan İslâm’ı esas alır. İnanç konularında ise geleneksel düşünceden ayrılmaz. Hatta geleneksel yaklaşım biçimine daha etkili ve felsefî bir yorum getirir. Bu çerçevede kader konusuna bakışı ilginçtir: “Teslimiyet insanın bir bütün olarak dünyaya ve kendi faaliyetinin neticelerine karşı iç tutumudur. Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradesine karşı bağımsızlık demektir. Allah’a itaat insana itaati meneder. Bu, insan ile Allah arasında ve dolayısıyla insan ile insan arasında yeni bir münasebet teşkil etmektedir. Onun için kaderi kabul etmek, kendini en büyük ölçüde hür hissetmektir. Bu öyle bir hürriyettir ki kaderi yerine getirmekle, onunla ahenk içinde olmakla kazanılır. Mücadelemizi insanî ve makul kılan, ona telkin ve huzur damgasını vuran, her şeyin akıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise Allah’ın elindedir. (…) Ey teslimiyet, senin adın İslâm’dır!”</p>
<p>Aliya İzzetbegoviç’in din ve ahlâk anlayışı, doğu ve batı düşüncesini özümsediğini gösterir. Ona göre “İlmin ilerlemesi ne kadar büyük ve göze çarpar olursa olsun, ahlâk ve dini fuzulî ve lüzumsuz kılamaz. Zira ilim, insanlara yaşamalarının ne şekilde olması icap ettiğini öğretmez ve herhangi bir değer ölçüsü göstermez. Din olmasaydı biyolojik hayatı insanî hayatın seviyesine çıkaran bu değerler, meçhul ve anlaşılmaz kalırdı. Çünkü din, daha ulvî bir başka âlemin mahiyeti hakkında ‘bilgi’, ahlâk ise manası hakkında ‘bilgi’dir.” Ayrıca “Ahlâk, isteklere ve davranış kaidelerine tahvil edilmiş dindir ya da başka bir ifadeyle, insanın istekli davranışı veya Allah’ın varlığı gerçeğine uygun bir şekilde diğer insanlara karşı tavrıdır.”</p>
<p>“İnsan, yaptığı değil, her şeyden önce istediği, meylettiği şeydir.”, “Ahlâk istektir, hareket tarzı değil.” veya “Kâmil, günahsız olmak insanî değildir. Bilâkis günah işlemek ve tövbe etmek insana daha yakındır, daha insanîdir.” tarzındaki düşüncelerinde olduğu gibi insana bakışında batılı hümanist/mistik kültürün izleri görülür.</p>
<p>Sanata bakışı varoluşçu felsefeye yakındır. Ancak din, ahlâk ve sanat arasında kurmuş olduğu ilişkiyle hem batılı hem de geleneksel İslâm düşüncesinden ayrılır. “Gerçekten her sanat eseri, ona ait olmadığımız, içinden neşet etmediğimiz, içine ‘atıldığımız’ bir dünya hakkında bir haber, bir intiba mahiyetindedir. Sanat, ‘vatan hasreti’ veya ‘hatırlama’dır.” “Sanat, dünyaya karşı tabiî bir muhalefet içindedir ve (&#8230;) ilme karşıdır. Bu, esas itibarıyla dinî bir muhalefettir. Din, ahlâk ve sanat daha yaratılış fiili ile zuhur eden aynı şecerenin dallarıdır.” İlimle sanatı, âdeta batıyla doğuyu kıyaslar gibi ele alır. Düşünce dünyasında ilim batının aklını, sanat ise doğunun irfan ve hikmetini temsil eder: “Bir sanat eseri daima sanatkârın şahsiyetine bağlıdır. Yaratma olarak, ‘insanın yapıtı’ olarak bir sanat eseri bir ruhun ürünüdür ve bu vasfıyla bölünemez bir fiildir. İlimde ise ilim adamlarının müşterek bir çalışma, bir iş birliği, bir küme çalışması yapmaları mümkündür. Çünkü ilmin konusu teferruattan müteşekkildir ve tahlile, ayırmaya, bölmeye tâbi tutulmaktadır. Bütün ilim, başlangıcından bugüne kadar sırf ilâvelerden -hemen hemen mekanik manada- ibarettir. Hâlbuki sanatta böyle bir şey mümkün değildir.”</p>
<p>“İlim nerede olursa olsun hep aynı, mutabık, hareketsiz ve sabit olan şeyleri keşfeder; sanat ise ‘durmadan yeniden vücuda gelmek’ demektir. Sanayiye (ki tatbik edilen ilim demektir) mahsus olan seridir; hâlbuki sanata mahsus olan orijinaldir.”</p>
<p>“İlim keşfeder, sanat yaratır. İlmin keşfettiği uzak bir yıldızın ışığı, bundan evvel de vardı. Sanatın bizi aniden aydınlatan ışığı ise sanatın kendisi tarafından o anda yaratılmış oluyor. Sanat olmadan o ışık asla meydana gelemez. İlim mevcut olanla uğraşmaktadır; sanat vücuda gelmenin kendisidir.” “İlim doğruyu ifade eder, sanat ise hakikate uygun olanı.”</p>
<p>Dilin ilim ve sanat için değeri üzerine söyledikleri; ilmin sınırları, sanatın niteliği ve dilin gücünü göstermesi açısından önemlidir: “Ne kadar derin ve kompleks olursa olsun ilim, lisanın yetersizliğini hiçbir zaman hissetmemiştir. Sanat ise bilâkis dâhilî, manevî bu temayülü yüzünden daima başka türlü, ‘lisan üstü’ vasıtaları aramıştır. Lisanın kendisi ‘beynin eli’dir, beyin ise bedenî varlığımızın, fâniliğimizin bir parçasıdır.</p>
<p>İnsanî tecrübenin devamının vasıtası olan yazı ile birleşen söz, ilmin en güçlü cihazı olmuştur. Çünkü yazı lisana, lisan ise düşünceye uygundur. Her üçü de zekâ kalıbına göre yaratılmış ve aynı zamanda ruhun bir hareketini ifade için tamamen elverişsiz, bunu yapmaktan hemen hemen âcizdir.”</p>
<p>“İlim adamları sadece kendi devrelerine, şairlerse bütün zamanlara aittirler.” “Sanat bilgi değil, idraktir. Ama akıl ve tahsil vasıtasıyla değil; gönül, sevgi ve ruh sadeliği ile.”</p>
<p>Sevenleri ve halkının “bilge kral” dediği Bosna-Hersek’in efsane lideri Aliya İzzetbegoviç, gerçekten kişiliği, düşünce dünyası ve mücadelesiyle Balkanların son Osmanlısıydı! Bu yüzden kitapları, Türkçede bir çatı altında topluca yayımlanmayı ve yeni nesiller tarafından tekrar tekrar okunmayı fazlasıyla hak ediyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
