<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Akif Ersoy &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mehmet-akif-ersoy/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 29 Dec 2020 13:38:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mehmet Akif Ersoy &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mehmet Akif Ersoy Teşkilat-ı Mahsusa Mensubuydu: Ankara Tacettin Dergahı&#8217;ndaki Tarihi Sır Nedir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mehmet-akif-ersoy-teskilat-i-mahsusa-mensubuydu-ankara-tacettin-dergahindaki-tarihi-sir-nedir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mehmet-akif-ersoy-teskilat-i-mahsusa-mensubuydu-ankara-tacettin-dergahindaki-tarihi-sir-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kenan AYDIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2020 07:31:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16506</guid>

					<description><![CDATA[Ankara’da Tacettin Mahallesi’ndeki ev 30 Ekim 1949’da müzeye çevrildi. Peki bu evi değerli kılan neydi? Bu kiralık evde Eşref, Mehmet ve Hasan adında üç kişi yaşıyordu. Üçünün ortak noktası milletvekili oluşlarıydı. 1921 senesinin Mayıs ayında bu eve bir mektup ulaştı.. Mustafa adında bir zata geliyordu. Mustafa kim miydi? Mustafa, bu evde yaşayan o üç milletvekiliyle yakınlık kurmuş bir Hintliydi. Mustafa’nın kesin bir adresi olmadığı için bu adresi “mektuplaşmak için” kullanıyordu. Kendisine gönderilen mektuplar bu eve ulaşıyor, Mustafa da mektuplarını buradan alıyordu. Ve yine bir gün bir mektup ulaştı. Evdeki mebuslardan adı Mehmet olan, yarı açık vaziyetteki mektubu alıp içine baktı. Zarfın içinde boş sayfalar vardı. “İnsan neden birine boş sayfalar gönderir ki!” diye düşündü.. Şüphelendi. Mektup özel bir yöntemle yazılmış, gizli bilgiler içeriyordu. Hemen bir kimyager bulundu. Avni Refik (Bekman) özel bir solüsyonla ile mektupta yazılanları gün ışığına çıkardı! Mustafa gözaltına alındı. Ve her şeyi itiraf etti.. Bu Hintli Mustafa bir İngiliz ajanıydı. Şubat 1919’da Afgan Emiri Habibullah’ı öldürmüş, ardından Mustafa Kemal Paşa’ya suikast düzenlemek için Ankara’ya gitmişti. Ankara’da herkesle dost gibi görünüyor, casus olarak bilgi topluyor, Atatürk’ü öldürmek için fırsat kolluyor ve&#8230;mektuplarıyla İngilizlere gelişmeleri bildiriyordu. Evet, amacı İngilizlerin isteğiyle Atatürk’ü ortadan kaldırmaktı. İşte o görünmez mürekkeple yazılan mektupta da &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ankara’da Tacettin Mahallesi’ndeki ev 30 Ekim 1949’da müzeye çevrildi.</p>



<p>Peki bu evi değerli kılan neydi?</p>



<p>Bu kiralık evde Eşref, Mehmet ve Hasan adında üç kişi yaşıyordu.</p>



<p>Üçünün ortak noktası milletvekili oluşlarıydı. 1921 senesinin Mayıs ayında bu eve bir mektup ulaştı.. Mustafa adında bir zata geliyordu.</p>



<p>Mustafa kim miydi?</p>



<p>Mustafa, bu evde yaşayan o üç milletvekiliyle yakınlık kurmuş bir Hintliydi. Mustafa’nın kesin bir adresi olmadığı için bu adresi “mektuplaşmak için” kullanıyordu. Kendisine gönderilen mektuplar bu eve ulaşıyor, Mustafa da mektuplarını buradan alıyordu. Ve yine bir gün bir mektup ulaştı.</p>



<p>Evdeki mebuslardan adı Mehmet olan, yarı açık vaziyetteki mektubu alıp içine baktı. Zarfın içinde boş sayfalar vardı. “İnsan neden birine boş sayfalar gönderir ki!” diye düşündü.. Şüphelendi. Mektup özel bir yöntemle yazılmış, gizli bilgiler içeriyordu. Hemen bir kimyager bulundu. Avni Refik (Bekman) özel bir solüsyonla ile mektupta yazılanları gün ışığına çıkardı! Mustafa gözaltına alındı.</p>



<p>Ve her şeyi itiraf etti.. Bu Hintli Mustafa bir İngiliz ajanıydı.</p>



<p>Şubat 1919’da Afgan Emiri Habibullah’ı öldürmüş, ardından Mustafa Kemal Paşa’ya suikast düzenlemek için Ankara’ya gitmişti. Ankara’da herkesle dost gibi görünüyor, casus olarak bilgi topluyor, Atatürk’ü öldürmek için fırsat kolluyor ve&#8230;mektuplarıyla İngilizlere gelişmeleri bildiriyordu. Evet, amacı İngilizlerin isteğiyle Atatürk’ü ortadan kaldırmaktı. İşte o görünmez mürekkeple yazılan mektupta da Atatürk’ü öldürmesi için başarılar dileniyordu.</p>



<p>Neticede suçunu itiraf etti ve 24 Mayıs 1921’de idam edildi.. bu fotoğraf Cemal Kutay’ın arşivindendir. Evin duvarları birçok hadiseye tanıklık etmiştir. Atatürk’e suikastı bu evde yaşayan Mehmet adındaki kişi ortaya çıkarmıştı.</p>



<p>O mektuptan şüphelenmese belki Mustafa Kemal Paşa, Hintli Mustafa haini tarafından öldürülecekti.. Bu evi değerli kılan başka bir özellik daha vardı, ne mi? İstiklal Marşı işte bu gecekondu evde yazılmıştı.</p>



<p>Mustafa Sagir’in yakalanmasını sağlayarak Atatürk’e suikastı önleyen kişi bu evde yaşamış olan Burdur Mebusu Mehmet yani Mehmet Akif Ersoy’dan başkası değildi.. Bilgisizlik ve cehalet karanlığının hüküm sürerek, her gün daha da arttığı günümüzde, aydınlık yarınlar için bu bilgileri Türk gençlerimizden lütfen esirgemeyin..</p>



<p>Okuduğunuz için teşekkürler.</p>



<p>Saygılar.</p>



<p>Not;</p>



<p>Bahsigeçen milletvekilleri Burdur Milletvekili M. Akif Ersoy</p>



<p>Balikesir Milletvekili Hasan Basri Çantay Adana Milletvekili Dr. Eşref Akman</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mehmet-akif-ersoy-teskilat-i-mahsusa-mensubuydu-ankara-tacettin-dergahindaki-tarihi-sir-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Millet Seni  Hiçbir Zaman Unutmayacak&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-millet-seni-hicbir-zaman-unutmayacak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-millet-seni-hicbir-zaman-unutmayacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Mar 2019 12:12:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[cenaze]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9066</guid>

					<description><![CDATA[Mehmet Akif’in Cenaze namazına bir hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof.Dr.Sulhi Dönmezer 5 Ocak 1987 de Tercüman gazetesinde “ Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatacaktı : ‘…O zamanların ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı…. Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmını bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akife ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. …Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali,ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu.” O tarihlerde Milli Türk Talebe Birliğinde görevli bulunan Prof.Dr. Abdülkadir Karahan da cenazeye katılmış ve bir konuşma yapmıştı. ‘Akif’in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası’ başlıklı bir yazıda hatıralarını anlatan Karahan cenaze töreni sonrasında başına gelenleri şöyle anlatıyordu : ‘Burada bir olaya daha değinmek isterim. Benim o eşi az bulunur Milli Marşımızın eli öpülecek şairimizin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Akif’in Cenaze namazına bir hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof.Dr.Sulhi Dönmezer 5 Ocak 1987 de Tercüman gazetesinde “ Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatacaktı :</p>
<p>‘…O zamanların ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı….</p>
<p>Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmını bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akife ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. …Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali,ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu.”</p>
<p>O tarihlerde Milli Türk Talebe Birliğinde görevli bulunan Prof.Dr. Abdülkadir Karahan da cenazeye katılmış ve bir konuşma yapmıştı. ‘Akif’in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası’ başlıklı bir yazıda hatıralarını anlatan Karahan cenaze töreni sonrasında başına gelenleri şöyle anlatıyordu :</p>
<p>‘Burada bir olaya daha değinmek isterim. Benim o eşi az bulunur Milli Marşımızın eli öpülecek şairimizin kabir başındaki hitabemi, takdir yerine adeta tekdirle karşılanmak istenmesini ben bugün bile bir muamma gibi çözemediğimi de işaret etmek isterim.Çünkü 3 gün sonra beni Yüksek Öğretmen Okulundan Emniyet Müdürlüğüne istediler. Bir şube müdürü beni sorguya çekti. “ Ne sıfatla resmi makamların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığımı sormuştu. Cevabım yaklaşık olarak şöyleydi: Ben herhangi bir şairin değil, Türk Bayrağı göndere çekilirken, yazdığı İstiklal Marşı ile göklere seslenen bir zatın kabri başında milletimizin duygusunu, saygısını dile getirdim. Beni buraya çağırmakla hata işlemiş bulunuyorsunuz.”</p>
<p>Dönemin yöneticileri her ne kadar Mehmet Akif&#8217;e bir cenaze töreni hazırlamamış olsalar da sevenleri ve binlerce üniversite öğrencisi onu son yolculuğunda el üstünde Edirnekapı mezarlığına kadar taşıdı.</p>
<p>Murat Köse</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-millet-seni-hicbir-zaman-unutmayacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhurbaşkanı Erdoğan Paylaştı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskani-erdogan-paylasti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskani-erdogan-paylasti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Mar 2019 12:01:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[istiklal marşı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9061</guid>

					<description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 12 Mart İstiklal Marşı&#8217;nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy&#8217;u anma günü münasebetiyle resmi twitter hesabı üzerinden bir mesaj yayımladı. İstiklal Marşının Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabulünün 98. yıldönümü ve İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün bir yazılı açıklama yaparak; &#8220;İstiklal Marşımızın kabulünün 98. yıl dönümünde, milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy başta olmak üzere, istiklal mücadelemizin tüm kahramanlarını rahmet ve minnetle anıyor, tüm vatandaşlarımı en kalbi duygularımla selamlıyorum.&#8221; dedi. www.gunes.com]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 12 Mart İstiklal Marşı&#8217;nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy&#8217;u anma günü münasebetiyle resmi twitter hesabı üzerinden bir mesaj yayımladı.</strong></p>
<p>İstiklal Marşının Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabulünün 98. yıldönümü ve İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün bir yazılı açıklama yaparak; <strong>&#8220;İstiklal Marşımızın kabulünün 98. yıl dönümünde, milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy başta olmak üzere, istiklal mücadelemizin tüm kahramanlarını rahmet ve minnetle anıyor, tüm vatandaşlarımı en kalbi duygularımla selamlıyorum.&#8221;</strong> dedi.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-9062" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/reismesaj.jpg" alt="" width="604" height="667" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/reismesaj.jpg 604w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/03/reismesaj-272x300.jpg 272w" sizes="(max-width: 604px) 100vw, 604px" /></p>
<p>www.gunes.com</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskani-erdogan-paylasti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>20-27 Aralık Mehmet Akif Ersoy Haftası İlan Edilsin</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/20-27-aralik-mehmet-akif-ersoy-haftasi-ilan-edilsin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/20-27-aralik-mehmet-akif-ersoy-haftasi-ilan-edilsin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Nov 2018 20:03:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Tuluyhan Uğurlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4355</guid>

					<description><![CDATA[BESTECİ TULUYHAN UĞURLU ÖNERDİ Besteci ve piyanist Tuluyhan Uğurlu’dan vefalı bir öneri geldi. Uğurlu sosyal medyadaki paylaşımında gerçek vatan şairi dediği Mehmet Akif Ersoy için 20-27 Aralık günlerinin Mehmet Akif Ersoy haftası olarak ilan edilmesini istedi Müzisyen Uğurlu’nun işte o önerisi: Buradan yazıyorum. Mehmet Akif Ersoy’un doğumu ve vefatı arasında tam 1 hafta var. Önümüzdeki yıldan 20-27 Aralık tarihleri arasındaki süre gerçek vatan şairi olan Mehmet Akif Ersoy haftası olarak ilan edilsin.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BESTECİ TULUYHAN UĞURLU ÖNERDİ</strong></p>
<p>Besteci ve piyanist Tuluyhan Uğurlu’dan vefalı bir öneri geldi. Uğurlu sosyal medyadaki paylaşımında gerçek vatan şairi dediği Mehmet Akif Ersoy için 20-27 Aralık günlerinin Mehmet Akif Ersoy haftası olarak ilan edilmesini istedi</p>
<p>Müzisyen Uğurlu’nun işte o önerisi: Buradan yazıyorum. Mehmet Akif Ersoy’un doğumu ve vefatı arasında tam 1 hafta var. Önümüzdeki yıldan 20-27 Aralık tarihleri arasındaki süre gerçek vatan şairi olan Mehmet Akif Ersoy haftası olarak ilan edilsin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/20-27-aralik-mehmet-akif-ersoy-haftasi-ilan-edilsin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vatansız İmanın Şahidi Şuursuz Tarih</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vatansiz-imanin-sahidi-suursuz-tarih/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vatansiz-imanin-sahidi-suursuz-tarih/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:18:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Vatan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1820</guid>

					<description><![CDATA[Çocuklara İslâm akaidine dair temel bilgiler öğretilirken evvelâ sorucevap şeklinde, “hangi dinden, hangi milletten ve hangi ümmetten olduğu” bilgisi verilirdi. Bu sorular sırasıyla; “İslâm dininden, İbrâhim milletinden ve Muhammed ümmetinden” diye cevaplandırılırdı. “Vatan sevgisi imandandır”, hadisi şerifi de aynı bağlamda mütalaa edilebilir. Modern dönemde Müslümanların, İslâm düşüncesinin en büyük meselesinin, hatta Türkiye ve Türk milletinin bekasını tehdit eden en mühim tehlikenin ne olduğu sorulsa kanaatimce “tarih şuuru konusundaki buhranımız” diye cevap vermek yanlış olmayacaktır. Tarih şuurundan kasıt iman ile vatan, din ile millet arasında kurulacak sıhhatli bağdır. Bin yıldır İslâm milletinin mümessili olarak tarihin mihverine oturan Selçuklu-Osmanlı çizgisinin son iki yüzyılda etkinliğini yitirip, dağılması ve Batı medeniyetinin etkin bir güç olarak tarihin merkezine yerleşmesi sürecinde sadece vatan toprakları parçalanmamış, milletimizin yüzyıllardır biriktirdiği tarihî hafızası ve şuuru da altüst olmuştur. Türkiye’de yaşayan bizlerin bu şuur kaybı sadece kendimizin değil, bütün Müslümanların, hatta insanlığın tarihsizliğine ve talihsizliğine vesile olma istidadı taşıyor. İnsanın nereden gelip nereye gitmekte olduğu, hâlihazırdaki yeri, diğer bir ifadeyle hayatının manasına dair kanaati onun dinini ve inancını ifade eder. Öte yandan onun benimsediği inancın bizzat yaşadığı, varoluşunu kazandığı tarihî vasatta da karşılık geldiği ve onun durması gerektiği yere düşen bir gölgesi vardır. İşte bu yer Müslümanın vatanını, bu vatan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çocuklara İslâm akaidine dair temel bilgiler öğretilirken evvelâ sorucevap şeklinde, “hangi dinden, hangi milletten ve hangi ümmetten olduğu” bilgisi verilirdi. Bu sorular sırasıyla; “İslâm dininden, İbrâhim milletinden ve Muhammed ümmetinden” diye cevaplandırılırdı. “Vatan sevgisi imandandır”, hadisi şerifi de aynı bağlamda mütalaa edilebilir.</strong></p>
<p>Modern dönemde Müslümanların, İslâm düşüncesinin en büyük meselesinin, hatta Türkiye ve Türk milletinin bekasını tehdit eden en mühim tehlikenin ne olduğu sorulsa kanaatimce “tarih şuuru konusundaki buhranımız” diye cevap vermek yanlış olmayacaktır. Tarih şuurundan kasıt iman ile vatan, din ile millet arasında kurulacak sıhhatli bağdır. Bin yıldır İslâm milletinin mümessili olarak tarihin mihverine oturan Selçuklu-Osmanlı çizgisinin son iki yüzyılda etkinliğini yitirip, dağılması ve Batı medeniyetinin etkin bir güç olarak tarihin merkezine yerleşmesi sürecinde sadece vatan toprakları parçalanmamış, milletimizin yüzyıllardır biriktirdiği tarihî hafızası ve şuuru da altüst olmuştur. Türkiye’de yaşayan bizlerin bu şuur kaybı sadece kendimizin değil, bütün Müslümanların, hatta insanlığın tarihsizliğine ve talihsizliğine vesile olma istidadı taşıyor.</p>
<p>İnsanın nereden gelip nereye gitmekte olduğu, hâlihazırdaki yeri, diğer bir ifadeyle hayatının manasına dair kanaati onun dinini ve inancını ifade eder. Öte yandan onun benimsediği inancın bizzat yaşadığı, varoluşunu kazandığı tarihî vasatta da karşılık geldiği ve onun durması gerektiği yere düşen bir gölgesi vardır. İşte bu yer Müslümanın vatanını, bu vatan üzerinde hâkim olan, kader ortaklığı yapan ve aynı istikamet üzere bir cemiyet teşkil eden topluluk ise milletini temsil eder. Kur’an-ı Kerim’de din Allah’a, millet ise peygambere ve ümmetlere izafe edilir. Bu sebeple İslâm ve imanın dinin hakikî, vatan ve milletin ise tarihî tarafına müteveccih olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre hakikat üzere olmak, insanın aşkın varoluşu/imanı ile yaşadığı asırda ve coğrafyada kendini konumlandırdığı tarihî yeri, başka bir ifadeyle iman ile vatan, din ile millet arasında “hikmet ve basiretle” kurulacak “tarih şuuru” dediğimiz sıhhatli irtibatla kaimdir. Bu şuurdan bağımsız bir Müslümanlık tasavvuru, meselâ Resûlullah döneminde yaşayan, hicrete gerek duymayan Bedir, Uhud ve Hendek’te Müslümanların safında bulunmayı zorunluluk addetmeyen, hatta dönemin müşrik ve diğer gayrimüslimleriyle hareket etmekte sakınca görmeyen birinin Müslümanlık iddiasına benzer. Bu mânada “Vatan, millet ve tarih şuuru, imanımızın gereğidir” denilebilir. Orta yaşlarda olanlar hatırlayacaktır; geleneğimizde çocuklara İslâm akaidine dair temel bilgiler öğretilirken evvelâ soru-cevap şeklinde, “hangi dinden, hangi milletten ve hangi ümmetten olduğu” bilgisi verilirdi. Bu sorular sırasıyla; “İslâm dininden, İbrâhim milletinden ve Muhammed ümmetinden” diye cevaplandırılırdı. “Vatan sevgisi imandandır”, hadisi şerifi de aynı bağlamda mütalaa edilebilir.</p>
<p><strong>İslam’dan Bağımsız Vatan Anlayışı</strong></p>
<p>Günümüzde birçok dindar insanın bile sahiplenmekte beis görmediği Tevfik Fikret’te ifadesini bulduğu şekilde, “Vatanım bütün yeryüzü, milletim insanlıktır” noktasına kadar varan İslâm’dan bağımsız, vatan ve millet mensubiyetinden mahrum evrensel bir “insanlık, ortak değerler ve medeniyet” söylemi kanaatimce hakikatte bir gerçekliği olmaması bakımından bir vehim, İslâm’ın klasik tarih görüşü ve Müslümanın iman şuuru açısından ise bir gaflet ve dalalet halidir. İtikadî açıdan meseleye bakıldığında, Müslümanın varolduğu tarihî vasatta, İbrâhim milletinin izini takip etme ve bu millete mensup olanların sözünün, hükmünün geçtiği “yer” mânasında bir vatan davasına sahip olmadan da iman sahibi olabileceği fikri, tarihsizleşmiş modern bireye özgü bir bid’at olarak değerlendirilebilir. Buna göre insan vatanını, milletini kaybedebilir, fakat vatan ve millet şuurunu, mensubiyetini, idealini ve davasını yitirdiği vakit aslında imanını da zaafa uğratmış olur. Bunun için milli şairimiz: “Cânı, canânı, bütün varımı alsın da Hüdâ/ Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ” diye seslenmiştir.</p>
<p>Eğer bu manada canlı bir tarih şuuruna sahip olsaydık, önceleri “cemaat” olarak isimlendirilen “vatan ve millet davasını ve mensubiyetini” yitirmiş bir organizasyonun “iman davası”na aldanmaz, onu teşhis etmekte zorlanmazdık. Fakat bu şuuru edinmedikçe her daim farklı kılıklarla karşımıza çıkmakta/çıkacak olan organizasyonları teşhis etmekte de başarılı olmamız imkânsız görünüyor.</p>
<p>Bahsi geçtiği manasıyla tarih şuurunu yitirmiş bir milleti teknolojik olarak en ileri ve en güçlü silahlar dahi ayakta tutamaz. Bunun en yakın misali 15 Temmuz vakasıdır. Zira sahip olduğumuz silahların bizzat milletimize çevrilmesini tecrübe ettik. 15 Temmuz’u silah gücümüzle değil, insiyaki olarak dahi olsa milletimizin tarihi genlerinde saklı olan tarih ve iman şuurunun şaha kalkmasıyla savabildik.</p>
<p><strong>“Türk Milleti” Kimdir?</strong></p>
<p>Bugün milletçe ele aldığımız meseleleri çoğu zaman kördüğüme dönüştürüyor, konuşabileceğimiz mutabakat zemininin her geçen gün biraz daha erozyona uğradığından şikâyet ediyorsak bunun bir sebebi de lisanımız, kavramlarımız, tarih şuurumuz hususunda yaşadığımız bunalım ve kargaşa olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Meselâ Bugün hâlâ cins/ırk, kavim, millet, ümmet gibi kavramlar ve bunların yaşadığımız tarihi vasatta bizde karşılık geldiği gerçeklik hususunda milletçe anlaşıp uzlaşabildiğimiz bir mefhum berraklığına sahip değiliz. Söylemlerimizde milletimizin ismi olan “Türk”ü bazen Kürt, Laz, Çerkez gibi diğer etnik unsurlarla aynı hizada bir etnik unsur, bazen de bütün bunların üzerinde bir üst milli kimlik olarak kullanıyoruz. Bu kavram kargaşası o dereceye varmıştır ki milletimizin adı olan, vatanımız ve dilimimizin isminde geçen “Türk” mefhumunun millete mi, kavime mi yoksa ırka mı tekabül ettiği hususunda dahi açık bir anlayışa sahip olmadığımızdan, milletimizin adını telaffuz etmekte bile tereddütler yaşıyoruz. Bilhassa dini, siyasi söylemlerde ziyadesiyle bunun misallerine tesadüf etmek mümkündür. Meselâ Diyanet teşkilatımızın son yıllardaki hutbelerine göz atıldığında, benzer sebep ve kaygılarla olsa gerek, milletimizin adının zikredilmediği, kendisine yalnız vasfıyla işaret edildiği görülecektir. Bu bağlamda yine anayasa meselelerinde “Türk milleti” mefhumuyla ilgili tartışmalar hatırlanabilir.</p>
<p>Bu hususta yapılması gereken öncelikle “Türk milleti” mefhumunun, Türkiye ve Türk milletinin en az bin yıllık yakın tarihiyle mutabık, sağlam, sahih ve herkesin anlayabileceği, tutarlı ve açık bir tanımının yapılmasıdır. Başta eğitim olmak üzere, akademi, siyaset ve ekonomi gibi hemen bütün alanların zeminine bu millet anlayışı ve şuurunun yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması hayati bir meseledir. Hali hazırda okullarımızdaki başta din ve tarih olmak üzere eğitimin temelindeki zihniyetin sıhhati ve yerliliği tartışmalıdır. Öyle ki kanaatimce bu husus aynı zamanda bir “milli güvenlik” meselesidir.</p>
<p>Kanaatimize göre “Türk milleti” ifadesi vatan topraklarımızdaki Müslümanlara karşılık gelir. Her ne kadar tarihimizde “Osmanlı’nın Müslüman tebaası”, yani “millet-i hâkime”, “Müslüman” ve “Türk” tanımları çoğu zaman birbiriyle aynı anlama gelse de, tarihi vakaya bakıldığı takdirde bahsi geçen Müslüman milletin kendine mahsus tavır ve tarzını ne “Osmanlı” ne “Müslüman” terimi tam manasıyla tarif eder. Bu vaka bütün bir Batı tarihinde de tespit ve tesmiye edildiği üzere “Türklük”tür. Niyazi Berkes’in de işaret ettiği üzere bizim Osmanlı dediğimiz mefhuma hem Araplar hem Avrupalılar “Türk” demişlerdir. Türkiye’de her kim ki Müslümandır onun rengine, mezhebine, ırkına, kavmine, ideolojisine bakılmadan o milletin aslî unsuru olarak görülmüştür. Yalnızca gayrimüslimler azınlık olarak kabul edilmiş ve onların Türkiye’ye mensubiyeti “vatandaşlık” düzeyinde olmuştur. Bu sebeple Türk milletini bir kavimler, dinler, inançlar, mezhepler mozaiği olarak tanımlamak, bütün bu unsurların birliği için “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” veya “Türkiyelilik” gibi kavramlar önermek, zannedildiğinin aksine milletimizin vatanıyla irtibatını, bu topraklardaki konumunu azınlıklar seviyesine indirgemek, milli birliğin ve vatanın parçalanmasına giden yolu kolaylaştırmak manasına gelecektir. Tanzimat sonrasında ortaya çıkan “Osmanlıcılık” söylemi de bu hususta ibretlik bir tecrübedir.</p>
<p>Günümüzde Türk milletinin bahsi geçen tarihi ve merkezi rolünü perdelemek üzere işlev gören, ülkemizde dahi dindar camianın sahiplendiği tarihi vakadan soyutlanmış, milletin önüne geçirilmiş mevhum bir “ümmetçilik” anlayışı ile vatanın önüne geçirilmiş “İslam ülkelerinin birliği” gibi söylemler, çoğu zaman tarih şuurunu ıskalamaya sebep olmaktadır. Millî şairimizin de ifade ettiği üzere Türk milleti ve Türkiye dünyadaki sayısız kavimlerden, milletlerden ve ülkelerden biri değil, yeryüzünde İslâm’ın son milleti, son yurdu ve dolayısıyla son umududur.</p>
<p>Bu milletin zevali halinde, 350 milyonluk (bugün 1,5 milyarlık) İslâm âlemi elemlere gark olacak, Tunus, Fas, Cezayir, Hindistan, Afganistan, Sibirya, Buhara, Çin, İran, Hindistan dünyanın bütün köşelerindeki, Müslüman evlâdı yetim kalacak, hıristiyanlaşacaktır. Bunun için ölmek dahi bizim için kurtuluş değildir. Şairin diliyle:</p>
<p><em>“Ölüm kolay&#8230; Diyebilsek sonunda: “Kurtulduk!”/Bu intihar öteden, üç yüz elli milyonluk,/Zavallı âlem-i İslâm için elîm olacak!/Biz olmasak bu kadar hânümân yetim olacak!”</em></p>
<p>Öyle ki millî şairimize göre, “Şer‘-i ma‘sûmun son yurdu” olan şu vatan topraklarının işgali ve çiğnenmesi İslâm’ın çiğnenmesi mânasına gelir:</p>
<p><em>“Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu!/Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer‘-i mübîn.”</em></p>
<p>Bundan dolayı Çanakkale şairi: “Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi&#8230;/Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.” diye haykırırken, Çanakkale şehit ve gazilerini Bedir Gazâsındaki sahâbeye benzetmesi, sadece edebî sanat değil, onun samimi kanaati ve tarihi bir hakikat idi. Zira Allah resulü Bedir öncesi duasında, “müslümanlardan olan bir avuç Bedir ehlinin helâki durumunda yeryüzünde artık Allah’a ibadet edecek bir topluluk kalmayacağından” bahsediyordu. Mehmet Akif aynı şeyi milletimiz için düşünür. Zira ona göre, Çanakkale ve millî mücâdelede bu milletin mağlûbiyeti de İslâm milletinin izmihlâli mânasına gelecektir. Bu değerlendirmeler bugün dahi aynıyla geçerlidir. Benzer bir vurguyu Yahya Kemal’de de görüyoruz. Bugün yeni söyleniyormuş gibi bütün canlılığını koruyan mısralarında şair şöyle seslenir:</p>
<p><em>Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi</em><br />
<em> Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi</em><br />
<em> Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın</em><br />
<em> Galib et; çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.</em></p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>En az bin yıldır tarihin mihverini teşkil eden Selçuklu, Osmanlı ve dahi Türkiye Cumhuriyeti’nde bir şekle bürünmüş olan Türk milleti, bir kavmiyete değil İbrahim milletine yani Müslüman millete işaret eder. Gerek Osmanlı’da gerek Cumhuriyet’te Müslüman milletin tamamı eşit seviyede Türk milletinin asli unsuru olarak kabul edilmiştir. İstiklâl harbinin ve Cumhuriyetin kuruluşunun temelindeki millet tasavvurunun gereği olarak Lozan’da da, mübadele siyasetinde de aynı esası görmek mümkündür. Türklüğün İslâm’dan ayrılarak sıradan bir kavmiyete indirgenmesi modern dönemde Türklüğe ve İslâm’a karşı, muhalifleri tarafından öne sürülmüş ve maalesef bugün bizlerin dahi kafasını karıştırmış kasıtlı bir tezdir.</p>
<p>Sonuç itibariyle tarihte olduğu gibi aslında günümüzde de Türk milleti Müslümanın itikadının gerektirdiği tarihî ve siyasî duruşunun, İslâm davasının, hak ile batıl arasındaki mücâhedenin mihveri ve miyarı olmuştur. İmanı ile vatanı, dini ile milleti arasında böyle hakiki bir münasebet, ancak vatan ve istiklâlinin mesnedi “Hakk’a tapmak” olan bir millete nasip olur. Öyle ki, millî mensubiyetini yitiren, Türk milletinin ve Türkiye’nin karşısında yer alan, onun kötülüğünü isteyen bir topluluk, cemaat, kavim her kimse, kendisini Müslüman olarak isimlendirse dahi, onun İslâm düşmanlarının safında yer aldığından, değirmenine su taşıdığından gafil olduğu söylenebilir. Gaflet Müslümana yakışmayan vasıfların başında gelmektedir. Zira Efendimiz (as.): “Müminin ferasetinden sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16) buyurmuştur. Doğrusu bugün tek umudumuz Allah’ın mümine has kıldığı bu ferasettir. Günümüzde bu ferasetin işaretlerinin, umum Müslümanların ve milletimizin tarihi hafızasında ve şuurunda aydınların fikirlerinden daha ziyade görüldüğü söylenebilir. Hâsılı kelam günümüzde dünyanın merkezi sisteminin asıl muarızı İslâm değil, İslâm milletinin bin yıldır mihveri olmuş has tavrı olan hakikî manasıyla Türklük, Türkiye ve Türk milletidir. Bundan dolayı bir takım Şiî, Vehhabî, selefî, ılımlı, radikal İslâmî anlayışlar, kimi kavmî, mezhebî unsurlar İslâm’a ve Türk milletine karşı alabildiğine kullanılmakta ve desteklenmekte ve öyle görünüyor ki ziyadesiyle desteklenmeye devam edecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vatansiz-imanin-sahidi-suursuz-tarih/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Amerika&#8217;dan Büyüktür</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dunya-amerikadan-buyuktur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:32:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1486</guid>

					<description><![CDATA[Filistin yönetimi de kendi tabanının gözünde meşruiyetini kaybetmek istemiyorsa İsrail ile yapmış olduğu anlaşmayı (özellikle güvenlik anlaşması), kendini konumlandırdığı yeri ve bölgesel ilişkilerini gözden geçirmeli. Kudüs’ün Önemi ve Statüsü Bilindiği üzere ABD başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararı, Birleşmiş Milletler’in almış olduğu ve kendi ülkesinin de daha önce onaylamış olduğu kararları yok saymak anlamına geliyordu. Bu, uluslararası hukukun apaçık ihlaliydi. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik açısından kutsal sayılan bu şehrin önemi, BM kararlarında da her zaman için kendini göstermişti. BM Genel Kurulu, 1947 tarihinde 181 sayılı kararı ile Kudüs’ü kendi himayesinde ve silahlardan arınmış bir şehir statüsüne koymuştu. Karara göre bu durum 10 yıl sürecek, sonrasında referandum ile bu statü gözden geçirilecekti. Ancak İsrail tüm bu kararlara rağmen Kudüs’ün Batı bölümünü, Ürdün de şehrin doğu bölümünü kontrol altına aldı. BM buna karşı Kudüs için daha önce belirlemiş olduğu statünün barış için gerekli olduğunu yineledi. Ne Ürdün şehrin doğusundan çekildi ne de İsrail batısından. Üstelik İsrail, Batı Kudüs’te Parlamento ve hükümet binaları açarak, başkenti olduğunu ilan etti. İsrail 1967 savaşı ile bu sefer Kudüs’ün doğu kısmını da işgal etti. BM bunun akabinde bugün sıkça duyduğumuz 252 sayılı kararı aldı. BM bu kararla, İsrail’e işgal ettiği bütün topraklardan geri çekilmesi çağrısında bulundu. Ancak her &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Filistin yönetimi de kendi tabanının gözünde meşruiyetini kaybetmek istemiyorsa İsrail ile yapmış olduğu anlaşmayı (özellikle güvenlik anlaşması), kendini konumlandırdığı yeri ve bölgesel ilişkilerini gözden geçirmeli.</strong></p>
<p><strong>Kudüs’ün Önemi ve Statüsü</strong></p>
<p>Bilindiği üzere ABD başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararı, Birleşmiş Milletler’in almış olduğu ve kendi ülkesinin de daha önce onaylamış olduğu kararları yok saymak anlamına geliyordu. Bu, uluslararası hukukun apaçık ihlaliydi. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik açısından kutsal sayılan bu şehrin önemi, BM kararlarında da her zaman için kendini göstermişti. BM Genel Kurulu, 1947 tarihinde 181 sayılı kararı ile Kudüs’ü kendi himayesinde ve silahlardan arınmış bir şehir statüsüne koymuştu. Karara göre bu durum 10 yıl sürecek, sonrasında referandum ile bu statü gözden geçirilecekti. Ancak İsrail tüm bu kararlara rağmen Kudüs’ün Batı bölümünü, Ürdün de şehrin doğu bölümünü kontrol altına aldı.</p>
<p>BM buna karşı Kudüs için daha önce belirlemiş olduğu statünün barış için gerekli olduğunu yineledi. Ne Ürdün şehrin doğusundan çekildi ne de İsrail batısından. Üstelik İsrail, Batı Kudüs’te Parlamento ve hükümet binaları açarak, başkenti olduğunu ilan etti. İsrail 1967 savaşı ile bu sefer Kudüs’ün doğu kısmını da işgal etti.</p>
<p>BM bunun akabinde bugün sıkça duyduğumuz 252 sayılı kararı aldı. BM bu kararla, İsrail’e işgal ettiği bütün topraklardan geri çekilmesi çağrısında bulundu. Ancak her zaman olduğu gibi bu, sadece çağrı ile sınırlı kaldı ve İsrail’e ciddi bir yaptırım uygulanmadı.</p>
<p>BM, 1980 yılında da İsrail’in Kudüs girişimlerini ve işgalci politikalarını yok sayan kararını yineledi. 478 sayılı bu karar ile İsrail’in uygulamaları uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirildi.</p>
<p>BM’nin kararlarına göre, İsrail bir işgal devletidir ve bu işgal sahasını gün geçtikçe genişletmektedir. BM kararlar yayınlayıp, İsrail’e bu kararlara uyması çağrısında bulunmaktan öteye hiçbir zaman gidemedi. İsrail’in uluslararası kamuoyunu göz ardı ederek davranmasını engellemeye zemin hazırlayacak somut bir adım atamadı. İsrail, Kudüs’ü işgal ettiği ilk günden bu yana şehirdeki demografik yapıyı köklü şekilde değiştirdi.</p>
<p><strong>Trump’ın Kudüs Kararı</strong></p>
<p>ABD başkanı Donald Trump’ın kaos niteliğindeki Kudüs kararının geçmişi 1995’e dayanıyor. Bill Clinton’un başkanlığı döneminde ABD kongresi tarafından alınan kararla, İsrail’deki Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması öngörülüyordu. Ancak bu karar her altı ayda bir çıkan bir kararname ile 22 yıl boyunca ertelendi. Peki Trump, göreve gelişinin ilk 6 ayında kararı ertelemesine rağmen, daha sonra önceki yönetimlerin aksine neden böyle bir karar aldı?</p>
<p>Trump, ABD tarihinde son 70 yıldır kongrede ve basınla ilişkilerde en az destek gören başkan konumunda. İç politikada ciddi sıkıntıları var. Onun için Yahudi lobisine ve İsrail’in desteğine ihtiyaç duyuyor. Trump’ın Kudüs kararını iç politika malzemesi olarak kullanmaya çalışması bir yana, bu kararın bu kadar rahat şekilde alınması da işin ayrı boyutu. Trump başkanlık koltuğuna oturduktan hemen sonra Arap dünyasında “Filistin meselesinin çözülmesinde olumlu bir rol oynayabileceği beklentileri” çok yaygındı. ABD Başkanı ilk yurt dışı ziyaretini de bölgeye gerçekleştirdi. Bu da söz konusu beklentileri daha da arttırdı.</p>
<p>Trump’ın ilk yurtdışı ziyareti kapsamında gerçekleştirdiği Suudi Arabistan gezisi, hem Arap dünyasında hem de dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Burada bir ‘’Arap İslam-Amerikan’’ zirvesi yapıldı. Zirveye pek çok İslam ülkesinden katılım oldu. Körfez ülkeleri, “artan İran tehlikesine” karşı Trump’ı bir kurtarıcı olarak görüyor ve Obama döneminde “ABD’nin bölgeyi İran etkisine açması” yanlışından döneceğini öngörüyordu. Sonuçta Trump, daha seçimi kazanmadan İran ile varılan nükleer anlaşmaya karşı çıktığını deklare etmişti.</p>
<p>Körfez ülkeleri, başta Suudi Arabistan olmak üzere “İran” endişesinin giderilmesi için Trump’la tarihi sayılabilecek yüz milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları imzaladı.</p>
<p>Trump ise gezisinin bu ayağını bitirip İsrail’e yönelirken, çıktığı iş gezisinden inanılmaz derecede kar elde etmiş bir tüccar gibi sevinçliydi. Ayrıca Trump’ın ‘Kudüs’ kararını açıklamasından önce Mısır ve Suudi Arabistan’a bunu ilettiği ve iki ülkenin buna karşı çıkmadığı yönündeki iddialar İsrail medyasında dile getirildi. Bu arada İstanbul’da İİT zirvesi toplanmışken, İsrail İstihbarat Bakanı Yisrael Katz’ın Suudi Arabistan medyasına verdiği mülakatta Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ı Tel Aviv’e davet etmesi ve Filistin–İsrail görüşmelerinde Suud’a arabuluculuk sinyali vermesi de gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı. Bazı Arap ülkelerinin İsrail ile “normalleşme” çabaları bugün gelinen süreçte oldukça önemli. Özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Filistin yönetimine İsrail ile uzlaşı için baskı yaptıkları, Arap basınında son dönemlerde sıkça karşılaştığımız bir konu. Sonuçta Körfez ülkeleri için İsrail, artan İran tehlikesine karşı müttefik olunabilecek bir güç konumunda değerlendiriliyor. Trump’ın bu kararı almasında İslam coğrafyasının içinde bulunduğu ortam da oldukça etkilidir. “Arap Baharı” denilen süreçle birlikte pek çok Arap ülkesinin içine düştüğü durum herkesin malumu. Müslüman ülkelerin birbirleriyle ekonomik, siyasi ve askeri çatışma alanlarına kadar taşınmış ihtilafları var.</p>
<p><strong>Küresel Mafyaya Tepkiler, İİT Zirvesi ve BM Genel Kurul Kararı</strong></p>
<p>ABD yönetiminin Kudüs kararına karşı verilen en güçlü tepki şüphesiz İstanbul’da Türkiye’nin dönem başkanlığında gerçekleştirilen İslam İşbirliği Teşkilatı olağanüstü zirvesi oldu. İslam ülkeleri, Doğu Kudüs’ü Filistin’in “işgal altındaki başkenti” kabul ederek Filistin meselesinde oldukça tarihi bir karar aldılar. Üstelik bütün dünyaya ve özellikle de Avrupa Birliği’ne “Filistin’in bağımsızlığını ve Doğu Kudüs’ü başkent olarak” tanımaları için çağrı yapıldı. Bu çağrı oldukça önemliydi çünkü Avrupa ülkeleri de Trump’ı yalnız bıraktı. Trump’ın agresif diplomasi dili aynı zamanda yeni güvenlik doktrininin de desteklenmediğini gösteriyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk andan itibaren en sert şekilde kararı eleştirmesi, İsrail’e yönelik açıklamaları, ‘Kudüs kırmızı çizgimizdir.’ sözü ve Türkiye öncülüğünde başlattığı yoğun diplomasi, gönülsüz bazı Arap ülkelerini de peşinden sürükledi. İİT zirvesine düşük düzeyde temsilci göndererek ‘katılmış gibi’ yapanlar dahi ‘Doğu Kudüs Filistinin başkentidir.’ kararına itiraz edemedi. İİT zirvesi bu bağlamda bir kıvılcımı ateşleyerek meseleyi BM’ye taşımada önemli bir basamak oldu.</p>
<p>Bu süreçte Erdoğan’ın AB liderleri ve Papa ile yaptığı görüşmeler, Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın zirve konuşmasında sıklıkla dile getirdiği Kudüs’teki Hristiyanların durumu ve Hristiyan nüfus kuşkusuz uluslararası topluma verilmiş önemli bir mesajdı. Kudüs meselesi bu yolla sadece Arap veya İslam ülkelerinin değil uluslararası hukuka saygı gösteren tüm dünya milletlerinin gündemine taşınmış oldu. ABD’nin kararına dünyadan gelen tepkiler, BM Güvenlik Konseyi oylamasındaki yalnızlığı, tüm dünyayı ‘yardımları keseriz’ tehdidiyle hizaya çekme girişimine rağmen BM genel kurulundan çıkan sonuç ciddi bir göstergeydi. Amerika yakın vadede küresel bir mafya gibi davranmayı terk etmezse yalnızlaşmaya ve antipati toplamaya devam edecek. BM Genel Kurulu ve İİT zirvesinden çıkan sonuç, ABD’nin bu kararından vazgeçmesi için bir baskı unsuru oluşturur mu bununla ilgili şimdiden kesin bir çıkarımda bulunmak zor. Ancak ABD’yi yalnızlaştırdığı âşikar. ABD bu adımıyla bölgesel müttefiklerini de zor durumda bıraktı. Bugün İslam dünyasından yükselen tepkilere bakıldığında, kararı “kapalı kapılar ardında onaylayan” ülkelere de ciddi tepki söz konusu.</p>
<p>Sonuçta 1995 yılında alınan kararın uygulamaya konmamasının bir açıklaması vardı ve ABD bu şekilde, “tarafsız” görünümünü devam ettirmeyi hedefliyordu. Zira “tarafsızlık” ona Ortadoğu konusunda oldukça geniş bir manevra sahası açıyordu. Trump’ın kaos niteliğindeki kararı ve İsrail’in sevinç çığlıkları şüphesiz Ortadoğu dengelerinin yeniden şekillenmesinde çok etkili olacak gibi. Filistinlilerin uzun süredir ABD gözetiminde İsrail ile devam eden görüşmelerden bir sonuç çıkmayacağı ve İsrail ile uzlaşma çabalarının İsrail’e zaman kazandırdığı düşüncesi haklı çıktı.</p>
<p>Filistin yönetimi de kendi tabanının gözünde meşruiyetini kaybetmek istemiyorsa İsrail ile yapmış olduğu anlaşmayı (özellikle güvenlik anlaşması), kendini konumlandırdığı yeri ve bölgesel ilişkilerini gözden geçirmeli. Bunun yanı sıra Filistin davasının en önemli iki aktörü El Fetih ve Hamas arasındaki barışın bir an önce sağlanması da zaruri.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
