<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehdi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mehdi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 30 Apr 2024 08:19:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mehdi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ezberlerden Kurtulmadıkça Kurtulmayız</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ezberlerden-kurtulmadikca-kurtulmayiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ezberlerden-kurtulmadikca-kurtulmayiz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2024 08:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19121</guid>

					<description><![CDATA[“Çocuklarınızı, içerisinde yaşadığınız zamana göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirin.”Hz.Ali (k.v) “Mehdî, bizim tembelliğimizin adıdır.” demişti Aliya İzzetbegoviç. Angaje olduğumuz ezberlerin de mehdî beklemekten bir farkı yok gerçekte. Ona gönül verenler, günün birinde bir kurtarıcının zuhûr edip kendilerini, içine yuvarlandıkları bataktan kurtaracağına inanırlar. Uzun sözün kısası çilesiz, sıkıntısız, tefekkürsüz bir kurtuluştadır bütün ümitleri. İşte ezberlere olan sadâkatimiz de büyük ölçüde ona benziyor. Onlara da mehdî gibi kurtarıcı gözüyle bakıyoruz biz. Bakış açımızın altında sorgulanmamış bir kesin inanç, daha derinlerde ise çilesiz, külfetsiz, gayretsiz bir kurtuluş ümidi saklı. Kurtuluş reçetelerinin, birilerinin elinde olduğu ve o arz-ı endâm ettiğinde peşine takılmak gerektiği inancı, bizi bugüne değin sürekli perîşân etti. Fakat o müzmin îtiyâttan nedense kurtaramadık kendimizi bir türlü. Ezberlere düşman olduğumuzu sanıyoruz. Hakikatse hiç de öyle değil hâlbuki. Daha baştan reddiye yazdığımızın yerine benimsediğimizi koymaya hazırız zîrâ. Yani muhâlifi olduğumuz kokuşmuş ezberin panzehiri gibi gördüğümüz kendimize ait bir ezberimiz var da biz ondan gafiliz ne yazık ki. Evet, bize dayatılan doktrinlerin, ideolojilerin kör bir ezber olduğunu biliyoruz. Ve yine onların, kronikleşen birçok derdimizin de kaynağı olduğu husûsunda hemfikiriz. Buraya kadar da bir problem yok zâten. Bütün sıkıntı, o eşik aşıldıktan sonra başlıyor. Bir ezberi gözden düşürmeye çalışan bizler, akabinde kendi ezberimizi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><em>“Çocuklarınızı, içerisinde yaşadığınız zamana göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirin.”</em><br><em>Hz.Ali (k.v)</em></p>



<p>“Mehdî, bizim tembelliğimizin adıdır.” demişti Aliya İzzetbegoviç. Angaje olduğumuz ezberlerin de mehdî beklemekten bir farkı yok gerçekte. Ona gönül verenler, günün birinde bir kurtarıcının zuhûr edip kendilerini, içine yuvarlandıkları bataktan kurtaracağına inanırlar. Uzun sözün kısası çilesiz, sıkıntısız, tefekkürsüz bir kurtuluştadır bütün ümitleri.</p>



<p>İşte ezberlere olan sadâkatimiz de büyük ölçüde ona benziyor. Onlara da mehdî gibi kurtarıcı gözüyle bakıyoruz biz. Bakış açımızın altında sorgulanmamış bir kesin inanç, daha derinlerde ise çilesiz, külfetsiz, gayretsiz bir kurtuluş ümidi saklı.</p>



<p>Kurtuluş reçetelerinin, birilerinin elinde olduğu ve o arz-ı endâm ettiğinde peşine takılmak gerektiği inancı, bizi bugüne değin sürekli perîşân etti. Fakat o müzmin îtiyâttan nedense kurtaramadık kendimizi bir türlü.</p>



<p>Ezberlere düşman olduğumuzu sanıyoruz. Hakikatse hiç de öyle değil hâlbuki. Daha baştan reddiye yazdığımızın yerine benimsediğimizi koymaya hazırız zîrâ. Yani muhâlifi olduğumuz kokuşmuş ezberin panzehiri gibi gördüğümüz kendimize ait bir ezberimiz var da biz ondan gafiliz ne yazık ki.</p>



<p>Evet, bize dayatılan doktrinlerin, ideolojilerin kör bir ezber olduğunu biliyoruz. Ve yine onların, kronikleşen birçok derdimizin de kaynağı olduğu husûsunda hemfikiriz. Buraya kadar da bir problem yok zâten. Bütün sıkıntı, o eşik aşıldıktan sonra başlıyor. Bir ezberi gözden düşürmeye çalışan bizler, akabinde kendi ezberimizi onun yerine ikâme etmenin peşine düşüyoruz. Tabiî onu bir ezber olarak değil de bütün dertlerimizin devâsı olan sihirli bir formül, bir ideal çözüm olarak görüyoruz. Bu yüzden de bir ezberi fâş ederken hiç farkında olmadan hıfzımızdakinin propagandasına girişiyoruz.</p>



<p>Çoğunluğun; “Ben ezberlere karşıyım.” deme lüksü yok bu memlekette. Reddedilen ezberler ve onların karşısında doğruluğuna inanılmış bir muteber ezber var dâima. Fakat o, sahibi nezdinde ezber değil kesinlikle. Gerçeğin bizâtihi kendisi. Mevcut fikirlerin en doğrusu. Temasa geçildiğinde toplumu şâha kaldıracak efsûnlu bir reçete. Ezbere atfedilen değer bu olunca müdekkik, muhakkik bir nazarla üzerinden geçmenin, onu hasbî tefekkürle ele alıp irdelemenin, yani yeniden anlamaya çalışmanın da bir gereği kalmıyor artık. Zîrâ îmân edercesine inanılmış bir fikrin üzerinde durup onu yeniden düşünmek anlamsızlaşıyor. Hâliyle fuzûlî bir gayrete dönüşüyor sahibinin gözünde.</p>



<p>Ve o dakikadan sonra ezber sahibinin keyfiyeti zenginleştirmek gibi bir derdi de olmuyor. Zîrâ bundan böyle yapılacak iş belli: Ezbere merbut sürüyü çoğaltmak. Yani kemiyeti arttırmak! Muhtevâya yabancı, yeniden anlamaya kapalı, kendisini güncelleyemeyen, sadece bir ezber kalıbına itâatla yükümlü, hayattan izole, keyfiyetsiz bir kalabalık üretmek. Çünkü îmân edilen ezbere inanmış insan sayısı ne kadar çoğalırsa kurtuluş da o kadar yakın! Elbette bu, bir aldanış ve beyhûde bir çırpınış.</p>



<p>Kısacası herkes kendi dünya görüşüne aykırı düşen ezberin muhâlifi ve kendi ezberinin de sâdık ve gözü pek bir müdâfi. Düşünen, tefekkür çilesi çeken küçük bir azınlık dışında toplumun çoğunluğu bu kısır döngünün mahkûmu olarak köşe kapmaca oynayarak ömür tüketiyor.</p>



<p>Farkında olmadan en erken çağlarımızda hattâ diyebiliriz ki çocukluk yılarımızda bir ezbere sevdâlanıyoruz. &nbsp;Ya aileden tevârüs ettiğimiz kıymet hükümleri ya bir büyüğümüzün telkinleri ya da yetişme şartlarımız bizi ona angaje hâle getiriyor. Ve uzun yıllar onun tek hakikat, yegâne gerçek olduğu avuntusuyla oyalanıyoruz. En doğru fikrin mensup ve müdâfi olmakla övünüyoruz. Ezberlerle büyüdüğümüz için onlar zamanla şahsiyetimizin mütemmim cüzü hâline geliyorlar. Âdeta bütünleşiyoruz onlarla.</p>



<p>Tabiî bu hep böyle gitmiyor. Üzerinden yıllar geçse de gün geliyor paradigmamızla yüzleşiyoruz. Değişmekte olan hayat, güncellenmeyen fikirleri ıskartaya çıkartıyor zîrâ. İşte o zaman ezberimizin yaldızları birer birer dökülmeye başlıyor. Fakat yanlışımızı görsek, derûnumuzda onunla yüzleşsek de yıllarca peşinden koştuğumuz bir ezberi terk etmek, ona sırtımızı dönmek o kadar kolay değil artık. Değil bunu itirâf etmek, dillendirebilmek bile bir hayli zor.</p>



<p>Ezber, kimliğimizin bir parçası hâline geldiğinden onu savunurken aynı zamanda şahsiyetimizin de müdâfaasını yapıyoruz. Ondan vazgeçmek, kimlik ve geçmişimizi de sorgulamak anlamına geliyor. Bu durumda ise bir sâbiteye dayanmak ihtiyâcında olan insan, kendisini boşlukta hissediyor. Sorgulamadan yaşamanın, yıllarca bir ezbere kayıtsız-şartsız bağlanmanın netîcesi bu.</p>



<p>Sevgi ve nefretlerimizin de kaynağında ezberlerimize olan sadâkatimiz var. Çoğu zaman bize onlar yön veriyor. Reaksiyonlarımızı onlar belirliyor. Bir ezbere duyduğumuz sevgi, onun mefhûm-u muhâlifi olarak gördüğümüz fikir ve şahsa karşı kolayca husûmete sevk edebiliyor bizi. Burada anlamaya çalışmak yok, körü körüne bir düşmanlık ve reddediş psikolojisi var.</p>



<p>Ezberlere olan mahkûmiyetimizin altında okumayı, araştırmayı, düşünmeyi, sorgulamayı sevmeyişimiz yatıyor. Yani gölgesine sığındığımız ezberler, tefekküre yatkın olmayışımızın kaçınılmaz bir sonucu. O yüzden de önümüze konulan hazır reçetelere, kurtuluş formüllerine(!) yapışmaya fazlasıyla teşneyiz. Birilerinin adımıza düşünüyor olması, bizi zahmetten kurtarıyor zîrâ. Kolaycılığın, beleşçiliğin bir başka tezâhürü de ezberlere kucak açmak bu toplumda.</p>



<p>Yıllar önce, vakti zamanında ülkücülükten sosyalizme geçiş yapmış bir dostuma; “Niçin ülkücülüğü bırakıp sosyalist oldun?” diye sormuştum. Verdiği cevap, ezberlere teslîm olmanın insan hayatında ne büyük bir savrulmaya yol açtığının ispatı gibiydi: “Ülkücülüğün yanlışlarını gördüm. Düz mantıkla hareket ettim ve herhalde doğru olan bugüne kadar kendisiyle mücâdele ettiğim fikirdir, diye düşündüm.” Benden on beş yaş büyük olup bugün hayatta olmayan dostum, kendisini tanıdığım yıllarda artık ne ülkücüydü ne de sosyalist. Çoktan Kemâlizm’e doğru yelken açmıştı. Dümeni bir o yana bir bu yana kırarak dünyadaki mesâisine son noktayı koydu. Kısacası yitip giden, bir hiç uğruna tükenen hayatların da müsebbibi yine peşinden koştuğumuz ezberler.</p>



<p>Bir ezbere bağlanmanın kaçınılmaz sonuçlarından biri de yeni fikirlere kapıyı kapatmak. Çünkü her yeni fikir, sahibinin cam fânûs içinde korumaya aldığı ezber için bir tehdit potansiyeline sahip. Hayatın ritmine ayak uyduran taze bir fikir, eski ezberlerimize tekrar dönüp bakmamızı şart kılıyor. Yeniden bir düşünce mesâisine zorluyor bizi. Bu da tabîatiyle zihin konforumuzu bozup mânevî bütünlüğümüzü sarsıyor. Ezberi bozulan şahıs, hem o yeni fikre hem de fikrin sahibine düşman olabiliyor.</p>



<p>Ezberler kimliğimizin vazgeçilmezi durumunda. O yüzden de onlar, anlamanın önündeki aşılması en zor engeli oluşturuyor. Her şahıs, ezberini savunurken farkında olmadan kimliğinin müdâfaasını yapıyor. Tartışmaların, sohbetlerin birden polemiğe ardından da kavgaya dönüşmesinin arkasında yatan sebep de o. Çünkü çoğu zaman fikirler değil, kimlikler çatışıyor.</p>



<p>Her fikir tarihin bir döneminde şekillendiğinden zuhûr ettiği devrin şartlarına tâbidir. Zaman geçip şartlar değişince geçmişte çözüm üreten bir fikir, tarâvetini yitirip yeni şartlara cevap veremez hâle gelir. Ve tabiatiyle bir ezbere dönüşür. O yüzden de her fikrin üzerinde durup yeniden düşünmek zorundayız.</p>



<p>Türkiye’de kimlik gruplarının ezberleri var. Tartışmalarda hep onlar piyasaya sürülüyor. O yüzden de bir diyalog ya da fikir münâzarası değil, bir monolog ve sağırlar diyaloğu yaşanıyor. Herkesin kendisinin çalıp kendisinin söylediği bir vasatta ise yeni fikirlerin ortaya çıkması mümkün değil. Fikrî sefâletimizin altında toplumun ezberler üzerinden kimlik gruplarına bölünmüş olması gerçeği yatıyor.</p>



<p>Bazıları katıksız bir şekilde ezberini savunuyor, bazılarıysa daha akıllıca davranıp ezberin etrafından dolanarak ustaca yapıyor müdâfaasını. Doğrudan ezbere vurgu yapmasa da sözlerinin satır arasında gezenler kendisini harekete geçiren sâikin o ezber olduğunu görüyor.</p>



<p>Neden ezberlere meftûnuz, niçin onlara bu kadar çok sarılıyoruz? Çünkü kurtuluşu hep kendi dışımızda arıyoruz. Onu hâriçte sanıyoruz. Hâlbuki o bizim içimizde. İşin sırrı, gönül mabedimizdeki mânâ kandilini yakabilmekte. Onu yakmadan, kalbimizle akletmeden Hakk’a vusûl mümkün değil. Onunla temasa geçen kul ise ölümsüzlüğe eriyor, sonsuz bir diriliş muştusuna kavuşuyor.</p>



<p>Düşünebilmek için içimize düşmek gerekiyor. Varlığımızda meknûz olan hakikatle buluşmak îcap ediyor. Ne zaman kendimize dönersek onunla tanış olacağız. Bir hadîs-i kudsîde; “Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.” denmiyor mu? Demek ki hakikatin ışığı, nûrun, ziyânın kaynağı bizde. Onu dışımızda aramaksa muhal üstü muhal.</p>



<p>Yüce kitâbımızda defaâtle sorulmuyor mu bize: “Düşünmüyor musunuz, akletmiyor musunuz?” diye. Bakış açımızı değiştirmezsek Kur’an dahi bizim için bir hidâyet rehberi olamaz. Öncelikle kurtuluşun bizde başlayacağını, içimizde yaktığımız ateşle kıvam bulacağını bilerek çıkmalıyız yola. Kurtuluşu, geçmişlerin kıssalarında ya da birilerinin ağzından dökülen sloganlarda aramaksa büyük bir yanılgı. Yolumuzun pîrlerinden Hâcı Bektâş-ı Velî ne de güzel söylemiş:</p>



<p>Harâret nârdadır, sacda değildir,<br>Kerâmet baştadır, tâcda değildir<br>Her ne arar isen, kendinde ara,<br>Kudüs’te, Mekke’de Hâc’da değildir </p>



<p>Zihinlerimizi ezber prangalarından kurtarıp bize rûhundan üfürenle buluştuğumuz gün, hakikat kapıları ardına kadar açılacaktır önümüzde.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ezberlerden-kurtulmadikca-kurtulmayiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2019’Da Mehdi İhdas Edilecek</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/2019da-mehdi-ihdas-edilecek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/2019da-mehdi-ihdas-edilecek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 08:45:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7215</guid>

					<description><![CDATA[ABD HARIL HARIL ÇALIŞIYOR Muhafazakâr camia, ne zaman bir devlet yetkilisi &#8220;İrticai tehlike&#8220;den söz etse, gocunur, üstüne alınır. Zan edilir ki yetkililer, irtica kavramı ile İslam&#8217;ı hedef almaktadır. Bunun böyle olmadığını muhafazakâr camiaya anlatmanın deveye hendek atlatmak kadar zor olduğu ortada. Oysa gerek Osmanlı dönemindeki Vehabi isyanları gerekse Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleşen Nakşibendi kalkışmaları, irtica kavramının içinin doldurulmasında önemli katkılar sunuyor. Vehabi ve Nakşibendi isyanlarının İngiliz Sömürge Bakanlığına bağlı istihbarat teşkilatının projesi olduğu günümüzde daha net şekilde anlaşılabilir. Kürt İslamcılara göre, Şeyh Said isyanı bir kıyamdır. İngiliz parmağını görmeyecek kadar feraset ve bilgi yoksunu olanlar sadece onlar değil. Menemen olayları nedeniyle mahkeme aşamasında hastalığı nedeniyle hayatını kaybeden Nakşibendi Şeyhi Esad  Erbili de İngilizlerle temasta olan bir başka isimdi. İngiliz Vehabiligi, İngiliz Şiası ve İngiliz Sünniliği&#8230; Vehabiliğin ortaya çıkışı ve sonuç alınması üç yüz yıl kadar sürdü. Bıkmadan usanmadan Britanya Sömürge Bakanlığı bu projeyi yürüttü. Aynı şekilde İran Velayet-i Fakih rejiminin temel kavramlarını oluşturan dini terminolojinin meydana getirilmesi de yüz elli yıllık bir faaliyetin ürünüdür. Güncel Şia fıkhının tarihi köklerinden koparıldığı söylenebilir. İngiltere&#8216;den yayın yapan onlarca Şia TV kanalının mevcudiyetini tesadüf mü sanıyorsunuz? Hindistan kökenli tasavvufi akımların Rabbanî mektebinden çıkması ve İslam dünyasını ahtopot gibi sarması yine İngilizlerin eseri değil mi? Ehli Sünnet merhumu dört mezheple sınırlayan anlayışın mimarı kim sanıyorsunuz? Teolojinin jeopolitiği olduğu gibi istihbaratı da var!.. İngiliz istihbaratı; İslam dünyasına yönelik teolojik çalışmalarında büyük ölçüde oryantalizmin kaynaklarından beslendi. Hindistan Müslümanları ve buradaki tarikatlar üzerinden diğer İslam ülkelerine nüfuz etmenin yolunu buldular. İslam coğrafyasından devşirdikleri elemanlarına gönderilecekleri ülkeye göre sıkı bir dini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD HARIL HARIL ÇALIŞIYOR</strong></p>
<p><strong>Muhafazakâr</strong> camia, ne zaman bir devlet yetkilisi &#8220;<strong>İrticai tehlike</strong>&#8220;den söz etse, gocunur, üstüne alınır.</p>
<p>Zan edilir ki yetkililer, <strong>irtica</strong> kavramı ile <strong>İslam&#8217;</strong>ı hedef almaktadır.</p>
<p>Bunun böyle olmadığını muhafazakâr camiaya anlatmanın deveye hendek atlatmak kadar zor olduğu ortada.</p>
<p>Oysa gerek <strong>Osmanlı</strong> dönemindeki <strong>Vehabi</strong> <strong>isyanları</strong> gerekse <strong>Cumhuriyet</strong>’in ilk yıllarında gerçekleşen <strong>Nakşibendi</strong> kalkışmaları, <strong>irtica</strong> kavramının içinin doldurulmasında önemli katkılar sunuyor.</p>
<p><strong>Vehabi</strong> ve <strong>Nakşibendi</strong> isyanlarının <strong>İngiliz Sömürge Bakanlığı</strong>na bağlı istihbarat teşkilatının projesi olduğu günümüzde daha net şekilde anlaşılabilir.</p>
<p><strong>Kürt İslamcılar</strong>a göre, <strong>Şeyh Said</strong> isyanı bir kıyamdır.</p>
<p><strong>İngiliz</strong> <strong>parmağı</strong>nı görmeyecek kadar feraset ve bilgi yoksunu olanlar sadece onlar değil.</p>
<p><strong>Menemen</strong> olayları nedeniyle mahkeme aşamasında hastalığı nedeniyle hayatını kaybeden <strong>Nakşibendi Şeyhi Esad  Erbili</strong> de <strong>İngilizlerle</strong> temasta olan bir başka isimdi.</p>
<p><strong>İngiliz Vehabiligi, İngiliz Şiası ve İngiliz Sünniliği&#8230;</strong></p>
<p><strong>Vehabiliğin</strong> ortaya çıkışı ve sonuç alınması <strong>üç yüz yıl </strong>kadar sürdü.</p>
<p>Bıkmadan usanmadan <strong>Britanya Sömürge Bakanlığı</strong> bu projeyi yürüttü.</p>
<p>Aynı şekilde <strong>İran Velayet-i Fakih</strong> rejiminin temel kavramlarını oluşturan dini terminolojinin meydana getirilmesi de <strong>yüz elli yıllık </strong>bir faaliyetin ürünüdür.</p>
<p>Güncel <strong>Şia</strong> fıkhının tarihi köklerinden koparıldığı söylenebilir.</p>
<p><strong>İngiltere</strong>&#8216;den yayın yapan onlarca <strong>Şia TV </strong>kanalının mevcudiyetini tesadüf mü sanıyorsunuz?</p>
<p><strong>Hindistan</strong> kökenli tasavvufi akımların <strong>Rabbanî </strong>mektebinden çıkması ve <strong>İslam</strong> dünyasını ahtopot gibi sarması yine <strong>İngilizler</strong>in eseri değil mi?</p>
<p><strong>Ehli Sünnet</strong> merhumu dört mezheple sınırlayan anlayışın mimarı kim sanıyorsunuz?</p>
<p><strong>Teolojinin jeopolitiği olduğu gibi istihbaratı da var!..</strong></p>
<p><strong>İngiliz istihbaratı</strong>; <strong>İslam</strong> dünyasına yönelik teolojik çalışmalarında büyük ölçüde oryantalizmin kaynaklarından beslendi.</p>
<p><strong>Hindistan Müslümanları</strong> ve buradaki tarikatlar üzerinden diğer <strong>İslam</strong> ülkelerine nüfuz etmenin yolunu buldular.</p>
<p><strong>İslam</strong> coğrafyasından devşirdikleri elemanlarına gönderilecekleri ülkeye göre sıkı bir dini eğitim verdiler.</p>
<p>Kimisi <strong>sufi</strong> ekolün dervişi oldu kimisi <strong>Şii</strong> molla kimisi de <strong>Sünni Hoca</strong> oldu.</p>
<p>Her biri, gittikleri ülkelerde <strong>Britanya Sömürge Bakanlığı</strong>&#8216;nın belirlediği hedefler doğrultusunda dini propaganda yaptı.</p>
<p>Bu faaliyetlerin sonunda, &#8220;<strong>Hilafetin Kureyşyliliği&#8230;”, &#8220;Velayet-i Fakih&#8230;&#8221;, “Mehdi&#8217;nin zuhuru&#8230;&#8221;, “Ehli Kitap’la ittifak&#8230;&#8221;, &#8220;Dinler arası diyalog&#8230;&#8221;</strong> gibi konular ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Mehdî nedir?</strong></p>
<p><strong>Mehdi</strong>, <strong>Ahir Zaman</strong>’da geleceğine ve<strong> İslam</strong>&#8216;ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılan kurtarıcı kişidir.</p>
<p><strong>&#8220;Hidayete erdirilen ya da hidayete vesile olan&#8221;</strong> anlamlarına gelir.</p>
<p>İlk dönem <strong>İslâm</strong> kaynaklarında rastlanılmamaktadır.</p>
<p><strong>Kur’an</strong>&#8216;da var olan bir mevzu değildir; bazı <strong>Hasen</strong> ve <strong>Mevzu Hadisler</strong>’de, <strong>Mehdilik</strong> anlatılır. Ancak <strong>Mehdî</strong> konusu <strong>İsraliyat</strong> kapsamında ele alınmalı. Çünkü  <strong>Yahudilik</strong> ve ardılı <strong>Hıristiyanlık</strong>; <strong>Mehdî</strong> ve <strong>Mesih</strong> kavramlarının ilk kaynağıdır.</p>
<p><strong>Yahudilikte Mesih ve Mehdî!..</strong></p>
<p><strong>Yahudiler</strong>, <strong>Mesîh</strong>’in <strong>Hz. Dâvûd</strong> soyundan geleceğine, meshedilmesi dolayısıyla kutsal bir güce sahip olacağına, <strong>Tanrı’</strong>nın himayesi sayesinde günah işlemeyeceğine inanırlar.</p>
<p><strong>Mesîh</strong>’i diğer insanlardan ayıran özellik onun <strong>&#8220;Tanrı’nın yeryüzündeki vekili&#8221;</strong> olması, <strong>Tanrı</strong>’nın özel lutfuna sahip bulunmasıdır.</p>
<p><strong>Yahudilere</strong> göre, <strong>Mehdî</strong> devrinde <strong>Kudüs</strong> ve çevresi cennet bahçelerine benzeyecek, çöller ormanlara dönüşecek, hayvanların tabiatı değişip vahşilikleri kaybolacak, kurt ve kuzu beraber bulunacak, yılanın ekmeği toz ve toprak olacaktır.</p>
<p>Bu tür beklentiler diğer <strong>Mehdî</strong> telakkilerinde de vardır.</p>
<p><strong>Hıristiyanlıkta durum nedir?..</strong></p>
<p><strong>Hristiyanlık</strong>taki <strong>Mehdi</strong> anlayışı, <strong>İncil</strong> kökenli olmayıp <strong>kilise öğretisi</strong> olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Hristiyanlara</strong> göre, <strong>Mehdi</strong>, &#8220;Tanrı’nın oğlu İsa Mesih’in yardımcısı ve dünyaya dönüş alametlerinden&#8221;dir.</p>
<p>Bazı <strong>Hristiyan</strong> mezhep ve tarikatlerinde, <strong>Mesih</strong> ile <strong>Mehdi</strong>’nin aynı kişiler olduğu  kabul edilmektedir.</p>
<p><strong>Hıristiyanların Mehdisi ne zaman ortaya çıkacak?..</strong></p>
<p><strong>Armageddon</strong>, <strong>Hıristiyanlık</strong> kaynaklarında, <strong>Dünya</strong>&#8216;nın sonu geldiğinde yapılacağı kehanet edilen büyük <strong>Kıyamet</strong> savaşının adıdır.</p>
<p>Bu savaşın çıkması, <strong>Mehdî Mesih&#8217;</strong>in zuhurundan sonradır.</p>
<p><strong>Armageddon</strong>, <strong>Hıristiyanlıkta</strong> da, <strong>Müslümanlıkta</strong> da benzer şekillerde anlatılmıştır.</p>
<p><strong>Kıyamet</strong> öncesi yaşanacak olan bu büyük savaş, <strong>Mesih</strong> ile <strong>Deccal</strong> arasında olacaktır.</p>
<p><strong>Hıristiyanlar</strong>, <strong>Mesih</strong>’i <strong>Hz.İsa</strong> olarak kabul ederler ve “Kıyametten önce <strong>İsa Mesih</strong> gelecek ve Tanrı’nın yardımı ile <strong>Deccalı</strong> ve ordularını mağlup edecektir.&#8221;</p>
<p>Bir kaç yıl önce, <strong>Hıristiyan</strong> <strong>kahinler</strong> bir kehanette bulundu.</p>
<p><strong>İncil</strong>&#8216;de yer alan kehanete göre <strong>&#8220;Kanlı ay tutulması&#8221;</strong>nın <strong>Paskalya</strong> bayramıyla denk düştüğü gün <strong>Mehdi</strong>’nin geleceği söylendi.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de Mehdî’yi kimler bekliyor?..</strong></p>
<p><strong>Türkiye</strong>&#8216;de hemen her dini cemaat ve  grubun &#8220;<strong>Mehdî</strong>’ye asker olmak&#8221; gibi ideolojik saplantısı mevcut.</p>
<p>Neredeyse <strong>Mehdî</strong>’ye intisab etmeyenin itikadından şüphe edildiği ortam söz konusu.</p>
<p><strong>Mehdi’</strong>si olmayan cemaat, tarikat yok!</p>
<p>Her <strong>şeyh</strong> efendi, kendisini potansiyel <strong>Mehdî</strong> olarak görüyor.</p>
<p>Birkaç rüya tabiri, ilgisiz dini kaynaklara referansla <strong>Mehdî piyasası</strong>na girmek mümkün.</p>
<p>Bu konuda en hazırlıklı cemaat <strong>Nurcular</strong>. En büyük kaynakları <strong>Risale-i Nur </strong>külliyatı.</p>
<p><strong>2019 yılı Mehdiyetin tehlike eşiği?..</strong></p>
<p>Dini grubların <strong>Hurufiliğe</strong> yatkınlığı, <strong>Türkiye</strong>&#8216;yi karıştırmak isteyenlerin işini oldukça kolaylaştırıyor.</p>
<p><strong>Mehdî</strong> mevzuunda zorlama bazı çıkarımlara veya gaybi haberlere göre <strong>2019</strong> yılında <strong>Türkiye</strong>&#8216;de <strong>Mehdî</strong> zuhur edecektir.</p>
<p><strong>Nereden biliyorlar? Kaynakları ne?</strong></p>
<p><strong>Nurculara göre;</strong></p>
<p><strong>Sikke-i Tasdiki Gaybi 1440</strong>’ı işaret ediyor.</p>
<p>Krizin zirveye çıkacağı ay olarak <strong>2019 Nisan</strong>.</p>
<p><strong>Said Nursi</strong>&#8216;nin <strong>“Süfyaniyet 100 yıl sürecek&#8221; </strong>dediği rivayet ediliyor.</p>
<p>“<strong>Süfyaniyet</strong>&#8220;ten kasıt, <strong>Cumhuriyet</strong> rejimi.</p>
<p>Bunlara kalırsa <strong>Süfyaniyet,</strong> 1922’de (<strong>1340</strong>) başladı. 2019’da (<strong>1440</strong>) bitecek.</p>
<p><strong>Süfyaniyet&#8217;</strong>i de <strong>MEHDİ</strong> yok edecek.</p>
<p>Bunun için <strong>2019</strong>&#8216;a kadar gelmesi gerekiyormuş.</p>
<p>Garibler <strong>Mehdî</strong>’yi beklemekten ağaç oldular.</p>
<p>Uma uma döndüler sarı muma.</p>
<p>Neymiş efendim,</p>
<p><strong>Hz. Hızır </strong>duvarcı ustasıymış, <strong>Hz. Mehdi </strong>de hem <strong>Masonlar</strong>ı, hem <strong>Tapınak Şövalyeleri</strong>ni hakimiyette kullanacakmış.</p>
<p><strong>2019</strong> artık Mehdiyetin çok aleni şekilde ortaya çıkmaya başladığı yıl olacak.</p>
<p><strong>Biz uyuyoruz Amerikalılar fellik fellik Mehdîyi arıyor!..</strong></p>
<p><strong>2015</strong>&#8216;te <strong>Ramazan</strong> ayı dolayısıyla ülkenin çeşitli noktalarından gelen din adamları ve öğrencileri ile buluşan <strong>İran</strong> eski <strong>Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad</strong>, <strong>ABD</strong>&#8216;nin <strong>Hz. Mehdi</strong>&#8216;yi yakalamaya çalıştığını iddia etmişti.</p>
<p><strong>Hz.Mehdi</strong> konusunda iddialı ifadeler kullanan <strong>Ahmedinejad</strong>, <strong>ABD</strong>&#8216;nin kendi asırlık imparatorluğunu çökertecek esas tehlikenin <strong>Hz. Mehdi</strong> olduğunu bildiğini ve bunun için <strong>Mehdi</strong> hakkında geniş çaplı araştırma yürüttüğünü öne sürdü.</p>
<p><strong>Ahmedinejad</strong>, <strong>Amerikalılar</strong>’ın kendilerine göre <strong>Hz. Mehdi</strong> ile irtibatta olabilecek herkesle iletişime geçtiklerini, onlarla buluşup bilgilerinden faydalandıklarını, dini üniversitelerde <strong>Hz. Mehdi </strong>konusunda yapılan araştırmaların binlerce kat fazlasının <strong>ABD</strong> üniversitelerinde yapıldığını, televizyondaki bir röportajında söylemiş ve <strong>“Onlar bizim Hazreti Mehdi&#8217;nin peşinde olduğumuzdan daha ziyade onun peşindeler”</strong> diyerek Amerikalıların <strong>Hz. Mehdi</strong>’yi aradığı iddiasında bulunmuştu.</p>
<p>Herhalde kendisinin de <strong>Amerikalılarla</strong> bu konuda görüştüğünü unutmuş olmalı.</p>
<p><strong>Tehlike kapıda!.. Mehdî bir gece ansızın gelebilir!..</strong></p>
<p>Cemaatler arasında <strong>Mehdilik</strong> <strong>mutabakatı</strong> sağlandıysa, yeni Şeyh Said, Menemen benzeri isyanları da start alabilir.</p>
<p>Başı kim çeker derseniz, <strong>&#8220;FETÖ’nün kamudaki mirasına hangi cemaat konduysa onlar çeker”</strong> derim!</p>
<p>.</p>
<p><strong>Ömür Çelikdönmez, </strong></p>
<p><a href="https://twitter.com/oc32oc39"><strong>@oc32oc39</strong></a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/2019da-mehdi-ihdas-edilecek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Referans Olarak Mehdî ve Mehdîlik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-referans-olarak-mehdi-ve-mehdilik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-referans-olarak-mehdi-ve-mehdilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Çınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:33:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Çınar]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 208]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1734</guid>

					<description><![CDATA[Şia’ya göre Hz. İsa, Mehdînin yardımcısı; Ehl-i sünnet tasavvuf çevrelerine göre ise Mehdî, Hz. İsa’nın yardımcısı olarak düşünülmüştür. Hz. İsa, Hıristiyanlar tarafından da beklendiği için sadece Müslümanlar tarafından beklenen kurtarıcı, Mehdî’dir. İnsanoğlu, fıtratı gereği yaptığı her türlü faaliyetin meşru bir zeminde olmasını bekler. Özellikle dinî faaliyetler söz konusu olduğu zaman, bu husus biraz daha önem kazanır. Zira din, sadece insanın dünyasını değil aynı zamanda ebedi hayatı olan ahiret yurdunu da etkilemektedir. Buna bağlı olarak insan, dinî faaliyetlerinde, daha da hassas davranarak, bulunduğu zeminin sağlam ve meşru olmasını ister. Kuşkusuz dinî hayat, bireysel etkinliklerin yanı sıra toplu olarak ve cemaat halinde yapılması gereken unsurlar da içermektedir. Yüce Allah’ın: “İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın.” ve “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın.” ayetleri, müminlerin dinî faaliyetlerini birlikte yapmalarını ön gören referanslardan sadece iki tanesidir. Bunun neticesinde tarih boyunca mezhepler, tarikatlar, cemaatler ve diğer sosyal gruplar ortaya çıkmıştır. Söz konusu grupların büyük çoğunluğu ilk anda tamamen iyi niyetle ve dinî kaygılarla ortaya çıkmakta ve her alandaki referanslarını dinden aldığını iddia etmektedir. Bu iddialarında çoğu zaman samimi olduklarını kabul etmek mümkündür. Ancak ilerleyen dönemlerde varlığını muhafaza etmek ve bunu genişleterek sürdürebilmek için, muhataplarını ikna etmek üzere güçlü referanslar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şia’ya göre Hz. İsa, Mehdînin yardımcısı; Ehl-i sünnet tasavvuf çevrelerine göre ise Mehdî, Hz. İsa’nın yardımcısı olarak düşünülmüştür. Hz. İsa, Hıristiyanlar tarafından da beklendiği için sadece Müslümanlar tarafından beklenen kurtarıcı, Mehdî’dir.</strong></p>
<p>İnsanoğlu, fıtratı gereği yaptığı her türlü faaliyetin meşru bir zeminde olmasını bekler. Özellikle dinî faaliyetler söz konusu olduğu zaman, bu husus biraz daha önem kazanır. Zira din, sadece insanın dünyasını değil aynı zamanda ebedi hayatı olan ahiret yurdunu da etkilemektedir. Buna bağlı olarak insan, dinî faaliyetlerinde, daha da hassas davranarak, bulunduğu zeminin sağlam ve meşru olmasını ister. Kuşkusuz dinî hayat, bireysel etkinliklerin yanı sıra toplu olarak ve cemaat halinde yapılması gereken unsurlar da içermektedir. Yüce Allah’ın: “İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın.” ve “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın.” ayetleri, müminlerin dinî faaliyetlerini birlikte yapmalarını ön gören referanslardan sadece iki tanesidir. Bunun neticesinde tarih boyunca mezhepler, tarikatlar, cemaatler ve diğer sosyal gruplar ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Söz konusu grupların büyük çoğunluğu ilk anda tamamen iyi niyetle ve dinî kaygılarla ortaya çıkmakta ve her alandaki referanslarını dinden aldığını iddia etmektedir. Bu iddialarında çoğu zaman samimi olduklarını kabul etmek mümkündür. Ancak ilerleyen dönemlerde varlığını muhafaza etmek ve bunu genişleterek sürdürebilmek için, muhataplarını ikna etmek üzere güçlü referanslar arar. İşte tam da bu süreçte, Allah’ın hidayette kıldığı ve mutlak zafer vaad ettiği düşünülen “Mehdî” gibi figürler ön plana çıkar.</p>
<p>Kuşkusuz insanlığın inanç tarihi, ilk insan olan Hz. Âdem ile başlamıştır. Onun ilk çocuklarından itibaren hak – batıl çatışması da tarih sahnesine çıkmıştır. Kur’ân’da: “Dinlerini parçalayıp -her bir grubun kendindekini beğendiği- fırkalara ayrılanlardan olmayın.” ayetinde işaret edildiği gibi, her şahıs ve grup kendisinin hak yolda olduğunu düşünerek bunu başkalarına da kabul ettirme gayreti içine girmiştir.<br />
İnsanlık tarihi boyunca hem bu alanda hem de diğer beşeri etkinlik alanlarında birçok defa büyük kitlesel kargaşa ve bunalımlarla karşı karşıya kalınmış, bu dönemlerde kendilerine hem dinî alanlarda hem de dünyevî iktidar alanlarında rehberlik edecek birilerini bulma arayışına girilmiştir. Bu arayış, başta kutsal metinler olmak üzere zaman zaman inanç, düşünce ve kültürel kaynaklar tarafından da beslenmiştir. Tevrat ve İncil’de zikredilen ve bir gün vazifesini tamamlamak üzere ortaya çıkması beklenen kurtarıcı “Mesih” etrafında beslenen beklentiler; Azteklerde “Quatzalcoatl”, Eski Mısır’da “Ameni”, Hinduizm’de “Kalki”, Budizm’de “Maytreya”, Mecûsîlikte “Saoşyant” şeklinde isimlendirilmiştir.</p>
<p><strong>Mehdi ve Mesih</strong></p>
<p>Müslümanlar arasında da Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra, henüz Sahabeden bazılarının hayatta olduğu dönemlerden itibaren meydana gelen bunalımlarla birlikte, dinî meşruiyet problemi ortaya çıkmış, bu problemle eş zamanlı olarak “Mehdî” ve “Mesih” inancı da gündeme girmiştir. Şu var ki diğer dinlerde kıyâmete yakın bir zamanda ortaya çıkarak, zulüm ve haksızlıkla dolan yeryüzüne, adalet ve hakkaniyeti doldurması beklenen kurtarıcı, bir tek şahsiyet olarak tasavvur edildiği halde, Müslümanlar arasında biri Hz. İsa diğeri Mehdî olmak üzere, iki şahsiyet şeklinde tasavvur edilmiştir. Ancak her ne kadar iki şahsiyet şeklinde tasavvur edilmiş ise de her ikisi birbirine destek olacak şekilde düşünülmüş, Şia’ya göre Hz. İsa, Mehdînin yardımcısı; Ehl-i sünnet tasavvuf çevrelerine göre ise Mehdî, Hz. İsa’nın yardımcısı olarak düşünülmüştür. Hz. İsa, Hıristiyanlar tarafından da beklendiği için sadece Müslümanlar tarafından beklenen kurtarıcı, Mehdî’dir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanların fethettikleri İran ve Roma hinterlandında, karşılaştıkları kültür ve inanç toplulukları arasında “Vaadedilen kurtarıcı” (müncî-i mev‘ud) beklentisi, oldukça canlı bir şekilde varlığını sürdürmekteydi. Özellikle Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki “Mesih” inancı ile Mecûsîlikteki “Saoşyant” inancı, Müslümanlarla iç içe yaşayan Roma ve Pers halkları tarafından yaşatılmakta idi. Bu topraklarda (Kûfe ve Basra gibi) yaşayan Müslümanlar arasında da kaos dönemlerinde bu inançlara benzer şekilde Mehdîlik anlayışının giderek yaygınlık kazandığı görülmektedir. Ancak bilinen anlamıyla birtakım “Messianik/Mesihçi” anlamların yüklenerek kullanılması, Muaviye b. Ebû Süfyân’ın (ö. 60/680) vefatından hemen sonra ortaya çıkan kargaşa ortamına denk gelmektedir. Özellikle Hz. Hüseyin’in (ö. 61/680) Kerbelâ’da hunharca katledilmesi, ümmet içerisinde ciddi üzüntü ve bunalımlara sebep olmuş, onun intikamını almak için çeşitli arayışlar içine girilmiştir. Bu çerçevede Emevîlerin III. Halifesi Muaviye b. Yezid’in vefatı üzerine meydana gelen otorite boşluğu esnasında Kûfe’de ortaya çıkan Muhtar es-Sakafî tarafından, Hz. Hüseyin’in baba bir kardeşi Muhammed b. Hanefiyye (ö. 71/691) için “Beklenen kurtarıcı” anlamında “Mehdî” tabiri kullanılmıştır. Muhtar, siyasi meşruiyetini sağlama almak için böyle bir yönteme başvurmuştur. Gerçekten de Ehl-i Beyt vurgusunu ön plana çıkararak siyasî hedeflerine ulaşmada önemli ölçüde taraftar bulmuştur. Daha sonraları Emevîlerin Horasan Valisi Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as (ö. 85/704) ve Emevî Halifesi Ömer b. Abdülaziz (ö. 101/720) için de Mehdî denilmiştir. Abbasîler hilafeti uhdelerine aldıktan sonra ilk halife es-Seffah (ö. 136/754) kendisinin Muhammed b. Hanefiyye’nin mehdîlik misyonunu taşıdığını öne sürmüş, kardeşi Mansûr (ö 158/775) ise bu anlayıştan istifade etmek üzere oğluna el-Mehdî adını vermiştir. Diğer taraftan bunlara karşı Ehl-i Beyt merkezli muhalefetin önderliğini yapan ve “Nefsüzzekiyye” olarak da meşhur olan Hz. Hasan’ın torunu Muhammed b. Abdullah’a da akrabaları tarafından “Mehdî” denilmiştir.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal Mehdi miydi?</strong></p>
<p>Bunların yanında daha başka birçok şahsiyet hakkında da bu tabir kullanılmakla beraber özellikle İmâmiyye (İsnâ aşeriyye) Şiası tarafından Hasan el-Askerî’nin oğlu olan ve on ikinci imam olarak kabul elden Muhammed el-Mehdî için bu tabir kullanılmış, günümüze kadar yaşadığına ve zuhur edeceği günü beklediğine inanılmıştır. Günümüzde yaşayan bu ekole mensup çevreler tarafından, oldukça canlı bir şekilde bu inanç yaşatılmakta ve bu doğrultuda siyasi, iktisadî, mimarî, ictimâî ve fikri olarak hayatın her alanında düzenlemeler yapılmaktadır. “Mehdîlik” söz konusu olduğunda, onların temel inanç esasları arasında da yer aldığı için ilk akla gelen bu ekolün anlayışıdır. Bununla beraber Ehl-i Sünnet ekolü içerisinde de kriz dönemlerinde ortaya çıkarak ümmetin en azından belirli bir kesimini kurtarmaya çalışan şahsiyetler için bu tabir kullanılmıştır. Mehdî b Tûmert, Timûrtaş b. Nevin ve Abdülaziz b. Muhammed b. Suûd bu isimlerden birkaçıdır. Anadolu’da da kurtuluş savaşı esnasında, vatanı düşman işgalinden kurtarması, söz konusu kaos ortamını bitirmesi yönüyle Mustafa Kemâl için de “Mehdî” tabiri kullanılmıştır.</p>
<p>Ayrıca Kadıyânîlik, Bahâîlik, Bâbîlik gibi birtakım marjinal gruplar da buna benzer anlayışlar üzerine kurulmuş, ancak daha sonra bu anlayışlarını oldukça derin dinî/fikrî temeller üzerinde geliştirmeye başlamışlardır. Günümüzde de bazen birey olarak bazen de topluluk (cemaat) olarak mehdîlik iddiasında bulunan çevrelere rastlanılmaktadır. Bunların tamamı incelendiğinde işin dinî-teorik boyutundan daha çok, güncel siyasî ve içtimâi beklentilerin ön plana çıktığı görülmektedir. Günümüzde FETÖ gibi yapılanmaların yanı sıra bir takım marjinal gruplar da mehdîlik inancı üzerinden meşruiyet aramakta ve bu doğrultuda taraftar toplamaya çalışmaktadır. Bu yönteme başvurmalarının en önemli nedeni, mehdî için tasavvur edilen güçlü otorite ve hiç kimsenin onun kılıcına karşı gelememesi ile onun hidayette olduğuna dair yaygın anlayıştır. Böylelikle başta taraftarları olmak üzere, insanları ikna ederek, ortamı lehlerine çevirme çabası içine girmektedirler. Ancak Hz. Peygamber’in vefatının üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen, söz konusu iddiayla ortaya çıkan hiç kimse bu hedefine ulaşmamıştır. Bundan sonra da ulaşmayacaktır. Başka bir açıdan değerlendirildiğinde mehdîlik hakkında şunları kaydetmek mümkündür: Mehdîlik sadece Şia’da beş temel esastan biri olan “İmâmet” esasının kapsamında değerlendirildiğinden dolayı akîdenin bir parçasıdır. Ehl-i sünnet tasavvuf çevreleri ile bir kısım Selefîler de mehdîlik inancına sahip olmakla beraber, bunların hiçbiri bunu akidevî bir mesele olarak görmemektedir. Ehl-i Sünnet akaid ve kelam eserlerine baktığımızda büyük çoğunluğu bu konuya değinmemiş, özellikle müteahhirûn döneminde yazılan eserlerde ya kıyametin alametleri arasında ya da imâmet bahsinde hiçbir detay vermeden sadece Şia’ya cevap vermek için konuya yer verilmiştir. Mehdîlik için Kur’ân’dan hiçbir delil olmadığı gibi, Buharî, Müslim ve İmâm Mâlik gibi büyük hadis müelliflerinin eserlerinde de herhangi bir rivayet bulunmamaktadır. Bununla beraber en meşhur sünen sahipleri olarak bilinen Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce ile Ahmed b. Hanbel, eserlerine mehdîlik hakkında pek çok rivâyeti almışlardır.</p>
<p><strong>Mehdiliğin Makul Zemini</strong></p>
<p>Bütün bunları dikkate aldığımızda mehdîliğin farklı boyutlarda da olsa makûl bir zemininin bulunduğunu görmekteyiz. Şöyle ki ümmetin siyasî, iktisadi, fikrî, ictimâî ve dinî alanlarda kaos yaşadığı dönemlerde elinden tutarak söz konusu krizin aşılmasında önderlik yapan şahsiyetlere lafzî anlamına bağlı olarak “Mehdî” denilmesinde herhangi bir sakınca yoktur. İlk dönemlerde de bu anlamda kullanılmıştır. Ancak Peygamberleri bile geride bırakan bir takım özelliklerle donatılmış yarı ilahî bir şahsiyetin ahir zamanda ortaya çıkıp yeryüzünü adalet ve hakkaniyetle dolduracağına dair elimizdeki kaynaklar yeterli değildir. Ayrıca bu anlamı bir grup veya cemaate yüklemenin de her hangi bir geçerli delili yoktur. Kaldı ki “cemaat” tabiri ümmetin tamamını kapsayacak anlamda kullanılmış, ümmetin içinde belirli bir kesimle sınırlı olarak İslam tarihinin hiçbir döneminde kullanılmamıştır. Dolayısıyla belirli bir şahıs için olduğu gibi belirli bir grup için de bu tür anlayışların beslenmesi ümmetin parçalanması, tefrikanın yayılması, kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştirme gibi sonuçları beraberinde getireceğinden oldukça tehlikelidir. Bu tür eğilimler içerisinde bulunan çevrelerin tarih boyunca kendilerinden olmayanları dışladıkları ve onlara zarar verdikleri açıktır. Buna bağlı olarak herhangi bir şahıs ya da grubu değerlendirirken, onun iddialarından daha çok ne yaptıklarına, ne yapmak istediklerine ve günlük hayatlarındaki davranışlarına bakarak değerlendirme yapmak gerekir. Allah’ın hidayete erdirdiği bir zat veya onun etrafında bulunan insanlar, Allah’ın açıkça haram kıldığı fiillere yaklaşmadıkları gibi, aksine bununla mücadele ederler.</p>
<p>Bütün ümmetin Kur’ân’da açıkça ifade edildiği gibi Kur’ân ve Sünnet’ten başka hiçbir dinî otoriteyi mutlak olarak kabul etmeyen, bunların dışında kalan herkes ve her kurumun tartışmaya açık olduğunun farkında olması en doğru ve en garantili olanıdır. Ayrıca ümmetin tamamı veya bir kısmının işlerini uhdesine alan bir şahs-ı mânevîden bahsedilecekse, bu şahs-ı mânevî yine ümmetin bizzat kendisidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-referans-olarak-mehdi-ve-mehdilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
