<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Medeniyet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/medeniyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 03 Jan 2022 08:24:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Medeniyet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Batı’nın Deli Gömleğini Yırtarken…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batinin-deli-gomlegini-yirtarken/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batinin-deli-gomlegini-yirtarken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2022 08:24:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17990</guid>

					<description><![CDATA[Nihâyet tünelin ucu göründü. Batı ile çıktığımız yolculuğun artık son kavşağını dönüyoruz. Ondan sonra ise ayrılık kaçınılmaz. Asırlık macera sona erdiğinde kafesinden kurtulmuş bir kuş kadar hür olacağız inşâallah. Önümüzdeki yıllar rollerin değiştiği bir dönemin başlangıcı olacak. Bugüne kadar hep onlar kaçtı, biz kovaladık. Birkaç yıla kalmaz, biz kaçacağız, onlar kovalamaya başlayacak. Şaşırmayalım, güç dengelerinin değişmesine paralel olarak bu tür gelişmelerin yaşanması hiç te sürpriz olmaz. Dikkat ettiyseniz, uzun bir süreden beri hiçbir devlet yetkilisinin ağzında; AB’yle ilişkiler, üyelik başvurusunun durumu, müzâkere sürecinin geleceği gibi konular yok. Türk devleti yaklaşık on beş yıl önce o defteri sessizce kapattı. 2007’de devletin kendi içinde başlattığı urlardan temizlenme süreciyle beraber AB dosyası da rafa kaldırıldı. Yaklaşık iki asır evvel başlayan ve bizi bir medeniyet kırılmasına uğratarak bugünlere getiren, sonuçları itibarıyla acı ve pahalı tecrübe, çok yakında hitâm bulacak. Batı’nın göremediği şu: Bize revâ gördüğü muâmele, devlet ve toplum olarak bu milleti bir müştereğin etrafında toplayarak lehimizdeki sürecin hızlanmasına hizmet ediyor aslında. Sessiz duran yığınları ayrılmaya değil, birleşmeye sevk ediyor. Nitekim 15 Temmuz, bunun en canlı misâli. Yani gafil Batı, yakında boynuna geçecek ilmeği yağlamakla meşgul şu sıralar&#8230; Akif, geçen asırda; “Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!” demişti. Son gelişmeler o maskeyi tamamen düşürdü. Hiçbir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Nihâyet tünelin ucu göründü. Batı ile çıktığımız yolculuğun artık son kavşağını dönüyoruz. Ondan sonra ise ayrılık kaçınılmaz. Asırlık macera sona erdiğinde kafesinden kurtulmuş bir kuş kadar hür olacağız inşâallah.</p>



<p>Önümüzdeki yıllar rollerin değiştiği bir dönemin başlangıcı olacak. Bugüne kadar hep onlar kaçtı, biz kovaladık. Birkaç yıla kalmaz, biz kaçacağız, onlar kovalamaya başlayacak. Şaşırmayalım, güç dengelerinin değişmesine paralel olarak bu tür gelişmelerin yaşanması hiç te sürpriz olmaz.</p>



<p>Dikkat ettiyseniz, uzun bir süreden beri hiçbir devlet yetkilisinin ağzında; AB’yle ilişkiler, üyelik başvurusunun durumu, müzâkere sürecinin geleceği gibi konular yok. Türk devleti yaklaşık on beş yıl önce o defteri sessizce kapattı. 2007’de devletin kendi içinde başlattığı urlardan temizlenme süreciyle beraber AB dosyası da rafa kaldırıldı.</p>



<p>Yaklaşık iki asır evvel başlayan ve bizi bir medeniyet kırılmasına uğratarak bugünlere getiren, sonuçları itibarıyla acı ve pahalı tecrübe, çok yakında hitâm bulacak. Batı’nın göremediği şu: Bize revâ gördüğü muâmele, devlet ve toplum olarak bu milleti bir müştereğin etrafında toplayarak lehimizdeki sürecin hızlanmasına hizmet ediyor aslında. Sessiz duran yığınları ayrılmaya değil, birleşmeye sevk ediyor. Nitekim 15 Temmuz, bunun en canlı misâli. Yani gafil Batı, yakında boynuna geçecek ilmeği yağlamakla meşgul şu sıralar&#8230;</p>



<p>Akif, geçen asırda; “Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!” demişti. Son gelişmeler o maskeyi tamamen düşürdü. Hiçbir maske durmuyor artık o çirkin suratta. Batı’nın vicdânı(!) her türlü habâsetiyle sırıtıyor bizlere. Milletimiz de Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzünü bütün fenâlığıyla temâşâ ediyor bugünlerde. Daha düne kadar “Batı, Batı” diye çığlık atanlar bile, gelinen şu son noktada çâresiz yeniden bir muhâsebe yapma ve de yeni bir itidâl çizgisi arama ihtiyâcı duyuyorlar. Atilla İlhan merhûmun “Hangi Batı?” haykırışı kulaklarında çınlıyor.</p>



<p>Şer gibi görünen hayırlı gelişmeler yalnızca bundan mı ibâret? Hayır! Başka şansları kalmadığından içimizdeki hainler de kendi kendilerini deşifre ediyorlar bir bir. İhânetlerini bu ülkede devam ettirmeye imkân bulamayanlar ise kapağı yurtdışına atarak orada devam ediyorlar rûhlarındaki mel’aneti kusmaya. Akılları sıra içten ve dıştan topyekûn saldırarak Türkiye’ye diz çöktürecekler. Kanâatim o ki, bu sürecin tabiî sonucu milletteki uyanışın bir yanardağ gibi infilâk etmesi olacak. Bahçemizdeki ayrık otlarından da kurtulmuş olacağız böylelikle. Yarınlarda bu âdî gürûhun kaderi, ya başka bir ülkenin vatandaşı ya da bir haymatlos olarak yad ellerde haysiyetsiz bir hayatı kabullenmek olacak. Türk Milleti’nin sevgisinden ebedî bir mahrûmiyet duygusu içinde kocaman bir utanç düşecek kâr hânelerine. Tabiî o nasipsizler de bir parçacık olsun utanma hissi varsa eğer.</p>



<p>Geçmişte olduğu gibi bugün yine Batı’ya “eyvallah” etsek başımıza yağmur gibi yağan bu belâlar, belki bir süreliğine biter ama biz de ne kadar süreceği belirsiz yeni bir mahkûmiyeti kabullenmiş oluruz. Bedeli ağır da olsa, artık o zâlim istismar dünyasına en ufak bir tavîz verilmemeli. Ne olursa olsun, rotamızı değiştirmeden yürüyüşümüze devam etmek mecburiyetindeyiz. Bünyesinin her zerresini kurtların kemirdiği Batı, tahmîn ettiğimizden evvel çökecek. Bunlar onun son çırpınışları… Bir süre sonra bu ve benzeri eylemleri gerçekleştiremeyeceklerini onlar da görüyor. Son kozlarını oynadıkları için de büyük bir hırsla saldırıyorlar. Ama artık ne yapsalar nâfile. Çünkü bir sefer ok yaydan çıktı. Ve inşâallah hedefine de ulaşacak.</p>



<p>Şühedâmıza rahmet niyâz ederken Cenâb-ı Hâk’tan millet olarak hissemize düşen çilenin artık bir an evvel son bulmasını diliyoruz. Manevî kemâlin tâcı olan Efendimizin (sallallahü aleyhi vesellem) rûhâniyyeti hepimizin üzerine olsun. </p>



<p>İnanıyorum ki, mutlu ve huzûrlu şafaklar, billûr gibi yarınlar kollarını açmış Türk Milleti’ni bekliyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batinin-deli-gomlegini-yirtarken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyetler ve Kavramların &#8220;Öteki&#8221; Yüzü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/medeniyetler-ve-kavramlarin-oteki-yuzu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/medeniyetler-ve-kavramlarin-oteki-yuzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Nov 2021 13:55:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[dışlama]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17829</guid>

					<description><![CDATA[Aslında bu yazının başlığı sadece ‘’Öteki’’ olmalıydı. Ama meseleye daha geniş bir perspektiften bakma ihtiyacı hissetmemizin en mühim sebebi ‘’Öteki’’ berkinden ziyade kavramların zihinsel alt yapılarına dikkat çekmek istememizdir. Anadolu’da sırf işaret ifadesinden ibaret olarak yüz yıllar boyunca kullanılmış bir kelime / zamir olan ‘’öteki’’nin sosyolojik bir kavram olarak ortaya çıkışı yakın bir zamana tekabül etmektedir. Malumunuz olduğu üzere bizim kuşaklar tam da bu işaret zamiri olarak kullanıldığı ve bugün ki anlamının çok ta gündemde olmadığı günleri ve sonra da böyle bir sosyolojik kavrama dönüşümünü yaşayarak gördüler. Ötekileştirme olarak karşımızda duran kavramın temelinde ayrıştırma, yabancılaştırma duygusunun olduğunu anlamak zor değildir. Kavramlar sosyolojik olarak doğmamış olsalar da o şekilde dönüşüme uğradıktan sonra artık eski konumunu da kaybetmeye başlarlar. Ötekileştirmenin tarihsel olarak varlığını borçlu olduğu yer batı kültürüdür. Önce kendilerine baskı yapan kilisenin temsilcisi Tanrı ile kavgada onu ötekileştirerek kendilerine alan açmak isteyen bir dünyaları olduğu bilinmektedir. Hatta bundan öncesinde de insan unsurunun bir yarısı olan kadının da normal bir insan olup olmadığı tartışmasını cadı avlarıyla yaşamış olan Batı Uygarlığı (!) kadını getirdiği konum itibariyle insanlığın yüz karası olmaya devam etmektedir. Tanrı’nın ötekileştirilmesinin neticesi onun yerine konan insan unsurunu Hümanizm idealiyle piyasaya sürerken ötekileştirmeyi insanda da sürdürmeye devam etmiştir. Önce kadın insanı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Aslında bu yazının başlığı sadece ‘’Öteki’’ olmalıydı. Ama meseleye daha geniş bir perspektiften bakma ihtiyacı hissetmemizin en mühim sebebi ‘’Öteki’’ berkinden ziyade kavramların zihinsel alt yapılarına dikkat çekmek istememizdir. Anadolu’da sırf işaret ifadesinden ibaret olarak yüz yıllar boyunca kullanılmış bir kelime / zamir olan ‘’öteki’’nin sosyolojik bir kavram olarak ortaya çıkışı yakın bir zamana tekabül etmektedir. Malumunuz olduğu üzere bizim kuşaklar tam da bu işaret zamiri olarak kullanıldığı ve bugün ki anlamının çok ta gündemde olmadığı günleri ve sonra da böyle bir sosyolojik kavrama dönüşümünü yaşayarak gördüler.</p>



<p>Ötekileştirme olarak karşımızda duran kavramın temelinde ayrıştırma, yabancılaştırma duygusunun olduğunu anlamak zor değildir. Kavramlar sosyolojik olarak doğmamış olsalar da o şekilde dönüşüme uğradıktan sonra artık eski konumunu da kaybetmeye başlarlar. Ötekileştirmenin tarihsel olarak varlığını borçlu olduğu yer batı kültürüdür. Önce kendilerine baskı yapan kilisenin temsilcisi Tanrı ile kavgada onu ötekileştirerek kendilerine alan açmak isteyen bir dünyaları olduğu bilinmektedir. Hatta bundan öncesinde de insan unsurunun bir yarısı olan kadının da normal bir insan olup olmadığı tartışmasını cadı avlarıyla yaşamış olan Batı Uygarlığı (!) kadını getirdiği konum itibariyle insanlığın yüz karası olmaya devam etmektedir.</p>



<p>Tanrı’nın ötekileştirilmesinin neticesi onun yerine konan insan unsurunu Hümanizm idealiyle piyasaya sürerken ötekileştirmeyi insanda da sürdürmeye devam etmiştir. Önce kadın insanı sonra kendisi dışında ki tüm insanlardan oluşan diğer insanları da barbar ilanıyla sürdürdüğü ötekileştirmenin sonra ki adımı Ojenizim olmuştur. Belli bir ırkın ya da rengin üstünlüğü fikri, insan üstünlüğü anlayışının o belirlenen kısmına ait olarak kabulüyle ortaya çıkan fikir ki bu sebeple kendi ırkları içlerinde de bir kıyımı meşru görmüşlerdir. Bunun ardından da Batı Uygarlığı doğudan elde ettiği teknik temeller olan Pusula vb. araçlarla keşfettiği Amerika’da ki yerlilerin yeterince, gerçekten ve tam insan olup olmadıklarını çokça tartışmıştır.</p>



<p>Bu konuda onların gereğinden fazla (o nasıl oluyorsa) insani değerlerle yüklü olduğunu düşünenlerin varlığına rağmen aslında yerlilerin üstün olan (!) kendileri için yaratılmış köleler ya da hayvanlar gibi hizmetlerine sunulmuş varlıklar olduğu düşüncesi kabul görmüştür. İşte tam da bu sıralarda farklı düşünenlerin sesinin bastırılması sayesinde vicdani herhangi bir sorgulama ihtiyacı duymadan istedikleri gibi davranmayı kendileri için mümkün kılan Batı (bu ifadede İspanyollardan tutun Portekizlilere oradan Fransızlar ve İngilizlere kadar Amerika’ya ayak basanların tamamını kastediyoruz.) zaman içerisinde sosyal bilimler alanında da kendileri için çalışmalar yapmaya devam etmişlerdir. Doğal olarak ötekileştirmenin zirvede olduğu bir toplum yaşadığı tecrübelerle artık empati diye bir kavramla kendilerinin dışında ki insanları da en azından insan olarak kabulü aşamasına gelmeye başlıyordu.</p>



<p>Tabi yine üstün insan olan Batılının bir hatta birkaç adım gerisinde olarak konumlandırdığı diğer insancıkların varlığını kabul sadedinde. Empati kavramının hiç bulunmadığı bir toplum olan doğu kültürlerinde inanç temelli bir paylaşım dolayısıyla belki de ihtiyaç hissetmeden huzur içerisinde yaşadıkları dönemlerdi bunlar. Çok geçmeden düşünce dünyasında eşitlik, özgürlük, demokrasi ve tüm toplumun yönetime katılımını sağlayan Cumhuriyet gibi kavramların bile böyle bir kökenden doğmuş olası ise hem beklenen hem de en azından kendileri için olmazsa olmaz bir ihtiyaçtı. Uzun yıllar boyunca kendi içlerinde mezhepler arası mücadele dolayısıyla savaşlar yapmış olan batılı yokluktan, kıtlıktan bolluğa ve zenginliğe ulaştıktan sonra da kendisine bakışında ki bu çarpıklık yerini koruyarak bugüne kadar gelmiştir. İnsanı yücelterek Tanrı’nın yerini alma mücadelesinde geldiği noktada özellikle Ötekileştirmenin ilginç bir istikamet kazandığını görmek ise şaşırtmıyordu. Her dönemde sürekli yanlış tercihlerde bulunmak sanki Batı Medeniyetinin (!) tek doru çizgisi olmuş gibidir.</p>



<p>Kendi dünyasında yaşadıkları çerçevesinde oluşturduğu kavramlarına her geçen gün yenilerini ekleyerek bunu tüm dünya insanlığına da empoze etmekten geri durmamaktadır. Kadını aşağılamaktan, yok saymaktan itibaren çıktığı yolculukta geldiği aşama kadını kutsamak olunca ortaya çıkardığı Feminizm akımının da yine bir Ötekileştirme olarak erkeği kıskaca aldığını fark etmiyor. Ya da farkında olarak ve bilerek yapıyor. Asıl olanın iki çift insan yani kadın ve erkekten müteşekkil toplumun asıl unsurlarının ötekileştirilmesi ve LGBT-İ nin normalleştirilmesi ise bunun neticesi olarak karşımıza çıkmıştır. Normalin ötekileştirildiği bir dünyada anormale empati kurulması beklentisi ise maalesef farkında olunarak ya da gaflet halinde tüm insanlığın zorlanarak itildiği bir süreci işaret etmektedir.</p>



<p>Her ne kadar Feminizm ’in hedef olarak belirlediği şey bu olmasa da neticede Erkek düşmanlığına doğru evirilen bir mücadele ortaya çıkmaya başlamıştır. &nbsp;Erkek düşmanı kadından sonra kadın düşmanı erkek döneminin başlamayacağının da bir garantisi bulunmamaktadır. Çünkü Batı Medeniyetinin ne kavramsal ne düşünsel ne de siyasi ya da askeri hedeflerinin öngörülemediğini yakın tarihimiz ortaya koymuştur. Daha doğrusu kurduğu eril, hümanist ve materyalist sömürü düzeni sayesinde ulaştığı konforu korumak istediği gibi rehberi sadece akıl ve arzudan ibaret bir topluluktan daha fazlasını yani genel anlamada insanlığın huzuruna hizmet edecek işler yapmasını beklemek ise ham hayalden ibaret olacaktır.</p>



<p>Batı uygarlığının insanlığa en büyük hediyesi olan Hümanizm, Feminizm vb. ötekileştirme kavramlarının, kuramlarının neticesi yüksek boşanma oranları, cinsiyetlerin yabancılaşması, dişi şovenizmi,&nbsp;aşk utangaçlığı, çözülen topluluklar, babasız çocuklar, lise terk, uyuşturucu müptelalığı, tüketim bağımlılığı, ergen hamileliği, erkek intiharı, şiddet suçu (özellikle cinayet), öfke, dolu hapishaneler olmuştur.</p>



<p>Bugün maalesef Laiklik kavramı da başta olmak üzere insanlığa yönetim ya da yaşam biçimi olarak ne sunmuşsa tamamı insanlığın başına sadece zorluk, zahmet ve sıkıntı getirmiştir. Batı insanlığın önderi olma fırsatını her şekilde elinden kaçırmıştır. İnsanlığın önderliği sadece para, güç ya da fikri, siyasi, içtimai hayata hâkim olabilmek demek değildir. Aklı selimin onaylayacağı barış, sükûn ve huzurun teminine yönelik fiziksel, düşünsel ve kavramsal zemin hazırlamaktır. Dolayısıyla her kavram kendi kültürünün değerlerini, tarihini ve gelişim seyrini ortaya koymaktadır. Müslüman bir toplumda hem de kendi çapında okumuş yazmış birtakım insanların bu türden arkaik hikayesi karanlık hatta çirkin olan kavramlarla kendilerini ifade acziyetten daha ağır bir durumdur. Kendini inkardan daha acı bir durumdur. İnsanlığın zirve noktasında bir medeniyete sahip olma şerefinden uzaklaşarak geri, atıl ve karanlık bir geçmişe ait kavramlar ancak kendi yaratıldığı tolumun yararına hizmet eder. Kaldı ki bu dahi şüphelidir. Hatta en çok ta kendi toplumlarına zara vermeye devam etmekte oldukları da gözlemlenmektedir.</p>



<p>Vesselam</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/medeniyetler-ve-kavramlarin-oteki-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşıyı Biz Neden Bulamadık?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/asiyi-biz-neden-bulamadik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/asiyi-biz-neden-bulamadik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İhsan ÜNLÜ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 May 2021 06:58:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Aşı]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17203</guid>

					<description><![CDATA[Nasreddin Hoca’nın meşhur yüzük fıkrasını bilirsiniz. Hocanın bahçede bir şeyler aradığını görenler ne aradığını sorarlar. Kaybettiği yüzüğünü aradığını söyleyen Hoca’ya yüzüğü nerede kaybettiği sorulunca verdiği cevap tuhaftır: “Samanlıkta kaybettim.” “Samanlıkta kaybettiğin yüzüğü burada niye arıyorsun?” diye sorulunca Hoca’nın verdiği cevap en saf akılları bile hayrete düşürecek cinstendir: “Burası aydınlık da onun için.” Her fıkrasında olduğu gibi Hoca’nın bu fıkrasında da toplumsal olaylara ve sorunlara ironik bir bakış açısıyla gönderme vardır. Ömrünü geçirdiği 13. Yüzyılın çok önemli siyasal ve toplumsal olaylarını görüp yaşayan ve çözümü için kendince önemli tespitlerde bulunup çareler arayan Hoca’nın fıkraları günümüz sorunlarına da projektör tutmaktadır. Fıkrada da altı çizildiği gibi bugünkü sorunlarımızın önemli bir bölümü, kaybettiğimiz değerleri ve hakikatleri yanlış yerde ve zamanda aradığımızdan kaynaklanmaktadır. İnsanın bir şeylerini kaybetmesinin farkına varması önemlidir ama bundan daha önemlisi nerede kaybettiğinin farkına varıp aramaya koyulmasıdır. Bunun gibi, millet olarak kaybettiğimiz ve mumla arar hale geldiğimiz değerlerimizi de doğru yerde ve doğru zamanda aramak durumundayız. Yaklaşık 3 asırdır hakikati yanlış yerde ve zamanda arayan İslam aleminin geldiği nokta düşündürücüdür. Analitik düşünme, sorgulama, metotlu çalışma yerine ezberci ve tekdüze bir eğitim anlayışı ve stratejisiyle olmamız gereken ligin çok altında bir yerlerde yerimizde sayıyoruz. Maddi-manevi imkanlar, jeopolitik konumlar fırsat vermesine rağmen adeta varlık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Nasreddin Hoca’nın meşhur yüzük fıkrasını bilirsiniz. Hocanın bahçede bir şeyler aradığını görenler ne aradığını sorarlar. Kaybettiği yüzüğünü aradığını söyleyen Hoca’ya yüzüğü nerede kaybettiği sorulunca verdiği cevap tuhaftır:</p>



<p>“Samanlıkta kaybettim.”</p>



<p>“Samanlıkta kaybettiğin yüzüğü burada niye arıyorsun?” diye sorulunca Hoca’nın verdiği cevap en saf akılları bile hayrete düşürecek cinstendir:</p>



<p>“Burası aydınlık da onun için.”</p>



<p>Her fıkrasında olduğu gibi Hoca’nın bu fıkrasında da toplumsal olaylara ve sorunlara ironik bir bakış açısıyla gönderme vardır.</p>



<p>Ömrünü geçirdiği 13. Yüzyılın çok önemli siyasal ve toplumsal olaylarını görüp yaşayan ve çözümü için kendince önemli tespitlerde bulunup çareler arayan Hoca’nın fıkraları günümüz sorunlarına da projektör tutmaktadır.</p>



<p>Fıkrada da altı çizildiği gibi bugünkü sorunlarımızın önemli bir bölümü, kaybettiğimiz değerleri ve hakikatleri yanlış yerde ve zamanda aradığımızdan kaynaklanmaktadır.</p>



<p>İnsanın bir şeylerini kaybetmesinin farkına varması önemlidir ama bundan daha önemlisi nerede kaybettiğinin farkına varıp aramaya koyulmasıdır.</p>



<p>Bunun gibi, millet olarak kaybettiğimiz ve mumla arar hale geldiğimiz değerlerimizi de doğru yerde ve doğru zamanda aramak durumundayız.</p>



<p>Yaklaşık 3 asırdır hakikati yanlış yerde ve zamanda arayan İslam aleminin geldiği nokta düşündürücüdür.</p>



<p>Analitik düşünme, sorgulama, metotlu çalışma yerine ezberci ve tekdüze bir eğitim anlayışı ve stratejisiyle olmamız gereken ligin çok altında bir yerlerde yerimizde sayıyoruz.</p>



<p>Maddi-manevi imkanlar, jeopolitik konumlar fırsat vermesine rağmen adeta varlık içinde yokluk yaşıyor, bir türlü istenilen hamleleri yaparak daha üst liglere taşınamıyoruz.</p>



<p>Bana öyle geliyor ki bir yerlerde yanlış ve stratejik hatalar yapıyoruz.</p>



<p>Çözüm nedir? Sorusunun cevabı öyle çok kolay ve hemen şurada denecek cinsten değil elbette.</p>



<p>Ancak bir eğitimci olarak çözümün önemli bir kısmının eğitim ve kültürel alandan geçtiğinin farkındayım.</p>



<p>Kaliteli bir hayatın yolunun kaliteli insanlardan geçtiği aşikardır. Sanırım bizim eğitim sistemimizin ta birkaç asırdan bu yana önemli sorunlarının temelinde bu eksiklik vardır.</p>



<p>Gerek din eğitiminde olsun gerek örgün ve yaygın diğer eğitim modellerinde olsun ezberci ve pragmatik metotlar ve uygulamalar yerine, daha rafine ve hayata dönük, insana dokunan bir anlayışa evirilmemiz gerektiği kanaatindeyim.</p>



<p>Bugün insanlığın covid illetiyle müptela olduğu şu çağda gönül isterdi ki aşıyı bizim insanımız bulsun ve geliştirsin.</p>



<p>Bu buluşun eğitim anlayışı kadar ekonomik alt yapıyla da çok yakından ilişkisini olduğunu biliyorum; lakin insana ve insanlığa bakış açısının burada çok daha ön planda olduğunu düşünüyorum.</p>



<p>Aslında bizim kültürümüz bu bakış açısına imkân veren bir yapıdadır ki bu yapıda halka (insanlığa) hizmet Hakk’a hizmet olarak algılanır.</p>



<p>Bu anlayışa göre, “ilim/hikmet Müslümanların nerede bulurlarsa almaları gereken yitiğidir.”<br>Bu kültürde “ilim, Çin gibi uzak diyarlarda bile olsa gidip almak” ve insanların yararına kullanmak esastır.</p>



<p>Bunun yanında ibadetler noktasındaki bakış açımızın da sorunlu olduğunu düşünüyorum; ibadeti yalnızca abdest, namaz, oruç, hac gibi şekilsel birtakım ritüellere bağlamanın sonucudur bu aslında.</p>



<p>Elbette bu sayılanlar yerine getirilmesi gereken farzlardır ancak; düşünmek, çalışmak, üretmek, analiz etmek, insanlara karşı dürüst ve sorumlu davranmak, adaletli ve merhametli olmak vb. değerler de en az onlar kadar farzdır ve yaşatılması gereken hususlardır.</p>



<p>“Kim insanların ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir” diyen bir peygamberin ümmetine yakışan, bugün insanlığın ihtiyacı olan icatlar peşinde koşmasıdır.</p>



<p>Bunu gerçekleştirebilmenin yolu seccade ile makinayı birleştirmekten; akıl ile vahyi uzlaştırmaktan; ilim ile bilimin ikiz olduğundan hareketle inanan bilim insanlarını yetiştirmekten geçiyor.</p>



<p>Aksi takdirde bu kafayla inançsız bilim insanları, bağnaz ilim insanı ve softa hocalar yetişmesine zemin hazırlarız.</p>



<p>Einstein ’in sözünü burada hatırlayalım; “Bilimsiz din kör, dinsiz bilim topaldır”</p>



<p>Sonuç olarak; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer/9) buyuran Kur’an’ın; “bir saatlik tefekkür, bir yıllık nafile ibadetten üstündür” diyen Hz. Peygamberin mensupları olarak tekrar düşünmenin zamanıdır artık.</p>



<p>Hacı Bektaş Veli’nin sekiz asır önce söylediği söz boşuna değil; “(b)ilimden gidilmeyen sonu karanlıktır”</p>



<p>Aklın ve vahyin rehberliğinde aydınlık günler dileğiyle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/asiyi-biz-neden-bulamadik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
