<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>mealcilik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mealcilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 31 Aug 2018 20:59:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>mealcilik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Modern Bir Türedi Olarak Mealcilik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/modern-bir-turedi-olarak-mealcilik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/modern-bir-turedi-olarak-mealcilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Şentürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 21:45:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[mealcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2610</guid>

					<description><![CDATA[Modern dönemde İslâm dünyasında biri, Batılı değerleri benimsemeyi, diğeri temel referanslara dönüşü amaçlayan iki yeni yaklaşım ortaya çıkmıştır. Birincisi, Batıcılık; ikincisi ise Köktencilik ya da İhyâcılık şeklinde adlandırılmıştır. Gerekçeleri farklı olsa da ilginç bir şekilde bu iki akımın üzerinde birleştiği nokta, Kur’ân’ın kendi dilinden başka dillere çevrilmesi meselesidir. Giriş Çeviri, Hilmi Ziya Ülken’e (1901-1974) göre uyanış dönemlerinde en önemli etkendir ve bu dönemlere “yaratıcılık kudretini” veren unsurdur. Zira ona göre Yunan, İslâm, Batı… uygarlıklarının uyanışı hep tercüme ile başlamıştır. Bu çerçevede geçtiğimiz günlerde ebediyete uğurladığımız merhûm Fuad Sezgin’in de (1439/2018) sıklıkla vurguladığı gibi Batı’da, Rönesans (15.-16. yüzyıl) ile başlayıp Reform (15-17. yüzyıl), Aydınlanma (17.-18. yüzyıl) ve Sanayi Devrimi (18.-19. yüzyıl) ile karakterize edilen Modern Dönem’de özellikle Arapça ve Latinceden yapılan tercümelerin çok önemli bir yer tuttuğu aşikârdır. Genel kabule göre, Batı’da reform hareketlerini başlatan kimse, 31 Ekim 1517’de Wittenberg Kalesi Kilisesi’nin kapısına astığı 95 maddelik manifesto ile Martin Luther’dir (1483-1546). Luther, meşhur bildirgede özetle; ‘kul ile Tanrı arasında hiçbir aracı bulunmaması, Kilise’nin otorite olmaktan çıkarılıp Kutsal Kitap’ın tek otorite haline gelmesi, Kutsal Kitap’ı okuma ve yorumlama konusunda Kilise tekelinin kırılıp anlama ve yorumlama imkânının herkese tanınması… gerektiğini’ söyler. Bütün bunların gerçekleşmesi için ilk adım daha önceden başka dillere çevrilmesi yasak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Modern dönemde İslâm dünyasında biri, Batılı değerleri benimsemeyi, diğeri temel referanslara dönüşü amaçlayan iki yeni yaklaşım ortaya çıkmıştır. Birincisi, Batıcılık; ikincisi ise Köktencilik ya da İhyâcılık şeklinde adlandırılmıştır. Gerekçeleri farklı olsa da ilginç bir şekilde bu iki akımın üzerinde birleştiği nokta, Kur’ân’ın kendi dilinden başka dillere çevrilmesi meselesidir.</strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Çeviri, Hilmi Ziya Ülken’e (1901-1974) göre uyanış dönemlerinde en önemli etkendir ve bu dönemlere “yaratıcılık kudretini” veren unsurdur. Zira ona göre Yunan, İslâm, Batı… uygarlıklarının uyanışı hep tercüme ile başlamıştır.</p>
<p>Bu çerçevede geçtiğimiz günlerde ebediyete uğurladığımız merhûm Fuad Sezgin’in de (1439/2018) sıklıkla vurguladığı gibi Batı’da, <em>Rönesans</em> (15.-16. yüzyıl) ile başlayıp <em>Reform</em> (15-17. yüzyıl), <em>Aydınlanma</em> (17.-18. yüzyıl) ve <em>Sanayi Devrimi</em> (18.-19. yüzyıl) ile karakterize edilen <em>Modern Dönem</em>’de özellikle Arapça ve Latinceden yapılan tercümelerin çok önemli bir yer tuttuğu aşikârdır. Genel kabule göre, Batı’da reform hareketlerini başlatan kimse, 31 Ekim 1517’de Wittenberg Kalesi Kilisesi’nin kapısına astığı 95 maddelik manifesto ile Martin Luther’dir (1483-1546). Luther, meşhur bildirgede özetle; ‘kul ile Tanrı arasında hiçbir aracı bulunmaması, Kilise’nin otorite olmaktan çıkarılıp Kutsal Kitap’ın tek otorite haline gelmesi, Kutsal Kitap’ı okuma ve yorumlama konusunda Kilise tekelinin kırılıp anlama ve yorumlama imkânının herkese tanınması… gerektiğini’ söyler. Bütün bunların gerçekleşmesi için ilk adım daha önceden başka dillere çevrilmesi yasak olan İncil’in ulus dillere çevrilmesidir ki Luther’in kendisi de 1522’de İncil’i Almancaya çevirmiştir.</p>
<p>“Tanrı merkezli” evren anlayışından “insan merkezli” evren anlayışına geçiş süreci olarak; <em>rasyonalizm, pozitivizm, hümanizm, ulusçuluk…</em> gibi kavramlar ile özetlenebilecek olan <em>modernite</em>, İncil’i okuma ve yorumlama yetkisini tercümeler yoluyla Kilise’nin tekelinden koparmış; evvelen Protestanlığın, âhiren sekülerliğin yolunu açmıştır. Merhûm Salih Akdemir’in de (1435/2014) belirttiği gibi, <em>Reform</em> sürecinde İncil’in tercümesi bir rastlantı değil, son derece bilinçli ve önemli bir hâdisedir.</p>
<p><strong>Osmanlı Dönemi’nde Meal Çalışmaları</strong></p>
<p>Batı’da 15.-19. yüzyıllar arasında yaşanan yukarıda aktardığımız bütün bu süreçlerin yansımaları İslâm dünyasında da görülecek ve Rönesans ile birlikte Batılı düşünürlerin ve din adamlarının gündemini meşgul eden <em>akıl-vahiy, bilim-din, devlet-din…</em> arasındaki ilişkinin neliği, Müslüman düşünürlerin de gündemine girecektir. Somut olarak da Osmanlı’nın gerilemesinin kurtuluş reçetesi dışarıda aranacak; birbiri ardınca referansını Batı’dan alan <em>Tanzîmât</em> (1839), <em>Islahât</em> (1856) ve <em>Meşrûtiyet</em> (1876) ilan edilecek, ancak ‘beklendiği’ gibi gerilemeye kalıcı bir çözüm üretilemeyecektir.</p>
<p>Modern Dönem’de İslâm dünyasında biri, <em>Batılı değerleri benimsemeyi</em>, diğeri <em>temel referanslara dönüşü</em> amaçlayan iki yeni yaklaşım ortaya çıkmıştır. Birincisi, <em>Batıcılık</em>; ikincisi ise <em>Köktencilik</em> ya da <em>İhyâcılık</em> şeklinde adlandırılmıştır. Gerekçeleri farklı olsa da ilginç bir şekilde bu iki akımın üzerinde birleştiği nokta, Kur’ân’ın kendi dilinden başka dillere çevrilmesi meselesidir. Böylelikle <em>Batıcılara</em> göre, dînin temel referanslarını okuma ve anlama yetkisi din adamlarının elinden alınacak ve onların toplum üzerindeki hâkimiyetleri kırılmak sûretiyle toplumun sekülerleşmesinin önü açılacak; <em>ihyâcılara</em> göre ise çeviri temel referansları anlamanın önünü açacak, böylece geleneğin yığıp biriktirdiği bid’at ve hurâfe tortuları ayıklanabilecektir. Yani her iki akım da kendileri açısından aydınlanmanın yolunu ana kaynağa dönmekte bulmuştur. O nedenle bu dönemde Kur’ân, geçmişin belki de başka hiçbir döneminde olmadığı kadar yoğun bir çeviri faaliyeti ile karşı karşıya kalmıştır.</p>
<p>19. yüzyıla gelindiğinde, geri kalmışlığın nedenini de çözümünü de maârif(sizlik)te, maârif sorununun çözümünü ise yazıda ve dilde arayan Osmanlı aydınlarının, bu sorunu aşmak için yazının <em>ıslâhını</em> tartıştıkları, hatta bunun için dernekler kurdukları görülmüştür.</p>
<p>Bu doğrultuda bir başka “çözüm” önerisi de halkın içeriğini ve anlamını öğrenebilmesi için Kur’ân’ın, Türkçeye çevrilmesi olmuştur. Meşrûtiyet’in ilanından itibaren tartışılmaya başlanan konuda, Kur’ân’ın yabancı dillerden yapılan çevirileri ile hatalı çevirilerine itirazlar gelse de ‘bütün varlık âleminin tercümesi olan Kur’ân’ın tercümesinin günah olmak bir tarafa farz olduğu’, ‘manası anlaşılmayan sözlerin okunmasından bir fâide hâsıl olamayacağı ve manayı doğru anlayabilmek için Kur’ân’ın Türkçeye tercüme edilmesinin elzem olduğu ve zaten ecnebî lisanların çoğuna tercüme edilmiş bulunan Kur’ân’ın, Türkçeye tercüme edilmesinin önünde hiçbir engelin kalmadığı’ savı ileri sürülmüştür. Tarihteki ilk Türkçe Kur’ân çevirilerini 4.-5./10.-11. yüzyıla kadar götürmek mümkünse de Kur’ân’ın modern dönem Türkçe çevirilerinin Tanzîmat ile başladığı ve -meal okumanın ve/ya yazmanın değil- “mealciliğin” bir “modern dönem bid’ati” olduğu söylenebilir.</p>
<p><em>Tanzîmât Dönemi</em>’nin (1839-1871) başlarında Ayıntâbî Mehmed Efendi’nin (1111/1699),<em> Terceme-i Tefsîr-i Tibyân</em>’ı ile İsmail Ferrûh’un (1255/1840), <em>Tefsîr-i Mevâkib</em>’i basılmış; bunu <em>I. Meşrûtiyet Dönemi’</em>nde (1876-1877) Gurabzâde Ahmed Sâlih (1099/1688) ile Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin torunu Mevlânâ Muhammed Hayruddîn Haydarâbâdî (1294/1877’den sonra) tarafından kaleme alınan çeviriler takip etmiştir. <em>II. Meşrûtiyet Dönemi</em>’nde (1908-1920) ise Kur’ân’ın tamamını içeren tefsîr ve/ya mealler yazılmış olmasına rağmen, bütün olarak hiçbiri yayınlanamamıştır. Zira <em>Meşîhat Dâiresi Teftiş Heyeti</em>, Türkçe Kur’ân çevirisini ve bazı sûre tefsîrleri dışında yayımını yasaklamıştır.</p>
<p>Yeri gelmişken bu noktada bir parantez açarak geçtiğimiz günlerde yayınlanan KHK/703 madde 141, ı bendi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilen mealleri inceleme ve ‘İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı’ görülenleri toplatma ve imhâ yetkisinin ilmî ölçüler ve âdil bir uygulama şartıyla isâbetli, hatta gecikmiş bir karar olduğu söylenebilir.</p>
<p><strong>Cumhûriyet Dönemi Türkiyesi’nde Meal Çalışmaları</strong></p>
<p><em>Cumhûriyet Dönemi</em>’ne gelindiğinde, ümmetten bir ulus çıkarmayı amaçlayan uluslaş(tır)ma çalışmalarının neticesinde, günlük dilin yanı sıra ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi çabaları sonuç verecek ve hızla Türkçe Kur’ân çevirileri yayınlanmaya başlayacaktır. Dönem, bir kısım aydınların minarelerde, hutbelerde, ibadetlerde Türkçeyi aradıkları, “anadili” mabede sokmaya çalıştıkları siyasi ve ideolojik bir dönemdir. Örneğin, Ziya Gökalp (1924), “Vatan” şiirinde bu özlemini şu dizeleriyle dile getirecektir:</p>
<p><em>…</em><br />
<em>Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,</em><br />
<em>Köylü anlar manasını namazdaki duanın;</em><br />
<em>Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ân okunur,</em><br />
<em>Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın&#8230;</em><br />
<em>Ey Türkoğlu! İşte senin orasıdır vatanın!</em><br />
<em>&#8230;</em></p>
<p>Musa Cârullah (1369/1949), Cumhûriyet’in ilan edildiği 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başvurup önceden hazırlamış olduğu meali Millet Meclisi şerefine yayımlamayı teklif edecek ve fakat Meclis’ten olumsuz cevap alacaktır. Ancak Cumhûriyet’in ilanını müteakip yıl içerisinde iki tercüme karşımıza çıkacaktır. Bunlar, Süleyman Tevfik el-Hüseynî’nin (1358/1939) <em>Türkçe Kur’ân-ı Kerîm</em>’i ile “Şeyh Muhsin-i Fânî” müstear ismini kullanan Hüseyin Kâzım Kadrî’nin (1352/1934), <em>Nûru’l-Beyân: Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Tercümesi</em> adını taşıyan ve aşağıda kendisinden epey söz edeceğimiz Kitapçı İbrâhîm Hilmî (1879-1963) tarafından basılan eserdir.</p>
<p>Kendisine TBMM tarafından bir tefsîr yazma görevi verilen Elmalılı Hamdi Yazır (1361/1942) meseleyi tartışacak ve ‘Türkçe Kur’ân olmaz’ diyecektir. Aynı şekilde bir meal yazması istenen Mehmed Âkif (1355/1936) ise mealini tamamlamış olduğu halde ‘ibadetlerde kullanılır endişesiyle’, aldığı avansı geri verip sözleşmeyi feshedecek, bilâhare yakın dostlarına ölümünden sonra mealinin imhâ edilmesi talimatını verecektir.</p>
<p><em>Cumhûriyet Dönemi başlarında Arap harfleriyle basılan diğer Türkçe tefsîr ve meal</em> çalışmalarını da görmekteyiz. Bunlar arasında bir süre TBMM Başkan Vekilliği de yapmış olan Mehmed Vehbî Efendi’nin (1368/1949) <em>Hulâsâtü’l-Beyân</em>’ı ile Cemil Saîd Dikel’in (1360/1942) Kazimiriski’nin Fransızca çevirisinden yaptığı ve Ermeni asıllı Mihran Efendi tarafından yayımlanan <em>Türkçe Kur’ân-ı Kerîm</em>’i; ayrıca çeşitli heyetlerin çalışmaları yer almaktadır. İzmirli İsmâîl Hakkı’nın (1365/1946), daha önce Arap harfleriyle basılmış olan <em>Maânî-i Kur’ân</em>’ı kitapçı İbrâhîm Hilmî tarafından Latin harfleri ile de basılacak ve bu çeviri, <em>Latin harfleri ile basılan ilk tercüme</em> olma özelliğini taşıyacaktır. Bilahare Ömer Rızâ Doğrul’un (1370/1951) <em>Tanrı Buyruğu</em> ve Diyânet İşleri Reisliği tarafından 1935 yılında Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın (1360/1942), <em>Hak Dini Kur’ân Dili</em> basılacaktır.</p>
<p><strong>Zeki Mugâmiz ve Türkçe Kur’ân-ı Kerîm Tercemesi</strong></p>
<p>Zeki Mugâmiz’in <em>Türkçe Kur’ân-ı Kerîm Tercemesi</em>’nin serüveni aslında 1914’te başlar. Bu tercüme, yayıncısı İbrâhîm Hilmî’nin belirttiğine göre, bir “heyet-i muktedire” tarafından yapılmıştır. Bahsi geçen “heyet-i muktedire”, Hüseyin Kâzım Kadri riyâsetindeki heyet olup tercüme de <em>Nûru’l-Beyân</em>’dır. <em>Sebîlü’r-Reşâd</em>’da yayınlanan bir yazıdaki iddiaya göre gerçekte Zeki Mugâmiz’e ait olan söz konusu tercüme, yine İbrâhîm Hilmî’nin ifadesine göre İzmirli İsmail Hakkı (1365/1946) tarafından -başından sonuna kadar- tedkîk ve tashîh edilmiş ve 1926’da basılmıştır. Eserde, Kur’ân’ın Arapça metnine yer verilmemiş, tercüme yalnızca Türkçe olarak ve fakat Arap harfleriyle yayınlanmıştır.</p>
<p>İbrâhîm Hilmî, Osmanlı’nın son, Cumhûriyet’in ilk döneminde <em>Mutlâkiyet</em>, <em>Meşrûtiyet</em> ve <em>Cumhûriyet</em> devirlerini yaşamış ve kurucu ideolojiyi benimsemiş bir yayıncıdır. İbrâhîm Hilmî, Kur’ân’ın çevirisiyle ilgili tartışmaların içinde yalnızca bir yayıncı olarak değil aynı zamanda fikirleriyle bulunmuştur. “Felâketlerimizin Esbâbı” alt başlığıyla yayınladığı iki kitabında, bir yazar olarak tartışmalara katılmış ve Kur’ân’ın Türkçeye çevrilmesi gerekliliğinden söz etmiştir. Kur’ân’ın tercümesiyle kişisel olarak yirmi, yayıncı olarak da on beş senedir meşgul olduğunu ve Kur’ân’ı <em>yalnızca</em> <em>Türkçe</em> olarak basma şerefinin kendi yayınevine ait olduğunu iddia etmiştir. Ancak “mutaassıp” bir gazetenin aleyhte kampanyasıyla, “dîni çıkar aracı olarak kullananların” 1914 tarihli tercümeyi hazmedemediklerini ve zamanın hükûmetinin söz konusu çevirinin yayınlanmasını engellediğini belirtmiştir.</p>
<p>İbrâhîm Hilmî’nin sözünü ettiği ve çeviriye karşı kampanya başlatan gazete<em> Sebîlü’r-Reşâd</em>’dır. Gazete, Kur’ân’ın çevrilmesi tartışmalarıyla yakından ilgilidir ve konuyu değişik sayılarında tartışır. İbrâhîm Hilmî’nin, Kur’ân’ı tercüme ettirme çabalarını takip eden gazete, okuyucularına onun Kur’ân’ı gayrimüslim bir adama tercüme ettirdiğini duyurur. Şer’iye Vekâleti, <em>Sebîlü’r-Reşâd</em>’ın uyarılarını dikkate alarak Dâhiliye Vekâleti’ne başvurur ve çevirinin cüz cüz yapılan basımı durdurulur.</p>
<p>Yine <em>Sebîlü’r-Reşâd</em>’da yayınlanan bir makale, planlanan bir komployu açığa çıkarmıştır. Yazıya göre söz konusu komplo şudur: Mütercim Zeki Mugâmiz, eser yayınlanacağı zaman Müslüman olduğunu açıklayacak, böylece mühtedî bir Hristiyan tarafından çevrilen Kur’ân tercümesi dikkat çekecek ve kitaptan elde edilecek kazanç artacaktı. Gazetenin bu yazıları, Mısır’da da ma’kes bulur ve durumdan Ömer Rızâ Doğrul (1371/1952) ve <em>Sebîlü’r-Reşâd</em>’da çıkan yazılar aracılığıyla haberdar olan Reşîd Rızâ da (1354/1935) tartışmalara katılır. Reşîd Rızâ, Kur’ân’ı Türkçeye çeviren ilk müterciminin Zekî Mugâmiz adında Sûriyeli bir Hristiyan olduğunu, bu tercümeye basılmadan önce rastladığını ve basılmasına engel olduğunu anlatır. Hayreddîn Ziriklî’nin (1396/1976) aktardığı bilgilere göre, söz konusu mealin müellifi olduğu iddia edilen Zeki Mugâmiz, 1871-1932 yılları arasında yaşamış, Halep’te doğmuş ve eğitim görmüş, ömrünün sonlarında İstanbul’da yaşamış, Arap İlim Topluluğu ve Osmanlı Maarif Bakanlığı, Tercüme ve Te’lîf Dâiresi Üyesi, Hükûmet Matbaası Redaktörü ve Mütercimidir. Ziriklî, Mugâmiz’in dînî inancı hakkında bilgi vermemektedir. Zeki Mugâmiz ile ilgili iddialar iyice tahkîk edilmeyi gerektiriyorsa da Osmanlı Devleti Tercüme Bürosu’nda Osmanlı vatandaşı Hristiyan mütercimlerin de çalıştıkları düşünüldüğünde Mugamiz’in “Hristiyan bir meal müellifi” olması ihtimal dâhilindedir.</p>
<p>Osman Ergin, bu sürece ilişkin ilginç bir not düşer. Ergin, İbrâhîm Hilmî’nin 1914’te, yani I. Dünya Savaşı’nın başladığı yıl yayımladığı bu çeviri ile Osmanlı Devleti’ndeki Arap unsurların ayrılması arasında bir ilişki kurar. Ona göre bu çeviri, Arapların Osmanlı’nın Kur’ân’ı terk edip İslâm’dan uzaklaştığını ileri sürerek Osmanlı Devleti’nden ayrılmak için ileri sürdükleri bahanelerden biridir.</p>
<p><strong>Modern Bir Bid’at Olarak “Mealcilik”</strong></p>
<p>İster lafzî/harfî ister mânevî/tefsirî olsun, Kur’ân’ın kâmilen çevirisinin imkânı tartışma konusudur ve genel kabule göre mümkün değildir. Bu nedenle Elmalı (1361/1942) merhûmun, <em>te’vîl</em> ile aynı kökten türeyen ve “eksiği ile ve mefhûmen aktarım” anlamına gelen <em>meal</em> terimini tercih ve meşhûr ettiği malûmdur. Mealin bir yorum, teknik ifadesiyle bir tefsîr biçimi olduğu da kabul edilecektir. Sözü kısa ve özlü söylemek, hele de Kur’ân gibi mûciz ve <em>mu’ciz</em> bir kelâmı meal formunda vecîz ifade etmek çok zor olsa gerektir. Kısacası meal yapmak tefsîr yapmaktan daha zordur ve/ya daha çok emek gerektirir.</p>
<p>Öte yandan mütercim, başka bir ifadeyle müfessir açısından meal bir sonuç, okuyucu açısından ise başlangıçtır. Bu da anlam birliğinin sağlanamaması problemine neden olmaktadır. Mütercim/Müfessirin bütün bir tefsîr malûmâtını imbikten geçirerek damıttığı özlü söyleyişin, okuyucunun anlam dünyasında aynıyla karşılık bulmasını ve aralarında eşzamanlı bir anlam birliği oluşmasını beklemek zordur. Bu, ancak okuyucunun sağlam bir altyapıya ve bütün mevzû bahis malûmâta sahip olmasıyla mümkündür. Buna rağmen dînî çevrelerde sıklıkla vurgulanan ‘meal okumanın gereksiz, zira faydasız hatta -yanlış anlamaya sebep olabileceği endişesiyle- zararlı olduğu’ tezi doğru değildir. ‘Eksik ve/ya yanlış anlamanın hiç anlamamaktan daha doğru olduğunu’ savunmak da Anlambilim açısından doğru olmasa gerektir. Zira bir yandan<em> hidâyet, nûr, furkân, rahmet</em>, diğer yandan da uyarı olan hak kitap Kur’ân’ın, kendisini uzun süre yanlış anlamaya izin vermeyeceğini peşînen kabul etmek gerekecektir. Basit ifadesiyle ‘yanlış anlam(a) Bağdat’tan döner.’ Eksik ve yanlış da olsa anlama çabasının, Kur’ân ile hiç anlam ilişkisi kurmamaktan daha değerli ve saygıya lâyık olduğu savunulabilir.</p>
<p>Meal okumak başka; dîni ana kaynağından öğrenmeye ve “ilhâmı doğrudan doğruya Kur’ân’dan almaya” niyetlenen ve <em>neo-selefî</em> damarın beslediği <em>köktenci ve ihyâcı hareket</em>te zaman zaman görülen “Mealcilik” ise başkadır. Zira mealcilerin tezi, “Kur’ân’ı Kur’ân’dan anlamaya” ve/ya diğer bir söyleyişle kendilerine en çok atıfta bulundukları İbn Teymiye (728/1328) ve talebesi İbn Kesîr’de (774/1372) ifadesini bulan “en güzel tefsîr biçimi olan Kur’ân’ın Kur’ân’la anlaşılması ve yorumlanmasına” dayanır. Elbette Kur’ân’ın ilk müfessirinin yine kendisi olduğu (Kıyâmet 75/19) kabul edilebilir. Zira Kur’ân’ın bir kısmı, diğer bir kısmını tefsîr eder. Buna göre Kur’ân’ın <em>mecâz, garîb, mübhem, vücûh-nezâir, müterâdif ve ezdâd kelimeleri ile müteşâbih, mücmel, umûmî-husûsî, mutlak-mukayyed ve neshe konu âyetleri</em> yine Kur’ân ile tefsîr edilir. Kur’ân’ın Kur’ân’la tefsirinin bir nazariye değil, bizzat Hz. Peygamber’in (sas) öğrettiği bir uygulama olduğu söylenebilir ve onun mesela Fâtiha Sûresi’nde geçen “nimet verilen kimselerle” ilgili olarak Nisâ 69. ayete; yine En’âm Sûresi 82. ayetindeki “zulüm” kavramı için Lokmân Sûresi 13. ayetteki “şirk” kavramına göndermede bulunduğu hatırlanabilir. Yani tefsîrin nesnesi olarak “müfesser” olan Kur’ân, aynı zamanda öznedir, “müfessirdir”. Ancak tefsîr de İslâm da sadece Kur’ân’dan ibaret değildir. Buna rağmen “Kur’ân Kur’ân’a yeter” diyen mealciler, Arapçaya vâkıf olmadıkları için klasik tefsir kaynaklarını bir anlamda gereksiz görecek ve kaderin bir cilvesi olarak tercümeye gerek duyacaklar ve böylece derin bir çelişki yaşayacaklardır. Ve neticede “Kur’ân Kur’ân’a yeter” formülasyonun “Kur’ân yeter” şekline bürünmesi uzun sürmeyecektir. Tevhid hassasiyeti ve şirkten uzak durmak adına, dinde Kur’ân dışındaki her şeyi gereksiz görmek şeklindeki aşırı tenzihçi ve tefrîtçi yaklaşımın yol açacağı bir başka çelişki de -tabiri caizse- ifratçı bir “Kur’ânperestlik” olacaktır. Bu anlayışa göre, Kur’ân anlaşılması kolay bir kitap (Kamer 54/17, 22, 32, 40) olup onda hidâyete ulaştıracak ve sahih bir dinî ve ahlâkî kimlik oluşturacak “her şey” vardır. O nedenle Kur’ân dışında bir kaynağa ihtiyaç yoktur. Zira Kur’ân’da her şey tebyîn (Nahl 16/89) ve tafsîl edilmiştir (En’âm 6/154).</p>
<p>Mealcilerin bir başka tezi de ‘Kur’ân’ın anlaşılmadan okunmasının faydasız olduğu’ iddiasıdır. Bu iddia aslında zımnen “okunması ibâdet olan” Kelâmullah’ın ontolojik husûsiyetini tartışmaya açmak ve anlaşılmak için çeviriye yani ‘insan sözüne’ muhtaç olduğu anlamını ihsâs eder. Hâlbuki “(A)rapça Kur’ân” herhangi bir çeviriye gerek olmadan da kalplere nüfuz eder (Enfâl 8/2). Zira ilâhî olan (Kur’ân) beşerî olan(çeviri)a mutlak hâkimdir. Daha çok Türkiye İslamcılığının bir formu olan <em>Mealcilik</em>, ülkemizde “toplumcu tefsîr” akımının önemli temsilcilerinden şehîd Seyyid Kutub’un (1386/1966)<em> fî Zılâli’l-Kur’ân</em>’ının çevirisiyle yaygınlık kazandı. İdama mahkûm edilen merhûm Kutub’un tefsîrinde kullandığı ve ‘Kur’ân günümüze ne söyler’ temel sorusunun cevabı etrafındaki çarpıcı toplumcu üslûbu, “bağımsız”, “entelektüel” ve “devrimci” olarak adlandırılan İslâmcı gençlik üzerinde çok etkili oldu.</p>
<p>Mısır damarına ilâveten süreç içerisinde Seyyid Ahmed Han (1315/1898) ve Hint Alt Kıtası <em>Kur’âniyyûn Ekolü</em>’nden etkilenen bu hareket <em>Kur’âncı </em>ve/ya<em> Mealci</em> olarak anılacaktı. Bu kesime göre ‘Kur’ân’da her sorunun çözümü ve cevabı vardı’ ve dîni ‘yegâne kaynağı’ olan Kur’ân’dan öğrenmek, geleneğin önümüze yığdığı bid’at ve hurâfe tortularını ayıklama fırsatı sunacaktı.</p>
<p>Ancak başlangıçta iyi niyetli “görünen” geleneğin tasfiye edilmesi çalışmalarının sınırının Hadîs ve Sünnet’e dayanacağı ve farz ibadetleri tatbîk için bile Sünnet’e ihtiyaç olmadığı iddiası öngörülememiş olacaktı. Bu, Kur’ân’ı teblîğ, tebyîn ve tatbîk ile görevlendirilmiş ve Kur’ân’ın “ilk ve tabîî müfessiri” Hz. Peygamber’in (sas) devre dışı bırakılması demekti. Kur’ân’ı yorumlama tekelini ulemânın elinden almak isteyenlerin bu işi Hz. Peygamber’e kadar vardıracağı elbette hesâb edilememişti. Ancak sonraki aşamada sınır burada durmayıp hermenötik ile “metni” anlama yetkisi Allah’tan bile alınmaya çalışılmıştı. Bu ise Deizm’de son bulacak olan dînin sekülerleşmesi sücecini başlatmak demekti. Üstelik bunun Kur’ân tabiri ile “hevânın Tanrı edinilmesi” (Furkân 25/43; Câsiye 45/23) noktasına varacağı açıktı.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Modern dönemde kaleme alınan meallerin; ‘daha çok tefsîrî nitelikte (meal-tefsîr) olduğu, henüz bir tarz ve yönteme sahip olmadıkları, ehil kimseler tarafından yapılmadıkları, ulusçuluk ideolojisinin gölgesinde devletin resmî bakış açısına dayandıkları, bir kısmının ticârî amaçlar için yapıldığı …’ söylenebilir. Bu çevirilerin hedef dil yani Türkçe bakımından eleştiriye tâbi tutulmaları ise ilk örnekler olmaları ve kendilerinin önünde örnekler bulunmaması, yeni bir dil ve zihniyet inşâ edilmeye çalışılan ‘geçiş döneminde’ yazılmış olmaları… göz önüne alındığında, bu durum tolere edilebilir.</p>
<p>Ayrıca bazı mütercimlerin Hristiyan olması ihtimâli, Cemil Saîd’in çevirisinin Fransızcadan yapılıp üstelik de Ermeni bir yayıncı tarafından basılmış olması nedeniyle; ‘masûmiyetlerinin’ tartışılması doğal karşılanmalıdır. Modern bir bid’at olarak nitelendirilebilecek Mealcilik, başlangıçta iyi niyetli olarak çıktığı geleneğin tahkîk edilmesi yolunda sınırı ne yazık ki Hadîs ve Sünnet’in tasfiyesine, Kur’ân yorumunda Hz. Peygamber’in (sas) devre dışı bırakılmasına dayandırmış; hatta hermenötik ile murâd-ı ilâhîyi değil fehm-i insânîyi öncelemiş ve “Kur’ân metnini” anlama yetkisinin Allah’tan bile alınabileceğini tartışmaya açmıştır.</p>
<p>Gerek geçmişteki ve gerekse günümüzdeki tartışmaların, insanların çeviriler yoluyla ilâhî mesajın mana ve hedeflerini öğrenmelerini gereksiz görme çabalarına dayanak yapılmasının doğru bir yaklaşım olmadığını söylemek iz’ân ve insaf gereğidir. Zira -bize göre- bid’at olan meal okumak ve/ya yazmak değil, mealciliktir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/modern-bir-turedi-olarak-mealcilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinin Yorumlardan Arındırılması: Mealcilik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dinin-yorumlardan-arindirilmasi-mealcilik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dinin-yorumlardan-arindirilmasi-mealcilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rafet Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:25:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[dini yorumlar]]></category>
		<category><![CDATA[mealcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2477</guid>

					<description><![CDATA[Martin Luther, Kitabı Mukaddes’i herkesin anlayabileceğini, kilisenin yorumuna mahkûm olunmaması gerektiğini söylemiş ve Kitabı Mukaddes’i, Almancaya çevirmiştir. Sonra da Protestanlık dediğimiz akım oluşmuştur. Aslında mealcilik de bu tarz bir yaklaşım olarak görülebilir. Yani dinin yorumlardan arındırılması ve metnin yeni bilgilerle, anlayışlarla yeniden yorumlanması. Meal Kelimesinin Ortaya Çıkışı Meâl kelimesi, “evl” kökünden türemiş, mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gaye manasında, “ism-i mekân”dır. Tevil kelimesi de “evl” kökünden gelir, yorumlama demektir ve önceden beri, tefsir anlamında kullanılan bir kelimedir. Meal kavramını ilk kullanan kişinin ise Elmalılı Hamdi Yazır olduğu kabul edilir. Elmalılı, Kur’an tercümesine meal adını vermiştir. Çünkü ona göre Kur’an, başka bir dile tam olarak tercüme edilemez. Ayrıca kendisi, birilerinin, “Türkçe Kur’an” başlığıyla Kur’an’ı Türkçeleştirmesine tepki olarak bu kelimeyi kullanmıştır, tefsirinin önsözünde buna değinir.1 Daha sonra bu kelime yaygınlaşmıştır. Ancak şöyle bir terslik oluşmuştur. Bu kelime, Kur’an’ın herkesçe rahatlıkla anlaşılabileceğini, geleneğe gerek olmadığını iddia eden akıma da mealcilik şeklinde isim olmuştur. Antrparantez; bilindiği gibi Kitabı Mukaddes de başka dillere çevrilmemekteydi ve Katolik Kilisesi’nin şemsiyesi altında, Latince olarak okunmaktaydı. Martin Luther, Kitabı Mukaddes’i herkesin anlayabileceğini, kilisenin yorumuna mahkûm olunmaması gerektiğini söylemiş ve Kitabı Mukaddes’i, Almancaya çevirmiştir. Sonra da Protestanlık dediğimiz akım oluşmuştur. Aslında mealcilik de bu tarz bir yaklaşım olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Martin Luther, Kitabı Mukaddes’i herkesin anlayabileceğini, kilisenin yorumuna mahkûm olunmaması gerektiğini söylemiş ve Kitabı Mukaddes’i, Almancaya çevirmiştir. Sonra da Protestanlık dediğimiz akım oluşmuştur. Aslında mealcilik de bu tarz bir yaklaşım olarak görülebilir. Yani dinin yorumlardan arındırılması ve metnin yeni bilgilerle, anlayışlarla yeniden yorumlanması.</strong></p>
<p><strong>Meal Kelimesinin Ortaya Çıkışı</strong></p>
<p>Meâl kelimesi, “evl” kökünden türemiş, mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gaye manasında, “ism-i mekân”dır. Tevil kelimesi de “evl” kökünden gelir, yorumlama demektir ve önceden beri, tefsir anlamında kullanılan bir kelimedir. Meal kavramını ilk kullanan kişinin ise Elmalılı Hamdi Yazır olduğu kabul edilir. Elmalılı, Kur’an tercümesine meal adını vermiştir. Çünkü ona göre Kur’an, başka bir dile tam olarak tercüme edilemez. Ayrıca kendisi, birilerinin, “Türkçe Kur’an” başlığıyla Kur’an’ı Türkçeleştirmesine tepki olarak bu kelimeyi kullanmıştır, tefsirinin önsözünde buna değinir.<sup>1</sup> Daha sonra bu kelime yaygınlaşmıştır. Ancak şöyle bir terslik oluşmuştur. Bu kelime, Kur’an’ın herkesçe rahatlıkla anlaşılabileceğini, geleneğe gerek olmadığını iddia eden akıma da mealcilik şeklinde isim olmuştur.</p>
<p>Antrparantez; bilindiği gibi Kitabı Mukaddes de başka dillere çevrilmemekteydi ve Katolik Kilisesi’nin şemsiyesi altında, Latince olarak okunmaktaydı. Martin Luther, Kitabı Mukaddes’i herkesin anlayabileceğini, kilisenin yorumuna mahkûm olunmaması gerektiğini söylemiş ve Kitabı Mukaddes’i, Almancaya çevirmiştir. Sonra da Protestanlık dediğimiz akım oluşmuştur. Aslında mealcilik de bu tarz bir yaklaşım olarak görülebilir. Yani dinin yorumlardan arındırılması ve metnin yeni bilgilerle, anlayışlarla yeniden yorumlanması. Beri yandan Batı’da, din-bilim çatışması yaşanmıştır. Burada dini, kilise temsil etmekteydi. Bu işin en ziyade teberrüz ettiği nokta ise kilisenin görüşüne göre Güneş’in, Dünya’nın etrafında dönmesi meselesiydi ve kilise, yanılmaz görülürdü. Aslında bu iddia, kutsal metinlerde yoktur fakat insanlığın yaşı gibi yıldızların, Dünya’dan sonra yaratılması gibi başka çelişik konular vardır<sup>2</sup> Yani metnin yorumlardan arındırılması da işi kurtarmıyor denilebilir Hristiyanlık noktasında. Mealcilerin iddiasına göre ise Kur’an, bilim(sel teoriler)le çelişmez, onları onaylar. Temel çıkış noktası bu olagelmiştir. Mesela bu yüzden evrimin, Kur’an’da olduğunu iddia edenler, mucizeleri inkâr edenler vardır vs. Velakin bu anlayış, hadislerin dahi olabildiğince dışarıda tutulmasını, metnin olabildiğince yoruma açıklığını gerektirir. Mesela Âdem (as)’ın topraktan yaratıldığı hadislerde açıkça belirtiliyor<sup>3</sup>, Kur’an’da ise “topraktan” yaratılmıştır deniliyor. Yani salt metni alırsak, bunu, “topraktan yaratılmaya başlanmış ve süreçlerden sonra yaratılmıştır” şeklinde yorumlayanlar olabiliyor.</p>
<p><strong>Kur’an Bilim Uyumu Meselesi</strong></p>
<p>Kur’an bilim uyumu ya da Kur’an’ın bilimle çelişmezliği ilkesi aslında eski bir ilkedir. Mesela Razi gibi kimi müfessirler, arş, kürsi, yedi gök gibi kavramları o zamanki astronomi anlayışı olan felekler teorisini dikkate alarak tefsir etmiştir. Ancak bu teori çöktü. Lakin tefsirler yanılmaz olarak görülmediğinden fazla bir sarsıntı olmadı ve kimileri yeni teorilere dört elle sarıldı. Bu damar ise yeni yorumculuk, eskiyi olabildiğince ret anlayışlarını doğurdu gitgide. Bu işte öncülüğü, bir Hint Alt Kıtası müfessiri olan Sir Seyyid Ahmet Han yapmıştır. Ahmed Han’ın ana tezi şuydu:</p>
<p>“Work of God-Word of God/Tanrı’nın işi-Tanrı’nın sözü, tam bir uyum içindedir.”<sup>4</sup> Ona göre tabiat kanunları da vahiydir. Bu yüzden mucizeleri ret anlayışına doğru gitmiştir. Mesela Musa (as) denizi yarmadı, metcezir oldu demiştir.<sup>5</sup> Mısırlı bir müfessir olan Muhammed Abduh’un cinler, mikroplar olabilir iddiası da bu bağlamda meşhurdur. Fakat Abduh, metcezir iddiasını eleştirir.<sup>6</sup> Yine bir Hint Alt Kıtası müfessiri olan Muhammed Ali’nin, İsa (as)’ın normal doğumla doğduğu gibi iddiaları vardır.<sup>7</sup></p>
<p>Daha sonra Kuraniyyun akımı çıkmıştır vs. Bu yönde gittikçe artan bir yorum faaliyeti dikkat çekiyor. Tabii bu tarz yorumların artması, gelenekçilere de büyük bir propaganda alanı; “din elden gidiyor” diye bir içe kapanma bahanesi oluşturuyor. Gerçi, Elmalılı gibi kimi müfessirler, Kur’an’ın bilimle çelişmediği üzerinde durmuş ve mucizeleri de savunmuştur. Ancak ana akım, mucizelerin reddi yönünde gelişmiş.</p>
<p>Yine denilebilir ki bilimin lokomotifliğinde yürüyen anlayışlar, çeşitli ideolojiler ve yaşam tarzları da ürettiğinden, bunlar da işe dahil olmuştur. Hümanizm, modernizm, sosyalizm, liberalizm gibi. Kimileri bunları aslında tam da İslam’ın hedeflediğini<br />
söyleyerek bu yönde tefsirler yapmaya başlamış.</p>
<p>Mesela İslam, aslında köleliği tam kaldıracaktı, kadınla erkeği tam eşitleyecekti, devir uygun değildi gibi. Ya da demokrasiyi hedefliyordu, sonrakiler işi bozdu. Bütün bu işlerdeki en büyük bahanelerden birisi ise Kur’an dilimize çevrilmedi, ondan böyle oldu noktasıdır. Elbette “peki Araplarda niye böyle olmadı o zaman” denilebilir hemen. Fakat böyle bir gerçeklik de göze çarpıyor.</p>
<p><strong>Osmanlı’da Kur’an Çevirileri ve Tefsirler Meselesi</strong></p>
<p>Osmanlı döneminde tasavvuf ağırlıklı bir anlayış vardı. Türkçeye çevrilen tefsirlerde bu özellikle dikkat çekmektedir. Genel olarak bakarsak Ebulleys Semerkandi’nin tefsiri, Hazin tefsiri, Mevahibi Aliyye adlı tefsir ve Tibyan Tefsiri<sup>8</sup> ile gelinmiş.<sup>9</sup> Bunlar Âlemi İslam’daki iyi tefsirler kategorisine girmez, pek çok İsrâiliyat içeren vasat tefsirlerdir. Düşünelim ki İsrâiliyat’ı eleştiren ya da az kullanan Razi, İbni Kesir, İbni Atiyye, Zemahşeri gibi isimlerin tefsirleri o zamanlar vardı, bu anlayış gelişmişti, fakat değerlendirilmemiştir.</p>
<p>Ayrıca Fatiha başta olmak üzere sure tefsirleri, Ayetel Kürsi başta olmak üzere ayet tefsirleri, Beydavi tefsiri başta olmak üzere şerh ve Osmanlıcadan ziyade Arapça eserler çoktur.<sup>10</sup> Örneğin, Şeyhül İslam Ebussuud’un yazdığı tefsir Arapçadır. Bir de satır arası tercüme denilen Kur’an metninin altında kelimelerin Türkçe anlamlarının yazıldığı bir tarz vardır. Mesela Muhammed bin Hamza’nın satır arası tercümesi m. 1415 senesine kayıtlanmıştır. Burada Türkçe tefsir faaliyetinin darlığı ve özellikle de matbaada çoğaltılmasının gecikmesi konusu açıktır. Matbaada basılan ilk Türkçe tefsir olan Tibyan Tefsiri, 1700’lerde yazılmış fakat 1800’lerde Mısır’daki Bulak Matbaası tarafından basılmıştır.</p>
<p>Peki, bu gecikmenin sebepleri nelerdir? Denilebilir ki fıkıh, kelam, akaid gibi ilimler gelişmişti ve salt Kur’an metninden bunların alınması mümkün değildir. Tefsir dahi olsa iç içe geçmiş anlatımlardan bunların alınması geniş kitleler düşünülürse hiç pratik değildir. Ki bütün bunları içeren tefsir de pek olası değildir. Çünkü tefsir, namazın nasıl bozulacağı gibi ayrıntı konulara, Kur’an fazlaca girmediği için pek girmez İşte, pratiklerin önde olduğu bir yaşamda iş, zamanla ister istemez fıkıh, kelam, akaid gibi ilimlere ve bunların geliştirilmesinden çok öğrenilmesine dönmüştür. Hatta denilebilir ki tefsir konusunda en iştiyaklı yaklaşım, tasavvufi yaklaşımlar olmuştur. Çünkü onların “anlam” davası vardı. Örneğin, bir mutasavvıf olan Niyazi Mısri’nin pek çok sure tefsirleri, pek çok mutasavvıfın Fatiha Tefsiri, ebcet hesabıyla tarih düşürmeler vardır. Tabii parça tefsirlerin çokluğu, Kur’an’ın bütünlüklü şekilde anlaşılması gereken bir metin olması gerçeğiyle çelişiktir ve batıni yorumlara kapı aralayan bir yaklaşımdır. Fakat dediğimiz gibi, “işler gayet formüle edildiğinden” anlama meselesi de bir ekstra gibiydi.<br />
Elbette şu denilebilir: Kur’an’ın düz mealini okuyan bir kişi, hiç olmazsa “gaybi surette birilerinden medet isteme” gibi konulardan sakınır. Maalesef böyle adetler tasavvuf içinde gayet vardı. Bari bu temel konu netleşmeliydi. Fakat dinin ille de çeşitli anlatımlardan alınması ve tasavvuf ağırlıklı, İsrâiliyat’ın çokça olduğu tefsirler bunu engellemiştir.</p>
<p><strong>Kur’an’ın Levh-i Mahfuzdanlığı-Evrenselliği Meselesi</strong></p>
<p>Şu açık ki Kur’an’ın iyice anlaşılması gerektiği meselesi, yakın zamanların ve günümüzün çok ciddi bir meselesidir. Çünkü kâinatı çözen ve dünyaya hükmetmeye başlayan bir medeniyet var ve Müslümanların gerçeği ve aklı temsili şüpheli bir hale gelmiş. Bu yüzden, “Kur’an’a yaklaşımımızda bir sorun var” anlayışı gelişmiştir. Nihayetinde kıyamete kadar geçerli bir kitap söz konusu, fakat devri geçmiş gibi. Çünkü ona dayanmayan bir medeniyetin hâkimiyeti var. Burada çeşitli söylemler göze çarpıyor. Birincisi; Batı medeniyetinin, bilim ve evrenselliği temsil ettiği, dolayısıyla Kur’an’ın onların geliştirdiği anlayışlara ters olmaması gerektiği söylemi. Bu söylem, her şeyi buna göre yorumlama istidadındadır. Örneğin, tarih içerisinde de aslında bunun hedeflendiğini ama bundan sapıldığını söylemektedirler.</p>
<p>Mesela bu bağlamda mutezile mezhebinin doğruyu temsil ettiğini, İslam filozoflarının çok doğru bir yaklaşıma sahip olduğunu ama boğulduğunu iddia etmektedirler. Gerçi, bu anlayışta bazı yaklaşım farkları vardır. Kimileri Kur’an’dan ziyade tarihi aklın (ilahi iradenin) bunu hedeflediğini söylerken kimileri bizzat Kur’an metninin bunu söylediğini düşünmeye yatkındır. Örneğin, kimilerine göre Kur’an’ın cihat dediği, baştan beri savunma savaşı idi. Gelenek, nesh teorisiyle bunu yıkmıştır. Kur’an, günümüzde kadın hakları denilen şeyleri baştan beri savunmaktaydı. Gelenek, görmezden gelmiştir. Kimileri ise metnin olabildiğince o güne hitap olduğunu, bugüne hitabın bugünkü aklın içtihadı ile olabileceğini söyler. Mealcilik dediğimiz damar, temelde bunlardan oluşmaktadır. Elbette hiç böyle derinlikleri olmayan sırf “elime alırım Kur’an’ı ne anlarsam odur” anlayışları da var, buna asıl mealcilik denilebilir. Mesela “mescidi haram, hep yönelinen, dokunulmaz eğitim yuvasıdır” diyen de var. Fakat denilebilir ki asıl mesele, belli bir donanımla, çeşitli açılardan etkileyici yaklaşımlarla Kur’an’ı bugünkü bilime, hayata göre anlamalıyız diyenlerdir. Bunu ise günümüzde Mustafa İslamoğlu, Edip Yüksel, Mustafa Öztürk, Abdülaziz Bayındır, İlhami Güler, İhsan Eliaçık, Caner Taslaman gibi daha kalburüstü isimler temsil etmekte. Tabii Hindistan, Pakistan, Mısır gibi bu işin çok daha köklü olduğu yerlerde de iş devam etmektedir. Çok yakından bilmesek de bu yönde bir izlenim var.</p>
<p>Bir diğer anlayış, selefi anlayıştır. Bunlar da geleneği bir sapma olarak görür, fakat salt Kur’an’ı değil, ilk dönem pratiğini esas alır, hatta işi orada dondurmaya çalışır. Fakat bu dönemde olan İsrâiliyatı da dışlayıcıdır. Öte yandan; bunun yerine Tevrat ve İncil’den alıntıları işe dahil edip etmedikleri ise belirsizdir. İbni Kuteybe, İbni Teymiyye gibi isimler, Tevrat ve İncil’den alıntılar yaparlar fakat tefsir alanında değil.<sup>11</sup></p>
<p>Öte yandan; Abduh ve Mevdudi’de tefsir noktasında gayet alıntılar var fakat onlar da ne kadar selefi kabul edilir, tartışılır. Buradaki temel mesele şudur; selefilik gelenek kadar yorumdan da kaçıştır, fakat Tevrat ve İncil’in metinlerde kullanılması demek aşırı derecede yorum demektir. Çünkü onu gerektirir.</p>
<p>Elbette bir de devri bir karakış gibi gören, ne kadar az “piyasaya” çıksan o kadar kâr diyen anlayışlar var. Bunlar ellerindeki kimi metinlerle ve gelenekle işi götürmeye çalışmaktadır. Velev ki iş gittikçe ellerindekinden uzaklaşsın. En azından daha çok şey tutulmakta, kalmaktadır.</p>
<p>Burada işin ruhuna bir eğilmek gerekir. Unutmayalım ki iş hakikattir, hakikat ise yöneliş ister. Mesela, hadiste şöyle buyurulmuştur:</p>
<p><em>“Allah katında amellerin en üstünü, içinde hiçbir şüphe bulunmayan imandır.”</em><sup>12</sup></p>
<p>Ayette ise denilmektedir ki <em>“Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz, eğer inanıyorsanız en üstün/üstün gelecek olan sizsiniz”</em><sup>13</sup></p>
<p>Herhalde bu hal, tedirginlik içinde sorulardan kaçarak ya da dünyaya tutularak değil, cevaplara sahip olarak olacak.</p>
<p><strong>Çok İnce, Karışık ve Fertlere Yönelik</strong></p>
<p>Bu bağlamda şöyle düşünülebilir: Kur’an’ın iyice anlaşılmasında ve tebliğinde en eksik kalınan nokta, Kur’an’ın, Tevrat ve İncil’i içericiliği ve düzelticiliği noktasıdır. Tevrat ve İncil metinlerinin direkt olarak tefsirlerde kullanılması çok yenidir. İlkin, İsrâiliyat denilen ve kaynağı bu işin ehli Vehb bin Münebbih, Kabul Ahbar, Muhammed bin İshak gibi kimi kişiler olan anlatımlar kullanıldı tefsirlerde.</p>
<p>Sonra bunlar elenmeye başladı gayet. Lakin Tevrat ve İncil metinlerinin düzelticiliği meselesi, Kur’an’ın güçlü bir delili, tebliğ noktası ve iş çok gecikti. Sorunu ve çözümü daha çok burada aramalıdır. Kur’an’ın Levh-i Mahfuzdanlığı, evrenselliği, tarihi ve günü izah ediciliği ve yol göstericiliği noktasında en iç ve sonuç alabilir, çözüm de bu gözüküyor.</p>
<p>Velakin denilebilir ki bu meseleler de çok ince, karışık ve fertlere yönelik gayet. Fakat unutmayalım ki iş, toplumsal bir vasat ya da hedeften ziyade bilemeyeceğimiz şeylerin çokluğu içerisinde bildiklerimizin sağlamlığı ve üstlüğü ile Rabbe yöneliştir. O da delile yöneliş. Hâsıl, hedefi burada görmek, direkt toplumu değilse de topluma yol göstericileri hedeflemek de olabilir hedef. Çünkü Kur’an’ın üstlüğü teberrüz etmeli günümüzde. Bu da ister istemez önce birilerinde olacak.</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><sup>1</sup>Daha önce İzmirli İsmail Hakkı da Meani-i Kur’an adlı eserinin önsözünde, Kur’an’ın tercüme edilemeyeceği üzerinde durur ve eserine bu yüzden Meani-i Kur’an adını verdiğini belirtir. Bu ilk dönem Kur’an çevirilerinde, bir aksülamel damarı gayet dikkat çekiyor. Mesela Elmalılı’nın namazlarda okunur şüphesiyle mealini kasten biraz zor anlaşılır yaptığı düşünülür. Yine Mehmet Akif aynı şüpheyle hazırlamış olduğu meali yakmıştır vs. Bu anlamda gerek İzmirli’nin gerek Elmalılı’nın Kitabı Mukaddes alıntılarından uzak durmaları da şayanı dikkattir. Denilebilir ki çünkü bu modernist damarda yaygındı.<br />
<sup>2</sup>bkz. Kitabı Mukaddes, Yaratılış: 1. ve 5. bölüm<br />
<sup>3</sup>bkz. Tirmizî-Tefsir (Bakara Suresi) 1, Müslim- Edep 111<br />
<sup>4</sup>bkz. “Modernizmin dönüştürücü etkisi: Seyyid Ahmed Han ve ahkâmın dünyevileşmesi” makalesi-Özgür Kavak<br />
<sup>5</sup>Antrparantez, Muhammed Ali ve Ömer Rıza Doğrul da Bakara 50 tefsirlerinde metcezir iddiasını dile getirir. Ömer Rıza Doğrul iddiayı, Seyyid Ahmed Han’a dayandırır.<br />
<sup>6</sup>bkz. Muhammed Abduh, Reşid Rıza-Menar Tefsiri, Bakara 50 tefsiri. Abduh-Afgani çizgisinde devrin insanı durumu olmakla birlikte güçlü bir ümmetçilik damarı da olduğundan rasyonalizm sınırlıdır.<br />
<sup>7</sup>bkz. Mevlana Muhammed Ali, Kur’an Meali, Ali İmran 47 tefsiri. Antrparantez, Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu adıyla adeta bu tefsiri Türkçeleştirmiştir ve bu iddiayı da biraz üstü örtülü, Muhammed Esed ise gayet üstü örtülü şekilde dillendirmiştir. (bkz. Enbiya 91 tefsiri) Bu iki isim, Muhammed Ali’den isim vermeden gayet alıntılar yapar. Beri yandan Muhammed Ali’nin de isim vermeden Seyyid Ahmed Han’dan alıntılar yaptığı görülmekte. Çünkü bunu da o söylemiş.<br />
<sup>8</sup>Ayintabi’nin Tibyan adlı eseri ilk basılan Türkçe tefsirdir. 1840 tarihinde Mısır’daki Bulak Matbaası’nda basılmıştır. Yazım tarihi ise 1699’dur. Bu tefsir, Hıdır elEzdi’nin, Tibyan adlı tefsirinin Ayıntabi Mehmet Efendi tarafından Arapçadan çevrimi ve kendi eklediği çıkardığı şeyler ile birlikte telifidir.<br />
<sup>9</sup>bkz. “Osmanlı döneminde Türkçe tefsirler” makalesi-Abdülhamid Birışık<br />
<sup>10</sup>bkz. “17. Asır Osmanlı Tefsir Hareketine Panoramik Bakış” makalesi-Hidayet Aydar<br />
<sup>11</sup>Örneğin, İbni Teymiyye’nin öğrencisi İbni Kayyim’in ve İbni Kesir’in tefsirlerinde bu tarz alıntılar görmedim. Başka kitaplarında ise var.<br />
<sup>12</sup>Darimi-Rikak 28<br />
<sup>13</sup>Ali İmran 139</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dinin-yorumlardan-arindirilmasi-mealcilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
