<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>meal &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/meal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 25 Oct 2022 09:53:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>meal &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“Meal Okumayın” Demek, “Allah’ı Dinlemeyin” Demektir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/meal-okumayin-demek-allahi-dinlemeyin-demektir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/meal-okumayin-demek-allahi-dinlemeyin-demektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Oct 2022 09:53:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18527</guid>

					<description><![CDATA[Bu hafta Fırat Üniversitesinde düzenlenen “İslam ve Medeniyet 2. Uluslararası Sempozyumda “Mealcilik Bir İhya Hareketi Mi” adlı sunumu dinledik. Yıldırım Beyazıt Üniversitesinden katılarak sunum yapan bir hoca, özetle, “mealcilik az da olsa yararlı olmuş; ancak zararları çok daha fazla olmuştur” yargısında bulunarak, tehlikelerini dile getirdi. Bu sunumu dinledikten sonra, iki yıl önce yazdığım şu küçük makalenin yararlı olacağını düşünerek tekrar paylaşıyorum. Meal; Kur’an’ın tercümesi, Türkçeye çevrilmesi demektir. Çeviri ile Kur’an’ın deruni anlam dünyası bütünüyle ihata edilemediği için, “yaklaşık anlam” manasına gelen “meal” adını vermişlerdir. Evet, hiçbir çeviri Kur’an’a tam olarak “eşdeğer” değildir. Eşdeğeri olmadığından, her meal bir yorum olarak kabul edilir ve her yorum eleştiriye açıktır. Meal kavramını ilk defa Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Akif’i Kur’an’ı tercümeye ikna etme sadedinde kullandığı bilinmektedir. Kur’an mutlaka her dile çevrilmelidir; zira Allah, ayetleri okuyup anlayalım, üzerinde tefekkür ve tedebbür edelim, olaylardan ders çıkaralım diye indirmiştir. Dolayısıyla imkanı olan her Müslüman Kur’an’ı okuyup anlamak zorundadır. Zaten başta Kur’an olmak üzere bütün kitaplar anlaşılmak için var edilmiştir. Türkiye’de yaşayan biz Müslümanlar için Türkçeye çevrilmiş onlarca meal ve tefsir kitabı bulunmaktadır. Bu meal ve tefsirlerde kimi ayetlerin farklı anlam ve tefsire sahip olmaları doğal ve fikirde zenginlik olarak kabul edilmelidir. Dolayısıyla meal okurları, okudukları ayetleri mutlaklaştırmamalı, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu hafta Fırat Üniversitesinde düzenlenen “İslam ve Medeniyet 2. Uluslararası Sempozyumda “Mealcilik Bir İhya Hareketi Mi” adlı sunumu dinledik.</p>



<p>Yıldırım Beyazıt Üniversitesinden katılarak sunum yapan bir hoca, özetle, “mealcilik az da olsa yararlı olmuş; ancak zararları çok daha fazla olmuştur” yargısında bulunarak, tehlikelerini dile getirdi.</p>



<p>Bu sunumu dinledikten sonra, iki yıl önce yazdığım şu küçük makalenin yararlı olacağını düşünerek tekrar paylaşıyorum.</p>



<p>Meal; Kur’an’ın tercümesi, Türkçeye çevrilmesi demektir. Çeviri ile Kur’an’ın deruni anlam dünyası bütünüyle ihata edilemediği için, “yaklaşık anlam” manasına gelen “meal” adını vermişlerdir.</p>



<p>Evet, hiçbir çeviri Kur’an’a tam olarak “eşdeğer” değildir. Eşdeğeri olmadığından, her meal bir yorum olarak kabul edilir ve her yorum eleştiriye açıktır. Meal kavramını ilk defa Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Akif’i Kur’an’ı tercümeye ikna etme sadedinde kullandığı bilinmektedir.</p>



<p>Kur’an mutlaka her dile çevrilmelidir; zira Allah, ayetleri okuyup anlayalım, üzerinde tefekkür ve tedebbür edelim, olaylardan ders çıkaralım diye indirmiştir. Dolayısıyla imkanı olan her Müslüman Kur’an’ı okuyup anlamak zorundadır. Zaten başta Kur’an olmak üzere bütün kitaplar anlaşılmak için var edilmiştir.</p>



<p>Türkiye’de yaşayan biz Müslümanlar için Türkçeye çevrilmiş onlarca meal ve tefsir kitabı bulunmaktadır. Bu meal ve tefsirlerde kimi ayetlerin farklı anlam ve tefsire sahip olmaları doğal ve fikirde zenginlik olarak kabul edilmelidir.</p>



<p>Dolayısıyla meal okurları, okudukları ayetleri mutlaklaştırmamalı, başka meallerde başka anlamların olabileceğini de hesaba katmalıdırlar. Nihayetinde okunan bir meal, bir insanın ayetlerden anladığıdır ve onun yorumudur; bütünüyle Allah’ın istediği anlam olduğu iddia edilemez. Onun için mümkün olduğunca mealleri karşılaştırmalı okumakta fayda vardır.</p>



<p>Meal hakkında bu kısa açıklamadan sonra şimdi asıl soruya gelelim.</p>



<p>Hocanın biri “meal okumayın, imanınız sarsılır” diyerek, müminleri Allah’ın kitabını anlamaktan uzak tutmaya çalışmaktadır. Peki bu ve bu zihniyette olanlar, “ayetlerimiz size okunmadı mı” (Mü’minun 105) ilahi suale nasıl cevap vereceklerdir! Allah’ın ayetlerini okumak isteyenleri engellemenin ne denli ağır bir suç olduğunu bilmiyorlar mı?</p>



<p>Sizce bu hoca samimi olabilir mi? Olamaz, ikiyüzlüdür; çünkü kendisi sohbetlerinde ayetleri Arapça okuduktan sonra, mealini vermeye başlıyor. Yani, ayetleri anlamak ve anlatmak için meale (Türkçe çeviriye) başvuruyor. Kendisinin imanı da sarsılıyor mu acaba!</p>



<p>“Meal okumayın imanınız sarsılır” diyen meal karşıtı hocanın gerekçesi şudur: Osmanlı, Selçuklu ve Karahanlılar’da meal yoktu. Kendilerince yazdıkları mevlitleri vardı.” (Harika bir gerekçe!)</p>



<p>Kur’an’ın anlaşılması bizzat Allah tarafından istenmişken (Biz Kur’an’ı düşünüp anlayasınız diye Arapça bir hitabe olarak indirdik) ve bu emir dikkate alınarak onlarca meal ve tefsir yazılmışken, hangi hakla meal okumaya karşı çıkılır? Kur’an başka türlü nasıl anlaşılır? Kur’an’ı anlamak için meal okuyan samimi Müslümanlar nasıl “mealci” diye aşağılanır?</p>



<p>Maalesef, Allah’ın kitabının/hitabının anlaşılmasına yönelik tartışmalar bir türlü bitmek bilmiyor. Bazı çevreler, bilerek veya bilmeyerek onun etkisini itibarsızlaştırmaya bütün gücüyle devam etmektedir. Peki, ben soruyorum; uzmanları tarafından tercüme edilmiş Kur’an’ı, bir Müslümanın alıp okuması ve anlamaya çalışması niçin zararlı olsun? Arapçanın bütününe vakıf olmayan bir Müslüman, Allah’ın kitabını tercümelerden (meallerden) okumadan nasıl anlayacak ve nasıl uyarılacaktır?</p>



<p>Düşünün! “De ki bu Kur’an, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için bana vahyedildi…” (6/19) derken, muhatapları onu anlamadan nasıl uyarılacaklardır?</p>



<p>Kur’an’ın gönderiliş amacı dikkate alındığında, Arapçasından okuyup huzur duyan, ancak anlamından (mealinden) rahatsız olan bir toplumun Kur’an’la tanıştığı asla söylenemez. Meale (anlamaya) karşı çıkan, Kur’an’ın gönderiliş maksadını anlayamamıştır. Anlamadan okuyanlar, onun bir öğüt kitabı olduğunu söyleyemezler. Şayet söylüyorlarsa, bu samimiyetsizliktir, ikiyüzlülüktür.</p>



<p>Sosyal medyada kimi meal düşmanlarını görüyoruz; “Kur’ancılar”, “Mealciler” diye ağızlarını açtıklarında sanki inkarcı, yalancı, iftiracı, aşağılık, büyük bir günah işlemiş kimseleri tarif eder gibi sorumsuzca davranmaktadırlar. Halbuki “Mealci” sıfatıyla kötülemek istediğiniz Müslüman kardeşleriniz, Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışarak Allah’ın emrini yerine getirmektedirler. Kimin adına konuşarak Kur’an’ı (dinini) öğrenmeye çalışanları tekfir edercesine kötülüyorsunuz? Bunu yapanlar sahiden Allah’ın emrine karşı çıktıklarının farkında değiller mi? (Yoksa bu bir proje mi? Bu proje kime yarar, ona bakmak lazım!)</p>



<p>Onun için diyorum ki içimizdeki bu fitne ateşini (projeyi) görelim. Başta Elmalılı Hamdi Yazır olmak üzere meal yazanlar, eğlence olsun diye Allah’ın Kitabını Türkçeye çevirmediler. Allah’ın “anlayasınız diye size bu Kitab’ı indirdik” beyanını dikkate alarak çevirdiler.</p>



<p>Kur’an’ı meallerden okuyup anlamaya çalışanları bırakın kötülemeyi, takdir etmemiz gerekir. Çünkü Allah’ın bizden istediği anlayarak okumaktır. Dolayısıyla Kur’an Arapçasını bilmeyenlerin, yazılan meallerden okuyup anlamaya çalışması kadar doğal bir iş yoktur. Onun için hiçbir samimi Müslüman meal okumaya karşı çıkamaz. “Mealciler” sıfatıyla kimseyi itham edemez.</p>



<p>Meal okumaya karşı çıkanların endişeleri ve iddiaları “Resulullah as’ın devre dışı bırakılması” ise, bu endişe ve iddia asla haklı olamaz; zira Resulullah’ı en iyi tanıtan ve ona itaat edilmesi gerektiğini söyleyen Kur’an’dır. Dolayısıyla Resulullah as’ı Kur’an’dan tanıyan kimse, onu asla devre dışı bırakamaz.</p>



<p>Resulullah as’ın ciddiye alınmaması ve bir “postacı” gibi gösterilmesi tartışmaları üzerinden meal okuyanlara saldırmak ve faturayı onlara çıkartmaya çalışmak asla kabul edilir bir durum değildir. Esasen faturayı meal okuyanlara çıkartanlar, -bilerek veya bilmeyerek- faturayı Kur’an’a (Allah’a) çıkartmış olurlar. Bu kafaya (zihniyete) göre, Allah öyle bir hitabe (metin) göndermiş ki okuyanın aklı karışıyor ve Resulullah as’a düşman kesiliyor!</p>



<p>Elbette başka alanlarda olduğu gibi Kur’an’ı anlama konusunda da kimi ayetleri kendi ideolojik emelleri doğrultusunda kullanmaya çalışanlar olacaktır. Veya yeterli altyapıya, usul ve donanıma sahip olmadan “ahkam kesenler” olacaktır. Bunlar var diye Kur’an’ı anlama çabamızdan vaz mı geçeceğiz!</p>



<p>Hayır, asla! İfrat ve tefrite kaçan yorumlar varsa, bu yorumlara karşı “doğru ve maksada uygun yorumlar” yapılır ve sahipleri güzel bir üslupla uyarılır. Yani uyarılması gerekenler, her meal ve tefsir okuyanlar değil, İfrat ve tefrite kaçıp ayetlerden yanlış yorumlar ve ideolojik çıkarlar sağlamaya çalışanlar olmalıdır.</p>



<p>Özetle belirtmek isterim ki hiç kimse tarikatının, grubunun, cemaatinin paradigmasıyla hareket ederek, “Kur’an’ı anlama çabasında olanlara” söz söyleme hakkına sahip olamaz; zira Kur’an’ı anlamayı Allah emretmekte ve üstelik anlamasını kolaylaştırmaktadır: “Biz bu Kur’an’ı öğüt almak isteyenler için kolaylaştırdık. Niçin düşünmüyorsunuz!” (Kamer 17)</p>



<p>Onun için Allah’ın emrettiği bir görevi yerine getirenlerin (Kur’an’ı anlamaya çalışanların) imanı asla sarsılmaz; bilakis okuyup anlamaya çalışan müminlerin imanları artar; ama Kur’an’a “anlaşılmayan ve saptıran kitap” muamelesi yapan ve kendileri meal okudukları halde başkalarına reva görmeyen samimiyetsiz ve ikiyüzlülerin de nifakı artırır.</p>



<p>Herkes bilmelidir ki “meal okumayın” diyenler, esasen “Allah’ı dinlemeyin” demektedirler. Niyetleri ne olursa olsun, sonuçta insanları Allah’ın hitabından uzaklaştırmaktadırlar. Resulullah’ı devre dışı bırakanlarla mücadele etmek istiyorlarsa, lütfen Kur’an mealini kendilerine malzeme yapmasınlar. Bilsinler ki Kur’an meali, insanları Resulullah’tan uzaklaştırmaz; aksine onu en doğru şekilde tanıtır.</p>



<p>“Biz, Kuran’ı düşünüp anlayasınız diye Arapça okunan bir hitabe olarak indirdirk.” (Yusuf 2)</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/meal-okumayin-demek-allahi-dinlemeyin-demektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meal Dindarlığı/Müslümanlığı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/meal-dindarligi-muslumanligi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/meal-dindarligi-muslumanligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halit ÇALIŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2021 06:47:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16588</guid>

					<description><![CDATA[Modern dönemde baş gösteren dini akımlardan birisini, meal dindarlığı oluşturmaktadır. Bu dindarlık anlayışına göre, siyer, fıkıh, fıkıh usulü, akaid-kelam, ahlak, hadis, tefsir ilimlerini tahsile gerek yoktur. Arapça bilmek de zorunlu değildir, meal ve tercüme yeterlidir. Zira Kur&#8217;an ve Sünnet hükümleri, okuma yazma bilen herkesin anlayabileceği açıklıktadır. Diğer taraftan sahih İslamî bilgiye ulaşmak için, her şeyden önce, mezhep eksenli geleneksel bilgilerden/kabullerden zihnin arındırılmış olması gerekir. Fıkıh, kelam, tefsir, hadis kitapları, İslam&#8217;ın doğru öğrenilmesinin önünde engel oluşturur. Bu dindarlık biçiminin farklı tezahürleri olabilmektedir. Kimileri sırf Kur&#8217;an mealiyle yetinirken (Kur&#8217;an mealciliği), dinin kaynakları arasında Sünnet&#8217;e de yer verenler buna, hadis kitaplarının tercümesini de dahil etmektedirler (hadis mealciliği). Meal dindarlığı/Müslümanlığı şeklinde ifade ettiğimiz bu tür yönelişlerin somut tezahürü, mealini/tercümesini okuduğu sırf bir ayet veya hadisten hareketle, Ebu Hanife ve İmam Maturidi gibi alimleri ve onların görüşleri etrafında şekillenen mezhep kabullerini, Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;e aykırılıkla, kendi şahsi görüşlerini din edinmekle itham şeklinde göstermektedir. Bu anlayışta olanlara göre fıkıh usulü, alimlerin ve mezheplerin keyfi din yorumlarını Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;in önüne geçirerek tahkim amacıyla uydurulmuştur. Bütünlükten, metodolojiden, tarih ve medeniyet aidiyetinden tamamen uzak oluşu açık olduğundan, meal dindarlığının ayrıntılı tahliline esasen gerek duymuyorum. Ancak bu tür anlayışlara/yönelimlere zemin oluşturan ve onu besleyen bazı sebepler üzerinde durmakta fayda &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Modern dönemde baş gösteren dini akımlardan birisini, meal dindarlığı oluşturmaktadır. Bu dindarlık anlayışına göre, siyer, fıkıh, fıkıh usulü, akaid-kelam, ahlak, hadis, tefsir ilimlerini tahsile gerek yoktur. Arapça bilmek de zorunlu değildir, meal ve tercüme yeterlidir. Zira Kur&#8217;an ve Sünnet hükümleri, okuma yazma bilen herkesin anlayabileceği açıklıktadır. Diğer taraftan sahih İslamî bilgiye ulaşmak için, her şeyden önce, mezhep eksenli geleneksel bilgilerden/kabullerden zihnin arındırılmış olması gerekir. Fıkıh, kelam, tefsir, hadis kitapları, İslam&#8217;ın doğru öğrenilmesinin önünde engel oluşturur.</p>



<p>Bu dindarlık biçiminin farklı tezahürleri olabilmektedir. Kimileri sırf Kur&#8217;an mealiyle yetinirken (Kur&#8217;an mealciliği), dinin kaynakları arasında Sünnet&#8217;e de yer verenler buna, hadis kitaplarının tercümesini de dahil etmektedirler (hadis mealciliği).</p>



<p>Meal dindarlığı/Müslümanlığı şeklinde ifade ettiğimiz bu tür yönelişlerin somut tezahürü, mealini/tercümesini okuduğu sırf bir ayet veya hadisten hareketle, Ebu Hanife ve İmam Maturidi gibi alimleri ve onların görüşleri etrafında şekillenen mezhep kabullerini, Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;e aykırılıkla, kendi şahsi görüşlerini din edinmekle itham şeklinde göstermektedir. Bu anlayışta olanlara göre fıkıh usulü, alimlerin ve mezheplerin keyfi din yorumlarını Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;in önüne geçirerek tahkim amacıyla uydurulmuştur.</p>



<p>Bütünlükten, metodolojiden, tarih ve medeniyet aidiyetinden tamamen uzak oluşu açık olduğundan, meal dindarlığının ayrıntılı tahliline esasen gerek duymuyorum. Ancak bu tür anlayışlara/yönelimlere zemin oluşturan ve onu besleyen bazı sebepler üzerinde durmakta fayda var.</p>



<p>Bu hususta, ana belirleyen konumunda bulunduğunu düşündüğüm birkaç sebebe dikkat çekmek istiyorum. Aslında bu sebeplerden her birinin başlı başına ve ayrıntılı olarak tahlili gerekmektedir. Burada birkaç cümlelik işaretle yetinilecektir.</p>



<p>a. İctihad ve selef dönemine dönüş çağrıları</p>



<p>Mezhep eksenli bilgi üretimini ve devasa ilmi müktesebatı yok sayarak ıslah, tecdid, ihya, ictihad gibi kavramlar üzerinden, doğrudan Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;e dönüş çağrıları, hesabı verilebilir bir iddia olmadığı gibi, ilmi bakımdan meşru da değildir. İlim, her defasında ilkten/yeniden üretilmez. Meşruiyet için, bir medeniyet içerisinden konuşmak şarttır. Ayrıca bu çağrı, kendisini din hakkında söz söylemeye yetkin gören herkesin keyfi biçimde görüş açıklamasına yol açmaktadır. Nitekim iş, bir meal ya da hadis kitabı okuyanın bütün dini konularda ahkam kesmesine kadar varabilmiştir.</p>



<p>b. Ölçüsüz gelenek eleştirisi</p>



<p>Geleneği hırpalamanın sonucu, denetim ya da otokontrol mekanizmalarını devre dışı bırakmak suretiyle hayatı boşluğa terk etmektir. Bu, hayat gerçekliği bakımından mümkün olmadığından, gerçekte insanlar ve toplum, nice faktörün etkisiyle şekillenen hevanın tasallutuna terk edilmiş olmaktadır. Geleneksel bağlarından koparılmış, sağlam bir zemin de bulamamış/oluşturamamış bir toplum ve dini hayat tablosu ortaya çıkmakta, bu da farklı şekillerde savruluşları doğurmaktadır.</p>



<p>c. Yanlış rehberlik</p>



<p>Rehberliğin ilk kuralı, muhatabın seviyesini göz önünde bulundurmaktır. İlim, aşama aşama tahsil edilir, oluşur ve gelişir. Başlangıç düzeyinde bir ilmihal, akaid, siyer bile okumamış kişilerin eline Kur&#8217;an meali veya hadis tercümesi vermek, ilk düğmeyi yanlış iliklemektir. Meal ve tercümesinden okuduklarıyla camide, okulda, mahallede hocaların söyledikleri ve kitaplarda yazılanlar arasında farklar bulunduğunu gören bir Müslümanın, nasıl bir durumla karşı karşıya bırakıldığı maalesef düşünülmemiş ya da önemsenmemiştir. Haliyle bu durum, hocalara ve dini kitaplara güvensizlik oluşturmakta, zamanla bu hal, hadis kitaplarına da güvenilemeyeceği noktasına kadar varmaktadır.</p>



<p>Yapılması gereken ise, yanlış yapılanın doğrusunu yapmaktır. Üç madde için de birer cümleyle ifade etmek gerekirse;</p>



<ul class="wp-block-list"><li>Klasik ilim mirasının kıymeti bilinmeli, mezhepleri kötüleyen dil terk edilmeli, ilmin süreklilik gerektiren karakteri ve usul olmadan ilmi faaliyetten ve meşruiyetten söz etmenin mümkün olmadığı üzerinde titizlikle ve önemle durulmalıdır.</li><li>Geleneğin, değerleri somutlaştırarak sürekliliğini sağlayan koruyucu zemin olma keyfiyeti her daim göz önünde bulundurulmalı, değer aşınması ve yozlaşma mahiyetinde veya dönemsel şartların ürünü olan telakkiler ayıklanıp yenilenirken, fevkalade özenli olunmalıdır.</li><li>Dini bilgi edinme süreçleri, kişilerin ilmi seviyelerine uygun olmalıdır. Her Müslümanın edinmesi gereken ilk ilim, ilm-i hal yani itikad, ahlak, ibadetler, helaller-haramlar ve siyer bilgisidir.</li></ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/meal-dindarligi-muslumanligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalem 13’teki ‘’Zenim’’ Kelimesi Ne Demektir? -Bu Bir Küfür Mü?-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kalem-13teki-zenim-kelimesi-ne-demektir-bu-bir-kufur-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kalem-13teki-zenim-kelimesi-ne-demektir-bu-bir-kufur-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Dec 2020 07:23:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayet]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16355</guid>

					<description><![CDATA[Kur’an ‘’hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez’’ diyen bir kitaptır, hem de defalarca(6/164;17/15;35/18;39/7;53/38). Ve ‘’kimse -oğlu/babası olsa bile- günahını bir yakınına/akrabasına transfer edemez’’ diyen bir kitap(35/18). Kur’an bu ilkelerini net bir şekilde bildirdiği gibi&#160; -uygulamadan- buna dair somut örnekler de sunar bize; Örneğin İbrahim as müşrik babasının, Lut nebi kafir karısının, Nuh nebi kafir oğlunun, mümin kadın(Asiye) kocası olan ve Rablık taslayan Firavun’un günahını yüklenmiş değildir. Yani müşrik bir baba oğlunun, kâfir bir kadın kocasının, kâfir bir oğul babasının Nebi olmasını engellememiştir. Böyle bir kitabın, anne-babası da olsa başka birinin zina suçunu/günahını çocuğuna yüklemesi ve onun bundan dolayı ‘’soysuz/piç’’ diye aşağılaması nasıl mümkün olabilir? Nitekim ‘’Onları babalarının adıyla çağırın, Allah katında doğru olan budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız onlar din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Yürekten kasıtlı olarak yapmadıktan sonra hata ile söylediğiniz sözlerden dolayı size bir günah yoktur. Allah, bağışlar ve ikram eder.’’(33/5) diyen Kur’an değil mi? Demek ki -veledi zina olanlar da dahil- babalarının kim olduğunu bilmediklerimiz ya din kardeşimiz ya da dostumuzdur, bunu böyle kabul edeceğiz. Neden? Çünkü -eğer öyle ise bile- bu zina onun fiili değil, onun günahı değil de ondan. Hiç kimseyi, en yakın akrabasının, hatta anne/baba veya oğlunun bile günahından sorumlu tutmayan, övgüyü de yergiyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kur’an ‘’hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez’’ diyen bir kitaptır, hem de defalarca(6/164;17/15;35/18;39/7;53/38).</p>



<p>Ve ‘’kimse -oğlu/babası olsa bile- günahını bir yakınına/akrabasına transfer edemez’’ diyen bir kitap(35/18).</p>



<p>Kur’an bu ilkelerini net bir şekilde bildirdiği gibi&nbsp; -uygulamadan- buna dair somut örnekler de sunar bize;</p>



<p>Örneğin İbrahim as müşrik babasının, Lut nebi kafir karısının, Nuh nebi kafir oğlunun, mümin kadın(Asiye) kocası olan ve Rablık taslayan Firavun’un günahını yüklenmiş değildir.</p>



<p>Yani müşrik bir baba oğlunun, kâfir bir kadın kocasının, kâfir bir oğul babasının Nebi olmasını engellememiştir.</p>



<p>Böyle bir kitabın, anne-babası da olsa başka birinin zina suçunu/günahını çocuğuna yüklemesi ve onun bundan dolayı ‘’soysuz/piç’’ diye aşağılaması nasıl mümkün olabilir?</p>



<p>Nitekim ‘’Onları babalarının adıyla çağırın, Allah katında doğru olan budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız onlar din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Yürekten kasıtlı olarak yapmadıktan sonra hata ile söylediğiniz sözlerden dolayı size bir günah yoktur. Allah, bağışlar ve ikram eder.’’(33/5) diyen Kur’an değil mi?</p>



<p>Demek ki -veledi zina olanlar da dahil- babalarının kim olduğunu bilmediklerimiz ya din kardeşimiz ya da dostumuzdur, bunu böyle kabul edeceğiz. Neden? Çünkü -eğer öyle ise bile- bu zina onun fiili değil, onun günahı değil de ondan.</p>



<p>Hiç kimseyi, en yakın akrabasının, hatta anne/baba veya oğlunun bile günahından sorumlu tutmayan, övgüyü de yergiyi tamamen bireyin kendi fiillerine bağlayan Rabbimiz (subhanehu ve teala), Sen ne yücesin&#8230;</p>



<p>Ve onun bize örnek gösterdiği, ‘’örnek alın, onda sizin için güzel örneklikler vardır’’(33/21) dediği, ‘’o yüce bir ahlak üzeredir’’(68/4) dediği&nbsp; Elçisi, sen ne güzel bir örnek, ne güzel bir rehbersin&#8230;</p>



<p>Böyle bir Allah veya (iddia sahibine göre) böyle bir Elçi, vaz ettiği tüm bu muhteşem ilkelerini yok sayacak ve onları tarumar edecek şekilde davranarak -velev ki babası belli olmasa bile- birine ‘’soysuz/piç’’ diyecek, öyle mi?</p>



<p>Hem de nerede? ‘’(Ey Muhammed) Şu kesin ki sen yüce bir ahlak üzeresin’’(68/4) dedikten hemen sonra yani aynı surede! Heyhat.</p>



<p>Şimdi gelelim ilgili ayetlere (Kalem suresini 10. Ayetinden itibaren naklediyorum, Mustafa Öztürk’ün mealinden);</p>



<p>10-13. ‘’(Ey Peygamberi] Sen sen ol, durmadan yemin ederek yalanlarını örtmeye çalışan, şeref ve haysiyetten nasipsiz olan, her daim onun bunun ayıbını arayan, Söz getirip götürerek kovuculuk yapan, dünya malına tapan ve kimseye zırnık koklatmayan, hak hukuk tanımayan, işi gücü günah işlemek olan, son derece kaba, üstüne üstlük soysuzun teki olan adama boyun eğme!</p>



<p>14. Neymiş, mal-mülk, oğul-uşak/taraftar sahibiymis! Mali mülkü, taraftan var dive [Velid b. Muğire denen] o soysuz adama sakın boyun eğme!</p>



<p>15. Ona ayetlerimiz okunup tebliğ edilince, &#8220;Bunlar eskilerin masallarıdır.&#8221; der.</p>



<p>16. Biz yakında onun burnunu sürtecek, onu zelil ve rezil edeceğiz.’’ (Kalem, 68/10-15, Mustafa Öztürk meali)</p>



<p>Görüldüğü üzere ‘’sakın boyun eğme’’ denen bu kişinin/karakterin ilgili ayetlerde sıralanan ve yerilen tüm özellikleri onun soyu, sopu, nesebi değil- ONUN KENDİ FİİLLERİDİR;</p>



<p>Durmadan yemin eden, yalanlarını bu şekilde örtmeye çalışan, şeref ve haysiyetten yoksun olan, her daim onun bunun ayıbını arayan, söz getirip götüren, kovuculuk yapan, dünya malına tapan, kimseye zırnık koklatmayan, hak hukuk tanımayan, işi gücü günah işlemek olan, son derece kaba, üstüne üstlük ZENİM, malı mülkü, oğlu-uşağı var (diye böbürlenen) ve ayetler okununca da ‘’bunlar eskilerin masalları’’ diyen bir kişi/karakter.</p>



<p>Dolayısıyla hem bu pasajı (siyak-sibakı) hem de yukarıda naklettiğimiz Kur’anî ilkeleri dikkate aldığımız zaman rahatlıkla görebiliriz ki, 13. Ayette zikredilen ‘’zenim’’ ifadesi de, yerilen bu kişiye/karaktere ait bir FİİL’DİR. Bunun aksi düşünülemez.</p>



<p>Nitekim tüm klasik tefsirler ‘’zenim’’ kelimesinin ‘’veledi zina’’dan başka anlamlarının da bulunduğunu nakleder. Buna Kalem 13’ün dipnotunda Mustafa Öztürk’ün ‘… Zenim kelimesi ise klasik tefsirlerin hemen hepsinde ağırlıklı olarak veledizina&#8221; diye tefsir edilmiştir (Bkz. Fahreddin er-Razi, Mefatihu&#8217;l-Gayb, xxx. 74-75; Kurtubi, el-Câmi&#8221;, XVII. 162-153).’’ İfadeleri ile kaynak gösterdiği Razî ve Kurtubî tefsirleri de dahil.</p>



<p>Nitekim Razî, zenim kelimesinin ‘’kaba-saba, kalbi katılaşmış, her türlü günahı işleme cesareti gösteren, &#8220;tıpkı koyunun kulağındaki dilik ve kesik ile tanınması gibi, şer ve kötülükle tanınan bir adam’’ anlamına da geldiğini nakleder. Kurtubî’deki nakillere göre de ‘’koyun nasıl kesik kulağı ile tanınıyorsa, bu da adilik ve bayağılığı ile tanınan adi ve bayağı kimse’’ demektir (İkrime). İbn Abbas’a göre de ‘’koyunun kesik kulağı ile tanındığı gibi, kötülükle tanınan kimse’’ ve yine ona göre ‘’kusurları ile tanınan kimse&#8221;,&nbsp; ‘’çokça zalimlik eden kimse’’ demektir (Kurtubî). (Bu arada M. Öztürk’e göre tefsir dediğimiz şey, ayetin nüzulüne tanıklık eden ashabın nasıl anladığını tespit etmekten ibaret değil mi idi? Ne oldu bu ilkesine?).&nbsp;</p>



<p>Demek ki neymiş, Kalem 13’teki zenim?</p>



<p>Kaba, saba, şer ve kötülükleri/adilikleri/kusurları ile tanınan zalim ve şımarık kimse/ler. Bağlama en uygun tanımlar bunlardır. Bunlardan hangisini tercih edersek edelim, bu onun fiilidir, nesebi-soyu sopu değil.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kalem-13teki-zenim-kelimesi-ne-demektir-bu-bir-kufur-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elmalılı Tefsiri Ders Kitabı Olsun</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/elmalili-tefsiri-ders-kitabi-olsun/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/elmalili-tefsiri-ders-kitabi-olsun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2020 08:11:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15863</guid>

					<description><![CDATA[Tarikat adı altında menfaat devşirip dini duyguları sömürenlerden birinin ahlaksızlığı ortaya çıkınca cemaat ve tarikat tartışması tekrar başladı. Bu tartışmalardan&#160;Selefiler&#160;de nasibini aldı. Hem seküler kesimden hem de dindar camiadan Selefilerle ilgili&#160;kamuoyunu ürkütecek açıklamalar&#160;yapıldı. Seküler kesim&#160;için Selefi ya da cemaat önemli değil, dini olan her şeye karşı önyargılı oldukları için DAİŞ ve benzeri terör örgütlerine eleman devşirdiği gerekçesiyle&#160;Selefiliğin güvenlik sorunu&#160;olduğuna vurgu yapıldı. Televizyon programlarına reyting dopingi sağlayan bir ünlü hoca da bir buçuk seneden beri Selefilerin silahlandığını iddia ederek seküler kesimin iddiasına destek vermiş oldu. Tabii kamuoyu ister istemez şu soruyu sordu: Her iki kesim de açık bir tehdide işaret ederken devlet neden ilgilenmiyor? Oysa devletin istihbarat örgütlerinin bu türden yapılanmaları takip etmemesi mümkün değildir. Hele de silahlanma söz konusu ise; hele de bu guruplardan DAİŞ’e iltihak eden elemanlar devşiriliyorsa. Bununla birlikte hafta içinde&#160;İçişleri Bakanlığı&#160;bu iddiaları ciddiye aldığını ve o grupları takip ettiğini açıkladı ve de o hocanın da bilgisine başvuruldu. Ne bilgi verdi orasını bilemem ama ben&#160;1-7 Ekim Camiler ve Din Görevlileri Haftası&#160;olduğu için konunun Diyanetle ilgili tarafına temas etmek istiyorum. Medyada ve siyaset dünyasında&#160;Diyanet İşleri Başkanlığı&#160;(DİB) üzerinden din aleyhtarlığı yapanlar var maalesef. DİB’in selefi düşüncenin yayılmasında görevini yapmadığı ve ihmalkâr davrandığı dolayısıyla birinci derecede sorumlu olduğu iddiası var. Bu iddiayı yapanların &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tarikat adı altında menfaat devşirip dini duyguları sömürenlerden birinin ahlaksızlığı ortaya çıkınca <strong>cemaat ve tarikat tartışması</strong> tekrar başladı.</p>



<p>Bu tartışmalardan&nbsp;<strong>Selefiler</strong>&nbsp;de nasibini aldı. Hem seküler kesimden hem de dindar camiadan Selefilerle ilgili&nbsp;<strong>kamuoyunu ürkütecek açıklamalar</strong>&nbsp;yapıldı.</p>



<p><strong>Seküler kesim</strong>&nbsp;için Selefi ya da cemaat önemli değil, dini olan her şeye karşı önyargılı oldukları için DAİŞ ve benzeri terör örgütlerine eleman devşirdiği gerekçesiyle<strong>&nbsp;Selefiliğin güvenlik sorunu</strong>&nbsp;olduğuna vurgu yapıldı.</p>



<p>Televizyon programlarına reyting dopingi sağlayan bir ünlü hoca da bir buçuk seneden beri Selefilerin silahlandığını iddia ederek seküler kesimin iddiasına destek vermiş oldu.</p>



<p>Tabii kamuoyu ister istemez şu soruyu sordu: Her iki kesim de açık bir tehdide işaret ederken devlet neden ilgilenmiyor?</p>



<p>Oysa devletin istihbarat örgütlerinin bu türden yapılanmaları takip etmemesi mümkün değildir. Hele de silahlanma söz konusu ise; hele de bu guruplardan DAİŞ’e iltihak eden elemanlar devşiriliyorsa.</p>



<p>Bununla birlikte hafta içinde&nbsp;<strong>İçişleri Bakanlığı</strong>&nbsp;bu iddiaları ciddiye aldığını ve o grupları takip ettiğini açıkladı ve de o hocanın da bilgisine başvuruldu.</p>



<p>Ne bilgi verdi orasını bilemem ama ben&nbsp;<strong>1-7 Ekim Camiler ve Din Görevlileri Haftası</strong>&nbsp;olduğu için konunun Diyanetle ilgili tarafına temas etmek istiyorum.</p>



<p>Medyada ve siyaset dünyasında&nbsp;<strong>Diyanet İşleri Başkanlığı</strong>&nbsp;(DİB) üzerinden din aleyhtarlığı yapanlar var maalesef. DİB’in selefi düşüncenin yayılmasında görevini yapmadığı ve ihmalkâr davrandığı dolayısıyla birinci derecede sorumlu olduğu iddiası var.</p>



<p>Bu iddiayı yapanların büyük çoğunluğu da&nbsp;<strong>din hakkında ciddi bilgisi bulunmayanlardan teşekkül ediyor!</strong></p>



<p>DİB’in eleştirilecek çok yönü ve eksiği var ama bu hususta eleştirenlerin DİB’i bilmediği anlaşılıyor.</p>



<p>Bu kesimin, ‘Türkiye’deki dini düşünceyi DİB belirleyip yönlendiriyor ve yönetiyor’ şeklinde bir eksik ve yanlış kanaati var.</p>



<p><strong>DİB’in Cuma hutbeleri ve vaazlar</strong>&nbsp;dışında düne kadar topluma hitap eden bir aracı yoktu. Belki buna sadece kendi mensuplarının okuduğu dergiyi ilave edebiliriz.</p>



<p>Cuma namazına gidip hutbe ve vaaz dinleyenlerin Selefi akımına kapılacağı iddiası gülünçtür. Çünkü selefiler DİB’e bağlı camilere gitmezler. DİB’e bağlı camilere gidenler de Selefilere karşı zaten önyargılıdır.</p>



<p>Son zamanlarda&nbsp;<strong>Diyanet TV</strong>&nbsp;yayına başladı, orada da selefi propagandası yoktur. Selefi akımın lehinde ya da aleyhinde bile olsa bu TV kanalının izlenme oranına baktığınızda yukardaki iddiaların ikna edici olmadığı anlaşılır.</p>



<p>Peki, neden son zamanlarda selefi akımın güçlendiği gözlenmektedir?(Uzmanlar yüzde birlerden dörtlere çıktığını söylüyorlar.)</p>



<p><strong>Bunun bence en temel sebebi, toplumun inancını ve düşüncesine şekillendiren eğitim sistemimizde verilen dini bilgilerin eksikliği yetersizliği hatta yokluğu bile diyebiliriz.</strong></p>



<p>Düşünün ezici çoğunluğu Müslüman olan ülkenin okullarından&nbsp;<strong>Sahih (doğru) İslam’ı</strong>&nbsp;öğretmiyorsunuz, sonra da Selefi akıma kapılanların ve kimi sapık düşünce ve inançlara teslim olanların sorumluluğunu DİB’e yüklüyorsunuz.</p>



<p>Hem tarikat ve cemaat adı altında din sömürüsü yapanları hem Selefilik adı altında militan yetiştirenleri tanıyabilmek ve sakınabilmek için kişinin&nbsp;<strong>Sahih İslam’ı</strong>&nbsp;bilmesi gerekir.</p>



<p>Bunun yolu da eğitimin her kademesinde seviyesine göre kuşakları doğru dini bilgi ile mücehhez kılmaktır.</p>



<p>Hem okullarda çocuklara yeterli dini bilgiyi vermeyeceksiniz hem de o çocuklar büyüyüp bir akıma kapılınca DİB’i sorumlu tutacaksınız.</p>



<p>Bu kabul edilemez.</p>



<p>DİB’in en fazla yapacağı şey, Cuma hutbelerinde ve TV kanalında halkı uyarmaktır. Cumaya gitmeyen veya Diyanet TV’yi izlemeyenler ne olacak?!</p>



<p><strong>Okullarda</strong>&nbsp;nasıl ki okuma yazma öğretiliyor nasıl ki toplama çıkarma işlemleri öğretiliyor, coğrafya tarih öğretiliyor aynı şekilde hayatı boyunca sapıklıklara karşı kendini koruyacağı&nbsp;<strong>gerçek İslam’ı öğretmek de şarttır.</strong></p>



<p>Bir TV programında konu tartışılırken muhatabım “Herkes açsın dini Kurandan öğrensin” dedi. “Nasıl?” diye sordum “Mealinden okusun” dedi.</p>



<p>İşte tam da Selefi denilen akımın yolu budur. Onlar da aynı şeyi söylüyorlar ve dinimizi sadece Kuran ve Hadislerden öğrenelim diyorlar.</p>



<p><strong>Kuran ve hadis ilimlerini</strong>, fıkıh ve hadis usulünü bilmeden,&nbsp;<strong>14 asırlık İslami ilimlerdeki gelişmeyi ve birikimi yok sayarak</strong>, müctehid tanımayan,&nbsp;<strong>mezhep imamını ciddiye almayan,</strong>&nbsp;sadece Kuran ve hadis okuyup amel etmeye kalkışanlar var ya, işte onlar DAİŞ gibi örgütler elinde birer militana dönüşüyorlar.</p>



<p>Çözüm gayet basit&nbsp;<strong>Kuranı da hadisi de 14 asırlık ilmi birikim çerçevesinde okumak ve anlamak lazımdır.</strong></p>



<p>Her Müslümanın Kuranı ve hadisleri baştan sona kadar bu şekilde okuyup bitirmesi mümkün olmayacağı için 14 asırlık birikim sonucu süzülmüş bilgilere başvurmak gerekir.</p>



<p>Bir Müslümanın Müslüman olarak hayatını sürdürmesi için gerekli&nbsp;<strong>itikadi&nbsp;</strong>bilgileri&nbsp;<strong>Fıkhı Ekber gibi Tahavi gibi Şerhi Emali&nbsp;</strong>gibi Sahih İslam’ı anlatan kitapçıklardan öğrenebilir. Bunları okuyan hiç kimse sapıklara şeyh diye itibar etmez, peşinden gitmez. Ameli konularda da yine süzülmüş bilgiler halindeki&nbsp;<strong>ilmihalleri&nbsp;</strong>okuyarak doğru bilgiyi ulaşabilir.</p>



<p>İşte bu noktada DİB’in yeterli kaynak sunduğunu söyleyebiliriz. DİB eski başkanlarından&nbsp;<strong>Ömer Nasuhi Bilmen</strong>&nbsp;merhumun&nbsp;<strong>Muvazzah İlm-i Kelam</strong>&nbsp;kitabını okuyanlar itikadi sapıklıklardan kendilerini koruyabilirler. Yine merhumun&nbsp;<strong>İslam İlmihali’ni</strong>&nbsp;okuyanlar da ibadetlerini doğru biçimde yapmayı öğrenmiş olurlar.</p>



<p>Efendim ben Kuranı ve hadisleri de okumak istiyorum diyenler için de DİB yeterli kaynak oluşturmuştur.</p>



<p>Hep yazıp söylüyorum. 20. Asırda iki büyük tefsir yazılmıştır. Biri Mısır’da Seyyid Kutup tarafından yazılan&nbsp;<strong>Fizilal-il’Kuran</strong>, diğeri ise&nbsp;<strong>Elmalılı Hamdi Yazır’ın</strong>&nbsp;hazırladığı&nbsp;<strong>Hak Dini Kuran</strong>&nbsp;Dili tefsiridir.</p>



<p>Elmalılı tefsiri diğerine göre daha ilmidir. Bu tefsirin bir özelliği de Cumhuriyetin fabrika ayarlarının yürürlükte olduğu dönemde&nbsp;<strong>Atatürk’ün onayıyla yazılmış</strong>&nbsp;olmasıdır. Elmalılı hocanın talebesi&nbsp;<strong>Erzurumlu Mustafa Necatüddin</strong>&nbsp;hocadan ders alırken dinlemiştim, Atatürk’ün, “Getirin bakalım hoca neler yazmış.’ diyerek zamana zaman tefsiri okurmuş.</p>



<p>Bu tefsire dindar camiadan bu güne kadar bazı ilmi mütalaalar dışında ciddi bir itiraz duymadım. Atatürk’ün onayıyla yazıldığı için Atatürkçü kesim de itiraz etmiyor. Hatta Atatürk kendi parasıyla yazdırdı diyerek sahip çıkıyorlar.</p>



<p>İşte ben bu yüzden çeyrek asrı aşkın bir zamandan beri<strong>&nbsp;ilkokuldan üniversite son sınıfa kadar bu tefsirin ders kitabı olarak okutulmasını&nbsp;</strong>ve böylece yeni kuşaklara&nbsp;<strong>Sahih İslam’ın</strong>&nbsp;öğretilmesini tavsiye ediyorum.</p>



<p>Bu kitabı DİB basmıştır.</p>



<p>Hadis konusunda da yine o dönemde&nbsp;<strong>Tecridi Sarih Muhtasarı</strong>&nbsp;diye sahih hadisler yazılıp açıklanmıştır ama DİB bu konuda&nbsp;<strong>Mehmet Görmez</strong>&nbsp;hoca zamanında&nbsp;<strong>Hadislerle İslam</strong>&nbsp;adı altında 7 ciltlik muazzam bir kitap hazırlamıştır.</p>



<p>Kuranı anlamak isteyen&nbsp;<strong>Elmalılı</strong>&nbsp;tefsirine hadisi anlamak isteyen de&nbsp;<strong>Hadislerle İslam</strong>&nbsp;kitabına başvurabilir.</p>



<p>DİB bence Sahih İslam konusunda yeterli kaynak eser vererek görevini yapmıştır.</p>



<p>Ancak kurum içi eğitimlerle din görevlilerini bu konuda daha duyarlı hale getirebilir.</p>



<p>Tabii ki en büyük görev de bu hususta kuruma elaman yetiştiren<strong>&nbsp;İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakültelerine</strong>&nbsp;düşmektedir.</p>



<p>Hem İmam Hatip liselerinin hem de ilahiyatların müfredatının bu hususta gözden geçirilmesi gerekir diye düşünüyorum.</p>



<p>Selefi akıma mensup şahısların silahlanıp silahlanmadıkları konusu güvenlik birimlerinin ilgi alanına girer. Toplumun ve devletin güvenliğini temin istikametinde bu oluşumları takip etmek onların görevidir.</p>



<p>Ancak, devlet inanç ve ifade özgürlüğü bağlamında kimsenin düşüncesine engel olamaz. Kişi selefi de olabilir, başka bir dine de bağlanabilir.</p>



<p>Fikri akımları yasaklayarak veya kurumlarını kapatarak mücadele edilmez.</p>



<p>Fikri akıma karşı fikirle ve ilimle cevap verilir!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/elmalili-tefsiri-ders-kitabi-olsun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fâtiha Sûresi: Çoklu Meal Denemesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/fatiha-suresi-coklu-meal-denemesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/fatiha-suresi-coklu-meal-denemesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2020 07:03:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15788</guid>

					<description><![CDATA[بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِالْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {1} الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ {2} مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ {3} إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ {4}اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ{5} صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ {6} غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ {7} GENEL BİLGİMushaf’ın ilk sûresinin adı. O yüzden Fâtiha denilmiş. Güçlü görüş, onun Mekke’de indiği. Medine’de indiği de söylenmekte. Hem Mekke’de hem de Medine’de indiğine dair de görüşler var. Yedi ayetten oluşmakta. Kitabın başlangıcı ve esası. Ayrıca namazların her rekâtında ve her daim tekrar tekrar okunması dolayısıyla es-Seb’ul-mesânî olduğu söylenmiş. Kur’an’ın bütün bir anlamını içeriğinde ifade eden bir sûre. Bu yüzden birçok tefsirde kitap çapında yorumlar yapılmış. Müstakil tefsir çalışmaları da oldukça fazla. KELİMELERHamd: Allah’ın yüceliğini ve yegâneliğini itiraf etme, kusursuzluğunu dile getirme, verdiği nimetlere şükretme, O’nu övgüye layık yegâne varlık görme. Rab: Sahiplenen ve himaye eden, yöneten, terbiye eden. Alem: Allah’ın dışındaki bütün varlıklar, hareket eden bütün varlıklar, akıllı her tür varlık, ruh taşıyan her tür varlık. Rahmân: bütün yarattıklarına rahmet eden, onları var eden ve varlığını devam ettiren, kullarının istek ve ihtiyaçlarına cevap veren, inansa da isyan etse de çalışanın emeğinin karşılığını tam veren, nimet veren. Rahîm: Müminlere rahmetiyle muamele eden, onları dünyada destekleyen ahirette rızasına erdiren, cennette cemaliyle müşerref kılan. Melik/Mâlik: Hükümran, yegâne yaratan ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ<br>الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {1} الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ {2} مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ {3} إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ {4}<br>اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ{5} صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ {6} غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ {7}</p>



<p>GENEL BİLGİ<br>Mushaf’ın ilk sûresinin adı. O yüzden Fâtiha denilmiş. Güçlü görüş, onun Mekke’de indiği. Medine’de indiği de söylenmekte. Hem Mekke’de hem de Medine’de indiğine dair de görüşler var. Yedi ayetten oluşmakta. Kitabın başlangıcı ve esası. Ayrıca namazların her rekâtında ve her daim tekrar tekrar okunması dolayısıyla es-Seb’ul-mesânî olduğu söylenmiş. Kur’an’ın bütün bir anlamını içeriğinde ifade eden bir sûre. Bu yüzden birçok tefsirde kitap çapında yorumlar yapılmış. Müstakil tefsir çalışmaları da oldukça fazla.</p>



<p>KELİMELER<br>Hamd: Allah’ın yüceliğini ve yegâneliğini itiraf etme, kusursuzluğunu dile getirme, verdiği nimetlere şükretme, O’nu övgüye layık yegâne varlık görme. Rab: Sahiplenen ve himaye eden, yöneten, terbiye eden. Alem: Allah’ın dışındaki bütün varlıklar, hareket eden bütün varlıklar, akıllı her tür varlık, ruh taşıyan her tür varlık. Rahmân: bütün yarattıklarına rahmet eden, onları var eden ve varlığını devam ettiren, kullarının istek ve ihtiyaçlarına cevap veren, inansa da isyan etse de çalışanın emeğinin karşılığını tam veren, nimet veren. Rahîm: Müminlere rahmetiyle muamele eden, onları dünyada destekleyen ahirette rızasına erdiren, cennette cemaliyle müşerref kılan. Melik/Mâlik: Hükümran, yegâne yaratan ve yöneten, evrendeki her şeyin sahibi olan, adaleti eksiksiz gerçekleştiren. İbadet: Allah’ın birliğini ve yüceliğini fiilen itiraf etme, boyun eğme, tazimde bulunma, saygı gösterme, şükranda bulunma. İstiâne: yardım isteme, ihtiyacını iletme, destek arama. Hidayet: hakkı ve doğruyu gösterme, hakka ve doğruya ulaştırma; kötülükten ve batıldan uzak kılma. Sırat: yol, yöntem İstikamet: düz ve düzgün olma. Sırat-ı müstakîm: doğruluk ve dürüstlük yolu, hak ve hakikat çizgisi, Allah’ın razı olduğu şekilde yaşama biçimi, iman ve İslam. Nimet: dünyevî ve uhrevî imkânlar, dünyada iman ve İslam, ahirette cennet ve ilahî rıza. Mağdûb aleyhim: gazaba uğramış olanlar, ilahî rızaya aykırı davrananlar, ilahî adalete maruz kalanlar. Dâllîn: yoldan sapanlar, haktan ayrılanlar, hakikate sırt dönenler, Allah’ı ve müminleri aldatmaya kalkışanlar, yanlış yerde boşa zaman harcayıp fırsatı kaçıranlar, ömrünü heba edip kendine yazık edenler…<br>BESMELE<br>Bir söze ve işe başlarken Allah’ın adının anılmasını ifade eden cümle. Neml Sûresi’nin 30. ayetinde geçmesi dolayısıyla Kur’an’ın bir parçası.<br>إنه من سليمان وإنه بسم الله الرحمن الرحيم<br>“Mektup Süleyman’dan gelmekte ve Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlamakta”<br>Fatiha ve diğer sûrelerin başında bulunan besmelenin sürelerin bir ayeti olup-olmadığı hususunda ilk üç nesil ve mezhepler arasında ihtilaf edilmiş. Günümüze kadar gelen ve yaşayan mezhep imamlarından İmam Ebû Hanife ve İmam Malik besmeleyi Fatiha’nın ve diğer sûrelerin bir ayeti saymamışlar. İmam Şafiî onu hem Fatiha’nın hem de diğer sûrelerin ilk ayeti kabul etmiş. İhtilaf onlarla sınırlı değil. Selef-i sâlihîn dediğimiz sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiînden oluşan Hz. Peygamber’in övdüğü ilk üç nesil kurrâsı ve fukahâsı da bu konuda ikiye ayrılmış durumda. Medine, Basra ve Şam kurrâsı ve fukahası besmeleyi Fatiha’nın ayeti saymazlar, o yüzden cehri kılınan namazlarda içlerinden okurlar. Onlara göre besmele sûrelerin arasını ayırmak için teberrüken konulmuş. Mekke ve Kufe kurrâsı ve fukahâsı ise besmeleyi hem Fatiha’nın hem de diğer surelerin birer ayeti olarak kabul ederler. Bu yüzden de cehri kılınan namazlarda besmeleyi açıktan okurlar. Bu iki görüşün yanında uzlaştırıcı bir üçüncü görüş de var: besmeleyi Fatiha’nın bir ayeti sayıp diğer sûrelerin ayeti saymayanlar. Günümüzdeki Mushafların tertibi sanki bu görüş üzere. Bakıldığında Fatiha’daki besmelede ayet numarası bulunurken diğerlerine ayet numarası yok. Her bir görüşün Kitap ve Sünnetten delilleri ve dayanakları var tabi ki. Hiç kimse aklına geleni söylemiyor.<br>Bununla birlikte bütün ümmet Fatiha Sûresinin yedi ayet olduğunda ittifak etmiş. Besmeleyi ayet saymayanlar Fâtiha’nın (غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ) kısmını son ayet olarak okurlar. Kufe fakihlerinden olmasına rağmen Ebu Hanife’ye göre her ne kadar besmele Fatiha’nın bir parçası ve ilk ayet değilse de, Neml Suresi 30. ayetinde geçmesi dolayısıyla Kur’an’ın bir parçası.<br>Yukarıda bu farklılık görülsün diye Medine, Basra ve Şam kârîleri ile İmam Ebû Hanife ve İmam Malik’in görüşü üzere Fâtiha Sûresi besmelesiz yedi ayet şeklinde yazıldı ve yorumlar da ayrı ayrı düzenlendi.</p>



<p>BESMELE’NİN YORUMLARI</p>



<p>“Besmelesiz başlanan işin bereketi yoktur” buyurur Rahmet Peygamberi. Bundandır, her sözün ve her işin başında besmele çekilmesi ve besmeleyle işe başlanması.</p>



<p>“Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım.”</p>



<p>Besmelede Allah isminin yanında rahmân ve rahîm sıfatlarının seçilmesi oldukça anlamlı. Hem dünyayı hem ahireti, hem adetullahı hem sünnetullahı kapsamakta. Zaten Arapça dil kuralı gereği cümlenin başındaki (be = ب) cer harfi de “başlarım” anlamındaki (أبتدأ) fiiline işaret etmekte.</p>



<p>“Bütün kullarının tabiata koyduğu kanunlarına yani adetullaha uygun isteklerini karşılayan, çalışmalarının karşılığını eksiksiz veren, ihtiyaçlarını gideren; inanan ve ilahî rızaya uygun davranan kullarına sünnetullahı gereği özel muamelede bulunan Yüce Allah’ın ismiyle başlarım.”</p>



<p>Besmelenin başında görünmeyen ama Arap dili gereği (be = ب) cer harfinin işaret ettiği “her işe şöyle diyerek başlayın” şeklinde bir emir var. Besmele çekmek işte bu emri yerine getirmek.</p>



<p>“Her işinize, Allah’ın tabiata koyduğu kanunlarına yani adetullaha uyan kullarının isteklerini karşılayan, çalışmalarının karşılığını eksizsiz veren, ihtiyaçlarını gideren; ayrıca inanan ve ilahî rızaya uygun davranan kullarına sünnetullahı gereği özel muamelede bulunan Yüce Allah’ın ismiyle başlayın.”</p>



<p>FÂTİHA’NIN YORUMLARI</p>



<p>Sûrenin kısa ve yalın yorumu:</p>



<p>“Alemlerin rabbi, rahmân, rahîm ve din gününün mâliki Allah’a hamdolsun. / Hamd sadece âlemlerin Rabbi, rahmân, rahîm, din gününün mâliki olan Allah’adır.<br>Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım isteriz.<br>Bizi doğru yola, nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet. Gazaba uğramış ve sapmış olanların yoluna değil.”</p>



<p>Sûrede Yüce Allah’ın kusursuzluğu, kullarına rahmet ile muamele etmesi, ahiret hayatında yegâne güç sahibi olması anlatılmakta. Rahmetine nail olmak ve adaletine maruz kalmaktan kurtulmak için ibadet ve güç sahibi olarak sadece Allah’ı tanımamız istenmekte. İnsanın arzu ve hırslarına, bunları fırsata çeviren şeytanların ayartıcı faaliyetlerine karşı Allah’a sığınılarak korunulabileceği bildirilmekte.</p>



<p>“Yüce Allah kendisinde hiçbir eksiklik bulunmayan bütün âlemleri yaratan ve yönetendir. Evren içindekilerin tamamı O’nun yaratması ve yönetmesine muhtaç ama O hiçbir şeye muhtaç değil. Başta akıllı ve canlı varlıklar olmak üzere bütün varlıklara rahmetiyle muamele eder. Kendisini tanıyan ve kurallarına uyanlara destek verir ve öte dünyada sayısız nimetlere kavuşturur onları. Kendisini tanımayan ve isyan eden kullarına ise malikiyet özelliği gereği adaletiyle muamelede bulunur.<br>Bunu bilen kulları: “Ey Rabbimiz sadece sana ibadet eder ve güç sahibi olarak sadece seni tanırız. Bizi, indirdiğin Kitabına uyan ve gönderdiğin Peygamberinin yolundan gitme bahtiyarlığına erdirdiğin kullarının yolu üzere kıl. Peygambere isyan eden, Kitabı tanımayan, mümin kullarını küçümseyen, gazabına uğramış ve yolundan sapmış kimselerden eyleme.”</p>



<p>Sûre bütünüyle bir dua. Yüce Allah kullarına nasıl dua edilmesi gerektiğini öğretmekte ve bir dua örneği göstermekte. Nitekim bu örnek dua, İslam’ın en büyük şiarı olan namazların her rekatında okunmakta. Bu yüzden namaz sûresi denilmiş. Sûrenin sonunda nimet verilenlerden maksat peygamberler, şehitler, salih kullar ve bütün samimi müminler; gazaba uğrayanlar ve yoldan sapanlar ise isyan eden ve hak yoldan ayrılan kafir, müşrik, ateist ve deist gibi hidayeti tercih etmeyenler.</p>



<p>“Ey kullarım! Şöyle dua edin: Canlı-cansız, akıllı-akılsız, yerde-gökte, duran-hareket eden bütün varlıkların Rabbi olan, istisnasız bütün kullarına dünyada nimet veren, inanan ve rızasına uygun davranan kullarına ahirette özel muamelede bulunan; hesap gününün yegâne güç sahibi olan Allah’ın yüceliğini, kusursuzluğunu itiraf eder, verdiği nimetlere teşekkürlerimi bildiririm.<br>Ey Rabbimiz! Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım isteriz. Çünkü yegâne ibadete layık ve yardım merci Sensin. Bizi hak ve hakikat üzere kıl, doğru ve dürüst bir şekilde yaşamamızı sağla, iman ve İslam üzere hayat sürmeyi ve o hal üzere ölmeyi nasip eyle. Bu şekilde yaşayan peygamberler, şehitler, salih kimseler ve müminlerin yolunda kıl bizi. Bu yoldan ayrılan, adaletine maruz kalan, senin rızanın tersine hareket eden nasipsizlerden eyleme bizi.”<br>Amîn diyerek, dualarımızın kabulünü Yüce Makamından niyaz ediyoruz.</p>



<p>Bazı hadîslerde gelen bilgilere göre sûrenin sonunda gelen gazaba uğrayanlar ile Hz. Musa ve Hz. Harun’a sürekli isyan eden, onların getirdiği dini tahrif eden, Allah’ın emirlerine aykırı davranan Yahudiler; yoldan sapanlarla ise Hz. İsa’ın gösterdiği yoldan ayrılan, onu Tanrı’nın oğlu kabul etme gibi bir aşırılığa sapan Hıristiyanlar kast edilmekte ve onlar gibi olmamak için Allah’a dua edilmesi emredilmekte.</p>



<p>“Yüce Allah kendisinde hiçbir eksiklik bulunmayan bütün âlemleri yaratan ve yönetendir. Evren ve içindekilerin tamamı O’nun yaratması ve yönetmesine muhtaç ama O hiçbir şeye muhtaç değil. O’nun anneye, babaya, oğula, kıza, eşe dosta ihtiyacı yok. Başta akıllı ve canlı varlıklar olmak üzere bütün varlıklara rahmetiyle muamele eder. Kendisini tanıyan ve kuralarına uyan kullarına destek verir ve öteki dünyada sayısız nimetlere kavuşturur. Gönderdiği peygamberleri tanımayan, emirlerine isyan eden kulları ise gazabına uğrar ve adaletine maruz kalır. Çünkü hesap gününün yegâne hükümranı O’dur ve hükmünden kaçış yoktur.<br>Bunu bilen kulları: “Ey Rabbimiz sadece sana ibadet eder ve güç sahibi olarak sadece seni tanırız. Bu yüzden her ihtiyacımızı ve isteğimizi Sana bildiririz. Bizi gönderdiğin peygamberin, indirdiğin Kitabın ve bunları bilinçli bir şekilde hayatlarına aksettiren iyi ve güzel kimselerin gittiği yol üzere kıl. Peygamberine isyan eden, Kitabını tahrif eden, mümin kullarını küçümseyen gazabına uğramış Yahudiler ve yolundan saparak Sana oğul isnat eden Hıristiyanlar gibi eyleme bizi.”</p>



<p>Sûrede Allah’ın nimetine erenler Bakara Sûresinin ilk beş ayetinde anlatılan müminler, gazaba uğrayanlar aynı sûrenin altıncı ve yedinci ayetlerinde söz edilen kâfirler, yoldan sapanlar ise sekizinci ila yirminci ayetleri arasında sıfatları verilen münafıklardır.</p>



<p>Görmedikleri halde Allah’a inanan, sadece O’na ibadet eden, önceki kitaplara ve son kitaba inanan, ahiretin kesinliğini kabul eden müminler şöyle dua ederler:<br>“Canlı-cansız, akıllı-akılsız, yerde-gökte, duran-hareket eden bütün varlıkların Rabbi olan, bütün kullarına nimet veren, inanan ve rızasına uygun davranan kullarına özel muamelede bulunan; hesap gününün yegâne güç sahibi olan Allah’ın yüceliğini, kusursuzluğunu itiraf eder, verdiği nimetlere şükranımı sunarım.<br>“Ey Rabbimiz bir ve yegâne tanrı kabul ederek sadece Sana ibadet eder ve güç sahibi olarak sadece seni tanırız. Bütün isteklerimizi sadece Sana bildiririz. Gönderdiğin peygamberin, indirdiğin Kitabın ve bunları bilinçli bir şekilde hayatlarına aksettiren iyi ve güzel kimselerin gittiği yol üzere kıl bizi. Peygamberlere isyan eden, Kitaplarını tanımayan, mümin kullarını küçümseyen kâfirlerden ve yolundaymış gibi görünen ama gerçekte yoldan sapmış olan münafıklardan eyleme bizi.”</p>



<p>Bazı hadîslerde gelen bilgilere göre Yüce Allah bu sureyi üçe ayırmıştır. İlk üç ayet kendisine ait, ortadaki bir ayet kendisiyle kullarına arasında, son üç ayet ise kullarına aittir. Buna göre Yüce Allah önce kendisini anlatmakta, nasıl bir rab olduğunu kullarına tanıtmakta. Ardından kullarının kime teşekkür etmesi ve kime müracaat etmesi gerektiğini bildirmekte. En sonda ise bize öğretilen dua ile yanında yer alacaklarımız ve uzak duracaklarımızın bilgisi verilmekte.</p>



<p>Rabbimize ait kısım:<br>“Yüce Allah kendisinde hiçbir eksiklik bulunmayan bütün alemleri yaratan ve yönetendir. Evren ve içindekilerin tamamı O’nun yaratması ve yönetmesine muhtaç ama O hiçbir şeye muhtaç değil. Başta akıllı ve canlı varlıklar olmak üzere bütün varlıklara rahmetiyle muamele eder. Kendisini tanıyan ve kurallarına uyan kullarına destek verir ve öte dünyada onları sayısız nimetlere kavuşturur. Kendisini tanımayan ve isyan eden kullarını ise malikiyet özelliği gereği adaletiyle hesaba çeker.”</p>



<p>Bizimle Allah arasındaki kısım:<br>“Ey Rabbimiz sadece sana ibadet eder ve güç sahibi olarak sadece seni tanırız. Bu yüzden bütün isteklerimizi sadece Sana iletiriz.”</p>



<p>Biz kullara ait olan kısım:<br>“Gönderdiğin peygamberlerin, indirdiğin kitapların ve bunları bilinçli bir şekilde hayatlarına aksettiren iyi ve güzel kimselerin gittiği yol üzere kıl bizi. Peygamberlere isyan eden, Kitaplarını tanımayan, mümin kullarını küçümseyen kâfirler, müşrikler ve din düşmanlarının yanında yer alan ama yolundaymış gibi görünen, kalbi yoldan sapmış olan münafıklardan eyleme bizi.”</p>



<p>Sûrede, Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmaması, hiçbir eksiğinin bulunmaması dolayısıyla yegane övgüye layık varlık olduğu bildirilir. Bunun sonucu olarak bütün alemi yaratan yöneten, her varlığın devamını sağlayan ihtiyaçlarını gideren sadece O’dur. Bu bilince eren mümin kul, sadece sana ibadet eder ve senden yardım dilerim diyerek teslimiyetini bildiririr. En sonunda geçmişteki tecrübelere bakarak hidayet ve nimete eren kullar arasında bulunmayı; isyankar ve nankörlerden uzak olmayı Yüce Allah’tan niyaz eder.</p>



<p>“Biz Yüce Allah’ı kendisinde hiçbir eksiklik bulunmayan bütün alemleri yaratan ve yöneten bir ve yegane varlık olarak tanır ve inanırız. Evren ve içindekilerin tamamı O’nun yaratması ve yönetmesine muhtaç ama O hiçbir şeye muhtaç değil. O, başta akıllı ve canlı varlıklar olmak üzere bütün varlıklara rahmetiyle muamele eder. Kendisini tanıyan ve kurallarına uyan kullarına destek verir ve öte dünyada onları sayısız nimetlere kavuşturur. Kendisini tanımayan ve isyan eden nankör ve asi kullarına ise malikiyet özelliği gereği adaletiyle muamelede bulunur.<br>Ey Rabbimiz! Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım isteriz. Çünkü yegâne ibadete layık ve yardım merci Sensin.<br>Bizi hak ve hakikat üzere kıl, doğru ve dürüst bir şekilde yaşamamızı sağla, iman ve İslam üzere hayat sürmeyi ve o hal üzere ölmeyi nasip eyle. Bu şekilde yaşayan peygamberlerin, şehitlerin, sâlihlerin ve müminlerin yolundan gitmeyi nasip et. Bu yoldan ayrılan, adaletine maruz kalan, senin rızanın tersine hareket eden nasipsizlerden eyleme bizi.”</p>



<p>Meraklısına<br>Matüridî, Te’vilâtü’l-Kur’ân, nşr. Bekir Topaloğlu-Ahmet Vanlıoğlu, İstanbul 2006, Mizan Yayınları.<br>Ebü’l-Leys, Tefsîru’s-Semerkandî, Beyrut 1427/2006.<br>Zemahşerî, el-Keşşâf, nşr. Muhammed Said Muhammed, Kahire ts. Daru’t-Tevfikiyye.<br>Farheddin er-Razî, et-Tefsîru’l-Kebîr, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XIV, 86-93.<br>Beydavî, Envarü’t-tenzîl ve esrarü’t-te’vîl, nşr. Nasurüddin Ebu Said, Beyrut 2001.<br>Safedî, Keşfü’l-esrâr ve hetkü’l-estâr, nşr. Bahattin Dartma, İstanbul 2019.<br>Ebü’l-Berekât en-Nesefî, Tersîrü’n-Nesefî, İstanbul 1984.<br>Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul ts. Eser Neşriyat.<br>Fâtiha Sûresini tefsir eden kısımlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/fatiha-suresi-coklu-meal-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İhlâs Sûresi: Çoklu Meal Denemesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ihlas-suresi-coklu-meal-denemesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ihlas-suresi-coklu-meal-denemesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2020 07:58:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15507</guid>

					<description><![CDATA[أعوذ بلله، بسم الله&#8230; قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ(1). اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ(2). لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ(3). وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً اَحَدٌ. (4) GENEL BİLGİ Mushaf’ın 112. Sûresi. Kuvvetli görüş, Mekke’de nazil olduğu. 22. Sûre olarak indiği tahmin edilmekte. Dört ayetten müteşekkil. Sûrede Yüce Allah tanıtılır, insandan ve diğer varlıklardan farkı dile getirilir, tehzihî sıfatlarına işaret olunur. Müşrikler başta olmak üzere bütün kâfirlerin Yüce Allah hakkındaki iddialarına cevap verilir. KELİMELER Ahad: Mutlak bir olan, hiçbir şekilde ortağı bulunmayan. Samed: 1. Her şey kendisine muhtaç. 2. Hiç bir boşluk ve eğriliği bulunmayan, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, eksik ve gediği olmayan. 3. Üzerine toz bile konmayan; lekesiz, tertemiz; her türlü şüpheden ve şaibeden uzak. Doğurmadı ve doğmadı: bir çocuğa veya anne-babaya ihtiyaç duymayan, öncesiz ve sonrasız, her daim var olan. Dengi bulunmayan: Kendine denk bir eş veya denk olabilecek hiçbir varlık bulunmayan. YORUMLAR 1. Sade ve öz yorum: De ki: Allah birdir. Allah sameddir. Ne doğurdu ne doğdu ne de bir kimse O’na denk oldu. 2. Açıklamalı yorum: De ki: Allah bir, yegâne, asla ortağı yok. Her şey O’na muhtaç,  O kimseye muhtaç değil. Ne neslini sürdürmek için doğurmaya ne de var olabilmek için anne-babaya ihtiyacı var. Eş, dost ve akraba anlamında O’na denk bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center">أعوذ بلله، بسم الله&#8230;</p>



<p class="has-text-align-center">قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ(1). اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ(2). لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ(3). وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً اَحَدٌ. (4)</p>



<p><strong>GENEL BİLGİ</strong></p>



<p>Mushaf’ın 112. Sûresi. Kuvvetli görüş, Mekke’de nazil olduğu. 22. Sûre olarak indiği tahmin edilmekte. Dört ayetten müteşekkil. Sûrede Yüce Allah tanıtılır, insandan ve diğer varlıklardan farkı dile getirilir, tehzihî sıfatlarına işaret olunur. Müşrikler başta olmak üzere bütün kâfirlerin Yüce Allah hakkındaki iddialarına cevap verilir.</p>



<p><strong>KELİMELER</strong></p>



<p><strong>Ahad</strong>: Mutlak bir olan, hiçbir şekilde ortağı bulunmayan. <strong>Samed</strong>: 1. Her şey kendisine muhtaç. 2. Hiç bir boşluk ve eğriliği bulunmayan, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, eksik ve gediği olmayan. 3. Üzerine toz bile konmayan; lekesiz, tertemiz; her türlü şüpheden ve şaibeden uzak. <strong>Doğurmadı ve doğmadı</strong>: bir çocuğa veya anne-babaya ihtiyaç duymayan, öncesiz ve sonrasız, her daim var olan. <strong>Dengi bulunmayan</strong>: Kendine denk bir eş veya denk olabilecek hiçbir varlık bulunmayan.</p>



<p><strong>YORUMLAR</strong></p>



<p>1. Sade ve öz yorum:</p>



<p><em>De ki: Allah birdir. Allah sameddir. Ne doğurdu ne doğdu ne de bir kimse O’na denk oldu.</em></p>



<p>2. Açıklamalı yorum:</p>



<p><em>De ki: Allah bir, yegâne, asla ortağı yok. Her şey O’na muhtaç,  O kimseye muhtaç değil. Ne neslini sürdürmek için doğurmaya ne de var olabilmek için anne-babaya ihtiyacı var. Eş, dost ve akraba anlamında O’na denk bir varlığın olması da söz konusu değil.</em></p>



<p>3. İlk muhataplar olan Müşriklerin, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Mecusilerin yanlış tanrı anlayışlarına cevap teşkil eden yorum:</p>



<p><em>De ki: Müşriklerin iddialarının aksine Allah bir. Müşriklerin, Yahudilerin ve Hıristiyanların iddia etiği gibi O’nun çocuk edinmeye ihtiyacı yok. Ne Îsâ ve Üzeyir Allah’ın oğlu ne de melekler kızları. Hepsi yarattığı kulları. Eğer öyle olsaydı Allah da doğmuş olurdu ve bir anne-babası olurdu. O’nun anne-babaya ihtiyacı yok.  Mecusilerin iddia ettiği gibi O’na denk bir kötülük tanrısının olması da söz konusu değil. O’nun ortağı, dengi ve benzeri yok.</em></p>



<p>4. Yüce Allah’ın tehzihî/selbî sıfatlarının tümünü ifade eden yorum:</p>



<p><em>De ki: Allah var olan, bir ve ortağı bulunmayan (<strong>Vücûd</strong> ve <strong>Vahdaniyet</strong>). Allah kendi kendine yeten ve hiç bir şeye ihtiyaç duymayan, aksine her şey O’na muhtaç (<strong>kıyam bi nefsihî</strong>). O’nun anne-baba gibi öncesi, çocukları gibi ardılı yok. Çünkü O ezelî ve ebedî (<strong>kıdem </strong>ve<strong> beka</strong>). O hiçbir dengi olmayan ve hiçbir şeye benzemeyen (<strong>muhalefetün li’l-havadis</strong>).</em></p>



<p>5. İnsanın Allah karşısındaki konumunu yani kulluğunu, muhtaçlığını, acizliğini, eksikliğini anlatan yorum:</p>



<p><em>De ki: Ey insanlar! Siz Allah gibi tek ve yalnız olamazsınız. Yalnızlık ancak Allah’a mahsus. Çünkü O tek ve ortağı olmayan. Sizin içinizde yemek için mide, hava almak için akciğer boşluğu bulunur. Her daim yemeye, içmeye ve nefes almaya muhtaçsınız. Dünyaya gelmeniz için anne-babaya, neslinizin devamı için evlenmeye ve çocuk yapmaya muhtaçsınız. Aile kuracağınız bir eşe, konuşacağınız dostlara, alış-veriş yapacağınız pazara muhtaçsınız. Başta eşiniz olmak üzere etrafınızda bulunan herkes sizin denginiz. Çünkü hepiniz birbirinizdensiniz. Kadın olmadan erkek, erkek olmadan kadın olmaz ve toplumdan uzak insan yaşayamaz. Siz tek olamazsınız ve ihtiyaçtan kurtulamazsınız. Tek olan ve muhtaç olmayan sadece Yüce Allah.</em></p>



<p>6. Günümüzdeki ateistlere, deistlere ve agnostiklere cevap veren yorum:</p>



<p><em>De ki: </em>Ateistlerin ve agnostiklerin<em> iddialarının aksine gerçek anlamda bir tanrı var. O tanrı da Allah. O bir ve hiçbir şeye muhtaç değil. Deistlerin iddialarının aksine evrende bulunan her şey, varolabilmek ve varlığını devam ettirebilmek için O’nun yaratmasına ve yönetmesine muhtaç. O her daim yaratır. Ne zaman ve mekân kalıbı içinde ne de sebep-sonuç işleyişine tabi. O’nun öncesi ve sonrasından söz edilemez, varlığı kedinden ve kendi kendine yeten; eşi, benzeri, dengi olmayan ve bunlara ihtiyaç duymayan.</em></p>



<p>7. Hırs ve tamahkârlık girdabına giren insanı uyaran yorum:</p>



<p><em>&nbsp;De ki: Yegâne varlık sadece Yüce Allah. Siz asla O’nun gibi her şeye sahip olamazsınız. Sizin doymak bilmeyen mide ve nefessiz kalamayan akciğer gibi boşluklarınız var. Bedeniniz bir sürü eğriliklerden oluşur. Hiçbir estetik müdahale istediğiniz sonucu vermez. Göz çukurunuzu bir avuç toprak doldurur. Siz ezeli değilsiniz, var olmak için anne-babaya muhtaçsınız; ebedi de değilsiniz, neslinizin devamı için çocuk yapmak zorundasınız. Çocuk yapmak için bir eşe muhtaçsınız. Etrafınızdaki bütün insanlar size denk. Mal biriktirmekle, güç elde etmekle bu denklikten kurtulamazsınız. Ne boyca dağları aşabilir ne yerin dibine inebilirsiniz. İsteseniz de Allah’ın yarattığı evrenin dışına çıkamazsınız. Siz, denginiz olan insanlarla yaşamaya muhtaç ve mecbursunuz. Bütün bu ihtiyaç ve eksiklikleri taşımayan yegâne varlık sadece Yüce Allah.</em></p>



<p>20 Zilhicce 1441 / 10 Ağustos 2020</p>



<p><strong>Meraklısına</strong></p>



<p>Matüridî, <em>Te’vilâtü’l-Kur’ân</em>, nşr. Bekir Topaloğlu-Ahmet Vanlıoğlu, İstanbul 2006, Mizan Yayınları.</p>



<p>Ebü’l-Leys, <em>Tefsîru’s-Semerkandî</em>, Beyrut 1427/2006.</p>



<p>Zemahşerî, <em>el</em>&#8211;<em>Keşşâf</em>, nşr. Muhammed Said Muhammed, Kahire ts. Daru’t-Tevfikiyye.</p>



<p>Farheddin er-Razî, <em>et-Tefsîru’l-Kebîr</em>, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XIV, 86-93.</p>



<p>Beydavî, <em>Envarü’t-tenzîl ve esrarü’t-te’vîl</em>, nşr. Nasurüddin Ebu Said, Beyrut 2001.</p>



<p>Safedî, <em>Keşfü’l-esrâr ve hetkü’l-estâr</em>, nşr. Bahattin Dartma, İstanbul 2019.</p>



<p><strong>İhlas Sûresini tefsir eden kısımlar.</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ihlas-suresi-coklu-meal-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dertli Olmak Deli Görülmek</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dertli-olmak-deli-gorulmek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dertli-olmak-deli-gorulmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2020 08:53:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14738</guid>

					<description><![CDATA[“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir Mübtelâ-yı gama&#160;sor kim geceler kaç saat” Dertli olmakla deli olmak arasında ince bir çizgi var. O yüzden dertliyle deliyi ayırt etmek bir hayli zor. Ama dertliye deli muamelesi çekmek de bir o kadar kolay. Hele bir de bakan, görmekten mahrumsa, dert sahibi değilse, dertliyle dertleşmemişse, uykusunu bölüp kalkmamışsa, dertlinin yanında durmamışsa, dertliyle hemhal olmamışsa… Böylelerinden o inceliği ve ince ayrımı beklemek beyhude can sıkmak. Bunlar, dertliyi alırlar, delinin yanına koyarlar, üstünde bir de kara çalarlar, düğüm atıp boğum yaparlar, hem alırlar hem satarlar, anında piyasa yaparlar, bozuk para gibi harcarlar, boşa atarlar, boşluğa kaçarlar… &#160;Ne deyim, kime deyim? Ne ortada denecek bir şey, ne de söz söylenecek bir kimse olmayınca ben ne edeyim? Biri dert edinmiş, Bir şey söylemiş. Öyle ya da böyle, Sen daha iyisini söyle! Söylemez. Nasıl söylesin ki? Söylemek için düşünmek, düşünmek için dert edinmek, dert edinmek için dertlenmek gerek. Düşmek için olmak, taşmak için dolmak, pişmek için yanmak gerektiği gibi… Yemeden içmeden kabız olanlar Yağız ata binmeden yavuz olanlar Damara girmeden nabız olanlar Atarlar tutarlar sen yoluna bak… Biz yolumuza bakacağız. Yolu yordamıyla tutacağız. Yoldan çıkmadan, yolda olana dokunmadan, kaçana göçene aldırmadan, kimseye saldırmadan, saldırandan yara almadan; işaret ve işaretçilerine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir</em></p>



<p><em>Mübtelâ-yı gama&nbsp;sor kim geceler kaç saat”</em><strong></strong></p>



<p>Dertli olmakla deli olmak arasında ince bir çizgi var. O yüzden dertliyle deliyi ayırt etmek bir hayli zor. Ama dertliye deli muamelesi çekmek de bir o kadar kolay. Hele bir de bakan, görmekten mahrumsa, dert sahibi değilse, dertliyle dertleşmemişse, uykusunu bölüp kalkmamışsa, dertlinin yanında durmamışsa, dertliyle hemhal olmamışsa…</p>



<p>Böylelerinden o inceliği ve ince ayrımı beklemek beyhude can sıkmak.</p>



<p>Bunlar, dertliyi alırlar, delinin yanına koyarlar, üstünde bir de kara çalarlar, düğüm atıp boğum yaparlar, hem alırlar hem satarlar, anında piyasa yaparlar, bozuk para gibi harcarlar, boşa atarlar, boşluğa kaçarlar…</p>



<p>&nbsp;Ne deyim, kime deyim? Ne ortada denecek bir şey, ne de söz söylenecek bir kimse olmayınca ben ne edeyim?</p>



<p>Biri dert edinmiş,</p>



<p>Bir şey söylemiş.</p>



<p>Öyle ya da böyle,</p>



<p>Sen daha iyisini söyle!</p>



<p>Söylemez. Nasıl söylesin ki? Söylemek için düşünmek, düşünmek için dert edinmek, dert edinmek için dertlenmek gerek. Düşmek için olmak, taşmak için dolmak, pişmek için yanmak gerektiği gibi…</p>



<p>Yemeden içmeden kabız olanlar</p>



<p>Yağız ata binmeden yavuz olanlar</p>



<p>Damara girmeden nabız olanlar</p>



<p>Atarlar tutarlar sen yoluna bak…</p>



<p>Biz yolumuza bakacağız. Yolu yordamıyla tutacağız. Yoldan çıkmadan, yolda olana dokunmadan, kaçana göçene aldırmadan, kimseye saldırmadan, saldırandan yara almadan; işaret ve işaretçilerine uyarak, hakkı duyarak, hakikati koruyarak; düşeni kaldırarak, düşkünü taşıyarak; haklının yanında haksızın karşında, kalsak da bir başımıza…</p>



<p>Eee… Müslümana düşen bu değil midir? Ne demiş şair:</p>



<p><em>“Yol O’nun varlık O’nun gerisi hep angarya</em></p>



<p><em>Yüz üstü çok süründün ağa kalk Sakarya!”</em></p>



<p>Ama ayağa kalkmanı istemez, bir düşman bir de gaflet erbabı. Artlarına koymazlar ellerinden geleni, çevirirler aleyhine hem dolabı hem dümeni.</p>



<p>Akit diye süsleyip aleyhine düğüm atarlar. İşlerine gelmedi mi oracıkta satarlar. Dün bir türlü isim, bugün tersini takarlar, sen dert edin uykuların kaçsın onlar horul horul yatarlar…</p>



<p>Neydi işin aslı?</p>



<p>Ateistler-deistler Kur’an çevirilerini önlerine koymuşlar, kimisi çarpıtma kimisi uydurma kimisi de ipe sapa gelmez soru adı altında bir sürü saçma sapan cümleler kurmuşlar.</p>



<p>Biz de dert edindik bunlara bir cevap hazırladık. Tanımadığım ama eğitim camiasının içinde olduğunu tahmin ettiğim bir kardeşimiz de cevapları okuyup dert edinmiş bir yorum yapmış. İzlenimlerini, gözlemlerini, tecrübelerini birkaç cümle ile ifade etmiş.</p>



<p>Birileri yememişler içmemişler, koşmuşlar meydana, başlamışlar vaveylaya, saldırmışlar bir o yana bir yana, bulamayınca bir şey başlamışlar kendileri çalıp kendileri oynamaya…</p>



<p>Ne demiş yorumunda eğitimci dostumuz? Hep birlikte okuyalım:</p>



<p>&nbsp; &nbsp;<em>‘Hocam ateist ve deistlerin temel argümanları şu anda felsefi olmaktan ziyade Kur’an çevirileri üzerinden oluşmaktadır. Meal çevirisi, bağlamı tam veremiyor. Bu konuda Diyanet’in ve ilahiyatların ortak bir çalışma yapmasının çok yerinde olacağını ve rüzgârı tersine çevireceğini düşünüyorum. Din kültürü öğretmenleri Diyanet’ten ücretsiz meal isteyip öğrencilere dağıtıyorlar. Öğrenciler okumaya başlayıp anlamlandırma sorunu yaşadıklarında kafaları karışıyor ve işte bu akımlara yönelebiliyorlar. Şu anda bizim en temel sorunumuzun, âcizane bu konu olduğunu düşünüyorum’.</em></p>



<p>Şimdi de bunları tek tek ele alıp aklımızı da başımıza alıp inceleyelim:</p>



<p><strong>Birincisi,</strong><em> Ateistlerin argümanı felsefe değil Kur’an çevirileri</em></p>



<p>Peki, o yüz soruyu ateistler felsefe kitaplarına bakarak mı yoksa Kur’an çevirilerden yola çıkarak mı hazırladı? Zahmet edip o soruları bir okuyun lütfen!</p>



<p><strong>İkincisi,</strong><em> mealler bağlamı vermiyor. </em>Yani ayetlerin siyak ve sibakı gözetilerek tam bir çeviri yapılamıyor. Her meal, yorumlardan bir yorumu verebiliyor ancak.</p>



<p>Bunun neresi yanlış? Biz demiyor muyuz, hiçbir meal Kur’an değildir? Meal ancak Kur’an’ın yorumlarından bir yorum olabilir. O da ehlinin elinden çıktıysa ve doğru yapıldıysa!</p>



<p><strong>Üçüncüsü<em>,</em></strong><em> Bu konuda Diyanet’in ve ilahiyatların ortak bir çalışma yapmasının çok yerinde olacağını ve rüzgârı tersine çevireceğini düşünüyorum.</em></p>



<p>Ne güzel demiş işte: Allah aşkına bir araya gelin de bir iş yapın, rüzgarı tersine çevirin!</p>



<p>Bizim sorunumuz ne? Bir araya gelememek. Hatta gelmemek için engeller koymak. Gruplaşmak, trip atmak.&nbsp; Birbirimize sataşmak, sataşacak kimse bulamayınca gölgemizle kavgalaşmak. Aynaya bakın da, üç cümlelik bir yorum karşısında ne hallere düştüğümüzü bir görün hele!</p>



<p><strong>Dördüncüsü,</strong> <em>Din kültürü öğretmenleri Diyanet’ten ücretsiz meal isteyip öğrencilere dağıtıyorlar.</em>&nbsp; Diyanet İşleri Başkanlığımız hizmet olsun diye meal gönderiyor, din kültürü öğretmenlerimiz de aman çocuklar okusun diye meal dağıtıyorlar. Bunlar güzel hizmet. Gel gör ki, bu mealler Kur’an’ı tam yansıtamayınca ve inanç karşıtlarının vesvesesi de bunlara eklenince gençlerin zihinleri karışabiliyor.</p>



<p>Bi durup azıcık düşünmeli değil mi? Saldırmak yerine buna bir çözüm üretmek gerekmez mi?</p>



<p>Ya iyi bir meal yapacaksınız açıklamaya ihtiyaç duymayan ya da iyi bir öğretmen yetiştireceksiniz karışan zihinleri durultan, karmaşıklığı çözen, bulanıklığı gideren.</p>



<p>Kim yapacak bunu?</p>



<p>Tabi ki, Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakülteleri.</p>



<p>Topu taca atmanın, minderden kaçmanın, güreşe çıkmadan havlu atmanın, iş görünce sıvışmanın yolunu aramayalım. Bu iş, Diyanet ve İlahiyat camiası olarak bizim görevimiz ve boynumuzun borcu!</p>



<p>Kafa konforumuz bozulmasın, keyfimiz kaçmasın, neşemize dokunulmasın diyorsanız, size diyeceğim hiçbir şey yok! Ama mahşer yerinde kaçacak yer de yok bilesiniz!</p>



<p><strong>Beşincisi</strong>, <em>Bunlar kimi zaman kimi gençlerin ateistlerin vesvesesine kapılmasına sebep olabiliyor.</em></p>



<p>Bu tespite katılmayabilirsin. Oturursan fildişi kulende, rahat kanepende, kahve elinde, bir melodi dilinde, keyfin yerinde; etraf yanmış bitmiş senin neyine…</p>



<p>Biz neyin derdindeyiz birileri neyin peşinde…</p>



<p>Evet, “Kur’an’a inanmamanın 100 nedeni” başlığı altında ateistlerin ve deistlerin ortaya attığı vesveselere yönelik bendenizin kendi çapımda “Ateist ve deistlere güvenmemenin 100 nedeni” diye cevap yazmamın iki sebebi vardı: Bunlar meydanı boş bulmasınlar ve gençlerimiz de bu vesveselere karşı bağışıklık kazansın ve kapılmasınlar.</p>



<p>Tekeden yağ çıkartmaya çalışan gayretkeş dostlar! Haydi görelim, siz de bir şey yapın! Hatta daya iyisini yapın! </p>



<p>14 Şevval 1441 / 6 Haziran 2020</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dertli-olmak-deli-gorulmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
